ÖNSÖZ

Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun temiz Âline ve Ona Ashâb olmakla şereflenenlerin hepsine, bizlerden selamlar ve hayırlı duâlar olsun!

Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede din sâhibi yeni bir Peygamber vasıtası ile insanlara dinler göndermiştir. Bunlar vasıtası ile insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir din gönderilen Peygamberlere (Resûl) denir. Resûllerin büyüklerine (Ülül’azm) Peygamberler denir. Bunlar, Adem, Nuh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed aleyhimüssalâtü vesselâmdır.

Şimdi, dünyada semavi kitâbi olan 3 din vardır: (Mûsevîlik), (Hristiyanlık), (İslamiyet). Mûsâ aleyhisselâma Tevrat, Îsâ aleyhisselâma İncil kitabı indirilmiş idi. Mûsevîler, Mûsâ aleyhisselâmın; hristiyanlar Îsâ aleyhisselâmın getirdiği dine tâbi olduklarını söylerler.

Kurân-ı Kerîm, en son Peygamber olan, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gönderilmiştir. Kurân-ı Kerîm, bütün ilâhî kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kurân-ı Kerîme tâbi olmaları lâzımdır. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirlimiştir.

Âdem aleyhisselâmdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, ümmetlerinden aynı şeylere îman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler, Mûsâ aleyhisselâma inanıp, Îsâ ve Muhammed aleyhimesselama inanmazlar. Hristiyanlar, Îsâ aleyhisselâma da inanıp, Muhammed aleyhisselâma inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün Peygamberlere inanırlar. Peygamberlerin diğer insanlardan ayrılan bazı üstün sıfatları olduğunu bilirler.

Îsâ aleyhisselâmın hak dini, az zaman sonra düşmanları tarafından sinsice değiştirildi. Bolüs (Pavlos) adındaki bir yahudi, Îsâ aleyhisselâma inandığını söyleyerek ve İseviliği yaymaya çalışıyor görünerek, Allahü teâlânın indirdiği İncili yok etti. Daha sonra, İseviliğe teslis (trinite) fikri sokuldu. Baba-oğul-ruhülkuds diye, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir îman sistemi tesis edildi [kuruldu]. Hakiki İncil kaybolduğu için, sonradan bazı kimseler, İnciller yazdılar. 325 senesinde toplanan İznik ruhban meclisi, mevcûd olan 54 İncilden 50 adedini ibtal etti. Geriye 4 İncil kaldı. Bunlar, Matta, Markos, Luka, Yuhanna’nın yazdıkları İncillerdir. Bolüsün yalanları ve Eflatunun ortaya attığı teslis (trinite) fikri, bu İncillerde de yer aldı. Barnabas adındaki bir havari, Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini ve gördüklerini, doğru olarak yazdı ise de, bu Barnabas İncili yok edildi.

Büyük Kostantin, putperest iken, 313’de hristiyanlığı kabul etmişti. 325 de, İznikte, 318 papazı toplayıp, bütün İncillerin birleştirilerek, bir İncil yazılmasını emretmiş ise de, papazlar, 4 İncil bırakmıştı. Bunlara eski putperestlikten de birçok şey sokulmuştu. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul etmiş, hristiyanlık resmi bir din olmuştu. [Îsâ aleyhisselâmın İncilinde ve Barnabasın yazdığı İncilde, Allahü teâlânın bir olduğu yazılı idi.] İstanbul piskoposu Atnas, teslis taraftarı idi. Aryüs ismindeki bir papaz, 4 İncilin yanlış olduğunu, Allahü teâlânın bir olduğunu, Îsâ aleyhisselâmın, Onun oğlu değil, kulu ve Peygamberi olduğunu söyledi ise de, dinlemediler. Hatta aforoz ettiler. Aryüs tevhidi neşretti ise de, çok yaşamadı. Yıllarca, Atnas ve Aryüs taraftarları, birbirleri ile mücadele ettiler. Sonradan birçok meclisler toplanarak, mevcûd 4 İncilde, yeni yeni değişiklikler yapıldı.

1054 senesinde, Şark kilisesi, Roma kilisesinden ayrıldı. Roma kilisesine bağlı olan hristiyanlara (katolik), Şark [İstanbul] kilisesine bağlı olanlara (Ortodoks) denildi.

Sonra, Alman papazı Luther Martin [m. 1483-1546], İtalya’daki papa 10. Leon’a başkaldırdı. 1517 senesinde Protestanlığı kurdu. Bu papaz, İslam dinine karşı da, çirkin hücumlarda bulundu. Luther Martin ve Calvin, İncilleri daha da değiştirdiler. Böylece, akıl ve hakikat dışında, bir din meydana geldi.

Endülüs müslümanlarının Avrupalılara tuttukları ışık ile Avrupa’da bir rönesans [İslahat] hareketi başlamıştı. Müslümanlardan akli ilimleri öğrenen Avrupalı gençler, akıl ve mantık dışı olan hristiyanlığa karşı isyan ettiler. Hristiyanlığa karşı yapılmış olan hücumlar, İslamiyete karşı yapılamadı. Çünkü İslam dini, tebliğ edildiği günden beri, bütün temizliği ve safiyeti ile durmaktadır. İçinde akla, mantığa ve ilme ters düşecek hiçbir fikir ve bilgi yoktur. Kurân-ı Kerîm indirildiğinden beri, bir noktası bile değiştirilmeden, aynen muhafaza edilmiştir.

Başta ingilizler olmak üzere, Avrupalılar, hristiyanlık akidesini [inancını] yaymak ve başka milletleri hristiyanlaştırmak için, misyoner teşkilatları kurdular. İktisadi bakımdan, dünyanın en kuvvetli teşkilatı haline gelen, kilise ve misyoner teşkilatları, akıl almaz bir faaliyetin içerisine girdiler. Hristiyanlığı, İslam memleketlerinde yayabilmek için, korkunç bir İslam düşmanlığı başlattılar. İslam memleketlerinin her yerine hristiyanlığı metheden, binlerce kitap, mecmua ve casuslar göndermeye başladılar. Bugün de, güzel memleketimizde, durmadan, hristiyanlığı anlatan kitap, mecmua ve broşürler dağıtılmakta, posta ile yurt dışından adreslere gönderilmektedir. Böylece, saf zihinleri bulandırmaya, imanları bozmaya çalışmaktadırlar.

İslam âlimleri, İslam dinine zıt ne kadar görüş, fikir, felsefi düşünce ve akideler var ise, hepsine cevaplar vermişlerdir. Bu arada bozulan İseviliğin yanlışlıklarını da, açığa çıkarmışlardır. Tahrif edilen ve hükümleri yürürlükten kaldırılan semavi kitaplara uymanın câiz olmadığını bildirmişlerdir. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de sonsuz saadete kavuşmak için, müslüman olmanın lazım olduğunu açıklamışlardır. Papazlar, İslam âlimlerinin kitaplarına cevap verememişlerdir. İslam âlimlerinin, batıl dinleri red için yazdığı kitaplar pek çoktur. Bunlar arasında, hristiyanlara cevap veren, Arabî ve türkçe (Tuhfet-ül-erib), türkçe (Dıya-ül-kulûb), Arabî ve türkçe (İzhar-ül-hak), Arabî (Es-sırat-ül-müstekim) , türkçe (Şems-ül-hakika) ve (İzah-ul-meram), fârisî (Mîzan-ül-mevazin) , Arabî (İrşad-ül-hiyara) ve Arabî ve fransızca (Er-reddül-cemil) kitapları meşhurdur. Bunlardan Harputlu İshak Efendi’nin hazırladığı (Dıya-ül-kulûb) u, bilhassa protestan papazlarının İslamiyete karşı yazmış oldukları haksız yazılarına ve iftirâlarına cevaptır. 1. baskısı 1293 [m. 1876] senesinde İstanbul’da yapılmış olan bu kitabı, 1987 senesinde, sadeleştirerek değerli okuyucularımızın istifadesine sunduk. Her hangi bir kitaptan öğrendiğimiz bir bilgiyi ve başka bir kitaptan araya koyduğumuz ilaveyi köşeli parantez [] içine yazdık. Kitabın muhtelif yerlerinde görüleceği gibi, papazlar kendilerine sorulan suallere cevap verememişlerdir. Bugün ellerde bulunan (Kitâb-ı mukaddes) de mevcûd ilim, akıl ve ahlak dışı yazılar meydandadır. Buna karşılık İslam âlimlerinin akla, ilme, fenne ve medeniyete ışık tutan yazıları da dünya kütüphanelerini doldurmaktadır. Bu hakikati görmemek, bilmemek, günümüz insanı için özür olamaz. Şimdi, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslam dininden başka din arayanlar, ahirette sonsuz azaptan kurtulamayacaklardır. Kitabımızda, âyet-i kerimelerin mânâlarını yazarken, (Meâlen buyuruldu) denilmektedir. (Meâlen) demek, (Tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre) demektir. Çünkü, âyet-i kerimelerin mânâlarını, yalnız Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlamış ve Ashâbına bildirmiştir. Tefsir âlimleri, bu hadis-i şerifleri, münâfıkların, mülhidlerin ve zındıkların uydurdukları hadislerden ayırmışlar, bulamadıkları hadis-i şerifler için, tefsir ilmine uyarak, âyet-i kerimelere kendileri mânâ vermişlerdir. Arapça bilen, fakat tefsir ilminden haberi olmayan din cahillerinin anladıklarına (Kuran tefsiri) denilmez. Bunun için, hadis-i şerifte, (Kurân-ı Kerîme kendi anladığına göre mânâ veren, kâfir olur) buyuruldu.

Allahü teâlâ hepimizin, dünya ve ahiretin efendisi Muhammed aleyhisselâma tâbi olmamızı nasip eylesin! Misyonerlerin ve bilhassa bunlar arasında (Yehova şahitleri) denilen sapıkların yanlış düşünce ve propagandalarına aldanmaktan muhafaza buyursun! Âmin.

MUKADDEME

Hamd ve sena, vâcib-ül vücut (varlığı mutlak lazım olan) Allahü teâlâya lâyık ve ancak Ona mahsustur. Kainattaki bütün nizam, güzellikler, Onun kudretinin eserlerinden, görülebilen birer ışıktır. Onun sonsuz ilmi, kudreti, muhtelif kabiliyetlerine göre, eşyada ortaya çıkmaktadır. Bütün mevcûdat, Onun ilim ve kudret deryasından bir damladır. O birdir, şeriki (ortağı ve benzeri) yoktur. O, samettir, yani bütün mahlukatın kendisine sığınacağı zâttır. Baba, oğul olmaktan münezzehtir, beridir. Haşr sûresinin 23. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın ilahlıkta şeriki ortağı yoktur. Mülkü hiç de yok olmayan bir meliktir. Noksanlık olan her şeyden münezzehtir. Ayblardan ve kudretsizlikten uzaktır. Müminleri sonsuz azaptan emin kılmıştır. Her şey üzerine hakim ve hafızdır. Hükmünde galiptir. [İnsanlar bir şey yapmak isteyince, O da irâde ederse, isterse o şeyi yaratır. Hâlik [yaratıcı] yalnız Odur. Ondan başka kimse, hiçbir şey yaratamaz. Ondan başka kimseye hâlik [yaratıcı] denilemez. İnsanların dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde yaşamalarını, sonsuz saadete kavuşmalarını sağlayan, kurtuluş yolunu göstermiş ve bu yolda yaşamalarını emretmiştir. Âzamet [büyüklük] ve Kibriya [yücelik] ancak Ona mahsustur.] Allahü teâlâ müşriklerin şirklerinden ve iftirâlarından münezzehtir) buyurulmuştur.

Salât ve selâm, şânı yüce olan, ahir zaman Peygamberi, Allahü teâlânın resûlü Muhammed Mustafanın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cennet bahçesi olan kabir-i şeriflerine, aşk ile sunulsun. Zira, O server “sallallâhü aleyhi ve sellem”, âlemi, cehalet karanlıklarından kurtarıp, tevhidi ve imanı tesis için, Kurân-ı Kerîm ile gönderilmiştir. Âli-i İmrân sûresi 64. âyetinde meâlen, (Ey Habîbim! Sen ehl-i kitap olan yahudi ve hristiyanlara söyle! Semavi kitaplarda ve Resûllerde ihtilaf olmayıp, bizimle sizin aramızda beraber olan kelimeye geliniz ki bu kelime: “Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyiz ve hiçbir şeyi Allahü teâlâya şerik, ortak koşmayız”dır) buyurulmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu ilâhî nidanın hakikatina uymakla emrolunmuştur.

Selam ve duâlar, Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” Alinin ve Ashâbının mübarek kalplerine hediyemiz olsun! Onlar, Allahü teâlânın râzı olduğu, saadet ve kurtuluş yolunu gösteren birer hidayet yıldızlarıdır. Her biri, din-i İslamın yayılması için, mallarını ve canlarını fedâ etmişlerdir. (Kelime-i tevhid) (Allah Birdir) hak sözünü dünyanın her yerine götürerek tebliğ etmişlerdir.

Akıl sâhibi olan herkesin açıkça gördüğü gibi, kainata ibret nazarı ile bakıldığında, kainattaki bütün işlerin ve hallerin bir nizam [düzen] içinde, değişmeyen kanunlara bağlı olduğu görülür. O kanunları koyan ve aynı şekilde hıfz eden bir Halıkın [yaratıcının], yani vâcib-ül vücut olan, Allahü teâlânın lazım olduğu, akıl-ı selim sâhibi olanlarca hemen anlaşılır. İşte Cenâb-ı Hak, bu mebde-i evvel (Her şeyin ilk başlangıcı) ve keyfiyeti, nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, ezeli ve ebedî olan, mutlak yaratıcıdır. O, bütün kemâlatı ve üstünlükleri kendisinde toplamıştır. Ehaddir, yani zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında birdir. Benzeri yoktur.

Allahü teâlâ birdir, ezelidir, ebedidir ve kadîmdir. Her türlü değişmekten uzaktır. Ondan başka her şey, bu varlık aleminde, zaman geçmesi ile eskiyerek bozulur ve değişmelere uğrar. Allahü teâlâ ise, her türlü değişiklikten beridir, uzaktır. O, hiç değişmez. “1, 1 daha, 2 eder” sözü zamanla hiç değişmiyeceği gibi, asırlar ve zamanın geçmesi de, Allahü teâlânın birliğini, ilmini ve kudretini değiştirmez.

Akıl gibi bir nimet verilmek ile diğer mahluklar içinden seçilmiş olan insan, yeryüzünde yaratıldığından beri, Allahü teâlânın var olduğunu anlamaktadır. Bu hakikat, her din ve mezhepte, değişik bir şekil ile açıklanarak, ortaya konmuştur. Fakat, insanların akılları değişik, anlama kabiliyetleri farklı olduğundan, herkes yaratıcıyı aradığında, Onu kendi tabiatına, meşrebine, ilim ve idrakına uygun bir tarzda tasavvur etmiştir. Onu kendi anlayışına ve meşrebine göre tarif etmiştir. Çünkü insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile anlamadığını, bilmediğini, bildikleri gibi sanmıştır. Hakikati bulduk diyenlerin çoğu, mecusilik, putperestlik gibi şerrin, batıl şeylerin tam içine dalmışlar, bu sebep ile şirk ve dalâlete düşmüşlerdir.

İnsan, kendi noksan aklı ile mutlak yaratıcıyı anlayamayacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakikatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Saidlerden olanlar, îman ederek kurtuldular, dünya ve ahiret saadetine kavuştular. Bedbaht, talihsiz olanlar ise, itiraz ve inkâr ederek, hüzn ve hüsranda kaldılar.

Her Peygamberin, yaşadığı asır, bulunduğu yer ve gönderildiği kavmin halleri, adetleri, başka başkadır. Her Peygamber, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini insanlara öğretirken; insanların dünya ve ahiret saadetlerine vesile olacak bazı ahkâm ve ibâdetleri de beyan etti. Tarihçilere göre, milattan takriben 1650 sene önce, Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, kendinden önce gönderilen Adem, Nuh, İdris, İbrahim, İshak ve Yakup “aleyhimüsselâm” gibi Peygamberlerin, kendi zamanlarında, kendi kavimlerine öğrettikleri, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akidesini ve îman edilecek diğer şeyleri, Beni İsrail kavmine öğretti. Farz olan ibâdetleri ve muamelata ait hükümleri de, her yere yayarak, Beni İsraili şirkten sakındırmaya çalıştı. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, Beni İsrail çeşitli bela ve karışıklıklara uğradı. Çünkü, Mûsâ aleyhisselâmın öğretmiş olduğu, îman esaslarını terkederek, dalâlete düştüler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı, peygamber olarak, Beni İsraile gönderdi. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın varlığı ve birliği demek olan, tevhidi ve diğer îman esaslarını yayıp, öğreterek, doğru yoldan ayrılanların hidayetine çalıştı ve Mûsâ aleyhisselâmın dinini kuvvetlendirdi.

Îsâ aleyhisselâmdan sonra, Ona tâbi olanlar, daha önce Beni İsrailin doğru yoldan ayrıldıkları gibi, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği doğru imandan ayrıldılar. Daha sonra, günbegün İncil denilen kitaplar ve hristiyanlığa ait risaleler yazdılar. Değişik yerlerde çeşitli ruhban cemiyetleri teşekkül ederek, birbirlerine tamamen zıd kararlar aldılar. Böylece birbirinden tamamen farklı 72 fırka ortaya çıktı. Bunlar, tevhid esasını ve Îsâ aleyhisselâmın dinini tamamen terkettiler. Çoğu putperest ve kâfir oldu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmı, ahir zaman Peygamberi olarak, yer yüzüne [insanlara] gönderdi.

Mûsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği dinin emirlerinin çoğu zâhiri amellere ve Îsâ aleyhisselâmın emirlerinin çoğu da, kalp bilgilerine ait idi. Bunların her ikisini de, kendinde toplayan, en kâmil, en son ve en mükemmel (üstün) din olmak üzere, Allahü teâlâ, İslamiyeti ve bu dine mahsus olan kitabı (Kurân-ı Kerîm) i Muhammed aleyhisselâma indirdi.

Allahü teâlâ şânı yüce Peygamberimize, melek vasıtası ile vahiy göndererek, bütün insanlara, Mûsâ aleyhisselâmın dininin emrettiği zâhiri amellerden ve Îsâ aleyhisselâmın dininin emrettiği bâtıni edeblerden asra ve zamana uygun olanları içine alan ve bunlara zâhiri ve bâtıni pek çok hakikatleri ekleyen en mükemmel İslam dinini bildirdi.

İman, yani Allahü teâlânın birliği akidesi, bütün semavi dinlerde başka başka olmayıp, hepsi, tevhid esâsı üzerine kurulmuştur. Dinlerin aralarındaki fark, sadece ibâdet bilgilerindedir. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan 80 sene geçinceye kadar, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akidesinde, asla bir ihtilaf ve çekişme olmamıştır. Bütün havariler ve onlara tâbi olanlar ve tebe-i tabileri, İncilde açıkça bildirilmiş olan Allahü teâlânın birliği akidesi üzere yaşamış ve öylece de vefât etmişlerdir. İbtida yazılan 3 İncilin [Matta, Markos, Luka] hiçbirinde (teslis) , yani hristiyanlardaki baba, oğul, ruh-ül kuds, 3’lü inancına dair tek bir harf dahi yoktu. Sonra Yuhanna’ya nisbet edilen 4. İncil, yunanca olarak ortaya çıktı. Bu İncilde, Yunan felsefecilerinden Eflatunun fikri olan 3 (uknum) [3 asıl, esas varlık] ihtiva eden ibareler görüldü. O zaman, İskenderiye mekteplerinde, Yunan filozoflarının Ravakıyun ve işrakıyun felsefeleri ve sözleri üzerine münazara ve mücadele devam ediyordu. [Ravakıyun (Stoicisim): Milattan 3 asır önce Atina’da Yunan filozofu Zenon tarafından kurulan bir felsefe mesleğidir. İşrakıyun: Pisagor tarafından kurulan felsefe mesleğidir. Bu 2 felsefe hakkında ileride bilgi verilecektir.] Eflatun taraftarı kimseler, Yuhanna İncilinin revac bulmasını istediler. Ancak o zamana kadar, Îsâ aleyhisselâmın dininde haşa (Allah 3’tür) diye bir söz işitilmediğinden, Îsâ aleyhisselâmın dinine inananlar, bunu kabul etmeyip, şiddet ile reddettiler. Böylece, Îsâ aleyhisselâmın dinine inananlar, 2 kısma ayrıldı. Aralarında pek çok münazara ve muharebeler oldu. Miladın 325. senesinde I. Kostantin zamanında, İznik’te toplanan ruhban cemiyeti, Îsâ aleyhisselâmın dininin esâsı olan tevhidi [Allahü teâlânın birliğini] terkettiler. Eflatun taraftarı olan Büyük Kostantin’in baskısı ile 3 uknum fikrini, yani baba, oğul, ruhül-kuds akidesini [inancını] kabul ettiler. O günden sonra, teslis akidesi her tarafa yayılmaya başladı. Îsâ aleyhisselâmın dinine inanan hakiki müminler, dağılarak perişan oldular. Böylece, Eflatun’un felsefesi meydana çıkıp, Îsâ aleyhisselâmın dini terk olundu. Bu dine inanan hakiki müminler ise, gizlendiler. Bu şekilde tevhid dininin yerine, teslis akidesi geçip, gittikçe kuvvetlendi ve Allahü teâlânın bir olduğuna îman eden nasaradan, şurada burada kalanları da, teslis akidesine sâhip kiliseler tarafından aforoz edilip, katl edilerek, imha edildiler. Az zaman sonra, bunlardan hiç kimse kalmadı.

399 [m. 1054] senesinde İstanbul Patriki Mihael Kirolarius, merkezi Roma’da olan garb kilisesinin, tahammülü mümkün olmayan baskılarına daha fazla dayanamayarak, isyan etti. Roma’daki papanın, Îsâ aleyhisselâmın halifesi ve [ilk papa olarak kabul edilen havarilerden] Petrus’un vekili olduğunu inkâr etti. Papazların halktan ayrı yaşamaları gibi, bazı asli meselelerde Roma kilisesine muhalefet etti.

Konsey ismini verdikleri ruhban meclislerinin her birinde, îtikat esasları birbirinden tamamen farklı kararlar verdiler. Aldıkları bu kararlara muhalif olanlardan ayrıldılar. Böylece 72 fırka hâsıl oldu. Buna rağmen, Roma kilisesi, eski bildiğinden şaşmayıp, önceki yoluna devam etti. O asırlarda Avrupa’da yaşayan hükümdarlar, bu husustaki hadiselerden, olaylardan tamamen habersiz ve câhil idiler. Emirleri altında bulunan, koyun sürüsü gibi milletleri istedikleri şekilde soyuyor ve çeşit çeşit zulümler yapıyorlardı. Hükümdarlar, bu soygunculuk ve zulme kimsenin karşı çıkmaması için, papazların câhil halk üzerindeki nüfuzlarını, kendi menfaatleri istikâmetinde kullanıyorlardı. Sanki papazların emirleri altına girmiş idiler. Papazlar, hükümdarların cahilliğini, zafiyetlerini ve düşüncelerini pekiyi bildiklerinden, onların hükümranlık kuvvetlerini kendi menfaatlerine hizmette kullandılar. Zâhirde Avrupa’nın hakimi, hükümdarlar görünüyorsa da, Avrupa’nın müstakil ve yegane hakimi papazlar oldular. Hatta hristiyanlığın ilk zamanlarında, papaların arzu ve isteklerinin yerine getirilmesi, İtalyan hükümdarlarının tasdikine bağlı idi. Daha sonra papaların nüfuzları öyle bir dereceye ulaştı ki istediklerini imparator yapıp, istemediklerini azlettiler. O zamanki câhil halk ise, hiçbir şey bilmediklerinden, hem hükümetlerinin zulüm ve eziyetleri altında, hem de papazların hırs ve tamaları arasında ezildiler. Her çeşit eziyet ve cefaya katlandılar. Bu hallerine (Allah’ın emri böyle imiş) diye susarak, sabrettiler. Böylece, Avrupa kıtası baştan başa cehalet karanlığı ve taassup içinde harab ve viran oldu.

Bu sırada İslam memleketleri, hristiyan Avrupanın tam tersi bir idare altında idi. Arabistan, Irak, İran, Mısır, Türkistan; Emevi ve Abbasi halifelerinin idaresiyle her cihetten, maddi ve mânevî terakkîler yapmış idi. [O zaman müslümanlar, ruhen ferah, maddeten de, refah içerisinde idiler.] Müslümanlar İspanyayı, Endülüs Emevi sultanlarının emri altında, en güzel şekilde imar etmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmışlardı. İlim, sanat, ticaret ve ziraata ve güzel ahlaka çok ehemmiyet verilmişti. İspanya daha önce, Gotlar elinde vahşi bir belde iken, müslümanların idaresine geçtikten sonra, sanki Cennet bahçeleri gibi olmuştu. Avrupalı ilim adamları ve sanayiciler, İslâmın hakkını hiçbir vakit ödeyemezler. Bunlar, ilelebed müslümanlara teşekkür etmelidirler. Çünkü, Avrupa’ya ilim, güzel ahlak kıvılcımı, ilk defa, Endülüs müslümanlarından sıçramıştır.

Kurun-ı vüsta dediğimiz, Ortaçağda, Endülüs’te ortaya çıkan İslam medeniyeti, Endülüs’ün dışına taşarak, Avrupa’ya yayıldı. Endülüs’teki medeniyeti gören kabiliyetli bazı Avrupalılar ortaya çıktı. İslam âlimlerinin kitaplarını, Avrupa lisanlarına tercüme ettiler. Bunların, tercüme ve telif ederek, neşrettikleri kitaplar sayesinde, Avrupa halkı cehalet uykusundan uyanmaya başladı. Nihâyet 923 [m. 1517] senesinde, Almanya’da Martin Luther ortaya çıkıp, hristiyanlığın müceddidi, yenileyicisi olmak istedi. Luther, Roma kilisesinin akla uymayan bir çok esaslarına karşı çıktı. [Martin Luther, Alman papazıdır. Hristiyanlığın bir kısmı olan, Protestanlığı kurdu. Papaya bağlı olan hristiyanlara katolik denir. 1483’de tevellüd, 1546’da öldü. Çok kitap yazdı. Papaya düşman olduğu gibi, azılı bir İslam düşmanı idi. Katoliklerle protestanlar da birbirlerine düşmandırlar.] Ondan sonra Kalvin ortaya çıktı. Luther’in itirazlarını tasdik etmekle beraber, bazı meselelerde ona muhalefet etti. Luther ve Kalvin Roma kilisesinin ibâdet ve îman şekillerini reddettiler. Papanın, Petrus’un vekili ve Îsâ aleyhisselâmın halifesi olduğunu inkâr ettiler. Luther ve Kalvin’in peşinden gidenler (protestan) diye isimlendirildi.

Roma kilisesi, daha önce şark kilisesinin kendisinden ayrılması ile tebeasının 3’te 1’ini kaybettiği gibi, protestanlığın ortaya çıkması ile de, 3’te 1’ini daha kaybetti. Bu hâl, papaların akıllarını başlarından aldı. Zamanlarındaki katolik kralların askeri kuvvetlerini kullanıp, protestanları kılınçtan geçirerek zafere ulaşmak gibi, çok kötü bir tedbire başvurdular. Fakat hiçbir zaman, zor ile imanı ve vicdanı değiştirmek mümkün olmadığından, bu tedbir aksine tesir etti. Protestanlığın İngiltere ve Amerika’da da yayılmasına sebep oldu. Bunun üzerine, Roma kilisesi, diğer din mensublarını ve vahşi kavimleri hristiyanlaştırarak, nüfuzunu arttırmak sevdasına düştü. Dünyanın her tarafında hususi katolik mektepleri kurdu. Katolik dinini duyurmak ve yaymak için (misyoner) ismini verdikleri çok müteassıb papazlar yetiştirdi. Bunları bölük bölük Amerika, Japonya, Çin, Habeşistan ve diğer İslam memleketlerine gönderdi. Misyonerler, gittikleri yerlerde sadece bazı cahilleri çeşitli vaatler ve menfaatlerle aldatabildiler. Câhil kavimlerde, anayı kızının, oğlu babasının aleyhine tahrik ederek birbirlerine düşman ettiler. Bulundukları memleketlerde, çeşitli karışıklık ve ihtilaller çıkardılar. Daha sonra, hükümetler ve halk, misyonerlerin fitne ve fesadından bıkıp, usanarak, bulundukları her memleketten sürüp çıkardılar. Bazı memleketlerde ise, daha şiddetli cezalar verilerek, idam edildiler. Bu misyonerler, hristiyanlığı yaymak bahanesi ile insanlığa o kadar zarar vermişlerdir ki bütün dünyanın hristiyanlıktan nefret etmesine sebep oldular. Hele Roma kilisesinin, hristiyan katolik taassubu ve mal hırsı ile bir misli daha görülmemiş, vahşiyane tedbirleri ve insanlığın yaratıldığı günden beri işitilmemiş işkenceleri, mesela Sen Bartelmi gecesi ve engizisyon katliamları hakkında yazılmış tarih kitaplarını okuyan insanın, tüyleri ürperir.

Katolik kilisesinin, katolikliği yaymak için misyonerler yetiştirerek faaliyete geçmesi üzerine, protestanlar da, buna karşı boş durmadılar. Çeşitli yerlerde, cemiyetler kurarak, çok büyük sermayeler topladılar. [İngiltere’de, İslamiyeti yok etmek için kurulmuş olan, Müstemlekeler nezaretinin idaresinde] dünyanın her yerine protestanlığı anlatan kitaplar, casuslar ve misyonerler gönderdiler. Daha sonra neşrolunan masraf defterlerinde bildirildiğine göre, [m. 1804] senesinde kurulan İngiliz (Bible House=İncil Evi) ismindeki protestanlık cemiyeti, İncili 204 lisana tercüme ettirdi. Bu cemiyet vasıtası ile [m. 1872] senesinin sonuna kadar, basılan ve dağıtılan hristiyanlık kitaplarının adedi, hemen hemen 70 milyona vardı. Yine bu cemiyet, protestanlığı yaymak için, 1872 senesinde (205.313) İngiliz altını sarf etmişti ki bugünkü para ile [1988 senesinde bir ingiliz altını 150.000 Türk Lirası kıymetinde iken] 30 milyar 786 milyon Türk Lirası tutmaktadır. [Bu cemiyet, ingiliz müstemlekeler nezaretinin idaresi altında, bugün dahi faaliyette olup dünyanın birçok yerlerinde revirler, hastahaneler, konferans salonları, kütüphaneler, mektepler, hatta sinema salonları gibi eğlence yerleri, spor tesisleri kurmakta, buralara devam edenleri prostestanlığa teşvik için fevkalede gayret sarf etmektedir. Katolikler de, aynı sûrette çalışmaktadır. Bunlar, aynı zamanda, fakir memleketlerdeki gençlere iş bulmakta, ahaliye yiyecek yardımı yapmakta ve böylece onları hristiyanlığa teşvik etmektedirler.] Böylesine faaliyet göstermelerine rağmen, Avrupalılar eskisi gibi kör olmayıp gözlerini çoktan açmışlar, bu misyonerlerin ve casusların nasıl bir başbelası, yalancı, fitneci kimseler olduklarını defalarca tecrübe ederek öğrenmişlerdir. Bunun için, misyonerlerin Avrupalılar arasında itibarları yoktur. Misyonerler, neşrederek bedâva dağıttıkları [sayısı çok büyük rakamlara varan] kitapları, Avrupada kendi milletlerine dağıtmayıp, diğer memleketlere göndermektedirler. Kendileri, bulundukları devletin kanunlarına tâbi olmadıkça, bir diğer Avrupa memleketine asla sokulmuyor, hele kendi dinlerini yaymaya cesaret edemiyorlardı. [Katolik misyonerlerin, protestan olan memleketlerde katolikliği yaymalarına, protestan misyonerlerin de, katolik memleketlerde protestanlığı yaymalarına asla izin verilmemektedir.] Böyle bir hareket görüldüğü ânda, devletin polis kuvvetleri vasıtası ile memleketten sürülüp, hudud dışı edilmekte idiler. Bu misyonerler gittikleri her Avrupa memleketinde, horlanıp, hakir görülerek aşağılanmışlardır.

Misyonerler [ve ingiliz müstemlekeler nezaretinin casusları], Osmanlı devletinin, İslamiyetin dışındaki diğer dinlere tanımış olduğu serbestlikten istifade etmesini çok iyi bildiler. 40-50 seneden beri, Osmanlı devletinin himayesinde olan memleketlere sızdılar. Değişik yerlerde, mektepler kurup, guya insanlığa hizmet için, halkın çocuklarını bedâva okutuyoruz diyerek, bazı cahilleri aldattılar. Her memlekette câhiller, dinlerinin emirlerini ve vazifelerini layıkı ile bilmedikleri için, bilhassa protestanlık teşkilatının maddi sermayesi çok büyük olduğundan, protestanlığı kabul edenlere aylık ve yıllık maaşlar bağladılar. Bununla da kalmayıp, elçilik ve konsolosluklar vasıtası ile protestan olanlara, çeşitli devlet kademelerinde, vazifeler almalarına da yardım ettiler. Anadolu ve Rumelideki Osmanlı tebeasından, bazı saf hristiyanları iğfal edip, kendilerine bağlamaya muvaffak oldular. Fakat bunları altınla, parayla aldatıp kendilerine bağladıklarından, arzu ettikleri derecede istifade edemediler. Elhamdülillah ki şöhretli ve tanınmış, bir müslümanı dahi iğfal etmeye [aldatıp hristiyan yapmaya] muvaffak olamamışlardır.

Misyonerler, müslümanları aldatmak için 1866 senesinde İstanbul’da bastırdıkları Türkçe İncilin sonunda (Bu kitap, Ali beğin tercümesi ve Türabi efendinin himmeti ile daha önce basılan nüshanın müsahhah, düzeltilmiş hâlidir) ibaresini yazmışlardır. Bu yazı ile güya, bazı müslümanları aldatmaya muvaffak olduklarını açıklamışlardır. O tarihlerde birkaç yüz altın karşılığı, İncili tercüme eden kimseyi biz biliyoruz. Fakat protestanlığı kabul ettiği meçhuldür. Ayrıca, Ali beğ namında bu işe ehl, tanınmış bir kimse bulunmadığından, sahte bir isim olması ihtimali de hiç uzak değildir. Çünkü tanınmış bir kimse olsa, herkesin tanıdığı lakabı ile yazılması icap ederdi. Türabi efendiye gelince, Mısırda oturan ve bir protestan kızı ile evli olan bu kimsenin, onlara böyle bir hizmette bulunması şaşılacak bir şey değildir. Fakat kendisinin, hiçbir vakit protestan ayinlerini beğenip, takdir ettiği görülmemiştir. Bilakis, onların her türlü çirkinliklerini ortaya koyduğundan, din değiştirdiğine inanılamaz. Öyle bile olsa, Türabi efendi, herkesin tanıdığı bir kimse olmayıp, Mısır idaresi tarafından çocukluğunda İngiltere’ye gönderilmiş ve orada papaz mektebinde yabancı dil öğrenmiştir. Bu ise, (Türabi efendi İslamiyeti öğrenmeden protestanlığa meyletmiş) demektir.

Hiç bir hristiyan; İslamiyeti bilen, İslam terbiyesi görmüş, İslamiyetin hakikatina vakıf olarak, kelime-i tevhidin ruhani lezzetini almış, güzel kokusunu his etmiş, akıllı bir müslümanın protestanlığı kabul ettiğini gösteremez. Şayed gösterirse, para, himaye ve mevki gibi şeylerden birisi sebebi ile olup olmadığını araştırmak icap eder. (Allahü teâlânın ortağı ve benzeri yoktur. Onu bunlardan tenzîh ederim) diyen bir kimseye, (Allah birdir, fakat 3’tür veya Allah 3’tür, fakat birdir) fikrini kabul ettirip, inandırmak pek güç, hatta mümkün olmayan bir şeydir. İman esaslarını bilen bir müslüman, felsefe ile çok meşgul olunca, felsefecilerin yoluna meyl etmesi belki mümkündür. Fakat, hristiyan olması asla mümkün değildir. Bu sebep ile İslam dininin gerçek koruyucusu Allahü teâlâ olduğundan, misyonerlerin sinsi ve zararlı faaliyetlerinde, müslümanlar için korkulacak hiçbir tehlike yoktur. Hatta böyle bir tehlikenin hatıra gelmesi bile bizce bir nev’i tenezzülden ibarettir. Fakat, memleketimize gelen papazlar, ingiliz müstemlekeler nezareti tarafından kendilerine verilen vazife icâbı, haşa İslam dininin, batıl ve hristiyanlığın ise üstünlüğü hususunda bazı kitaplar yazıp, ücretsiz olarak dağıtmaya başladılar. Bir takım yalan ve hileler ile batılı hak gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Misyonerlerin bu yalan ve iftirâlarına cevap vermek, ilim sâhibi olan müslümanlara farz-ı kifâyedir. Bunların asıl maksatları, din-i İslamı karıştırarak, her zaman ve her memlekette yaptıkları gibi; zevc ile zevce, evlat ve akraba arasına düşmanlık tohumları atmaktır. [Çünkü bu kimseler, bu günkü İncilleri Allah kelamı zannetmekte ve onların emirlerine göre hareket ettiklerini söylemektedirler. Matta İncilinin 10. babının 34 ve 35. ayetlerinde haşa Îsâ aleyhisselâmın, (Yeryüzüne selamet getirmeye geldim sanmayın, ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben, adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Ve kendi ev halki adâmin düşmanları olacaktır) diye emrettiği yazılıdır. Misyoner papazlar, buna uyarak, cahilleri aldatıp, devlet aleyhine tahrik ederek, kışkırttılar. Asıl maksatları, bu yolla İslam dinini ve Onun hamisi olan Osmanlı devletinin varlığını, tehlikeye düşürmek idi. Osmanlı devletinin merhamet ve himayesi altında, gâyet rahat bir hayat süren hristiyan tebea arasına, bu yolla, nifak ve düşmanlık tohumlarını attılar. Ashâb-ı kirâmdan, zamanımıza kadar, her İslam devleti, emri altında bulunan diğer din mensublarının asla din işlerine karışmamış, bunları hiçbir zaman dinlerinden dolayı incitmemişlerdi. Bilhassa Osmanlı devleti, 600 seneden beri, emri altında bulunan gayrimüslimlerin din işlerine hiçbir sûrette karışmamakla beraber, ibâdetlerini yapmalarına da, her türlü yardım ve kolaylığı da sağlamıştır. Bu yardımın ve adaletin yapılmasını İslamiyet emretmektedir. Peygamberimizin bu husustaki emirleri, İslam kitaplarında yazılıdır. Bunun için, hiçbir din mensubuna akidesinden [inancından] dolayı tahkir edilip, tecavüz edilemeyeceği, Osmanlı devletinin teminatı [garantisi] altında idi. Hem bir insanın evinde misafir olacaksın, hem de onun îman ettiği [inandığı] mukaddes şeyleri ayak altına alıp, kötüleyeceksin. Böyle bir şey, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Burada mühim olan husus, İslam düşmanlarının, yıkıcı sözleri, yazıları, kitapları ve [televizyonları, teyp, video kasetleri] ile İslamiyete yaptıkları iftirâlardır. Bu yalan ve iftirâlara herkesin dikkatini çekmek, [onlara cevap vermek] ve kendilerinin doğru gibi yaptıkları neşriyatın [yayınların] ne gibi çürük esaslara bağlı olduğunu bütün âleme göstermektir. Bilhassa Şemsü’l-hakika ismi ile neşrettiğim türkçe kitapta, misyonerlerin İslamiyete yaptıkları hücumlara, gâyet güzel cevap verilmiştir. Bu kitabımda, hristiyanlıkla ilgili bir çok husus etraflıca anlatılmış, birçok sualler de ortaya konmuştur. Hâl böyle iken, hristiyan papazlar ne bu soruları, ne de Hindistan’ın büyük âlimlerinden Rahmetullah Efendinin Arabî olarak yazmış olduğu ve daha sonra Türkçeye tercüme edilen İzharü’l-hak isimli mükemmel kitabını hiç görmemiş gibi, yeniden bir takım yalan ve uydurma kitap ve risaleler neşretmektedirler. Eski iftirâlarını bu kitaplarında da aynen tekrar etmektedirler. Şemsü’l-hakika ve İzharü’l-hak da kendilerine tevcih ettiğimiz suallerin birine dahi cevap vermekten âciz kalmışlardır.

Fârisî (Makamat-i ahyar) kitabının 390. sayfasında diyor ki (Protestan papazı Fander, hristiyanlar arasında çok meşhur idi. Protestan misyoner teşkilatı, seçtikleri papazlar ile Fanderi Hindistan’a gönderdi. Hristiyanlığı yaymak için çalışacaklardı. 1270 [m. 1854] senesinin Rebîülâhir ayında ve Recebin 11. günü, bu misyoner heyeti, âlimler ve seçilmiş zatlar arasında, Delhi’nin büyük İslam alimi Rahmetullah efendi ile münazara [ilmi mücadele] yaptılar. Uzun münakaşalar neticesinde, Fander ve yardımcıları cevap veremez hâle geldiler. 4 sene sonra, ingiliz hükümeti Hindistan’ı işgal edince [ve müslümanlara ve bilhassa sultana ve din adamlarına korkunç işkenceler yapınca] Rahmetullah efendi, Mekke-i mükerremeye hicret etti. 1295 [m. 1878] senesinde, bu misyoner heyeti İstanbul’a gelerek, hristiyanlık propagandasına başladı. Sadr-ı Âzam Hayrüddin paşa, Rahmetullah efendiyi İstanbul’a davet etti. Misyonerler, karşılarında Rahmetullah efendiyi görünce, çok korktular. Suallere cevap veremeyerek, firar etmekten başka çare bulamadılar. Paşa, bu büyük İslam alimine çok ihsanda bulundu. Hristiyanları nasıl red ve perişan ettiğini yazmasını rica etti. Bu da, Recebin 16. gününden Zilhicce sonuna kadar, Arabî İzharu’l-hak kitabını yazdı ve Mekke’ye gitti. Hayrüddin paşa, bunu türkçeye tercüme ettirip, ikisini de bastırdı. Avrupa dillerine de tercüme ve tab’ ve her memlekete neşredildi. İngiliz gazeteleri, (Eğer bu kitap yayılırsa, hristiyanlık çok zarar görecektir) yazdılar. Bütün müslümanların halifesi olan sultan II. Abdülhamid Han “rahmetullahü aleyh”, 1304 Ramazan ayında tekrar davet edip, sarayında çok hürmet ve ikram yaptı. Rahmetullah efendi 1308 [m. 1890] Ramazan ayında Mekke-i mükerremede vefât etti.

Allahü teâlânın yardımı ile şimdi yazmaya başladığımız bu türkçe kitaba Cevap Veremedi (Diya-ül-kulûb) ismini verdik. Fakat, şurası iyice bilinmelidir ki bu kitabı yazmaktan maksadımız, sadece protestan misyonerlerin, İslam dini aleyhinde neşrettikleri kitap ve broşürlere cevap vermek, onlara mukabele etmek vazifesini yerine getirmektir. Dinlerini ve rahatlarını korumak isteyen hristiyan hemşehrilerimiz de, bu misyonerlerden rahatsız ve zararlarını def’ etmek hususunda bizim ile aynı fikirdedirler.

HARPUTLU İshak Efendi

Lâ ilâhe illallah, el-melikül hakkul mübin,

Muhammedün Resûlullah, sâdıkul vaadil emin.

 

DİYA-ÜL-KULÛB (KALPLERİN ZİYASI)

Allahü teâlâ vardır, birdir. Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesi 8’dir. Bunlardan birincisi, (Hayat) sıfatıdır.

Protestan rahibleri, İstanbul’da İslamiyetin aleyhine neşrettikleri risalelerden birinde:

(Hristiyanlığın fazilet ve üstünlüğü, günlük hayat ve dünya hakimiyetine yakışacak tesirleri ile insanlar arasında çok süratli bir şekilde yayılmasından anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ hristiyanlığı, diğer dinlerden üstün, hakiki bir din olarak dünyaya göndermiştir. Yahudilerin mahvolması, üzerlerine büyük belaların gelmesi ve yahudi milletinin dağılıp bozulmasının sebebi, hristiyanlığı inkâr ettikleri için, Allah tarafından kendilerine verilen açık bir cezadır.

İslamiyetin zuhûru ile hristiyanlık nesh olup hükmü kalkmıştır denilirse, acaba İslamiyetteki hayat kuvvetinin, yaşama şeklinin, insanların kalplerini kendi tarafına çekme kuvvetinin, hristiyanlıktaki bu kuvvetten daha üstün olduğu ortaya çıkmış mıdır? Yahut, İslamiyetin zuhûru ile hristiyanlar üzerine, yahudilerde olduğu gibi, müthiş belalar gelmiş midir? Hristiyanlık 300 sene kadar devlet gücü olmadan yayılmıştır. İslamiyet ise, hicretten sonra, din olma şeklinden çıkıp devlet gücüne sâhip oldu. Bunun için, İslamiyet ile hristiyanlığın insanların kalplerine olan ruhani ve mânevî tesirlerinin hakiki nisbetini tesbit etmek, güç bir iştir. Fakat, Îsâ aleyhisselâm 3 sene insanları dine davet etmiştir. Bu zaman içinde kendisine pek çok kimse tâbi oldu. Bunların içinden 12 havariyi seçti. Başka bir zamanda “İncil müjdeleyicileri” ismi ile 70 kişi daha seçti. Bunları, insanlara doğru yolu göstermeleri için gönderdi. Daha sonra, 120 kişiyi de, bir yerde toplamıştır. Havarilerin bildirdiklerine göre, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmesine kadar 40 gün içinde kendisine inanan 500 hristiyanı da dine davet için gönderdiği Pavlos’un mektuplarında açıkça yazılıdır) demektedirler.

İstanbul’da neşrettikleri bu risale şöyle devam ediyor: (Arap tarihçilerden İbni İshak, Vakıdi, Taberi, İbni Sad ve diğerlerine göre, Muhammed’e “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilk îman edenler, kendi hanımı hazret-i Hadice, evlatlığı ve kölesi Zeyd bin Harise, amcasının oğlu Ali bin Ebû Talib, vefakar dostu ve mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîk ile bunun ihsanlarına kavuşmuş birkaç köleden ibarettir. Hazret-i Ömer’in İslamiyeti kabul ettiği tarihe kadar, yani bi’setin 6. senesine kadar, müslüman olanlar 50 kişidir. Bir rivayette 40 veya 45 erkek ile 10 veya 11 kadından ibarettir. Yine Mekkeli müşriklerin eziyet ve düşmanlıkları sebebi ile bi’setin 10. senesinde, 2. defa Habeşistan’a hicret eden müslümanların sayısı 101 kişiye, yani 83 erkek ve 18 kadına ulaşmıştı. Vakıdi, kitabında, hicretten 19 ay sonra vuku bulan, Bedr gazasında bulunan muhacirlerin sayısının 83 kişi olduğunu bildirmektedir. Buna göre, hicrete kadar geçen 13 senede Muhammed’e “sallallâhü aleyhi ve sellem” inananların sayısı ancak 100’e ulaşabilmiştir. Hicret esnasında tâbi olanlar ise 73 erkek ve 2 kadından ibaret olduğu yine tarihlerde yazılıdır. Bu kıyaslamadan sonra, hristiyanlık ve müslümanlıktan hangisinin kalplere tesirinin daha fazla olduğu ortaya çıkar. Çünkü, herhangi bir zorlama ve kuvvet olmaksızın, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sadece tebliğ etmek sûreti ile îman edenlerin sayısı birbirine mukayese edildiğinde; Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” 13 senelik davetinin neticesi, kendisine 180 kişi inanmıştır. İsaya “aleyhisselâm” ise, 3 senede 500’den çok kimse inanmıştır. Bundan sonra, hristiyanlığın ve İslamiyetin yayılma şekli değişmiştir. Bu değişikliğin sebebi ise, sadece kullanılan vasıta ve sebeplerdendir. Bunların başında ise, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin muharibliği gelmektedir. Harblerde gâlip olup terakkî ederek, birden bire yayılmışlardır. Yoksa İslamiyet, hristiyanlık gibi, insanların kalplerine olan kuvvetli tesiri sebebi ile yayılmamıştır. İlk hristiyanlar ise, Perslerin [İranlıların] eza ve cefalarına 300 sene tahammül ettiler. Çeşitli manilerle karşılaştıkları hâlde, o kadar çabuk yayıldılar ki miladın 313. senesinde, I. Kostantin hristiyanlığı kabul ettiği zaman, hristiyanların sayısı birkaç milyona ulaşmıştı. Müslümanlara mağlub olan milletler, zâhirde İslamiyeti kabule pek zorlanmazlardı. Fakat, hayli tahriklerle milli örf ve adetlerinden mahrum edildiler. Çeşitli düşmanlıklara maruz kalmalarından başka, kendi dini ayinlerini yerine getirmelerine sebep olan şeyler de yasaklanmıştı. Çaresiz kalarak bu zorluklara ve tazyiklere katlandılar. Bu, kendilerini mânevî olarak İslamiyetin kabulüne zorlamak idi. Mesela, Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” zamanında 4.000’den çok kilisenin yıkıldığı bildirilmiştir. Binlerce, câhil, dünyaya düşkün, hamisiz kimselerin, o zamanki karışıklıklar arasında mal ve mevki sâhibi olmak için İslamiyeti kabul etmelerine hayret edilmez. İslamiyetin bu şekilde yayılması, İskender gibi bazı cihangirlerin ortaya çıkmasına benzer. Müslümanların yaptığı büyük fetihler, Kurân-ı Kerîmin Allah tarafından gönderilen bir kitap olduğunu göstermez. Hatta müslümanların bunca fethleri ve çalışmaları, emirleri altında bulunan hristiyanlara pek hoş gelmemiştir. Halbuki hristiyanların daveti Perslere daha çok tesir etmişti. Zira, bugün Avrupa’da, küçük bile olsa bir putperest cemiyeti bulunamaz. Müslüman ülkelerde ise, pek çok hristiyan bulunmaktadır.

Yahudiler, hristiyanlığı reddettikleri için, Allahü teâlânın gazapına uğradılar. Vatanlarından çıkarılarak, dünya üzerinde, her yerden koğulan, kötü bir kavm oldular. Acaba hristiyanlar da, İslamiyeti reddettikleri için, yahudilerden daha fazla veya onlar kadar olsun bir musibet ve belaya uğramışlar mıdır? Bugün yer yüzünde 150 milyon kadar müslüman bulunduğu hâlde, hristiyanların sayısı 300 milyonu aşmıştır. Allah tarafından gönderilen hak din, adaleti ve insafı emreder. Kâmil bir îman ve ibâdet sebebi ile Allahü teâlâya yaklaşma saadetini bahş eder. Bu din, kendisine inanan bir kavmi en yüksek derecelere ulaştırıp, maddi ve mânevî huzur içinde olmalarına sebep olur. Bu hususlar şüphesizdir. Eğer İslamiyetin zuhûru ile hristiyanlık nesh edilip, hükmü kalkmış olsaydı, İslam memleketlerinin servet ve saadet ile diğer memleketlerden üstün olması icap ederdi. Halbuki İslamiyetin doğduğu yer Arabistan olup burası Muhammed “sallallâhü aleyhi sellem” zamanında müslümanların emri altına girmişti. Müslümanlar daha sonra, ilk halifeler zamanında da, dünyanın zengin pek çok milletlerini emirleri altına almışlar, onlara hüküm etmişlerdi. Fakat, ne çare ki az vakitte hâsıl olan o zenginlik, az zamanda yok oldu. Bugün bile Araplar fakirlik içerisindedirler. Müslüman beldelerin çoğu harab, arazileri ziraattan mahrumdur. Buralarda yaşayan müslümanlar servet, medeniyet ve imardan uzaktır. İlimde ve sanatta Avrupaya muhtaç olmuşlardır. Hatta bir mühendis lazım olsa, Avrupa’dan getirtirler. Denizcilik ve askerlik bilgilerini öğrenmek için gençlerinin tahsil ve terbiyeleri, hristiyan muallimlerine bırakılır. Müslüman askerlerin harblerde kullandıkları silahlar, âlimlerin ve katiblerin üzerine yazı yazdıkları kağıtlar, en büyük ve en küçüğünün giydiği elbiseler ve kullandıkları eşyanın çoğu hristiyan memleketlerinde imal edilmiştir. Hiç kimse oralardan getirtilmiş olduğunu inkâr edebilir mi? Müslüman askerlerin kullandıkları silahlar dahi, Avrupadan getirtilir. Avrupa ise, hristiyanlık sayesinde nüfus, terbiye, devlet ve servetce terakkî etmiş, ilerlemiştir. Mükemmel hastahaneler, muntazam mektepler ve fakirhaneler inşa etmişlerdir. Şimdi, diğer memleketlere de hastahaneler kurarak, muallimler ve kitaplar göndererek hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar. Müslümanlar ise putperestleri ve hristiyanları, İslamiyete davet için gayret ve hamiyet etmiyor, milyonlarca Kurân-ı Kerîm tercümeleri dağıtmıyor, âlimler ve davetciler göndermiyorlar. Eğer İslamiyetin zuhûru ile hristiyanlık nesh edilmiş, hükmü ortadan kalkmış olsaydı, hâl hiç böyle olur muydu….)

CEVAP: Hristiyan misyonerlerinin dağıttıkları bu risalelerde, öne sürülen fikirler, hülâsa edildiğinde; hristiyanlığın İslam dininden daha faziletli, doğru ve nesh edilmemiş [hükmünün kalkmamış] olması, şu birkaç delile bağlanmıştır: Hristiyanlığın sürat ile yayılması, yahudiler üzerine gelen büyük belaların hristiyanlar üzerine gelmemiş olması, İslamiyetin kılıç ile yani harp ile hristiyanlığın ise, nasihat, güzellik ve insanlara merhamet ile yayılması, hristiyanların nüfusca müslümanlardan çok olması, hristiyan devletlerin güçlü olması, hristiyanların sanayi, zenginlik ve memleketlerinin imarında müslümanlardan ileri olması ve iyilik yapmaya çalışıp, buna çok ihtimam göstermeleri ve Avrupa’da putperestlerin bulunmayıp, müslüman devletlerin her yerinde hristiyan ve yahudilerin bulunmasıdır.

 

İSLAMİYET KILIÇ ZORU İLE Mİ YAYILMIŞTIR?

 

YAHUDİLERİN BAŞINA GELEN BELALARIN SEBEBİ NEDİR?

 

FEN VE TEKNİKTE İLERDE OLMAK DOĞRU OLMAYI GÖSTERİR Mİ?

 

(GADA-ÜL-MÜLAHAZAT) KİTABINA CEVAP

Bir papazın neşrettiği (Gada-ül-mülahazat) kitabının 2. babının 3. faslında diyor ki: (Bu fasl, hristiyanlığın İsrail oğulları arasında yayıldığı gibi, Muhammed aleyhisselâmın dini de hristiyanlık ufkundan ortaya çıkacak iken, Arabistan putperestleri arasında zuhûr etmesi şeklindeki garib meselenin açıklanmasına dairdir. Bütün âlemler Allahü teâlânın mülkü olup kendi mülkünde “dilediğini yapıcı” olduğunda asla şüphemiz yoktur. İlâhî fillerinin hepsi hikmetli birer sebep ile olmaktadır. Rabbânî hikmetinin bir gereği olmak üzere, hazret-i Mesihin ruhani ve dini mükemmil [tamamlayıcı] olmasına bir hazırlık olmak üzere, önce Mûsâ aleyhisselâmın şeriatini gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, beklenen yerde, bulundukları zamanda ortaya çıkmasının ve kendi kilisesinin yani cemaatinin binasını buna kabiliyet kazanmış olan esas üzerine koymasının, sübhâni hikmete uygun olması, az bir mülahaza ile anlaşılabilir. Bunun gibi, eğer hristiyanlığın kaldırılması, neshedilmesi Allahü teâlânın muradı olsaydı, hem kıyas gereği, hem de maslahat icâbı onun yerine dikilecek kâmil ağacın, hristiyanlık kökünden, yani yeni bir din kabulüne hazır bulunan yerden ortaya çıkması gerekirdi. Ama, İslamiyeti bina ve tesis eden Zât, ne bir hristiyan memleketinde doğmuş, ne de İsrail oğulları arasında zuhûr etmiştir. Bilakis tarihlerin açıkça belirttikleri gibi, Kâbe-i muazzamayı 300’e yakîn putlarla dolduran câhil Araplar arasından çıkmıştır. Arap tarihlerinden haberdar olan, vukuf sâhibi kimselerin bildiği gibi, hazret-i Muhammed “aleyhissalatü vesselâm” nübüvvetini bildirdiği, yani dinini ilana başladığı vakit, Mekke halki adı geçen dini kabule hazır değildi. Tam bir zıdlıkla Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğine itiraz ve tebliğatına muhalefet ve Zâtına hakaret ederlerdi ki eğer Ona Ebû Talib ve onun hanedânının kuvveti yardımcı olmasaydı ve sonradan Mekke halkı arasında meydana gelen akrabalık rekabeti ve gayretinin, Onun maksadına ulaşması için meydana getirdiği fırsat Onun kabiliyetine eklenmeseydi, mezkur din, henüz tomurcuk halinde iken, muhaliflerin taarruzlarından zedelenir ve perişan olur giderdi. Mezkur yeni dini, yani İslamiyeti kuvvetlendirmek için, buna cismani sebepleri ve dünyevi vesileleri serbestçe kullanmak; İslam dininin hristiyan dini kadar ruhani olmadığına ve onun zuhûru için Arabistan’ın hazır bulunmadığına kuvvetli bir delildir. İslamiyet, ruhani bir din, Arabistan da, onu kabule hazır olmuş olsaydı, cismani sebeplere ve dünyevi vesilelere asla ihtiyaç duyulmaksızın, o da hristiyanlığın yayılması gibi halim ve selim olarak yayılırdı.

Putperest ve câhillerin, hidayete gelmeleri için, en mükemmel ve en üstün dinin bir defada gönderilmesi mümkün iken, niçin merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, İslamı, 600 sene evvel hristiyanlığın ve 2.000 sene evvel Mûsevîliğin yerine koymadı, yani onlardan önce göndermedi. Bunca zaman tehirine sebep ne idi? Müslümanlar, kendi dinlerinin hak ve Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olup olmamasını, bu delilimiz vasıtası ile anlayabilirler) demektedir.

Gada-ül-mülahazatın bu yazısı hülâsa edilirse, 3 iddiayı içine almaktadır:

Birincisi: Îsâ aleyhisselâmın dininin yani hristiyanlığın fazilet ve üstünlüğünün sebebi; onu kabul etmeye müsait, şeriat terbiyesi görmüş İsrail oğulları arasında zuhûr etmesi ve Muhammed’in “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” dininin yani İslamiyetin ise, şeriat terbiyesi görmemiş ve onu kabul etmeye müsait olmayan putperestler arasında zuhûr etmesidir.

İkincisi: Hristiyanlık yumuşaklık ve tatlılıkla yayıldığı hâlde, İslamiyetin sertlik, kuvvet ve dünyevi sebeplerle yayılmasıdır.

Üçüncüsü: Allahü teâlânın Peygamber göndermesi mümkün ve kendisi de merhametlilerin en merhametlisi olduğu hâlde, üstün olan bir dini, yani İslamiyeti, diğerlerinden evvel göndermemesinin, Onun adaletine uygun olmamasıdır. Gada, kışlık taam demektir.

BİRİNCİ İDDİALARI: (Îsâ aleyhisselâmın, şeriat terbiyesi görmüş bir kavim içerisinden zuhûru, Muhammed aleyhisselâmın ise, şeriat terbiyesi görmemiş bir kavim arasından zuhûr etmesidir.)

CEVAP: Hazreti İsa’nın Kavmi Daha mı Yüksekti?

 

2. İDDİALARI: (Gada-ül-mülahazat) da ortaya atılan 2. iddia, “Hristiyanlığın yumuşaklık ve tatlılıkla yayıldığı hâlde, İslamiyetin sertlik, kuvvet, zor ve dünyevi menfaatler vererek yayılması”dır.

CEVAP için Hristiyanlık hoşgörü ile mi yayıldı? yazımızı okuyunuz

 

ÜÇÜNCÜ İDDİALARI: Papazların ortaya attıkları 3. iddia: (Herhangi bir hazırlığa lüzum olmaksızın, şeriat terbiyesi görmeksizin, Allahü teâlânın Peygamber göndermesi mümkün olduğu hâlde, böylesine efdal bir dini Îsâ ve Mûsâ aleyhimesselâmin dinlerinden evvel göndermemesi, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlânın adaletine uygun olmadığı)dır.

CEVAP: Papazların bu iddialarına da çeşitli şekillerde cevap verilir:

Bunlardan biri, biz inanıyoruz ki Allahü teâlâ sonsuz kudret sâhibidir. 7 kat yerleri ve gökleri halk etmesi [yaratması] ile bir karıncayı, [bir hücreyi, bir atomu] yaratması, Ona göre müsavidir. Haşa, şeriki olması gibi, mümkün olmayan şeyden başka, Allahü teâlânın yaratamayacağı hiçbir şey yoktur. Eğer iddia ettikleri gibi, hazırlık olmaksızın Peygamber göndermek imkansız olsa, bu da Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizelerine ilaveten bir diğer mucize olur. Çünkü, yeni bir dini kabule hazır ve kurtarıcı bir Peygamber bekleyen İsrail oğullarından, Îsâ aleyhisselâma, göğe çıkarılıncaya kadar îman edenler, 82 kişi olmuştur. Herhangi bir din terbiyesi, şeriat terbiyesi görmemiş ve yeni bir dini kabule müsait olmayan Arapların içerisinden gelen, Fahr-i kainat “aleyhi efdalüttehiyyat” efendimizin vefâtından önce, o Araplardan 124.000’den ziyâde kimseyi imana kavuşturması, mümkün olmayanı, mümkün yapmaktır, bir mucizedir. Hele, (efdal olanı, daha üstün olanı önce göndermemesi, Allahü teâlânın rahmet, şefkat ve adaletine uygun değildir) demeleri hiç bir aklın kabul edeceği şey değildir. Çünkü, hristiyanların îtikadı [inancı], (Îsâ aleyhisselâmın çeşitli hakaretlerle katledilip, 3 gün de Cehennemde yakılması, Âdem aleyhisselâm ile hazret-i Havva’dan Cennette iken meydana gelen zelleden [kusurdan] dolayı, bütün insanlar, hatta bütün Peygamberler günah kirine bulaşmış olduklarından, [haşa] Allahü teâlâ sevgili oğlunun kanını dökerek, onları afv ve mağfiret etmek içindi) şeklindedir.

Biz onlara soruyoruz: Îsâ aleyhisselâm, hristiyanların inancına göre [haşa] Allahü teâlânın oğlu ve belki aynısı iken, Âdem aleyhisselâmdan hemen sonra gönderilseydi; bu kadar Peygamber ve bunca Mâ’sûm insanlar Cehenneme girmemiş olsalardı, daha evla olmaz mıydı? Hususen meliklerin, sultanların teşrifinde, saltanatı en büyük olan geriden gelir. İnsanların adetlerine göre de büyük hutbelerde en mühim olan kısım en son zikir edilir. Bu her hususta böyledir. Mesela mahir sanatkarlar işlerinin kabasını, o işte çalışan çıraklarına kabaca yaptırdıktan sonra, en mühim ve nazik olan yerlerini sonunda kendileri yaparak işi tamamlarlar. Böyle olması tabiîdir. Hakim-i mutlak olan Allahü teâlâ da Peygamberlerin en üstünü ve en efdali olan Seyyid-il-mürselini “sallallâhü aleyhi ve sellem” en son olarak gönderip, kendi dinini kuvvetlendirmesi ve hiç noksansız olması, ilâhî hikmetine daha uygun olacağı açıktır.

 

MUHAMMED ALEYHİSSELAMIN MUCİZELERİ İNKAR EDİLEBİLİR Mİ?

 

KURÂN-I KERİM ve BUGÜNKÜ İNCİLLER

 

PAPAZLARIN İSLAMİYETTEKİ İBADETLERE HÜCUMLARI ve BUNLARA CEVAPLAR

Tavsiye Yazı: Günahlardan nasıl kurtulunur? (Hristiyanlıkta ve İslamiyette günah kavramı)

Tavsiye Yazı: Hazreti İsa bütün insanlık için kurtarıcı mıdır?

 

Protestan papazlar, İslamiyete itiraz ederek, (İncil, kendisine inananları, Îsâ Mesihin asrında, yahudilerin yaptıkları ibâdetlerden muaf tutmuştur. İbadeti, akla uygun ve makbul bir şekilde müminlere göstermiş ve beyan etmiştir. Halbuki Kurân-ı Kerîm, tekrar kemâlden uzaklaşmıştır. Çünkü, yahudiliğin, rûhâniyet bulunmayan maddi ve zâhiri olan adet ve ibâdetlerini emretmiştir) demektedirler.

CEVAP: Bunlara sorarız ki Îsâ aleyhisselâmın Matta İncilinin 5. babının 17. âyetinde, (Ben şeriati yıkmaya gelmedim. Ben yıkmaya değil, tamam etmeye geldim. Çünkü, yer ile gök zail olmadıkça, her şey vaki oluncaya kadar, şeriatten bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır) sözünün mânâsı nedir? Kendisi, Mûsâ aleyhisselâmın dini üzere, niçin sünnet olmuştur? Ömrünün sonuna kadar, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatindeki belli bayramları tamamen icra etmesinin sebebi nedir? Beni İsrail ile aralarında geçen münakaşalarda, onları Mûsâ aleyhisselâmın şeriatı ile amel etmedikleri için, neden azarlamıştır? Bunlardan anlaşılıyor ki protestan papazların bu iddiaları, tamamıyla İncilin ahkâmına ve Îsâ aleyhisselâmın yaptıklarına, mugayirdir, zıttır. Kurân-ı Kerîm, kemâlden ve rûhâniyetten asla ari değildir. Bir dinin zâhiri olan ibâdetlerini yapmayan, o dinin rûhâniyetinden istifade edemez. Bunun tafsilatı aşağıda beyan olunacaktır.

 

Hristiyan papazların itirazlarının birincisi, İslam dinindeki taharettir. İlk hedefleri, ilk hücum ettikleri mesele taharet meselesidir.

Abdest hakkındaki iddialara cevaplar

Papazların itirazlarından birisi de namazdır. (Tekbîr, kıyam, rükû ve secde zâhire uygun olmadığı gibi, ruhani de değil imiş.)

Bu itiraza cevap için —> İbadetten maksat nedir?

Hac hakkındaki itirazlara cevaplar

Tavsiye Yazı: Oruc hakkında iddialara cevaplar

Kıraat hakkındaki itirazlara cevaplar

 

BİR PAPAZIN İFTİRALARINA CEVAPLAR

 

Tavsiye Yazı: Hristiyanlıkta Sünnet yok mu?

Tavsiye Yazı: Kaynakların Arapça olması İslam dünyası için problem mi?

 

Hristiyanlıkta Cihad emri var mı?

Papazların cihad hakkında iddialarına cevaplar

 

İslam hukukunda cezalar, hristiyan hukukuna göre çok mu ağır?

Tavsiye Yazı: Papazların kölelik müessesesine dair itirazlarına cevaplar

 

Evlilik hakkındaki iddialara cevaplar

 

Bu papaz, bir risalesinde, müslümanların “Îsâ aleyhisselâm öldürülmeyip, diri olarak semaya kaldırılmıştır” şeklindeki îtikatlarına itiraz ediyor ve “Bu itikat, bütün tarihlere muhalif olduğu gibi, tevatüre de zıttır. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmesinde bir takım mucizeler gösterdiği 4 İncilde yazılıdır. Havarilerin gözleri ile gördükleri, tevatüren bizlere ulaşmış olduğu için, bu tevatürü inkâr etmek nasıl câiz olabilir” diyor.

Cevap: İsa aleyhisselamın çarmıha gerildiği iddiası için yanlıştır?

 

ALLAHÜ TEÂLÂ VARDIR VE BİRDİR

Papazların asıl iddiaları, hristiyanlık ile İslamiyetin hakikatini karşılaştırıp, hangisi daha hak, daha doğru ise, onu kabul etmek imiş. Bunlara cevap olarak, Kurân-ı Kerîm ile İncil diye neşrettikleri kitaplarını, kitabımızın baş tarafında karşılaştırmıştık. Burada, hristiyanlar ile müslümanların îtikat [inanç] esaslarını karşılaştırmayı da, lüzumlu gördük. Nakli delillerden sarf-ı nazar ederek, akli deliller ile bu meselenin tafsilatına başlıyoruz.

Teslise inanmak akla uygun mudur?

 

İLM BAHSİ

Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesinin 8 olduğunu ve bunlardan birincisinin (Hayat) olduğunu uzun bildirmiştik. Şimdi burada İlm-i ilâhîsini bildireceğiz.

Tavsiye Yazı: Hristiyanlar Allahu tealaya cehalet mi isnad ediyorlar?

KUDRET BAHSİ

Hristiyanlar Allahu tealaya acizlik mi isnad ediyorlar?

Tavsiye Yazı: Papazların cevap veremedikleri sorular

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler