İNCİL DENİLEN DÖRT KİTAP HAKKINDA İNCELEMELER

Protestan papaz, neşrettiği bir risalede şöyle demektedir: (İncillerin tarihinden habersiz olan müslümanlar, hıristiyanların ellerinde olan İncillerin aslının olmadığını, hıristiyanların İncilde Muhammed aleyhisselâmın peygamberliği hakkında varid olan, bazı İncil ayetlerini gizlemek için, İncili tahrif ettiklerini, değiştirdiklerini iddia ederler. Buna şu cevap verilir: İmâm-ı Buhârî, Şâh Veliyullah-ı Dehlevî, Fahreddin-i Razi ve Hindistan âlimlerinden Seyyid Ahmed ve diğer âlimler, bugün kullanılan İncillerin hazret-i Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanından evvel kullanılan İncil nüshalarının aynı olup tahrif edilmemiş olduğunu beyan etmişlerdir. Bugün Avrupanın bazı meşhur kütüphanelerinde bulunan çok eski İncil nüshaları da, bu sözümüzü tasdik ederler. Bundan dolayı, eğer müslümanların ellerinde bulunan İncillerde ve o İncillerin asır-ı saadetten evvel muhtelif lisanlara yapılan tercümelerinde, İncilin tahrif iddialarını kuvvetlendirecek bir delil varsa, hepsini müslümanların ortaya koymalarını isteriz.)

Biz müslümanlar, onların bu davetlerini memnuniyet ile kabul edip, istedikleri delilleri birer birer ortaya koyacağız.

Bilindiği gibi, hıristiyanlık akidesinin [inancının] esâsı olan (Kitâb-ı mukaddes), (Ahd-i Atik) ve (Ahd-i Cedid) ismiyle iki kısma ayrılır: (Ahd-i Atik=Eski Ahd) ismindeki kısmı, Semavi kitap olan Tevrattan alındığı bildirilen parçalar ile bazı Beni İsrail Peygamberlerine isnad edilen hikayelerden meydana gelmiştir. (Ahd-i Cedid=Yeni Ahd) ise, İncil denilen dört kitap ile bazı havarilerin ve Pavlosun etraflarındaki yerlere gönderdikleri iddia edilen bazı mektuplardan, risalelerden ibarettir. Ahd-i Atik kitaplarının tahrif edildiği, hıristiyanlar tarafından da, tasdik edilmiştir. Bu hususta geniş malumat almak isteyenler, Rahmetullah Efendinin “rahmetullâhi aleyh” Arabî (İzhar-ül-hak) kitabına ve bunun türkçe tercümesi olan (İbraz-ül-hak) kitabına müraceat edebilirler. Biz burada, Ahd-i Atik ile ilgili geniş malumat vermeyeceğiz. [Yahudiler, nasranilere eziyet ve işkenceyi arttırdılar. Bu zulmleri, cinayetleri yetişmiyormuş gibi, Îsâ aleyhisselâma ve annesi hazret-i Meryeme çok kötü iftirâlarda bulundular. Hatta, o yüce Peygambere veled-i zina, mübarek annesine fahişe kadın diyecek kadar işi azıttılar. İseviler, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrat kitabında böyle çirkin, iğrenç iftirâların bulunmadığını ispat etmek için, Tevratı latinceye tercüme ettiler. Yahudi dininin iç yüzü ve yahudilerin, müslümanlara ve hıristiyanlara karşı yaptıkları iftirâları ve düşmanlıkları, kitabımızın sonunda, (Yahudilik, Tevrat ve Talmud) başlığı altında uzun bildirilmiştir.]

Protestan tarihçilerinden Strauss [Strauss, (David Friedrich) Alman tarihçisidir. 1291 [m. 1874]de öldü. (İsanın hayatı), (hıristiyanlık talimi), (İsanın yeni hayatı) gibi, eserler neşretti.] şöyle demektedir: (Hıristiyanlığın ilk yayıldığı zamanlarda, hıristiyanlar, yahudiler tarafından çeşitli zamanlarda değiştirilmiş olan Ahd-i Atiki yunancaya tercüme ettiler. Bu tercüme o zaman, Beni İsrailin ellerindeki israiliyat kitaplarına uymuyor diye yahudiler, buna karşı çıktılar. Hıristiyanlar, yahudileri susturacak cevaplar bulmak için, Ahd-i Atikin bu yunanca tercümesine yeniden ilaveler yaptılar. Mesela, Îsâ aleyhisselâmın babaları diyerek, bazı isimler Zebura sokuldu. Îsâ aleyhisselâmın Cehennemlere girmesi kısmı Ermiya kitabına yerleştirildi. Yahudiler bu tahrifleri görüp, “bunlar bizim kitaplarımızda yoktur” diye feryat ettikçe, papazlar “Ey Allahtan korkmaz hilekarlar! Siz kütüb-i mukaddeseyi tahrif etmeye cesaret ediyorsunuz” diye yahudilere saldırdılar. Daha sonra, hıristiyanlarla yahudiler arasındaki bu çekişme ilerledi. Hıristiyan papazlardan bir kısmı da şüphe ve tereddüte düştü. Böylece hıristiyanlar pek çok fırkalara bölündüler. Bu ihtilaflar, aralarında büyük harblerin yapılmasına sebep oldu. Îsâ aleyhisselâmdan 325 sene sonra, Bizans imparatoru Büyük Konstantinin emri ile üç yüz on dokuz papaz, İznikte bir mecliste toplandılar. Her birinde pek çok şüpheler ve zıdlıklar bulunan (Kitâb-ı mukaddes) nüshaları hakkında meşveret ve tahkik ile işe başladılar. Bu mecliste hazret-i İsanın ulûhiyyetine inananlar gâlip geldi. İsrailiyat kitaplarından tercüme ettikleri kısımları da karıştırarak (Kitâb-ı mukaddes) i yeni bir şekle soktular. Kabul ettikleri bu nüshanın dışındaki diğer nüshaların şüpheli olduklarına karar verdiler. Cirumun, bu nüshaya yazdığı mukaddemede bu husus bildirilmektedir. [Cirum, Ing. Jerome Saint, Araplar buna Irunimus demektedirler. İstanbul’da üç sene kaldı. 382 de Romaya gitti. Papanın sekreteri oldu. Kitâb-ı mukaddesi Latinceye tercüme etti. 30 Eylülde yortusu yapılır. Yaptığı tercüme kilisenin resmi metni olmuştur.] 364 senesinde Lodisiye isimli bir meclis daha toplandı. Bu meclis, Ahd-i Atik kitaplarını kabul ettikten sonra, İznik meclisinde reddedilen (Kitâb-ı Ester) ile Havarilere isnad edilen altı risalenin sıhhat ve doğruluğunu kabul etti. Bunlar, (Risale-i Yakup), (Petrusun ikinci risalesi), (Yuhannanın 2 ve 3. risalesi), (Yehuda risalesi), (Pavlosun ibranilere yazdığı risale)dir. Bu kitap ve risalelerin doğruluğunu her yere ilan ettiler. (Yuhannanın müşahedeler kitabı yani vahiy kitabı) 325 ve 364 senelerinde toplanan her iki mecliste de kabul edilmeyip, şüpheli kaldı. Bundan sonra, 397 senesinde Kartaca’da 126 kişiden müteşekkil bir meclis daha toplandı. Bu meclis, daha önceki iki meclisin şüpheli, uydurma gözü ile bakıp, reddettikleri kitaplardan, birkaç tanesinin daha doğruluğunu kabul etti. Bunlar, (Kitâb-ı Tubiya), (Kitâb-ı Baruh), (Kitâb-ı Kilİsai), (Kitab-ül-Makkabiyin), (Kitâb-ı müşahedât-ı Yuhanna, yani Vahiy kitabı)dır. Kartaca meclisinde bu kitapların kabulünden sonra, şüpheli denilmiş olan kitaplar, bütün hıristiyanlarca makbul oldu. Bu hâl, 1200 sene kadar böylece kaldı. Protestanlığın ortaya çıkması ile (Kitâb-ı Tubiya), (Kitâb-ı Baruh), (Kitâb-ı Yehudiyet), (Kitâb-ı Kezdüm), (Kitâb-ı Kilİsai), (Kitab-ül-Makkabiyin-i evvel ve sani) hakkında büyük tereddütler meydana geldi. Protestanlar, daha önceki hıristiyanların kabul ettikleri bu kitapların doğru olmadığını ve reddedilmelerinin vâcib olduğunu söylediler. (Kitâb-ı Ester)in de bazı bablarını reddettiler. Bazı bablarını kabul ettiler. Bu red ve inkarlarını çeşitli deliller ile ispat ettiler. Bunlardan birisi, bu kitapların aslının İbrani ve Kildani lisanları ile olduğu ve şimdi bu lisanlarda mevcûd böyle bir kitabın olmamasıdır. Tarihçi papaz olan Vivisbius, kitabının 4. cildinin 22. babında yukarıda zikir ettiğimiz bu kitapların bilhassa (Kitab-ül-Makkabiyin-i sani)nin tahrif edilmiş olduğunu yazmıştır.)

Protestanlar, 1200 seneden beri, bütün hıristiyanların (Ruh-ül-kuds) kutsal ruh ile ilhâm olunmuş zannettiklerini ve verdikleri kararları, hıristiyanlığın esâsı kabul ettikleri (Konsil), yani eski ruhban meclislerinin yanlış ve batıl şeyler üzere icmâ ve ittifak etmiş olduklarını kabul ve itiraf ettiler. Böyle olmakla beraber, yine o meclislerin akıl ve kabulden çok uzak olan, bir çok kararlarını kendileri de kabul ettiler. Böylece, birbirine zıd esaslar üzerine kurulmuş, misli görülmemiş bir yola girdiler. Aslı, esâsı böyle şek ve şüphelerle örtülmüş olan bir din, nasıl olur da, akıl sâhibi milyonlarca hıristiyan tarafından, kalpleri kendisine bağlayan, kurtuluş ve saadet vesilesi olarak kabul edilebilir? Bu hâli görenler (Bu iş hayret edilecek şeydir) diyerek hayretten parmaklarını ısırırlar.

Hıristiyanlar, gerek (Ahd-i Atik), gerekse (Ahd-i Cedid) kitaplarından îman esaslarını tesbit etmektedirler. Bu kitaplar şüphe ve tereddütlerden uzak değildir. Hiç birisinin, aslı sahih bir senet ile zamanımıza kadar geldiği ispat edilmiş değildir. Yani Îsâ aleyhisselâmdan, âdil kimselerce zamanımıza kadar ulaştırılmış değildir. Bilindiği gibi, bir kitabın doğruluğunun ve semaviliğinin, yani Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olmasının kabulü, (şu kitap falan Peygamber vasıtası ile yazılmış, değiştirilmekten ve bozulmaktan uzak, muttasılan sağlam senet ile âdil kimseler tarafından rivayet edilerek bize kadar ulaşmıştır) diye bildirilmesine bağlıdır. Akıl-ı selim sâhibi olanlara, sağlam delillerle bu husus ispat edilmedikçe, o kitap hakkında şüphe ve tereddütler yok olmaz. Çünkü, sadece kendisine ilhâm geldiği zannedilen şahıslara isnad edilen bir kitap, o şahsın bizzat kendisinin tasnif etmiş olduğunu ispata kâfi değildir. Ayrıca bir veya birkaç hıristiyan fırkasının taassup ve gayret ile mücerred olarak doğruluğunu iddiaları da, bu kitapların sıhhatini ispata kâfi değildir. Hıristiyan papazların (Kitâb-ı Mukaddes)lerinin sıhhatini, geçmiş Peygamberlerden veya Havarilerden birine isnattan başka ortaya koyacakları bir delilleri yoktur. Bu iddiaları, îtikat [îman] esaslarını beyan eden ve doğruluğunda kalplerden şüpheleri giderecek, ikna edici delillerden değildir. Hiç bir akıl sâhibi, kendisini dünyada rahata ve huzura, ahirette de, azaptan kurtaracak ve sonsuz saadete kavuşturacak dini, zayıf esaslar üzerine kurarak, emin ve rahat olamaz. Halbuki Ahd-i atikin içindeki kitapların bir çoğunu ve Ahd-i cedid kitaplarından, hazret-i Îsâ ve hazret-i Meryemden ve o asırlardan bahs eden yetmişi mütecaviz, hatta bâzıları bugün mevcûd olan kitapları hıristiyanlar inkâr edip, bunlar uydurulmuş yalanlardır, demektedirler. (İzhar-ül-hak) kitabında bu hususta geniş bilgi vardır.

Hıristiyan papazların eskileri ve sonra gelenleri ittifak ile bildiriyorlar ki Matta İncili ibranice idi. Hıristiyan fırkaları, birbirlerinden ayrılmaları sebebi ile sonradan bu asıl nüshayı gayb ettiler. Bugün mevcûd olan Matta İncili, ibranice asıl nüshanın tercümesidir. Bu tercümeyi yapan kimsenin kim olduğu da belli değildir. Zamanımıza kadar müterciminin kim olduğunun bilinmediğini hıristiyan papazların ileri gelenlerinden olan Cirum da itiraf etmektedir.

Katolik Thomas Ward, (Cirum yazdığı bir makalesinde, eski hıristiyan âlimlerinden bâzıları Markos İncilinin son babının ve bâzıları Luka İncilinin 22. babının bazı ayetlerinde ve bâzıları yine Luka İncilinin ilk iki babının doğruluğunda şüpheye düştüler. Hıristiyanların Marsiyon (Marcion) fırkasının ellerinde bulunan İncil nüshalarında bu iki bab yoktur) demektedir. Nortin (Norton) 1253 [m. 1837] senesinde Bostonda basılan kitabının yetmişinci sayfasında, Markos İncili hakkında şöyle diyor: (Bu İncilde tahkike muhtaç ibareler vardır ki 16. babının 9. ayetinden sonuna kadar olan ayetlerdir.) Metinde bir şek ve şüphe alâmeti göstermeyip, şerhinde bu ayetlerin İncile sonradan sokulduğunu söyleyen ve bunun delillerini sıralayan Nortin, hayretini bildirerek, şöyle demektedir: (Kitapları istinsah eden katiblerin adetlerini incelediğimiz zaman, onların metinlerdeki ibareleri anlayıp yazmaktan ziyâde, metinlere kendi fikirlerini sokmaya çalıştıklarını görürüz. Bu husus bilinince, İncildeki ibarelerin niçin şüpheli olduğu anlaşılır.)

[NORTON ANDREWS: Amerikan İncil bilgini ve muallimidir. 1201 [m. 1786] da doğdu. 18 Eylül 1853 de öldü. 1804 senesinde Harvarttan mezun oldu. İlahiyat üzerinde çalıştıktan sonra, Bowdoin kolejinde, 1809 yılında ders verdi. 1818 yılında Harvarda matematik muallimi olarak döndü. 1813 yılında üniversitenin İncil tefsircisi oldu. 1819 dan 1830 senesine kadar edebiyat profesörünün yardımcılığını yaptı. Teslisi reddeden ve Tevhid akidesini [inancını] savunan (unitarianism) mezhebinin kuvvetli müdafilerindendir. Calvenizmi ve Tehodere Parker tarafından temsil edilen naturalist [tabiîyeci] teolojiyi şiddet ile reddetti. 1833 yılında (A Statement of Reasons for not believing the Doctrines of Trinitarians: Teslis fikrine inanmamak için makul bir beyan) kitabını yazarak neşretti. (Encyclopedia Americana cilt-20, sh. 464)].

Yuhannaya nisbet edilen İncilde de sağlam bir rivayet senedi yoktur. Markos İncili gibi, tahkike muhtaç, mübhem, hatta birbirine zıd ibareleri vardır. Mesela:

Birincisi: Bu İncilde, Yuhannanın gördüğü şeyleri yazmış olduğuna dair açık bir delil yoktur. Bir şeyin aksi ispat edilmedikçe, eski halinin doğruluğuna hüküm edilir.

İkincisi: Yuhannanın 21. babın 24. âyetinde (İşte bu cümleleri [yani Yuhanna İncilini] yazan ve doğruluğuna şahadet eden şakird budur, [yani Yuhannadır.]. Biz onun şahadetinin doğru olduğunu biliriz) denilmektedir. Görülüyor ki bu sözü Yuhanna hakkında, Yuhanna İncilini yazan katib söylemiştir. Bu ayette Yuhannaya gaib zamiri olan (O) ile işaret edilmiş, asıl kitabı yazan (uyduran) katib kendisini mütekellim, (yazan kimsenin kendisi) sıgası ile (Biz) diye yazmıştır. Bundan anlaşıldığı gibi, Yuhanna İncilini yazan Yuhannanın kendisi olmayıp, bir başkasıdır. Kendisi, Yuhannanın şahadetinin doğru olduğunda malumatı olduğunu iddia etmiştir. Bunlardan anlaşılan; bu İncili yazan adam Yuhannanın bazı mektuplarını ele geçirip, bazı ibareleri çıkarmış, bazı şeyler de ilave ederek, bu kitabı yazmıştır.

Üçüncüsü: Miladi II. asırda, Yuhanna İncili üzerine ihtilafların ve inkarların meydana çıktığı zaman, Yuhannanın talebelerinden Polycarpenin (Poltarp) talebesi İriyüs [Arb. İyryanus], hayatta idi. Niçin inkarcılara cevap verip naklettiği, rivayet ettiği, İncili tashih edip, sahihliğinin delillerini ortaya koymamıştır. Eğer rivayet ettiği doğru olsaydı feryat eder, (benim rivayetim doğrudur) derdi. Eğer bu hususun doğruluğu Polycarpe ile talebesi İriyüs arasında geçmemiştir denilirse, bu söz hakikatten çok uzaktır. İriyüs pek çok lüzumsuz meseleleri durmadan, üstadından sorarak öğrenirken, (Bu İncil, Yuhannanın mıdır?) sualini sormaması ve bunu öğrenmemesi mümkün midir? Eğer unuttu denilirse, bu daha uzak bir ihtimaldir. Zira İriyüs, üstadının yolunu, adetlerini çok iyi bilmesi ve duyduğu şeyleri layıkıyle hıfz etmesi ile bilinmektedir. Yosibis (Eusebe) 1263 [m. 1847] senesinde neşredilen tarihinde, 5. cilt, 20. babı, 219. sayfasında İriyüsün, Yuhanna İncilinin rivayet edildiği lisanlar hakkında olan sözünü, şöyle nakletmiştir: (Ben Allahü teâlânın fadlı ile şu sözleri işittim ve bunları ezberledim. Her hangi bir şey üzerine yazmadım. Eskiden beri adetim budur. Böylece ezberlediğim şeyleri dâima tilâvet eder, okurum.) Buradan anlaşılıyor ki 2. asırda dahi, İncili inkâr edenler olmuş ve onlara karşı cevap verilerek, doğruluğu ispat edilememiştir. Hıristiyan âlimlerinden Selsus (Celsus), miladın 2. asrında (Hıristiyanlar, İncillerini üç-dört defa, belki daha fazla, mânâsını değiştirecek şekilde, tebdil ve tahrif ettiler) diye feryat etmiştir. (Mâni Kiz) fırkasının ileri gelen âlimlerinden Fastus da miladi 4. asırda: (İnciller üzerinde tahrif yapılmıştır. Bu doğrudur. Ahd-i Cedidi ne Îsâ aleyhisselâm, ne de Havarileri telif etmemiştir. Bilakis hâli meçhul kimseler telif etmiştir. İnsanların itibarını kazanmak için de, Havarilere ve onların arkadaşlarına nisbet etmişlerdir. Birçok yanlışlıklar ve tenakuzlar bulunan kitaplar telif ederek hıristiyanları incitmişlerdir) demektedir.

Dördüncüsü: Katolik Herald, 1844 senesinde neşredilen kitabının 7. cilt, 250. sayfasında, Estadlen ismli müelliften rivayet ile bu Yuhanna İncilini İskenderiye mektebi talebelerinden birisinin yazmış olduğundan, hiç şüphesi olmadığını bildirmiştir.

Beşincisi: Bretşnayder, Yuhanna İncilinin tamamı ve Yuhannanın mektuplarının hepsinin Yuhannaya ait olmayıp, 2. asırda meçhul bir şahıs tarafından yazılmış olabileceğini bildirmiştir. [Al: Bretschneider 1776-1848 Alman Protestan teologu [ilâhîyatcısı]dır. İncili tenkid eden kitap yazmıştır.]

Altıncısı: Kirdinius, (Yuhanna İncili 20 bab idi. Sonradan Efsus [Efes] kilisesi 21. babı ilave etmiştir) demiştir.

Yedincisi: Bu Yuhanna İncilini ve Yuhannanın bütün yazdıklarını miladın 2. asrında Vecin (Alogiens) fırkasında olanlar inkâr ettiler.

Sekizincisi: Yuhanna İncilinin, sekizinci babının başında olan on bir ayetini bütün hıristiyan ilim adamları reddetmiştir. Japonca tercümesinde de yoktur.

Dokuzuncusu: Dört İncil, telif edilirken, senetsiz pek çok batıl rivayetler içerisine karıştırlımıştır. Bu rivayetlerle dahi, eldeki dört İncilin sıhhatine, doğruluğuna dair getirebilecekleri bir senetleri yoktur. 1237 [m. 1822] senesinde, Thomas Hartwell, neşrettiği tefsirinin 4. cilt, 2. babında şöyle diyor: (İncillerin telif zamanları hakkında bizlere ulaşan nakil ve haberler tamamen noksan ve neticesizdir. İncillerin sıhhati hususunda bizlere hiç bir yardımları yoktur. Hıristiyanların ilk din adamlarının ileri gelenleri, batıl rivayetleri tasdik ve kabul ederek, durmadan yazdılar. Daha sonra gelenler de, onlara hürmeten, yazdıklarını nasıl olursa olsun, hiç düşünmeden ittifak ile kabul ettiler. İşte bu yalan yanlış rivayetlere, bir katibden diğer katibe, bir nüshadan diğer bir nüshaya nakledilerek zamanımıza kadar geldi. Üzerinden asırlar [yüz yıllar] geçtikten sonra, İncilleri batıl rivayetlerden temizlemek çok zor olmuştur.) Yine aynı ciltte diyor ki (İncil-i evvel, yani Matta İncili miladın 37, 38, 41, 47, 61, 62, 63, 64 veya 65 senelerinde, İncil-i sani, yani Markos İncili miladın 56. senesinde veya daha sonra 65. senesine kadar herhangi bir senede telif olunmuştur. Gâlip olan rivayete [görüşe] göre, 60 veya 63’de telif olunmuştur. İncil-i salis, yani Luka İncili miladın 53, 63 veya 64 senesinde, Yuhanna İncili ise, 68, 69, 70 veya 98 senesinde yazılmıştır.) İbranilere mektup ve Petrusun 2. risalesinin ve Yuhannanın 2. ve 3. risalelerinin, risale-i Yakupun ve risale-i Yehudanın ve müşahedât-ı Yuhannanın (Yuhannanın vahyinin) bazı kısımlarının, Havarilerden rivayet edildiği hususunda hiçbir senet ve vesika yoktur. Bunların, 365 senesine kadar sıhhatları şüpheli idi. Bazı kısımları ise, bu ana kadar, hıristiyan din âlimlerine göre yanlış ve reddedilmiş idi. Hatta süryani lisanına yapılan tercümelerinde bu kısımlar yoktur. Arap kiliselerinin hepsi, Petrusun ikinci risalesini, Yuhannanın 2. ve 3. risalelerini, risale-i Yehuda ve müşahedât-ı Yuhannanın sıhhatını [doğruluğunu] kabul etmediler. Süryani kiliseleri de, aynı şekilde, başlangıcından bugüne kadar, bunları inkâr etmişlerdir. İncil araştırmacısı Horn, tefsirinde, 2. cilt, 206 ve 207. sayfalarında diyor ki: (Petrusun risalesi, risale-i yehuda, Yuhannanın 2. ve 3. risaleleri ve müşahedâtı, yani vahyi ve Yuhanna İncilinin 8. babının 2. ayetinden 11. ayetine kadar 9 âyet, Yuhannanın birinci risalesinin 5. babının 7. ayeti, İncilin Süryanice tercümesinde asla mevcûd değildirler.) Demek ki Süryani tercümeyi yapan mütercim, bu zikir ettiğimiz kısımların doğru ve şeri bir hüküm için senet olamayacağını anlamış ve tercüme ederken farkına varabildiği bu yerleri tercüme etmemiştir. Katolik Ward, 1841 senesinde neşrettiği kitabının 37. sayfasında, protestanların ileri gelenlerinden Rogersin, (Risale-i ibraniye, risale-i Yakupu ve Yuhannanın 2 ve 3. risaleleri ile müşahedâtını, îtikaten tekzib ettiğinden, papazların ileri gelenleri, bu risaleleri (Kitâb-ı mukaddes) den çıkarmışlardır) dediğini bildirmektedir. Protestan papazlarından Daktris de, Yosniysin zamanına kadar, her kitabın doğruluğunun kabul edilemediğini bildirerek, risale-i Yakup, risale-i Yehuda, Petrusun risale-i saniyesi ve Yuhannanın risale-i saniye ve salisesi, Havarilerin toplayıp yazdıkları şeyler olmadığında ısrar etmiştir. Ayrıca, (Risale-i ibraniye, bir zamana kadar red olunduğu gibi, Petrusun risale-i saniye ve salisesi ile müşahedât-i Yuhanna ve Yehuda risalesi, Süryani ve Arap kiliselerince doğruluğu kabul edilmemiş iseler de, bizlere göre doğruluğu teslim edilir, yani doğru kabul ederiz) demiştir.

Hıristiyan İncil tefsircilerinden Dr. Nathaniel Lardner, tefsirinin 4. cilt, 175. sayfasında (Serl ve onun asrında olan Orşilim, yani Kudüs kilisesi, Müşahedât-i Yuhanna kitabının doğruluğunu kabul etmemiştir) dediğini bildirdikten sonra, (Serlin, yazdığı Kanun fihristinde bu kitabın ismi dahi yoktur) demiştir. 323. sayfasında de: (Müşahedât-i Yuhanna, eski İncillerin Süryaniceye yapılan tercümelerinde yoktur. Ne Webar Hiberios, ne de Yakup ismli müellifler tarafından bunun üzerine şerh yazılmamıştır. Waybidicsu da, Petrusun ikinci risalesini, Yuhannanın 2 ve 3. risalelerini ve Müşahedât-i Yuhannayı ve Yehuda risalesini, kendi kitap fihristine almamıştır. Bu hususta Süryanilerin görüşleri de budur) diyerek, etraflı malumat vermiştir.

Katolik Herald de, kitabının 7. cilt 206. sayfasında diyor ki: (Raus kitabının 160. sayfasında, protestan papazlarının ileri gelenlerinin ekserisi Yuhannanın Müşahedât (Vahiy) kitabının doğruluğunu kabul etmezler). Prof. Rabwald de, kuvvetli deliller ile ispat ederek diyor ki (Yuhanna İncili, Yuhannanın risaleleri ve Müşahedâtı yalnız bir kişinin yazdığı şeyler olamaz). Vivisbius, tarihinin 7. cilt, 25. babında Webvnisichinden naklederek, eski papazlar, Yuhannanın Müşahedâtını Kitâb-ı mukaddesten çıkarıp reddetmeye çalıştıklarını anlatırken diyor ki: (Bu Kitâb-ı Müşahedât, baştan sona kadar mânâsızdır. Onu, Havarilerden olan Yuhannaya nisbet etmek de çok yanlıştır. Cahillik ve hakikati görmemektir. Onu yazan kimse, ne havari, ne mesihi ve ne de sâlih bir kimse değildir. Belki bu Müşahedâtı Sern Tehsin (Cerinhac) isminde bir Romalı yazdı. Yuhannaya nisbet edilerek Yuhanna yazdı denildi.) diye yazmaktadır. Daha sonra, kendisi şöyle demektedir: (Fakat, bu kitabı, yani Yuhannanın Müşahedâtını, Kitâb-ı Mukaddesten çıkarmaya gücüm yetmez. Zira binlerce hıristiyan kardeşimiz bu Yuhannaya tazim ederler. Ben, bu kitabı yazan kimsenin, kendisine ilhâm geldiğini tasdik ederim. Fakat, Havarilerden Yakupun kardeşi ve Zeydinin oğlu olan ve Yuhanna İncilini yazan Havari Yuhanna olduğunu pek kolay kabul edemem. Sözlerinden ve hallerinden anlaşılan Havari olmamasıdır. Kitâb-ı Müşahedâtı [Vahyi] yazan kimse, Kitâb-ı Amal yani Resûllerin işleri kitabında zikir edilen Yuhanna da değildir. Çünkü, İşaya memleketine gelmemiştir. Halbuki bu İncili yazan İşaya ahalisinden bir diğer Yuhannadır ki her ikisine de Yuhanna ismi verilmiştir. Yine Yuhanna İncili ve risaleler ile Müşahedâtın ibare ve mefhumlarından anlaşılıyor ki Yuhanna İncilinin ve risalelerin müellifi olan Yuhanna, Müşahedât kitabının musannifi değildir. Çünkü İncilin ve risalenin ibaresi, Yunancada güzel ve düzgün bir şekildedir. İçinde galat, yanlış lafzlar yoktur. Fakat, Müşahedât kitabının ibaresi böyle olmayıp, Yunan lehcesine muhalif, bilinmeyen, alışılmamış bir üslub üzerine yazılmıştır. Havari olan Yuhanna, İncilinde ve risalelerinde ismini açıkça söylemeyip, kendinden mütekellim (şahıs) veya gaib sigaları ile bahs eder. Kendini uzun uzun anlatmaksızın maksada başlar. Müşahedâtı yazan şahıs ise, böyle olmayıp, başka bir üslub takip etmektedir. Yine Yuhannanın Müşahedâtının yani Vahiy risalesinin, birinci babının birinci ayeti, (Îsâ Mesihin vahyedir; ilanıdır ki Allahü teâlâ, Onu Mesihe verdi. Yakında olması muhakkak olan şeyleri kullarına göstermesi için, vahyi kendisine verdi. Ve onu, kendi kulu Yuhanna vasıtası ile gönderdi.) ve dokuzuncu ayeti, (Ben, İsada olan sıkıntıya ve melekuta ve sabra sizinle beraber hissedâr olan kardeşiniz Yuhannayım.) ve yine 22. babın 8. ayeti, (Ben, bu hadiseleri görüp işiten Yuhannayım.) tarzında olup bu ayetlerde, Havarilerin takip ettikleri üsulün hilafına olarak, ismini açıkça söylemiştir. Eğer eski adetlerinin tersine, kavmine kendini bildirmek için, burada ismini açıkça söyledi denilirse, ona şöylece cevap verilir: Maksadı sadece bu ise, kendisine mahsus olan lakabı ve sıfatı yazmalıydı. Mesela, (Ben Yakupun kardeşi ve Zeydi oğlu Yuhannayım veya hazret-i Mesihin şakirdi ve onun sevdiği Yuhannayım) gibi tabirleri kullanmalıydı. Kendi şahsına mahsus vasfını söylemekten sakınıp, kendisini diğer insanlardan ayırmıyarak, kardeşiniz ve hadiseleri görüp işiten tabirlerini kullanmıştır. Burada maksadımız, akıl sahipleri ile alay etmek değildir. Belki iki şahsın ifadeleri ve yazıları arasında bulunan açık farkı ortaya koymaktır.) demektedir. Vivisbiusun sözü burada tamam oldu.

Yine Yosibis (Eusébe) tarihinde, 3. cildin, 3. babında, (Petrusun 1. risalesi doğrudur. Fakat 2. risalesi, Kitâb-ı mukaddesten olamaz. Ancak, Pavlosun 14 risalesi, yani mektupları kıraat olunur, okunur. Fakat bâzıları İbranilere mektup kısmını, Kitâb-ı mukaddesten çıkardı.) demektedir. Yine Yosibis, aynı kitabının 25. babında, risale-i Yakup, risale-i Yehuda ve Petrusun ikinci risalesi ve Yuhannanın 2 ve 3. risalelerinde ihtilaf edilip, hakiki müelliflerinin meçhul olduğunu beyan etmektedir. Yosibis, yine aynı tarihinin 6. cilt, 25. babında: (Risale-i İbraniye hakkında Aircin şöyle demiştir: Hıristiyanların ellerinde dolaşan bu risaleyi, Şeb-i Rumda (Gülnaht) ismli bir kimse yazmıştır. Bâzıları, Lukanın onu tercüme ettiğini söylemişlerdir) demektedir. İlk hıristiyan teologlarından Arm, (Fr. İrene, ing. Irenaeus, 140-220) ve 220 senesi ricalinden Polinius ve 251 senesinde yaşıyan Pontius ismli müellifler, risale-i İbraniyeyi tamamen inkâr etmişlerdir. Miladi 200 tarihi ricalinden Kartacalı Tortilin Bersper diyor ki: (Risale-i İbraniye Berniyanın risalesidir.) 212 senesi ricalinden Kis Berstper rum da, (Pavlosun risalelerini 13 adet sayıp, 14. risale olan risale-i İbraniye onlardan değildir.) demiştir. 248 senesinde yaşayan Kartacalı Saiy Pern Başb de, bu risaleyi hiç zikretmemiştir. Süryani kilisesi de, bu ana kadar Petrusun Risale-i saniyesini yani ikinci mektubunu, Yuhannanın Risale-i saniye ve salisesinin yani 2 ve 3. mektuplarının sıhhatini [doğruluğunu] kabul etmemişlerdir. Hıristiyanların ileri gelenlerinden Aiscalcen diyor ki: (Petrusun Risale-i saniyesini yazan kimse, zamanını zayi etmiştir, boş yere harcamıştır.) 1266 [m. 1850] senesinde basılan Bible tarihinde diyor ki: (Kritius ismli müellif, risale-i Yehuda, Aydernik saltanatı zamanında Orşilim [Kudüs] üskuflarından 15. üskuf olan, Yehudanındır demiştir.) [Bible, İncil demektir. Üskuf: İncil okuyucularının üst derecesinde olan hıristiyan din adamlarına denir.] Yuhanna İncilini şerh eden eski müelliflerden Aircin, mezkur şerhinin 5. cildinde, (Pavlosun her kiliseye risaleleri (mektupları) olmayıp, bazı kiliselere yazdığı risaleleri de, 3-4 satırdan ibarettir.) demiştir. Aircinin bu sözüne göre, Pavlosa ait olduğu söylenilen risalelerin hiçbirisi, onun telifi olmayıp, başkalarının telifi olduğu hâlde, ona nisbet edildiği anlaşılmaktadır. Pavlosun, Galatyalılara yazdığı mektubun 2. babında, 11. ayetten itibaren onaltıya kadar şu cümleler yazılıdır: (Fakat Petrus Antakyaya geldiği, azarlanmayı hak ettiği zaman, ben onunla yüzyüze geldim. Kabahatli idi. Çünkü Yakup tarafından bazı kimseler gelmeden evvel, bir takım insanlarla [Putperest milletlerle] beraber yemek yiyordu. Fakat onlar geldikleri zaman hitanlı (sünnetli) olanlardan [Yahudilerden] korkarak çekildi ve ayrıldı. Diğer yahudiler de, Petrus ile beraber geri çekildi, riya yaptılar. O derece ki Barnabas bile onların riyasına kapıldı. Fakat ben İncilin hakikatina göre doğru yürümediklerini görünce, hepsinin önünde Petrusa dedim ki “sen yahudi iken, yahudi gibi değil, diğer milletler [putperestler] gibi yaşıyorsun! Niçin diğer milletleri yahudiler gibi yapmaya zorluyorsun? O milletlerden olan günahkarlar değil, zaten yahudi olan bizler, insanın şeriat amelleri vasıtası ile değil, ancak Îsâ Mesihe îman etmekle sâlih olacağını bildiğimizden, biz de Mesih İsaya îman ettik. Ancak şeriat işlerinden değil, Mesihe îman etmekle sâlih sayılalım. Çünkü hiçbir insan, şeriat amellerini yapmakla sâlih olamaz”.)

Bu cümlelerin baş tarafı son tarafının tamamen zıttı olduğundan, ikisinden birisinin (yani ya baş tarafı, veya son tarafının) sonradan ilave edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü Pavlos mektubunun baş tarafında [11. âyet] Petrusu Antakyada nasıl azarladığını yazdığı hâlde, ona atf ettiği kabahat, putperest diğer milletler ile beraber yahudi adetlerinin hilafına yemek yemesi idi. [Eğer Petrus gibi bir Ruh-ül kudsten ilhâm almış ve Mesihin hizmetçisi olan bir zata yukarda zikir ettiğimiz hakaretleri yapması edebsizlik değil ise.] Hatta onu azarladığında, sen yahudi olduğun hâlde, putperestler gibi dininin emirlerine ehemmiyet vermezsen, onları hangi yüzle, hangi salahiyet ile yahudi şeriatine davet ediyorsun, demişti. Fakat ondan sonra, Pavlos hemen mevzu değiştirip, şeriatin emirlerinin lüzumsuzluğundan bahs etmeye başlar. 3. babında amelin, ibâdetin lüzumsuzluğu hususunda pek çok söz söyledikten sonra, kendisi Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine tamamen uyduğunu ifade eder. Nitekim, Resûllerin Amali kitabının 21. babında,17. ayetten itibaren şöyle yazılıdır: (Pavlos Yeruşalime gelip, şakirdanı ile Yakupun yanına girince, bütün ihtiyarlar hazır idiler. Ve Pavlosa hitaben, kardeş îman etmiş yahudilerden kaç bin kimse olduğunu görüyorsun. Bunların hepsi şeriatin yani Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin gayretini çekerler. Senin hakkında da, tâifelerin (putperest milletlerin) arasında bulunan bütün yahudiler çocuklarını sünnet etmemelerini, adetlerine uymamalarını, hazret-i Musanın yolundan ayrılmalarını öğretiyorsun diye haber aldılar. Şimdi ne olacak? Zira senin geldiğini işitirler. Şimdi bu bizim sana söylediğimizi yap, bizde nezir edilmiş olan dört kimse var, bunları alıp onlar ile beraber kendini temizleyip, başlarını tıraş etsinler diye onlar için masraf et, senin hakkında işittikleri şeylerin aslı olmadığını sen kendin de şeriate uyarak, senin şeriatin emrettiği gibi hareket ettiğini hepsi anlasınlar. İman etmiş milletlere ise, putlara kurban olunandan ve kandan ve boğazı sıkılarak boğulmuştan ve zinatan kendilerini korumalarına karar vererek yazdık, dediler. O zaman Pavlos, bu adamları alıp, ertesi gün onlarla beraber kendisini tathir etti ve onlardan her biri için kurban takdim olununcaya kadar, taharet günlerinin bittiğini ilan ederek mabede girdi.)

İşte görülüyor ki Pavlos, şeriat ile beden temiz olmaz. Mesih bizim için mel’un olmakla beraber, bizi şeriatin emirlerinden kurtardı, deyip dururken, kendisi Yakupun ve ihtiyarların nasihatı ile amel ederek, şeriate uymak sûretiyle temizlenir ve mabede girer.

Pavlosun bu risalesindeki âyetler bize hıristiyanlığın esrarından bir kaç ince meseleyi anlatıyor:

Birincisi: Pavlosun (sünnete ihtiyaç yoktur) dediği, Mesihe îman eden yahudiler arasında yayıldı. Bu yahudilerin, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden ayrılmamak üzere, Îsâ aleyhisselâma îman ettiklerinden, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin değiştirilmesine râzı olmadıklarıdır.

İkincisi: O sırada şeriatin devam edip etmemesi, pek lüzumlu görülmemiştir. Îsâ aleyhisselâmın havarisinden olan Zât, (Her ne şekilde olursa olsun, halkın toplanması icap eder) diyerek asıl maksadının, her türlü yollara başvurarak, halkı kendi dinlerinde toplamak olduğu anlaşılıyor. Sadece halkı toplamak için, Îsâ aleyhisselâmın havarisinden olan bir Zâtın Pavlosa böyle bir teklifte bulunmak cesaretini göstermesi, hıristiyanlığın nasıl temeller üzerine kurulmuş olduğunu göstermektedir.

Üçüncüsü: Miladın 2. asrı ortalarında Hirapulius piskoposu olan meşhur Paypas, kitabında hazret-i İsanın sözleri ve fillerine dair yalnız iki kısa mecmuanın mevcûd olduğunu zikir etmiştir. Bunlardan birisi, havarilerden Petrusun tercümanı olan Markosa ait bir mecmua, diğeri de, İbranice bazı emirleri ve ahkamı toplıyan Mattanın mecmuasıdır. Paypas, Markosa ait olan mecmuanın, gâyet kısa, noksan ve zaman sıralamasına göre yazılmamış olup bazı hikaye ve nakllerden ibaret olduğunu beyan etmiştir. Bundan anlaşılan şudur: 2. asır ortasında Matta ile Markosun birer kısa mecmuaları mevcûd olup Paypas onları görmüş, vasfları ile beraber yazmış ve birbirinden farklarını da beyan etmiştir.

Bugün ellerde mevcûd olan Matta ve Markos İncilleri ise, sanki birbirinden istinsah edilmiş, yazılmış gibi, birisi diğerine benzer ve tafsilatlıdır. Paypasın gördüğü nüshaların bunlar olmadığı veya sonradan bu nüshalara ilaveler yapılarak, genişletilmiş oldukları açıktır.

Luka ve Yuhanna İncillerine gelince; Paypas bunlardan hiç bahs etmemiştir. Haliyle Paypas, Hirapuliusta olduğu veya Yuhannanın talebeleri ile karşılaşıp, onlardan malumat aldığı hâlde, Yuhanna İnciline dair tek bir harf dahi söylememiştir. Bu hâl ise, Yuhanna İncilinin o tarihten sonra yazılmış olduğunu ispat eder.

MATTA İNCİLİ

Matta İncilinin dokuzuncu babının, dokuzuncu âyetinde şöyle yazılıdır: (Ve Îsâ oradan geçerken gümrük yerinde oturan ve Matta denilen bir adam görüp, ona, bana tâbi ol, ardımca gel deyince, o da kalkıp ona tâbi oldu, ardınca gitti.) Şimdi, iyice dikkat ediniz, bu cümleleri yazan Mattanın kendisi ise, niçin kendisi olduğunu söylemeyip, bir başka Matta gibi söylemiştir. [Eğer, bu İncili yazan Mattanın kendisi olsa idi hadiseyi (Ben gümrük yerinde oturur iken, Îsâ “aleyhisselâm” oradan geçiyordu. Beni gördü ve bana tâbi ol, ardımca gel dedi. Ben de, kalkıp ona tâbi oldum, ardınca gittim) şeklinde zikretmesi icap ederdi.]

Matta İncilinde, Îsâ aleyhisselâmın ağzından söylenilen her makale, o kadar uzundur ki bunların her birini, bir mecliste ve bir defada söylemek mümkün değildir. Yine bu hususta onuncu babındaki Havarilere verdiği nasihatler ve talimat, 5., 6. ve 7. bablarında devamlı söylediği sözler ve 23. babında Ferisilere hitaben yaptığı azarlamalar ve sekizinci babında devamlı getirdiği misaller, şüphesiz birer mecliste vaki olan şeyler değildir. Bunun delili de bu sözler ve getirdiği misallerin, diğer İncillerde değişik pek çok meclise taksim edilmesidir. Buradan anlaşılıyor ki bu İncilin müellifi Îsâ aleyhisselâmın devamlı arkadaşı olan gümrükçü Matta değildir.

Matta İncilinde zikir edilen, Îsâ aleyhisselâmın; körleri, baras ve cin çarpmış fakirleri iyi etmesi ve mucize olarak pek çok fakirlere yemek yedirmesi hep ikişer mahalde beyan edilmiştir. Halbuki Markos ve Luka İncillerinde bu vak’alar yalnız birer mahalde zikir edilmişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki Mattaya nisbet edilen İncilin müellifi, bu kitabı yazarken, iki mehaza müracaat edip, bir vak’ayı ikisinde de, görmüştür. Ancak, yanlış anlama sebebi ile birbirinden farklı zannederek kitabına yazmıştır.

Matta İncilinin 10. babının 5. âyetinde, hazret-i İsanın, resûllere yani Havarilere, putperest milletleri [dine davet için] gitmemelerini ve Samiriyelilerin şehirlerine girmemelerini tenbih ettiği yazılıdır. Daha sonra ise, kendisi putperest yüzbaşının hizmetçisine ve Ken’anlı bir kadının kızına şifa verdiği bildirilmektedir.

7. babın 6. âyetinde, (Mukaddes şeyleri köpeklere [putperestlere] vermeyin ve incilerinizi domuzların önüne atmayın) dediği hâlde, 28. babının 19. âyetinde ise, (Siz gidip bütün milletleri şakird edinin. Onları Baba, Oğul ve Ruh-ül-kuds adına vaftiz edin [Yani dininizi onlara öğretin]) demektedir.

10. babının 5. âyetinde, (Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin) diye emredildiği hâlde, 24. babın 14. âyetinde ise, (İncil, bütün milletlere vaaz edilecektir ve sonu kurtuluş olacaktır) demektedir. [Bu ve yukardaki âyetler, birbirine tamamen zıttır.]

Bunlar ve bunlar gibi sayısız ihtilaf ve tenakuzlar bu İncilde tekrarlanmıştır. Bu ilaveler, Matta İncilinde tahrif yapıldığını hiç şüphe bırakmayacak şekilde ispat etmektedir. Bazı mühim hadiseler, diğer İncillerde mevcûd olduğu hâlde, Matta İncilinde yoktur. Mesela, Îsâ aleyhisselâm tarafından yetmiş şakirdin seçilmesi, Mele-i havariyunda urucu, Bayram yapmak için iki kere Yeruşalime gelmesi ve Luazerin mezardan kalkması fıkraları bu İncilde yoktur. Bunun için Matta İncilinin havarilerden Mattaya isnadı yani Mattadan rivayet edildiği şüphelidir.

MARKOS İNCİLİ

Markosun havarilerden olmadığında, bütün tarihçiler ittifak halindedir. Belki havarilerden Petrusun tercümanıdır.

Paypas diyor ki: (Markos, Petrusun tercümanı idi. Markos, Îsâ aleyhisselâmın sözlerini ve fillerini mümkün mertebe, doğrudur diyerek ezberden yazdı. Fakat, Îsâ aleyhisselâmın sözlerini ve fillerini intizamlı, düzgün bir şekilde yazmadı. Çünkü kendisi ne hazret-i İsadan işitti, ne de Onun yanında bulundu. Dediğim gibi, Markos yalnız Petrusun arkadaşlarından idi. Petrus ile konuştuğu şeyleri ve Îsâ aleyhisselâmın sözlerini içerisine alan bir kitap olsun diye tertibli ve düzgün söylemeyip, icap ettiği vakit ve meclise göre söyledi. Bunun için, eğer Markos kitabında bazı hususları üstadı Petrustan öğrenmiş gibi yazarsa onu ayıplamamalıdır. Çünkü Markos işittiği şeyleri unutmayarak, değiştirmeyerek yazmaya lüzum görmemişti.)

Markos İnciline eski hıristiyan âlimler, her gün şerhler yazdılar. Bunlardan İren diyor ki: (Markos ezberlediği şeyleri Petrus ve Pavlosun vefâtlarından sonra yazdı). İskenderiyeli Kalman diyor ki: (Petrus daha Romada vaaz verirken, Petrusun talebeleri, Markosa rica ettiler. O da, İncilini yazdı. Petrus, kitabın yazıldığını işitti. Fakat yazıp-yazmaması için bir şey demedi.) Tarihçi Ousb diyor ki: (Petrus bu hâli işitince, talebelerinin bu gayretine memnun oldu. Kiliselerde onun okunmasını tenbih etti.) Halbuki Markosun İncili, Petrusun risalelerinden (mektuplarından) ziyâde, Matta İncilinin taklitidir, yani ona benzetılmıştır. Buna göre, Paypasın Markos yazdı dediği kitap elde bulunan 2. İncilden başkadır. Markos İncilinin 6. babının 17. âyetinde, (Fakat, Hirodes kardeşi Filupusun zevcesi Hirodia ile evlenmişti. Bunun için Yahyayı tutturup, zindana hapsetti. Çünkü Yahya Hirodese, kardeş hanımı ile evlenmek câiz değildir, derdi) demektedir. Bu tamamen yanlıştır. Çünkü Yosibis tarihinde, 18. kitabın 5. babında, Hirodianın zevcinin ismi Filupus olmayıp, Hirius olduğu açıkça bildirilmektedir. Bu hata, Matta İncilinde de vardır. Hatta (1237 [m. 1821]-1844) senelerinde basılan Arapça tercümenin mütercimleri bu ayeti tahrif ederek, Matta ve Lukanın ibarelerinde olan Filupus kelimesini düşürmüşler ise de, diğer senelerdeki tercüme nüshalarında mevcuttur.

Yine Markos İncilinin 2. babında, (Hazret-i Îsâ onlara [şakirdlerine] dedi ki Davudun kendisi ve yanında olanlar aç ve muhtaç olduğu zaman, baş kahin Abiatarın günlerinde Allah’ın evine nasıl girdiğini ve kahinlerden başkasının yemesi câiz olmayan huzur ekmeyini yediğini ve kendisi ile beraber olanlara da verdiğini (hiç) okumadınız mı?) mânâlarında olan 25. ve 26. ayetlerindeki iki cümle yanlıştır, hatalıdır. Çünkü:

Birincisi, o zaman hazret-i Davud yalnız idi. Yanında kimse yoktu. İkincisi ise, o günlerde baş kahinlerin reisi Abiatar olmayıp, belki onun babası Ahimlik idi. [Yahudileri idare eden (Yetmişler meclisi) azalarına kahin denir. Vaizlerine yazıcı derler.]

LUKA İNCİLİ

Lukanın, havarilerden olmadığı muhakkaktır. Luka İncilinin başında diyor ki: (Ey faziletli Teofilos, kelâmin vekilleri, hizmetçileri olup gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre, aramızda vaki olan şeylerin hikayesini tertip ve tahrir etmeye bir çok kimseler giriştiğinde, ben de ta başından beri [olanların] hepsini dikkat ile araştırıp, tahkik ederek, olduğu gibi, sırası ile sana yazmayı uygun gördüm.) [Luka, bab bir, âyet 1-4.]

Bu ibareden birkaç mânâ anlaşılıyor:

Birincisi: Müellifin kendi zamanında daha bir çok kimseler İncil yazdıkları sırada, Luka da bu İncili yazmıştır.

İkincisi: Havarilerin kendi elleri ile yazdıkları hiçbir İncil bulunmadığını, Luka işaret etmektedir. Zira (kelâmin vekilleri ve gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre) cümlesi ile İncil yazanları, gözleri ile görenlerden tefrik etmiş, ayırmıştır.

Üçüncüsü: Kendisi için Havarilerden birinin şakirdi, talebesiyim demez. Çünkü o asırda Havarilerden birine isnad edilen pek çok telifler, yazılar, risaleler bulunduğundan öyle bir senedin, yani havarilerden birinin talebesi olduğunu bildirmesinin, kendi kitabı için, başkalarının itimatına sebep teşkil edeceğini ümit etmemiştir. Belki her hususu kendisi tahkik ederek, esasından öğrendiğini, daha kuvvetli bir delil olarak göstermiştir. Dikkat edilecek bir husus şudur: Bugün ellerde mevcûd olan İncillerin her yeni baskısında, itiraz edilen ibareleri, münasib bir kelime ile değiştirerek tahrif etmek, protestan papazların adetleri olduğu gibi, Meârif nezaretinin 1301 tarihli ve 572 numaralı ruhsatı ile İngiliz ve Amerikan Bible şirketlerinin, 1303 [m. 1886] senesinde İstanbul’da bastırdıkları türkçe İncil nüshasında dahi bu ibareyi başka şekle sokmuşlardır. (Bütün hususlar en ince noktalarına kadar bildiğim üzere) ibaresi yerine, (Benim de başından beri bütün hususlara dair tam bir vukufum, bilgim bulunduğundan) ibaresi konularak, manayı maksatlarına göre değiştirmişlerdir. Fakat, fransızca nüshalarda ve Almanyada basılan almanca nüshalarda bu ibare, bizim yukarıda tercüme ettiğimiz gibidir.

Luka İncilinin 3. babının 27. âyetinde, Îsâ aleyhisselâma nisbet edilen neseb bildirilirken, (Niri oğlu Şelteil oğlu Zerubabel oğlu Risa oğlu Yuhanna) demektedir. Burada üç hata vardır:

Birincisi: Ahd-i Atikin, 1. tarihler kısmının 3. babının 19. âyetinde, Zerubabelin çocukları açıkça bildirilmiştir. Orada Risa ismi ile bir kimse yoktur. Bu şekildeki yazısı Mattanın yazdığı şeklin de tersidir.

İkincisi: Zerubabel, Fedâyanın oğludur. Şelteil oğlu değildir. Şelteilin kardeşinin oğludur.

Üçüncüsü: Şelteil Yuhannanın oğludur. Yoksa Niri oğlu değildir. Matta da böyle yazmıştır.

Yine Luka İncilinin 3. babının 36. âyetinde, (Sâlih bin Ken’ân bin Arfahşad) diye yazılıdır ki bu da yanlıştır. Zira Sâlih, Arfahşadın torunu değil, oğludur. Böyle olduğu birinci tarihlerin birinci babında ve Tekvînin 11. babında [10, 11 ve 12. âyetleri] bildirilmiştir.

Lukanın ikinci babının başında, (O günlerde bütün dünyanın tahrir-i nüfusu yapılsın diye Kayser Augustus tarafından ferman çıktı. Kirinius Suriye valisi iken, yapılan ilk tahrir bu idi.) diye bildirilen 1. ve 2. âyetleri de yanlıştır. Zira Romalılar, bütün dünyaya hiç bir zaman hâkim olamamışlardır ki bütün dünyanın tahrir-i nüfusuna ferman çıksın. Hatta protestan papazları adetleri üzere bu soruyu geçiştirmek için, 1886 senesinde İstanbul’da bastırdıkları Ahd-i Cedid nüshasında bu ibareyi tahrif edip, (O günlerde Kayser olan Augustus tarafından bütün dünyanın deftere kaydedilmesi babında ferman çıktı) şeklinde yazdılar. Fakat, 1243 [m. 1827] senesinde İngiltere cemiyetinin Pariste bastırdığı türkçe nüshada bu ibare (ve o günlerde vaki oldu ki Kayser Augustus tarafından bütün dünyayı tahrir etmeye ferman çıktı. Yusuf dahi tahrir olunmak için hamile olan nişanlısı Meryem ile Beyt-i lahm denilen Davudun şehrine çıktı.) sûretinde yazılıdır. Bundan sonra yazılan tahrir maddesi incelenmeye başlayınca; ne Lukaya muasır olan eski Yunan tarihçilerinden bir kimse, ne de Lukadan biraz önce geçen tarihçiler bu tahrir-i nüfusa dair bir söz söylememişlerdir. Kirinius ise, Îsâ aleyhisselâmın doğumundan 15 sene sonra, Suriye’ye Vâli olduğundan, tahrir-i nüfus işi şüpheli, vuku bulmuş ise de, Kirinius zamanında olamayacağı açıkça ortadadır.

YUHANNA İNCİLİ

Yuhanna İnciline gelince; bilindiği gibi, Yuhannaya nisbet edilen 4. İncilin ortaya çıkmasına kadar; Îsâ aleyhisselâmın dini esasen Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden ayrılmayıp, tevhid esasına dayanıyordu. Çünkü, üç uknum yani teslisten ilk defa bahs eden, Îsâ aleyhisselâma inananlar arasına teslis (üç ilaha inanmak) akidesini [inancını] sokup, onları İsanın “aleyhisselâm” dininden ayıran Yuhanna İncilidir. Bu sebep ile Yuhanna İncilinin aslının doğruluğu üzerinde araştırma, inceleme yapmak gâyet mühimdir. Yuhanna İncili hakkında, eski hıristiyan din adamlarının eserlerinde bulunan çeşitli sözler, yukarıda bildirilmişti.

Bu kitap, havarilerden Zeydi oğlu Yuhannaya ait değildir. 2. asırdan sonra, aslı meçhul bir şahıs tarafından kaleme alınmıştır. Bu hususu, asrımız tarihçilerinden Avrupalı müsteşrikler çeşitli delillerle ispat etmişlerdir.

1. delil: Yuhanna İncilinin başında, (Kelam başlangıçta var idi ve kelam Allahü teâlânın nezdinde, indinde idi ve kelam Allah idi) sözleri yazılıdır. Bu sözler İlm-i kelamın ince meselelerinden olup diğer İncillerin hiç birinde yoktur. Eğer bu sözler Îsâ aleyhisselâmdan işitilmiş olsaydı, diğer İncillerde de bulunurdu. Bundan anlaşılıyor ki bunu yazan, Havarilerden Yuhanna olmayıp, Roma ve İskenderiye mekteplerinde Eflatunun üç uknum felsefesini okumuş bir kimsedir. Nitekim şimdi beyan olunacaktır.

2. delil: Yuhanna İncilinin 8. babında, 1. ayetten 11. âyete kadar olan, zina eden kadın hakkındaki yazılarını bütün hıristiyan kiliseleri kabul etmeyip, reddederler ve bu yazılar İncilden değildir demektedirler. Bundan anlaşılıyor ki bunu yazan, eline geçirdiği bir çok İncillerden toplayıp, gözüne ilişen birçok şeyleri de ayrıca kitabına koymuş veya kendinden sonra bir başkası bu âyetleri ilave etmiştir. Birinci hâle göre, müellif, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırmıyarak bir mecmua yazmıştır. Yazdığı bu mecmua da kabule şayan olmayan şeylerdir. İkinci hâle göre, bu İncilin tahrif edilmiş olduğunu itiraf etmek lazım gelir. İki hâle göre de, aslı şüpheli ve inanılmaya lâyık değildir.

3. delil: Diğer İncillerde getirilen bazı misallerin ve ahvalin ve mucizelerin, bu İncilde bulunmayıp, diğerlerinde bulunmayan bir çok şeylerin de, bu İncilde bulunmasıdır. Îsâ aleyhisselâmın Luazeri diriltmesi, suları şaraba çevirmesi ve çarmıhta iken sevdiği şakirdi ile annesini birbirlerine emânet etmesi gibi şeyler, sadece Yuhanna İncilinde bulunup, diğer İncillerde yoktur. Nitekim bu hususta ileride geniş bilgi vereceğiz.

4. delil: Eski hıristiyanlardan ne Paypas, ne de Justen bu İncili gördüklerine dair herhangi bir şey bahs etmemişlerdir. Hususen Justen de, Yuhanna İncilini yazanın Yuhanna olmadığını tasdik ettiği hâlde, bu İncil hakkında bir şey söylemez.

5. delil: Diğer üç İncilde toplanan ve anlatılan haberlerin anlatılış tarzı ile Yuhanna İncilinin anlatış tarzı, tamamen birbirlerine zıttır. Mesela, diğer üç İncilde Îsâ “aleyhisselâm” halkın terbiyesini isteyen bir muallim gibi, Ferisilerin riyakar hallerine itiraz eder. Kalbin tasfiyesini yani temizlenmesini, Allahü teâlâya yaklaşmayı, insanları sevmeyi, güzel ahlakı emreder ve Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine zıd olan temayüllerden nehy eder. Halka öğrettiği şeyler ve nasihatleri gâyet açık ve tabiî ve herkesin anlayabileceği şekildedir. Bu üç İncil, her ne kadar bazı haberlerde birbirine zıd ve muhalif iseler de, müttefik oldukları hususlarda, hepsinin bir kaynaktan çıktığı anlaşılmaktadır. Fakat, Yuhanna İncili böyle olmayıp, gerek ifade şekli, gerekse, Îsâ aleyhisselâmın ahlak ve davranışları hususunda, bambaşka bir yol takip eder. Bu İncilde hazret-i Îsâ; Yunan felsefesini bilen, gâyet ince, güzel konuşan bir kimse olarak gösterildiği hâlde, Onun sözleri Allah korkusu ve güzel ahlaklı olmak gibi hususlarda olmayıp, kendi şahsının yüksekliğinden bahs etmektedir. Bunu da, insanlar arasında bilinen şekli, yani Mesihin konuşma tarzı olan kelime ve tabirlerle söylemez. İskenderiye mekteplerinde kullanılan kelime ve cümlelerle anlatır. Bu sözleri, diğer üç İncilde gâyet açık ve sade olduğu hâlde, bu İncilde kapalıdır. Mühim ve çok defa iki manaya gelen ve hususi bir şekilde düzülmüş, muntÂzam tekrarlar ile doludur. Yuhannada kullanılan üslup, kalpleri kendisine çekecek yerde, red ve nefret uyandırır. Eğer bu İncil, şimdiye kadar bir yerde gizlenmiş ve bugün ansızın ortaya çıkmış olsa idi, bunun Havarilerden birinin telifi olduğuna kimse inanmazdı. Fakat, asırlardan beri işitilmiş olduğundan, bu gariblikleri hıristiyanlar göremezler.

6. delil: Bu İncilde görülen hatalar daha çoktur. Mesela, Yuhanna İncilinin birinci bab, ellibirinci ayeti, (Doğrusu size söylerim ki şimdiden sonra semanın, göğün açıldığını ve insanoğlunun üzerine Allah’ın meleklerinin inip çıktığını göreceksiniz) şeklindedir. Halbuki Îsâ aleyhisselâmın bu sözü, Erden suyundan vaftiz olunduktan ve Ruh-ul-kudsün inmesinden sonra vaki olup ondan sonra semanın açıldığını ve meleklerin Îsâ aleyhisselâm üzerine indiğini ve çıktığını hiçbir kimse görmemiştir.

Bu İncilin 3. babının 13. âyetinde ise, (Hiç kimse, semaya, göğe çıkmamıştır. Ancak, semadan inen yani semada olan, insanoğlu çıkmıştır) demektedir. Bu âyet; birkaç cihetten yanlıştır:

Birincisi: Yani kelimesi ile tefsir edilen kısım, sonradan ilave edilmiştir. Böylece âyet tahrif olunmuştur. Çünkü ayetin baş tarafının mânâsı, (Semadan inenden başka bir kimse, Semaya çıkmamıştır) demek iken, İncilin müellifi veya istinsah edenlerden biri, bundan maksadın insanoğlu yani Îsâ aleyhisselâm olduğunu açıklamak için, açıklayıcı bir ibare koymuştur. Bu ibareye dikkatlice bakılıça, ilave olduğu hemen görülmektedir. Zira ayetin baş tarafını, açıklayıcı bu ibareden ayırttığımız zaman, (Semadan nazil olan [inen] meleklerden başka, insanlardan kimse semaya yükselmemiştir) doğru mânâsı anlaşılır. Fakat, açıklayıcı ibareye göre, (Semadan inen insanoğludur) denilirse, hazret-i Îsâ, semadan inmeyip, hazret-i Meryeme Ruh-ül-kuds [Cebrâil aleyhisselâm] vasıtası ile ilka edildiği inkâr edilmiş olur. Bundan başka, Îsâ aleyhisselâm (semadan olan) sözünü söylerken yeryüzünde olup semada bulunmadığını inkâr etmek gerekir. Ayrıca, (Semadan inen) sözü ile (Semada olan) sözünü, bir ânda Îsâ aleyhisselâmın söylemesi mümkün değildir.

İkincisi: Ayetin birinci kısmı da yanlıştır. Çünkü tekvînin 5. babının 24. âyetinde ve II. Meliklerin 2. babının 12. âyetinde Ahnuh ve İlya “aleyhimesselam” da semaya yükselmişlerdir, denilmektedir. Bu ayetin tahrif edilmiş olduğunda, hiç şüphe edilemez.

Birdir Allah

Yeri gökü yaratan, ağaçları donatan,

Çiçekleri açtıran, bir Allahtır, bir Allah!

Allah her yerde hazır, ne yaparsan o görür.

Ne söylersen işitir. Vardır, birdir, büyüktür.

Biz Allah’ı severiz. Her emrini dinleriz.

Beş vakit namaz kılar, Ona isyan etmeyiz.

Bizlere akıl verdi. Doğru yolu gösterdi.

Din-i İslama uymayan, ateşte yanar dedi.

Kurana îman eden, Peygamberi izleyen,

Dünyada mesut olur, Cehennemden kurtulur.

Mümin iyi huyludur. Herkes ondan memnundur.

Kimseye zulüm eylemez. Kendi de huzurludur.

Ya Rab! Affeyle beni. Ve anamı babamı.

Kâfirlerin şerrinden koru müslümanları!

 

DÖRT İNCİL ARASINDA GÖRÜLEN TENAKUZ VE İHTİLAFLAR

Mevcûd İncillerde görülen yanlışlıklar, tenakuzlar ve tahrifler, hesap edilemeyecek kadar çoktur. Bunlardan bir çoğu (İzhar-ül-hak) kitabında anlatılmıştır. Ayrıca, Alman müsteşriklerinden Joizer, Davis, Miel, Kepler, Maçe, Bred Schneider, Griesbach Huge, Lesinag, Herder, Straus, Haus, Tobian, Thyl, Carl Butter ve daha nice araştırmacının yazdıkları ve hala da yazıp da neşretmekte oldukları kitaplarda bu hususta tafsilatlı bilgi çoktur. Biz burada onlardan bazılarını zikretmekle iktifa edeceğiz.

İsanın “sallallâhü alâ Nebiyyina ve aleyhi ve sellem” nesebi hakkında, Matta ve Luka İncilleri arasındaki ihtilaf büyüktür.

Matta İncilinde, Îsâ aleyhisselâmın babaları olarak yazılı isimler şunlardır: (İbrahim, İshak, Yakup, Yehuda, Faris, Hasıron, İram, Âminabad, Nahşon, Salmon, Buaz, Obid, Yesse, Davud, Süleyman, Rehobeam, Abiya, Asa, Yehaşafat, Yoram, Uzziya, Yotam, Ahaz, Hazkiya, Manesse, Amon, Yoşiya, Yekonya, Şaltoil, Zerubabel, Abihud, Elyakim, Azor, Sadok, Ahim, Elliud, Eliazer, Mattan, Yakup, Yusuf (Meryemin zevci)).

Luka İncilinin 3. babının 23. ve sonraki ayetlerinde ise: (Taruh, İbrahim, İshak, Yakup, Yehuda, Faris, Hasıron, Aram, Âminabad, Nahşon, Salmon, Buaz, Obid, Yesse, Davud, Natan, Mattasa, Minan, Milya, Elyakim, Yonan, Yusuf, Yehuda, Sem’un, Lavi, Metsad, Yorim, Eliazar, Yuşa, Eyr, Elmodam, Kosam, Atti, Melki Neyri, Şaltoil, Zerubabel, Risa, Yuhanna, Yehuda, Yusuf, Şemi, Mattasiya, Mahat, Nacay, Hesli, Nahum, Amos, Metasiya, Yusuf, Yanna, Melki Lavi, Metsat, Heli, Yusuf (Meryemin zevci)) olarak yazılıdır.

1 — Mattaya göre, Îsâ aleyhisselâmın babası denilen Yusuf, Yakupun oğludur. Lukaya göre ise, Helinin oğludur. Matta, hazret-i İsaya yakîn bir kimsedir. Luka da Petrusun talebelerindendir. Bunlar, kendilerine yakın olan bir Zâtı, inceliyecek, araştıracak kimselerdendirler. Böyle olduğu hâlde, Îsâ aleyhisselâmın dedesi dedikleri kimseyi tahkik edip doğrusunu yÂzamazlar ise, yazdıkları diğer rivayetlerin doğruluğuna, nasıl îtimat edilir, bunlara kim inanır?

2 — Mattaya göre, Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâmdır. Lukaya göre, Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâm değil, Natandır.

3 — Matta, Şaltoil, Yekniya oğludur, diyor. Luka ise Neyri oğludur, diyor. Mattada, Zerubabelin oğlunun adı Abihud, Lukada ise, Risadır. Şuna da çok hayret edilir ki Ahbar-ı eyâmin sıfr-ı ulanın yani Birinci tarihlerin 3. babının 19. âyetinde, Zerubabelin oğullarının isimleri; Meşullam ve Hananye olarak yazılıdır. İçlerinde Abihud ve Risa yoktur.

4 — Mattanın 1. babının 17. ayetine göre, İbrahim aleyhisselâmdan Yusuf-ü Neccara kadar Îsâ aleyhisselâma atfedilen dedelerin sayısı 42 bâtındır. Halbuki yukarıda yazılı isimler sayıldığı zaman, yalnız 40 kişi vardır. Lukanın beyanına göre ise, bu adet 55 kişiye ulaşır.

Hıristiyan âlimleri, İncillerin ilk ortaya çıkmasından zamanımıza kadar, bu hususta şaşkınlık içinde kaldılar. Bâzıları hiçbir akıl-ı selimin kabul edemeyeceği zayıf deliller ile te’vil ettiler. Bundan dolayı Ekharn, Kiser, Haysi, Ghabuth, Wither, Fursen ve başkaları gibi araştırmacılar, (Bu İncillerde, mânâ ihtilafı çoktur) diyerek, bu hakikati itiraf etmişlerdir. Doğru olan da budur. Zira her mevzuda ihtilaf ve yanlışlıklar olduğu gibi burada da mevcuttur.

Îsâ aleyhisselâm babasız dünyaya gelmiştir. Fakat yahudiler, Ona [haşa] veled-i zina diye iftirâlarında ısrar ederlerken, hıristiyanların baba tarafından kendisine bir neseb ispat etmeleri ve Îsâ aleyhisselâmın, babası olmayan Yusufu, Onun babası kabul etmeleri de, pek şaşılacak bir gaflet ve tenakuzdur. Kurân-ı Kerîmde, Îsâ aleyhisselâm için, varid olan âyet-i kerimelerde, (Îsâ ibni Meryem, yani Meryemin oğlu Îsâ) tabiri kullanılır. Kurân-ı Kerîmde Îsâ aleyhisselâmın babasının olmadığı açıkça bildirilmiştir.

5 — Mattanın 1. babının 22 ve 23. ayetlerinde: (İmdi bunların hepsi vaki oldu ki Peygamber vasıtası ile söylenen Rabbin kelamı itmam oluna, yerine gele. Çünkü Rabbin dedi ki: İşte, bakire kız hamile olup bir oğulu olacak ve ona, Allah bizimledir, mânâsına olan Amanuel ismi verilecek) denilmektedir. Hıristiyan papazlara göre, Peygamberden maksat, İşaya aleyhisselâmdır. Buna da, İşaya kitabının 7. babının 14. ayeti, (Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecektir. Alâmet budur: Bakire kız hamile olup bir oğulu olacak. Amanuel ismi ile çağırılacaktır) mânâsında olan ayetini delil getirirler. Rahmetullah Efendi (İzhar-ül-hak) kitabında bu konuyu gâyet geniş açıklamıştır. Buyuruyor ki: Bu istidlal üç sebepten yanlıştır:

Birincisi: İncili tercüme edenlerle, İşaya kitabını tercüme edenin (azra, yani bakire bir kız) kelimesi ile tercüme ettiği (ilmetün) kelimesidir ki (ilim) kelimesinin müennesidir. Yahudi âlimlerine göre, bu kelimenin mânâsı genç kadın demektir. Bakire olsun olmasın, bu lafzı evlenmiş genç kadın mânâsına olarak Sıfr-ül-emsal’in (Süleymanın meselleri) 30. babında da kullanılmıştır, derler. İşaya kitabının İkola, Thedüsyen ve Semiks ismli kimseler tarafından Yunancaya yapılan üç adet tercümesinde bu lafz (genç kadın) olarak açıklanmıştır. Bu tercümeler, hıristiyan papazlarına göre, çok eski olup birincisinin 129, ikincisinin 175, üçüncüsünün 200 senelerinde tercüme edildiği rivayet edilmiştir. Bu tercümelerin hepsi, bilhassa Thedüsyen tercümesi eski hıristiyanlara göre çok muteberdir. Böyle olunca, yahudi âlimleri ile bu üç mütercimin tefsirlerinin beyanlarına göre, Mattanın sözünün yanlışlığı meydandadır. Protestan papazlarınca meşhur ve muteber olan Fery, ibrani lugatını anlattığı kitabında, bu lafzın yani (Azra) kelimesinin, (genç kadın) mânâsına geldiğini beyan etmiştir. Bu açıklamaya göre; bu lafz bu iki mânâ arasında müşterektir, demektedirler. Ancak ehl-i lisan yani yahudiler, papazların bu tefsirine karşı; birinci olarak; Mattanın sözünün doğru olmadığını, ikinci olarak; yahudi tefsirlerinin eski tercümelerine muhalif olarak, bu lafzı hassaten (Azra) yani bakire kadın mânâsına atf etmek için delil lazım olduğunu beyan etmişlerdir. (Mîzan-ül hak) kitabını yazan papaz, (Hall-ül eşkal) ismindeki kitabında bu kelimenin mânâsı, mutlaka Azradır, demesi de yanlıştır, hatadır. Bunun retti için, yukarıda, zikir ettiğimiz iki delil kâfidir.

İkinci olarak: Mattanın 1. babının, 20. âyetinde diyor ki (Rabbin meleği, rüyada Ona görünüp, ey Yusuf, Meryemi zevceliğe kabul etmeye korkma! Zira Onun Ruh-ul kudsten bir oğlu olacak, Ona Îsâ ismini koy, dedi.) 24. ve 25. ayetlerinde ise, (Yusuf uyanınca meleğin dediği gibi yaptı ve çocuğun ismini Îsâ koydu) demektedir.

Lukanın birinci babında ise, Cebrâil aleyhisselâmı yani meleği görenin bizzat hazret-i Meryem olduğu bildirilmektedir. Bu babın 31. âyetinde meleğin hazret-i Meryeme, (Sen yakında hamile olup bir oğlan dünyaya getireceksin, ismini Îsâ koyacaksın) dediği bildirilmektedir.

Mattada meleğin Yusufa rüyada, Lukada ise meleğin hazret-i Meryeme bizzat göründüğü yazılıdır.

Ayrıca, Matta İncilinin birinci babının 23. âyetinde, (İşte kız hamile kalacak ve bir oğlu olacak ve Onun adını Emanuel koyacaklar) diye yazılıdır. Bu, Kitâb-ı İşayanın 7. babının 14. ayetidir. Bu da yanlıştır. Çünkü Îsâ aleyhisselâm kendi isminin Emanuel olduğunu hiç söylememiştir.

Üçüncü olarak: Îsâ aleyhisselâmın bu söz ile yani Emanuel diye isimlendirilmesine aşağıdaki kıssa da manidir. Şöyle ki: Aram padişahı Rasin ve İsrail padişahı Fakah orduları ile birlikte Yehuza padişahı olan Ahaz bin Yusan ile harp etmek için Kudüse geldiklerinde: Ahaz bunların ittifakından çok korktu. Cenâb-ı Hak, Ahaza teselli vermek için, İŞAYA aleyhisselâma vahyetti. O da, (Ey Ahaz korkma. Bunlar seni yenemezler. Yakında bunların saltanatları yıkılıp, yok olacaktır) diye Ahaza müjde verdi. Buna alâmet olmak üzere (bir genç kadın hamile olup bir oğlu olacak ve bu çocuk iyi ile kötüyü fark etmezden evvel, bu iki melikin mülkleri harab olacaktır) diyerek Rasin ile Fakahın mülklerinin yok olacağını beyan etti. Fakahın mülkünün harab olması bu haberden tam 21 sene sonra oldu. O hâlde bu çocuk Fakahın mülkünün harab olmasından önce doğmuş olmalıdır. Halbuki hazret-i İsanın dünyaya gelişleri, Fakahın ülkesinin yok olmasından 721 sene sonra olmuştur. Bunun üzerine bu haberin doğruluğunda ehl-i kitap ihtilaf etmiştir. Bazı hıristiyan papazlar ve tarih doktoru Bens [dr. George Benson, Ar: Bilsen], İşaya aleyhisselâmın genç bir kadın demesi ile kendi zevcesini kasıt ederek, hadiseyi ona göre anlatmış olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kabule lâyık ve akla en uygun olanıdır.

6 — Matta İncilinin 2. babında Yusuf-ü Neccarın, Hirodesin korkusundan hazret-i Meryem’i ve Îsâ aleyhisselâmı alarak, Mısra gittiği bildirilmektedir. Yine 2. babının 15. ayeti ise, (Hirodesin ölümüne kadar orada kaldı. Ta ki Peygamber vasıtası ile söylenilen “Oğlumu Mısırdan çağırdım” diye Rabbin sözü yerine gelsin) şeklindedir. Burada Peygamberden murad hazret-i Yuşadır. Mattayı yazan İncil sâhibi, burada Ahd-i Atikin Yuşa (hoşea) kitabının 11. babından birinci âyete işaret etmiştir. Bu da yanlıştır. Çünkü, bu ayetin Îsâ aleyhisselâm ile bir münasebeti yoktur. Ayetin aslı 1226 [m. 1811] yılında basılan Arabî tercümesinde yazılı olduğu gibi, (Ben, İsraili çocukluğundan beri sevdim ve onun evladını Mısırdan davet ettim)dir. Bu âyet, hazret-i Mûsâ zamanında Beni-İsraile Allahü teâlânın ihsanını gösterir. Matta İncilini yazan, Ahd-i atikin bu ayetini tahrif ederek, cem sigası olan (evladı) çocukları kelimesi yerine, (ibn) oğul kelimesini getirmiş ve gaib zamiri yerine mütekellim zamiri kullanmıştır. Buna uyarak 1260 [m. 1844] tarihinde neşredilen Arabî nüshanın mütercimi [de kastlı olarak] tahrifte bulunmuştur. [Manayı kökünden değiştirmiştir.] Fakat, bu ayetten sonraki âyetler okunacak olursa, bu tahrifin sebebi ortaya çıkar. Çünkü bunu takip eden Yuşa kitabının on birinci babının ikinci ayeti, (Onlar çağırıldıkça yüz çevirirler. Buale [İlyas aleyhisselâmın kavminin putları] kurbanlar kestiler) mânâsında olduğundan, bu ahval hazret-i İsanın hakkında doğru olamaz. Kaldı ki Îsâ aleyhisselâm zamanında bulunan yahudiler için dahi doğru olmadığı gibi, Îsâ aleyhisselâmın doğumundan 500 sene evvel mevcûd olan yahudiler hakkında bile doğru olamaz. Çünkü, tarihlerde açıkça yazıldığına göre, yahudiler, Îsâ aleyhisselâmın miladından, yani doğumundan 536 sene evvel, yani Babil esaretinden kurtulduktan sonra, putlara tapmaktan tövbe ettiler ve putlardan yüz çevirdiler. Daha sonra putların semtine bile uğramadıkları sabittir.

7 — Matta İncilinin ikinci babının on dokuzuncu ayeti ve devâminda, (Hirodesin vefâtından sonra Rabbin meleği Mısırda Yusufa rüyada görünüp, kalk annesi ile çocuğunu alıp, İsrail diyarına git dedi. O dahi ikisi ile birlikte, gelip Celile semtine gitti ve Nasralı ismi verileceğine dair, Peygamberlerin sözü yerine gelsin diye, Nasra denilen kasabaya gelip, orada oturdu) demektedir. Bu da yanlıştır. Peygamberlerin kitaplarının hiç birinde, böyle bir söz yoktur. Yahudiler bu sözü yalan ve iftirâ diyerek inkâr ederler. [Hatta yahudiler, Nasra şöyle dursun, Celile ilçesinden bile bir Peygamber çıkmadı inancındadırlar. Yuhannanın 7. babının 52. âyetinde de açıkça bildirilmiştir ki (Cevap verip ona dediler: Yoksa sen de mi Celileden (Galileden)sin? Ara ve bak ki Galileden hiç Peygamber çıkmamıştır) şeklindedir. Yuhannanın bu ayeti, Mattanın, yukarıda zikir ettiğimiz ayetini tekzib etmektedir.] Protestan papazların bu hususta daha ziyâde malumatları var ise, beyan etmelidirler.

8 — Mattanın 4. babının başında yazılı olduğu gibi; şeytan, Îsâ aleyhisselâmı imtihan etmek ister. Ruh tarafından çöle götürülür. 40 gün 40 gece oruç tuttuktan sonra acıkır. Daha sonra şeytan Îsâ aleyhisselâmı mukaddes şehre götürüp, mabedin kubbesi üzerine çıkarır. (Eğer Allah’ın oğlu isen, kendini aşağıya at! O meleklerine emredecek, seni elleri üzerinde taşıyacaklardır) dedi. Îsâ, şeytana (Rab tecrübe edilmez) dedi. Sonra bir dağ başına götürüp, (Bana secde edersen dünyanın bütün memleketlerini sana veririm dedi. Îsâ şeytana, (def ol, karşımdan çekil. Yalnız Rabbe secde edilir, yalnız Ona ibâdet edilir) dedi.

Markosun 1. babının 12. ve daha sonraki ayetlerinde, (Ruh, İsayı çöle sevk etti ve şeytan tarafından imtihan olunarak 40 gün çölde kaldı. Vahşi hayvanlarla beraber idi. Melekler de Ona hizmet ediyorlardı) demektedir. Burada, şeytanın imtihan şekli ve 40 gün 40 gece oruç tuttuğuna dair bir söz yoktur.

9 — Mattanın 26. babının 6. ve 7. ayetlerinde, (Îsâ, Beyt-i Unyada cüzzamlı Sem’unun evinde bulunup, sofrada oturur iken, bir kadın, beyaz mermer bir kap içinde, pek kıymetli, bir yağ ile geldi. Onun başı üzerine döktü) demektedir.

Markosun 14. babının 3. âyetinde, (Îsâ, beyt-i Unyada cüzzamlı Sem’unun evinde oturur iken, bir kadın beyaz mermer bir kabda çok pahalı halis nardin yağı ile geldi. Kabı kırıp, onun başı üzerine döktü) demektedir.

Luka İncilinin 7. babının 36 ve daha sonraki ayetlerinde yazıldığına göre, (Ferisilerden biri, beraber yemek yemek için İsaya rica etti. O da Ferisinin evine girdi ve sofraya oturdu. O şehirde bulunan günahkar bir kadın Ferisinin evinde hazret-i İsanın sofrada oturduğunu haber alınca, ak mermer bir kab içinde kıymetli bir yağ getirdi ve ayaklarının yanında, arkasında durup, ağlayarak ayaklarını göz yaşı ile ıslatmaya başladı. Kendi saçıyla silerek ayaklarını öpüp, yağı ayaklarına sürdü… Îsâ bunun üzerine onun günahlarını affetti) demektedir.

Yuhanna İncilinin 12. babında ise, bu keyfiyet şöyle yazılıdır: (Îsâ, Fısıhtan altı gün evvel beyt-i Unyaya geldi. İsanın “aleyhisselâm” ölülerden kaldırdığı Luazer orada idi. Orada İsaya ziyafet verdiler. Luazerin kız kardeşi Meryem bir litre, çok kıymetli halis nardin yağı alıp, İsanın ayaklarına sürdü. Daha sonra saçı ile ayaklarını sildi.) [Görülüyor ki bir vak’ayı dört İncil birbirlerinden farklı olarak yazmaktadırlar.]

10 — Yuhannanın birinci babının 19, 20 ve 21. ayetlerinde diyor ki (Yahudiler, Yahyaya sen kimsin diye kendisine sormak için kahinlerle haber gönderdikleri zaman, Yahya, ben Mesih değilim dedi. Öyle ise sen kimsin, İlya mısın? dediklerinde, Yahya, İlya ben değilim dedi.)

Matta İncilinin 11. babının 14. âyetinde ise, Îsâ aleyhisselâm, Yahya için halka hitaben: (Eğer onu kabul etmek isterseniz, gelecek İlya odur) dedi. Yine Mattanın 17. babının 10, 11, 12 ve 13. ayetlerinde, (Hazret-i İsaya şakirdleri sorup dediler: Öyle ise, niçin, yazıcılar: Önce İlya gelmelidir diyorlar? Îsâ aleyhisselâm cevabında onlara: Evet, İlya gelip, her şeyi yeniden tanzim eder. Fakat, ben size derim ki: İlya zaten gelmiştir. Fakat onu tanımadılar. Ona, her istediklerini yaptılar. Aynı şekilde böylece insanoğlu da onlardan elem çekecektir. Şakirdler, İsanın bu sözü kendilerine vaftizci Yahya için söylediğini, o zaman anladılar) demektedir. İşte şu son ibareden anlaşılan, Yahya vaat edilen, beklenilen İlyadır. Yuhanna ve Matta İncillerine göre, Yahya aleyhisselâm ile Îsâ aleyhisselâmın sözleri birbirine zıd olmaktadır. [Çünkü, Yuhanna İncilinde, Yahya aleyhisselâm kendisinin İlya olmadığını bildirmiştir. Yahudilerin, Îsâ aleyhisselâmı kabul etmeme sebeplerinden biri de Ondan önce İlyanın gelmesini beklemeleridir. Buradaki zıdlık güneş gibi meydandadır.]

11 — Luka İncilinin 1. babında Zekeriya aleyhisselâma hazret-i Yahyayı müjdeleyen melek, Yahyanın vasflarını beyan ederken, 17. âyetinde, (Sana verilecek oğul, İlyanın hikmet ve fazileti ile ve Onun ruhunda olarak, babalarının kalplerini oğullara ve asileri, sâlihlerin ilmine döndürmek için Beni İsrail önünde yürüyecektir) demiştir. Bu âyet yukarda bildirdiğimiz Matta ayetlerine muhalıftır. Çünkü, Yahyanın kendisinin hem İlya olması, hem de İlyanın hikmet ve fazileti ile muttasıf olması mümkün değildir.

12 — Lukanın 4. babının 24, 25 ve 26. ayetlerinde, (Îsâ dedi ki: Gerçekten size derim ki İlyanın günlerinde sema üç yıl altı ay kapanıp, bütün yeryüzünde büyük kıtlık olduğu zaman, İsrailde çok dul kadın vardı. Fakat İlya onlardan hiç birine gönderilmedi. Yalnız Sayda diyarında, Sareptayada bir dul kadına gönderildi) demektedir. Bu ahval Yahya “aleyhisselâm” zamanında olmadığından, Matta rivayetine muhalifliği, zıdlığı ortadadır. [Çünkü, Matta İncilinde Yahya aleyhisselâmın Îsâ aleyhisselâm ile aynı zamanda yaşadığı ve Onun İlya olduğu bildirilmektedir. Halbuki Luka İncilinde bildirilen semanın üç yıl altı ay kapalı kalması, Îsâ aleyhisselâm ve İlya diye bildirilen vaftizci Yahya zamanında olmamıştır.]

13 — Lukanın 9. babının 53 ve 54. ayetlerinde, (Îsâ, Orşilime (Kudüs) gelirken, Samiriyeliler İsayı kabul etmediler. Şakirdlerinden Yakup ile Yuhanna bunu görünce İsaya hitab ederek, Ya Rab, ister misin [İlyanın yaptığı gibi] gökten ateş insin ve onları helak etsin diye emredelim dediler) demektedir. Buradan da anlaşılıyor ki Îsâ aleyhisselâmın havarileri dahi, İlyanın kendilerinden daha önce yaşadığını ve Yahyanın, İlya olmadığını biliyorlar idi. Bu da Mattanın rivayetine zıttır.

14 — Matta İncilinin 21. babının 1, 2 ve 3. ayetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın oradaki bir köye, iki şakirdini göndererek, bağlı bir merkeb ile yanında olan sıpasını getirmelerini emrettiği yazılıdır. Diğer İnciller, merkebi söylemeyip, sadece bir sıpa getirmesini emrettiğini yazmaktadırlar.

15 — Markosun 1. babının 6. âyetinde: Yahyanın, çekirge ve yaban balı yediğini yazmaktadır. Matta ise, on birinci babının onsekizinci âyetinde, Yahyanın yemediğini ve içmediğini yazmaktadır. [Söyledikleri birbirine tam terstir.]

16 — Mattanın 3. babının 14 ve 15. ayetlerinde diyor ki (Îsâ, Celileden Erdene, Yahyanın yanına, vaftiz olunmak için gelince, Yahya: Ben senin tarafından vaftiz olunmaya muhtacım. Sen bana mı geliyorsun? diyerek, İsayı men etti. Fakat, Îsâ ona cevap verip: Bırak şimdi. Çünkü, her salahı böylece yerine getirmek, bize lâzımdır dedi. O zaman Yahya onu bıraktı. Sonra Îsâ, Yahyadan vaftiz olunarak sudan çıktı. Ve ona semavat açıldı. Allah’ın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü. Ve sevgili oğlum işte budur. Ondan razıyım, sesi işitildi) demektedir. Yine Mattanın 11. babının 2 ve 3. ayetlerinde: (Yahya zindanda iken, Mesihin mucize olan işlerini işitip, şakirdlerini gönderip Ona [İsaya], o gelecek olan Zât [Mesih] sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim? dedi) demektedir.

Yahya aleyhisselâm zindandan çıkmayıp, orada katl edildi. Yahyanın “aleyhisselâm”, Îsâ aleyhisselâmı vaftiz etmesi zindana girmesinden önce olmuştu. Mattaya göre Yahya aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâmı vaftizden önce biliyordu. [Yukarıda zikir ettiğimiz 3. babın 13, 14 ve 15. ayetlerinde, Yahya aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâmın kendisini vaftiz etmesini isteyerek, (Senin tarafından vaftiz olmaya muhtacım) demişti. Fakat on birinci babda ise, Yahya aleyhisselâm zindanda iken, Îsâ aleyhisselâmın Mesih olduğunu bilmezdi diyerek, (Kim olduğunu öğrenmeleri için, şakirdlerini gönderdiği) bildirilmektedir. Halbuki Yahya aleyhisselâm bu zindandan çıkamayıp, Hirodes tarafından şehit edildi. Matta bunu, 14. babda kendisi de zikretmektedir. Buna göre, 3. babdaki âyetler ile 11. babdaki bu husustaki âyetler birbirini yalanlamaktadır.]

17 — Yuhanna İncilinde ise bu bahs, tamamen başka bir şekilde anlatılmıştır. Birinci babın 32 ve 33. ayetlerinde, (Yahya şahadet edip dedi ki: Ben ruhun semadan, güvercin gibi indiğini gördüm. Ruh Onun, [İsanın] üzerinde kaldı. Ben onu bilmezdim. Fakat, su ile başkalarını vaftiz etmek için beni gönderirken bana dedi: Ruh kimin üzerine inip kaldığını görürsen, Ruh-ül-kuds ile vaftiz eden odur) demektedir. Bu rivayete göre Yahya, Îsâ aleyhisselâmı önceden bilmiyordu. Ruh indiği zaman bildi. Bu rivayet, yukarda bildirdiğimiz, Mattanın birinci babının 13, 14 ve 15. ayetlerine zıttır.

18 — Yuhanna İncilinin 5. babının 31. âyetinde, Îsâ aleyhisselâm der ki: (Eğer ben kendi nefsim için şahadet edersem, şahadetim doğru olmaz). 3. babının 11. âyetinde yine, Îsâ aleyhisselâm der ki: (Biz bildiğimizi söyler ve gördüğümüze şahadet ederiz.) Bu iki cümle arasında tenakuz muhakkaktır.

19 — Matta İncilinin 10. babının 27. âyetinde, (Benim size karanlıkta söylediğimi siz aydınlıkta söyleyin ve kulağınıza söylediğimi damlarda bağırın) demektedir. Lukanın 12. babının 3. âyetinde ise: (Karanlıkta söylediğiniz her şey, aydınlıkta işitilir. Gizli olarak kulağa söylediğiniz şeyler damlar üzerinde ilan edilir) demektedir. Görülüyor ki söz tek bir kaynaktan alınmış, fakat sonradan tahrif edilmiş, değiştirlimiştir.

20 — Matta İncilinin 26. babının, 21 ve daha sonraki ayetlerinde: (Hazret-i Îsâ, Havarilerle yemek yerken, onlara hitaben, sizden biri beni ele verecektir dedi. Onlar da çok üzülüp, her biri ona: Ey efendimiz, o kimse ben miyim? demeye başladı. Hazret-i Îsâ onlara; benim ile beraber elini sahana batıran beni ele verecektir, dedi. Onu ele veren Yehuda; ey muallim ben miyim dedi. Hazret-i Îsâ ona: Söylediğin gibidir dedi.)

Yuhanna İncilinin 13. babının 21 ve daha sonraki ayetlerinde ise diyor ki (Hazret-i Îsâ sofrada şakirdlerine bu sözleri söyledikten sonra, ruhu çok sıkıldı: Doğrusu size derim ki sizden biriniz beni ele verecektir, dedi. Şakirdler, kimin hakkında söylediğinde şüphe ederek birbirlerine bakıyorlardı. İçlerinden Petrus, Mesihin en çok sevdiği talebesine, o adâmin kim olduğunu İsadan sorması için işaret etti. O da sordu. Hazret-i Îsâ cevabında: Lokmayı batırıp kendisine vereceğim kim ise, odur dedi. Ve lokmayı batırdıktan sonra Yehudaya verdi.) Bu iki rivayet arasındaki fark ortadadır.

21 — Mattanın 26. babında, yahudilerin, hazret-i İsayı nasıl yakalayıp hapsettiklerini anlatırken, 48. ayetinden itibaren diyor ki (Yehuda, İsayı yakalamak için memur olanlara: Ben kimi öpersem onu tutun diye işaret vermişti. Hemen İsanın yanına gelip; selam sana ey muallim diyerek Onu öptü. Îsâ da ona, arkadaş niçin geldin dedi. O zaman memurlar yaklaşıp [İsayı] tuttular.)

Yuhannanın 18. babının 3. ve daha sonraki ayetlerinde ise diyor ki: (Yehuda bir bölük asker ile başkahinler ve Ferisilerden memurlar alıp, fenerli ve meş’aleli ve silahlı olarak, [hazret-i İsanın şakirdleriyle beraber bulunduğu] bahçeye geldiler. Îsâ da, başına gelecek bütün şeyleri bilerek çıkıp, onlara; kimi arıyorsunuz, dedi. Nasralı İsayı diyerek, cevap vermeleri ile Îsâ onlara; benim dedi. Onu ele veren Yehuda da onlarla beraber duruyordu. İsanın bu cevabından, onlar gerileyip yere düştüler. Tekrar Îsâ onlara: Kimi arıyorsunuz diye sordu. Onlar: Nasralı İsayı dediler. Hazret-i Îsâ cevap verip, ben olduğumu size söyledim. Şimdi beni arıyorsanız, bunları salıverin gitsinler, dedi.) Bu iki rivayet arasındaki ihtilaf ortadır.

22 — Petrusun, Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr etmesi hususunda, İncillerin arasında pek çok ihtilaflar vardır. Matta İncilinin 26. babının, 69. ve daha sonraki ayetlerinde diyor ki: (Petrus dışarda, avluda otururken, yanına bir cariye [hizmetçi kız] gelip: Sen de Celileli Îsâ ile beraber idin dedi. Fakat o herkesin önünde inkâr edip, senin söylediğin kimseyi ben bilmem dedi. Avlu kapısına çıkınca, bir başka hizmetçi kız onu görüp, orada bulunanlara: Bu Nasralı Îsâ ile beraber idi, dedi. O da, ben o adamı bilmem diye yemin ederek, tekrar inkâr etti. Biraz sonra orada duranlar gelip, Petrusa: Gerçek sen de onlardansın. Çünkü söyleyişin de seni bildiriyor dediler. O zaman Petrus lanet ve yemin ederek başlayıp; ben o adamı bilmiyorum dedi. O ânda horoz öddü. Petrus da İsanın: Horoz ötmeden önce üç kere beni inkâr edeceksin dediğini hatırladı ve dışarı çıkıp acı acı ağladı.)

Markos İncilinin 14. babının 66 ve 72. âyetleri arasında ise, (Petrus aşağıda, avluda iken başkahinin cariyelerinden biri gelip, Petrusu ısınırken gördü ve ona bakıp: Sen de Nasralı Îsâ ile beraber idin dedi. Fakat o inkâr edip, senin söylediğini ben bilmiyorum ve anlamam dedi ve hariçteki dehlize çıktı ve horoz öddü. Cariye ise, yine onu gördü ve orada duranlara: Bu da onlardandır demeye başladı. Fakat, o yine inkâr etti. Biraz sonra tekrar orada duranlar Petrusa: Gerçekten sen onlardansın. Zira sen Celilelisin dediler. O ise, lanetle, dediğiniz adamı tanımıyorum diye yemin etmeye başladı ve horoz ikinci defa öddü. Petrus, İsanın horoz ötmeden evvel üç kere beni inkâr edeceksin dediğini hatırladı ve ağlamaya başladı) demektedir.

Luka İncilinin, 22. babının 55. ayeti ve devâmında diyor ki: (Avlunun ortasında ateş yakıp oturdukları zaman, Petrus da aralarında idi. Bir cariye [hizmetçi kız] onu ateş yanında görünce, ona dikkat ile bakıp, bu da onunla beraber idi dedi. Fakat o, inkâr edip, ey kadın, ben onu tanımam dedi. Biraz sonra başka birisi onu görüp, sen de onlardansın dedi. Fakat Petrus: Ey adam, değilim dedi. Bir saat kadar sonra bir başkası: Gerçekten bu adam onunla beraber idi. Zira Celilelidir diye ısrar etti. Fakat Petrus: Ey adam, senin söylediğini bilmem. Henüz söz söylemekte iken horoz öddü ve Rab (Îsâ aleyhisselâm) dönüp Petrusa baktı. Petrus, Rabbin kendisine, bugün horoz ötmeden önce sen beni üç kere inkâr edeceksin dediğini hatırladı ve dışarı çıkıp acı acı ağladı.)

Yuhanna İncilinin onsekizinci babının 25. ve daha sonraki ayetlerinde ise, (Petrus orada durup ısınırken, ona hitaben: Sen de Onun şakirdlerinden değilmisin? dediler. O inkâr edip; değilim dedi. Petrusun kulağını kesmiş olduğu adâmin akrabalarından ve başkahinin hizmetçilerinden biri: Ben seni bahçede Onunla beraber görmedim mi? dedi. Petrus yine inkâr etti ve hemen horoz öddü) demektedir. Bu dört çeşit rivayette ne gibi ihtilaflar olduğu akıl sahiplerine açıktır.

23 — Luka İncilinin 22. babının 36. âyetinde, hazret-i Îsâ yakalanacağı gün, havarilere hitaben: (Onlara dedi: Kesesi olan onu alsın ve torbası olan yanına alsın ve olmayan esvabını satsın ve kılıç satın alsın) dedi. 38. âyetinde, havariler hazret-i İsaya (İşte burada iki kılıç var dediler. Îsâ da onlara: Kifâyet eder dedi.) 49, 50, 51 ve 52. ayetlerinde, (Onun etrafında olanlar vaki olacakları görünce: Ya Rab kılıçla vuralım mı? dediler. Hatta onlardan biri başkahinin hizmetçisine vurup sağ kulağını kesti. Îsâ cevap verip: Bırakın bu kadar yetişir dedi ve onun kulağına dokunup şifa verdi) demektedir. Halbuki diğer üç İncilde kılıç satın almak ve sonra hizmetçinin kesilen kulağına şifa vermek gibi kısımlar yoktur.

24 — Matta İncilinin 26.babının 51. ve daha sonraki ayetlerinde, (O esnada Îsâ ile beraber olanlardan, şakirdlerden birisi kılıcını çekti ve başkahinin hizmetçisine vurup kulağını düşürdü. O zaman Îsâ ona dedi ki: Kılıcını yerine koy. Çünkü kılıç çekenler, kılıç ile helak olur. Yoksa ben Babama rica etsem, şimdi bana on iki alaydan ziyâde melekler göndermesi mümkün değil mi zannedersiniz. Fakat “böyle olması gerektir” diye yazılanlar, o vakit nasıl yerine gelirdi?) demektedir. Halbuki diğer İncillerde, bu mânevî askerlerden, meleklerden hiç bir şey yoktur.

25 — Matta, Markos, Luka İncillerinde, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerilmek için götürülürken, Karinalı [Kirine] Şem’un isminde bir kimseye haçı [çarmıhı] taşıttılar. [Matta, bab 27, âyet 32 Markos, bab 15, âyet 21. Luka bab, 23, âyet 26.] Yuhanna ise,19. babın, 17. âyetinde, hazret-i İsanın kendi haçını yüklenerek kendinin taşıdığını yazmaktadır.

26 — Matta ve Markosun yazdıklarına göre, Îsâ aleyhisselâmla beraber asılan mücrimlerden iki kişi ona söverler idi. Luka İncilinde ise; (Birisi sövdü, diğeri söveni men etti ve kendisinden şifa istedi) demektedir. [Luka 23. bab, 39, 40, 41, 42 ve 43. âyetler.]

27 — Îsâ aleyhisselâmın kıyamı hakkında dört İncilde yazılanlar da birbirine zıttır. Bunların birer birer anlatılması, okuyanları yoracağından, her bir İncilin tenakuz olan ayetlerini, ibret alacak kimselerin görmesi için hülâsa olarak yazalım:

Matta İncilinin 27. babının 57. ve daha sonraki âyetleri: (İsanın çarmıh üzerinde vefâtı gününün akşamı Arimetalı, İsanın talebelerinden Yusuf adlı zengin bir adam geldi ve Pilatusa gidip, İsanın cesedini istedi. O zaman Pilatus, verilsin diye emretti. Yusuf cesedi alıp, onu temiz bir keten bezine sarıp, kayada oydurmuş olduğu kendi mezarına koyup, mezarın kapısına büyük bir taş yuvarlayıp gitti. Mecdelli Meryem ile diğer Meryem orada bulunup, mezarın karşısında oturuyorlardı. Ertesi gün, cumartesi günü başkahinler ile Ferisiler, Pilatusun yanına toplandılar. Pilatusa, Îsâ için: O sağlığında üçgün sonra kıyam ederim, kalkarım demişti. Şimdi üç güne kadar mezarının hıfz edilmesini emret ki şakirdleri geceleyin gelip, onu çalarak, halka: O ölülerden kıyam etti demesinler. Sonraki sapıklık, evvelkinden fenâ olur, dediler. Pilatus da onlara: Sizin muhafızlarınız vardır. Gidin bildiğiniz gibi sağlam hıfz edin dedi. Onlar da gidip taşı mühürliyerek, muhafızlar tayin ederek hıfz ettiler ve Sebtin (Cumartesinin) sonunda haftanın birinci günü tan yeri ağarırken, Mecdelli Meryem ile diğer Meryem, kabri görmeye geldiler. Çok şiddetli bir zelzele oldu. Zira Rabbin bir meleği gökten indi ve taşı kapıdan yuvarlayarak üzerine oturdu. Ondan korkularından muhafızlar titreşip ölü gibi oldular. Melek kadınlara hitaben: Siz korkmayın. Zira haça gerilmiş İsayı aradığınızı biliyorum. O burada değildir. Zira söylediği gibi kıyam etti. Gelin yattığı yere bakın ve çabuk gidip şakirdlerine haber verin. O sizden evvel Celileye gidiyor. Onu orada göreceksiniz. İşte ben size söyledim, dedi. Onlar da hemen akabinde korkarak ve büyük bir sevinçle kabirden çıkıp şakirdlere haber vermeye koştular. Fakat yolda Îsâ onlara karşı çıkıp: Selam size dedi. Onlar da, yanına gelip ayaklarına kapanıp secde ettiler. O zaman Îsâ onlara: Korkmayın. Gidip, kardeşlerime haber verin. Celileye gitsinler. Beni orada görecekler, dedi. Bekçilerden bâzıları şehre gelip, vaki olan şeyleri başkahinlere anlattılar. Onlar da, ihtiyarlarla toplanıp müşavere ettikten sonra, bekçilere çok para verdiler ve onlara dediler ki: Biz uyurken onun şakirdleri geceleyin onu çaldılar deyiniz. Bekçiler paraları alıp, kendilerine öğretildiği gibi yaptılar ve bu söz ta bugüne kadar yahudiler arasında yayılmıştır. Fakat on bir şakird İsanın onlara haber verdiği dağa vardılar ve gördükleri zaman ona secde ettiler. Fakat bâzıları şüphe ettiler. Îsâ yanlarına geldi ve “Gökte ve yerde bütün hakimiyet bana verildi. Şimdi siz gidip bütün milletleri Baba, oğul ve Ruh-ül-kudsün ismine vaftiz ediniz ve yaptığım vasiyetlerime uymayı onlara öğretiniz” dedi) şeklindedir.

Markos İncilinin 15. babının, 42 ve daha sonraki ayetlerinde ve 16. babında ise: (İsanın haça gerildiği Cuma günü henüz akşam olmamıştı. Yahudilerin meclis azasından itibarlı bir kimse olan ve kendisi Allah’ın melekutunu bekleyen Arimetalı Yusuf isminde bir Zât geldi ve cesaret ile Pilatusa giderek, İsanın cesedini istedi. O da müsaade etti. Yusuf de, İsayı indirip keten bezine sardı. Onu kayada oyulmuş kabre koydu ve kabrin kapısına bir taş yuvarladı. Mecdelli Meryem ve Yakupun annesi Meryem de, onun konulduğu yeri görüyorlardı. Sebt günü geçince, Mecdelli Meryem ve Yakupun annesi Meryem ile Salome gelip, ona sürmek için buhur satın almışlardı. Haftanın ilk günü güneş doğarken mezara gelip, birbirlerine “mezarın kapısından taşı kim yuvarlıyacak” derlerdi. Fakat taşı yuvarlanmış gördüler. Mezara girince beyaz, uzun elbise giymiş bir genci sağ tarafta oturuyor gördüler. Pek korktular. O da onlara: Korkmayın! Siz çarmıha gerilmiş olan Nasralı İsayı arıyorsunuz. O kıyam etti. Burada değildir. İşte onu koydukları yer. Fakat siz gidin, onun şakirdlerine ve Petrusa söyleyin: O sizden önce Celileye gider. Size dediği gibi onu orada göreceksiniz dedi. Onlar da kabirden çıkıp kaçtılar. Kendilerini titreme ve hayret almıştı. Kimseye bir şey söylemediler, çünkü korkuyorlardı. Îsâ haftanın ilk gününde sabah erkenden kıyam ettiği zaman ilk önce kendisinden yedi cin çıkarmış olduğu Mecdelli Meryeme göründü. O da gidip, daha önce onunla beraber bulunmuş ve hala ağlayıp matem tutmakta olanlara haber verdi. Onlar İsanın dirildiğine inanmadılar. Sonra bir köye giderlerken onların ikisine başka şekilde göründü. Onlar da gidip diğerlerine haber verdiler. Bunlara da inanmadılar. Sonra sofrada oturan on bir kişiye göründü. İmansızlıkla katılaşmış kalpleri ve kendisinin kıyam etmiş olduğunu görenler, inanmadıkları için onlara: “Bütün dünyaya gidin, her mahluka vaaz ediniz ve îman edip vaftiz olunanın halas olacağını müjdeleyiniz” dedi. Rab onlara böyle söyledikten sonra göğe kaldırıldı ve Allah’ın sağına oturdu) demektedir.

Luka İncilinin 23. babının 50. ve daha sonraki âyetleri ve 24. babında ise: (Ve işte meclis azasından, yahudilerin Arimeta şehrinden olan, Yusuf isminde sâlih ve sâdık ve Allah’ın melekutunu bekleyen iyi bir adam vardı. Bu Zât onların meşveretlerine ve işlerine râzı olmamıştı. Pilatusa gidip İsanın cesedini istedi. Onu indirip bir keten bezine sardı. Kayada oyulmuş ve içine hiçbir kimse konulmamış bir kabre koydu. O gün Cuma idi. Celileden onunla beraber gelmiş kadınlar da, onun arkasından gittiler. Mezara vardılar ve cesedin mezara nasıl konulduğunu gördüler ve dönüp buhurlar ve kıymetli hoş kokulu yağlar hazırlayıp, emir mucibince, Sebt günü istirahat ettiler. Fakat haftanın ilk gününde, seher vakti mezara gelip, hazırladıkları buhurları da getirdiler. Yanlarında başka kimseler daha vardı. Taşı yuvarlanmış buldular ve içeri girdiklerinde İsanın cesedini bulamadılar. Onlar bundan dolayı şaşkın iken, nûrânî elbiseler ile iki adam yanlarında durdu. Onlar da korkularından yüzlerini yere eğmiş oldukları hâlde adamlar onlara: “O burada değildir. Kıyam etmiştir. Celilede iken kendisinin sizlere söylediği şeyleri hatırlayın” dediler. Bunlar mezardan dönüp bütün bu şeyleri on birlere ve başkalarına anlattılar. Bunları Resûllere söyleyenler Mecdelli Meryem, Yoanna ve Yakupun anası Meryem ve onlarla beraber olan diğer kadınlar idi ve onların sözlerine inanmadılar. Fakat Petrus kalkıp kabre koştu ve eğilip, kefenini boş görerek şaşırıp evine gitti. Onlardan ikisi o gün Orişilimden [Kudüsten] 60 ok atımı mesafede olan Emmaus denilen bir köye gidiyorlardı. Olan bütün bu işleri konuşuyorlardı. Ve vaki oldu ki onlar konuşurlarken ve birbirlerine sorarlarken, Îsâ bizzat kendisi yaklaşıp onlar ile beraber yürüdü. Fakat onların gözleri tutulup onu tanıyamadılar. Îsâ onlarla yürürken, üzülerek birbirinizle konuştuğunuz sözler nedir? dedi. Onlardan Kleopas ismli birisi cevap verdi: Orişilimde misafir olup bu günlerde olanları duymayan yalnız sen misin? Onlara: Hangi şeyler? dedi. Onlar kendisine: Allah’ın ve bütün halkın sözde ve filde kudretli bir Peygamberi olan Nasralı İsaya dair şeyleri, Onu nasıl çarmıha gerdiler. Bizler ise, İsraili kurtaracak odur zannediyorduk ve bunlar olalı bugün üçgün oluyor. Bizden bazı kadınlar seher vakti mezara gidip Onun cesedini bulamamakla beraber meleklerin gelip: Îsâ diridir diye söylediklerini haber vererek bizi şaşkına çevirdiler. Bizlerden bâzıları da mezara gidip kadınların söyledikleri gibi buldular. Fakat kendisini göremediler, dediler. Ve Îsâ onlara: Ey aklsızlar, Peygamberlerin bütün söylediklerine kalpleri geç inananlar! Mesihin bunları çekip kendi izzetine girmesi vâcib değilmiydi? dedi. O zaman, Mûsâ ile bütün Peygamberlerden başlayarak, bütün kitaplarda kendinin hakkında yazılmış olanları onlara açıkladı. Varacakları köye yaklaştıklarında kendisi daha uzak yere gidecekmiş gibi yaptı. Onu zorladılar: Bizimle beraber kal, zira akşam yakîn, zaten gün bitmek üzeredir, dediler. Onlarla beraber kalmak için içeri girdi. Onlarla beraber sofraya oturduğunda, ekmeyi alıp bereket duâsını okuduktan sonra, ekmeyi parçalayarak onlara verdi. Ve onların gözleri açıldı, onu tanıdılar. Kendisi onlara görülmez oldu. Birbirleriyle konuşarak: Yolda o bizimle konuşurken ve kitapları bize tefsir ederken, kalbimiz içimizde yanmaz mıydı? dediler. Ve hemen Orşilime döndüler. On birleri ve onlarla beraber olanları toplanmış buldular ve: Rab gerçekten kıyam etmiştir ve Sem’una göründü diyorlardı. Onlar da yolculukta vaki olanları ve ekmeyi parçalamasını, onu tanıdıklarını anlattılar. Şimdi onlar bunları söylerken, Îsâ bizzat kendisi ortada durup onlara selam verdi. Onlar ise şaşırarak bir ruh gördüklerini zannettiler. O da onlara: Niçin ızdırab çekersiniz ve kalplerinizde niçin şüphe var. Ellerim ile ayaklarıma bakın, ben bizzat kendimim. Bana ellerinizi sürün, bende et ve kemik var, ruhta ise yoktur dedi. Bunu söyleyip onlara kendi el ve ayaklarını gösterdi. Onlar da sevinçlerinden henüz inanamayıp hayrette iken: Burada yiyecek bir şeyiniz var mı? dedi. Kendisine bir parça kızarmış balık verdiler. Alıp onların yanında yedi: [Ve bazı vasiyetlerde, nasihatlerde bulunduktan sonra] onları Beyt-i unya karşısına kadar çıkardı. Ellerini kaldırıp onları mübarek kıldı ve o esnada ayrılıp göğe kaldırıldı) demektedir.

Yuhanna İncilinin 19. babının, 31. ve daha sonraki ayetlerinde ve bablarında ise: (Ertesi Sebt günü, bir büyük gün olduğundan, çarmıhlanmış olan cesetler, Sebt günü de haç üzerinde kalmasın diye, yahudiler onların bacaklarının kesilip [kırılıp] cesetlerin kaldırılması için Pilatusa yalvardılar. O vakit askerler gelip, ikisinin bacaklarını kestiler. Fakat İsanın öldüğünü görünce bacaklarını kesmediler. Fakat askerlerden biri onun böğrüne bir mızrak sokup, akabinde kan ile su çıktı. Bundan sonra Arimetalı olup yahudilerden korktuğundan kendisini gizliyen İsanın şakirdi Yusuf; İsanın cesedini kaldırdı. Önceleri İsaya geceleyin gelen Nikodimos da gelip, yüz litre kadar karışık mürr-ı safi denilen hoş kokulu bir zamk ve ud ağacı getirdi. Onu yahudilerin adeti üzere buhurlıyarak kefenlere sardılar. Çarmıha gerildiği yerde bir bahçe olup bahçede henüz kimsenin konmadığı bir kabir var idi. Yahudilerin hazırlık günü [Cuma günü] olduğu için İsayı oraya koydular. Çünkü kabir yakındı. [19. bab]. Haftanın ilk gününde daha karanlık iken, sabahleyin Mecdelli Meryem kabre geldi, taşı kabirden kaldırılmış gördü. Hemen koşup Sem’un Petrus ve İsanın sevdiği şakirde geldi ve onlara: Rabbi kabirden kaldırmışlar ve onu nereye koymuşlar bilmiyoruz dedi. Petrus ile o şakird çıkıp kabre doğru gittiler. İkisi de beraberce koştular. Fakat diğer şakird Petrustan evvel, kabre geldi ve içeri baktı. Kefenleri yere konmuş gördü ise de, içeriye girmedi. Arkasından Petrus gelip kabrin içine girdi. Kefenleri yere bırakılmış, İsanın başında olan başörtüsü de kefenlerle beraber bırakılmamış, ayrıca bir yerde sarılmış gördü. O zaman diğer şakird de girip, gördü ve inandı. Zira “Îsâ ölülerden kıyam etmesi lâzımdır” yazısını henüz bilmiyorlardı. Sonra bu şakirdler evlerine gittiler. Fakat Meryem kabrin yanında durup ağlıyordu. Kabrin içine eğilip baktığında; İsanın cesedinin yattığı yerde, biri başında diğeri ayağında, beyazlar giyinmiş iki meleği oturuyor gördü. Onlar kendisine: Ey kadın niçin ağlıyorsun? dediler. O da onlara: Çünkü Rabbimi kaldırmışlar ve onu nereye koyduklarını bilmediğim için ağlıyorum dedi. Bunu söyledikten sonra arkasına dönünce, İsayı duruyor gördü ve Îsâ olduğunu bilmiyordu. Îsâ ona: Ey kadın niçin ağlıyorsun? Kimi arıyorsun? dedi. O da onu bahçıvan zannedip, ona: “Ey efendi, eğer sen onu götürdün ise nereye koyduğunu bana söyle. Ben de kaldırıp götüreyim” dedi. Îsâ ona: Ey Meryem! dedi. O da dönüp, Ey muallim dedi. Îsâ ona: “Bana dokunma; çünkü ben daha babâmin yanına çıkmadım. Fakat kardeşlerime git ve onlara söyle. Benim babam ve sizin babanız, benim Allah’ım ve sizin Allah’ınızın yanına çıkıyorum” dedi. Mecdelli Meryem, şakirdlere gelip, “Rabbi gördüm şunları söyledi” diye haber verdi. O gün haftanın ilk günü, akşam olunca yahudilerin korkusundan şakirdlerin toplandıkları yerin kapıları kapalı bulunduğu hâlde Îsâ gelip, ortada durup selam verdi. Kendinin ellerini ve böğrünü gösterdi. Şakirdleri ise Rabbi görmekle sevindiler. Îsâ onlara tekrar selam verdi: Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum, dedi. Bunları söyledikten sonra, üzerlerine üfürüp: İşte, Ruh-ül-kudsü alın. Her kimin günahlarını affederseniz onlar affolunur. Ve kimin günahlarını alıkoyarsanız [affetmezseniz], onlar alıkonur, dedi. Fakat on ikilerden biri olan Toma, Îsâ geldiği zaman onlarla beraber değildi. Şakirdler ona: Biz Rabbi gördük dediler. Onlara cevapen: Eğer ben ellerindeki çivilerin yerini görmezsem ve çivilerin yerine parmağımı koymazsan böğrüne de elimi koymazsan inanmam dedi. Sekiz gün sonra şakirdler yine aynı yerde bulunuyorlardı. Toma da onlarla beraber idi. Kapılar kapalı iken Îsâ gelip, ortada durup selam verdi. Ondan sonra Tomaya: Parmağını buraya koyup, ellerime bak ve elini böğrüme sok. İmansız olma, imanlı ol dedi. Daha sonra: Petrus ile şakirdlerden bâzıları Taberiye gölünde balık tutmak için kayığa bindiler. O gece bir şey tutamadılar. Sabah olunca Îsâ deniz kenarında duruyordu. Fakat şakirdleri onun Îsâ olduğunu bilmiyorlardı. Îsâ onlara: Çocuklar, bir yiyeceğiniz var mı? dedi. Ona: Hayır cevabını verdiler. O da onlara: Ağı kayığın sağ tarafına atın, bulursunuz dedi. Ağı bıraktıklarında, balıkların çokluğundan artık ağı çekemiyorlardı. O vakit İsanın sevdiği şakird, Petrusa: Bu Rabdir dedi. Petrus da bunu işitince soyunmuş iken giyinip, denize atladı. Diğer şakirdler balık ağını çekerek kayık ile kenara geldiler. Karaya çıktıkları zaman orada kömür ateşi ve üstünde konulmuş balık ve ekmek gördüler. Îsâ onlara: Şimdi tuttuğunuz balıklardan getirin dedi. Petrus kayığa binip yüzelliüç büyük balıkla dolu ağı karaya çekti ve bu kadar çok olduğu hâlde ağ yırtılmadı) demektedir.

Bunlar, dört değişik rivayettir. Birbirlerinden çok farklıdır. Hıristiyanlık inancının üzerine bina edildiği temel olan bu dört İncil, bu şekilde çeşitli ihtilaflar ile doludur. Az bir dikkat ile bir rivayetin diğer rivayete zıd olduğu fark ediliyor. Bundan başka birinin naklettiği bir madde, diğerlerinde bulunmuyor. İncillerdeki tenakuzlar ve ihtilaflar yalnız Îsâ aleyhisselâmın, kıyamı hakkında olmayıp, diğer bütün hususlarda da hâl böyledir. İttifakla bildirdikleri pek az şey vardır. Mesela, Îsâ aleyhisselâmın, veladet [doğuş] şekli, Hirodesin çocukları öldürtmesi, doğudan kahinlerin gelmesi, Îsâ aleyhisselâmın çocukluğunda Mısra gitmesi, Nasralıların Îsâ aleyhisselâmı reddetmeleri, yüzbaşının hasta hizmetçisini iyi etmesi, hakimin vefât eden kızını diriltmesi, talebelerine kılıç satın almalarını tenbih etmesi, çeşitli nasihatleri ve misalleri, Îsâ aleyhisselâmın çarmıhta iken, (Ey Allah’ım; Ey Allah’ım! Beni niçin terkettin), (Eli, Eli, lama sabaktani) diye çağırması, haçını taşıması, kabrinde muhafız, bekçi beklemesi, emvat arasından kalkıp şakirdlerine çeşitli sûretlerde görünmesi gibi pek çok şeyler, bazılarında var, bazılarında yoktur.

Yuhannaya ait olan 4. İncil, diğer üç İncilin şekil ve tarzında olmayıp, diğerlerinden tamamen farklı bir yol takip eder. İkinci babında anlatılan Îsâ aleyhisselâmın bir ziyafette annesini tahkir ederek suları şaraba çevirmesi, 4. babında; kuyu başında bir kadınla konuşması, 5. babında beyt-i hüda havuzu yanında 38 yıldan beri yatan bir hastayı iyi etmesi, 6. babında, Mesihin kendi eti ve kanı üzerinde yahudilerle yaptığı münakaşa [ki elli iki ve daha sonraki âyetleri], sekizinci babında, zina eden kadını muhakemesi ve Mesihin aslı ve nesebi hususunda yahudilerle yaptığı konuşmalar, dokuzuncu babında, bir körün tükrüğü ile yaptığı çamuru gözlerine sürerek gözlerini açıp Siloam havuzuna yıkanmaya gönderdiği ve onun üzerine Ferisilerin çeşitli teşebbüsleri ve Îsâ aleyhisselâm ile çekişmeleri, 10. babında, yahudilerin Îsâ aleyhisselâmı taşlamaya başlamaları ve onlarla geçen, ulûhiyyeti hususundaki konuşmalar, on birinci babında, Luazeri diriltmesi, 12. babında, Îsâ aleyhisselâmın ayaklarının yağ ile yıkanması, 14. babında, Filupus ve Yehuda ile konuşmaları, 17.  babında, Îsâ aleyhisselâmın garib bir şekilde münâcatı [yalvarması], 19. babında, çarmıha gerildiğinde göğsüne takılan yaftanın ibranice, latince ve yunanca yazılmış olması ve haçının yanında kendi annesi Meryem ile annesinin kız kardeşi (teyzesi), Eklaviya (Klaopasa)nın zevcesi Meryem ve Mecdelli Meryem dururlarken, Îsâ annesini sevdiği şakirdin yanında görünce, 26. ve 27. ayetlerinde (annesine: Ey kadın, işte oğlun. Sonra şakirdine döndü: İşte annen) demesi, çarmıhta iken böğrüne mızrak sokulması, çarmıhın bahçeye dikilmiş olması, Îsâ aleyhisselâmın kabirden kalkıp Mecdelli Meryeme: (Bana dokunma, ben daha babama gitmedim) demesi ve üç kere şakirdlerine başka başka yerlerde görünmesi gibi daha pek çok hususlar, Matta, Markos ve Luka İncillerinden hiç birinde yoktur.

Matta, Markos ve Luka İncillerinde bulunan pek çok misaller, Yuhanna İncilinde yoktur. (İşa-i Rabbânî kurbanı) ki hıristiyan dininin esas inançlarından biridir. Üç İncilde vardır. Fakat Yuhannada yoktur. [İşa-i Rabbânî, akşam yemeği demektir. Matta İncilinin 26. babının 26. âyetinde, Markosun 14. babının 22. ayeti ve devâminda ve Lukanın 22. babının 19. âyetinde anlatılan, (Îsâ aleyhisselâmın havarileri ile yimiş olduğu son akşam yemeğinde, şükür duâsını yaptıktan sonra, ekmeyi bölüp, alın yiyiniz, bu benim bedenimdir ve şarabı verip, alın içiniz bu benim kanımdır, benden sonra bunu hatırlayınız) dediği için, kiliselerde papazların bir ekmek üzerine duâ okuyunca, bu ekmeyin Îsâ aleyhisselâmın eti olacağı, ekmeyi parçalara ayırınca Îsâ aleyhisselâmın kurban edilmiş olacağı ve bir tastaki şaraba okuyunca, bunun Îsâ aleyhisselâmın kanı olacağı ve ekmek parçalarını alıp şaraba batırarak yiyenlerin, tanrı ile birleşmiş olacakları inancıdır. ]

Petrusun Îsâ aleyhisselâma doğru, su üzerinde yürümesi, balığın ağzında akça, para bulunması, Pilatusun hanımının rüyası, Îsâ aleyhisselâmın kıyâminda bütün azizlerin mezarlarından kalkması, Îsâ aleyhisselâmın kabri başına muhafızların konulması ve diğer bazı hususlar, sadece Matta İncilinde bulunup, diğer İncillerde yoktur.

Dört İncilin birçok meselelerde bir diğerine zıd ve muhalif olmasından başka, her İncilin içinde de birbirinden ayrı ve birbirini nakz eden nice meseleler de vardır. Buna misal olarak:

1 — Matta İncilinde Îsâ aleyhisselâm 12 havariyi ilk defa, dine davet için vazifelendirip gönderdiğinde, putperest tâifelerin ve Samiriyelilerin şehirlerine gitmekten ve onlarla buluşmaktan menetti. [Matta bab 10, âyet 5.] Dağdaki vaazında da, şakirdlerine, mukaddes şeyleri köpeklere vermekten ve incilerini hınzırlara atmaktan menetti. [Matta bab yedi, âyet altı.] Yine aynı Matta İncilinde, bu emrin tam tersi emredilmekte, 8 ve 21. bablarında, yahudilerin yerine putperestlerin dine davet edilmesini istemekte ve yahudilerin imansızlıklarından da şikayet edilmektedir. 24. babın 14. âyet ile diğer yerlerinde İncil yeryüzünde bulunan kavmlerin, milletlerin hepsine ulaştırılmadıkça, tebliğ edilmedikçe, dünyanın sonunun gelmiyeceği ilan edilmektedir. 28. babında ve başka yerde yalnız bir tek vaftiz ile hiçbir fark gözetmeksizin başkalarını nasraniliğe kabul etmek için havarilere tenbih edilmektedir.

2 — Sekizinci babda [âyet 5 ve sonrası] Îsâ aleyhisselâmın yanına gelen yüzbaşı ile ilgili âyetler ile 15. babın 22. âyet ve devâminda anlatılan bir kadının hikayesi arasında da ayrılık vardır. Zira 8. babda anlatılan yüzbaşı putperest olduğu hâlde, Îsâ aleyhisselâm onun hasta olan hizmetçisine yardım eder. Fakat 15. babda anlatılan Kenanlı kadın putperest olmadığı hâlde, önce Îsâ aleyhisselâm onu açıktan reddeder. Sonradan kadın yalvarınca, hususi bir lütf şeklinde ona yardım eder.

3 — Yuhannanın 7. babının başında bildirildiğine göre: (Îsâ aleyhisselâm Celilede gezerken, yahudilerin Hayme [Çadır] Bayramı yakîn idi. Kardeşleri ona hitaben: Buradan çıkıp Yahudiyeye git ki şakirdlerin dahi yaptığın işleri görsünler. Zira kendisini açıkça tanıtmak isteyen kimse, işini gizlice yapmaz. Eğer bu şeyleri sen yapıyorsan kendini dünyaya göster, dediler. Çünkü kardeşleri dahi, ona îman etmiyorlardı. Îsâ onlara cevapen: Benim vaktim daha gelmedi. Fakat sizin vaktiniz dâima hazırdır. Dünya sizden nefret etmez. Fakat benden nefret eder. Çünkü, (dünya amelleri kötüdür) diye ben onlara şahadet ederim. Siz bu bayrama gidin. Ben bu bayrama daha gitmem, çıkmam dedi. Fakat kardeşleri çıktıktan sonra, kendisi de, o vakit açıkça değil, fakat gizlice imiş gibi bayrama gitti) demektedir. Eğer Yuhanna İncili muharref değildir denirse: Îsâ aleyhisselâma yaptığı bu yalancılık isnadı nasıl te’vil edilir. [Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın bayrama gitmem dediği hâlde, sonra da gizlice gittiğini haber vermektedir ki bu yalancılıktır. Haşa Îsâ aleyhisselâmda böyle bir hâl bulunamaz.]

4 — Matta, Yehudanın intihar etmesi kıssasını, İncilinin 27. babının 3. ve daha sonraki ayetlerinde: (O zaman İsayı haber veren Yehuda, katle hüküm olunduğunu görünce pişman olup almış olduğu 30 gümüşü başkahinlere ve ihtiyarlara geri getirip: Ben suçsuz bir kimseyi ele vermekle günah işledim dedi. Fakat onlar: Bundan bize ne? Onu sen düşün dediler. Yehuda gümüşleri mabedin içine atıp gitti ve varıp kendisini astı. Başkahinler gümüşleri alıp: Bunu mabedin hazinesine koymak câiz değildir. Çünkü kan behasıdır dediler. Müşavere ettikten sonra, yabancılara mezarlık olmak üzere onunla çömlekçinin tarlasını satın aldılar. Bunun için bu tarlaya, bugüne kadar “Kan tarlası” denildi) demektedir.

Luka ise, Petrustan naklederek Resûllerin işleri kitabının birinci babının, onsekizinci âyetinde: (Yehuda fısk [Îsâ aleyhisselâmı haber verme günahı] ücreti ile bir tarla edindi. Başaşağı düşüp ortadan çatladı. Bütün barsakları döküldü. Bunu bütün Orşilimde oturanlar bilir. Hatta, o tarlaya onların lisanında Akeldama, yani kan tarlası denilir) demektedir. Bu iki rivayet, iki şekilde birbirine uymamaktadır:

Birincisi: Mattanın rivayetine göre, Yehuda pişman olup aldığı gümüşleri geri vermiş ve kahinler onunla bir tarla satın almışlardır. Lukanın rivayetine göre ise, o gümüş ile kendisi bir tarla sâhibi olmuştur.

İkincisi: Mattanın rivayetine göre, Yehuda kendini asmış, intihar etmiştir. Lukanın rivayetine göre ise, başaşağı düşmüş ve karnı parçalanmıştır.

5 — Yuhannanın 1. mektubunun 2. babının, 2. âyetinde: (Kendisi günahlarımıza ve yalnız bizim günahlarımıza değil, fakat bütün dünyaya kefarettir) demektedir. Buradan anlaşılıyor ki günah işlemekten Mâ’sûm olan, yalnız Îsâ aleyhisselâmdır ve bütün âlemin günahlarına kefarettir.

Halbuki Sifr-ül emsalin [Süleymanın meselleri] 21. babının 18. ayeti: (Kötü adam, sâlih adâmin fidyesidir. Münâfık, hâin adam da doğruların) şeklindedir. Buradan anlaşılıyor ki fasık, günah işleyen, işlemeyenin, münâfık olan da doğruların yerine fedâ edilecektir. [Bu ibare, Yuhannanın yazdığına muhalıftır.]

6 — İbranilere mektubun 7. babının 18. ve 19. ayetlerinde, (Zayıfliği ve faydasızliği sebebi ile evvelce olan bir emrin ibtali, çünkü, şeriat hiçbir şeyi kemâle erdirmedi) ve 8. babının 7. âyetinde, geçmiş Peygamberlerin şeriatları zayıf, faydasız ve mükemmel olmadığından, Îsâ aleyhisselâmın gelmesi ile hükmü kalmayıp ibtal edilmiş oldukları bildirilmiştir. Halbuki Matta İncilinin 5. babı, 17.  âyetinde Îsâ aleyhisselâm, (Ben şeriati yıkmaya gelmedim. Ben yıkmaya değil, fakat onları tamamlamaya geldim) demektedir.

7 — Matta İncilinin 16. babının, 18. ve 19. ayetlerinde, Petrus için Îsâ aleyhisselâm: (Sen Petrussun ve ben kilisemi bu kaya üzerinde bina edeceğim. Cehennem kapıları onun üzerine gâlip olmayacaktır. Hem sana, göklerin melekutunun anahtarlarını vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey, göklerde de bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin her şey, göklerde de çözülmüş olur) dediği hâlde; yine aynı babda 21. ayetten itibaren diyor ki: (Öldürüleceğini ve üçüncü gün kıyam edeceğini, şakirdlerine o zaman göstermeye başladı. Ve Petrus, İsayı bir kenara alıp; “Ya Rab, bu senden uzak olsun, bu sana asla olmasın” diye azarlamaya başladı. Fakat Îsâ dönüp Petrusa: “Geri çekil ey şeytan, ben senden bizarım, usanmışım. Zira sen, Allah için olan maksadı his etmezsin. Ancak insanlar için olan şeyleri his edersin, düşünürsün” dedi.) Ve yine Matta İncilinin 26. babının 34. âyetinde, Petrus için Îsâ aleyhisselâmın, (Horoz ötmeden önce bu gece beni üç kere inkâr edeceksin), diye haber verdiği ve Petrusun da yeminler ile inkâr etmiyeceğini bildirdiği haber verilmektedir. Petrusun, bu sözünü unutup üç kere, hem de yemin ile ve lanet ile Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr ettiği Mattanın 26. babının 69 ile 75. âyetleri arasında bildirilmektedir. Buna göre, Matta İncilinin 16. babında, Îsâ aleyhisselâm, Petrusu methetmekte ve onun affettiklerini Allahü teâlânın affedeceğini bildirmektedir. 20. babında ise, “şeytansın” diyerek huzurundan kovmakta, 26. babında ise, kendisini inkâr edeceğini bildirmektedir. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâma [haşa] tanrı diye inanmaktadırlar. Tanrının hiç böyle hata etmesi düşünülebilir mi? İşte bu Petrustur ki hâl-i hazırda Romada oturan ve âleme sultan olmak iddiasında bulunan papalar, onun vekili oldukları ve yeryüzünü istedikleri gibi evirip çevirecekleri ve hiç günahsız oldukları iddiasındadırlar. Bazı insanlar da papaya böylece inanarak, Cennete gitmek sevdasındadırlar.

8 — Yine Matta İncilinin 26. babının, 26. âyetinde ve Luka İncilinin 22. babının 19 ve 20. ayetlerinde ve Markosun 14. babında anlatılan işa-i Rabbânî [son akşam yemeği] kıssası birbiriyle karşılaştırılırsa görülür ki birisi yatsıdan önce, birisi yatsıdan sonra olduğunu ve bu üç İncil de, sofrada şarap bulunduğunu zikir ederler. Yuhanna İncilinin 6. babında, bu vak’ânın zuhûra geldiğini ve bunun sadece ekmek olduğunu nakletmekle beraber, şarapdan asla bahs etmez.

Halbuki hıristiyanlığın îtikat ve ibâdet esaslarından biri de (işa-i Rabbânî) yemek ve bundaki ekmeyin Îsâ aleyhisselâmın eti ve şarabın da, kanı olduğuna inanmaktır. Yuhannanın bu gibi îtikat esaslarındaki dikkat ve ihtimamı, diğerlerinden daha fazla olduğu hâlde, şarabı zikretmemesi, bu îtikatlarının da, bir hurafe olduğunu açıkça göstermektedir.

 

RİSALELER HAKKINDA BİR İNCELEME

Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı [haşa] tanrı kabul ettikleri gibi, havarileri ve Pavlosu da, resûl, Peygamber kabul etmektedirler. Onların yazdıkları risaleleri, mektupları da, vahiy ile bildirilmiş ilâhî kitaplar, risaleler kabul etmektedirler. Bunun için bu risaleler (Kitâb-ı mukaddes) in Ahd-i cedid kısmında dört İncilden hemen sonra yer alır.

Dört İncilin tamamlayıcısı olan ve dört İncilin ekleri denilen bu risalelere nazar edilirse, gerek birbirleri ile gerekse İnciller ile pek çok tenakuz ve ihtilafları vardır. Bunlar, tek tek anlatılacak olsa, Kitâb-ı mukaddesin tamâmindan daha büyük ciltler yazılması icap ederdi.

Bunlara bazı misaller verelim:

Pavlosun îman ediş şeklindeki ihtilaflar için Rahmetullah efendi (İzhar-ül-hak) kitabında buyuruyor ki:

Pavlosun nasıl îman ettiği hakkında Resûllerin işlerinin 9, 22 ve 23. bablarında pekçok ihtilaflar vardır. Ben bunları (İzalet-üş-şukuk) ismli kitabımda 10 vech üzere beyan ettim. Fakat, bu kitabımda, bunlardan üçünü zikretmekle iktifa edeceğim:

1 — Resûllerin işlerinin 9. babının 7. âyetinde: (Onunla beraber yolculuk eden adamların nutku tutulup durdular. Sesi işitiyorlar. Fakat kimseyi görmüyorlardı) demektedirler.

22. babının 9. âyetinde ise: (Benimle beraber olanlar gerçi nuru gördüler. Fakat bana söz söyleyenin sesini işitmediler) demektedir.

26. babda ise sesin işitilip işitilmediği hususu hiç bir şey söylenmeyerek kapalı geçilmiştir. Bu üç ifade arasındaki tenakuz meydandadır.

2 — Aynı kitabın 9. babının 6. âyetinde, (Rab ona dedi ki: Kalk şehre gir, ne yapman icap ediyorsa sana söylenecek) demektedir.

22. babın 10. âyetinde, (Rab bana: Kalk Şama git, orada ne yapılması lazım geleceği sana söylenir) demektedir.

26. babının 16, 17 ve 18. ayetlerinde ise: (Kalk ve ayakta dur. Çünkü hem gördüğün şeylerde, hem sana göstereceğim şeylerde, seni hizmetçi ve şahit tayin etmek için sana göründüm. Seni, kendilerine göndereceğim kavmden ve milletlerden kurtaracağım. Ta ki onların gözlerini açıp kendilerini karanlıktan nura ve şeytanın tasallutundan [sataşmasından] Allaha döndüresin ve bana îman etmeye ve günahların bağışlanmasına ve mukaddesler arasında nasibe nail olsunlar) diye yazılıdır. Bunlardan şu neticeye varılır: 9 ve 22. babındaki ayetlerden, onun yapacakları, şehre vardıktan sonra, kendisine beyan edileceği söylenmiş iken, 26. babdaki âyetlere göre, sesi işittiği yerde ne yapacağı kendisine söylenmiştir.

3 — 26. babın 14. âyetinde: (Nurun görünmesinde biz hepimiz yere düştük) demektedir. Halbuki 9. babın 7. ayetine göre, onunla beraber bulunanların nutku tutulur, ses çıkaramaz olurlar. 22. babında ise, susmak, nutku tutulmak diye bir şeyden bahs edilmemiştir.

Yine (İzhar-ül-hak) da buyuruluyor ki: Resûllerin amali risalesinin diğer bablarında olan ihtilaflar bunlardan daha fenâdır.

Pavlosun, Korintoslulara yazdığı 1. mektubun 10. babının 1. ve sonraki ayetlerinde, (Ecdadımız bulutun altında idiler. Denizden geçtiler. Bulutta ve denizde Mûsâ tarafından vaftiz oldular. Siz onların bâzıları gibi putperest olmayasınız ve zina etmeyiniz. Nitekim onlardan bâzıları zina edip bir günde 23 bini birden öldü) demektedir. Ahd-i Atikte adetler (sayılar) kitabının 25. babının 1. ve sonraki ayetlerinde (İsrail oğulları zina etmeye başladı. Cenâb-ı Hak taun hastalığını musallat etti. Taundan ölen 24 bin kişi idi) denilmektedir. Ölenlerin miktarı arasında 1000 kadar bir fark göründüğünden, ikisinden birisi elbette yanlıştır.

Yine Resûllerin işlerinin 7. babının 14. âyetinde: (Yusuf, adam gönderip babası Yakup ile bütün akrabası, 75 kişiyi [Mısra] davet etti, çağırdı) demektedir. Bu ibarede Yusuf aleyhisselâmın Mısırda olan 2 oğlu ile kendisi, bu 75 kişiye dâhil değildir. Zikir edilen aded, sadece Yakup aleyhisselâmın aşıretinin sayısını bildirmektedir.

Halbuki Tekvînin 46. babının 27. âyetinde ise, (Yakup oğullarından olup Mısra gelenlerin adedi yetmiş kişi idi) demektedir. Resûllerin amali kitabının ibaresinin yanlış olduğu meydandadır.

İşte hıristiyanlık akidesinin [inancının] temel kitâbi olan dört İncilin ve risalelerin hâli budur. Yukarıda zikir ettiğimiz gibi, gerek bu İncillerde, gerekse (Ahd-i atik)de ve (Ahd-i cedid)de bulunan ihtilaflar yalnız bunlardan ibaret değildir. Bunlardaki ihtilafların her biri anlatılsa, ciltler tutacağından ve bunların bir kısmı, (İzhar-ül-hak) ve (Şems-ül-hakika) kitaplarında bildirilmiş olduğundan, burada daha fazla bilgi vermedik. Bu hususta daha fazla bilgi almak isteyenlere, protestan ilim adamlarından Cizlerin 1233 [m. 1818] senesinde tab edilen (Tahrirat-i enacil) ismli kitabına ve Selirmacirin 1817 senesinde tab edilen (Mukattime-i Kitâb-ı Ahd-i cedid) adlı eserine, Sifırin 1832 senesinde tab edilen (Birinci İncilin aslı) ismindeki kitabına ve muasırlarından Yor adlı müsteşrikin (İnciller üzerine müahezat) ismindeki kitabına ve Şuazer adlı müsteşrikin 1841 senesinde neşredilen (Yuhanna İncili üzerine inceleme) adlı eserine ve muasırlarından Gustav İchtelin Îsâ aleyhisselâmın hallerine dair yazdığı kitaba ve Stauruz ve diğer [bir çok tarihçilerin] yazdığı eserlere müraceat etmelerini tavsiye ederiz.

Müslümanların kendisine sarıldıkları, [kendisine uymaları sebebi ile dünya ve ahiret saadetine kavuştukları] Kurân-ı Kerîm ise, Allahü teâlânın, (Kurân-ı Kerîmi biz indirdik ve yine onu biz hıfz edeceğiz) mealindeki Hicr sûresi 9. âyetinin mânâ-i şerifi mucibince, hicret-i nebeviyeden zamanımıza kadar, yani 1293 senedir [Bugün için, 1423 senedir] çeşitli milletlere mensub müslümanların ellerinde bulunduğu hâlde, bir noktası dahi fazla veya eksik olmayarak, Allahü teâlânın ilâhî hıfzı ile mahfuz olduğu, herkes tarafından tasdik edilmiştir. Hâl böyle iken, 5-10 altın ücret [maaş] ile vazifeli olarak, İslam memleketlerine gelip, [İç yüzünü yukarda izah ettiğimiz hıristiyanlık ile], sağlam temeller üzerine oturtularak, zamanımıza kadar aynı doğruluk ve sağlamlığı ile bizlere ulaşan İslamiyeti mukayese ederek, doğruluktan, hak din olmaktan nasip almak hülyasına düşmüş olan bir kaç papazın iddialarına, hayret etmekten başka ne denilebilir. Bunların teşebbüsleri, dedikleri gibi, hakkı, doğruyu ortaya koymak olsa idi, İslam kitaplarını layıkı ile mütalea etmediklerinden, bir noktaya kadar mazur görülebilirlerdi. Fakat, işin aslı böyle olmayıp, çeşitli safsatalar ve hileler ile cahilleri aldatmak ve İslamiyetten ayırmaktır. İslam âlimlerinin yazdıkları kitaplara ve kendilerine sordukları suallere cevap veremeyip, sanki o kitapları görmemiş gibi, evvelki cehalet [ve inatları] ile münasebetsiz bir şekilde İslamiyete saldırmaktadırlar. Yalan ve iftirâlarla dolu gizli gizli risaleler, kitaplar telif etmekte ve el altından neşretmektedirler.

DÖRT İNCİL HAKKINDA

Aşağıdaki yazı, Abdullah Abdinin 1288 [m. 1871] İstanbul baskılı, türkçe, (İdah-ul-meram) kitabının başından alınmıştır:

Şimdi, hıristiyanların din kitâbi olan, dört İncil, Cebrâil aleyhisselâm vasıtası ile Îsâ aleyhisselâma gökten inen hakiki İncil değildirler. Çünkü, Îsâ aleyhisselâm semaya çıktıktan sonra, dört kimse tarafından yazılmış tarih kitaplarıdırlar. Bunlardan biri (Metta) dır. Bu adam, Havarilerden imiş. Ahbablarından, arkadaşlarından bazılarının arzusu üzerine, Îsâ aleyhisselâmın semaya urucundan 12 sene sonra (Milad-i Îsâ) isminde bir kitap yazmıştır. Bu kitap, Îsâ aleyhisselâmın dünyaya gelmesini anlatan bir tarihtir. İkincisi (Markos) , Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş ve Havarilerden işittiği sözleri ve hikayeleri, urucdan 28 sene sonra yazmıştır. Üçüncüsü, (Luka) dedikleri adamdır. Bu da, Îsâ aleyhisselâmı görmemiş, Havarilerden işittiklerini urucdan 32 sene sonra, İskenderiyede yazmıştır. Dördüncüsü, (Yuhanna) dır. Bunun Havarilerden olduğu söyleniyor. Urucdan 45 sene sonra, Îsâ aleyhisselâmın hayatını, tarihini yazmıştır. Allahü teâlânın gönderdiği, İncil kitabı tek bir kitaptır. Bu hakiki İncilde, birbirine uymayan ve hadiselere ters düşen bir şey olmadığı muhakkaktır. Halbuki bu dört İncilde, birbirine uymayan ihtilaflar doludur.

Kurân-ı Kerîmde, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmediği, asılmadığı açıkça haber veriliyor. Bu dört tarih kitabında ise, katl edildiği açıkça yazılı olduğundan, Kurân-ı Kerîmin bildirdiği, Allah kelamı olan İncilin, bu dört tarih kitabından başka olduğu anlaşılmaktadır.

Bu kitaplardaki hikayelerden bir kısmını Îsâ aleyhisselâmdan işitmedikleri, urucdan sonra yazdıkları, hem kitaplardan anlaşılıyor, hem de papazlar söylüyorlar. Mesela, Îsâ aleyhisselâmdan, mahbus iken ve öldürülürken, naklettikleri sözler böyledir. Bu sözlerin asıl İncilde bulunmadığı, Allah kelamı olmadığı meydandadır. Bu gibi, daha nice misallerin, bu dört İncilin Allah kelamı olamayacağını gösterdiğini, İmâm-ı Kurtubi (Kitapül alam fi beyan-ı mafi-dininnasara minel-bid’i vel-evham) kitabında ve İbnül Kayım-ül Cevziye (Hidayetül hıyara fi-ecvibetil yahudi vennasara) ve Sâlih Suudi maliki hazretleri (Ettahcil min-harfil İncil) kitaplarında ve Taşköprülü Ahmed efendi ve Katib Çelebi, meşhur kitaplarında yazmışlardır. Sâlih, kitabını 942 [m. 1535] de yazmıştır.

Bugün, hakiki İncil mevcûd değildir. Hıristiyanların elinde bulunmadığı gibi, müslümanlar arasında da böyle bir kitap yoktur. Hatta, papazların çoğu, semadan inen bir İncil bulunduğunu inkâr ediyorlar. Bir rivayete göre, yahudiler Îsâ aleyhisselâmı katl edecekleri zaman, İncili ateşte yaktılar. Yahut, parçalayıp, ortadan kaldırdılar. O zaman, İncil yayılmamış idi. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın peygamberlik zamanı 3 sene kadar olup îman edenler de pek az idi. Bunların çoğu da, köylü olup okumak, yazmak bilmiyorlardı. Yahut, miladın 325 senesinde telef ettikleri İnciller arasında, bunu da, bozuk zannederek, imha etmişlerdir. O zaman birbirine uymayan 40, 50 İncil kitabı vardı. Her birine inananlar arasında mücadele oluyor, çok kan dökülüyordu. Aryüsün mahkemesi esnasında, bunlardan dördünü intihab ederek, diğerlerini menettikleri, kilise tarihlerinde yazılıdır. Bir ingiliz papazı, yasak edilmiş İncilleri arayıp, bulduklarını ingilizceye tercüme etmiş, bulamadıklarının da isimlerini yazarak, 1236 [m. 1820] de Londrada tab’ edilmiştir. (El-cevaib) gazetesinin katibi Ahmed Fârisî efendi, bunu arabîye tercüme etmiş, İncil denilen kitapların isimleri (Samsamiye) kitabımıza ilave edilmiştir.

Hıristiyanlar, bu dört İncilin ve (Tevrat) ve (Zebur) dedikleri ellerindeki kitapların semadan indiğine inanıyorlar. Bu dört İncilde, Îsâ aleyhisselâmın sözleri olarak bildirilenler, şüpheli ve (haber-i vahid) olup (mütevatir) olmadıklarından, asla senet olamaz. Markos ve Luka ise, Pavlosun talebeleri olup Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemişlerdi. Pavlosun da, Îsâ aleyhisselâmı görmediği ve semaya urucundan sonra, meydana çıkarak, (Îsâ bana semadan tecellî etti) dediği, (Kitâb-ı mukaddes) deki (Resûllerin amali) kitabının dokuzuncu faslında, Luka tarafından yazılıdır. Bunların, Havarilerden işittikleri hikayeleri yazmış olduklarına da, inanılamaz. Çünkü, kendilerine haber verenlerden hiçbirinin, isimlerini ve hallerini bildirmemişler, Îsâ aleyhisselâmı görmüş ve kendisinden işitmiş gibi yazmışlardır. Tarihçiler, böyle yazılara yalan ve iftirâ demektedir. Mesela, Îsâ aleyhisselâmı yahudiler yakalamaya geldikleri gece, yanında bulunan on bir Havarinin kaçtıkları ve reisleri olan (Petrus) un da, uzaktan gözeterek, Îsâ aleyhisselâmı götüren yahudilerin arkasından, hahambaşının hanesine kadar gittiği ve korkudan, firar ettiği, (Metta) nın 26. ve (Markos) un 14. bablarında yazılı iken, dört İncilde, yahudiler İsayı tutup, şöyle böyle yaptılar. O da, şöyle böyle cevap verdi şeklinde, görmüş ve işitmiş gibi yazmışlardır. Böyle yazıların, yahudilerden işittikleri yalanlar ve iftirâlar oldukları meydandadır.

(Îsâ, üç gün sonra mezardan kalkıp, başına gelenleri anlattı. İncillerde yazılı olanlar, yahudilerden işittikleri değil, İsanın haber verdikleridir) denirse, yahudiler astıkları, öldürdükleri kimseyi mezara koyarken, bunun Îsâ olmadığını kendileri de anlamışlar, başkalarının anlamamaları için, kabirden gizlice çıkarıp, başka bir mahalle defnetmişler, (Havariler gelip mezardan çaldılar) şeklinde yalan ve iftirâ etmişlerdir, sözü, bu düşüncenin yanlış olduğunu göstermektedir. (Mezardan kalktı) sözünün doğru olmadığını kendileri de bildiriyor. (Markos) un kitabının son babında (Îsâ, ihya edilip, evvela Mecdelli Meryeme göründü. O da gidip, Havarilere haber verdi. İnanmadılar) yazılıdır. Meryemin dahi bunu bostan bekçisi zannettiğini, (Yuhanna) , 20. babında yazmıştır. (Îsâ, başına gelecekleri ve üç gün sonra mezardan kalkacağını, Havarilere evvelden haber vermişti) denirse, Meryem, İsayı gördüğünü haber verince, şüphe etmezlerdi. Hatta, mezar başına gelip kalkmasını beklerlerdi.

[Bugün, bütün hıristiyanlar, İznik meclisindeki papazların kabul ettikleri dört kitabın, semadan inen İncil olduklarına inanıyorlar. Yuhanna İncilinde yazılmış olan (Teslis) , dinlerinin esasıdır. Yani Îsâ tanrıdır veya tanrının oğludur diyorlar. Ebedî olan tek tanrı, onu çok seviyor. Onun her istediğini yapıyor, yaratıyor. Bunun için, her şeyi Ondan istiyoruz. Ona ve onu temsil eden putlarımıza, bu niyet ile yalvarıyoruz. Tanrı ve oğul, çok sevilen kimse demektir, diyorlar. Tanrının oğlu demek, tanrı onu çok seviyor demektir, diyorlar. Böyle inananlara (Ehl-i kitap) denir. (O da, ebedidir. Her şeyi yoktan var ediyor) diyen hıristiyanlar, (Müşrik) dir. Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları, müslüman olmadıkları için, hepsi kâfirdirler.]

 

KAYNAK: Cevap Veremedi

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler