ÖNSÖZ

Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun temiz Âline ve Ona Ashâb olmakla şereflenenlerin hepsine, bizlerden selamlar ve hayırlı duâlar olsun!

Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede din sâhibi yeni bir Peygamber vasıtası ile insanlara dinler göndermiştir. Bunlar vasıtası ile insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir din gönderilen Peygamberlere (Resûl) denir. Resûllerin büyüklerine (Ülül’azm) Peygamberler denir. Bunlar, Adem, Nuh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed aleyhimüssalâtü vesselâmdır.

Şimdi, dünyada semavi kitâbi olan üç din vardır: (Mûsevîlik), (Hıristiyanlık), (İslamiyet). Mûsâ aleyhisselâma Tevrat, Îsâ aleyhisselâma İncil kitabı indirilmiş idi. Mûsevîler, Mûsâ aleyhisselâmın; hıristiyanlar Îsâ aleyhisselâmın getirdiği dine tâbi olduklarını söylerler.

Kurân-ı Kerîm, en son Peygamber olan, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gönderilmiştir. Kurân-ı Kerîm, bütün ilâhî kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kurân-ı Kerîme tâbi olmaları lâzımdır. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirlimiştir.

Âdem aleyhisselâmdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, ümmetlerinden aynı şeylere îman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler, Mûsâ aleyhisselâma inanıp, Îsâ ve Muhammed aleyhimesselama inanmazlar. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâma da inanıp, Muhammed aleyhisselâma inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün Peygamberlere inanırlar. Peygamberlerin diğer insanlardan ayrılan bazı üstün sıfatları olduğunu bilirler.

Îsâ aleyhisselâmın hak dini, az zaman sonra düşmanları tarafından sinsice değiştirildi. Bolüs (Pavlos) adındaki bir yahudi, Îsâ aleyhisselâma inandığını söyleyerek ve İseviliği yaymaya çalışıyor görünerek, Allahü teâlânın indirdiği İncili yok etti. Daha sonra, İseviliğe teslis (trinite) fikri sokuldu. Baba-oğul-ruhülkuds diye, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir îman sistemi tesis edildi [kuruldu]. Hakiki İncil kaybolduğu için, sonradan bazı kimseler, İnciller yazdılar. 325 senesinde toplanan İznik ruhban meclisi, mevcûd olan 54 İncilden 50 adedini ibtal etti. Geriye 4 İncil kaldı. Bunlar, Matta, Markos, Luka, Yuhannanın yazdıkları İncillerdir. Bolüsün yalanları ve Eflatunun ortaya attığı teslis (trinite) fikri, bu İncillerde de yer aldı. Barnabas adındaki bir havari, Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini ve gördüklerini, doğru olarak yazdı ise de, bu Barnabas İncili yok edildi.

Büyük Kostantin, putperest iken, 313’de hıristiyanlığı kabul etmişti. 325 de, İznikte, 318 papazı toplayıp, bütün İncillerin birleştirilerek, bir İncil yazılmasını emretmiş ise de, papazlar, 4 İncil bırakmıştı. Bunlara eski putperestlikten de birçok şey sokulmuştu. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul etmiş, hıristiyanlık resmi bir din olmuştu. [Îsâ aleyhisselâmın İncilinde ve Barnabasın yazdığı İncilde, Allahü teâlânın bir olduğu yazılı idi.] İstanbul piskoposu Atnas, teslis taraftarı idi. Aryüs ismindeki bir papaz, 4 İncilin yanlış olduğunu, Allahü teâlânın bir olduğunu, Îsâ aleyhisselâmın, Onun oğlu değil, kulu ve Peygamberi olduğunu söyledi ise de, dinlemediler. Hatta aforoz ettiler. Aryüs tevhidi neşretti ise de, çok yaşamadı. Yıllarca, Atnas ve Aryüs taraftarları, birbirleri ile mücadele ettiler. Sonradan birçok meclisler toplanarak, mevcûd 4 İncilde, yeni yeni değişiklikler yapıldı.

 1054 senesinde, Şark kilisesi, Roma kilisesinden ayrıldı. Roma kilisesine bağlı olan hıristiyanlara (katolik), Şark [İstanbul] kilisesine bağlı olanlara (Ortodoks) denildi.

Sonra, Alman papazı Luther Martin [m. 1483-1546], İtalya’daki papa 10. Leona başkaldırdı. 1517 senesinde Protestanlığı kurdu. Bu papaz, İslam dinine karşı da, çirkin hücumlarda bulundu. Luther Martin ve Calvin, İncilleri daha da değiştirdiler. Böylece, akıl ve hakikat dışında, bir din meydana geldi.

Endülüs müslümanlarının Avrupalılara tuttukları ışık ile Avrupada bir rönesans [İslahat] hareketi başlamıştı. Müslümanlardan akli ilimleri öğrenen Avrupalı gençler, akıl ve mantık dışı olan hıristiyanlığa karşı isyan ettiler. Hıristiyanlığa karşı yapılmış olan hücumlar, İslamiyete karşı yapılamadı. Çünkü İslam dini, tebliğ edildiği günden beri, bütün temizliği ve safiyeti ile durmaktadır. İçinde akla, mantığa ve ilme ters düşecek hiçbir fikir ve bilgi yoktur. Kurân-ı Kerîm indirildiğinden beri, bir noktası bile değiştirilmeden, aynen muhafaza edilmiştir.

Başta ingilizler olmak üzere, Avrupalılar, hıristiyanlık akidesini [inancını] yaymak ve başka milletleri hıristiyanlaştırmak için, misyoner teşkilatları kurdular. İktisadi bakımdan, dünyanın en kuvvetli teşkilatı haline gelen, kilise ve misyoner teşkilatları, akıl almaz bir faaliyetin içerisine girdiler. Hıristiyanlığı, İslam memleketlerinde yayabilmek için, korkunç bir İslam düşmanlığı başlattılar. İslam memleketlerinin her yerine hıristiyanlığı metheden, binlerce kitap, mecmua ve casuslar göndermeye başladılar. Bugün de, güzel memleketimizde, durmadan, hıristiyanlığı anlatan kitap, mecmua ve broşürler dağıtılmakta, posta ile yurt dışından adreslere gönderilmektedir. Böylece, saf zihinleri bulandırmaya, imanları bozmaya çalışmaktadırlar.

İslam âlimleri, İslam dinine zıd ne kadar görüş, fikir, felsefi düşünce ve akideler var ise, hepsine cevaplar vermişlerdir. Bu arada bozulan İseviliğin yanlışlıklarını da, açığa çıkarmışlardır. Tahrif edilen ve hükümleri yürürlükten kaldırılan semavi kitaplara uymanın câiz olmadığını bildirmişlerdir. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de sonsuz saadete kavuşmak için, müslüman olmanın lazım olduğunu açıklamışlardır. Papazlar, İslam âlimlerinin kitaplarına cevap verememişlerdir. İslam âlimlerinin, batıl dinleri red için yazdığı kitaplar pek çoktur. Bunlar arasında, hıristiyanlara cevap veren, Arabî ve türkçe (Tuhfet-ül-erib), türkçe (Dıya-ül-kulûb), Arabî ve türkçe (İzhar-ül-hak), Arabî (Es-sırat-ül-müstekim) , türkçe (Şems-ül-hakika) ve (İzah-ul-meram) , fârisî (Mîzan-ül-mevazin) , Arabî (İrşad-ül-hiyara) ve Arabî ve fransızca (Er-reddül-cemil) kitapları meşhurdur. Bunlardan Harputlu İshak Efendinin hazırladığı (Dıya-ül-kulûb) u, bilhassa protestan papazlarının İslamiyete karşı yazmış oldukları haksız yazılarına ve iftirâlarına cevaptır. Birinci baskısı 1293 [m. 1876] senesinde İstanbul’da yapılmış olan bu kitabı, 1987 senesinde, sadeleştirerek değerli okuyucularımızın istifadesine sunduk. Her hangi bir kitaptan öğrendiğimiz bir bilgiyi ve başka bir kitaptan araya koyduğumuz ilaveyi köşeli parantez [] içine yazdık. Kitabın muhtelif yerlerinde görüleceği gibi, papazlar kendilerine sorulan suallere cevap verememişlerdir. Bugün ellerde bulunan (Kitâb-ı mukaddes) de mevcûd ilim, akıl ve ahlak dışı yazılar meydandadır. Buna karşılık İslam âlimlerinin akla, ilme, fenne ve medeniyete ışık tutan yazıları da dünya kütüphanelerini doldurmaktadır. Bu hakikati görmemek, bilmemek, günümüz insanı için özür olamaz. Şimdi, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslam dininden başka din arayanlar, ahirette sonsuz azaptan kurtulamayacaklardır. Kitabımızda, âyet-i kerimelerin mânâlarını yazarken, (Meâlen buyuruldu) denilmektedir. (Meâlen) demek, (Tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre) demektir. Çünkü, âyet-i kerimelerin mânâlarını, yalnız Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlamış ve Ashâbına bildirmiştir. Tefsir âlimleri, bu hadis-i şerifleri, münâfıkların, mülhidlerin ve zındıkların uydurdukları hadislerden ayırmışlar, bulamadıkları hadis-i şerifler için, tefsir ilmine uyarak, âyet-i kerimelere kendileri mânâ vermişlerdir. Arapça bilen, fakat tefsir ilminden haberi olmayan din cahillerinin anladıklarına (Kuran tefsiri) denilmez. Bunun için, hadis-i şerifte, (Kurân-ı Kerîme kendi anladığına göre mânâ veren, kâfir olur) buyuruldu.

Allahü teâlâ hepimizin, dünya ve ahiretin efendisi Muhammed aleyhisselâma tâbi olmamızı nasip eylesin! Misyonerlerin ve bilhassa bunlar arasında (Yehova şahitleri) denilen sapıkların yanlış düşünce ve propagandalarına aldanmaktan muhafaza buyursun! Âmin.

Bugün, bütün dünyadaki müslümanlar, üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka, Ashâb-ı kirâmın yolunda olan, hakiki müslümanlardır. Bunlara (Ehl-i Sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciye) Cehennemden kurtulan fırka denir. 2. fırka, Ashâb-ı kirâma düşman olanlardır. Bunlara (Şiî) ve (Fırka-i dalle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnilere ve şiîlere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdi) denir. Çünkü bunlar, ilk olarak, Arabistanın Necd şehrinde meydana çıkmıştır. Bunlara (Fırka-i mel’ûne) de denir. Müslümanlara kâfir diyene, Peygamberimiz lanet etmiştir.

Herhangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin nefsini tezkiye için, yani nefsin yaratılışında mevcûd olan, küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için, yani nefsten, şeytandan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için, (Estağfirullah) okumalıdır. Ahkâm-ı İslamiyeye uyanın duâları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, açık kadınlara ve avret mahalli açık olanlara bakanların ve haram yiyip içenlerin, ahkâm-ı İslamiyeye uymadıkları anlaşılır. Bunların duâları kabul olmaz.

 

MUKADDEME

Hamd ve sena, vâcib-ül vücut (varlığı mutlak lazım olan) Allahü teâlâya lâyık ve ancak Ona mahsustur. Kainattaki bütün nizam, güzellikler, Onun kudretinin eserlerinden, görülebilen birer ışıktır. Onun sonsuz ilmi, kudreti, muhtelif kabiliyetlerine göre, eşyada ortaya çıkmaktadır. Bütün mevcûdat, Onun ilim ve kudret deryasından bir damladır. O birdir, şeriki (ortağı ve benzeri) yoktur. O, samettir, yani bütün mahlukatın kendisine sığınacağı zâttır. Baba, oğul olmaktan münezzehtir, beridir. Haşr sûresinin 23. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın ilahlıkta şeriki ortağı yoktur. Mülkü hiç de yok olmayan bir meliktir. Noksanlık olan her şeyden münezzehtir. Ayblardan ve kudretsizlikten uzaktır. Müminleri sonsuz azaptan emin kılmıştır. Her şey üzerine hakim ve hafızdır. Hükmünde galiptir. [İnsanlar bir şey yapmak isteyince, O da irâde ederse, isterse o şeyi yaratır. Hâlik [yaratıcı] yalnız Odur. Ondan başka kimse, hiçbir şey yaratamaz. Ondan başka kimseye hâlik [yaratıcı] denilemez. İnsanların dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde yaşamalarını, sonsuz saadete kavuşmalarını sağlayan, kurtuluş yolunu göstermiş ve bu yolda yaşamalarını emretmiştir. Âzamet [büyüklük] ve Kibriya [yücelik] ancak Ona mahsustur.] Allahü teâlâ müşriklerin şirklerinden ve iftirâlarından münezzehtir) buyurulmuştur.

Salât ve selâm, şânı yüce olan, ahir zaman Peygamberi, Allahü teâlânın resûlü Muhammed Mustafanın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cennet bahçesi olan kabir-i şeriflerine, aşk ile sunulsun. Zira, O server “sallallâhü aleyhi ve sellem”, âlemi, cehalet karanlıklarından kurtarıp, tevhidi ve imanı tesis için, Kurân-ı Kerîm ile gönderilmiştir. Âli-i İmrân sûresi 64. âyetinde meâlen, (Ey Habîbim! Sen ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanlara söyle! Semavi kitaplarda ve Resûllerde ihtilaf olmayıp, bizimle sizin aramızda beraber olan kelimeye geliniz ki bu kelime: “Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyiz ve hiçbir şeyi Allahü teâlâya şerik, ortak koşmayız”dır) buyurulmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu ilâhî nidanın hakikatina uymakla emrolunmuştur.

Selam ve duâlar, Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” Alinin ve Ashâbının mübarek kalplerine hediyemiz olsun! Onlar, Allahü teâlânın râzı olduğu, saadet ve kurtuluş yolunu gösteren birer hidayet yıldızlarıdır. Her biri, din-i İslamın yayılması için, mallarını ve canlarını fedâ etmişlerdir. (Kelime-i tevhid) (Allah Birdir) hak sözünü dünyanın her yerine götürerek tebliğ etmişlerdir.

Akıl sâhibi olan herkesin açıkça gördüğü gibi, kainata ibret nazarı ile bakıldığında, kainattaki bütün işlerin ve hallerin bir nizam [düzen] içinde, değişmeyen kanunlara bağlı olduğu görülür. O kanunları koyan ve aynı şekilde hıfz eden bir Halıkın [yaratıcının], yani vâcib-ül vücut olan, Allahü teâlânın lazım olduğu, akıl-ı selim sâhibi olanlarca hemen anlaşılır. İşte Cenâb-ı Hak, bu mebde-i evvel (Her şeyin ilk başlangıcı) ve keyfiyeti, nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, ezeli ve ebedî olan, mutlak yaratıcıdır. O, bütün kemâlatı ve üstünlükleri kendisinde toplamıştır. Ehaddir, yani zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında birdir. Benzeri yoktur.

Allahü teâlâ birdir, ezelidir, ebedidir ve kadîmdir. Her türlü değişmekten uzaktır. Ondan başka her şey, bu varlık aleminde, zaman geçmesi ile eskiyerek bozulur ve değişmelere uğrar. Allahü teâlâ ise, her türlü değişiklikten beridir, uzaktır. O, hiç değişmez. “Bir, bir daha, iki eder” sözü zamanla hiç değişmiyeceği gibi, asırlar ve zamanın geçmesi de, Allahü teâlânın birliğini, ilmini ve kudretini değiştirmez.

Akıl gibi bir nimet verilmek ile diğer mahluklar içinden seçilmiş olan insan, yeryüzünde yaratıldığından beri, Allahü teâlânın var olduğunu anlamaktadır. Bu hakikat, her din ve mezhepte, değişik bir şekil ile açıklanarak, ortaya konmuştur. Fakat, insanların akılları değişik, anlama kabiliyetleri farklı olduğundan, herkes yaratıcıyı aradığında, Onu kendi tabiatına, meşrebine, ilim ve idrakına uygun bir tarzda tesavvur etmiştir. Onu kendi anlayışına ve meşrebine göre tarif etmiştir. Çünkü insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile anlamadığını, bilmediğini, bildikleri gibi sanmıştır. Hakikati bulduk diyenlerin çoğu, mecusilik, putperestlik gibi şerrin, batıl şeylerin tam içine dalmışlar, bu sebep ile şirk ve dalâlete düşmüşlerdir.

İnsan, kendi noksan aklı ile mutlak yaratıcıyı anlayamayacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakikatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Saidlerden olanlar, îman ederek kurtuldular, dünya ve ahiret saadetine kavuştular. Bedbaht, talihsiz olanlar ise, itiraz ve inkâr ederek, hüzn ve hüsranda kaldılar.

Her Peygamberin, yaşadığı asır, bulunduğu yer ve gönderildiği kavmin halleri, adetleri, başka başkadır. Her Peygamber, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini insanlara öğretirken; insanların dünya ve ahiret saadetlerine vesile olacak bazı ahkâm ve ibâdetleri de beyan etti. Tarihçilere göre, milattan takriben binaltıyüzelli sene önce, Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, kendinden önce gönderilen Adem, Nuh, İdris, İbrahim, İshak ve Yakup “aleyhimüsselâm” gibi Peygamberlerin, kendi zamanlarında, kendi kavmlerine öğrettikleri, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akidesini ve îman edilecek diğer şeyleri, Beni İsrail kavmine öğretti. Farz olan ibâdetleri ve muamelata ait hükümleri de, her yere yayarak, Beni İsraili şirkten sakındırmaya çalıştı. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, Beni İsrail çeşitli bela ve karışıklıklara uğradı. Çünkü, Mûsâ aleyhisselâmın öğretmiş olduğu, îman esaslarını terkederek, dalâlete düştüler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı, peygamber olarak, Beni İsraile gönderdi. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın varlığı ve birliği demek olan, tevhidi ve diğer îman esaslarını yayıp, öğreterek, doğru yoldan ayrılanların hidayetine çalıştı ve Mûsâ aleyhisselâmın dinini kuvvetlendirdi.

Îsâ aleyhisselâmdan sonra, Ona tâbi olanlar, daha önce Beni İsrailin doğru yoldan ayrıldıkları gibi, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği doğru imandan ayrıldılar. Daha sonra, günbegün İncil denilen kitaplar ve hıristiyanlığa ait risaleler yazdılar. Değişik yerlerde çeşitli ruhban cemiyetleri teşekkül ederek, birbirlerine tamamen zıd kararlar aldılar. Böylece birbirinden tamamen farklı 72 fırka ortaya çıktı. Bunlar, tevhid esasını ve Îsâ aleyhisselâmın dinini tamamen terkettiler. Çoğu putperest ve kâfir oldu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmı, ahir zaman Peygamberi olarak, yer yüzüne [insanlara] gönderdi.

Mûsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği dinin emirlerinin çoğu zâhiri amellere ve Îsâ aleyhisselâmın emirlerinin çoğu da, kalp bilgilerine ait idi. Bunların her ikisini de, kendinde toplayan, en kâmil, en son ve en mükemmel (üstün) din olmak üzere, Allahü teâlâ, İslamiyeti ve bu dine mahsus olan kitabı (Kurân-ı Kerîm) i Muhammed aleyhisselâma indirdi.

Allahü teâlâ şânı yüce Peygamberimize, melek vasıtası ile vahiy göndererek, bütün insanlara, Mûsâ aleyhisselâmın dininin emrettiği zâhiri amellerden ve Îsâ aleyhisselâmın dininin emrettiği bâtıni edeblerden asra ve zamana uygun olanları içine alan ve bunlara zâhiri ve bâtıni pek çok hakikatleri ekleyen en mükemmel İslam dinini bildirdi.

İman, yani Allahü teâlânın birliği akidesi, bütün semavi dinlerde başka başka olmayıp, hepsi, tevhid esâsı üzerine kurulmuştur. Dinlerin aralarındaki fark, sadece ibâdet bilgilerindedir. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan 80 sene geçinceye kadar, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akidesinde, asla bir ihtilaf ve çekişme olmamıştır. Bütün havariler ve onlara tâbi olanlar ve tebe-i tabileri, İncilde açıkça bildirilmiş olan Allahü teâlânın birliği akidesi üzere yaşamış ve öylece de vefât etmişlerdir. İbtida yazılan üç İncilin [Matta, Markos, Luka] hiçbirinde (teslis) , yani hıristiyanlardaki baba, oğul, ruh-ül kuds, üçlü inancına dair tek bir harf dahi yoktu. Sonra Yuhannaya nisbet edilen dördüncü İncil, yunanca olarak ortaya çıktı. Bu İncilde, Yunan felsefecilerinden Eflatunun fikri olan üç (uknum) [üç asıl, esas varlık] ihtiva eden ibareler görüldü. O zaman, İskenderiye mekteplerinde, Yunan filozoflarının Ravakıyun ve işrakıyun felsefeleri ve sözleri üzerine münazara ve mücadele devam ediyordu. [Ravakıyun (Stoicisim): Milattan üç asır önce Atinada Yunan filozofu Zenon tarafından kurulan bir felsefe mesleğidir. İşrakıyun: Pisagor tarafından kurulan felsefe mesleğidir. Bu iki felsefe hakkında ileride bilgi verilecektir.] Eflatun taraftarı kimseler, Yuhanna İncilinin revac bulmasını istediler. Ancak o zamana kadar, Îsâ aleyhisselâmın dininde haşa (Allah üçtür) diye bir söz işitilmediğinden, Îsâ aleyhisselâmın dinine inananlar, bunu kabul etmeyip, şiddet ile reddettiler. Böylece, Îsâ aleyhisselâmın dinine inananlar, iki kısma ayrıldı. Aralarında pek çok münazara ve muharebeler oldu. Miladın 325. ci senesinde Birinci Kostantin zamanında, İznikte toplanan ruhban cemiyeti, Îsâ aleyhisselâmın dininin esâsı olan tevhidi [Allahü teâlânın birliğini] terkettiler. Eflatun taraftarı olan Büyük Kostantinin baskısı ile üç uknum fikrini, yani baba, oğul, ruhül-kuds akidesini [inancını] kabul ettiler. O günden sonra, teslis akidesi her tarafa yayılmaya başladı. Îsâ aleyhisselâmın dinine inanan hakiki müminler, dağılarak perişan oldular. Böylece, Eflatunun felsefesi meydana çıkıp, Îsâ aleyhisselâmın dini terk olundu. Bu dine inanan hakiki müminler ise, gizlendiler. Bu şekilde tevhid dininin yerine, teslis akidesi geçip, gittikçe kuvvetlendi ve Allahü teâlânın bir olduğuna îman eden nasaradan, şurada burada kalanları da, teslis akidesine sâhip kiliseler tarafından aforoz edilip, katl edilerek, imha edildiler. Az zaman sonra, bunlardan hiç kimse kalmadı.

399 [m. 1054] senesinde İstanbul Patriki Mihael Kirolarius, merkezi Romada olan garb kilisesinin, tahammülü mümkün olmayan baskılarına daha fazla dayanamayarak, isyan etti. Romadaki papanın, Îsâ aleyhisselâmın halifesi ve [ilk papa olarak kabul edilen havarilerden] Petrusun vekili olduğunu inkâr etti. Papazların halktan ayrı yaşamaları gibi, bazı asli meselelerde Roma kilisesine muhalefet etti.

Konsey ismini verdikleri ruhban meclislerinin her birinde, îtikat esasları birbirinden tamamen farklı kararlar verdiler. Aldıkları bu kararlara muhalif olanlardan ayrıldılar. Böylece 72 fırka hâsıl oldu. Buna rağmen, Roma kilisesi, eski bildiğinden şaşmayıp, önceki yoluna devam etti. O asırlarda Avrupada yaşayan hükümdarlar, bu husustaki hadiselerden, olaylardan tamamen habersiz ve câhil idiler. Emirleri altında bulunan, koyun sürüsü gibi milletleri istedikleri şekilde soyuyor ve çeşit çeşit zulmler yapıyorlardı. Hükümdarlar, bu soygunculuk ve zulme kimsenin karşı çıkmaması için, papazların câhil halk üzerindeki nüfuzlarını, kendi menfeatleri istikâmetinde kullanıyorlardı. Sanki papazların emirleri altına girmiş idiler. Papazlar, hükümdarların cahilliğini, zafiyetlerini ve düşüncelerini pekiyi bildiklerinden, onların hükümranlık kuvvetlerini kendi menfeatlerine hizmette kullandılar. Zâhirde Avrupanın hakimi, hükümdarlar görünüyorsa da, Avrupanın müstakil ve yegane hakimi papazlar oldular. Hatta hıristiyanlığın ilk zamanlarında, papaların arzu ve isteklerinin yerine getirilmesi, İtalyan hükümdarlarının tasdikine bağlı idi. Daha sonra papaların nüfuzları öyle bir dereceye ulaştı ki istediklerini imperatör yapıp, istemediklerini azl ettiler. O zamanki câhil halk ise, hiçbir şey bilmediklerinden, hem hükümetlerinin zulüm ve eziyetleri altında, hem de papazların hırs ve tamaları arasında ezildiler. Her çeşit eziyet ve cefaya katlandılar. Bu hallerine (Allah’ın emri böyle imiş) diye susarak, sabır ettiler. Böylece, Avrupa kıtası baştan başa cehalet karanlığı ve taassup içinde harab ve viran oldu.

Bu sırada İslam memleketleri, hıristiyan Avrupanın tam tersi bir idare altında idi. Arabistan, Irak, İran, Mısır, Türkistan; Emevi ve Abbasi halifelerinin idaresiyle her cihetten, maddi ve mânevî terakkîler yapmış idi. [O zaman müslümanlar, ruhen ferah, maddeten de, refah içerisinde idiler.] Müslümanlar İspanyayı, Endülüs Emevi sultanlarının emri altında, en güzel şekilde imar etmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmışlardı. İlm, sanat, ticaret ve ziraata ve güzel ahlaka çok ehemmiyet verilmişti. İspanya daha önce, Gotlar elinde vahşi bir belde iken, müslümanların idaresine geçtikten sonra, sanki Cennet bahçeleri gibi olmuştu. Avrupalı ilim adamları ve sanayiciler, İslâmin hakkını hiçbir vakit ödeyemezler. Bunlar, ilelebed müslümanlara teşekkür etmelidirler. Çünkü, Avrupaya ilim, güzel ahlak kıvılcımı, ilk defa, Endülüs müslümanlarından sıçramıştır.

Kurun-ı vüsta dediğimiz, Ortaçağda, Endülüste ortaya çıkan İslam medeniyeti, Endülüsün dışına taşarak, Avrupaya yayıldı. Endülüsteki medeniyeti gören kabiliyetli bazı Avrupalılar ortaya çıktı. İslam âlimlerinin kitaplarını, Avrupa lisanlarına tercüme ettiler. Bunların, tercüme ve telif ederek, neşrettikleri kitaplar sayesinde, Avrupa halkı cehalet uykusundan uyanmaya başladı. Nihâyet 923 [m. 1517] senesinde, Almanyada Martin Luther ortaya çıkıp, hıristiyanlığın müceddidi, yenileyicisi olmak istedi. Luther, Roma kilisesinin akla uymayan bir çok esaslarına karşı çıktı. [Martin Luther, Alman papazıdır. Hıristiyanlığın bir kısmı olan, Protestanlığı kurdu. Papaya bağlı olan hıristiyanlara katolik denir. 888 [m. 1483] de tevellüd, 953 [m. 1546] de öldü. Çok kitap yazdı. Papaya düşman olduğu gibi, azılı bir İslam düşmanı idi. Katoliklerle protestanlar da birbirlerine düşmandırlar.] Ondan sonra Kalvin ortaya çıktı. Lutherin itirazlarını tasdik etmekle beraber, bazı meselelerde ona muhalefet etti. Luther ve Kalvin Roma kilisesinin ibâdet ve îman şekillerini reddettiler. Papanın, Petrusun vekili ve Îsâ aleyhisselâmın halifesi olduğunu inkâr ettiler. Luther ve Kalvinin peşinden gidenler (protestan) diye isimlendirildi.

Roma kilisesi, daha önce şark kilisesinin kendisinden ayrılması ile tebeasının üçte birini gayb ettiği gibi, protestanlığın ortaya çıkması ile de, üçte birini daha gayb etti. Bu hâl, papaların akllarını başlarından aldı. Zamanlarındaki katolik kralların askeri kuvvetlerini kullanıp, protestanları kılınçtan geçirerek zafere ulaşmak gibi, çok kötü bir tedbire başvurdular. Fakat hiçbir zaman, zor ile imanı ve vicdanı değiştirmek mümkün olmadığından, bu tedbir aksine tesir etti. Protestanlığın İngiltere ve Amerikada da yayılmasına sebep oldu. Bunun üzerine, Roma kilisesi, diğer din mensublarını ve vahşi kavmleri hıristiyanlaştırarak, nüfuzunu arttırmak sevdasına düştü. Dünyanın her tarafında hususi katolik mektepleri kurdu. Katolik dinini duyurmak ve yaymak için (misyoner) ismini verdikleri çok müteassıb papazlar yetiştirdi. Bunları bölük bölük Amerika, Japonya, Çin, Habeşistan ve diğer İslam memleketlerine gönderdi. Misyonerler, gittikleri yerlerde sadece bazı cahilleri çeşitli vaatler ve menfeatlerle aldatabildiler. Câhil kavmlerde, anayı kızının, oğulu babasının aleyhine tahrik ederek birbirlerine düşman ettiler. Bulundukları memleketlerde, çeşitli karışıklık ve ihtilaller çıkardılar. Daha sonra, hükümetler ve halk, misyonerlerin fitne ve fesadından bıkıp, usanarak, bulundukları her memleketten sürüp çıkardılar. Bazı memleketlerde ise, daha şiddetli cezalar verilerek, idam edildiler. Bu misyonerler, hıristiyanlığı yaymak bahanesi ile insanlığa o kadar zarar vermişlerdir ki bütün dünyanın hıristiyanlıktan nefret etmesine sebep oldular. Hele Roma kilisesinin, hıristiyan katolik taassupu ve mal hırsı ile bir misli daha görülmemiş, vahşiyane tedbirleri ve insanlığın yaratıldığı günden beri işitilmemiş işkenceleri, mesela Sen Bartelmi gecesi ve engizisyon katliamları hakkında yazılmış tarih kitaplarını okuyan insanın, tüyleri ürperir.

Katolik kilisesinin, katolikliği yaymak için misyonerler yetiştirerek faaliyete geçmesi üzerine, protestanlar da, buna karşı boş durmadılar. Çeşitli yerlerde, cemiyetler kurarak, çok büyük sermayeler topladılar. [İngilterede, İslamiyeti yok etmek için kurulmuş olan, Müstemlekeler nezaretinin idaresinde] dünyanın her yerine protestanlığı anlatan kitaplar, casuslar ve misyonerler gönderdiler. Daha sonra neşr olunan masraf defterlerinde bildirildiğine göre, [m. 1804] senesinde kurulan İngiliz (Bible House=İncil Evi) ismindeki protestanlık cemiyeti, İncili 204 lisana tercüme ettirdi. Bu cemiyet vasıtası ile [m. 1872] senesinin sonuna kadar, basılan ve dağıtılan hıristiyanlık kitaplarının adedi, hemen hemen 70 milyona vardı. Yine bu cemiyet, protestanlığı yaymak için, 1872 senesinde (205.313) İngiliz altını sarf etmişti ki bugünkü para ile [1988 senesinde bir ingiliz altını 150.000 Türk Lirası kıymetinde iken] 30 milyar 786 milyon Türk Lirası tutmaktadır. [Bu cemiyet, ingiliz müstemlekeler nezaretinin idaresi altında, bugün dahi faaliyette olup dünyanın birçok yerlerinde revirler, hastahaneler, konferans salonları, kütüphaneler, mektepler, hatta sinema salonları gibi eğlence yerleri, spor tesisleri kurmakta, buralara devam edenleri prostestanlığa teşvik için fevkalede gayret sarf etmektedir. Katolikler de, aynı sûrette çalışmaktadır. Bunlar, aynı zamanda, fakir memleketlerdeki gençlere iş bulmakta, ahaliye yiyecek yardımı yapmakta ve böylece onları hıristiyanlığa teşvik etmektedirler.] Böylesine faaliyet göstermelerine rağmen, Avrupalılar eskisi gibi kör olmayıp gözlerini çoktan açmışlar, bu misyonerlerin ve casusların nasıl bir başbelası, yalancı, fitneci kimseler olduklarını defalarca tecrübe ederek öğrenmişlerdir. Bunun için, misyonerlerin Avrupalılar arasında itibarları yoktur. Misyonerler, neşrederek bedâva dağıttıkları [sayısı çok büyük rakamlara varan] kitapları, Avrupada kendi milletlerine dağıtmayıp, diğer memleketlere göndermektedirler. Kendileri, bulundukları devletin kanunlarına tâbi olmadıkça, bir diğer Avrupa memleketine asla sokulmuyor, hele kendi dinlerini yaymaya cesaret edemiyorlardı. [Katolik misyonerlerin, protestan olan memleketlerde katolikliği yaymalarına, protestan misyonerlerin de, katolik memleketlerde protestanlığı yaymalarına asla izin verilmemektedir.] Böyle bir hareket görüldüğü ânda, devletin polis kuvvetleri vasıtası ile memleketten sürülüp, hudud dışı edilmekte idiler. Bu misyonerler gittikleri her Avrupa memleketinde, horlanıp, hakir görülerek aşağılanmışlardır.

Misyonerler [ve ingiliz müstemlekeler nezaretinin casusları], Osmanlı devletinin, İslamiyetin dışındaki diğer dinlere tanımış olduğu serbestlikten istifade etmesini çok iyi bildiler. 40, 50 seneden beri, Osmanlı devletinin himayesinde olan memleketlere sızdılar. Değişik yerlerde, mektepler kurup, guya insanlığa hizmet için, halkın çocuklarını bedâva okutuyoruz diyerek, bazı cahilleri aldattılar. Her memlekette câhiller, dinlerinin emirlerini ve vazifelerini layıkı ile bilmedikleri için, bilhassa protestanlık teşkilatının maddi sermayesi çok büyük olduğundan, protestanlığı kabul edenlere aylık ve yıllık maaşlar bağladılar. Bununla da kalmayıp, elçilik ve konsolosluklar vasıtası ile protestan olanlara, çeşitli devlet kademelerinde, vazifeler almalarına da yardım ettiler. Anadolu ve Rumelideki Osmanlı tebeasından, bazı saf hıristiyanları iğfal edip, kendilerine bağlamaya muvaffak oldular. Fakat bunları altınla, parayla aldatıp kendilerine bağladıklarından, arzu ettikleri derecede istifade edemediler. Elhamdülillah ki şöhretli ve tanınmış, bir müslümanı dahi iğfal etmeye [aldatıp hıristiyan yapmaya] muvaffak olamamışlardır.

Misyonerler, müslümanları aldatmak için 1282 [m. 1866] senesinde İstanbul’da bastırdıkları Türkçe İncilin sonunda (Bu kitap, Ali beğin tercümesi ve Türabi efendinin himmeti ile daha önce basılan nüshanın müsahhah, düzeltilmiş Hâlidir) ibaresini yazmışlardır. Bu yazı ile güya, bazı müslümanları aldatmaya muvaffak olduklarını açıklamışlardır. O tarihlerde birkaç yüz altın karşılığı, İncili tercüme eden kimseyi biz biliyoruz. Fakat protestanlığı kabul ettiği meçhuldür. Ayrıca, Ali beğ namında bu işe ehl, tanınmış bir kimse bulunmadığından, sahte bir isim olması ihtimali de hiç uzak değildir. Çünkü tanınmış bir kimse olsa, herkesin tanıdığı lakabı ile yazılması icap ederdi. Türabi efendiye gelince, Mısırda oturan ve bir protestan kızı ile evli olan bu kimsenin, onlara böyle bir hizmette bulunması şaşılacak bir şey değildir. Fakat kendisinin, hiçbir vakit protestan ayinlerini beğenip, takdir ettiği görülmemiştir. Bil’aks, onların her türlü çirkinliklerini ortaya koyduğundan, din değiştirdiğine inanılamaz. Öyle bile olsa, Türabi efendi, herkesin tanıdığı bir kimse olmayıp, Mısır idaresi tarafından çocukluğunda İngiltereye gönderilmiş ve orada papaz mektebinde yabancı dil öğrenmiştir. Bu ise, (Türabi efendi İslamiyeti öğrenmeden protestanlığa meyl etmiş) demektir.

Hiç bir hıristiyan; İslamiyeti bilen, İslam terbiyesi görmüş, İslamiyetin hakikatina vakıf olarak, kelime-i tevhidin ruhani lezzetini almış, güzel kokusunu his etmiş, akıllı bir müslümanın protestanlığı kabul ettiğini gösteremez. Şayed gösterirse, para, himaye ve mevki gibi şeylerden birisi sebebi ile olup olmadığını araştırmak icap eder. (Allahü teâlânın ortağı ve benzeri yoktur. Onu bunlardan tenzîh ederim) diyen bir kimseye, (Allah birdir, fakat üçtür veya Allah üçtür, fakat birdir) fikrini kabul ettirip, inandırmak pekgüç, hatta mümkün olmayan bir şeydir. İman esaslarını bilen bir müslüman, felsefe ile çok meşgul olunca, felsefecilerin yoluna meyl etmesi belki mümkündür. Fakat, hıristiyan olması asla mümkün değildir. Bu sebep ile İslam dininin gerçek koruyucusu Allahü teâlâ olduğundan, misyonerlerin sinsi ve zararlı faaliyetlerinde, müslümanlar için korkulacak hiçbir tehlike yoktur. Hatta böyle bir tehlikenin hatıra gelmesi bile bizce bir nev’i tenezzülden ibarettir. Fakat, memleketimize gelen papazlar, ingiliz müstemlekeler nezareti tarafından kendilerine verilen vazife icâbı, haşa İslam dininin, batıl ve hıristiyanlığın ise üstünlüğü hususunda bazı kitaplar yazıp, ücretsiz olarak dağıtmaya başladılar. Bir takım yalan ve hileler ile batılı hak gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Misyonerlerin bu yalan ve iftirâlarına cevap vermek, ilim sâhibi olan müslümanlara farz-ı kifâyedir. Bunların asıl maksatları, din-i İslamı karıştırarak, her zaman ve her memlekette yaptıkları gibi; zevc ile zevce, evlat ve akraba arasına düşmanlık tohumları atmaktır. [Çünkü bu kimseler, bu günkü İncilleri Allah kelamı zannetmekte ve onların emirlerine göre hareket ettiklerini söylemektedirler. Matta İncilinin 10. babının 34 ve 35. ayetlerinde haşa Îsâ aleyhisselâmın, (Yeryüzüne selamet getirmeye geldim sanmayın, ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben, adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Ve kendi ev halki adâmin düşmanları olacaktır) diye emrettiği yazılıdır. Misyoner papazlar, buna uyarak, cahilleri aldatıp, devlet aleyhine tahrik ederek, kışkırttılar. Asıl maksatları, bu yolla İslam dinini ve Onun hamisi olan Osmanlı devletinin varlığını, tehlikeye düşürmek idi. Osmanlı devletinin merhamet ve himayesi altında, gâyet rahat bir hayat süren hıristiyan tebea arasına, bu yolla, nifak ve düşmanlık tohumlarını attılar. Ashâb-ı kirâmdan, zamanımıza kadar, her İslam devleti, emri altında bulunan diğer din mensublarının asla din işlerine karışmamış, bunları hiçbir zaman dinlerinden dolayı incitmemişlerdi. Bilhassa Osmanlı devleti, altıyüz seneden beri, emri altında bulunan gayrimüslimlerin din işlerine hiçbir sûrette karışmamakla beraber, ibâdetlerini yapmalarına da, her türlü yardım ve kolaylığı da sağlamıştır. Bu yardımın ve adaletin yapılmasını İslamiyet emretmektedir. Peygamberimizin bu husustaki emirleri, İslam kitaplarında yazılıdır. Bunun için, hiçbir din mensubuna akidesinden [inancından] dolayı tahkir edilip, tecavüz edilemeyeceği, Osmanlı devletinin teminatı [garantisi] altında idi. Hem bir insanın evinde misafir olacaksın, hem de onun îman ettiği [inandığı] mukaddes şeyleri ayak altına alıp, kötüleyeceksin. Böyle bir şey, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Burada mühim olan husus, İslam düşmanlarının, yıkıcı sözleri, yazıları, kitapları ve [televizyonları, teyp, video kasetleri] ile İslamiyete yaptıkları iftirâlardır. Bu yalan ve iftirâlara herkesin dikkatini çekmek, [onlara cevap vermek] ve kendilerinin doğru gibi yaptıkları neşriyatın [yayınların] ne gibi çürük esaslara bağlı olduğunu bütün âleme göstermektir. Bilhassa (Şems-ül-hakika) ismi ile neşrettiğim türkçe kitapta, misyonerlerin İslamiyete yaptıkları hücumlara, gâyet güzel cevap verilmiştir. Bu kitabımda, hıristiyanlıkla ilgili bir çok husus etraflıca anlatılmış, birçok sualler de ortaya konmuştur. Hâl böyle iken, hıristiyan papazlar ne bu soruları, ne de Hindistan’ın büyük âlimlerinden Rahmetullah Efendinin Arabî olarak yazmış olduğu ve daha sonra Türkçeye tercüme edilen (İzhar-ül-hak) ismli mükemmel kitabını hiç görmemiş gibi, yeniden bir takım yalan ve uydurma kitap ve risaleler neşretmektedirler. Eski iftirâlarını bu kitaplarında da aynen tekrar etmektedirler. (Şems-ül-hakika) ve (İzhar-ül-hak) da kendilerine tevcih ettiğimiz suallerin birine dahi cevap vermekten âciz kalmışlardır.

Fârisî (Makamat-i ahyar) kitabının 390. sayfasında diyor ki (Protestan papazı Fander, hıristiyanlar arasında çok meşhur idi. Protestan misyoner teşkilatı, seçtikleri papazlar ile Fanderi Hindistan’a gönderdi. Hıristiyanlığı yaymak için çalışacaklardı. 1270 [m. 1854] senesinin Rebîülâhir ayında ve Recebin on birinci günü, bu misyoner heyeti, âlimler ve seçilmiş zatlar arasında, Delhinin büyük İslam alimi Rahmetullah efendi ile münazara [ilmi mücadele] yaptılar. Uzun münakaşalar neticesinde, Fander ve yardımcıları cevap veremez hâle geldiler. 4 sene sonra, ingiliz hükümeti Hindistan’ı işgal edince [ve müslümanlara ve bilhassa sultana ve din adamlarına korkunç işkenceler yapınca] Rahmetullah efendi, Mekke-i mükerremeye hicret etti. 1295 [m. 1878] senesinde, bu misyoner heyeti İstanbul’a gelerek, hıristiyanlık propagandasına başladı. Sadr-ı Âzam Hayrüddin paşa, Rahmetullah efendiyi İstanbul’a davet etti. Misyonerler, karşılarında Rahmetullah efendiyi görünce, çok korktular. Suallere cevap veremeyerek, firar etmekten başka çare bulamadılar. Paşa, bu büyük İslam alimine çok ihsanda bulundu. Hıristiyanları nasıl red ve perişan ettiğini yazmasını rica etti. Bu da, Recebin onaltıncı gününden Zilhicce sonuna kadar, Arabî (İzhar-ul-hak) kitabını yazdı ve Mekkeye gitti. Hayrüddin paşa, bunu türkçeye tercüme ettirip, ikisini de bastırdı. Avrupa dillerine de tercüme ve tab’ ve her memlekete neşredildi. İngiliz gazeteleri, (Eğer bu kitap yayılırsa, hıristiyanlık çok zarar görecektir) yazdılar. Bütün müslümanların halifesi olan sultan II. Abdülhamid Han “rahmetullahü aleyh”, 1304 Ramazan ayında tekrar davet edip, sarayında çok hürmet ve ikram yaptı. Rahmetullah efendi 1308 [m. 1890] Ramazan ayında Mekke-i mükerremede vefât etti.

Allahü teâlânın yardımı ile şimdi yazmaya başladığımız bu türkçe kitaba Cevap Veremedi (Diya-ül-kulûb) ismini verdik. Fakat, şurası iyice bilinmelidir ki bu kitabı yazmaktan maksadımız, sadece protestan misyonerlerin, İslam dini aleyhinde neşrettikleri kitap ve broşürlere cevap vermek, onlara mukabele etmek vazifesini yerine getirmektir. Dinlerini ve rahatlarını korumak isteyen hıristiyan hemşehrilerimiz de, bu misyonerlerden rahatsız ve zararlarını def’ etmek hususunda bizim ile aynı fikirdedirler.

HARPUTLU İshak Efendi

Lâ ilâhe illallah, el-melikül hakkul mübin,

Muhammedün Resûlullah, sâdıkul vaadil emin.

 

DİYA-ÜL-KULÛB (KALPLERİN ZİYASI)

Allahü teâlâ vardır, birdir. Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesi 8’dir. Bunlardan birincisi, (Hayat) sıfatıdır.

Protestan rahibleri, İstanbul’da İslamiyetin aleyhine neşrettikleri risalelerden birinde:

(Hıristiyanlığın fazilet ve üstünlüğü, günlük hayat ve dünya hakimiyetine yakışacak tesirleri ile insanlar arasında çok süratli bir şekilde yayılmasından anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ hıristiyanlığı, diğer dinlerden üstün, hakiki bir din olarak dünyaya göndermiştir. Yahudilerin mahvolması, üzerlerine büyük belaların gelmesi ve yahudi milletinin dağılıp bozulmasının sebebi, hıristiyanlığı inkâr ettikleri için, Allah tarafından kendilerine verilen açık bir cezadır.

İslamiyetin zuhûru ile hıristiyanlık nesh olup hükmü kalkmıştır denilirse, acaba İslamiyetteki hayat kuvvetinin, yaşama şeklinin, insanların kalplerini kendi tarafına çekme kuvvetinin, hıristiyanlıktaki bu kuvvetten daha üstün olduğu ortaya çıkmış mıdır? Yahut, İslamiyetin zuhûru ile hıristiyanlar üzerine, yahudilerde olduğu gibi, müthiş belalar gelmiş midir? Hıristiyanlık üç yüz sene kadar devlet gücü olmadan yayılmıştır. İslamiyet ise, hicretten sonra, din olma şeklinden çıkıp devlet gücüne sâhip oldu. Bunun için, İslamiyet ile hıristiyanlığın insanların kalplerine olan ruhani ve mânevî tesirlerinin hakiki nisbetini tesbit etmek, güç bir iştir. Fakat, Îsâ aleyhisselâm üç sene insanları dine davet etmiştir. Bu zaman içinde kendisine pek çok kimse tâbi oldu. Bunların içinden on iki havariyi seçti. Başka bir zamanda “İncil müjdeleyicileri” ismi ile 70 kişi daha seçti. Bunları, insanlara doğru yolu göstermeleri için gönderdi. Daha sonra, 120 kişiyi de, bir yerde toplamıştır. Havarilerin bildirdiklerine göre, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmesine kadar 40 gün içinde kendisine inanan 500 hıristiyanı da dine davet için gönderdiği Pavlosun mektuplarında açıkça yazılıdır) demektedirler.

İstanbul’da neşrettikleri bu risale şöyle devam ediyor: (Arap tarihçilerden İbni İshak, Vakıdi, Taberi, İbni Sad ve diğerlerine göre, Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilk îman edenler, kendi hanımı hazret-i Hadice, evlatlığı ve kölesi Zeyd bin Harise, amcasının oğlu Ali bin Ebû Talib, vefakar dostu ve mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîk ile bunun ihsanlarına kavuşmuş birkaç köleden ibarettir. Hazret-i Ömerin İslamiyeti kabul ettiği tarihe kadar, yani bi’setin altıncı senesine kadar, müslüman olanlar elli kişidir. Bir rivayette 40 veya 45 erkek ile 10 veya 11 kadından ibarettir. Yine Mekkeli müşriklerin eziyet ve düşmanlıkları sebebi ile bi’setin 10. senesinde, 2. defa Habeşistana hicret eden müslümanların sayısı 101 kişiye, yani 83 erkek ve 18 kadına ulaşmıştı. Vakıdi, kitabında, hicretten 19 ay sonra vuku bulan, Bedr gazasında bulunan muhacirlerin sayısının 83 kişi olduğunu bildirmektedir. Buna göre, hicrete kadar geçen on üç senede Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem” inananların sayısı ancak yüze ulaşabilmiştir. Hicret esnasında tâbi olanlar ise 73 erkek ve iki kadından ibaret olduğu yine tarihlerde yazılıdır. Bu kıyaslamadan sonra, hıristiyanlık ve müslümanlıktan hangisinin kalplere tesirinin daha fazla olduğu ortaya çıkar. Çünkü, herhangi bir zorlama ve kuvvet olmaksızın, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammede “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sadece tebliğ etmek sûreti ile îman edenlerin sayısı birbirine mukayese edildiğinde; Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” 13 senelik davetinin neticesi, kendisine 180 kişi inanmıştır. İsaya “aleyhisselâm” ise, 3 senede 500’den çok kimse inanmıştır. Bundan sonra, hıristiyanlığın ve İslamiyetin yayılma şekli değişmiştir. Bu değişikliğin sebebi ise, sadece kullanılan vasıta ve sebeplerdendir. Bunların başında ise, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin muharibliği gelmektedir. Harblerde gâlip olup terakkî ederek, birden bire yayılmışlardır. Yoksa İslamiyet, hıristiyanlık gibi, insanların kalplerine olan kuvvetli tesiri sebebi ile yayılmamıştır. İlk hıristiyanlar ise, Perslerin [İranlıların] eza ve cefalarına 300 sene tahammül ettiler. Çeşitli manilerle karşılaştıkları hâlde, o kadar çabuk yayıldılar ki miladın 313. senesinde, birinci Kostantin hıristiyanlığı kabul ettiği zaman, hıristiyanların sayısı birkaç milyona ulaşmıştı. Müslümanlara mağlub olan milletler, zâhirde İslamiyeti kabule pek zorlanmazlardı. Fakat, hayli tahriklerle milli örf ve adetlerinden mahrum edildiler. Çeşitli düşmanlıklara maruz kalmalarından başka, kendi dini ayinlerini yerine getirmelerine sebep olan şeyler de yasaklanmıştı. Çaresiz kalarak bu zorluklara ve tazyiklere katlandılar. Bu, kendilerini mânevî olarak İslamiyetin kabulüne zorlamak idi. Mesela, Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” zamanında 4.000’den çok kilisenin yıkıldığı bildirilmiştir. Binlerce, câhil, dünyaya düşkün, hamisiz kimselerin, o zamanki karışıklıklar arasında mal ve mevki sâhibi olmak için İslamiyeti kabul etmelerine hayret edilmez. İslamiyetin bu şekilde yayılması, İskender gibi bazı cihangirlerin ortaya çıkmasına benzer. Müslümanların yaptığı büyük fethler, Kurân-ı Kerîmin Allah tarafından gönderilen bir kitap olduğunu göstermez. Hatta müslümanların bunca fethleri ve çalışmaları, emirleri altında bulunan hıristiyanlara pek hoş gelmemiştir. Halbuki hıristiyanların daveti Perslere daha çok tesir etmişti. Zira, bugün Avrupada, küçük bile olsa bir putperest cemiyeti bulunamaz. Müslüman ülkelerde ise, pek çok hıristiyan bulunmaktadır.

Yahudiler, hıristiyanlığı reddettikleri için, Allahü teâlânın gazapına uğradılar. Vatanlarından çıkarılarak, dünya üzerinde, her yerden koğulan, kötü bir kavm oldular. Acaba hıristiyanlar da, İslamiyeti reddettikleri için, yahudilerden daha fazla veya onlar kadar olsun bir musibet ve belaya uğramışlar mıdır? Bugün yer yüzünde 150 milyon kadar müslüman bulunduğu hâlde, hıristiyanların sayısı 300 milyonu aşmıştır. Allah tarafından gönderilen hak din, adaleti ve insafı emreder. Kâmil bir îman ve ibâdet sebebi ile Allahü teâlâya yaklaşma saadetini bahş eder. Bu din, kendisine inanan bir kavmi en yüksek derecelere ulaştırıp, maddi ve mânevî huzur içinde olmalarına sebep olur. Bu hususlar şüphesizdir. Eğer İslamiyetin zuhûru ile hıristiyanlık nesh edilip, hükmü kalkmış olsaydı, İslam memleketlerinin servet ve saadet ile diğer memleketlerden üstün olması icap ederdi. Halbuki İslamiyetin doğduğu yer Arabistan olup burası Muhammed “sallallâhü aleyhi sellem” zamanında müslümanların emri altına girmişti. Müslümanlar daha sonra, ilk halifeler zamanında da, dünyanın zengin pek çok milletlerini emirleri altına almışlar, onlara hüküm etmişlerdi. Fakat, ne çare ki az vakitte hâsıl olan o zenginlik, az zamanda yok oldu. Bugün bile Araplar fakirlik içerisindedirler. Müslüman beldelerin çoğu harab, arazileri ziraattan mahrumdur. Buralarda yaşayan müslümanlar servet, medeniyet ve imardan uzaktır. İlmde ve sanatta Avrupaya muhtaç olmuşlardır. Hatta bir mühendis lazım olsa, Avrupadan getirtirler. Denizcilik ve askerlik bilgilerini öğrenmek için gençlerinin tahsil ve terbiyeleri, hıristiyan muallimlerine bırakılır. Müslüman askerlerin harblerde kullandıkları silahlar, âlimlerin ve katiblerin üzerine yazı yazdıkları kağıtlar, en büyük ve en küçüğünün giydiği elbiseler ve kullandıkları eşyanın çoğu hıristiyan memleketlerinde imal edilmiştir. Hiç kimse oralardan getirtilmiş olduğunu inkâr edebilir mi? Müslüman askerlerin kullandıkları silahlar dahi, Avrupadan getirtilir. Avrupa ise, hıristiyanlık sayesinde nüfus, terbiye, devlet ve servetce terakkî etmiş, ilerlemiştir. Mükemmel hastahaneler, muntÂzam mektepler ve fakirhaneler inşa etmişlerdir. Şimdi, diğer memleketlere de hastahaneler kurarak, muallimler ve kitaplar göndererek hıristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar. Müslümanlar ise putperestleri ve hıristiyanları, İslamiyete davet için gayret ve hamiyet etmiyor, milyonlarca Kurân-ı Kerîm tercümeleri dağıtmıyor, âlimler ve davetciler göndermiyorlar. Eğer İslamiyetin zuhûru ile hıristiyanlık nesh edilmiş, hükmü ortadan kalkmış olsaydı, hâl hiç böyle olurmuydu….)

CEVAP: Hıristiyan misyonerlerinin dağıttıkları bu risalelerde, öne sürülen fikirler, hülâsa edildiğinde; hıristiyanlığın İslam dininden daha faziletli, doğru ve nesh edilmemiş [hükmünün kalkmamış] olması, şu birkaç delile bağlanmıştır: Hıristiyanlığın sürat ile yayılması, yahudiler üzerine gelen büyük belaların hıristiyanlar üzerine gelmemiş olması, İslamiyetin kılıç ile yani harp ile hıristiyanlığın ise, nasihat, güzellik ve insanlara merhamet ile yayılması, hıristiyanların nüfusca müslümanlardan çok olması, hıristiyan devletlerin güçlü olması, hıristiyanların sanayi, zenginlik ve memleketlerinin imarında müslümanlardan ileri olması ve iyilik yapmaya çalışıp, buna çok ihtimam göstermeleri ve Avrupada putperestlerin bulunmayıp, müslüman devletlerin her yerinde hıristiyan ve yahudilerin bulunmasıdır.

Birinci delilleri olan “Hıristiyanlığın sürat ile yayılması” sözlerine karşılık, hıristiyan tarihçilerinden, Kurân-ı Kerîm mütercimi papaz Salenin beyanları kâfidir. [George Sale, 1149 [m. 1736] da öldü. İngiliz müşteşrikidir. 1734 de Kurân-ı Kerîmi İngilizceye tercüme etti. Eserinin önsözünde, İslamiyet hakkında uzun malumat verdi. Avrupa dillerinde ilk Kurân-ı Kerîm tercümesi budur.] 1266 [m. 1850] senesinde basılan bu (Kuran tercümesi)nde diyor ki: (Hicretten evvel, Medine-i münevverede, kendisinden müslüman çıkmayan hiçbir hane kalmamıştı. Yani Medinede her eve İslamiyet girmişti. Eğer bir kimse “İslamiyet diğer memleketlere ancak kılıç kuvveti ile yayıldı” diye bir iddiada bulunursa; bu, kuru bir suçlama ve cehalettir. Çünkü, İslamiyeti kabul eden pek çok belde vardır ki kılıcın ismini dahi işitmemişlerdir. Kalplere tesir eden, gâyet beliğ olan Kurân-ı Kerîmi işitmekle müslüman olmuşlardır.)

İslamiyetin kılıç zoru ile yayılmadığının misalleri pek çoktur. Mesela: Ebû Zer-i Gıfârî; kardeşi Üneys ve mübarek anneleri Ümmü Zer “radıyallâhu anhüm” ilk İslama girenlerdendir. Daha sonra, Ebû Zer-i Gıfârînin daveti ile Beni Gıfar kabilesinin yarısı müslüman oldu. Bi’setin 10. senesinde Mekkeden Habeşistana hicret eden Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm”, 83’ü erkek ve 18’i kadın olmak üzere, 101 kişidir. Bunların dışında, pek çok sahabe de, Mekke-i mükerremede kalmıştır. Bu zamanda Necran hıristiyanlarından 20 kişi de müslüman olmuştu. Dımad-ı Ezdi, bi’setin 10. yılından önce îman etmiştir. Tufeyl ibni Amr “radıyallâhu anh” de, hicretten önce annesi, babası ve bütün kabilesi ile beraber müslüman olmuştu. Medine-i münevverede, Beni Sehl kabilesi, Mus’ab bin Umeyrin “radıyallâhu anh” nasihatleri bereketi ile hicretten önce müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Medine-i münevverede Amr bin Sabitten gayrisi, hicretten önce îman etmişlerdi. Sadece Amr “radıyallâhu anh” Uhud gazasından sonra îman etti. Necd ve Yemen taraflarındaki köylerde oturan bedeviler dahi müslüman oldu. Hicretten sonra, Bureydet-ül-Eslemi “radıyallâhu anh” yetmiş kişi ile beraber gelip müslüman oldu. Habeş padişahı olan Necaşi de, hicretten önce imana geldi. [Habeş padişahlarına Necaşi denir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanındaki Necaşinin adı Eshame idi. Hıristiyan iken müslüman oldu.] Yine Ebû Hind, Temim ve Naim akrabalarıyla beraber ve diğer 4 zât da, Resûlullahı tasdik ettiklerini bildiren hediyeler gönderip, müslüman oldular. Bedr gazası olmadan önce, Allahü teâlânın sevgilisi, Resûlullah efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” şefkatli, merhametli vaaz ve nasihatleri ve bütün Arap belâgatcılarının kabul ettikleri, herkesi acz ve hayrette bırakan, Kurân-ı Kerîmi dinleyerek, müslüman olanların sayısı Medine ve çevresinde birkaç bine ulaşmıştı. Hazret-i İsanın davet zamanı müddetince, kendisine tâbi olanlar ise; İncilin hesabına göre, 202 kişiden ibarettir. Hıristiyanların inancına göre hazret-i İsanın idam edilmesinden sonra zuhûr eden harikulade şeyleri görerek, Îsâ aleyhisselâmın dinine girmekle şereflenenler ancak 500’e ulaşabilmişti. [Haşa Îsâ aleyhisselâm ne öldürüldü, ne çarmıha gerildi. Allahü teâlâ onu diri olarak göğe çıkardı.]

Hicretin 8. senesinde, Mekke-i mükerremeyi feth eden İslam askerinin 12.000 kişi olduğu ve hicretin 9. senesinde, Tebük gazasına Medineden 30.000’den ziyâde müslümanın iştirak ettiği ve hicretin 10. senesinde yüzbinden ziyâde müslüman ile vedâ haccı yapıldığı (Kısas-ı Enbiyâ) da yazılıdır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahirete teşrif etmeden önce, ona îman etmekle şereflenen Ashâb-ı kirâmın “radıyallâhu anhüm ecma’în” sayısının, 124.000’e ulaştığı, bütün kitaplarda yazılıdır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahirete teşrifinden sonra, Müseylemet-ül-kezzab vak’ası meydana geldi. Birinci halife Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” Müseylemet-ül-kezzab üzerine 12.000’den fazla İslam askeri gönderdi. Bu gazada yetmişten ziyâde hafız-ı Kuran şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Medineye birkaç konaklık bir mesafeye, 12.000 askeri gönderen bir halifenin emri altında, ne kadar erkek ve kadın müslümanın bulunması icap eder? Hıristiyanlık mı, yoksa İslamiyet mi daha çok ve çabuk yayılmıştır. Akıl sâhibi olanlar, bunu mukayese etmelidir!

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtından 3-4 sene sonra, 2. halife Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh”, 40.000 kişilik bir İslam ordusu göndererek, Hindistan’a kadar bütün İranı, Konyaya kadar Anadoluyu, Suriye, Filistin ve Mısırı feth etti. Buralarda yaşayan halkın çoğu, İslam dinindeki adaleti, güzel ahlakı görerek, müslüman olmakla şereflendi. Eski batıl dinleri, yani hıristiyanlık ve yahudilik ve mecusilik üzere kalanlar pek azdı. Böylece, on sene gibi, pek az bir zaman zarfında, İslam memleketlerinde yaşıyan müslümanların sayısının, 20-30 milyona ulaştığını, tarihçiler söz birliği ile bildirmektedir. Halbuki hıristiyan misyonerlerinin ortaya attıkları iddiaya göre, Îsâ aleyhisselâmdan 300 sene sonra, Birinci Konstantin hıristiyanlığı kabul etti. Onun yardımı ve zorlaması ile hıristiyanların nüfusu ancak 6 milyona ulaşabildi. On senede müslümanların sayısının 20-30 milyona ulaşması ile 300 senede hıristiyanların sayısının altı milyona ulaşması karşılaştırıldığında, aralarındaki nisbetten, hangi dinin daha çabuk yayıldığı ortaya çıkmaktadır.

“İslamiyetin yayılmasının sadece kılıç, harp yoluyla olduğu” iddiaları da aslsızdır. Şöyle ki; Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” feth ettiği yerlerde bulunan kimseleri, İslamiyeti kabul etmek ile hıristiyan kalarak cizye denilen vergiyi vermek arasında serbest bırakırdı. Onlar da, istedikleri yolu seçerlerdi. Verdikleri cizyenin en yükseği, asrımızın parası ile mukayese edildiğinde, 40-50 kuruştan ibaret idi ki zengin olanlar için, bu kadar az bir vergiyi vermekte, dinlerini terkettirecek hiçbir zorlama yoktur. Cizye verenlerin, malları ve namusları ve ibâdetlerini yapmak hürriyetleri, müslümanların mal ve namusları gibi olup herkese müsavi olarak, adalet ile muamele edilirdi. Senede bir kere birkaç kuruş cizye vermek de, dinlerini, mallarını, canlarını ve haklarını korumanın karşılığı olup bunu ödememek için, baba ve dedelerinin dinini terkedecek, birkaç şahıs bulunabilir mi?

Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şibli Numani 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun urdu dilindeki (el-Fâruk) kitabını serdar Esedullah Hanın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şahın kızkardeşi fârisîye tercüme etmiş, Nâdir Şahın emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor şehrinde bastırılmıştır. 180. sayfasında diyor ki: (Rum Kayseri Herakliyusün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, rumlara halife Ömerin “radıyallâhu anh” emirlerini bildirirdi. Suriyedeki Humus şehrini alınca da, (Ey rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömerin emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyetin adaleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve öşür aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden 40, orta hallilerden 80, zenginlerden 160 gram gümüş veya bu değerde mal, yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.]Humus rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mal emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imperatörü Herakliyusun bütün memleketinden asker toplıyarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakyaya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermükteki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallâhu anh”, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey hıristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gaza edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mala vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsmleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri rum imperatörlarından çektikleri zulmlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallâhu anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu rum casuslarının çok faydası oldu. İslam devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, îman, adalet, doğruluk ve fedâkarlık kudreti idi.)

Ruslar yüz seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistanda bulunan müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde türkçe konuşturmayıp, zorla rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusyadaki müslümanlardan kaç kişi hıristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan hıristiyanların Rusyaya, Rusyadaki müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından iki milyondan fazla müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Halbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan hıristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan hıristiyanlar, Rusyanın bu vaadine inanmadı ve İslamiyetin kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

“Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftirâdır. Hıristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallâhu anh” Kudüsü feth ettiği zaman, hıristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabed olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömere teklifte bulundular. Ömer “radıyallâhu anh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi yaptırdı.

Müslümanların, hıristiyanlara ve yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun beğin (Mecmua-i Münşeat-üs-salatin) kitabı 1. cilt, 30. sayfasında yazılıdır. Mektubun tercümesi şöyledir:

(Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün hıristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahü teâlânın azâbı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahti, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki bu ahtin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakk’ın lanetine lâyık olur. Eğer hıristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibâdet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himayem [korumam] altındadır. Ben onları, başka hıristiyanlarla yaptığımız ahtler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri râzı olduğu kadar versinler. Onlara cebr etmeyin, zor kullanmayın. Onların dini reislerini makâmlarından indirmeyin. Onları, ibâdet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, müslüman mescidleri için kullanılmasın. Her kim buna riâyet etmezse, Allah’ın ve Resûlünün kelamını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibâdet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garamet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garbda, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himayem altındadır. Ben onlara (eman) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibâdet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beyt-ül-mal [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü, bunların ziraati, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup kar için değildir. Cihat için adam lazım olursa, onlara baş vurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda 12 dirhemden [40 gr gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzakere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları dâima merhamet ve şefkat kanadları altında himaye ediniz! Nerede olursa olsun, bir müslüman erkekle evli olan hıristiyan kadınlara, fenâ muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine mâni olmayınız! Her kim ki Allahü teâlânın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddina hareket ederse, Cenâb-ı Hakk’ın ve Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise tâmirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahtname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.)

Bu ahtname hicretin 2. senesi, Muharrem ayının 3. günü, Medinede Mescid-i saadette Aliyye “radıyallahü teâlâ anh” yazdirlimiştir. Altındaki imzalar:

Muhammed bin Abdullah Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”.

Ebû Bekr bin Ebû-Kuhafe,

Ömer bin Hattab,

Osman bin Affan,

Ali bin Ebû Talib,

Ebû Hüreyre,

Abdullah bin Mesûd,

Abbas bin Abdülmuttalib,

Fadl bin Abbas,

Zübeyr bin Avvam,

Talha bin Abdullah,

Sad bin Muaz,

Sad bin Ubade,

Sâbit bin Kays,

Zeyd bin Sâbit,

Haris bin Sâbit,

Abdullah bin Ömer,

Ammâr bin Yasir

“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

[Görüyorsunuz ki yüce Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve hıristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.]

Şimdi de, Ömerin “radıyallâhu anh” İlya ahalisine verdiği (eman) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hıristiyanlar, İlyas aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.]

(İşbu mektup, müslümanların emri Abdullah Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği eman mektubudur ki onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki:

Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrib etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibâdet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine eman verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bâzıları, rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibâdet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine eman verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır.

Allahü azimüşşanın ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.)

İmzalar:

Müslümanların halifesi Ömer bin Hattab.

Şahitler:

Hâlid bin Velid,

Abdurrahmân bin Avf,

Amr ibnil’As,

Muaviye bin Ebû Süfyan.

Ömer “radıyallâhu anh”, Kudüs muhasarasına bizzat kendisi teşrif etti. Hıristiyanlar cizye [gelir vergisi] vermeyi kabul ederek, müslümanların himayesi altına girdiler. [Ömere “radıyallâhu anh” Kudüsün anahtarlarını, bizzat kendileri teslim ettiler.] Böylece, kendi devletleri olan Bizansın, ağır vergi ve işkencelerinden, eziyet ve cefalarından ve zulmlerinden kurtuldular. Çok kısa bir zamanda, düşman zannettikleri müslümanlardaki adalet ve merhameti açıkça gördüler. İslamiyetin, iyilik ve güzelliği emreden, insanları, dünya ve ahiret saadetine kavuşturan bir din olduğunu anladılar. En küçük bir zorlama ve korkutma olmaksızın bölük bölük, mahalle mahalle İslamiyeti kabul ettiler. Diğer memleketlerde müslüman olanların hâlini siz kıyas ediniz.

On sene gibi bir zaman zarfında, İslamiyetin her yere yayılarak, müslümanların sayısının milyonlara ulaşması, asla zorla ve kılıç korkusu ile olmamıştır. Bil’aks İslamiyette bulunan adalet, insan haklarına saygı ve Kurân-ı Kerîmin en büyük mucize olarak, Allahü teâlâ tarafından indirilmesi, bütün semavi kitaplar üzerine efdaliyet ve üstünlüğü gibi sebepler ile olmuştur.

Taberi tarihinin 3. cilt, 67. sayfasında: (Ömerin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanında, Ashâb-ı kirâmdan Müsenna bin Harise “radıyallâhu anh”, İslam ordusu başkumandanı olarak, İran üzerine gönderildi. Büveyd denilen yerde İran askeri ile harp edeceği zaman, İslam ordusu sayıca az, silahca zayıf idi. Çünkü, daha önceki harblerde, çok İslam askeri şehit olmuş idi. İran ordusu çok kalabalık olup fillerle gelmişlerdi. Müsenna “radıyallâhu anh” o civarda oturan hıristiyanlara gidip, kendisine yardım etmelerini istedi. Onlar, severek yardım etmeyi kabul ettiler. Hatta, onların içinde Hamus isminde bir delikanlı “İran askerinin kumandanını bana gösteriniz” dedi. Acem kumandanı Mihranı gösterdikleri zaman, ona hücum edip, bir ok attı. Ok, Mihranın karnından girip sırtından çıktı ve cansız yere düştü. İran ordusu dağıldı) demektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, o asırda yaşayan hıristiyanlar, müslümanlardan asla düşmanlık ve cebr [zorlama] görmediklerinden, hiçbir zaman müslümanlardan nefret etmemişlerdir. Nefret şöyle dursun, bil’aks müslümanlardan memnun olmuşlardır. Aylık bir ücret ve tayin edilen bir para olmaksızın müslümanlara yardım etmişler, bu uğurda canlarını vermişlerdir. Hatta, çok defa hıristiyanlar, müslümanlarla birleşerek, kendi dindaşları olan hıristiyanlara karşı harp etmişlerdir. Osmanlı devleti ile Bizans imparatorluğu arasında meydana gelen pek çok muharebelerde de, bu hâl çok vuku bulmuştur. Tarihi tetkik edenler, bunu iyi bilirler.

Hıristiyanlığın, İslamiyetten üstünlüğünü iddia eden protestanların ortaya koydukları delillerden biri de, (Hıristiyanlık zuhûr ettiği zaman, yahudiler buna karşı cebhe aldılar ve Îsâ aleyhisselâmın dinini kabul edenlere zulüm [işkence] yaptılar. Bu sebep ile yahudiler üzerine müthiş belalar geldi. Zelil ve hakir olup millet olma saadetinden mahrum kaldılar. İslamiyetin zuhûrundan sonra, müslümanlara saldıran hıristiyanlar üzerine böyle büyük belalar gelmedi) iddiasıdır.

İleri sürdükleri bu delilleri de, tamamen vaki olan hakikatlerin hilafınadır, tersinedir. Çünkü, yahudilerin belaya uğramaları, sadece İseviliğin zuhûrundan sonra olmamıştır. (Ahd-i Atik)de ve tarih kitaplarında bildirildiği gibi, Îsâ aleyhisselâmın bisetinden önce de, yahudiler günbegün çeşitli belalara uğramışlardır. Yusuf aleyhisselâm zamanından, Mûsâ aleyhisselâm zamanına kadar Mısırdaki putperest kıbtilerin elinde esir kaldılar. Onların çeşit çeşit hakaretlerini çektikten sonra, Mûsâ aleyhisselâm bunları, kıbtilerin elinden kurtardı. Davud ve Süleyman aleyhimesselam zamanından sonra, yine türlü türlü belalar ve karışıklıklara duçar olarak perişan oldular. Bu cümleden olarak,Asuri hükümdarlarından ikinci Buhtunnasar Kudüs-i şerifi zabt etti. Büyük katliam yaptı. Binlerce yahudiyi öldürdü. Hayatta kalan yahudileri ve Beni İsraile gönderilmiş Peygamberlerden bazılarını esir alarak Babile götürdü. Hatta, o karışıklıklar sırasında, bütün Tevrat nüshaları parçalanmış, bir tane bile kalmamıştı. Asurilerin zulmleri altında, yahudilerin ne gibi belalara uğradıkları ve Makkabi isyanları sırasında, ne kadar yahudi katl edildiği herkesin malumudur. [Makkabi: Suriyedeki Selefkiler devletinin kralı Antiokhos IV. Epiphanein, yahudileri putperest yapmak siyasetine karşı isyan eden, yahudi kumandandır. Antiokhosun ordusunu yenerek Kudüsü ele geçirdi ise de, daha sonra, tekrar gayb etti. Fakat yahudilerin dinlerinde serbest olmaları hürriyetini elde etti. Bu harbler sırasında, çok yahudi kılıçtan geçirildi.] Nihâyet milattan 70 sene evvel meşhur Romalı Pampe, Filistini zabt edip, emri altına almıştır. Yahudiler üzerine gelen bu belaların hepsi Peygamberleri inkâr ettikleri ve çoğunu öldürdükleri için idi. Bu belaların, hazret-i İsanın bisetinden önce olduğu tarihlerde açıkça yazılıdır.

Îsâ aleyhisselâmın göğe yükseltilmesinden yetmiş sene sonra, Roma İmperatoru Titusun, Kudüse girince, Kudüsü yakarak bütün yahudileri katl etmesine bir sebep aranırsa, tarihlere müraceat edilsin. Yahudilerin dünyada hakir ve zelil olmaları, Îsâ aleyhisselâmdan sonra umumî olmayıp, bazı mahallerde olmuştur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, Medine-i münevvere ile Şam arasında yer alan, Hayber kalesı gibi bir takım yerlerin hükümdarları, Kab bin Eşref, Merhab ve İsmail [Semauel] gibi yahudiler idi. Ne zaman ki Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Resûlullah efendimize düşmanlık ve ihanet ettiler, o zaman gazap-ı ilâhiyye uğradılar. Bakara sûresi 61. âyetinde meâlen: (Onlara zelillik ve fakirlik verildi) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede buyurulduğu gibi, perişan oldular. Bir daha devlet kurmaları mümkün olmadı.

Allahü teâlâ, yeni bir din gönderdiği zaman, batıl dinlere inanan kimseler üzerine büyük belaların gelmesi lazım mıdır? Lazım gelseydi, Beni İsrail Mûsâ aleyhisselâmın dini üzere yaşadıkları birkaç bin sene içerisinde, kendilerinden pek zayıf ve sayıları çok olan mecusiler üzerine peşpeşe belalar gelerek mahv-ü perişan olmaları lazım gelirdi. Halbuki Çin, Hindistan, Türkistan ve Amerika ahalisi, eski halleri üzerine kalmışlardır. [Üzerlerine, protestanların söyledikleri gibi herhangi bir bela gelmemiştir.]

Protestanların, hıristiyanlığın doğruluğunu ispat için ortaya koydukları diğer bir delil ise; “Hıristiyanların nüfusunun çok olması”dır. Bu sözleri de kuvvetli bir delil değildir. Her ne kadar, Avrupada neşredilen istatistiklerde, hıristiyan nüfusu çok gösteriliyor ise de, bunlar birbirlerini tutmamaktadır. Hıristiyanların sayısı hususunda istatistikler arasında milyonlarca fark vardır. Çünkü, o zaman Asya ve Afrikanın çok yerlerinde yaşayan insanların hangi dine mensub olduğu, tamamı ile tahkik edilip ortaya konulmamıştı. İstatistik yapan kimseler, buralarda bulunan nüfusu, yaşadıkları yerlerin büyüklüğü nisbetinde tahmin ile yazmışlardı. Hatta, Mısırlı Seyyid Rüfaanın tercüme ettiği ve Mısırda basılan coğrafya kitabında, yeryüzünde yaşayan insanların tamâminın nüfusu 900 milyon tahmin olunup, yarısı mecusi ve diğer yarısının yarısı putperest, kalan yarısının ise müslüman, hıristiyan ve yahudi olduğunu ve ehl-i kitabın üçte birinin müslüman, üçte birinin yahudi, üçte birinin de hıristiyan olduğunu yazmaktadır. Bu da, tahmini bir hesap olduğundan, delil olarak kabul edilemez. Bir diğer husus da, hıristiyanların çokluğunu kabul etsek bile sayılarının çok olması, hıristiyanlığın doğru olduğunu göstermez. Çünkü, bir dine mensub olanların çok olması, o dinin doğruluğuna delil kabul edilirse, putperestliğin ve mecusiliğin hak, doğru din olmaları icap ederdi. Çünkü, bugün yeryüzünde hıristiyanlardan daha fazla, putperest ve mecusi vardır.

Îsâ aleyhisselâmın semaya urucundan sonra, üç yüz sene içerisinde putperestler ve yahudiler, defalarca nasranilere umumî katliamlar yaptılar. Ellerinde bulunan kitapları ve risaleleri, yırtarak ve yakarak yok ettiler. Emirleri altında bulunan İsevilere, her geçen gün hakaretlerini arttırarak zulüm ettiler. Hıristiyanların ortaya koydukları bu delile göre, yani hıristiyanların sayısının çok olmasına göre, hıristiyanlığın batıl, putperestliğin ise hak, doğru olması icap ederdi.

Protestanların, hıristiyanlık İslamiyetten üstündür diyerek, ortaya attıkları bir diğer delil ise, “Hıristiyanların fen ve teknikte müslümanlardan daha ileride olması”dır.

Bu meselenin de, dikkatlice incelenmesi lâzımdır. Çünkü, Avrupanın ilmde, teknikte ve sanayide ilerlemeye başlaması, son üç yüz seneden beri olmuştur. 900 [m. 1494] senesine gelinceye kadar, Avrupalılar vahşet, cehalet, pislik içerisinde olup nasıl bir hayat yaşadıkları gâyet açık bilinmektedir. Hıristiyanlar bu hâlde iken o asırlarda Asya, Irak, Hicaz, Mısır ve Endülüs [İspanya]de yaşayan müslümanlar, o zamana göre ilim, teknik ve sanayide zirveye ulaşmışlardı. Hatta, bugün Avrupada mer’iyette olan medeni kanunların kaynakları, Endülüs ve Mısır kütüphanelerindeki İslam âlimlerinin kitaplarıdır. Papalık yapmış ikinci Sylvestrenin dahi, Endülüs üniversitelerinde müslüman profesörlerden ilim tahsil ettiği tarihlerde yazılıdır. Avrupalıların kullanmakta oldukları romen rakamları da, bütün fen ilimlerinin esâsı olan matematik işlemlerini yapmaya müsait değildi. Müslüman mekteplerinde okurken, Arabî rakamlar ile bu işlerin kolay yapıldığını öğrenince, bu rakamları kendileri de, kullanmaya başladılar. Bu hâl, fende ilerleme sebeplerinden biri oldu. Bütün bunlar bilinince, dinin ilim ve fennin ilerlemesine ne gibi tesirleri olduğu anlaşılır ki bundan hıristiyanlardan önce müslümanlar istifade ederler. Çünkü, bugün ellerdeki 4 İncilin hiç birisinde devletler hukuku, sanat, ticaret, ziraat gibi medeniyet vasıtalarını emreden bir cümle dahi yoktur. Hatta, şiddet ile men’ edilmiştir. Buna mukabil İslamiyet, ilim, sanat, ticaret, ziraat ve adaleti emretmiştir. Bütün İslam devletleri, bu esaslarla idare olunduğundan, medeniyet ancak İslam memleketlerinde olduğu gibi, dünyanın en mamur beldeleri de İslam memleketleri olmuştur. [Hıristiyanlar, İslam memleketlerindeki bu zenginliğe kavuşmak istemiş, bunun için dalgalar halinde, haçlı seferleri tertip etmişlerdir. Haçlı seferlerinin asıl gayesi hıristiyanlığı yaymakla beraber, İslam memleketlerinin zenginliğini yağma etmek idi.] Fakat, asrımızda müslümanların ve hıristiyanların halleri, dinlerinin emrinin tersine bir şekilde zuhûr etmiştir. Buna bir sebep aranırsa; bu, gerek müslümanların, gerekse hıristiyanların dinlerinin emirlerini yerine getirmemeleridir. Yani dinlerinin icaplarını yapmamaktır. Hatta, Avrupalı filozoflardan birisi, neşrettiği bir risalede şöyle demektedir: (İslam dininin hak bir din olup hıristiyanlığın ise, hak din olmaması; dünyada yaptıkları eserler ile sabittir. Çünkü müslümanlar, dinlerinin emirlerini yapmakta, yani İslamiyete uymakta kusur ettikçe, zayıfliyerek ilmde ve fende geri kaldılar. Hıristiyanlar ise, dinlerini ne kadar terketmiş, hıristiyanlıktan ne kadar uzaklaşmışlar ise, o kadar kuvvetlenip, ilmde ve fende ileri gitmişlerdir. Son zamanlarda hıristiyan devletlerin takip ettikleri yol, kitapları olan İncilin emrettiği yolun tam tersidir. Bu herkesce malumdur.)

Protestanların, hıristiyanlığın doğruluğunu ispat için getirdikleri delillerden biri de, “Avrupada putperest bulunmayıp, İslam memleketlerinde, İslamiyetin hâkim olduğu beldelerde ise, yahudi ve hıristiyanların bulunması”dır. Bu hâli, hıristiyanlığın insanlara tesir etme kuvvetine haml etmektedirler. Ortaya attıkları bu iddia, hıristiyanlığın doğruluğunu ispat etmekten çok, İslamiyetin akllara durgunluk veren adaletini ispat etmektedir. Çünkü bir kimse, hangi dine bağlı bulunursa bulunsun, İslam memleketlerinin her tarafında aynı haklara sâhip olup adalet karşısında müslüman ile müsavi idi. Gayrimüslimler, İslam devletinin himayesinde gâyet rahat idiler. Onların ne dinine karışılıyor, ne de ibâdet etmelerine mâni olunuyordu. İstedikleri sanat ve ticaret ile serbestce uğraşıyorlardı. Fakat, Avrupanın pek çok yerlerinde, protestanlar şöyle dursun, hıristiyanların diğer fırkalarına tâbi olanlardan hiç birinin, bir diğerinin hâkim olduğu yerde can ve mal emniyeti yoktu. Rahatca ikâmet etmesi mümkün değildi. Ermeniler ve rumlar İslam memleketlerinin her yerinde ikâmet ettikleri hâlde, Avrupa memleketlerinden hiç birini vatan edinmemişlerdir. Yunanistan ve diğer Akteniz adaları gibi, rumların bulunduğu yerlerde; ermeni, katolik ve protestanlardan 5-10 aile bulunmaz. [Rumlar ortodoksturlar.] Fransa, İtalya, İspanya vs. gibi katolik olan yerlerde protestan papazların; mektep, kilise, manastır inşa etmeleri asla mümkün değildir. Memleketin mezhebi olan katoliklik aleyhine, açıkça kitap neşredemezler. Yine, halkı protestan ve rum olan yerlerde de, katolik papazların durumu böyledir. İslam memleketlerinin hiçbir yerinde, Sent Bartelmi ve engizisyon mezâlimleri gibi bir şey, vukua gelmemiştir. [Sent Bartelmi katliamı, 980 [m. 1572] senesi ağustosun 24. günü, yani Sent Bartelmi yortu günü, kral 9. Şarl ve Kraliçe Katerinanın emri ile Paris ve civarında 60.000 protestanın sadece inançlarından dolayı katl edilmesidir.] Hiç bir tarihte İslam milletleri tarafından, haçlı seferleri gibi, kanlı ve dehşetli bir hadise vuku bulmamıştır. Haçlı seferlerinin her birinde, müslüman, protestan ve yahudilerden, hatta katoliklerin kendilerine düşman oldukları akrabalarından, yüz binlerce Mâ’sûm’un kanı dökülmüş, akllara gelmiyecek vahşiyane katliamlar yapılmıştır. Haçlı seferlerinin devam ettiği ikiyüz elli senelik zaman içinde, Avrupa harab oldu. (Bir yüzünüze tokat vurulursa, diğer yüzünüzü de çeviriniz) diye nasihatta bulunan İsanın “aleyhisselâm” kendi memleketinde, Onun namına müteassıb haçlıların cür’et ettikleri vahşiliklerin, engizisyonların tafsilatı anlatılamaz. Haçlı seferleri müddetince, Avrupa ve Asyada milyonlarca insanın haksız yere kanlarının nasıl akıtıldığı ve bunca memleketin nasıl insafsızca viran edildiği tarihlerde yazılıdır. Hala, Ulah, Buğdan ve Odesada çaresiz yahudilerin neler çektikleri, ingilizlerin ve hıristiyanların, rusların hâkim oldukları memleketlerde bulunan müslümanların ne hallerde yaşadıklarını, ne sıkıntı ve işkencelere maruz kaldıklarını herkes bilmektedir.

Bir de, bugün İslam memleketlerinde rahat, refah, servet, hürriyet ve huzur içinde yaşayan hıristiyanlara bakınız. Sonra, hıristiyanlık ve müslümanlıktan, hangisinin, emirleri altında bulunanların, adaletin himayesinde ve rahat olduklarını ve hangisinin insanlık ve medeniyete hizmet edebileceğine Allah için hüküm ediniz.

(Avrupadaki ilim ve sanayinin gelişmesi, zenginliğin artması ve imar edilmiş olması, mektep ve hastahanelerin çok olması gibi, insanlığa hizmet eden müesseselerin çok olmasını), hıristiyanlığın İslamiyetten üstünlüğünü ispat için delil getirmek de, çok şaşılacak ve pek abes bir iştir. Kurun-ı vüstaya [Orta çağ] kadar, Avrupa hıristiyanlığa tam bağlı olup ellerindeki İncillere tâbi oldukları için, halleri harab ve perişandı. Delil olarak ortaya koydukları, ilim ve sanayide terakkî etmek, hastahaneler ve mektepler yapmak gibi, medeniyet vasıtalarından hiç birisi mevcûd olmadığı gibi, Romalılardan kalanlar bile mahvolmuş, hatta eserleri bile kalmamıştı. Avrupalılar, İncillerde ve bilhassa Luka İncilinin 12. babında bildirildiği gibi, sanat, ticaret ve ziraata hiç ehemmiyet vermeyip, havada uçan kuşlar gibi bulduklarını yiyip, buldukları yerde oturduklarından, Avrupa kıtası baştan başa zulmet, cehalet, vahşet ve taassup içerisinde kalmıştı. Hastahane, mektep, fakirhane gibi şeylerin varlığından dahi habersiz idiler. Kurân-ı Kerîm ise, dünya işlerine fazlasıyla ehemmiyet vermiş, ilmi, sanatı, ticareti, ziraati emretmiş ve tehlikelerden sakındirmiştir. Zümer sûresi 9. âyetinde meâlen, (Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir) buyurulmuştur. Nisa sûresi 29. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler, birbirinizin mallarını aranızda batıl yollarla yemeğiniz. Yani İslamiyetin haram kıldığı, fâiz, kumar, hırsızlık ve gasp gibi batıl yollarla yemeğiniz. Ancak birbirinizden râzı ve hoşnud olarak, ticaret ile ola) ve Bakara sûresi 275.  âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ bey’i, alışverişi helal ve faizi haram kıldı) ve Nisa sûresinin, 36. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Ona hiçbir şeyi şerik, ortak koşmayınız. Annenize ve babanıza [söz ve fiil ile], akrabaya [sıla-i rahm ile], yetimlere [gönüllerini almak ile], fakirlere [sadaka ile], akrabanız olan komşularınıza [şefkat ve merhamet ile], bina komşularınıza [iyilik ve onlara gelen zararlara mâni olmak ile], dost ve arkadaşlarınıza [haklarına riâyet ve sevgi ile], yolcu ve misafirlerinize [yemek ve içecek ikram etmek ile], köle ve cariyenize [elbiseler giydirmek ve yumuşak davranmak ile] iyilik ediniz) buyurulmuştur. Böyle, nice âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ile Allahü teâlâ ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilim, sanat ve ticareti emretmektedir. Ayrıca, anne ve babaya, akrabaya, yetimlere, acizlere, kimsesizlere, komşulara, yolculara ve kölelere iyilik ve ihsanda bulunmayı, onların haklarını gözetmeyi ve hükümete, kanunlara karşı gelmemeyi de emir buyurmaktadırlar. Bugünkü Avrupalıların dedeleri medeniyet vasıtası olan bu şeylerden habersiz iken, İslam memleketlerinin her tarafında muntÂzam mektepler, medreseler, fakir ve miskinler için bakım evleri, aşhaneler, hanlar, hamamlar ve daha nice hayır ve iyilik müesseseleri kurulmuştu. Müslümanlar, ayrıca bu hayır müesseselerinin devamı ve giderlerinin karşılanması için, hususi yardım teşkilatı olan (vakflar) kurmuşlardı. [Hatta kölelerin ve hizmetçilerin yaptıkları zararları ödeyen, hastalıklara sebep olan şeyleri temizleten vakflar dahi kurulmuştu.] İslam memleketlerinin her yerinde sanat pek meşhur idi. Avrupalılar, çalar saat nedir bilmezlerken, müslümanların halifesi Harun-ür-reşid tarafından Fransa kralı Şarlmana çalar saat hediye edilmişti. Papa ikinci Sylvestre, Endülüste İslam mekteplerinde ilim tahsil etmiş ve rakkaslı saati müslümanlardan öğrenmiştir. İspanya krallarından Şanso, yakalanmış olduğu [ve Avrupalıların o zaman tedâvi edemedikleri] istiska [su toplanması] hastalığı için Endülüsteki müslüman tabiblere müraceat etmiş ve kısa zamanda sıhhatine kavuşmuştur. Kurân-ı Kerîmde, fakirlere, miskinlere, yolculara yardım etmekten çeşitli âyet-i kerimelerde tekrar tekrar bahs edilmiştir. Böylece fakirlere ve yolculara ve zayıflara yardım etmek, müslümanlar arasında adet olmuş, müslümanların mühim bir vazifesi haline gelmiştir. İki-üç hanelik bir İslam köyünde dahi, bir misafir gelince, [gayr-ı müslim olsa bile] asla aç ve açıkta kalmamıştır. Hatta İslamiyetin hâkim olduğu yerlerde, müslümanlarla beraber yaşamaları sebebi ile gayr-ı müslim vatandaşlar arasında da, bu güzel adet yerleşti. Halbuki Avrupada, son zamanlarda çok zenginlerin bulunmasına, hastahaneler ve fakirhaneler yapılmış olmasına rağmen, bir hayli insan, hala açlıktan ölmektedir. İngiltere ve Almanyada fakirler yiyecek bulmakta çektikleri sıkıntıdan usanarak, her birinden 300.000-400.000 fakir, Amerika ve Hindistan ve diğer bazı memleketlere hicret etmişlerdir.

[3 Şubat 1988 tarihli Türkiye gazetesinde neşredilen bir haberde, fransızca (Figaro) gazetesinde, Fransada, 2,5 milyon kişinin tam bir sefalet içinde yaşadığı, bunların 1,5 milyonunun adresinin dahi malum olmadığı ve sokaklarda yattıkları bildirilmektedir. Aynı gazetede, bildirildiğine göre, Fransada 60 yaşının üzerinde 10 milyon ihtiyar vardır. Bunlardan iki buçuk milyonunun malum bir meskeni yoktur. Bunların akıbetleri sürünmek ve yalnızlıktır. Bu ihtiyarlardan, kadınların % 7’si, erkeklerin % 14’ü intihar etmektedir. İntihar edenlerin sayısı, 500.000dir. Fransada, böyle garib, sefil kimselere yardım için kurulmuş olan, ATT’nin başkanı, rahib Joseph Wresinski (Bugün Fransada, mühim ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar düşkün 2,5 milyon insan var. Bunlara imdad edecek hiç bir kaynak da yoktur. İnsan haklarından her gün bahs eden Avrupa, sadece iktisadi ve askeri meselelere değil, birkaç seneye kadar çok büyük rakamlara ulaşacak olan sefalete çare aramalıdır. Fransızları bu sefaletten kurtarmak için milli, umumî bir fealiyet lâzımdır) diyor. Papaz da, bu hakikati itiraf etmektedir.] Eğer ilim, teknik, sanayi ve medeniyet, bir dinin doğruluğuna delil olsa, bu delil de, hıristiyanlıktan çok İslamiyet için kuvvetli bir senet olur. [Çünkü müslümanlar, İslamiyeti tatbik ettikleri zamanlarda yükselmişler, bu tatbiki gevşettikleri zaman ve hıristiyanları taklite başladıkları zaman gerilemişler, hatta parçalanmışlardır.]

Bir milletin zenginliği de, inandığı dinin doğruluğunu ispata kâfi delillerden olamaz. Çünkü protestanların, hıristiyanlığa inanmadıkları için, çeşitli belalara uğradıklarını iddia ettikleri yahudilerden Rotchild, dünyanın en zenginidir. Hala İngiliz milletvekillerinden olan Lord İsraili de yahudi olduğu hâlde dünyanın en zenginleri arasındadır. Bugün, Avrupa altın borsalarının, yahudilerin ellerine geçeceği şimdiden açıkça görülmektedir. Hıristiyanların bu iddialarına göre, yahudilerin dini, Îsâ aleyhisselâmın dininden efdal olmaktadır. Buna göre, Avrupanın çok yerlerinde ve Rusyanın her yerinde, sanat, ticaret ve servetten habersiz fakir, ne kadar hıristiyan var ise, bunların inançları da batıl olmaktadır. Hıristiyanların bu sözlerine göre, herhangi bir dinin doğruluğu, sadece o dine inananların servet ve zenginliğine bağlı olması lazım gelir ki bu hâl hıristiyanların İslamiyete karşı yaptıkları itirazı kuvvetlendirmez [bil’aks ortadan kaldırır].

Avrupa mekteplerine gelince, bunlar iki kısımdır:

Birisi papazların, diğeri ise halkın, hükümetin idare ve kontrolü altındadır. Papazların idaresinde olan mekteplerde,sadece hıristiyanlık akideleri [inançları] öğretilmektedir. Bunun için, millet meclislerinde, bu mekteplerin papazların elinden alınması için konuşmalar yapılmaktadır. Yakın bir gelecekte hıristiyan çocuklarının terbiyesi papazların idaresinden çıkarılıp, bu mekteplerin de, halkın ve hükümetin idaresine verileceği anlaşılmaktadır. Avrupa hükümetlerinin ve halkın idare ve kontrolünde olan mekteplerin hiçbirinde, dine ait bir şey öğretilmeyip, onlarda sadece fen ve matematik bilgileri öğretilmektedir. Bunun için, böyle olan mekteplerden mezun olan Avrupalı gençlerin pek çoğu, hıristiyanlığın aleyhindedirler. Bu mekteplerden mezun olanlar, her gün çoğalmakta ve dernekler kurup, gazete ve mecmualar neşretmektedirler. Bu gazete ve mecmualarında, hıristiyanlığın batıllığını dünyaya ilan etmeye çalışmaktadırlar. Hıristiyanlığın, hak din olduğunu ispata çalışan bu papazın, vesika olarak ortaya koyduğu delillerden olan, Avrupadaki bu mekteplerin bir gün gelecek, hıristiyanlığın yıkılmasına sebep olacağında şüphe yoktur.

Müslümanlar arasında, ilme her şeyden çok ehemmiyet veren, ilmi her şeyin üstünde tutan, bir idarenin yokluğundan dolayı yıkılan, yok olan bazı hükümetler olmuştur. Bundan başka, bugün İslam memleketlerinde mevcûd olan sayısız mektep ve medrese ve bunlara bağlı vakıf ve imaretlere insaf ile nazar etmelidir. Sadece İstanbul’da bulunan medreselerin, vakflarının vakfnameleri incelendiğinde; ilim tahsil eden talebenin oturacağı kilimlerine varıncaya kadar, aylık maaşlarını ve her medresenin müderris, kapıcı ve diğer hizmetlilerinin alacakları maaşlarını, bu vakfların üzerine aldıkları görülür. Acaba, Avrupa mekteplerinin herhangi birinde böyle bir teşvik, böyle bir kolaylık var mıdır? Bugünkü mektep ve medreselerin niçin eski parlaklığı ve intizamı kalmamıştır denilirse, bunun sebepleri içerisinde dinle ilgili bir şey bulunamaz. İyilik ve hayır için kurulan vakfların, ehl olmayan din cahili, münâfık mason kimselerin emirlerine geçtiğinden beri, güzel bir idareye mazhar olamadıklarını üzülerek görüyoruz. Bununla beraber, medreselerde yetişen talebeler, Avrupalı talebeler gibi, yalnız fen ve matematik dersleri görmeyip, ayrıca İlm-i kelam, İlm-i fıkıh, İlm-i tefsir gibi din ilimlerini de tahsil ederler. Bunun için, bu talebeler arasında, Avrupada olduğu gibi, din düşmanı kimseler bulunmaz. Çünkü, fen ilimlerinin ilerlemesi, İslam dininin emirlerinin doğruluğunu anlamaya, daha açık bir şekilde hizmet eder. Yani bir kimse, fen bilgilerini ne kadar çok tahsil ederse, imanı o kadar çok kuvvetli bir müslüman olur. Fakat hıristiyanlıkta hâl bunun tam aksinedir. Bir kimse, hıristiyan akidesinin temeli olan (teslis), yani (üç birdir, bir üçtür), sözünü, hiç incelemeden kabul edecek kadar ahmak ve câhil olmadıkça, tam bir hıristiyan olamaz.

Protestan papazın (Hıristiyanlar her yere hıristiyanlığı yaymak için, misyonerler ve çeşitli kitaplar gönderdikleri hâlde ve İslamiyeti yok etmek için, ingilterede (Müstemlekeler nezareti) kurulduğu hâlde, müslümanlar, putperestleri ve hıristiyanları İslamiyete davet için, niçin gayret göstermiyorlar. Kurân-ı Kerîm tercümeleri dağıtmıyorlar ve İslama davet için çeşitli yerlere âlimler göndermiyorlar) sualine gelince, yukarıda zikir ettiğimiz gibi, bu mühim dini hizmetin yerine getirilmesi, müslümanların vazifesidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, bu vazifeye çok ehemmiyet verilmiş, bu hâle, asırlar boyunca devam edilmiştir. İslamiyetin çok kısa bir zamanda yeryüzünün hemen hemen yarısına yayılması, adalete, güzel ahlaka ve ilme, fenne verdiği ehemmiyet sebebi ile olmuştur. Daha sonra, bidat ehli, sapık kimseler [ve masonlar ve ingiliz casusları] devlet işlerinde söz sâhibi olunca, İslamiyetin en mühim emri olan emr-i mâ’rûf, yani iyiliği emretmek vazifesi gevşedi. İslamiyeti dünyaya yaymak gayreti kalmadı. İslamiyetin bu gizli düşmanları, (Bunca zaman içerisinde İslamiyet pek çok memlekete yayılmıştır. Bundan sonra, aklı olan, gözü gören, saadet, kurtuluş isteyen, kendi arasın bulsun. İslamiyet güneş gibi meydandadır) diyerek, sonraları, insanları İslama davet işine ehemmiyet verilmedi. (Bir tüccarın halis bir pırlantası olsa, onu dükkan dükkan gezdirip, müşteri aramasına lüzum yoktur. Fakat mal çürük olur ise, onu elden çıkarmak için, kapı kapı dolaştırıp “bu çok güzel bir maldır, alınız, bir daha ele geçmez” gibi cahilleri aldatacak yalanlar söylemesi icap eder) şeklinde çürük mantıklar ileri sürdüler. Bunlara şunu hatırlatırız ki pırlanta için müşteri aramaya elbet lüzum yoktur. Fakat, pırlantayı müşteriye arz etmek, tanıtmak lâzımdır. Müşteri pırlantayı tanıyınca, şüphesiz talib olur. Teşhir edilmeyen, tanıtılmayan pırlanta ise talib bulamaz.

Bu protestan papazına son söz olarak şunu da bildiririz ki bir dinin, bir mezhebin kitaplarını iyice incelemek lâzımdır. Yoksa, sırf inatından veya sadece bildiği kadarıyla doğru zannettiği fikirler ile bir din, bir mezhep asla tenkid edilemez. İslam dininde îman esaslarını bildiren ve bunları koruyan ve şüpheleri gideren (İlm-i kelam) diye hususi bir ilim vardır. İslamiyetin parlak olduğu ve birçok yerlere yayıldığı zamanlarda, kelam ilminin derin âlimleri vardı. Bu âlimler, İslam dinine yapılan itirazların ve meydana gelen şüphelerin giderilmesi için, pekçok kıymetli kitaplar yazdılar. Bu kitapları her memlekete yaydılar. Nakli delillerden, yani âyet-i kerime, hadis-i şerif ve din büyüklerinin sözlerinden başka, akli delilleri de kullanmak sûreti ile İslamiyetin doğruluğunu, hakikatini ispat ettiler. Yalnız yahudi ve hıristiyanlara değil, eski yunan felsefesini taklit edenlere ve bidat sâhibi, sapık, türedi din adamlarına [ve zındıklara, masonlara] da cevap verdiler. Çünkü, İslam dininde, Allahü teâlâ akıl-ı selimin kabul etmediği bir şeyi kullarına emretmez. [Fakat, Allahü teâlânın emirlerinin hikmetlerini, faydalarıni anlamak için, akıl-ı selim sâhibi olmak lâzımdır. Kendilerini akıllı, felsefeci, fen adamı olarak tanıtan câhillerin, ahmakların kendi hislerine, nefslerine uygun olarak yaptıkları konuşmaların, hakikat ile ilim ile fen ile ilgileri yoktur. Akıl-ı selim sahipleri, bunların bozuk sözlerine, yazılarına kıymet vermez. Kendileri gibi bir kaç ahmayı aldatmaktan başka tesirleri olmaz. İslamiyette aklın ermediği çok şey vardır. Fakat akla aykırı hiç bir şey yoktur. Aklın çeşitleri ve tefsiri, arapça (Tarîk-un-necat) kitabında ve türkçe (TAM İLMİHAL SAADET-İ EBEDİYE) kitabında uzun anlatılmıştır. İslam dini hakkında, akla uygun bilgiler söylemek için, kelam ilminde meşhur olan İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât) kitabını ve (Şerh-i mevakıf) ve (Şerh-i mekasıd) gibi kitapları iyi okumak ve iyi anlamak lâzımdır. Hıristiyanların, ikna edici deliller yerine, (Pavlos şöyle dedi) veya (falan İncil böyle yazmış) veya (Bu mesele esrar-ı ilâhiyyedendir, buna böylece inanmalıdır) gibi sözleri konuşmak ile hiç bir mesele ispat edilmez. Kelam ilmini bilmeyenin, İslam bilgilerinin doğruluklarını, akıl sâhibi, hıristiyanlara anlatması güç olur. Bunu daha sonra anlatacağız.]

 

(GADA-ÜL-MÜLAHAZAT) KİTABINA CEVAP

Bir papazın neşrettiği (Gada-ül-mülahazat) kitabının 2. babının 3. faslında diyor ki: (Bu fasl, hıristiyanlığın İsrail oğulları arasında yayıldığı gibi, Muhammed aleyhisselâmın dini de hıristiyanlık ufkundan ortaya çıkacak iken, Arabistan putperestleri arasında zuhûr etmesi şeklindeki garib meselenin açıklanmasına dairdir. Bütün âlemler Allahü teâlânın mülkü olup kendi mülkünde “dilediğini yapıcı” olduğunda asla şüphemiz yoktur. İlâhî fillerinin hepsi hikmetli birer sebep ile olmaktadır. Rabbânî hikmetinin bir gereği olmak üzere, hazret-i Mesihin ruhani ve dini mükemmil [tamamlayıcı] olmasına bir hazırlık olmak üzere, önce Mûsâ aleyhisselâmın şeriatini gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, beklenen yerde, bulundukları zamanda ortaya çıkmasının ve kendi kilisesinin yani cemaatinin binasını buna kabiliyet kazanmış olan esas üzerine koymasının, sübhâni hikmete uygun olması, az bir mülahaza ile anlaşılabilir. Bunun gibi, eğer hıristiyanlığın kaldırılması, nesh edilmesi Allahü teâlânın muradı olsaydı, hem kıyas gereği, hem de maslahat icâbı onun yerine dikilecek kâmil ağacın, hıristiyanlık kökünden, yani yeni bir din kabulüne hazır bulunan yerden ortaya çıkması gerekirdi. Ama, İslamiyeti bina ve tesis eden Zât, ne bir hıristiyan memleketinde doğmuş, ne de İsrail oğulları arasında zuhûr etmiştir. Bil’aks tarihlerin açıkça belirttikleri gibi, Kâbe-i muazzamayı üç yüze yakîn putlarla dolduran câhil Araplar arasından çıkmıştır. Arap tarihlerinden haberdar olan, vukuf sâhibi kimselerin bildiği gibi, hazret-i Muhammed “aleyhissalatü vesselâm” nübüvvetini bildirdiği, yani dinini ilana başladığı vakit, Mekke halki adı geçen dini kabule hazır değildi. Tam bir zıdlıkla Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğine itiraz ve tebliğatına muhalefet ve Zâtına hakaret ederlerdi ki eğer Ona Ebû Talib ve onun hanedânının kuvveti yardımcı olmasaydı ve sonradan Mekke halkı arasında meydana gelen akrabalık rekabeti ve gayretinin, Onun maksadına ulaşması için meydana getirdiği fırsat Onun kabiliyetine eklenmeseydi, mezkur din, henüz tomurcuk halinde iken, muhaliflerin taarruzlarından zedelenir ve perişan olur giderdi. Mezkur yeni dini, yani İslamiyeti kuvvetlendirmek için, buna cisimani sebepleri ve dünyevi vesileleri serbestçe kullanmak; İslam dininin hıristiyan dini kadar ruhani olmadığına ve onun zuhûru için Arabistanın hazır bulunmadığına kuvvetli bir delildir. İslamiyet, ruhani bir din, Arabistan da, onu kabule hazır olmuş olsaydı, cisimani sebeplere ve dünyevi vesilelere asla ihtiyaç duyulmaksızın, o da hıristiyanlığın yayılması gibi halim ve selim olarak yayılırdı.

Putperest ve câhillerin, hidayete gelmeleri için, en mükemmel ve en üstün dinin bir defada gönderilmesi mümkün iken, niçin merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, İslamı, altıyüz sene evvel hıristiyanlığın ve ikibin sene evvel Mûsevîliğin yerine koymadı, yani onlardan önce göndermedi. Bunca zaman tehirine sebep ne idi? Müslümanlar, kendi dinlerinin hak ve Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olup olmamasını, bu delilimiz vasıtası ile anlayabilirler) demektedir.

Gada-ül-mülahazatın bu yazısı hülâsa edilirse, üç iddiayı içine almaktadır:

Birincisi: Îsâ aleyhisselâmın dininin yani hıristiyanlığın fazilet ve üstünlüğünün sebebi; onu kabul etmeye müsait, şeriat terbiyesi görmüş İsrail oğulları arasında zuhûr etmesi ve Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” dininin yani İslamiyetin ise, şeriat terbiyesi görmemiş ve onu kabul etmeye müsait olmayan putperestler arasında zuhûr etmesidir.

İkincisi: Hıristiyanlık yumuşaklık ve tatlılıkla yayıldığı hâlde, İslamiyetin sertlik, kuvvet ve dünyevi sebeplerle yayılmasıdır.

Üçüncüsü: Allahü teâlânın Peygamber göndermesi mümkün ve kendisi de merhametlilerin en merhametlisi olduğu hâlde, üstün olan bir dini, yani İslamiyeti, diğerlerinden evvel göndermemesinin, Onun adaletine uygun olmamasıdır. Gada, kışlık taam demektir.

BİRİNCİ İDDİALARI: (Îsâ aleyhisselâmın, şeriat terbiyesi görmüş bir kavm içerisinden zuhûru, Muhammed aleyhisselâmın ise, şeriat terbiyesi görmemiş bir kavim arasından zuhûr etmesidir.)

CEVAP: Bu iddialarına çok çeşitli şekillerde cevap vermek mümkündür.

İsrail oğulları, Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği ilâhî ahkamı, kabul etmeye müsait olmakla beraber, şeriat terbiyesi de görmüşlerdi. Böyle olduğu hâlde, Îsâ aleyhisselâma ömrü boyunca, 82 kişi icabet etmiş, inanmıştı. Halbuki Muhammed aleyhisselâm, hiçbir dini kabul etmeye müsait olmayan ve hiçbir şeriat ve din terbiyesi görmemiş arap putperestlerini, babalarının ve dedelerinin dinine tamamen zıd, nefslerinin arzularına, lezzetlerine büsbütün muhalif olan bir dine, yani İslamiyete davet etti. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Peygamberliğini ilan etmesinden, vefâtına kadar 124.000’den ziyâde sahabe, Onun davetini kabul ederek, seve seve îman etmişlerdi. Fazilet ve üstünlüğün hıristiyanlıkta mı, yoksa İslamiyette mi olduğunu, bu yazımızı okuyan akıl sahiplerinin insafına bırakıyoruz. Ebû Talibin elinden geldiği kadar Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” himaye etmeye, korumaya çalıştığı doğrudur. Fakat bu, İslamiyetin yayılmasına ve yükselmesine, zannedildiği gibi, üzerinde durulacak şekilde, bir himaye ve yardım değildir. Bu himaye, Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” dinine inandığı için değildi. Akrabası olduğundan, yalnız öldürülmemesi ve eziyet yapılmaması içindi. Çünkü, Ebû Talib de, îman etmemişlerden idi. Bu sırada Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürRıdvân” bâzıları müşriklerin eziyetlerine dayanamayarak Habeşistana hicret etmişlerdi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmla “aleyhimürRıdvân” beraber, her türlü görüşmelerden men’edilmiş olarak üç yıl boyunca Mekkede mahsur kaldılar. Allahü teâlâ da, iki defa Peygamberimize, akrabalarını, yakınlarını toplıyarak, dine davet etmesini emretti. Şuara sûresinin 214. âyetinde meâlen, (Yakîn akrabanı Allahü teâlânın azâbı ile korkut) buyurulmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerimedeki emir mucibince, akrabalarını müslüman olmaya davet etti. [Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” akrabalarını toplayınca, (Allahü teâlâya îman ve itaat ederek, kendinizi Onun azabından kurtarınız. Yoksa bana olan akrabalığınız size fayda vermez) buyurdu.] Hiç birisi îman etmedi. Hatta amcası Ebû Leheb ve zevcesi olan odun taşıyıcı, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” eza ve cefada o kadar aşırı gittiler ki Kureyşin ileri gelenleri ile birlikte Ebû Talibe şikayete gidip; Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” himaye etmekten vazgeçmesini teklif ettiler. Bunun üzerine Ebû Talib, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” çağırarak, din-i İslama davet işinden vazgeçmesi için, nasihatlarda bulundu. Bu ve bunun gibi, yüzlerce delil ile sabittir ki Ebû Talibin himayesi [protestan papazların iddia ettikleri gibi], İslamiyetin Kureyş kavmi tarafından kabulüne sebep olmamıştır.

Muhammed aleyhisselâm, kendisini kabule müsait olmayan bir kavm arasında zuhûr etmiş ve onlara Peygamber olarak gönderilmiştir. Halbuki Îsâ aleyhisselâm, kendilerini kurtaracak bir Peygamber bekleyen, İsrail oğulları arasında zuhûr etmiş, ortaya çıkmıştır. Îsâ aleyhisselâm da, diğer Peygamberler “aleyhimüsselâm” gibi, yahudilerden çok zahmet ve sıkıntı çekti. Fakat, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanları, O Server hayatta iken, helak oldular, kendi mübarek Zât-i nübüvvetleri ise, Medine-i münevverede Aişenin “radıyallahü teâlâ anha” evinde, yatağında dar-ı fenâdan dar-ı bekâya teşrif etti.

Bugün ellerde bulunan 4 İncil kitabında, dini kabule müsait, şeriat terbiyesi görmüş bir kavmden olan Petrus ve diğer Havarilerin, Îsâ aleyhisselâm yakalandığı zaman, kendi başlarının derdine düştükleri ve hemen Îsâ aleyhisselâmın yanından kaçtıkları, hatta o gece, Îsâ aleyhisselâmın en yakın havarisi olan Petrusun, horoz ötmeden önce, yemin ve lanetler ederek, Îsâ aleyhisselâmı tanımadığını söyleyerek, inkâr ettiği yazılıdır.

Din kabulüne müsait olmayan [şeriat terbiyesi görmemiş] putperest bir kavm içinde iken, İslamiyeti kabul eden ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek sohbetleri ile şereflenen, Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürRıdvân”, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, hicret esnasında Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” mağarada arkadaşı oldu. [Resûlullaha bir zarar gelir korkusu ile mayaradaki yılan yuvalarını hırkasını parçalayarak kapattı. Son deliğe parça yetişmediği için, bunu da ayağı ile kapattı. Yılan ayağını ısırdı. Ne ayağını çekti, ne de bir ses çıkardı. Gözünden akan yaş, Resûlullahın mübarek yüzüne damlayınca, Resûlullah uyandı ve mucize olarak mübarek tükrüğünü Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” ayağına sürdü, yarası iyi oldu.] Bütün malını İslamiyet için harcadı. Daha sonra, Araplardan irtidad edenlerle cihat edip, bunları imana getirdi.

Ömer “radıyallâhu anh” ise, ilk îman ettiği gün, Ashâb-ı kirâmın önüne düşüp, Mekkede müşriklerin işkence ve eziyetlerine rağmen, korkmadan müslümanlığını ilan etti. Bütün halifeliği müddetince, büyük fethler yapıldı. İslamiyet her yere yayıldı. Adalette ise, ona benzer hiçbir kumandan ve hiçbir âdil kimse ortaya çıkmadı. Bunlar tarihlerde yazılıdır.

Osman-ı Zinnureyn “radıyallâhu anh” Mekkenin en zenginlerinden idi. Ne kadar serveti varsa hepsini İslamiyeti kuvvetlendirmek için sarf etti. [Burada sadece Tebük gazasında verdiklerini zikir edelim: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescitte Ashâb-ı kirâmı Tebük gazası için yardımda bulunmaya teşvik etti. Osman “radıyallâhu anh” ayağa kalkıp: (Ya Resûlallah! Allah yolunda sırt çulları ve semerleri ile birlikte yüz deve vermeyi üzerime aldım) buyurdu. Resûlullah tekrar teşvikte bulundu. Osman “radıyallâhu anh” tekrar ayağa kalktı ve (Ya Resûlallah! Allah yolunda sırt çulları ve semerleri ile birlikte 100 deve daha vermeyi üzerime aldım) buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” minberden inerken: (Bundan sonra yapacağı şeylerden Osmana hesap yoktur) buyurdu. Ashâb-ı kirâmı tekrar teşvik etti. Osman “radıyallâhu anh”: (Ya Resûlallah! Allah rızası için, sırt çulları ile birlikte yüz deve daha vermeyi üzerime aldım) buyurdu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Tebük askerini donatan kişiye Cennet var!) buyurdu. Bunun üzerine Osman “radıyallâhu anh” bin altın getirerek, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kucağına döktü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ey Allah’ım! Ben Osmandan razıyım. Sende râzı ol) diye duâ etti. Osman “radıyallâhu anh” Tebük ordusunun yarısını techiz etti. (Sünen-i Darekütni, cilt 4, sayfa 198). Osman-ı Zinnureyn “radıyallâhu anh”, bu orduya, takımları ile birlikte, 950 deve, 50 at vermiş ve bunların süvarilerinin techizatını karşıladığı gibi, 10.000 dinar veya 700 rukye altın daha göndermiştir.]

Ali “radıyallâhu anh” ise, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicret ettiği gece, Onun yatağına yatıp, kendini Onun için fedâ etmişti. Nice muharebelerde (Allah’ın arslanı) lakabının hakkını verdi. Diğer Ashâb-ı güzinin “radıyallâhu anhüm ecma’în” her biri, canlarını ve mallarını, Resûlullah efendimizin emri ile hiç çekinmeden fedâ ettiler. İslamiyetin hıristiyanlıktan fazilet ve üstünlüğü ve bu iki dine inanan, bu iki Peygamberi görenler arasındaki fark, güneş gibi meydandadır.

Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İsrail oğulları arasında zuhûr etmeyip, İsmail aleyhisselâmın evladından olan Arapların arasından zuhûr etmesinde de, nice faydalar, fazilet ve üstünlük vardır.

Birincisi: Allahü teâlâ, hazret-i Hacere bir melek gönderip: (Ey Hacer, Allahü teâlâ tarafından müjdelerim ki senin oğlun İsmail aleyhisselâm, büyük bir ümmet sâhibi olacaktır ve senin neslin, Sarenin neslinden üstün olacaktır) diye müjdeledi. İşte Allahü teâlânın bu vaadine binaen, Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İsmail aleyhisselâm neslinden gelmiştir. Allahü teâlâ, hazret-i Sarenin neslinden, pek çok Peygamber göndermişken, İsmail aleyhisselâmın neslinden sadece Muhammed aleyhisselâmı göndermiştir. Böylece, Allahü teâlânın vaadi yerine gelmiştir. Bundan Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” fazilet ve üstünlüğü anlaşılmaz mı? (Mîzan-ül-hak) ın müellifi olan papaz, bu müjdeyi başka manaya çekerek, te’vil etmek istemekte ve (bundan maksat, [putperest olan] Arap beğlerini Hacere müjdelemektir) demektedir. Gayret ve himmet sâhibi bir hıristiyana: (Senin evladın zengin beğler olacak. Fakat mecusi, putperest olacaklar) denilirse, o kimse bu müjde ile mesrûr olur, sevinir mi? [elbette sevinmez, bil’aks üzülür]. Haşa, Cenâb-ı Hakk’ın hazret-i Hacere teselli verecek yerde, senden müşrik evlat gelecek diye müjde vermesi aynen bunun gibidir.

Bir diğer husus da şudur: Müjde ibaresinde (Arap beğleri) diye bir söz yoktur. Fakat, İsmail aleyhisselâmın neslinin büyük bir ümmet olacağı ve Beni İsrailin üzerine gâlip olacağı açıklanmıştır. İslamiyetin zuhûrundan önce müşrik Araplar tarafından Beni İsraili kahr edecek bir büyük vak’a olmadığı ve yahudileri zelil eden bu vak’ânın ancak İslam dini olduğu gâyet açıktır.

İkincisi: Beni İsrail Peygamberleri, Îsâ aleyhisselâma gelinceye kadar Tevrat ve Zeburun ahkamını öğrenir ve öğretirlerdi. Eğer Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Beni İsrailden zuhûr etmiş olsaydı; Kurân-ı Kerîmi ve bütün ahkâm-ı ilâhiyyeyi, Beni İsrail âlimlerinden öğrendi diyerek iftirâ edileceğinde, asla şek ve şüphe edilmezdi. Peygamberlerin en üstünü olan Resûlullah efendimiz kavmi içinde, bir zaman dahi olsa, kaybolmamış ve bir kimseden bir harf dahi öğrenmeyerek, mübarek eline de kalem almamıştır ve Mekke-i mükerreme şehrinde, yahudi ve hıristiyan da yoktur. Hâl böyle iken, papazlar (Mîzan-ül-hak) ve diğer kitaplarında; Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ticaret için Şama teşriflerinde Bahira ismli rahibden veya hıristiyanların ileri gelenlerinden ilim öğrendiğini ilan etmişlerdir. Halbuki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, amcası Ebû Talib ile Şama gittiklerinde on iki yaşında idi. Bu hususu bütün siyer âlimleri ittifak ile bildirmişlerdir. Rahib Bahira ile mülakatı, görüşmesi de ancak birkaç saatten ibaret idi. Bahira; Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” dikkat ile baktıktan sonra, Onun ahir zaman Peygamberi olacağını anlamıştı. Sonra Ebû Talibe: (Eğer hıristiyanların ve yahudilerin ileri gelenleri, bu çocuğun Resûlullah olduğunu his ederlerse, öldürmeye kasıt edebilirler) dedi. Ebû Talib, rahibin bu işareti üzerine, onun sözüne uymuş ve ticaret için götürmüş olduğu malları Busra ve civarında satarak, Mekke-i mükerremeye dönmüştü. Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilim öğretti denilen rahib; bu kadar ilmi Peygamberimize öğreteceğine, kendi Peygamberlik iddiasında bulunamaz mı idi? Bundan başka, muallim denilen Bahira, Peygamberimizde “sallallâhü aleyhi ve sellem” ortaya çıkan ve nihâyetsiz olan bu ilimleri acaba hangi kaynaktan almış, hangi menbadan öğrenmiş idi. Çünkü, Allahü teâlânın Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği ilimler, İncili ve Tevratı şamil olduktan başka, onlarda olmayan birçok ilimleri de bildirmişti. Zira, Kurân-ı Kerîm, altıbinden ziyâde âyet olarak, pek çok hükümleri ve mârifetleri içine almaktadır. Bundan başka, Resûlullahın mübarek lisanından beyan olunan ilim ve mârifetler; sünnet, vâcib, müstehab, mendub, nehy, mekruh ve diğer haberlere dair, 700.000 hadis-i şerif sahih senetler ile hadis âlimlerince zabt ve rivayet edilerek, ortaya konulmuştur. İmâm-ı Nesai “rahmetullâhi aleyh” bunu tekid ederek: (750.000 hadis-i şerif toplamıştım. Fakat, ellibin hadisin senedinde zayıflik olduğundan, terkettim. 700.000’ini hıfz ettim) buyurmuştur. Yahudilerin ve hıristiyanların Allah kelamı dedikleri, ellerindeki Tevrat ve İncillerde, kıssalardan başka emir, nehy ve sair dini ahkama müteallik olan ayetlerin tamamı bir yere toplanılsa, 700’e ulaşmaz. Bu hususu, (Kurân-ı Kerîm ve bugünkü İnciller) bahsinde tafsilatlı olarak anlatacağız. Muhammed aleyhisselâm, acaba hıristiyan rahiblerin hangisinden, hangi çeşit ilmi öğrenmiştir? Küçük bir havuzdan okyanusun meydana gelmesi mümkün midir? Bundan anlaşılıyor ki; kavmi içerisinde, bir rahib yokken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu iftirâya uğradığı hâlde, İsrail oğulları içerisinde gönderilmiş olsaydı, kimbilir daha nice iftirâlara uğrardı. İşte bunun için, vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlâ, sevgilisini bu gibi iftirâlardan koruyarak, İsrail oğulları arasından göndermedi.

Üçüncüsü: Eski tarihleri ele alıp, henüz mevcûd olan milletlerin adetlerini, hallerini ve fillerini dikkatlice incelediğimizde, bedevilik halinde iken bile Arapların vatanseverlik ve milliyetcilikle beraber, misafirperverlik ve yoksullara yardım etmek gibi, güzel hasletlerde, şecaat, kahramanlık, taharet, ırk, neseb, cömertlik, kerem, edep ve hürriyetine düşkünlükte üstün, yüksek evsafa, adetlere sâhip oldukları görülür. Bunlarda ve akllılıkta, fesâhat ve belâgatta, Araplara benzer bir kavm var mıdır? İsrail oğullarının ne gibi kötü ahlak sâhibi oldukları, baştan sona kadar Tevratta da yazılıdır. Onların, kavmlerin en kötüsü oldukları da meydandadır. Mahlukların en faziletlisi, en üstünü olan Fahr-i kainat efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabilelerin en üstünü olan Araplardan gelmesi mi, yoksa Beni İsrailden [Yahudilerden] gelmesi mi evla olur? Beni İsrail, Peygamberlere tâbi olup Mûsâ aleyhisselâmın şeriati ile amel ettikleri müddetce, Allahü teâlânın lutflarına mazhar olmuş ve diğer kavmlerden daha üstün olmuşlardı. Fakat, sonradan Peygamberlere “aleyhimüsselâm” ihanet etmeleri ve bunlardan çoğunu öldürmeleri sebebi ile insanların en rezili, en alçakları olmak derecesine düştüler. Bu husus, hıristiyanlarca da bilinmektedir. Îsâ aleyhisselâmın bed-duâsı ile de hakir, zelil ve alçaklık üzere yaşayıp, hakaretten ilelebed kurtulamayacaklardır. Şimdi (Eğer Muhammed aleyhisselâm, Peygamberlerin en üstünü olsaydı, bu zillet ve hakaretten kurtulamayacak olan Beni İsrailden gelirdi) diye itiraz etmek ne kadar şaşılacak bir tenakuzdur. Haşr sûresi, 2. âyetinde, meâlen: (Ey akıl sahipleri! Bilmediklerinizi, size bildirilmiş olanlardan anlayınız) buyurulmuştur.

Dördüncüsü: Îsâ aleyhisselâm, çeşitli mucizelerle Beni İsrail gibi bir kavm içerisinde, Peygamber olarak gönderildiğinden, mübarek sözleri arasında, o zaman kullanılması adet olan, birkaç mecazi sözlerini te’vil edemeyip, sonra gelen papazlar, teslis (Trinite) gibi, hiç bir akıl-ı selimin asla kabul etmeyeceği, eski hindlilerin ve Eflatunun felsefesinde bulunan üç ilaha inanmak gibi bir îtikadı kabul ettiler. Halbuki Resûlullah efendimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tebliğ ettiği, müteşâbih olan âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ve diğer tebliğatı; tefsir ve hadis kitaplarında uzun olarak anlatıldığı gibi, nice hikmetli ince mânâ ve hakikatleri şamil olduğu da bildirilmiştir. [Müteşâbih, mânâları diğer meşhur haberlere uymayıp, başka mânâ verilmesi lazım olan, örtülü, kapalı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere denir.] Bunların adedi Îsâ aleyhisselâmın tebliğatından çok fazladır. Eğer Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Beni İsrailden gönderilmiş olsaydı; Allahü teâlânın ülûhiyetini tamamen inkâr ederek, (Hazret-i Muhammedden başka ilah yoktur) diyeceklerine hiç şüphe olunabilir mi idi?

İKİNCİ İDDİALARI: (Gada-ül-mülahazat) da ortaya atılan 2. iddia, “Hıristiyanlığın yumuşaklık ve tatlılıkla yayıldığı hâlde, İslamiyetin sertlik, kuvvet, zor ve dünyevi menfaatler vererek yayılması”dır.

CEVAP için Hristiyanlık hoşgörü ile mi yayıldı? yazımızı okuyunuz

 

ÜÇÜNCÜ İDDİALARI: Papazların ortaya attıkları üçüncü iddia: (Herhangi bir hazırlığa lüzum olmaksızın, şeriat terbiyesi görmeksizin, Allahü teâlânın Peygamber göndermesi mümkün olduğu hâlde, böylesine efdal bir dini Îsâ ve Mûsâ aleyhimesselâmin dinlerinden evvel göndermemesi, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlânın adaletine uygun olmadığı)dır.

CEVAP: Papazların bu iddialarına da çeşitli şekillerde cevap verilir:

Bunlardan biri, biz inanıyoruz ki Allahü teâlâ sonsuz kudret sâhibidir. 7 kat yerleri ve gökleri halk etmesi [yaratması] ile bir karıncayı, [bir hücreyi, bir atomu] yaratması, Ona göre müsavidir. Haşa, şeriki olması gibi, mümkün olmayan şeyden başka, Allahü teâlânın yaratamayacağı hiçbir şey yoktur. Eğer iddia ettikleri gibi, hazırlık olmaksızın Peygamber göndermek imkansız olsa, bu da Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizelerine ilaveten bir diğer mucize olur. Çünkü, yeni bir dini kabule hazır ve kurtarıcı bir Peygamber bekleyen İsrail oğullarından, Îsâ aleyhisselâma, göğe çıkarılıncaya kadar îman edenler, 82 kişi olmuştur. Herhangi bir din terbiyesi, şeriat terbiyesi görmemiş ve yeni bir dini kabule müsait olmayan Arapların içerisinden gelen, Fahr-i kainat “aleyhi efdalüttehiyyat” efendimizin vefâtından önce, o Araplardan 124.000’den ziyâde kimseyi imana kavuşturması, mümkün olmayanı, mümkün yapmaktır, bir mucizedir. Hele, (efdal olanı, daha üstün olanı önce göndermemesi, Allahü teâlânın rahmet, şefkat ve adaletine uygun değildir) demeleri hiç bir aklın kabul edeceği şey değildir. Çünkü, hıristiyanların îtikadı [inancı], (Îsâ aleyhisselâmın çeşitli hakaretlerle katl edilip, üçgün de Cehennemde yakılması, Âdem aleyhisselâm ile hazret-i Havvadan Cennette iken meydana gelen zelleden [kusurdan] dolayı, bütün insanlar, hatta bütün Peygamberler günah kirine bulaşmış olduklarından, [haşa] Allahü teâlâ sevgili oğlunun kanını dökerek, onları afv ve mağfiret etmek içindi) şeklindedir. Biz onlara soruyoruz: Îsâ aleyhisselâm, hıristiyanların inancına göre [haşa] Allahü teâlânın oğlu ve belki aynısı iken, Âdem aleyhisselâmdan hemen sonra gönderilseydi; bu kadar Peygamber ve bunca Mâ’sûm insanlar Cehenneme girmemiş olsalardı, daha evla olmazmıydı? Hususen meliklerin, sultanların teşrifinde, saltanatı en büyük olan geriden gelir. İnsanların adetlerine göre de büyük hutbelerde en mühim olan kısım en son zikir edilir. Bu her hususta böyledir. Mesela mahir sanatkarlar işlerinin kabasını, o işte çalışan çıraklarına kabaca yaptırdıktan sonra, en mühim ve nazik olan yerlerini sonunda kendileri yaparak işi tamamlarlar. Böyle olması tabiîdir. Hakim-i mutlak olan Allahü teâlâ da Peygamberlerin en üstünü ve en efdali olan Seyyid-il-mürselini “sallallâhü aleyhi ve sellem” en son olarak gönderip, kendi dinini kuvvetlendirmesi ve hiç noksansız olması, ilâhî hikmetine daha uygun olacağı açıktır.

Yine (Gada-ül-mülahazat) kitabının 2. babının 4. faslında, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucize sâhibi olup olmaması bahsinde diyor ki: (Îsâ ve Mûsâ aleyhimesselam kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş Resûllerden olduklarını halka ispat etmek için çeşitli mucizeler göstermişlerdir. Çünkü, böyle yalancı ile doğruyu birbirinden ayıran bir imtihan mihengi olmasaydı; pek çok riyakar ve insafsız yalancı, Peygamberlik iddiasında bulunmaya cesaret ederdi. Allahü teâlânın, kime kelâminı verip vermediğini, kimi Peygamber olarak seçip seçmediğini, birbirinden ayırmaya bir vasıta da bulunamazdı. Binaenaleyh, eğer Muhammed aleyhisselâmın Peygamberlik iddiasını bu miyara, bu mihenge sürterek muayene edersen; Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmin iddiaları gibi Sâbit ve ispat edilmiş olamayacağı ortaya çıkar!

Tarihçiler ve siyer âlimlerinin şahadetlerine güvenerek, Muhammed aleyhisselâmın, risâletini ispat için bir çok mucizeler göstermiş olduğunu, farz etsek bile ikna olmayız. Zira onların kendi Peygamberlerine isnad ettikleri, hayret edilecek şeyler ve garib hadiseleri Îsâ Mesihin ve diğer Peygamberlerin mucizeleri ile mukayese ettiğimizde, ortaya çıkan ihtilaf ve birbirlerine benzemeleri yönünden, mezkur garib hadiselerin Allah tarafından olduklarına inanmak ve kabul etmek pek zordur. Mesela, Muhammed aleyhisselâmın emri ile bir ağacın yerinden hareket ederek Onun tarafına doğru yürümesi ve ortasından bir ses çıkarak: (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü) diye Peygamberliğine şahâdet etmesini ve hayvanların ve dağların, taşların ve bir hurma salkımının bile yukarda zikir ettiğimiz gibi şahâdet etmelerini ve her giydiği elbise ister uzun, ister kısa olsun boyuna uygun olmasını işittiğimizde şüphe etmememiz mümkün midir? Çünkü bu gibi şeyler, hayal olan şeylere benzemektedir. Bütün geçmiş Peygamberlerin ortaya koydukları delil ve alâmetlere tamamen zıd ve onlardan uzak olduğu açıktır.) Sözün kısası, bu papaz uzun yazısının sonunda, diğer Peygamberlerin mucizeleri olduğu hâlde, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizesi yoktur demek istemektedir.

CEVAP: Bilinmelidir ki papazların şimdiye kadar, bütün hıristiyanları İslamiyetin aleyhinde iğfal edip aldattıkları sebeplerden, yaptıkları iftirâlardan birisi de, (haşa) Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizeler izhar etmemiş, göstermemiş olmasıdır. Bu yalanlarına ikna edici cevaplar (İzhar-ül-hak) ve (Şems-ül-hakika) kitaplarında katî deliller ile beyan edilmiştir. Her bir suallerine çeşitli cevaplar verilmiştir. Bu papazlar, bu kitapları hiç görmemiş ve kendilerine verilen cevapları hiç işitmemiş gibi görünüyorlar. Daha doğrusu, kendilerine verilen cevapları ve getirilen delilleri çürütecek sağlam bir vesikaları olmadığından, haberdar değilmiş ve bilmiyormuş gibi görünerek, (Mîzan-ül-hak), (Miftah-ül-esrar), (Gada-ül-mülahazat) kitaplarında ve müslümanlara karşı neşrettikleri yalan ve iftirâlarla dolu diğer kitaplarda, önceki itirazlarını ve yalanlarını aynen tekrar etmektedirler. Bu kitaplarda, evvelce yazmış olduklarının, isimlerini değiştirerek, cahilleri aldatmak, îtikatlarını bozmak gibi kötü bir niyete sahiptirler. Ancak biz yukarıda zikir ettiğimiz (İzhar-ül-hak) ve (Şems-ül-hakika) kitaplarında, misyonerlere verilen cevaplardan bir kısmını, kısaca buraya yazmayı muvafık [uygun] gördük:

Bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm” memur oldukları nübüvvetlerinin [peygamberliklerinin] doğruluğuna şahit olmak üzere; gönderildikleri kavmlerin kıymet verdikleri ve kabul ettikleri işlerden, insan kudretinin üstünde, adet dışı olan bazı harikulade işler, yani insanların bir mislini yapmaktan âciz oldukları işleri mucize olarak ortaya koymuşlardır. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” zuhûr eden mucizelerin, üçbinden çok olduğu siyer kitaplarında yazılıdır. Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde beyan edilmiş olan ve gören ve işitenlerin rivayet ederek, neslden nesle ulaşan ve bize kadar gelen, pek çok mucizelerin mevcutiyeti her türlü şüpheden uzaktır. Bu mucizelerden bazılarını iki nev’ üzerine beyan edelim:

BİRİNCİ NEV’: Bu kısım, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” geçmiş ve gelecek ahvale dair sadır olan mucizeler hakkındadır:

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” geçmiş Peygamberlerin kıssalarını anlattı. Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid kitaplarını bir kimseden okumadan ve öğrenmeden, binlerce sene önce yok olmuş, eserleri bile kalmamış geçmiş ümmetlerin hallerinden haber verdi. Nitekim (İzhar-ül-hak) kitabının 5. babı, 1. faslı, 4. kısmında diyor ki: (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Nuh aleyhisselâmın kıssasını anlattı. Bu mucizeye Kurân-ı Kerîm işaret etmektedir. Hud sûresinin 49. âyetinde meâlen, (Bu Nuh aleyhisselâmın kıssası gayb haberlerindendir ki [Cebrâil vasıtası ile] biz onu sana vahyederiz. Bundan önce, Onu ne sen, ne de kavmin bilmezdiniz) buyurulmuştur. Fakat, Kurân-ı Kerîm ile geçmiş kitaplar (kütüb-ü salife) arasında görülen bazı ayrılıklar (İzhar-ül-hak) kitabının 5. babının 2. faslında anlatılmıştır. Kurân-ı Kerîmde, geçmiş kavmlerin bilinmeyen haberleri çoktur.) Aynı kitabın, 5. babının, 1. faslının, 3. kısmında, Kurân-ı Kerîmde bildirilen haberlerden 22 adedi beyan edilmiştir. Bunlardan bâzıları:

1 — Bakara sûresi 214. âyetinde meâlen, (Müminler! Siz hemen Cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizden önce geçen, Allah dostlarına gelen çaresizlik gibi bir şey size gelmedi. Onlara şiddetli fakirlik, hastalık, açlık ve bela göndermiştim. Kendilerine gelen belalardan o kadar muzdarib oldular ki Peygamber ve ona îman edenler, Allahü teâlânın yardımı ne zaman olacak derlerdi. Dikkat ediniz, uyanık olunuz ki Allahü teâlânın yardımı yakındır) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimedeki nusrat, yardım vaadi umumî olup müslümanlara vaat edilmektedir. Bu vaat hemen zuhûr etti. İslamiyet evvela Arabistana, sonra bütün dünyaya yayıldı.

2 — Bedr gazasından önce, Allahü teâlâ, Ashâb-ı kirâma zaferi müjdeledi ve Kamer sûresinin 45. âyetinde meâlen, (Yakında onlar hezimete uğrayıp, harbden kaçarak arka verirler) buyurdu. Aynen buyurulduğu gibi, Bedr gazasında Kureyş kavmi hezimete uğrayıp helak oldu.

3 — Allahü teâlâ, Rum sûresinin bir, iki üç ve dördüncü ayetlerinde meâlen: (ve Rum [Araplara] en yakın olan bir yerde [Şam civarında, İranlılara] mağlub oldu. Mağlubiyetten sonra, 3 yıl ile 9 yıl arasında burada hasmları [olan acemlere] gâlip olacaklardır. Yenmek ve yenilmek [kesin olarak biliniz ki] önde ve sonda Allahü teâlânın emrindedir. Rumların İranlılara gâlip olduğu günde müminler sevineceklerdir) buyurdu. Bu âyet-i kerimelerin tefsirinde, müfessirlerin ve siyer âlimlerinin ittifakla bildirdikleri husus şudur: Rumların mağlubiyetten sonra acemlere, yani İranlılara gâlip olacaklarının haber verilmesidir. Bu aynen vuku buldu. Hatta, bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman, Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden Ubey bin Halef inkâr etti. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” ile yaptığı konuşmada; ona dil uzatarak onların gâlip geleceğini inkarında ısrar etti. Bunun üzerine üç sene kadar beklemek ve taraflardan kimin dediği çıkmazsa, diğerine 15 dişi deve vermek üzere mukavele [sözleşme] yaptılar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelerek, bu mukaveleyi arz etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” âyet-i kerimede geçen (Bıd’) kelimesinin 3’ten 9’a kadar olan sayılara şamil olduğunu beyan buyurdu ve Ebû Bekre “radıyallâhu anh”, ona gidip, hem müddeti, hem de deve adedini arttırmasını emretti. Bunun üzerine, Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, yaptıkları mukaveleyi yenileyerek, müddeti 9 seneye ve deve adedini yüze çıkardı. Hicretin altıncı senesinde Hudeybiyede iken, Rumların İran üzerine galebe ettiği haberi kendilerine ulaştı. Fakat Ubey bin Halef, Uhud gazasında Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yerden alarak ona attığı bir harbe [süngü] ile katl edilmiş olduğundan, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” onun varislerinden zikir edilen yüz deveyi aldı. [Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” emrine uyarak bu yüz deveyi fakirlere dağıttı.]

Hadis-i şerifler ile bildirilen, gaybe ait haberler ve muciZât-i nebeviye de, sayılamayacak kadar çoktur. Bunlara bir kaç misal verelim:

İslama davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden [sıkıntılarından] dolayı, Ashâb-ı kirâmın bir kısmı Habeşistana hicret etmişlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mekke-i mükerremede kalan Ashâb-ı kirâmla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış-veriş yapma, müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi, bütün ictimai muamelelerden men’ olundular. Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahtname yazarak, Kâbe-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ (arza) denilen bir çeşit kurdu [ağaç kurdu] o vesikaya musallat etti. Yazılı bulunan (Bismikallahümme= Allahü teâlânın ismi ile) ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yedi bitirdi. Allahü teâlâ bu hâli Cibril-i emin vasıtası ile Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdi. Peygamberimiz de “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hâli, amcası Ebû Talibe anlattı. Ertesi gün, Ebû Talib, müşriklerin ileri gelenlerine giderek; (Muhammedin Rabbi ona şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de Onu artık himaye etmiyeceğim) dedi. Kureyşin ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Kâbeye geldiler. Ahtnameyi Kabeden indirerek açtılar ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi (Bismikallahümme) ibaresinden başka, bütün yazıların yenilmiş olduğunu gördüler.

TENBİH:

[Hindistan’daki büyük İslam alimi Dost Muhammed Kandihari “rahmetullâhi aleyh” 29. mektubunda buyuruyor ki: (Kureyş kâfirleri mektuplarının başına (Bismikallahümme) yazarlardı. Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” de İslamiyetin ilk senelerinde mektuplarının başında, Kureyşin adetine uyarak (Bismikallahümme) yazdırırdı. (Bismillah) ayeti nazil olunca, mektuplarının başına (Bismillah) yazdırdı. Daha sonra, Rahmân kelimesi bulunan âyet-i kerime nazil olunca, (Bismillahirrahman) yazdırdı. Daha sonra, Neml sûresinde (Bismillahirrahmanirrahim) nazil olunca da, bunu yazdırmaya başladı. Nitekim Dıhye-i Kelebi “radıyallâhu anh” ile rum kayseri Herakliyusa gönderdiği mektuba (Bismillahirrahmanirrahim) ile başladı. Kâfire dahi yazılan mektuba besmele ile başlamak sünnettir. Hudeybiye sulhunda Hazret-i Ali’ye (Bismillahirrahmanirrahim) yazmasını emretti. Kureyşin vekili olan Süheyl: (Biz Rahmanirrahim diye bir şey bilmiyoruz. Bismikallahümme yaz) dedi.) Görülüyor ki Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri bütün Peygamberlere kendi ismini (ALLAH) olarak bildirmiş, bu ismi kâfir olanlar dahi kullanmıştır.]

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Hayber kalesi, Ali bin Ebû Talib ile feth olunur) buyurdu ve buyurduğu gibi vaki oldu. (Müslümanlar Acem (İran) ve Rum (Bizans) hazinelerini paylaşırlar ve Acem kızları onlara hizmet eder) buyurarak, İranın ve Bizansın feth olunacağını da haber verdi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Hepsi Cehenneme gidecek. Ancak bir tanesi kurtulacaktır) ve (Acemler müslümanları bir veya iki defa yener, sonra ebediyyen İran devleti [Sasaniler] yok edilir) ve (Rumlardan nice nesller hüküm sürerler. Her birisi helak oldukça, sonraki asırdakiler, yani bir diğer nesl onun yerine geçer) buyurdu. Bütün bunların hepsi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdiği gibi meydana geldi.

Şark ve garb dürülerek, kendisine gösterildi. Müşahede ettiği yerlere kadar, ümmetinin mâlik olacağını ve dininin yayilacağını haber verdi. Aynen haber verdiği gibi İslamiyet şarka ve garba yayıldı. [Nitekim şimdi İslam dinini işitmemiş hür dünyada hiç bir yer yoktur.]

(Ömer “radıyallâhu anh” hayatta olduğu müddetce, müslümanlar arasında fitne zuhûr etmez) buyurdu. Buyurduğu gibi Ömerin “radıyallâhu anh” hilafeti son buluncaya kadar ümmet-i Muhammed emniyet üzere yaşadı. Daha sonra fitneler zuhûr etmeye başladı.

Yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Îsâ aleyhisselâmın gökten ineceğini, Mehdinin “aleyhirrahme” zuhûr edeceğini, Deccalın ortaya çıkacağını haber verdi.

Osman-ı Zinnureynin “radıyallâhu anh” Kurân-ı Kerîm okurken şehit edileceğini, Alinin “radıyallâhu anh” mübarek başından, İbni Mülcemin kılıcı ile yaralanarak şehit olacağını haber verdi. Hatta, Ali “radıyallâhu anh” İbni Mülcemi gördükçe; mübarek başını gösterir. (Bunu ne zaman kana bulayacaksın) buyururdu. İbni Mülcem bundan Allahü teâlâya sığınır, (Madem ki böyle alçak, kötü bir işin zuhûru Peygamberimiz tarafından haber verilmiştir. Ey Ali, sen beni öldür. Bu kötü işe alet olup da, kıyamete kadar lanete düçar olmayayım) diye rica ederdi. Ali “radıyallâhu anh” (Katlden önce ceza olamaz. Vuku bulduktan sonra, kısas olursun) cevabını verirdi. Bunlar da tamamı ile vaki oldu.

Hendek gazasında Ammâr bin Yasire “radıyallâhu anh” (Sen bagiler tarafından öldürüleceksin) buyurmuşlardı. Daha sonra, Muaviye “radıyallâhu anh” safında bulunan kimseler tarafından Sıffinde şehit edildi.

Bera bin Mâlik “radıyallâhu anh” için, (Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için, o şeyi yaratır. Bunlardan birisi Bera bin Mâliktir) buyurmuştur. Ahvaz muharebesinde İslam askeri, Tüster kalesını altı ay muhasara edip, 80 gün kale kapısında harp ettiler. İki taraftan da çok kimse öldü. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” arasında Resûlullahın bu sözü bilindiğinden, Bera bin Malikin “radıyallâhu anh” huzuruna toplandılar. Kalenın fethi için yemin etmesini rica ettiler. Bunun üzerine Bera bin Mâlik “radıyallâhu anh” hem kalenın fethi, hem de kendisinin şehitlik mertebesine ulaşması için yemin etti. O gün kendisi şehitlik mertebesine kavuştu. O gece de, kalenın fethi ile ehl-i İslam, Allahü teâlânın nusratına [yardımına] ve zafere ulaştı.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün Ümm-i Hirâmin “radıyallâhu anha” evinde uyumuştu. Gülerek uyandı. (Ya Resûlallah, niçin güldünüz?) diye sordu. Resûlullah, (Ümmetimden bir kısmını gemilere binip, kâfirlerle gazaya giderler gördüm) buyurdu. Ümm-i Hiram, (Ya Resûlallah! Duâ et, ben de onlardan olayım!) dedi. Resûlullah, (Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle!) buyurdu. Bu da Resûlullahın buyurduğu gibi vaki oldu. Hazret-i Muaviye zamanında, Ümm-i Hiram zevci ile gemilere binip, Kıbrısa cihat etmeye gitti. Orada attan düşüp şehit oldu “radıyallâhu anhüma”.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek kızı Fâtıma “radıyallâhu anha için: (Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin) buyurdu. Kendisinin ahirete teşrifinden altı ay sonra Fâtıma validemiz de “radıyallâhu anha” ahirete teşrif etti.

Ebû Zer-i Gıfârîye “radıyallâhu anh” yalnız ve tenha bir yerde vefât edeceğini haber verdi. Aynen öyle oldu. [Rebze denilen yerde yalnız başına vefât buyurdu. Yanında sadece kızı ve hanımı vardı. Vefâtından biraz sonra, Abdullah ibni Mesut ve diğer bazı zatlar geldiler. Cenazesinin gasl, techiz ve tekfin işlerini yaptılar “radıyallâhu anhüm ecma’în”.]

Ashâb-ı kirâmdan Süraka bin Malike “radıyallâhu anh” (Kisranın bileziklerini giydiğin zaman nasıl olursun?) buyurmuştur. Yıllar sonra, Ömer “radıyallâhu anh”ın hilafeti zamanında feth edilen İranın ganimetleri, Medine-i münevvereye geldi. Ganimetlerin içerisinde Kisranın kürkü ve bilezikleri vardı. Ganimetlerin taksiminde, Ömer “radıyallâhu anh”, Kisranın bileziklerini Sürakaya “radıyallâhu anh” verdi. Süraka bilezikleri koluna taktı. Geniş olduğu için ta dirseğine çıktı. Seneler önce Resûlullahın buyurduğunu hatırladı ve ağladı.

İKİNCİ NEV’: Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem”, filen meydana gelen mucizeler çoktur. Bu mucizeleri burada saymaya kitabın hacmi kâfi olmadığından bazılarını zikir edelim:

1 — (Miraç) mucizesidir ki mübarek cesedi ile beraber, yani ruh ve bedeni ile birlikte ve uyanık iken olmuştur. Bu mucizeye Kureyş kâfirleri inanmadılar. Bazı imanı zayıf müslümanlar da, akılları ermediğinden, şüphe fitnesine düşüp, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” çeşitli sualler sorup, cevaplarını aldıktan sonra tasdik ettiler. Kâfirlerin suallerini [sorularını] ve bunların cevaplarını öğrenmek isteyenler (İzhar-ül-hak) kitabına müraceat edebilirler. Miraç sadece ruh ile olsa, onu inkâr edecek bir sebep olmazdı. Çünkü, ruh uykuda bir ânda şarka ve garba gider. Bir kimsenin rüyada gördüğü şeylerin aynısı vaki olsa, evet olabilir denilir ve inkâr edilemez.

Miraç hem ruh, hem de beden ile olmuştur. Allahü teâlâ dilediğini çok süratli hareket ettirmeye kâdirdir. Bunun için miraca inanan akıllı kimselere ve nakledenlere herhangi bir şey söylenemez. Evet miraç, adet olan işlerin hilafınadır. Fakat mucizelerin hepsi de adetin hilafıdır. Bu adet dışı mucizenin imkanını ve vukuunu, felsefecilerin ileri gelenlerinden İbni Sînâ akli deliller ile (Şifa) kitabında ispat etmiştir. Şüphe eden oraya müraceat edebilir. [İman edilecek şeyleri, felsefe kitaplarından değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmelidir.]

Bir diğer husus ise, bedenin göğe çıkması, ehl-i kitap olanlar arasında da imkansız, yani olamayacak bir iş değildir. Çünkü, Ehnuh, İlya ile Elyesa aleyhimüsselâmın bedenen göğe çıktıkları, hıristiyanların ellerinde mevcûd (Kitâb-ı Mukaddes)deki Tekvînin 5. babının 24. âyetinde ve ikinci meliklerin, 2. babının 1. âyetinde yazılıdır. Markos İncilinin 16. babının 19.  âyetinde ise: (Rab Îsâ, onlara söyledikten sonra, göğe alındı ve Allah’ın sağına oturdu) demektedir. Pavlosun, Korintoslulara yazdığı 2. mektubun 12.  babının 2. âyetinde: (Mesih denilen adam, bedende mi veya bedenden haricde mi, bilmem, onu Allah bilir. Üçüncü göğe çıkarılan bir adam olarak biliyorum) demektedir. Îsâ aleyhisselâmın da miraca çıkarıldığı görülüyor.

2 — Kurân-ı Kerîmde bildirilmiş olan (Şakk-ı kamer), ayın yarılması mucizesidir. Bu hususta, inkâr edenlerin, yani hıristiyan papazların itirazları ve müslümanların onlara vermiş oldukları cevaplar, (İzhar-ül-hak) ve (Esile-i hikemiye) kitaplarında uzun yazılıdır.

3 — (Ramy-ı turab) mucizesidir. Bedr gazasında, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” müşriklerin 4’te 1’i kadardı. Harp şiddetlenip, müşrikler hücumlarını arttırdıkları zaman, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çardak altında mübarek başını secdeye koyup: (Ey yüce Rabbim! Eğer bu bir avuç müslümanı zafere ulaştırmazsan, yeryüzünde seni tevhid edecek [birleyecek] bir kimse kalmaz) diye zafer ve nusrat için duâ etti. Daha sonra, bir müddet sükut buyurdu. Hemen mübarek gözlerinde sevinç alâmetleri belirip, yanında bulunan, mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallâhu anh” zafer ve Allahü teâlânın yardımı ile müjdelendiğini haber verdi. Çardaktan çıkarak harp meydanına teşrif ettiklerinde, yerden bir avuç kum alıp, müşrik askerlerinin üzerine doğru attı. Kum tanelerinin her biri, düşman askerlerinin gözüne bir bela ve hezimet şimşeği gibi gelerek, zâhiri bir sebep olmaksızın derhal perişan oldular. Enfal sûresi 17. âyet-i kerimesi bu mucize hakkında nazil oldu. Bu âyet-i kerimede meâlen: (Kâfirlere attığını sen atmadın, onları Allahü teâlâ attı) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, tanıyan tanımayan, yerli yabancı bütün dillerde tilâvet edildi, okundu. Müşriklerden, (Bizim gözlerimize öyle bir toprak isabet etmedi) diye bir şey söylemek teşebbüsünde bulunan bir kimse olmadığı gibi, haşa belki de sihir olduğunu zannetmişlerdir.

4 — Çeşitli yerlerde Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” (mübarek parmaklarından su fışkırma) mucizesidir. O mübarek sudan içerek, bir kaç yüz sahabi susuzluklarını giderdiler. Hudeybiye günü ise, hazır bulunup da, bu mübarek sudan içen Ashâb-ı kirâm, bin kişiden ziyâde idi. Ayrıca mataralarını da doldurmuş idiler. Bu mucize, Medine çarşısında, Buvat gazasında, Tebük gazasında ve daha pek çok yerlerde görülmüştür. Hatta, Hudeybiyede su, mübarek parmaklarından musluklardan akar gibi aktı. Susuz olanlar içtikten sonra, hayvanlara dahi yetişmiştir. Bunlar, çok sağlam rivayetlerle, mutemed [çok güvenilir] siyer âlimleri tarafından ittifak [söz birliği] ile bildirilmiştir.

5 — (Berekât-i taam) mucizesidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hanım ile zevcine bir ölçek arpa verdi. Misafirleri ve çocukları ile uzun zaman ondan yediler, tükenmedi.

Bir defa da, bir parça arpa ekmeyi ve oğlaktan bin kişiye yemek yedirdi ve yemek hiç eksilmedi.

Bir defasında da, bir parça ekmekten 180 kişi yedi, ekmek yine de arttı.

Bir defa da, bir parça ekmek ve pişmiş 1 kuzu ile 130 kişiyi doyurdu. Kalanını da deveye yükleyerek götürdüler.

Bir kaç hurma ile bir habeşiyi doyurdu. Bu mucize, defalarca vaki oldu.

Bir kab yemek ile yanında bulunanları, ev halkını ve bütün akrabalarını doyurdu.

6 — (Teksir-i derahim) , paraları çoğaltma mucizesidir. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” bir yahudinin kölesi idi. İslamiyet ile şereflenince, sâhibi olan yahudi ile kölelikten kurtulması için, üç yüz hurma fidanı dikmesi, onların meyve vermesi ve 1600 dirhem altın vermek üzere anlaştılar.

Takdir edilen üç yüz hurma [fidanın çukurlarını açmakta Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, Selmana “radıyallâhu anh” yardım ettiler. Çukurlar açılınca, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” teşrif etti ve] fidanları mübarek elleri ile dikti. Bunların hepsi bir sene zarfında kemâle gelip, o sene meyve verdiler. [Bir tane hurmayı Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” dikmiş idi. O fidan meyve vermedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mübarek elleri ile onu tekrar dikti, hemen o da meyve verdi.]

Bir gazada ganimet alınan yumurta kadar altını Selmana “radıyallâhu anh” verdi. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh”, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Bu gâyet azdır, binaltıyüz dirhem çekmez) buyurdu. O altını mübarek ellerine alıp, tekrar geri verdi ve: (Bunu sâhibine götür) buyurdu. Sâhibi tarttı, tam geldi ve Selman-ı Fârisî de “radıyallâhu anh” hür müslümanlar arasına girdi.

7 — (Teksir-i berekât) mucizesidir. Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” buyuruyor ki: (Bir gazada aç kalmıştık. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Bir şeyler var mı?) buyurdu. (Evet ya Resûlallah! Torbamda bir miktar hurma var), dedim. (Onu bana getir) buyurdu. Getirdim. Mübarek elini torbama soktu ve bir avuç hurma alarak, yere serdiği mendil üzerine koydu ve bereket için duâ buyurdu. Orada bulunan Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” gelip, ondan yediler ve doydular. Sonunda bana: (Ya Eba Hüreyre! Sen de bu mendildeki hurmadan bir avuç al ve azık torbasına koy!) buyurdu. Bir avuç aldım ve torbama koydum. Torbamda bu hurmalar hiç bitmedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatında ve daha sonra, Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallâhu anhüm” hilafetleri zamanlarında hem yedim, hem de ikram ettim. Yine bitmedi. Ne zaman ki Osman-ı Zinnureyn “radıyallâhu anh” halife iken, şehit edildi, azık torbam çalındı.)

Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunun gibi pek çok mucizeler zuhûr etmiştir. Diğer Peygamberler için de, buna benzer mucizeler kitaplarda zikir edilmiştir. Bu mucizelerden bâzıları, Elyesa aleyhisselâmdan da zuhûr ettiği (Ahd-i atik)in 2. melikler kısmının 4. babında [ve 1. meliklerin 17. babının 10. ayetinden itibaren] yazılıdır. Böyle bir mucize, Îsâ aleyhisselâm için de vaki olup bir kaç parça ekmek ve balık ile 4.000-5.000 kişiye yemek yedirdiği bütün İncillerde yazılıdır. [Matta bab 14, âyet 15 ve devamı. Markos bab 6, âyet 35 ve devamı.]

8 — (Selam ve şahadet-i eşcar) mucizesidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendisinden mucize isteyen bir arabîye cevap olarak, yolun kenarında bulunan bir ağacı çağırdı. Ağaç köklerini toplayıp, sürüyerek Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve peygamberliğine şahadet ettikten sonra, yerine geri gitti.

Bir defa da, bir hurma ağacı Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliğini tasdik etmiş, sonra tekrar eski yerine dönmüş idi.

[Medine-i münevverede, mescid-i nebevi içinde dikili bir hurma kütüğü vardı. Bu kütüğe Hannane denirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hutbeleri ona dayanarak okurdu. Minber yapılınca Hannanenin yanına gitmedi.] Bu hurma kütüğü Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılığından inlemeye başladı. Yani kütükten ağlama sesi geliyordu. Bütün cemaat işitti. Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, yeni minberden inip Hannaneye sarıldı, sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyamete kadar ağlayacaktı) buyurdu.

9 — Kâbe-i muazzama içindeki putlar mübarek parmağının işareti ile yüzüstü düşmüşlerdi. Kabenin içine dikilmiş 360 put [heykel] vardı. Mekke-i mükerreme feth edilip, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Harem-i şerife girince, mübarek elinde olan hurma dalı ile her birine işaret buyurup, İsra sûresinde (Hak geldi, batıl zail oldu, gitti) mealindeki 88. âyet-i kerimesini okudukta, putlar yüz üstü düştüler. [Halbuki o putların çoğu, kurşun ve kalayla taşlarda açılan deliklere sıkı sıkıya rapt edilmişti.]

10 — (İhya-i Mevta, Redd-i ayn ve keşif-i basar) mucizeleridir. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün bir Arabî geldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, onu İslama davet etti. Arabî, bir müslüman komşusunun çok sevdiği bir kızının vefât etmiş olduğunu, eğer onu diriltirse îman edeceğini bildirdi. [Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”. (Bana o kızın kabrini göster) buyurdu. Kabre kadar beraberce gittiler.] Kabre varınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızı ismi ile çağırdı. Kabirden (Emir buyurun efendim!) sesi işitilerek, kız kabirden çıktı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ona: (Tekrar dünyaya geri dönmek ister misin?) diye sordu. Kız cevabında, (Hayır, ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Allaha yemin ederim ki ben burada, annemin ve babâmin evindekinden daha rahatım ve müslümanın ahireti, dünyasından daha hayırlıdır, geri dönmem) dedi ve kabre girerek eski haline döndü.

Cabir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” bir koyun pışırdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” ile beraber yediler. (Kemiklerini kırmayınız) buyurdu. Kemikleri toplayıp, mübarek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allahü teâlâ koyunu diriltti. Koyun kuyruğunu sallıyarak gitti. [Peygamberimizin bu çeşit mucizeleri ve diğer mucizeleri İmâm-ı Kastalaninin (Mevahib-i ledünniye), Kadı İyadın (Şifa-i şerif), İmâm-ı Süyutinin (Hasais-ün-Nebî) ve Mevlânâ Abdurrahmân Camiin (Şevahid-ün-Nübüvve) kitaplarında geniş anlatılmıştır “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”.]

Uhud gazasında Ebû Katadenin “radıyallâhu anh” bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” getirdiler. Mübarek eli ile gözünü yerine koyup, (Ya Rabbi! Gözünü güzel eyle!) dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. [Ebû Katadenin torunlarından biri halife Ömer bin Abdülazizin yanına gelmişti. Sen kimsin dedi. Bir beyt okuyarak, Resûlullahın mübarek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu Zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beytleri işitince, kendisine ziyâde ikramda ve ihsanda bulundu.]

Bir gün iki gözü ama bir kimse gelip: (Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, duâ et, gözlerim açılsın) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ona: (Kusursuz bir abdest al! Sonra ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselâm! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatcı eyle! Onun hürmetine duamı kabul et) duâsını okumasını söyledi. O Zât abdest alıp gözlerinin açılması için böyle duâ etti. Hemen gözleri açıldı. [Bu duâyı müslümanlar her zaman okumuşlar ve dileklerine kavuşmuşlardır.]

11 — (Çeşitli yaralılara ve hastalara şifa vermesi) mucizesidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir avuç toprağa üfleyip, onu bir yaraya sürdükleri zaman yara iyileşir veya verdiği bir şeyi içen veya yiyen hasta, şifa bulurdu. Bunun misalleri pek çoktur.

Gözleri iyice görmez olmuş ve beyazlaşmış bir ihtiyarın gözlerine, mübarek nefesleri ile üfleyince, derhal şifa bulup, o ihtiyar kendi elbisesini diker oldu.

İyas bin Seleme diyor ki Hayber gazasında, Resûlullah beni gönderip, Aliyi “radıyallâhu anh” istedi. Alinin “radıyallâhu anh” gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübarek tükrüğünü, parmakları ile Alinin “radıyallâhu anh” gözlerine sürdü. Sancağı eline verip, Hayber kapısında dövüşmeye gönderdi. Çok zamandır açılamayan kapıyı hazret-i Ali, yerinden sökerek, Ashâb-ı kirâm kaleya girdiler. Ali “radıyallâhu anh”, ömrü boyunca, bir daha göz ağrısı çekmedi.

Kendisine, dilsiz ve mecnun olan bir çocuk getirdiler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” abdest aldıktan sonra, geride bıraktığı sudan içirdiler. Derhal şifa bulup, konuşmaya başladı ve akıllı oldu.

Muhammed bin Hatib diyor ki küçük idim. Üstüme kaynar su döküldü. Vücudum yandı. Babam Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” götürdü. Mübarek elleri ile tükrüğünü yanan yerlere sürdü ve duâ buyurdu. Hemen yanıklar iyi oldu.

Şurahbil-il-Cufinin “radıyallâhu anh” avucunun içinde bir şişlik vardı. Bu hâl, onun kılıç ve hayvanların yularını tutmasına mâni oluyordu. Bu hâlini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” arz etti. Resûlullah mübarek eli ile avucunu ovuşturdu. Elini kaldırdığı zaman, o şişlikten hiçbir eser kalmamıştı.

Enes bin Malikten “radıyallâhu anh” rivayet edildi. Buyurdu ki: Annem Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ya Resûlallah! Enes senin hizmetçindir. Ona duâ buyur), dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ya Rabbi! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle. Günahlarını affeyle!) diye duâ buyurdu. Zaman geçtikçe, malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Yüzden ziyâde çocuğu oldu. Yüz on sene yaşadı. [Ömrünün sonunda, Ya Rabbi! Habîbinin benim için yaptığı dualardan üçünü kabul eddin, ihsan eddin! Dördüncüsü olan günahlarımın affedilmesi acaba nasıl olacak deyince, (Dördüncüsünü de kabul ettim. Hatırını hoş tut!) sesini işitti.]

Acem Padişahı Hüsrev Pervize, îman etmesi için mektup gönderdi. Alçak Hüsrev, mektubu parçaladı ve getiren elçiyi şehit etti. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, çok üzüldü ve (Ya Rabbi! Benim mektubumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!) buyurdu. Resûlullah hayatta iken, Hüsrevi oğlu Şireveyh hançerle parçaladı. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, acem memleketinin hepsini müslümanlar feth edip, Hüsrevin nesli de mülkü de, kalmadı.

[Esma binti Ebû Bekr “radıyallâhu anha”, (Biz Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” giydiği mübarek cübbesini ne zaman yıkasak, suyunu hastalara verirdik, şifa bulurlardı) buyurmuştur.]

Eğer (Gada-ül-mülahazat) kitabını yazan papaz, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” daha çocuk iken, kendisinde görülen ve sahih nakllerle bildirilmemiş olan, bazı fevkalade haller için böyle söylüyorsa, belki sükut olunabilir. [Çünkü mucizenin şartlarından biri de, bir Peygamber, Peygamber olduğunu söyledikten sonra hâsıl olmasıdır. Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan taze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, mübarek başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selam vermeleri gibi, Peygamber olduğu bildirilmeden önce hâsıl olan harikalar, mucize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (İrhas) yani başlangıçlar denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce de, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler. Kerâmetleri görülür. Mucize, Peygamber olduğunu bildirdikten az zaman sonra hâsıl olur. Mesela, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zaman mucize olur. Fakat, hâsıl olmadan önce, onun Peygamber olduğuna inanmak lazım olmaz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderildiği bildirildikten sonra, binlerce mucize göstermiştir.]

Bu çeşit mucizelerden olan, mübarek parmaklarından suların akması, mescitteki hurma kütüğünün inlemesi, işareti ile putların yere düşmesi, körleri iyi etmesi, pek çok hastalıkları iyi etmesi gibi mucizeler bir kaç bin sahabinin huzurunda vuku bulmuş, tevatür ile yani neslden nesle rivayet edilerek, her yere yayılmış, her yerde duyulmuş, doğruluğu mutlak olarak kabul edilmiştir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu mucizeleri, tevatürün en yüksek derecesine ulaşmıştır. [Tevatür; yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan, her asrın mutemed [güvenilen] insanlarının hepsinin aynı şekilde söyledikleri ve katî ilim hâsıl eden haberlere denir.] Mesela, Ali bin Ebû Talibin “radıyallâhu anh” şecaatı, kahramanlığı ve Hatem-i Tainin cömertliği tevatür ile şuyu ve şöhret bulduğundan, bunları inkara kimsenin gücü yetmez. Fakat hıristiyanlık, Matta, Markos, Luka ve Yuhannanın tek başlarına naklettikleri haber-i ehad [bir kişinin yapmış olduğu rivayet, vermiş olduğu haber] üzerine bina kılınmıştır. Kendileri ve yaşadıkları zamanları hakkındaki verdikleri bilgiler, zanlarla ve şüphelerle dolu olup birbirlerini nakz eden yerleri çoktur. Eğer İslamiyetteki 8 ana ilimden biri olan hadis ilminde mütehassıs olan muhaddislerin, yani hadis âlimlerinin, hadis-i şerif rivayetinde, hadisin kabul edilmesi için, (usûl-i hadis) ilminde ortaya koydukları ve her bir hadiste aradıkları şartlarla, 4 İncil bir gözden geçirilse, bunlardan hiç biri, ilmi bir vesika olmak derecesine ulaşamaz. [Müslümanların, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadislerini rivayet ederlerken aradıkları şartlar çok incedir. Mevcûd İncillerde rivayet sağlamlığı diye bir şey olmadığından, hadis-i şeriflerdeki rivayet sağlamlığı ile mukayese edilemez. Hıristiyan papazlar da, bu hakikati aynen kabul edip, bâzen ilaveler yapmak, bâzen çıkarmak veya yanlış yazmak şekillerinde İncilin değiştirildiğini ispat eden pek çok kitaplar neşretmişlerdir.] İşin aslı incelenirse, Îsâ aleyhisselâmdan zuhûr eden, anadan doğma körlerin gözlerini açması, baras denilen cilt hastalıklarını iyi etmesi ve ölüleri diriltmesi gibi mucizeler, Kurân-ı Kerîm ile tasdik edilmiş olmasa, bunların vukuunun ispatına, hiçbir hıristiyan kendinde güç bulamazdı.

Papazlar, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizelerini inkâr ederken:

Meâl-i şerifi, ([Kurân-ı Kerîmin belâgat ve Âzameti karşısında ve açıkça gördükleri mucizelerden sonra, âciz kalan müşrikler, düşmanlıklarından dolayı] şu yerden [Mekkeden] bize bir pınar akıtmadıkça, biz sana îman etmeyiz. Yahut senin hurma ve üzüm bahçen olup ortasından nehirler akıtasın dediler) olan, İsra sûresinin 90 ve 91. ayetlerini delil olarak getirirler. Papazların getirdikleri bu delil, kendi maksatlarını çürüttüğü hâlde, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mucize göstermediğini ispat ediyoruz diyorlar. Bu ise asla, insafa ve adalete yakışan bir şey değildir. [Halbuki delil getirdikleri, zikir ettiğimiz âyet-i kerimelerde müşrikler, çeşitli mucizeler, bilhassa Kurân-ı Kerîm karşısında âciz ve çaresiz kaldıklarından, ne yapacaklarını şaşırıp, daha çeşitli mucizeler istediklerini göstermektedir. Bu ise, papazların sözünü kuvvetlendirmekten ziyâde, yalancılıklarını ortaya koymaktadır.] Ne garibdir ki 4 İncilin sonundaki mektupları yazan müellifleri, ne de yazılış tarihleri sağlam ve doğru bir şekilde bilinmediği hâlde ve hıristiyanların ellerindeki İncillerde yazılı olan rivayetlerin gariblikleri ve birbirine zıdlıkları apaçık meydanda iken, bunların her bir ayetini îman ve îtikat esâsı kabul ederler. Fakat, Kurân-ı Kerîmin 1200 [1400] senedir tek bir harfine dahi tahrif lekesi bulaşmamış iken ve hadis-i şeriflerin sahih olanları ve mevdu, zayıf ve uydurma olanları hususi kaideler ile sağlam senetler ile birbirinden ayrılarak beyan edilmiş iken ve İslam dinindeki rivayetlerin her biri, nice sağlam deliller ile ispat edilmiş olduğu hâlde, bunlara îman edenlere itiraz etmektedirler.

 

KURÂN-I KERİM ve BUGÜNKÜ İNCİLLER

 

PAPAZLARIN İSLAMİYETTEKİ İBADETLERE HÜCUMLARI ve BUNLARA CEVAPLAR

Protestanlar, (Gada-ül-mülahazat) kitabının ikinci bahsinde, İslamiyetteki ve hıristiyanlıktaki ibâdet şekillerinden bahs etmektedirler. Burada, hıristiyanlığın İslamiyetten üstünlük ve faziletini ispata çalışırlarken, (İslam dinindeki ibâdet şekilleri, belli vakitlerde ve belli yerlerde, bir takım belli hareketler ve edeblerden ibarettir. Hıristiyanlık ise, ibâdetin ruh ile içten gelerek yapılmasını öğreterek, zâhiri ve şekli ibâdet yerine geçecek olan, bir kurtuluşa îman etmek ve hâlini değiştirmek ve kalbini kötü huylardan temizlemek ve ahlakını güzelleştirmek esâsı üzerine kurulmuştur. Halbuki günahkar kimselerin îman etmeleri ve tövbe ederek günahlarının affedilmesi hakkında Kurân-ı Kerîmde açık ve sahih bir haber yoktur. Matta İncilinde, 1. babın 20. ayeti ve devâminda, Rabbin meleği Yusuf-ı Neccara rüyada görünüp, Meryemin bir oğlu olacağını ve (Onu Îsâ, yani kavmini günahlardan kurtarıcı diye isimlendireceksin) diye bildirdiği hâlde, Kurân-ı Kerîm, Îsâ aleyhisselâmın günahkarları kurtarıcı olduğundan hiç bahs etmeyerek sukut perdesi ile örtmesi bir tarafa, diğer Resûller gibi, onu Peygamberlik derecesine indirmektedir. İnsanın bulunduğu hâl, sadece cehil ve hatadan ibaret olsa, bir Peygamberin irşadı ona yetişir. Fakat tabiati ile insanın, câhil olması ve hata etmesinden başka, günah ve şeytanın esareti altında ve [Âdem aleyhisselâmdan gelen] suç yükünü taşıdığından, sonradan bir terbiye edici veya Peygamberlerin gelmesi, [insanları kurtarmak için] kâfi değildir. Bâkî olan insan ruhunun, esaretten ve günah yükünden kurtulması için, elbette bir kurtarıcıya ihtiyaç vardır. İncil, insanların günah kirinden ve şeytanın tasallutundan, yalnız biricik kurtarıcı olan Îsâ Mesihin, kendi mübarek kanını fedâ etmekle kurtulabileceğini bildirmiş iken, Kurân-ı Kerîm Îsâ aleyhisselâmın bu kurtarıcı sıfatını görmemezlikten gelip, günahlardan kurtulmak için, kelime-i tevhid ve kelime-i şehâdet söylemek, bir takım cezalar ve dini emirleri yerine getirmek gibi esaslara bağlamaktadır. İncil, insanları hakiki tövbe ve günahlardan kurtarıcı olan îman-ı kâmil, yani üstün bir imana ve kalplerde olanları değiştirici olan Allahü teâlâya hamd ve sena etmeye teşvik ettiği gibi, ibâdet ve vazifeler hususunda da, Îsâ aleyhisselâmın zamanındaki yahudiler arasında icra ve amel edilen zâhiri ibâdet şekillerini ve adetlerini tamamen ortadan kaldırıp, ibâdet ve taati akla uygun ve makbul bir tarzda beyan etmektedir. Hâl böyle iken, Kurân-ı Kerîm, kemâlden uzak ve rûhâniyetten beri olan yahudilik gibi bir dinin, maddi ve zâhiri olan ibâdet ve adetlerini tekrar ortaya çıkarmaktadır. Namaz, abdest, kıbleye istikbâl [yönelme], hac ve oruç gibi zâhiri ibâdetlerin, kalbe tesirleri olmadığı gibi, bu ibâdetleri yerine getirirken bazı külfet ve zahmetler olduğundan, Muhammed aleyhisselâmın dini yeryüzünde bulunan her kavme uygun değildir. Sözün kısası, Allahü teâlâ günahkar kullarının günahlarını afv ve onları şeytanın tasallutundan kurtarmak için, biricik oğlunun kanını dökmekten başka çare bulamadığını, Kurân-ı Kerîmin tasdik etmemesi, bunun Allah tarafından gönderilmemiş olduğuna delildir. Kurân-ı Kerîmde beyan edilen ahkâm, sadece zâhiri ibâdetlere ait olup kalbi kötü huylardan temizlemeye ve ahlakı güzelleştirmeye dair emirler yoktur. Kurân-ı Kerîmdeki emirler, yani farzlar ve vâcibler lüzumsuzdur) demektedirler.

CEVAP (Gada-ül-mülahazat) kitabını yazan papazın, bu itirazından [ve iftirâlarından Kurân-ı Kerîmi ve] İslam âlimlerinin kitaplarını hiç okumadığı, İslamiyeti hiç bilmediği yahut bildiği hâlde iftirâ ettiği, yalan söylediği, açıkça anlaşılmaktadır. Bu papaz, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Cebrâil aleyhisselâm vasıtası ile vahiy olunan Kurân-ı Kerîmi, Matta ve Yuhannaya isnad olunan, bir takım papazların toplayıp bir araya getirdikleri kitaplara benzetiyor. Hakikatten tamamen uzak olan yazıları ile İslam dinine küstahca saldırıyor. Bu papaz, [ve bütün papazlar ve bütün âlem] bilmelidir ki Kurân-ı Kerîm, Allah kelamıdır. Onda asla yalan ve tahrif ve ilave yoktur. Eğer Kurân-ı Kerîmde, Îsâ aleyhisselâm için, hıristiyanların inandıkları gibi, [haşa] Allah’ın oğlu olup yarattığı insanların günahlarını affetmek için, başka çare bulamadığından, Onu hazret-i Meryemden göndererek, birkaç yahudinin elinde çaresiz, kendisine hakaretler edilip, yüzüne şamar vurularak çarmıha gerildikten sonra, Cehennemde yakılıp mel’un etmek gibi iftirâlar bulunmuş olsaydı, zaten Allah kelamı olamazdı. Bugünkü mevcûd İnciller gibi, Allah kelamı olmaktan çıkardı. Bir diğer husus da, eğer bu papaz birazcık tefsir ve hadis-i şerif kitaplarını okumuş olsa ve o kitaplardaki usul ve ahvale vakıf olsaydı , Îsâ aleyhisselâmın bütünmilletleri kurtarıcı olması için, Mattanın yaptığı çeşitli tahrifler ile dolu olan bir kitapta bulunan mübhem bir sözü, müslümanlara karşı delil olarak getirmekten haya ederdi. Kitabının önsözünde iddia ettiği gibi, kötü bir niyeti olmasa ve insaf sâhibi olsa idi, Kurân-ı Kerîmde, bugünkü İncillerdeki gibi saçma sapan sözler bulunmadığına kızmazdı. Sanki aslı varmış da, Kurân-ı Kerîm onu saklamış gibi, (Kurân-ı Kerîm, Îsâ aleyhisselâmın bütün milletleri kurtarıcı olduğunu sükut perdesi ile örddü) demeye cür’et edemezdi. Yukarıda zikir ettiğimiz, Matta İncilindeki ibareye gelince, bundaki “kurtarıcı” kelimesi hakiki manada kurtarıcı demek değildir.

[Hakiki manada, mutlak kurtarıcı Allahü teâlâdır.] İncillerde Îsâ aleyhisselâm için kullanılan “kurtarıcı” kelimesi, Onun Peygamberliği sebebi ile günahkar ümmeti için ahirette şefaat ederek, onların kurtuluşlarına sebep olmasından kinayedir. Yoksa, Îsâ aleyhisselâm kendisinin “kurtarıcı” olmadığını, âciz bir kul olup bütün güç ve kuvvetin, şeriki ve benzeri olmayan ve varlığı mutlak lazım olan, yani vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlânın olduğunu, defalarca Ashâbına beyan buyurmuştur. Nitekim, Matta İncilinin 20. babının, 23.  âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, Zebedenin oğulları için, (Fakat sağımda ve solumda oturmayı vermek, benim elimde değildir. Pederim tarafından kime hazırlanmış ise, onlara verilir) dediği yazılıdır. Yuhanna İncilinin 5. babının 30. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben kendiliğimden bir şey yapamam. Bana emrolunanı yaparım ve benim hükmüm doğrudur. Zira ben yapacağım işte irâdemi değil, beni gönderenin irâdesini ararım) dediği yazılıdır. Yine Yuhanna İncilinin 14. babının 28. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın (Baba benden daha büyüktür) dediği yazılıdır. Böyle söyleyen Îsâ aleyhisselâm için, (Allah’ın biricik oğludur ve aynen Allahtır. Kanını dökerek günahları affetti) demek kadar, cahillik, küfür ve dalâlet olabilir mi? Eğer Allahü teâlâ, hıristiyanların dediği gibi, günahkar kullarının günahlarını affetmek isterse, biricik oğlunu bir hatundan dünyaya getirmesi ve Peygamberliği müddetince pekçok mucizeler göstermesine rağmen, 5-10 acizden başka, bütün Beni İsraili ona düşman ederek, onların korkusundan şuraya buraya kaçmasına ve onu yahudilere mağlub edip, pekçok hakaretlerle çarmıhlarda bağıra bağıra öldürmesine ve bu da kâfi gelmeyip, Onu Cehennemde üç gün yakmasına ve daha başka sıkıntılara sokmasına ne hâcet vardı. Kimden korkusu vardı. Bütün insanlar doğuştan günah ve isyan ile yoğurulmuş da, mutlaka böyle bir (Kurtarıcı)ya muhtaç ise, Allahü teâlâ onun gönderilmesini niçin altı bin sene tehir etmiş, geri bırakmıştır? Âdem aleyhisselâmın oğlu Kabile kardeş olarak gönderseydi ve madem ki Kabilin bir kimseyi öldürmesi mukadder imiş, onun eli ile biricik oğlu da katl olunarak milyonlarca insan Cehennemden kurtulsa idi, daha iyi olmaz mı idi? Biricik oğul Îsâ Mesih gelinceye kadar, yeryüzünde gelmiş ve geçmiş pek çok sâlih kimseler, bilhassa ruh-ül-kudsün kendisine geldiği Peygamberler, kendilerinin herhangi bir dahli olmadan, hilkatlerine karışmış olan [ve ta Âdem aleyhisselâmdan gelen] günah sebebi ile binlerce sene Cehennemlerde azap edilmeleri, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlânın adalet ve merhametine uygun mudur? Eğer bu günah, yani Âdem aleyhisselâmın yasak edilen ağacın meyvesinden yemesi ile zuhûra gelen zellesi ise, buna ceza olarak onun Cennetten çıkarılması kâfi olmadı mı? Sonradan neslinden gelen evlat ve ahfadının suçu nedir? Babanın cürmü ile evladın ceza görmesi, hangi kanun ve adaletin ahkâmindandır? Dünyaya bunca zalim ve gattarlar geldi. Hangisinin böyle bir iş yaptığını, babasından, dedelerinden dolayı torunlarına ceza verdiğini hangi tarih yazmıştır? Merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, bu zalim ve gattarlardan haşa daha mı zalimdir? Buna göre, insanların günahlarının affedilmesine vasıta olmak saadetine, Îsâ aleyhisselâmı katl eden yahudiler mazhar olmuş olurlar. Çünkü kıyamet gününde bu yahudilerin Cehenneme gitmeleri emrolununca, (Ya Rab! Madem ki sen biricik oğlunun kanını dökmedikçe, yarattığın insanların günahlarını affedemezdin. Bundan dolayı onu dünyaya gönderdin. Biz de Senin bu muradını yerine getirmek için onu öldürdük. Eğer öldürmeseydik, âlemdeki bu kadar insan kurtulamayacaktı. Biz ancak Senin irâdeni yerine getirmek ve insanları Cehennemden kurtarmak için, onu öldürdük. Kötü olan katl işini yaparak, herkesin nefretini kazandık. Bu kadar fedâkarlığımıza karşı bize mükafat verileceği yerde, ceza vermek Senin adaletine yakışır mı?) derlerse, mahşer ehli bile onlara merhamet etmez mi, acımaz mı? Bir diğer husus da, Âdem aleyhisselâm ilk insan olup henüz şeytanın düşmanlığını ve hıyanetini bilmez ve Allahü teâlânın huzurundan kovulmuş şeytanın, Cennete girip de kendini idlal edeceğini hatıra getirmezken, Tevratta da yazılı olduğu gibi, şeytan evvela, hazret-i Havvayı çeşitli hileler ile aldatmış, [ve yasak ağacın meyvesinden yedirmişti]. Hazret-i Havva da, Âdem aleyhisselâmın bilmeyerek zelle işlemesine sebep olmuştu. Bu hata, Allahü teâlânın indinde çok büyük olmuş ve yalnız Âdem aleyhisselâmın kendisine değil, ta biricik oğula gelinceye kadar bütün çocuklarına sirâyet etmiş. Hepsinin Cehennem ehli olmasını icap ettirmiş ve en son biricik oğlu dünyaya gelip kanını dökmedikçe affolunamamış. [Haşa Allahü teâlâ, o günahı affedebilmek için, biricik oğlunun kanını dökmekten başka çare bulamamış. Kendisi ile görüştüğümüz papazların ifadelerine göre, eski şeriatlerde, her günah için bir kurban kesilmesini Allahü teâlâ emretmiş ve günahın bedelinin kan akıtmak olduğunu bildirmiş ve şu günah için şu kadar hayvan kurban edeceksin diye emir vermiş. Her günah için bedel, kan akıtmak imiş. Ahd-i Atikte de böyle olduğu yazılı imiş. Fakat o ilk günah için hayvan kanı bedel olamaz imiş, insan kanı akması lazım imiş. Yukarıda zikir ettiğimiz İncilin beyanına göre, (haşa) Allahü teâlâ biricik oğlunu kurban etmekten başka çare bulamamış da, günahkar kullarını affetmek için, biricik oğlunu kurban etmiş ve insan kanı akıtarak, onlara babalarından miras kalan, o ilk günahı affetmiş.]

Tevratta ve İncilde, katl ve zina gibi nehy olunan günahları irtikab eden hıristiyanlar, bir papaza bir miktar para verip, bu papazın affettim demesi ile veya tanrının etini yiyip, kanını içerek tanrı ile birleşince yahut başını açıp gözlerini semaya dikerek durunca afva mazhar olurlar inancındadırlar. [Madem ki afva kavuşmak bu kadar kolaydır, tanrının biricik oğlu, kurban edilmeyip de, tanrıya yalvarsaydı veya kendisi aynen tanrı olduğu için, babası o günahı affediverseydi olmaz mıydı?]

Diğer bir husus da şudur: Bir şey için canını fedâ etmek tam rıza ve ihtiyara bağlıdır. Îsâ aleyhisselâmın katli kendi rızası ile mi olmuştu? İncilde [Matta bab 26, âyet 39’da] yazılı olduğu gibi, Îsâ aleyhisselâmın, (Ey Baba, eğer mümkün ise, bu kase benden geçsin) diye Babaya duâ etmesi ve kendisine zarar gelmesinden korkarak (yerimi kimseye söylemeyin) demesi ve çarmıha gerildiği zaman, (Eli, Eli, Lima Sebekteni) yani (Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terkettin) diye niyazda bulunması, kanının akıtılmasının yani kurban edilmesinin kendi rızası ile olmadığını açıkça ispat etmektedir. Mesela bir kimse, kendi rızası ve arzusu ile dini ve milleti için bir miktar para sarf etse, filan kimse fedâkarlık etti denir. Fakat mecburiyet karşısında, zorla bir şey verince, o kimse için, fedâkarlık etti denilemez. [O hâlde, (haşa) Îsâ aleyhisselâmın öldürüldüğüne ve yukarıda zikir ettiğimiz sözleri söylediğine inanan hıristiyanlar, nasıl oluyor da, Onun kendini günahkar insanlar için fedâ ettiğine inanıyorlar. Bu sözleri ile Îsâ aleyhisselâmın söylediği İncillerde yazılı olan sözler, birbirini yalanlamaktadır. “İki zıd şey bir arada bulunamaz.”.]

Mevcûd İncillerde, ruh-ül-kuds aleyhinde kötü söz söyleyenin, asla affedilmiyeceği bildirilmektedir. Bundan başka olan günahlar için, İncillerde hiçbir ceza yazılı değildir. Halbuki katolik papazlar, günahın büyüklüğüne göre, muayen bir ücret alarak hemen o günahı affediyorlar.

Kurân-ı Kerîmde varid olan âyet-i kerimelerin bildirdiklerine göre, İslamiyette günahlar 2 kısımdır: a) Büyük günahlardır. En büyükleri 7’dir: 1– Şirk, 2– Adam öldürmek, 3– Sihir, yani büyü yapmak, 4– Yetim malı yemek, 5– Fâiz alıp-vermek, 6– Muharebede düşman karşısından kaçmak, 7– Temiz kadınlara kazf etmek, yani namussuz demek. b) Küçük günahlar. Küçük günahı çok yapmak, büyük günah olur. Her günahın büyük olmak ihtimali vardır. Hepsinden kaçınmak lâzımdır.

Şirk: Allahü teâlâdan başka bir şeye tapınmaktır. Küfür, imansız olmak, inanmamak demektir. Küfrün affı için, pişman olup imanı kalpten kabul etmek lâzımdır. Nisa sûresinin yüz onaltıncı âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ kendisine şirk koşanları, yani kâfirleri affetmez ve şirkten yani küfürden başka olan günahları affeder) buyurulmuştur. [Her çeşit günahın ve kötülüğün en fenâsı, en kötüsü küfürdür. Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından birine ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Kâfirin hiçbir iyiliği, hayrat ve Hasenâtı, ahirette kendisine fayda vermez. İmanı olmayanın, hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin en kötüsü, en büyüğü (Şirk) dir. Bir şeyin her çeşitini bildirmek için, çok kere, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden her nev’ küfür mânâsı anlaşılır. Bu âyet-i kerimeden, kâfirlerin Cehennem ateşinde sonsuz olarak yanacakları anlaşılmaktadır. Müslüman, dinden çıkarsa, yani kâfir olursa buna (Mürted) denir. Mürtedin önceki ibâdetleri ve sevapları yok olur. Mürted, imanın gitmesine sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, sadece (Kelime-i şehâdet) söylemekle veya namaz kılmakla müslüman olamaz. Bunun için, küfürden çok korkmalıdır. Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yahut susunuz) buyuruldu. İslamiyete uygun olmayan sözlerden ve hareketlerden sakınmalıdır. Hadis-i şerifte, (Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Kâfirler, sonsuz yaşasaydı, sonsuz kâfir kalmak niyetinde oldukları için, küfürlerinin cezası Cehennemde sonsuz azaptır. Bunun için kâfirlere olan ebedî azap zulmdür, denilemez.]

Bunları yapan, yani büyük günah işleyen müminler, dünyada tövbe etmezler ve ahirette de şefaata kavuşmazlarsa, günahları kadar Cehennemde yanacak, daha sonra, kendilerinde bulunan îman nuru sebebi ile Allahü teâlânın afvına kavuşacaklardır.

Allahü teâlânın emrettiği farz ve vâcib olan ibâdetleri yapmamak, büyük günahtır.

Tövbe iki kısımdır:

Birincisi: Allahü teâlânın hakkına tecavüz eden günahlara tövbedir. Farzları ve vâcibleri terketmek ve Allahü teâlânın haram kıldığı şeyleri yapmak bu günahlardandır. Mesela, namaz kılmamak, zekat vermemek böyledir. Bu günahları yapan müminler, tövbe-i nasuh ile tövbe ettikleri zaman, Allahü teâlâ affeder. Tahrim sûresinin 8. âyetinde meâlen: (Ey îman edenler, günahlarınızdan Allahü teâlâya tövbe-i nasuh ile tövbe ediniz) buyurulmuştur. Yani pişman olup istiğfar ederek, ölünceye kadar bir daha hiç günah işlememek üzere, tövbe edinizdir. Bakara sûresinin 222. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever) buyurulmuştur. Kurân-ı Kerîmdeki bunlar gibi müjdelerden ve (Günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibidir) hadis-i şerifindeki müjdeden anlaşılıyor ki günah işleyip de tövbe edenler, Allahü teâlânın afvına kavuşacaklardır.

İkincisi: Kul hakları da bulunan günahlara tövbedir. Mal gasp etmek, zulmetmek ve gıybet etmek gibi. Böyle günah işleyen kimseler, [hak sâhibinin hakkını ödemeyip, onun ile helallaşmamış iseler], kıyamet günü mahkeme-i Kübrâda hak sâhibi râzı olmadıkça, afv-ı ilâhiyye kavuşamayıp, ceza göreceklerdir. Ancak, mümin oldukları için, günahları kadar azap olunup, sonra Cennete gideceklerdir. Yahut, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, hak sahiplerine, râzı oluncaya kadar nimetler ihsan buyurup, onları râzı edecektir. Hak sâhibinin rızaları ile affolunacaklardır.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki bu itirazcı papazın zan ve iftirâ ettiği gibi, müslümanların günahlarının affedilmesi bunların sadece kelime-i tevhid, kelime-i şehâdet söylemelerine ve ibâdet yapmalarına bağlı değildir. İslamiyet, Allahü teâlânın, bir misli, benzeri, ortağı ve vekili olamayacağını açıkça bildirmiştir. Ahirette de, günahkarlara şefaat, ancak Allahü teâlânın izini ve irâdesi ile olacaktır. Müslümanlar, Kurân-ı Kerîmde beyan olunan müjde ayetlerine, îman ile (beyn-el-havfi ver-reca) yani korku ve ümit arasında, Allahü teâlânın sonsuz ihsanlarını beklerler. Fakat hıristiyanlar, hangi günah olursa olsun; hemen papazın, (affettim) demesi ile affolunup, Allah’ın melekutuna, yani Cennete kavuşacaklarını zannederler. Şimdi bu iki îtikattan hangisinin, ulûhiyyetin şanına uygun ve Ubûdiyyetin yani kulluğun edeblerine muvafık olduğu, insaf ile düşünülmelidir.

(Gada-ül-mülahazat) kitabının 145. sayfasında, (Kurân-ı Kerîm, Mesihin kurtarıcılık sıfatından bahs etmeyerek, onu bir Peygamber derecesine indirmektedir. İnsanları, büyük günahın esaretinden kurtarmış olan bu insanın, semavi Babasının arzusunu yerine getirmek için, diğer insanlar uğruna canını fedâ eden bir Zât olduğunu ve kurtarıcılığını inkâr etmektedir. Siyer âlimlerinin beyan ettiklerine göre, kendi canını korumaları ve emirlerini yerine getirmeleri için, başkalarının fedâ olunmasına râzı olan bir Zâtın, yani Muhammed aleyhisselâmın, hakiki ve en son kurtarıcı olduğunu bildirmiştir) diyerek, Kurân-ı Kerîme dil uzatmaktadır.

CEVAP: İnsanların, Âdem aleyhisselâmdan beri günah ile doğup, bu günahın esareti altında olduğu hıristiyanların sonradan uydurdukları bir sözdür. İncillerde böyle bir ibare yoktur. Bu işin halli için kafa yormak abestir.

İslamiyet, insanların zâhirlerine [amel ve ibâdetlerine] yol gösterdiği gibi, kalplerinin ve ruhlarının temizlenmesi yolunu da göstermiştir. Şuara sûresi 88. ve 89. ayetlerinde meâlen: (Kıyamet gününde, ne mal, ne evlat fayda vermez. Ancak [kötülüklerden temizlenmiş] kalp-i selim ile Allahü teâlâya gelen müstesnadır [Ancak o kurtulur]) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime ve kalp temizliğini, iyilik yapmayı ve güzel ahlakı öven ve teşvik eden, yüzlerce hadis-i şerif ve Muhammed aleyhisselâmın halleri ve filleri ve düşmanlarına bile yaptığı iyilikler meydandadır. Bunlar bilinince, bu kitabı yazan papazın yalanı ve cehaleti hemen anlaşılır. Îsâ aleyhisselâmın, semavi babasının arzusunu yerine getirmek için, canını fedâ etmediği de, yine İncillerin beyanları ile yukarıda anlatılmıştı. Yani, çarmıha gerilmeden önce, canı sıkılarak yere kapandığı ve (Ey Baba, bu kase benden geçsin) dediği İncillerde yazılıdır. [Markosun ondördüncü babında ve Lukanın 22. babında bu hadisenin teferruatı vardır. Lukanın 22. babının 44. âyetinde, (Îsâ şiddetli ızdırabda olarak, ziyâde hararet ile duâ etti. Teri toprağın üzerine düşen büyük kan damlaları gibi idi) demektedir. Bunların hepsi hıristiyanların îtikatlarına göredir. İslam îtikadına göre, Îsâ aleyhisselâm ne çarmıha gerildi, ne de öldürüldü. Çarmıha gerilen, onu ele veren münâfık (Esharyuti Yehuda) idi. Yahudiler, onu Îsâ aleyhisselâm zannederek, çarmıha gerdiler. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı üçüncü kat semaya yükseltti. Bugünkü İncillerde bile müjdelenen ve hıristiyanların (paraklit) dedikleri, türkçeye tercüme ederken (tesellici) diye tercüme ettikleri, yegane tesellici olan Muhammed aleyhisselâma ümmet olmak için, çok duâ etti. Allahü teâlâ kıyamete yakîn Onu tekrar yeryüzüne indirecektir. O zaman, Îsâ aleyhisselâm Muhammed aleyhisselâmın dini üzere hareket edecek, Onun helal dediklerine helal diyecek, haram dediklerine haram diyecektir. Paraklit, Ahmed demektir. Ahmed ise, Muhammed aleyhisselâmın isimlerinden birisidir. Îsâ aleyhisselâm, ulül-azm Peygamberlerdendir. Haşa, Allah’ın oğlu değildir. Allahtan Allah, nurdan nur değildir. Îsâ aleyhisselâm, insan idi. Ona tapılamaz.]

Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” için, (Başkalarının kendisine fedâ olmasına râzı olan) ifadesi ile bu iftirâcı papaz, hicrette Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Aliyye “radıyallâhu anh”, kendi yatağına yatmasını emrettiğini kasıt etmektedir. Böyle olduğunu bir aşağıdaki sayfada kendisi açıklıyarak, bununla guya, Îsâ aleyhisselâmın, hatem-ül-enbiyâ, yani Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselâmın üzerine, üstünlük ve faziletini göstermek istemiştir. Hakikatte ise, kendi maksadının aleyhine bir delil getirmiştir. Çünkü, aynı risalenin 29. sayfasında, (Îsâ mesih, Beni İsrail arasında ortaya çıkmış ve onları kendisini kabule hazır bulmuştu) demektedir. Daha sonra, yüz on ikinci sayfasından yüz on üçüncü sayfaya kadar, Arap kavminin putperest olup yeni bir dini kabule hazır olmadıklarını ispata çalışmaktadır.

Îsâ aleyhisselâma, bir rivayete göre 20 erkek ile saradan kurtulmuş birkaç kadından başka, kimse îman etmedi. Hıristiyanların zannettikleri gibi, Ona îman edenler, Onun ülûhiyetini, ilahlığını tasdik etmiş iken, Îsâ aleyhisselâm onları kâmil bir îman ve tevekküle teşvik için (zerre kadar imanınız olsa, dağı yerinden kaldırırsınız) diye teminat verdiği ve çarmıha gerilmeden birkaç gün önce, (Sizin içinizden biriniz benim için canını fedâ ederse, ebedî hayata mazhar olur) diye müjdelediği hâlde, Ona îman edenlerden hiç birisi, bu emre itaat etmediler. Bilhassa, hıristiyanlarca Peygamber makâmına sâhip olan [ve kendilerine (resûller) denilen] havarilerden olan Yehuda, canını fedâ etmek şöyle dursun, yahudilerden 30 gümüş rüşvet alarak, Îsâ aleyhisselâmın bulunduğu yeri onlara haber verdi. Resûl, Peygamber rütbesinde olan diğer şakirdler, Îsâ aleyhisselâm yakalanınca, etrafından dağılıp kaçtılar. [Matta bab 26, âyet 56.] Hepsinin en yüksekleri olan Petrus, Mesihe karşı, (Bana seninle beraber ölmek lazım gelse de, seni hiç inkâr etmem), [Matta bab 26, âyet 35] diye yemin etmiş idi. O karışıklıklar arasında, Îsâ aleyhisselâmı götürürlerken, uzaktan onun ardınca gitti. [Matta bab 26, âyet 58.] Daha sonra, horoz ötünce, üç defa ayrı ayrı, Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr etti diyor. Hem de, lanetler ederek. [Matta bab 26, âyet 74.]

[Yeni bir dini kabule müsait olmadıklarını söylediği Arap kavminden olup Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini tasdik eden Ashâb-ı kirâmın her biri, Muhammed aleyhisselâm uğruna, canlarını ve mallarını, hiç çekinmeden seve seve fedâ ettiler. Buna birkaç misal verelim:

Uhud gazası, İslam tarihinin en büyük ve mühim gazalarından birisidir. Bu gazada, Ashâb-ı kirâm önce harbi kazanmış iken, sonradan müşrikler vadiyi dolaşarak Ashâb-ı kirâmı “aleyhimürRıdvân” arkadan vurdular. İslam ordusu karıştı. Pek çok Ashâb-ı kirâm, şehitlik mertebesine kavuştu. Bu gazada bulunan ve şehit olan Ashâb-ı kirâmın şecaat ve kahramanlıkları, İslam tarihinin en şerefli kahramanlık destanlarıdır. Burada Ashâb-ı kirâmdan birkaç Zâtın ahvalini bildirelim:

Talha bin Ubeydullah “radıyallâhu anh” o gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” etrafını müşriklerin kuşattığını görünce, ne tarafa koşacağını, ne tarafa yetişeceğini şaşırmıştı. Bir sağ taraftan hücum edenlere, bir sol taraftan hücum edenlere karşı çarpışıyordu. Kendini Resûlullaha siper ediyordu. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir zarar gelir korkusu ile titriyordu. Resûlullahın yanında döne döne çarpışıyordu. Müşriklerden keskin nişancı, attığını vuran Mâlik bin Zübeyr isminde bir ok atıcı vardı. Bu hâin, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” nişan alarak, bir ok attı. Resûlullahın mübarek başına doğru gelen bu oka, başka hiçbir şekilde karşı koyamayacağını anlayan Talha “radıyallâhu anh”, elini açarak oka karşı tuttu. Ok avucunu parçaladı.

Kadın sahabilerinden, Ümm-i Ümare de “radıyallâhu anha”, zevci ve oğlu ile Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında çarpışıyordu. Oğlu, zevci, kendisi ve diğer Ashâb-ı kirâm, kendilerini Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” siper ediyorlardı. Oğlu yaralanınca, oğlunun yarasını ve diğer sahabilerin yaralarını sarıyor, susuz olanlara su dağıtıyordu. Daha sonra, eline bir kılıç alarak çarpışmaya başladı. İbni Kamia kâfiri Resûlullahı öldürmeye yemin etmişti. Resûlullahı gördü. Resûlullaha hücum edince, Ümm-i Ümare atının önüne geçti. Atını durdurup İbni Kamiaya saldırdı. O müşrikin üzerinde zırh olduğu için darbeleri pek tesir etmedi. Zırh olmasaydı, o da katl edilen diğer müşriklerin yanına gidecekti. Nihâyet o müşrikin şiddetli bir hücumu ile boğazından ağır yaralandı. Resûlullah onun için, (Uhud günü ne tarafıma baktıysam, hep Ümm-i Ümareyi gördüm) buyurmuştur.

Mus’ab bin Ümeyr “radıyallâhu anh”, Uhud gazasında muhacirlerin sancağını taşıyordu. İki zırh giyinmişti. İbni Kamia kâfiri Mus’aba “radıyallâhu anh” saldırdı. Çünkü Mus’ab “radıyallâhu anh” kendisini Resûlullaha siper ediyordu. İbni Kamia bir kılıç darbesi ile Mus’abın “radıyallâhu anh” sağ kolunu kesti. Sancağı sol koluna aldı. Bu sırada Âli-i İmrân sûresinin (Muhammed ancak Allah’ın resûlüdür) mealindeki ondördüncü ayetini okuyordu. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kolları ile tutup göğsüne bastırdı. Yine aynı âyet-i kerimeyi okuyordu. İslam Sancağını yine bırakmamıştı. En son göğsüne saplanan mızrak ile şehit oldu. Fakat İslam Sancağını yine bırakmamıştı.

Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinneyi “radıyallâhu anhüma”, müşriklerden, Lıhyan oğulları, hile ile yakalayıp Kureyş kâfirlerine satmışlardı. Hubeybe “radıyallâhu anh”, kendisini şehit etmeden önce (Dininden dön seni serbest bırakalım) dediler. (Vallahi dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse, yine İslamiyetten ayrılmam) cevabını verdi. Bunun üzerine müşrikler, (Şimdi senin yerine Muhammedin “aleyhisselâm” olmasını, Onun öldürülmesini ister misin? Sen de evinde rahat oturasın) dediler. Hubeyb “radıyallâhu anh”, (Ben Medinede Muhammed aleyhisselâmın mübarek ayağına bir diken batmaması için bile canımı fedâ ederim) dedi. Kâfirler Hubeybin bu aşırı sevgisine hayret ettiler. Daha sonra da şehit ettiler.

Daha yüzlerce misalini yazmak mümkün olan bu hadiseler, hep şahittir ki Ashâb-ı kirâmın ve 1400 seneden beri gelmiş olan müslümanların hepsi, seve seve canlarını Resûlullahın uğruna ve Allahü teâlânın rızası için fedâ etmişlerdir. Hıristiyanların, resûl kabul ettikleri havariler, Îsâ aleyhisselâmı en sıkıntılı zamanında terkederek kaçmış, kaçmakla kalmamış, onu lanet ile inkâr etmişlerdir. Bu hâl, bugünkü İncillerde bildirilmektedir.]

Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir ki hicret gecesi Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Aliyye “radıyallâhu anh” bu fedâkarlığı tekliften maksadı, bir gün gelir, hıristiyanlar arasında, niçin ahir zaman Peygamberi yeni bir dini kabule hazır bir kavmden zuhûr etmedi diyerek itiraz ederlerse, böyle bir sual karşısında, onları, kıyamete kadar susturmak içindir. [Çünkü, böyle bir kavm içerisinde geldiği hâlde, kendisine inanan ve îman eden bir zattan istediği bir teklif, can tehlikesi olduğu hâlde seve seve yerine getirilmektedir. Bu hâl, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” üstünlük ve faziletini gösteren, en büyük delillerden biridir. Bu papaz, kendi sözü ile kendisini tekzib etmektedir.] Buradaki diğer bir ince hikmet de şudur: (İslam dini, sadece zâhiri menfeatler ve kuvvet zoru ile yayıldı) diyenlere karşı, havariler ile Ashâb-ı kirâmın ahvali mukayese edilirse, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ibretli bir şekilde, itirazcıları ve hasmlarını utandırmak için, mucize olarak Ashâbından birini, o şekilde vazifelendirmiş olduğu hatıra gelebilir. [Çünkü Ali “radıyallâhu anh” hiç çekinmeden Resûlullahın yatağına yatmış, Petrus ve diğer havariler ise, Îsâ aleyhisselâmı terkedip, kaçmışlardır.]

Protestan papazlar, İslamiyete itiraz ederek, (İncil, kendisine inananları, Îsâ Mesihin asrında, yahudilerin yaptıkları ibâdetlerden muaf tutmuştur. İbadeti, akla uygun ve makbul bir şekilde müminlere göstermiş ve beyan etmiştir. Halbuki Kurân-ı Kerîm, tekrar kemâlden uzaklaşmıştır. Çünkü, yahudiliğin, rûhâniyet bulunmayan maddi ve zâhiri olan adet ve ibâdetlerini emretmiştir) demektedirler.

CEVAP: Bunlara sorarız ki Îsâ aleyhisselâmın Matta İncilinin 5. babının 17. âyetinde, (Ben şeriati yıkmaya gelmedim. Ben yıkmaya değil, tamam etmeye geldim. Çünkü, yer ile gök zail olmadıkça, her şey vaki oluncaya kadar, şeriatten bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır) sözünün mânâsı nedir? Kendisi, Mûsâ aleyhisselâmın dini üzere, niçin sünnet olmuştur? Ömrünün sonuna kadar, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatindeki belli bayramları tamamen icra etmesinin sebebi nedir? Beni İsrail ile aralarında geçen münakaşalarda, onları Mûsâ aleyhisselâmın şeriatı ile amel etmedikleri için, neden azarlamıştır? Bunlardan anlaşılıyor ki protestan papazların bu iddiaları, tamamıyla İncilin ahkâmina ve Îsâ aleyhisselâmın yaptıklarına, mugayırtir, zıttır. Kurân-ı Kerîm, kemâlden ve rûhâniyetten asla ari değildir. Bir dinin zâhiri olan ibâdetlerini yapmayan, o dinin rûhâniyetinden istifade edemez. Bunun tafsilatı aşağıda beyan olunacaktır.

Hıristiyan papazların itirazlarının birincisi, İslam dinindeki taharettir. İlk hedefleri, ilk hücum ettikleri mesele taharet meselesidir.

Bu papaz, (İslamiyette abdest almak, halkın temizliği ve vücudun kirlerinin giderilmesi maksadına bağlı olmuş olsaydı, bir şey denilemezdi. Fakat, Allahü teâlâ için yapılan ibâdetlerin sıhhati, abdest almaya bağlanmış ve abdest ibâdetin şartı kabul edilmiştir. Abdestsiz kılınan namazı, Allahü teâlâ kabul etmez denilirse, burası üzerinde düşünülecek bir yerdir. Çünkü Tevratta, (Rab insanın baktığı gibi bakmaz. Zira insan zâhire, Rab kalbe bakar) denilmiş olduğundan, namazdan evvel abdest almanın kalp temizliğine veya namazın hakikatine bir tesiri yoktur. Ayrıca, namazın sıhhatine ve kabulüne de, bir faydası olmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, Kurân-ı Kerîm, ibâdetin aslı olan ihlas ve kalp huzurunu, hiç bir faydası olmayan, şekil ve adetler üzerine vaat etmiş olur. Bir diğer husus da, ellerini ve ayaklarını yıkamak, sıcak çöl memleketlerinde oturan ve yalın ayak gezen kimselere faydalı ve güzeldir. Fakat, gâyet nazik ve medeni olup soğuk memleketlerde yaşayıp, ayağını çorap ve ayakkabı ile koruyan kimseler için abdest almak, sıhhate zararlı olan bir mecburiyettir. Bilhassa, kuzey kutub bölgelerinde yaşıyan kimselere, günde 5 defa buzları kırıp yıkanmak, ne kadar meşakkatli ve sıhhati gideren bir şeydir. Ne kadar adalet ve hakkaniyetten uzaktır. Kıbleye dönmek de Beni İsraili taklittir) demektedir.

CEVAP: Bilinmelidir ki İslam dini, bütün dinlerin en kâmil ve en tamam şeklidir. Yani zâhiri ve bâtıni olgunluğu kendinde cem eden bir tevhid dinidir. İnsanlara faydalı şeyleri emreden, zararlı şeylerden koruyan bir dindir. Onda insanlara zararlı olabilecek en küçük bir hüküm yoktur. Her hükmünde insanlar için maddi ve mânevî nice faydalar vardır. İslamiyetin, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduğunun açık bir delili de, İslamiyette, ne kadar zâhiri ve şekli görünen ahkâm varsa, her birinin nice hakikatleri ve insanlar için faydaları olmasıdır. İlm ve teknik ilerledikçe, bunların faydaları ortaya çıkmaktadır. Gözleri cehalet perdesi ile kapanmış olanlar, bu hakikatleri idrâk edememekte ve sadece zâhire bakmaktadırlar. İsra sûresinin yetmiş ikinci âyetinde meâlen: (Bu dünyada [kalbi hakkı kabul etmiyecek şekilde] kör olan kimse, ahirette de kördür. [Kurtuluş yolunu göremez]) buyurulmuştur. Âyet-i kerimede bildirilen kimseler, böyle söyleyen papazlardır. İslamiyete uyan kimseler, ahirette, ihlaslarına göre mükafata kavuşacaklardır. Gözleri, irfan nuru ile açılmış, bütün âlemi kaplıyan ilâhî nimetten idrâk ve anlayışları nisbetinde nasip almış olan kimseler için, ahirette yüksek dereceler vaat edilmiştir. Bu vaatler, bu nimetler, âyet-i kerimelerde bildirilmiştir. Akıl ve irfan sâhibi olan kimselerin burada yapacakları şey, İslamiyetin emrettiği ibâdetlere sıkı sıkıya bağlanmaktır. Bununla beraber, kalbini kötü huylardan temizlemek lazım olduğu, tefsir ve hadis-i şerif kitaplarında uzun uzun beyan edilmiştir. Binlerce Ehl-i sünnet alimi de kitaplarında bildirmiştir. Ayrıca, bâtın yolunu öğrenmek isteyenler, Allahü teâlâya kavuşturan yolun menbaları ve rehberleri olan Evliyâ-i kirâma müraceat etmelidirler.

Tefsir âlimleri bildiriyorlar ki abdest ve taharet, yani temizlik, bu itirazcı papazın da itiraf ve kabul ettiği şekilde, zâhiren bedenin sıhhatine çok faydaları olduğu gibi, mânevî olarak da, kalbin tasfiyesinin ve huzurunun bir işaretidir. Namaz, Allahü teâlânın huzurunda durmaktır. Allahü teâlânın huzurunda durunca, kalbin tasfiye edileceği açıktır. Kötülüklerden temizlenmemiş bir kalp ile Allahü teâlânın huzuruna çıkılamaz. Nitekim, dünya işlerinde de böyledir.

Abdest almanın beden temizliği olduğu, her gün 5 kere bedendeki mikrop yuvalarını temizlediği meydandadır. Aklı ve ilmi olan herkes, bunu bilmektedir. Abdestin kalbe kuvvet verdiğini, ruhu temizlediğini papazlar da biliyor. Mesela, (Rıyad-un-nasıhin) de, abdestin faziletini anlatırken diyor ki İmâm-ı Cafer Sâdık “rahmetullâhi aleyh, nasihat vermek için, bir rahibe geldi. Kapı geç açıldı. Sebebini sorunca, Rahib, (Aralıktan seni görünce, heybetinden çok korktum. Hemen abdest aldım. Tevratta görmüştüm ki bir kimseden veya bir şeyden korkunca, abdest almalıdır. Abdest, insanı zarardan korur yazılı idi) dedi. İmam nasihat verince, hemen müslüman oldu. Kalbi, abdestin bereketi ile temizlendi.

Üzeri pis-kirli olan bir kimse, padişahın divanına girmek için bir yol ve bir ruhsat bulamaz. Bu da gösteriyor ki abdest ve taharet, itirazcı papazın zannettiği gibi, huzur ve ihlas için faydasız değildir. Şimal [kuzey] memleketlerinde yaşayan kimseler, abdest almak istedikleri zaman, yalnız sabahleyin sıcak su ile abdest alarak çoraplarını ve mestlerini giyerler. Diğer 4 vakitte, abdestlerini tutarak namazlarını kılabilecekleri gibi, abdestleri bozulduğu zaman, mestleri üzerine meshederek abdest alabilirler. [Böylece, hem ayaklarını yıkamamış ve ayakları üşümemiş, hem de namazlarını kılmış olurlar. Soğuk su kullanamayanlar, sıcak odalarında, toprak ile teyemmüm ederler. Protestan papazın iddia ettiği gibi, günde 5 defa buz kırmaya hiç lüzum yoktur. Onlar, yemekten evvel günde üç defa ellerini yıkarken buzları kırdıkları için hasta mı oluyorlar?]. Bir kimsenin vücudunda hastalık olur da, abdest almak, yani su ile yıkanmak sıhhatine zararlı olursa, teyemmüm edebilir. Çünkü asıl maksat sadece el, yüz ve ayak yıkamak değil, kalbin tasfiyesi [yani Allahü teâlânın huzuruna durmak için bir hazırlık ve Allahü teâlâyı hatırlamak]dır. Zaruret hallerinde, İslamiyet asla güçlük teklif etmez, güçlüğü emretmez. Nitekim hadis-i şerifte, (Dinde güçlük yoktur) buyurulmuştur. Kurân-ı Kerîmde Bakara sûresi 286. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ insana gücü yetmiyeceği şeyi teklif etmez) buyurulmuştur. Yani, Allahü teâlâ, bir nefse, gücü yetebileceği, yapabileceği şeyi emreder, yapamayacağını emretmez. [Nisa sûresi 28. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, ibâdetlerinizin hafif, kolay olmasını istiyor. İnsan zayıf, dayanıksız yaratıldı) buyurulmuştur. İslamiyette, ibâdetler için iki yol vardır: Bunlardan birisine (Ruhsat) , diğerine de (Azîmet) yolu denir. Ruhsat, İslamiyetin ibâdetlerde tanıdığı, izin verdiği kolaylıklardır. İnsana kolay geleni yapmak, ruhsat ile amel etmek olur. Zor geleni yapmak ise azîmettir. Azîmet ile amel etmek, ruhsat ile amel etmekten daha kıymetlidir. Bir insanın nefsi, kolaylıkları yapmak istemezse, bunun azîmetleri bırakıp, ruhsat ile amel etmesi efdal olur. Fakat, ruhsat ile amel etmek, ruhsatları araştırmaya yol açmamalıdır.] (Amellerin en faziletlisi, nefse en zor gelenidir) hadis-i şerifi, İslamiyetteki amellerde takip edilecek en doğru yolu, açıkça göstermektedir. Bunun için, îman-ı kâmil sâhibi olan müminler, Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini kazanmak için, nefslerine zor gelen, güç şeyleri yapmayı seçerler. Böylece ahirette yüksek derecelere kavuşmak isterler.

Yalnız, başını açıp gözünü semaya dikerek ibâdet eden hıristiyanlar, beden temizliğinden hiç bahs etmeyerek iğrenç kokulu bedenleri, kirli elbise ve ayakkabılar ile kiliseye gidip, loş bir havada, nahoş kokular içerisinde, bir parça ekmeyi yiyip, bir yudum şarap içince, Allahü teâlâ ile (haşa) hemen birleşeceklerini, kalplerinin kötülüklerden temizleneceğini zannediyorlar. Böyle bir zanna sâhip olan kimseler için, elbette İslamiyetin emirlerinin hakikatlerini anlamak pek zordur. Yıkanmayı, temizliği, müslümanlardan öğrenerek, pislikten kurtuldular ise de, bozuk inanışları ve uydurma ibâdetleri hala devam etmektedir.

Papazların itirazlarından birisi de namazdır. (Tekbîr, kıyam, rükû ve secde zâhire uygun olmadığı gibi, ruhani de değil imiş.)

CEVAP: Düşünemiyorlar ki acaba maddi ve mânevî olarak, Allahü teâlâya ibâdetten maksat nedir? İbadet, her ne şekilde olursa olsun, Allahü teâlâya tazim ve Allahü teâlânın nihâyetsiz hazinesinden yapmış olduğu sayısız ihsanlarından dolayı, hamd ve sena etmek ve kendinin âcizliğini itiraf edip, Allahü teâlâdan rahmetini istemektir. Allahü teâlâya tazim sebeplerini araştırdığımızda, namazın rüknlerinden olan, kıyamda elleri bağlayarak huşû ile Allahü teâlânın huzuruna çıkmak, Besmele-i şerife ve sûre-i Fâtiha okuyarak hamd ve sena etmek, rükû ve secdelerde, vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlâyı tesbîh ve her harekette (Allahü ekber) tekbîr cümlesi ile Allahü teâlânın büyüklüğünü söylemek, Allahü teâlâyı tazim etmektir.

Beni İsrail Peygamberlerinin bildirdikleri üzere, kıble, Kudüsteki (Beyt-i mukaddes) e doğru idi. Sonradan (Kâbe-i muazzama) ya doğru oldu. Kâbe-i muazzamayı İbrahim aleyhisselâm yapmış olduğu için, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Kâbe-i muazzamaya karşı ibâdet yapmak istiyordu. Merhameti sonsuz olan Allahü teâlâ, sevgili Peygamberini bu arzusuna kavuşturarak, kıble, Mescid-i aksadan, Mescid-i harama çevrildi. Bakara sûresi 144. âyetinde meâlen: (Şimdi yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir) buyurulmuştur.

İslam dininde, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde olan, Kurban kesmek, sünnet olmak, domuz eti, leş ve fâiz yememek, zina etmemek, adam öldürmemek ve kısas gibi daha nice hükümler vardır. Her ne kadar, zamanımızda mevcûd hıristiyanlıkta, Îsâ aleyhisselâmın emrinin hilafına olarak, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde bulunan birçok hükümler tahrif olunmuş ise de, zina ve adam öldürmekten nehy ve kıbleye yönelmek gibi, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden olan bazı hükümler devam etmektedir. Hıristiyanlar, (Tevratın bütün ahkamı tasdik olunmuş, muteberdir) dedikleri hâlde, hükümleri ile amel etmezler. [Sorulduğu zaman ise, (Kitâb-ı mukaddes)in tamâmina inanıyoruz. Eski Ahd yani (Tevrat) da, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş kitaptır dedikleri hâlde, bunun ahkamı ile amel etmezler. Sebebini sorunca, hükmü nesh oldu, değişti derler. Hem Allahü teâlânın kitabı diye inanıyor, birçok bahslerde hıristiyanlık inancının delili olarak Tevrattan âyetler okuyorlar, hem de ahkamı ile amel edilmediği sorulunca, ahkamı mensuhtur diyorlar.] Fakat bazı hıristiyanlar, 923 [m. 1517] senesinde ortaya çıkan Luther ismindeki bir papaza uyarak kıbleyi, yani beyt-i mukaddese karşı dönmeyi terketmişlerse de, diğer milyonlarca katolik hıristiyan hala beyt-i mukaddese doğru dönmektedir. Hiç birisi, protestanların kıbleye dönmeyi terketmelerine itibar etmemektedir. Çünkü, ibâdetten asıl maksat, Allahü teâlâya tazim ile hamd, sena, niyaz ve duadan, yani yalvarmaktan ibarettir. Kalp huzuru ile mânevî kıymeti haiz olan bir yere dönerek, ibâdet etmekte, tazimi ihlal edecek, ibâdeti bozacak ne gibi bir şey düşünülebilir? Ayrıca, dönülecek cihetin belli olması, kalbin daha fazla huzur bulmasına sebep olur.

İbâdetlerinde, kıyam, rükû ve secde gibi kulluğu bildiren edepler olmayan hıristiyanlar, kilisede, sadece birbirlerinin yüzlerine bakarlar. Genç oğlanlar ile kızlar, her ne kadar göz zinasından nehy olunmuşlarsa da, birbirlerinden gözlerini ayırmazlar. Daha sonra, papazın okuduğu ekmek parçasını, tanrı kabul ettikleri Îsâ aleyhisselâmın eti, şarabı da kanı olarak inanıp (İşa-i Rabbânî) diye yiyip içerek, hemen ruh-ül-kuds ile birleştiklerini zannederler. [Protestanlar, bu işa-i Rabbânîyi (evharistiya)yı bir hatıra olarak yiyip içerler.]

İbadetten maksat, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya itaat ve tazimdir. Bu iki dinden hangisinde Allahü teâlâya tazimin bulunduğu ortadadır!

İslam dininde her gün 5 farz namazdan önce ezan ve ikâmet okunur. Müezzin yüksek sesle ezan okur. Yani:

ALLAHÜ EKBER: Allahü teâlâ büyüktür. Ona bir şey lazım değildir. Kullarının ibâdetlerine muhtaç değildir. İbâdetlerin, Ona faydası yoktur. [Bunu, zihinlerde iyi yerleştirmek için bu kelime, 4 kere söylenir.]

EŞHEDÜ EN LÂ İLAHE İLLALLAH: Kibriyası [büyüklüğü] ile ve kimsenin ibâdetine muhtaç olmadığı hâlde, ibâdet olunmaya Ondan başka kimsenin hakkı olmadığına şahadet eder, elbette inanırım. Hiçbir şey Ona benzemez.

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESÛLULLAH: Muhammed aleyhisselâmın, Onun gönderdiği Peygamberi olduğuna, Onun istediği ibâdetlerin yolunu bildiricisi olduğuna şahadet eder, inanırım.

HAYE ALES-SALAH, HAYE ALEL-FELAH: Ey müminler, koşun felaha, saadete, koşun salaha, iyiliğe, yani namaza.

ALLAHÜ EKBER: Ona lâyık ibâdeti kimse yapamaz. Herhangi bir kimsenin ibâdetinin Ona lâyık, yakışır olmasından çok büyüktür, çok uzaktır.

LÂ İLAHE İLLALLAH: İbadete, karşısında alçalmaya müstehak olan, hakkı olan ancak Odur. Ona lâyık bir ibâdeti, kimse yapamamakla beraber, Ondan başka kimsenin ibâdet olunmaya hakkı yoktur, [diyerek müminleri namaza davet eder].

[İnşirah sûresinin 4. âyetinde, Allahü teâlâ, Habîbi Muhammed aleyhisselâm için meâlen: (Senin ismini [şarkta, garbda, yer küresinin her yerinde] yükseltirim) buyuruyor. Garba doğru, bir tul derecesi [111,1 kilometre] gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 kilometre gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunmaktadır. Böylece, yeryüzünün her yerinde, her ân ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselâmın ismi her ân, her yerde işitilmektedir. 24 saat içerisinde Onun isminin söylenilmediği bir ân yoktur.]

Hıristiyanların kiliseye davetleri ise, çan çalmakla olur. Müslümanların ibâdete davet şekli ile hıristiyanların davet şeklinden hangisinin Allahü teâlâyı tazim ettiği ve ruhani olduğu meydandadır.

Müslümanlar, ezandan sonra, namaz kılarlar. Namaza başlamadan önce, namazın icap ettirdiği şartlar vardır. Bunlar altıdır. Bunlardan biri bulunmazsa, namaz sahih olmaz:

1 — Hadesten taharet: Abdesti olmayanın abdest azalarını güzelce yıkamasıdır. [Yahut cünüp olanın gusletmesidir.]

2 — Necasetten taharet: Bedenini ve elbisesini ve namaz kıldığı mahalli, görünen maddi pisliklerden temizlemektir.

3 — İstikbâl-i kıble: Kâbe-i muazzama tarafına dönmektir. [Kıble cihetini anlamak için, güneşi gören toprağa bir çubuk dikilir, yahut bir ip ucuna anahtar, taş gibi bir şey bağlanıp sarkıtılır. Takvim yaprağında yazılı (Kıble saati) vaktinde, çubuğun, ipin gölgeleri kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneş bulunduğu tarafı, kıble ciheti olur.]

4 — Setr-i avret: Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların namaz kılarken İslamiyetin bildirdiği avret yerlerini örtmeleridir. Avret yerlerini, her yerde, her zaman başkalarının yanında, örtmek farzdır, lâzımdır.

5 — Vakit: Her milletin bazı ibâdetlerinde muayen vakit olduğu gibi, müslümanların namazlarını da, Allahü teâlâ, belli vakitlere tahsis etmiştir. Vakti gelmeden evvel ezan okumak büyük günahtır ve kılınan namaz sahih olmaz.

6 — Niyet: Kılacağı namazın ismini ve vaktini bilmek ve herhangi bir dünyevi sebep ile değil, ancak Allahü teâlânın emri ve rızası için olduğunu bilmektir.

Hıristiyanlar, kiliseye yıkanmadan gitmektedirler. Pis kokuları ile birbirlerini rahatsız etmektedirler. Belli bir cihete dönerek, kalp huzuru ile Allahü teâlâya ibâdetleri olmadığı için, hep birbirlerine bakmaktadırlar.

Müslümanların, ibâdetler için olan şartları ile hıristiyanların ibâdetleri karşılaştırılırsa, hangisinin daha ruhani ve kulluğa uygun olduğu belli olur.

Şimdi, namazın rüknlerinin ne olduğunu beyan edelim:

1 — İftitah tekbîri: Bir müslüman namaz kılmaya başlarken, önce, ellerini kaldırıp, Allahü teâlâdan gayrı her şeyi kalbinden çıkararak, kalp huzuru ile Allahü teâlânın huzuruna çıktığını hatırlayarak (Allahü ekber) der. Bunun mânâsı, (Allahü teâlâ, zihne gelen her şekilden ve hayallerden ve mahluklara benzemekten uzak ve kamillikle vasf olunan her şeyden, daha büyüktür) demektir.

2 — Kıyam: Tam bir huşû ve edep ile Allahü teâlânın huzurunda ellerini bağlayıp, ayakta durmaktır.

3 — Kıraat: Allahü teâlânın ismi şerifi ile Fâtiha-i şerifi okumaktır ki daha önce meâl-i şerifini bildirdiğimiz gibi, Allahü teâlâya hamd-ü sena ve tazim ile hidayet ve selamet için duadır. [Kıyamda, Fâtiha-i şerife ile birlikte, bir sûre veya âyetler okunur.]

4 — Rükû: Bir kere, eğilerek, ellerini diz kapaklarına bağlayarak, sırtını ve başını düz tutmaktır. Rükûda, (Sübhâne Rabbiyel azim) denir ki mânâsı, (Her şeyden büyük olan Rabbimi her türlü ayıp ve noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim) demektir. [Bu 3, 5, 7, 9 veya 11 defa, söylenilebilir.]

5 — Secde: Kendini âciz bilerek, tazarru ve niyaz ile iki kere yere yüzünü koyarak (Sübhâne Rabbiyel alâ) denir. Mânâsı, (Her şeyden yüksek, ali olan Rabbimi bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim) demektir.

İslam dininde rükû ve secde, ancak varlığı mutlak lazım olan, Allahü teâlâya yapılır. Müslüman, namazda Kâbe-i muazzamaya dönerek, Allahü teâlâya secde etmektedir. Kâbeye karşı secde edilir. Kâbe için secde edilmez. Kâbe için secde eden kâfir olur. Hiç bir insana ve hiç bir mahluka karşı secde etmek câiz değildir. Çünkü insan, Allahü teâlânın yarattığı mahlukların en şereflisi olup yaratılışta, yani insanlıkta, hiç birisinin diğerinden farkı yoktur. Maddi makâm ve rütbeler ise, insanın mahiyetini değiştiremez. [Kendilerinin ilah olduklarını iddia eden, Firavunlar ve Nemrudlar dahi, diğer insanlar gibi yemekten, içmekten ve diğer beşeri ihtiyaçlardan ve ölümden kurtulmuş değillerdir. Allahü teâlânın, insanlar içerisinden seçmiş olduğu kulları olan Peygamberler “aleyhimüsselâm” de, sıfat-ı beşeriyede diğer insanlarla aynıdır. Yani, onlar da yerler, içerler, soğukta üşürler. Ancak, Allahü teâlâ, onlara hususi nimetler ve çeşitli mucizeler ihsan etmiştir. Hiç bir sâlih kul, Peygamber derecesine kavuşamaz. Peygamberler masumdurlar. Asla günah işlemezler. Bazı Peygamberlerden zelle sadır olmuştur. Zelle, günah demek değildir. Bir işi, en güzel şekilde yapmamak demektir. Güzeldir, fakat en güzel değildir.]

Yüzünü yere koymak, yani secde ederek tazim etmek, kişinin kendi zilletini, aşağılığını ve tazim ettiği Zâtın şanının büyüklüğünü ve yüceliğini itiraf etmektir. Böyle bir tazim ise, hakiki nimet verici ve kainatın yaratıcısı olan, Allahü teâlâdan başkasına lâyık değildir. Hatta, böyle tazimler şöyle dursun, Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâmı “aleyhimürRıdvân” kendisi gelince ayağa kalkmaktan nehy buyurmuştu. Onun Ashâbı arasında, kendisine tahsis edilmiş her hangi bir oturma yeri, taht, sedr gibi bir şeyi de yoktu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâmın yanına geldiği zaman, boş olan münasib bir yere otururdu. Kendisini tanımayanlardan o meclise gelenler, kendisini bilemez (Resûlullah kimdir?) diye sorarlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, böyle hareket edince, diğer âciz insanların ne yapması lazım olduğu düşünülmelidir.

6 — Kadede teşehhüd miktarı oturmak: Başını ikinci secdeden kaldırınca, iki diz üzerine oturup, tehiyyat okumaktır. Tehiyyatın mânâsı: (Yapılan bütün tazimler, hürmetler ve ibâdetler Allahü teâlâya mahsustur ve ey Nebiy-i zişan, selamet ve Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selamet bizim üzerimize ve bütün sâlih kulların üzerine olsun. Ben şahadet ederim ki Allahü teâlâdan başka, kendisine ibâdet edilip, tapınılacak ilah yoktur ve Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür.) İşte, müslümanların günde 5 defa edâ etmekle mükellef oldukları, farz namazların, altı rüknü, temel direği bunlardır. Âdem aleyhisselâmdan beri, her Peygamberin ümmetine günde bir vakit namaz kılmak emrolunmuş idi. Namazın en kâmil şekli, ancak ahir zaman Peygamberine emir ve ihsan buyurulmuştur.

Namazın rüknleri olan bu amellerde, Allahü teâlânın ülûhiyetine ve tazime noksanlık olacak bir şey var mıdır? Ne garibdir ki İslamiyette, rüknleri ve şartları açıkça bildirilen ibâdetlerin, ruhani olmadığını iddia eden protestanların, vaftiz, kurban (işa-i Rabbânî) ve İncil kıraatinden başka ibâdetleri yoktur. Müslümanların namazı ruhani değilmiş de, hıristiyanların bu ibâdetleri ruhani imiş (!).

(Menakıb-i çihar-i yar-ı güzin) de, Ali “radıyallahü teâlâ anh”ın 93. menkıbesinde diyor ki İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” namaza durunca, etrafında yapılanlardan hiç haberi olmazdı. Bir cengde, mübarek ayağına ok girdi. Kemiğe saplandı. Cerrah bunu çıkarırken ağrısına dayanamazsın. Önce, münevvim yani uyuşturucu ilaç verip uyutacağım dedi. İlaca lüzum yok. Namazımı kılarken çıkar buyurdu. Namazda iken mübarek ayağını yarıp, demri kemikten çıkardı ve yarayı sardı. Namaz bitince, çıkardın mı dedi. Evet deyince, Allah hakkı için, hiç acı duymadım buyurdu. Sâlih müslümanların namazlarının böyle olduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır.

Hıristiyanların ibâdetlerini de kısaca inceliyelim:

1 — Vaftiz: [Hıristiyan ibâdetlerinin yani Sakramentlerin birincisidir. Hıristiyanlar, vaftizin Îsâ aleyhisselâm tarafından konulduğuna inanırlar.] Îsâ aleyhisselâm ömrü boyunca kimseyi vaftiz etmedi. Vaftiz yapınız diye bir emir de etmedi. [Hıristiyan olmak için ve bir kiliseden diğerine geçmek için, vaftiz yapılmasının şart olduğuna inanan hıristiyanlar, vaftizi, Baba, oğlu, ruh-ül-kuds adına yaparlar. Hıristiyanlara göre vaftiz, Îsâ aleyhisselâmın mânevî vücudu, yani ilahlığı ile maddi vücudunun birleşmesi ve ruh-ül-kuds ile yeniden doğuştur. Asli günah dedikleri, ta Âdem aleyhisselâmdan geldiğine inandıkları suçun, vaftizle affedileceğine inanırlar. Vaftiz kilisede yapılır. Kiliseler arasında vaftizin yapılışı birbirinden farklıdır. Bâzıları kudsiyetine inanılan bir suya daldırarak, bâzıları su serperek, bâzıları da, başına su dökmek sûretiyle vaftiz yaparlar. Vaftiz yapılacak kimsenin yaşı da kiliseler arasında değişiktir. Hıristiyanlar vaftiz yapılmadan ölenin günahkar olarak öldüğüne inanırlar.] Burada, rûhâniyete ait hiç bir şey yoktur.

2 — Kurban: (İşa-i Rabbânî veya Evharistiya): Bunun tafsilatını yukarıda zikir etmiştik. [İncile göre, Îsâ aleyhisselâm, Havarileri ile birlikte yediği son akşam yemeğinde ekmeyi parçalayıp, alın yiyin, bu benim etimdir diyerek, havarilere verdi. Bir kase içindeki şarabı uzatıp, alın içiniz, bu benim kanımdır diyerek onlara içirdi. Pavlos bunu te’vil etti. Kilise ise, onu ayin haline getirdi. Önce senede bir defa yapılırken, sonradan her hafta yapılmaya başlandı. Papazlara sorarız, şarap içmek, şaraplı ekmek yemek ibâdet olur mu? Böyle, ibâdet olarak yapılan bir işin rûhâniyet neresindedir?]

3 — İncil Okumak: Papaz İncilden bir parça okumakta, hazır olanlar da, bunu anlamadan dinlemektedirler. Bu da ruhani olamaz. Çünkü bugünkü İnciller, Îsâ aleyhisselâma semadan gönderilen mukaddes kitap olmayıp, insan sözleridir.

Hıristiyanlar, müslümanların hac farizasını yapmalarına da itiraz ederek, (Bu, yahudilerin senede üç defa, Kudüs-i şerifte bulunan Beyt-i mukaddesi ziyaret etmek adetlerine benzemektedir. Çünkü, Allahü teâlâ, o makâm-ı mukaddeste tecellî buyuracağını vaat etmişti. Fakat sonradan yahudiler, yaptıkları cinayetlerden dolayı, Allahü teâlânın gazapına uğradılar. Hükümetleri yok oldu, düşmanları gelerek, Beyt-i mukaddesi yıktılar. Allahü teâlâ, Beyt-i Mukaddesin yerine, Îsâ Mesihin cesedini kendisine beytullah [Allah’ın evi] tahsis etti. Kullarına Îsâ Mesihi bu sebeple gönderdi. Ona inanmış olanları da, ruh-ül-kuds ile teyid ederek, her birini canlı bir beytullah olmak derecesine kavuşturdu. Böylece, Allahü teâlâ için, tecellî edeceği, insan eliyle yapılmış hususi bir yere, bir haneye artık lüzum kalmadı. Tekrar böyle bir hanenin seçilmesi, Allahü teâlânın hikmetine muvafık değildir. İncilde, Îsâ Mesihin, (Bir zaman gelir ki Babaya ne bu ibâdeti yapacaksınız ve ne de Kudüste secde edeceksiniz. Fakat hak üzere secde edenler, ruh ile ve sıdk ile her yerde secde etsinler. Çünkü Baba da, kendine böyle secde etmelerini ister) dediği kelam, kıyamete kadar kâim ve daimdir. Hâl böyle iken, tekrar herkesin tavaf etmesi için zâhiri bir hane, bir beyt ortaya çıkarmak ve Allahü teâlânın sonsuz bereketlerine kavuşmayı yalnız o mekana tahsis etmek ve halkı o haneyi ziyarete teşvik etmek, hıristiyanlık dininin yüksek rûhâniyet mertebesini, çok aşağı bir dereceye indirmektir. Bu ise, tekrar eski yahudi adetlerine, şekli ve zâhiri bir adete geri dönmek olur) demektedirler.

CEVAP: Bu itirazları da, tamamen asılsızdır. Çünkü:

1 — Hıristiyanlar, Îsâ Mesihin cesedinin Beyt-i mukaddesin yerine geçtiğini hangi İncilin hangi ayetinden almışlar ise, onu beyan etmeleri lâzımdır. 5-10 altın maaş karşılığı, kilisede hizmet etmeye memur olan bir papazın sözlerinin, hıristiyanlık dininin emirleri olamayacağı açıktır.

2 — İncillerde yazılı olduğu gibi, Îsâ aleyhisselâm ömrü boyunca, Beyt-i mukaddesi ziyarete gitmiş, hatta onun içindeki satıcıları koğarak, içerisini temizlemeye çalışmıştır. Bundan anlaşılıyor ki eğer Beyt-i mukaddesin hükmü kalmayıp, kendisi onun yerine geçseydi, onu ziyaret etmeye devam etmez, içerisini de dünyalık kazanmaya çalışan kimselerden temizlemezdi. Şakirdlerine de, (Artık siz bu Beyt-i mukaddese itibar etmeyiniz. Onun mânâsı benim. Sizlerden her biriniz birer birer Allah’ın evisiniz) derdi.

3 — Beyt-i mukaddesin harab olmasından sonra, başka bir yerin tekrar beyt olarak seçilmesi, niçin hikmet-i ilâhiyyeden beklenilmesin! İslam îtikadına göre, Allahü teâlânın şeriki ve benzeri yoktur. Kendi mülkünde dilediğini yapar. Belli bir zaman kıble olarak Beyt-i mukaddesi gösterir, daha sonra da, Kâbe-i muazzamayı kıble yapar. Ona kimse karışamaz.

İncillerin yazıldığı zamanlarda, bütün nasraniler, Mûsâ aleyhisselâmın şeriati ile amel ettikleri ve havariler ve onların şakirdlerinin hepsi, Beyt-i mukaddesi ziyaret ettikleri için, İncillerde herhangi bir mahallin ziyareti emredilmemiştir.

4 — (Nihâyetsiz ilâhî bereketlere kavuşmayı Allahü teâlâ yalnız Kâbe-i muazzamayı ziyaret etmeye tahsis etmedi) sözü de yanlıştır. Papazın kendi iddiasını kuvvetlendirmek hırsı ile uydurduğu bir iftirâdır. (İlâhî bereketlere çokça kavuşmak, yalnız Kâbe-i muazzamayı ziyarete mahsustur) şeklinde Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde, herhangi bir haber var ise, beyan etmelidir.

5 — Kâbe-i muazzamayı ziyaret etmek, müslümanlara umumî bir emir değildir. Hac yapacak kimse, hac yapabilmek şartlarını haiz olmalıdır. Mesela, zengin olmak, sıhhatli olmak, gidilecek yolun emin olması gibi. Papazın burada da, kötü niyeti ve düşmanlığı ortadadır.

6 — Bir dinde, bir mahalli ziyaret etmenin ve o mahalli kıble edinmenin emrolunması, o dinin yüksek bir mertebe ve rûhâniyetten en aşağı dereceye düşmesini icap ettirmez. İncillerde, Îsâ aleyhisselâmın (Beytullah=Allah’ın evi) olduğunu bildiren bir âyet de yoktur. Bir sebeple yükseklik ve rûhâniyetin azalması papazın kendi hayalidir.

7 — Kâbe-i muazzamayı ziyaret etmenin müslümanlara emrolunması, hükmü kaldırılmış şekli bir adete, tekrar geri dönmek değildir. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın dininde, Beyt-i mukaddes ziyaret hükmü kaldırılmamıştı. Gerek Îsâ aleyhisselâmın dininde, gerekse İslam dininde, geçmiş Peygamberlerin şeriatlerinin nice hükümleri bakidir. Bunların Bâkî olması, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine geri dönmek demek değildir. Papazın, haccın şartlarını bilmeden (şekli ibâdettir) sözü de, cehaletini göstermektir.

İslamiyette emredilen haccın adabından kısaca bahs edelim:

Hacca niyet eden bir mümin, her şeyden önce, ihlas ile tövbe etmelidir. Üzerinde kul hakları varsa, ödemeli, emanetleri sahiplerine vermelidir. Hacca gidip gelinceye kadar, ailesinin ihtiyacı olan nafakayı hazırlamalıdır. Kâbe-i muazzamaya gidip gelinceye kadar, icap eden yol parasını, helal maldan olarak yanına alması ve kendisine hayırlı yol arkadaşları bulması ve içlerinden huyu en güzel, [ilmi ve tecrübesi en çok] olanı, emir tayin edip, onun sözlerine itaat etmesi ve onun tedbirlerini yerine getirmesi lâzımdır. [Ayrıca, yolun emniyetli olması, canının ve malının helak edilme korkusu olmaması lâzımdır. Yol emniyeti olmaz ise, hacca gitmek farz olmaz.]

Haccın farzları üçtür:

1 — İhram giymek: Mekke-i mükerremeye yaklaşıldığı zaman, mikat denilen belli yerlerde veya daha evvel, hacılar elbiselerini çıkarıp ihrama bürünürler. Başka bir şey giymezler, Yani dünya ziynet ve elbiselerinden arınıp, mahşer yerine gider gibi, herkes aynı elbiseler içerisinde, beğ ve köle farksız, başı açık, ayağı çıplak (çorapsız) giderler.

[Haccı ihram içinde yapmak farz olup ihram ile yapılmazsa hac sahih olmaz. (İhram) peştemal gibi, iki beyaz bez olup biri belden aşağı sarılır, diğeri de omuza sarılır. İple bağlanmaz ve düğümlenmez. İhram giyen kimseye, bazı işleri yapmak haram olur. Bunun tafsilatı, fıkıh ve ilmihal kitaplarında yazılıdır.]

2 — Tavaf: Tavaf, İbrahim ve İsmail aleyhimesselâmin sünnet-i şerifeleri üzere, Kâbe-i muazzamanın etrafında 7 defa dönmektir. [Tavaf, Mescid-i haram içerisinde yapılır. Tavafa niyet etmek de, ayrıca farzdır. Farz olan tavafa, (tavaf-ı ziyaret) denir. Tavafa, (Hacer-ül-esved) taşından başlamak da sünnettir.] Tavaf ederken, Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün öğrettikleri duâları okumak lâzımdır. Okunan duaların mânâ-i şerifleri, Allahü teâlâyı en güzel şekilde tazim ederek, Ondan rahmetini istemektir.

3 — Arafatta vakfeye durmak: Büyük küçük, zengin fakir bütün müslümanlar, üzerlerinde sadece ihram olduğu hâlde, mahşer ehline benzer bir şekilde, arefe günü yani Zilhicce ayının 9. günü, öğle namazının vakti başladıktan, ertesi gün fecir vaktine kadar, arafat meydanında bulunur ve Rahmân olan Allahü teâlâdan afv ve mağfiret isterler. [Bundan bir gün evvel veya sonra Arafat meydanında bulunan kimsenin haccı sahih olmaz.] Burada, yüz binlerce müslüman, hep bir ağızdan telbiyeyi Arabî olarak okurlar. Telbiyenin mânâsı, (Buyur emret, ey varlığı mutlak lazım olan Allah’ım, emrine hazırım ve irâde-i ilâhiyyene itaat ederim. Senin benzerin ve ortağın yoktur) demektir.

Haccın mânevî cihetine gelince, erbabı olanlar, haccın adabı ve farzları için, nice mânâlar beyan etmişlerdir. Geçmiş dinlerde, Allahü teâlâya yaklaşmak için, insanlardan uzaklaşıp, dağlarda yalnız başına yaşanılırdı. Allahü teâlâ, ümmet-i Muhammede, bu ruhbanlığı emretmeyip, onun yerine haccı emretmiştir. Hac yapan kimsenin zihni, ticaret gibi dünya meşgalelerinden uzak olup sadece Allahü teâlâyı düşünmektedir. Müslümanlar, riya ve gösterişten uzak, ailesinden ve vatanından çıkarak, bu vadiye ve bu sahraya düşünce, dünyadan çıkıp, mahşer yerini ve kıyamet hallerini hatırlar. Elbiselerinden soyunup, beyaz ihrama girince, kefenleri ile Allahü teâlânın huzuruna gittiklerini düşünürler. (Lebbeyk) yani buyur Allah’ım buyur, emrine hazırım derken, duâsının kabulü ile kabul edilmemesi korkusu içerisinde, Allahü teâlâdan rahmetini ve mağfiretini istemektedirler. Harem-i şerife [yani Mescid-i harama] kavuşunca, Beytullahı ziyaret için gelenlerin zahmetlerinin boşa gitmeyeceğini bilirler. Allahü teâlânın rızasını gözetip, Onun rızası için Beytullahı ziyaret ettiklerinden, Onun azabından emindirler. Hacer-ül-esvede yüz ve el sürerek öpüp, ziyaret ettikleri zaman, Allahü teâlâya dâima itaat etmek üzere biat ettikleri ve bu biatlarına, ahte vefa göstereceklerine kendi kendilerine söz verirler. (Kâbe-i muazzamanın örtüsüne yapıştıkları zaman, bir mücrimin velî-nimetine), bir aşıkın maşukuna sığındığını düşünürler. Bütün bunlar, haccın edeblerindendir.

Hıristiyanların, (Bazı hacıların memleketi yakîn, bazılarının uzak olduğu için, bütün ümmet-i Muhammede hac teklifi, Allahü teâlânın adaletine uygun değildir) itirazkar sözleri de, asla doğru olamaz. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın, (Ebedî hayata götüren kapı gâyet dar olup Cehenneme götüren yol ise geniştir) buyurmuş olduğu Matta İncilinde yazılıdır. Bunun mânâsı, Cennete götürecek olan amel, nefse gâyet zor gelir. Cehenneme götüren amel ise, nefse gâyet tatlı gelir demektir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Amellerin en efdali, nefse en zor gelenidir) buyurmuştur. Meşakkat, zorluk arttıkça, ecîr ve mükafat çok olacağından, uzak yerlerden giden hacıların ecîr ve mükafatları da çok olur. Bu ise, adaletsizlik değil, adaletin ve merhametin tam kendisidir. İslam dininde, insanın yapamayacağı bir şey asla emredilmemiştir. Kendilerine hac farz olmayanlar, hacca gitmedikleri için, mesul olmazlar. (Ameller niyetlere göredir) ve (Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır) hadis-i şerifleri mucibince, hac yapmayı arzu edip de, hac yapmak imkanını bulamayanlar, niyetlerine göre ecîr ve mükafata kavuşurlar.

Papazlar, farz olan Ramazan orucuna da, Beni İsrailin ibâdetlerinden alınmıştır diyerek, itiraz ettikten sonra, (İncil oruca dair bir emir vermemiş ve bu hususta herkesi serbest bırakmıştır) diyorlar.

Protestan papazları, (Katolik, rum, ermeni ve diğer bazı hıristiyan fırkaları arasında bir nev’ perhiz şeklinde oruç var ise de, bu yahudileri taklittir. Yoksa İncilde asla böyle yapılmasını emreden bir yer yoktur. Protestanlar, böyle ağır bir yükü halka yüklemekten sakınırlar. Sadece kötü niyetlerden ve batıl inançlardan sakınılmasını, halka tavsiye etmişlerdir. İşte, bu gibi zâhiri ve lüzumsuz ameller hususunda, insanları, kendi ihtiyarlarına bırakan bir din, elbette şiddetli emirler ile insanları şekli ve zâhiri amellere mecbur eyleyen bir dinden efdaldir. Zira, kendi rızası ile ibâdet etmek, babasına severek itaat eden çocuğun huyudur. Fakat, şeri emirlerin icap ettirdiği şeylere mecburen itaat etmek, efendisine mecburen hizmet eden kölenin sıfatıdır. Bir ay müddet ile bilhassa, yaz günlerinde, gündüzleri yemeğip içmeyip, mutad olanın tersine, geceleri yiyip içmenin sıhhate zararı pek çoktur. Ayrıca, birçok hastalıkların meydana gelmesine sebep olacağı, tabibler tarafından iddia edilmiştir. Ayrıca bu farz, dünya üzerindeki memleketlerin gece ve gündüz zamanları, birbirlerinden farklı olduğundan, bazı memleketlerin ahalisi için çok, bazı memleketlerin ahalisi için az bir müddet olarak icra edilmektedir. Bu da, Allahü teâlânın adaletine uygun değildir. Bilhassa, 67 arz derecesinde olan memleketlerde gündüz müddeti bir ay, 69 arz derecesinde olan memleketlerde iki ay ve 73 arz derecesinde olan memleketlerde üç aydır. Bunun için, bu arz derecelerinde olan memleketlerde yaşıyan müslümanlar için oruç tutmak mümkün olamaz. Her hâlde ve her memlekette bulunan insanlar için münasib ve muvafık olmayan böyle bir dinin, bütün insanlara teklif edilmesi, Allahü teâlânın yüksek hikmet ve mutlak olan adalet-i ilâhiyyesine lâyık olamayacağı açıktır. Halbuki bu gibi memleketlerde binlerce kişi, hıristiyanlığa tâbi olup hıristiyanlığı hiç bir zorluk olmadan icra etmektedirler. Bu da, İslamiyetin hıristiyanlıktan efdal olamayacağının açık delilidir) demektedirler.

CEVAP: Bu itirazların [ve iftirâların] her biri pek çok deliller ile cevaplandirlimiştir. Şöyle ki:

1 — Oruç tutmak Mûsâ aleyhisselâmın dininde vardı. Îsâ aleyhisselâmın dininde de, aynen devam etti. Bunu aşağıda bildireceğiz. İslam dininde orucun bulunmasına itiraz olunamaz.

2 — (İncil, oruca dair asla bir emir vermemiştir ve herkesi kendi ihtiyarına bırakmıştır) demek açık bir yalandır. Çünkü (isteyen oruç tutsun, istemeyen tutmasın) gibi, insanları oruç tutmakla tutmamak arasında muhayyer bırakan bir İncil ayeti yoktur. Var ise papazlar bunu göstersinler.

3 — Katolik, rum ve ermeni kiliselerine mensub olan hıristiyanların inançlarında, perhizin aslı oruç olduğu hâlde, sonradan Pavlosun [nasraniliği yahudilikten tamamen ayırıp, putperestliğe çevirmek için] yaptığı tahrifleri ve birçok ibâdetleri ibtali sırasında bu hâle getirlimiştir. Yoksa, İncilde oruç emri yoktur demek, İncile açık bir iftirâdır. Matta İncilinin dördüncü babının başında (Îsâ aleyhisselâmın şeytan ile çölde imtihan olurken, 40 gün oruç tutup, sonradan acıktığı) ve altıncı babının onaltıncı âyetinde (Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi yüzünüzü ekşitmeyin) diye emrettiği ve cin çarpmış bir kimseden cinni çıkarınca yanında bulunup hayret edenlere, (Bunun gibi şeytanı, oruç çıkarır) dediği İncillerde yazılıdır. Bunlardan, hem Îsâ aleyhisselâmın kendisinin oruç tuttuğu, hem de ihlas ile yalnız Allah rızası için oruç tutmayı emretmiş olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Îsâ aleyhisselâma îman eden halis müminleri, çeşitli işkencelerle idam eden Pavlos, yukarıda tafsilatını bildirdiğimiz, kendisinin uydurduğu, hayal mahsulü bir yalan ile guya nasraniyeti kabul eyleyip, oruç ve sünnet olmak gibi, Îsâ aleyhisselâmın şeriatinde bulunan ahkâmin kimisini, yahudiliğe benzemek olur diyerek, kimisini de te’vîli mümkün olmayan başka şeylere benzeterek, nesh ve te’vîller yaptığı sırada, Petrus mukabele etmek istemiş ise de, Pavlosun adamları saldırıcı olduklarından, Petrusu mağlub etmiştir. Kadir ve kıymeti yüksek olan Petrus, yahudilerden korkarak, Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr edecek kadar zayıf kalpli olduğu için, Pavlosa karşı sükut etmeyi tercih ettiği, İncillerde ve hıristiyan din adamlarının ileri gelenlerinin kitaplarında açıkça yazılıdır.

4 — Protestanların, (Oruç tutmak gibi ağır bir yükü insanlara yüklemek yerine, insanın yalnız bozuk, kötü niyetlerden ve batıl düşüncelerden kendini uzaklaştırmasını herkese tavsiye ederiz) demeye asla hakları yoktur. Çünkü, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş hak bir dinin ahkâminı, insanlar değiştiremezler. Bunun için, birçok papaz, toplanılan konsil ve ruhban cemiyetlerinde verilen kararların hepsine itiraz etmişlerdir. Protestanlar da, bu konsillerin kararlarının çoğunu red ve inkâr etmektedirler. Hâl böyle iken, Luther ve Kalvin gibi protestanlığın kurucusu olan papazların veya (Gada-ül-mülahazat) kitabını yazan papaz gibi, protestan cemiyetleri tarafından ücret ile tutulmuş papazlardan meydana gelen cemiyetlerin tavsiyelerinin bir kıymeti olamaz. Oruç, yalnız aç ve susuz durmaktan ibaret değildir. Orucun, bâtıni birçok hükümleri ve faydaları vardır. İlâhî esaslar üzerine bina edilmiş olan bir farzı, papazların ve hiç bir kimsenin tahrif etmeye, değiştirmeye selahiyeti yoktur.

5 — Oruç zâhiri ve lüzumsuz amellerden değildir. İrfan sâhibi olanların malumu olduğu üzere, beden ruhun mekanı ve nefsin arzularının dönüp durduğu yerdir. Nefsin cisimani arzuları ne kadar gâlip olursa, ruhani mükaşefeler o kadar az olur. [Hatta hiç olmaz.] Bu kaide her din ve mezhepte müşterektir. Hepsinde nefsin arzularını yapmamak yani (riyâzet) çekmek, Allahü teâlâya yaklaşmaya vesile olur. Riyâzet nefsin şehvetini kırar. Bunun için her din ve mezhepte riyâzet kıymetli tutulmuştur.

İslamiyette orucun üç derecesi vardır:

1) Avam orucu: İslamiyetin tayin ettiği zaman içerisinde [Ramazan ayında], gündüzleri yemek ve içmek ve cimadan kendini uzak tutanların orucudur.

2) Havas orucu: Umumî oruçta şart olan şeyleri yapmakla beraber, göz, kulak, dil, el, ayak ve bütün azası da Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip, haram ve mekruh kıldığı şeylerden uzaklaşanların orucudur.

3) Hass-ül-havas (yani Evliyânın) orucu: Yukarıda avam ve havas oruçlarında zikir ettiğimiz şeyleri yapmakla beraber, kalpleri, dünya düşüncelerinden ve Allahü teâlâya yaklaşmaya mâni olacak düşüncelerden ve mâsivâdan, yani Allahü teâlâdan gayri her şeyden yüz çevirip sakınanların orucudur. İmâm-ı Buhârînin “rahmetullahü aleyh” bildirdiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Oruç tutan kimse, yalan sözü terketmezse, o kimsenin yiyip içmeyi terketmesine Allahü teâlânın ihtiyacı yoktur) buyurmuştur. Böyle noksan tutulan bir orucun zâhiri ve lüzumsuz bir amel olduğunu hakikat ehli zaten anlamışlar ve bildirmişlerdir. [Oruç tutarken günah işleyenler, benim orucumun kıymeti yok diyerek orucu terketmemelidir. Oruca devam etmeli, Allahü teâlâya yalvararak afv dilemeli ve işledikleri günahlardan yüz çevirmelidirler. Zaten oruca devam etmek, insanı günah işlemekten men’ eder.]

6 — (İçten gelen rıza ile ibâdet, çocukların babalarına itaatı gibidir. Dinin emir ve yasaklarını yerine getirmek ise, kölenin zor ile efendisine hizmet etmesi gibidir) şeklindeki benzetmesi de, birkaç sebepten yanlıştır:

a) İnsanın, nefs ve şeytan gibi iki büyük düşmanı olduğundan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmeyenlere azap yapılacağı bildirilmeyip de, yerine getirmekte serbest bırakılmış olsa idi, elbette çok kimse yerine getirmezdi.

b) Protestan papazları, oruç hususunda herkesi serbest bıraktıkları hâlde, vaftiz ve kurban (İşa-i Rabbânî) gibi ahkamda niçin herkesi serbest bırakmıyorlar. Kendi söyledikleri şekilde yapmaya zorluyorlar?

İslam dininde ibâdetlerin dereceleri vardır:

1. derece: İbâdetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ îman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeye niyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmakta, ibâdetlerin en efdali olmuştur. İslam dininde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabul etmez.

2. derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emrettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecîr ve mükafatlar vardır.

3. derece: Tahrimi mekruhlardan, yani harama yakîn mekruhlardan sakınmaktır. Tahrimi mekruhlardan sakınmak, vâcibleri yapmaktan daha kıymetlidir.

4. derece: Vâcibleri yapmaktır. Vâcibleri yapmak da, farz kadar olmasa bile çok sevaptır. Vâcibler, farz olup olmaması şüpheli olan ibâdetlerdir.

5. derece: Tenzîhi mekruhlardan sakınmaktır. Tenzîhi mekruh demek, helala yakın olan mekruhlar demektir.

6. derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terketmek, günah değildir. Özürsüz devamlı terketmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.

7. derece: Nâfileler ve müstehaplardır. Nâfileleri yapıp yapmamakta müslümanlar serbesttirler. Yapmayana, terkedene ceza olmadığı hâlde, iyi niyet ile yapana ecîr ve mükafat vardır.

Oruç, Kurân-ı Kerîm âyetleri ile açıkça farz kılınmış olduğu için, onda asla serbestlik olamaz. Çünkü, İslam dini, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları üzerine tesis edilmiştir. Orucun şeklini ve vaktini değiştirmeye hiç bir beşer muktedir olamaz. Fakat hıristiyanlık, bir çok defa değiştirilip, tahrif edildiğinden, onu herkes dilediği gibi değiştirmiştir.

c) (Haşa) biz Allahü teâlânın oğulları değiliz. Âciz kullarıyız. O ise, bizim halıkımız ve rızk vericimizdir. Onun emri ile hareket etmekte, bizce asla utanılacak bir hallolamaz. Allahü teâlâya kulluktan yüz çevirmek, itirazcı, kibrli ve gururlu kimselerin işidir.

(Bir ay müddet ile bilhassa yaz günlerinde gündüzleri yemeğip içmeyerek, adet olanın zıddina geceleri yiyip içmek, sıhhate zararlı olup çeşitli hastalıkların meydana gelmesine sebep olduğu, mütehassıs tabibler tarafından iddia edilmiştir) sözü de doğru değildir. [Vaki olanın tersini söylemektir, iftirâdır.] Çünkü, orucun edeblerinden birisi de, iftar zamanında mideyi doldurmayıp, henüz iştah varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riâyet edenlerin, hasta olmak değil, bil’aks sıhhat bulacakları bütün tabibler tarafından ittifak ile bildirilmiştir. Böyle oruç tutmanın sıhhat için faydalı olduğu muhakkaktır. Eğer protestanların yalan olan bu sözleri doğru olsa, İslam memleketlerinde Ramazan ayında her müslümanın hasta olması ve çok kimsenin vefât etmesi icap ederdi. Halbuki sıhhi istatistiklerde, Ramazan ayında diğer aylara göre hiç bir zıdlık görülmez. Aklen de düşünülse, bir çok insan sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere yemek yerler. Mutad olan iki yemek vaktinin birinde, bir kaç saat değişiklik yapmakla, vücutda ne gibi değişiklik meydana gelebilir? Belki oruç ayının başında bir iki gün biraz değişiklik hissedilebilir. Bu cihetle oruçtan dolayı sıhhatte bir değişiklik olmaz.

[Oruç mide rahatsızlığına sebep olmaz. Bil’aks midenin sıhhatine faydalıdır. Bu husus, bugünkü modern tıb mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Muhtelif yabancı dillerde, mütehassıs tabibler tarafından yazılmış tıb kitaplarında, bir çok hastalıkların perhiz yapmakla tedâvi edilecekleri, yahut perhiz yaparak tedâvinin kolaylaşacağı bildirilmektedir. Midesinden rahatsız olan kimse, hamile kadın, süt veren kadın ve hastalığının artacağından korkan kimse, harp eden asker ve seferi yani insan yürüyüşü ile üç günlük [Hanefide 104, diğer üç mezhepte 80 km] yola giden yolcular oruç tutmayabilirler. Papazların, ne kadar İslam cahili oldukları, İslamiyeti hiç bilmedikleri ve zihinlerinde tasavvur ettikleri şeyleri, İslam dini zannettikleri ortadadır. Yahut, bildikleri hâlde, doğruyu söylemiyorlar.

Orucun sıhhate zararlı değil, bil’aks çok faydalı olduğunu bazı misallerle ispat edelim:

Hadis-i şerifte, (Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz) buyurulmuştur.

Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mide ile beraber bütün hazm [sindirim] cihazının [sisteminin] istirahate sevk edilmesi ve insan vücudunün bir tasfiyeye tabi tutulmasıdır. Böylece, hazm cihazı dinlendirilmiş olur. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, hazm bozukluğudur. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedâvi vasıtasıdır. Bugün bir çok hastalıktan kurtulmak için, perhiz lazım olduğunu yukarıda bildirmiştik.

Oruç ile insanın güçlü bir irâde kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu sebep ile alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanlar çok görülmektedir.

Oruç, vücutdaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sayesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, bir revizyona [tâmire] girerek, dinlenme ve yenilenme imkanı bulurlar.

Bütün bu bildirilenler, bazı papazların yalan ve iftirâlarını yüzlerine çarpmaktadır. Keşke, yalan söylerken ilmi de, kendilerine yalancı şahit getirmeselerdi.]

Gündüz ve gece müddetleri birbirinden farklı olan memleketlere gelince, diğerinden birkaç saat fazla oruç tutanlar, amelleri nisbetinde ilâhî mükafatlara mazhar olacakları için, adalet-i ilâhiyyeye asla zıd olamaz.

Kutuplarda, bir kaç ay devamlı gece, birkaç ay devamlı gündüz olur. Böyle yerlerde oruç tutanlar için, bir külfet yoktur. İslam dininde güçlük olmadığını ve bir kişiye, yapamayacağı, takat getiremeyeceği şey teklif edilmediğini, Allahü teâlâ Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirmiştir. Mesela, abdest azası 4’tür. Bir kimsenin iki ayağı kesik olsa abdest azası 3’e iner. Bir kimse, ayakta namaz kılmaya gücü yetmezse, oturarak namazını kılabilir. Buna da gücü yetmezse, ima ile kılabilir. Ramazan ayında, müslümanlara oruç tutmak farzdır. Fakat, bir kimse hasta olsa veya üç günlükten daha uzak bir yere sefere çıksa, oruç tutmak farzı üzerinden muvakkaten kalkar. Daha sonra, müsait bir vaktinde tutamadığı oruçlarını kaza eder.

Gece ve gündüz müddetleri, 2-3 ay ve daha fazla devam eden, kutub memleketlerinde olanlar da oruç tutarlar. Böyle memleketlerde ve gündüzleri, 24 saatten daha uzun olan günlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan en yakın bir şehrdeki müslümanların zamanına uyulur. Eğer oruç tutmazsa gündüzleri uzun olmayan yere gelince kaza eder. [Aya giden müslüman da sefere, yani yolculuğa niyet etmemişse veya orada ikâmet etmeye niyet ederse, aynı şekilde oruç tutar. Papazların İslamiyeti hiç bilmedikleri ortadadır.]

Malumdur ki Allahü teâlânın kullarına olan tecellîleri, ihsanları ve teklifleri herkese eşit değildir. Mesela, bazı mümin kullarına zenginlik verir, ona hac yapmasını emreder. Bazı mümin kullarına fakirlik verip, ona hac yapmasını emretmez. Kimine, güç, kuvvet ve sıhhat verip, oruç tutmasını emreder. Kuvveti ve sıhhati müsait olmayanların da sonra tutmalarına izin verir. Kimi kullarına nisâb miktarı mal ihsan edip, zekat vermelerini ve fakir olan akrabalarının nafakalarına yardım etmelerini emreder. Kimi kullarına da fakirlik verip, zekat almaya müstehak kılar. [Bütün bunlar Allahü teâlânın adalet-i ilâhiyyesine tam muvafıktır. Kimi kullarına çok ihsan eder. Onlar da nimete şükredip, şükredenler derecesine kavuşurlar. Kimi kullarına da, az ihsan eder. Onlar da sabrederler, sabredenler derecesine ulaşırlar. Allahü teâlâ, hiç bir kulunun amelini zayi etmez.]

Protestanların, (Kutub memleketleri gibi mahallerde, binlerce kişi, hıristiyanlığa tâbi olarak, hiç bir zorluk olmaksızın dinlerinin ayinlerini icra ederler) sözleri de, doğru değildir. Çünkü, zikir olunan kuzey kutub dairesine yakîn mahaller, Amerikanın en kuzeyi ile Sibiryanın uçlarıdır. Buralarda Eskimolar ve Samoidler gibi sayıları çok az olan bir kaç ibtidai kavm oturur. Bunlar balık ve vahşi hayvan avlıyarak yaşarlar. Buğday ve üzüm gibi şeyleri yetiştiremediklerinden, ekmek ve şarabı bilmezler. Orada, mukaddes kurban (İşa-i Rabbânî) ayinini icra etmek için, papazın ne yaptığını anlamak isteriz. Çünkü, ekmek ve şarap Îsâ aleyhisselâmın etine ve kanına tehavvül edeceğinden, buradaki hıristiyanlar tanrılarını yiyip içemezler. [Tanrıları ile birleşmedikleri için de, günahları affedilemez ve büyük günah kirinden temizlenemezler. Vah zavallı hıristiyanlar! Pis ve kirli vaftiz sularından hastalık geçmeyip de, orucun ve abdestin sıhhate zarar vereceğini söyleyen papazlar acaba bu sözlerine kendileri inanıyorlar mı? Yoksa protestan cemiyetlerinden aldıkları paraların hatırı için mi böyle çirkin, ilme ve akla uymayan iftirâlar yapıyorlar?]

Şimdi insaf ile bu iki dini karşılaştırdığımız zaman, hangisinin icrasının kolay olduğunu açıkça görürüz. İslam dini, yeryüzünün her noktasında bulunan her kavmin, hiç bir güçlük, hiçbir zorluk olmaksızın uyabilecekleri [ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturan] bir dindir. Bir tevhid dinidir. Bu dinin, teslis üzerine kurulmuş olan hıristiyanlıktan üstünlüğü ve kıymeti güneş gibi meydandadır.

[Az söyledim dikkat ettim, kalbini kırmamaya,

Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.]

Protestan papazların İslam dinine itirazlarından biri de, namazdaki kıraattir. Bu papazlar, (Namazın farzlarından olan kıraat, yani Kurân-ı Kerîmden bir parçayı ezberden okumak, bazı yerlerde ruhani oluyorsa da, düşünüldüğü zaman, kıraatin de, namazın diğer farzları gibi ruhani olmadığı ortaya çıkar. 5 vakit namazda, tekbîr ve Fâtiha ve ettehiyyat, rükû ve secde tesbîhleri ve bunlara benzer bazı tesbîh ve duâlar okunmaktadır. Bunları durmadan devamlı olarak ömr boyunca, her gün belli vakitlerde tekrar ederler. İnsan bundan usanıp bıkar.

Her resmi şeyleri itina ile yapmaktan ve bir takım fânî ve ehemmiyetsiz ameller ile uğraşmaktan, hiç bir fayda gelemeyeceğini, Îsâ aleyhisselâmın İncilde buyurduğu şu iki ayetten açıkça anlaşılır: (Duâ ettiğiniz zaman putperestler gibi, boş yere tekrarlar yapmayın. Çünkü onlar, çok söyledikleri için, müstecab olacaklarını zannederler. Muhtaç olduğunuz şeyleri Baba bilir.) [Matta bab 6, âyet 7, 8.]) demektedirler.

CEVAP: İrfan ehlinin bildiği gibi, bedenin bir hayatı ve gıdası olduğu gibi, ruhun da bir hayatı ve gıdası vardır. Ruhun gıdası, mâsivâyı, yani Allahü teâlâdan gayrı her şeyi unutarak, Allahü teâlâyı zikretmektir. Hâlik ile mahluk arasında olan perdelerin kalkması için, nefsin şehvetlerini, riyâzet vasıtası ile zayıfletmek ve ruhu, Allahü teâlânın ismini zikir ederek [söyleyerek] kuvvetlendirmekten başka çare yoktur. Bir kimsenin bir başkasına olan sevgi ve muhabbeti, onu çok zikretmesinden, hatırlamasından anlaşılır. Çünkü, kişinin sevdiğini çok anması tabiîdir. Kara sevda derecesinde şiddetli aşk sahipleri, sevgililerinde fenâ bulup, [yani kendini unutup] her ân ve her hâlde, hep onu zikir eder, hep onu söyler, hep onu hatırlarlar.

İslam dininde de, en mühim maksat, (Muhabbetullah=Allah sevgisi) olduğundan, Allahü teâlâ, her gün 5 vakitte nice kereler zikir edilerek, kalp kuvvetlendirilmektedir. Kalbin ve ruhun kuvvetlenmesi ise, aradan perdelerin kalkmasına ve sevgiliye kavuşmaya sebep olur. 5 vakit namazda okunan tesbîhlerin ve tekbîrlerin hepsi, bu esas maksat için olduğundan, bunlardan, bir mümine asla bıkkınlık ve usanmak gelmediği gibi, ruhun gıdası oldukları, kalbi ve ruhu kuvvetlendirdikleri meydandadır. Her rekatte tekrar olunan Fâtiha-i şerifenin bâtın [gizli] mânâları üzerinde, Ehl-i sünnet âlimleri pek çok beyanda bulunmuşlardır. Bunların isimlerini yazmak ve toplamak bile çok zordur. Sadreddin-i Konevi “rahmetullâhi aleyh”, Fâtiha-i şerifenin gizli mânâlarını anlatan, (İcaz-ül-beyan) isminde çok güzel bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Fâtiha-i şerifenin hakikat ve inceliklerinden, çok azını bildirmiş olduğunu beyan buyurmuştur. [Namaz kılarken okunması emrolunan âyetler, tesbîhler ve duâlar, Allahü teâlânın büyüklüğünü bildirir ve Ona yalvarmayı ifade etmektedir. Allahü teâlâ, bunları okuyanları severim ve onlara çok sevap [mükafat] veririm buyuruyor. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için ve sevap kazanmak için okunan ve yapılan şeyler, güç olsalar da, imanı olan kimselere kolay ve çok zevkli, tatlı gelir. Şekeri, balı yiyen, bunun tadını anlar. Yemeğip uzaktan gören, şekli, rengi iyi değil diyerek tadını inkâr eder.]

 

BİR PAPAZIN İFTİRALARINA CEVAPLAR

Protestan papazlardan biri, neşrettiği bir risalede, İslamiyet ile hıristiyanlığın kuruluş şekli hakkında tafsilatlı bir muhakeme yapmıştır. Bu risaleden birkaç cümle ele alarak cevaplarını yazmayı uygun gördük. Risalenin metinleri, italik harflerle, parantez içine yazılmış, daha sonra lüzumlu cevaplar verilmiştir.

Bu risalede (Îsâ Mesihin öğrettiklerine, yani onun dinine göre, hıristiyanlık, her bir kavmin ve ümmetin devlet ve siyasetlerine ve ictimai yapılarının usûl ve nizamlarına ve hallerine ve oturdukları memleketlerine uygun ve müsait ve irâde dini olup bir memleketin nizâmina ve siyasetine halel vermeksizin, o memlekete yerleşebilir) demektedir.

CEVAP: Hakikatte mevcûd İncillerde, muamelata [yani alış-veriş, aile kira, ücret… vs. hukuklarına ve siyasi hukuka] dair pek az hüküm bulunduğundan, papazın dediği gibi, bir milletin nizâmina ve siyasetine elbette bir halel ve zarar vermez. [Çünkü, hıristiyanlıkta böyle hükümler yoktur ki değişiklik yapsın. Torbalarında bir şey yok ki başkalarına versinler.] Ancak şimdiye kadar, hıristiyanlığın ayak basıp da, eski usûl ve hallerini, meskenlerini, nizamlarını, beldelerini ve hükümetlerini mahv-ü perişan etmediği bir memleket görülmemiştir. Koca Roma devletlerinin kütüphanelerinde bulunan siyasi kanunlar, Roma adetlerini bildiren kitaplar, hep hıristiyanlar tarafından yok edilmiştir. [Hıristiyanlar sadece hıristiyan olmayan milletlere değil, kendileri gibi hıristiyan olanlara da aynı vahşeti tatbik etmişlerdir. Hıristiyanlık dini adına yapılan haçlı seferleri sırasında, İstanbul’u işgal eden haçlıların Bizanslılara yaptığı zulmleri ve tahribatı, hıristiyan tarihçilerden okuyunuz! İspanyayı ele geçirdikleri zaman, yakıp yıktıkları yüzlerce kütüphane, binlerce sanat eseri ve katl edilen yüzbinlerce müslüman ve yahudiler hep, papazın (başka milletlerin siyaset ve adetlerine karışmadığını, herkesin çabucak kabul ettiğini) iddia ettiği hıristiyanlığın, Mâ’sûm yüzünü (!) ne kadar da güzel ispat ediyor…] Hıristiyanlık, dünyanın hiç bir memleketinde kolayca yerleşmemiştir. Yerleşebileceği de düşünülemez. [Günümüzde bile fakirlik ve açlık içinde bulunan memleketlerde, halkı hıristiyan yapmak için, milyarlarca lira harcıyarak, çeşitli yardımlar yapıyorlar. Hatta, o zavallı insanlara maaşlar bağlıyorlar. Fakat yine de, onları hıristiyan yapamıyorlar. Bu papaz, acaba bunları bilmeyecek kadar câhil midir?]

Yine bu risalede, (Hıristiyanlığın melekutu, dünyanın melekut ve saltanatına benzemez. Ruhani ve hakiki bir melekuddur. Onun ruhani, hakiki ve kendine mahsus dini tabiatı icâbı, insanları bulundukları her bir hâle ve mahallerine uygundur. Ne bir memleketin hakimlerini ve ileri gelenlerini hıristiyan yapmaya itibar eder, ne de onların isteklerini ve adetlerini tamamen reddeder) demektedir.

CEVAP: Bir din, insanların bulundukları her hâl ve mahalle uygun olunca, artık hakimlerini ve ileri gelenlerini o dine davet etmeye lüzum kalmaz. Çünkü, o dinin kendisi, kendini neşreder, yayar. Fakat protestanların hıristiyanlığı yaymak için nasıl çalıştıkları meydanda olduğundan, bu iddiaları da, hakikate uygun değildir. Bir diğer husus da, hakimlerini ve memleketin ileri gelenlerini hıristiyanlığa davet etmemeyi, bir nev’i yüksek himmet kabul etsek de, onların isteklerini ve [kötü] adetlerini reddetmemekte, acaba ne gibi bir fayda düşünülebilir. Yoksa, bu papazın nazarında, her kötülük, hıristiyanlık dininin tabiî rûhâniyetinden midir?

Papaz yine bu risalede, (Hıristiyanlığın bu dünyadaki asıl maksadı, hıristiyan milletlerin kuvvet ve kudret dairesini genişletmek olmayıp, Allahü teâlânın izzet ve saltanatını, her bir insanın kalbine ve her bir kavmin arasına ve her bir memleketin ahalisine yaymak ve kabul ettirmektir) demektedir.

CEVAP: Halbuki bu papaz, yine aynı risalenin 87. sayfasından 107. sayfasına kadar, hıristiyanlığın İslamiyet üzerine üstünlük ve faziletini ispat için, İslam memleketlerinin haraplığını ve Avrupanın zenginlik ve mamuriyetini delil olarak getirmişti. Şimdi burada da, bir milletin kuvvet ve kudret dairesini genişletmek hıristiyanlığın maksadı değildir, demektedir. Orada dediği hıristiyanlık da, acaba burada söylediği başka bir din midir?

Yine bu papaz (Hıristiyanlığın tesir ve nüfuzunu kabul ederek, ona kıymet verenler, bu dünyada devamlı olan mukaddes bir kardeşlik bağı ile beraber, akıl ve siyasete kavuşurlar. Ahirette de, kâmil bir kul olduklarından, ilâhî nimetlere ve zevklere vasıl olurlar) demektedir.

CEVAP: Bu sözüne göre; İngiltere, Avusturya devletleri ile Amerika cumhuriyetlerinin, hıristiyan olmalarından şüphe edilir. Çünkü, bunların mukaddes bir kardeşlik bağı ile birbirlerine bağlanmış oldukları, hiç görülmemiştir. Bunların hepsi politik menfeatler uğruna, birbirlerinin gözlerini oymaktadırlar. Luther fırkası ile Kalvin fırkası ve diğer protestan fırkalarının birbirlerine olan düşmanlıkları, katoliklerle protestanların birbirlerine olan düşmanlığından az değildir. [Tarih boyunca, katoliklerle protestanlar, birbirlerini en büyük düşman ve kâfir olarak kabul edip, merhametsizce imha etmişlerdir. Bunlardan bir kaç misali daha önce bildirmiştik. Tarihi okuyanlar bunu iyi bilirler. Papazın bu sözü, İslam dininde bulunan ve müslümanların kitaplarında yazılı olan, kardeşlik, sevgi ve cömertlik gibi iyiliklerin takliti olduğu meydandadır. Müslüman kitaplarında okumuş olduğu, müslümanlara mahsus olan iyilikleri, hıristiyanlığa mal etmektedir.]

Yine bu papaz (Eğer, İslamiyetin hıristiyanlıktan daha üstün ve faziletli olduğu iddiası doğru olmuş olsa idi, Allah’ın melekutunu yukarıda anlatılandan daha güzel, daha yüksek ve daha ruhani göstermesi icap ederdi. Yeryüzünde bulunan milletlerin hallerine ve memleketlerine daha uygun olması icap ederdi. İnsanları dünyada saadete, kemâle ve adalete kavuşturması ve dünyadan ayrılacakları zaman da, izzet ve saadet-i ebediyyeyi daha çok ümit etmelerine tesir etmesi lazımdı) demektedir.

CEVAP: İslam dininde Allahü teâlânın melekutu, Muhammed aleyhisselâmın dinidir. Onun ahkamı ile amel edenler, dünyada ve ahirette sonsuz nimetlere kavuşurlar. Ona tâbi olmayanlar ise, hüsrana uğrayıp, Cehennemde azap olunacaklardır. Böyle olduğu Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde en güzel şekleyle, geniş olarak anlatılmıştır. Ahirette müminler için vaat edilen nimetler, saadetler tamamen anlatılsa, bunları insan aklı kavrayamaz. Bu papazın, 4 İncil ile Petrus ve Pavlosun mektuplarından başka, dünyada olanlardan malumatı olmadığından, böyle garib bir iddiada bulunması cehaletinden başka bir şeyi göstermez. Saadete, huzura ve adalete kavuşturmakta İslam dininin kuvvet derecesini bilmek için, İslamiyeti ve İslam devletleri tarihini, iyi incelemek lazım olduğunu kendisine hatırlatırız. Bu iki dinin ahval ve keyfiyetini bilenler, hıristiyanlık dininin melekuttan uzak, [Pavlosun ve konsillerin ve papazların ellerinde bin bir şekle girmiş] olduğunu iyi anlarlar. İslamiyetin ve hıristiyanlığın ahvalini ve tarihlerini okuyan bir kimse, hakikatin bu papazın iddia ettiği şeyin tam tersi olduğunu anlar.

Yine bu papaz, (Her hıristiyan, Îsâ Mesihin öldükten sonra dirilip göğe çıkmasını, yani kıyâminı kendi kurtuluşuna bir kefalet kabul eder. Hıristiyanlar ölüm korkusundan, “ölmek mescitte uyumak gibidir” inancı ile emin olmuşlardır. Hıristiyanlar, ölümü zararlı değil, faydalı kabul ederler. Halbuki müslümanların çoğu ölümden korkmaktadır. Îtikadlarına göre, kendilerini ahirette ümitvar edecek bir çok vaatler bulunduğu ve bilhassa gazaya çıkıp da şehit olmak için can atan çılgınlar, can verirlerken kendilerini hûrîlerin karşılayıp, Cennet bahçelerinde ağırlanacaklarını zannederler. Bütün bunlar bizce de inkâr edilmiş değildir. Bununla beraber, can verirken müslümanlarda görülen ferah ve sevinç, ahirette ihsan olunacak bir takım latif taamlar ve huri kızları gibi nefsin arzu ve lezzetlerine bağlıdır. Fakat hıristiyanların, o haldeki sevinçleri, günahlardan temizlenmiş, ruhani yeni bedenler ile Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna vardıklarına tam inanmalarındandır. Bu da, İslamiyetin hıristiyanlık kadar semavi ve ruhani olmadığını ispat eder) demektedir.

CEVAP: İslam îtikadında [inancında] öldükten sonra insanlar tekrar dirilecek, mahşer yerinde toplanacaklardır. Burada hesaplar görülüp, herkes hak ettiği Cennet veya Cehenneme götürülecektir. Sevap [mükafat] ve azap [mücazat] herkesin yaptığı amele göre, derece derece olacaktır. Biz müslümanlar için ahiretteki en yüksek derece, Allahü teâlâya kavuşmaktır. Yoksa, yalnız Cennet taamlarına ve hûrîlere kavuşmak değildir. [Zaten, müminler dünyada her yaptıklarını Allah rızası için yaparlar. Yapılan amellerin en efdali ihlas ile [Allah rızası için] yapılandır. Müminler ölümü asla kerih görmezler. (Allahü teâlâya bir can borcumuz var, bunu her yerde vermeye hazırız) derler. Çünkü onlar, (Kim Allahü teâlâya kavuşmak istemezse, Allahü teâlâ da, ona kavuşmak istemez. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı severse Allahü teâlâ da, ona kavuşmayı sever) ve (Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür) hadis-i şeriflerine tam inanmışlardır. Pek çok din büyükleri ve Evliyâ ölümü hemen isteyerek, Allahü teâlâya, Resûlullaha ve Evliyâdan olan hocalarına ve diğer Velilere kavuşmayı istemişlerdir. Kendilerini ölüm hastalığında gören talebelerine, (Üzülmeyiniz! Resûlullaha ve Allahü teâlâya kavuşacak bir kimse için veya bir evin bir odasından diğer odasına geçecek olan kimse için ağlanılmaz) diye nasihat buyurmuşlardır. Bu din büyüklerinin hepsi, tatlı bir tebessüm ile güler oldukları hâlde, dünyadan ayrılmışlardır.] İşte burasını söylemek, papazın işine gelmediğinden, sadece cisimani Cennet nimetleri tarafını beyan etmiştir. Güya bu, itirazını kuvvetlendirmektedir. Halbuki bu kadar itirazı ve taassupu ile beraber, müslümanların ve şehitlerin ölürken hıristiyanlardan daha ziyâde ferah ve sevinç içinde olduklarını kendisi itiraf etmektedir. Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Yine bu papaz, (İncilde Îsâ Mesih, imanı olmayan bir kimseyi veya bir hükümdarı tehtit etmemiş ve ona başkalarına ibret olacak bir şekilde muamele etmeyi de emretmemiştir. Hükümdar kâfir olsa bile ona itaat etmeyi emretmiştir) demektedir.

CEVAP: Evet Îsâ aleyhisselâm, kâfir hükümdara dahi itaati, emretmiştir. Çünkü, 70-80kişi ile Roma devletine ve bütün yahudilere karşı cihat etmek, onlara karşı gelmek mümkün değil idi. İslamiyette de, hükümete, kanunlara karşı gelmek men’ edilmiştir.

Yine bu papaz, (İncil bütün hükümdarlara itaat etmeyi emreder. Hatta hıristiyan olmayan hükümdarlar şöyle dursun, hıristiyanlığa, buğz ve düşmanlığı olan hükümdarların dünya nizamlarına, kanunlarına itaat etmek lazım olduğunu herkese talim ve tavsiye eder) demektedir.

CEVAP: Protestanlığın kurucusu olan Lutherin, hıristiyanlıkta böyle bir kaidenin bulunduğunu, bu risaleyi yazan papaz kadar bilmediğine hayret edilir! Veya kendisi hiç kimseye tâbi olmadığından, asla buna itibar etmemiştir. Çünkü Luther, İngiltere kralı 8. Henri hakkında yazdığı tenkid yazılarında, gâyet tahkir edici bir lisan kullanır. Mesela, kitabının 1808 senesindeki baskısının 7. cildinin 277. sayfasında diyor ki (Milletin selameti için ben deyus ile konuşuyorum. O kral, ahmaklığı sebebi ile izzet ve makâmının hukukuna hürmet etmediği hâlde, ben niçin o deyusun yalanını ağzına tıkmıyayım. Ey câhil meşe odunu, sen mülkün sâhibi olduğun hâlde, niçin sahtekar bir yalancı ve kefen soyucu, hırsız ve ahmaksın. İşte İngilterenin üstünlüğü ve bereketleri ile idaresi, bundan sonra senin eline kalmıştır…. vs…. vs.) Görülüyor ki protestanların lideri ve protestanlığın kurucusu olan Luther, hıristiyanlığa düşmanlığı olmayan, ancak Lutherin yeniliklerine itibar etmeyen Henriye itaat edip, boyun eğmek bir tarafa, hakkında yukarıdaki çirkin sözleri kullanmaktan asla çekinmemiştir. [Bütün bunlardan sonra, İncillerdeki (hükümdarlara kâfir bile olsa, boyun eğip itaat ediniz) emri nerede kalmıştır. Protestanlığın kurucusu Luther, niçin itaat etmeyip, isyan ederek İncilin emirlerini çiğnemiştir?]

Yine bu risalede, (Muhammed aleyhisselâm, harp ederek bir din değil, siyasi bir hükümet kurmuştur. İslam dininde ancak Medine-i münevverede cihâtâ izin verilmiştir. Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Mûsâ aleyhisselâm gibi, cihat ile emrolunmuştu. Din ve devleti bir tutmuş, hem peygamberlik vazifesini, hem de devlet reisliğini kendinde toplamıştır) demektedir.

CEVAP: Bu ibarenin baş tarafı tamamen yanlış, son yarısı ise doğrudur. İslam dininde, Allahü teâlâdan başka hakim ve mâlik yoktur. Muhammed aleyhisselâmın dininde, bütün müminler hürdür. Çünkü bu dinde, muamelat için olan hükümler, o kadar mükemmeldir ki daha güzeli tasavvur olunamaz. Bunlar, sağlam kaideler üzerine kurulmuş ve o kadar mükemmeldirler ki binlerce asır daha geçse ve medeniyet binlerce renge girse, yine bu esaslar üzerine, her asrın terakkî ve icabına göre, her yeni meselenin İslamiyetteki hükmünü anlamak mümkündür. İslamiyette, bu papazın zannettiği gibi, kahr edici bir kuvvet ve gâlip bir saltanat yoktur. (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” nübüvvet ile saltanatı kendine tahsis etti) demek kadar cahilane bir söz olamaz. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün ömrü boyunca, devlet reisliği yaptı. [Sultanlar gibi mal toplamadı. Elinde olanı dâima fakirlere ve zenginlere dağıtırdı. Ömründe bir defa kendisinden bir şey istenip de, yok dediği işitilmedi. Var ise verir, yok ise, sükut ederdi. Fakirlik üzere yaşadı. Fakat, Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” fakirliği ihtiyârî idi. Çok parası dahi olsa, onu yanında bir gece beklettiği görülmedi. Hep dağıtırdı. Ashâbı da, Ondan görerek böyle yaparlardı.] Kanaat ile yaşadı. Hatta, vefâtında bir zırhını, borcuna karşı rehn vermiş bulundu. Vahiy-i ilâhî olmadığı zaman cihat gibi bir işe başlayacak olsa, kendi görüşü ile hareket etmeyip, (işlerinde istişare et!) mealindeki âyet-i kerime mucibince, Ashâbının fikirlerini sorarak, en güzel fikre göre hareket ederdi. Luther ve Kalvinin zamanlarına kadar, Avrupanın yegane hakimi papalar idi. Engizisyon mahkemelerinde, kralları dahi aforoz ederek, istediklerini hakim kılıyor, istemediklerini de krallıktan uzaklaştırarak, perişan ediyorlardı. Araya, papazların şahsi çıkarları ve ihtirasları da girerek, devlet işleri yapılamaz oldu. Böylece, Avrupayı öyle bir hâle getirmişlerdi ki bütün siyaset ve devlet adamları, (Layıklık=İlmaniye) kabul edilmedikçe, yani hıristiyanlık ile devlet işlerini ayırmadıkça, devlet kurtulamaz diye feryat ediyorlardı. Sonradan protestanlar, papa hükümetine rağmen, devlet işleriyle din işlerinin ayrılmasını lüzumlu gördüler. Hıristiyanlığı devlet işlerinden ayırarak, bütün insanlık âlemi için hizmet ettiler. Eğer şimdiye kadar papaların emrinde olan hükümetler devam etseydi, bu devletlerin perişan olacakları muhakkak idi.

İslamiyete uymuş olan devletlerin, ondan aldıkları kuvvet, kudret ve heybet, tarihlerde yazılıdır. Bu şanlı İslam devletlerinden olan Endülüs Emevi devletinden kalan eserler [vahşi ispanyolların yakıp yıkmaları ve pek çoğunu yok etmelerine rağmen] İspanyada ve Osmanlı devletinin mimari, hukuki ve edebi eserleri, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında hala mevcuttur.

Yine bu risalede (İslamiyet, müslümanların güç ve kuvvet sâhibi olmalarını emretmektedir. Bunun için, hakkaniyet sâhibi ve Allahü teâlâya yaklaşmak isteyen kimseler yerine, kuvvet ve dünya servetine düşkün olan kimseler arasında yayılıp, onları kendilerine bağladı. Bunun için, İslamiyete tâbi olanlar, yalnız mânevî bir dine bağlanan kimseler gibi olmadı. İslam dini, başından beri bozuk ve karışık bir hâlde bulunmuştur. Halbuki hıristiyanlık, mücerred mukaddesliği ile kendisine inananları devlet ve dünya Âzametinden sakındirmiştir. Hıristiyanlar, başından beri, çeşitli müşkillerle karşılaşmış ve düşmanların kahr edici saldırılarına uğramışlardır. Böylece, dünya çıkarları ve menfeat peşinde koşanların, hıristiyanlığa girmelerine mâni olmuştur) demektedir.

CEVAP: İşin aslı, papazın yazdıklarının tamamen tersinedir. Hicretten önce Mekke-i mükerremede imana gelen Ashâb-ı kirâm içerisinde, kuvvet ve dünya servetine düşkün hiç kimse yoktu. Çoğu fakir ve zayıf kimseler idi. İslamiyete düşman olan, Kureyşin ileri gelenleri ise, zengin, kuvvet sâhibi ve dünyaya düşkün kimseler idi. Matta İncilinin 26. babında yazılı olduğu gibi, Îsâ aleyhisselâm, hıristiyanların inançlarına göre, ölmeden bir gün evvel havariler ile yahudilerin fısh bayrâmindaki son akşam yemeğini yedikten sonra, onlara kendinin öldürüleceğini ve içlerinden birisinin kendini yahudilere haber vereceğini söylemesi üzerine, aralarında bu hainliği kimin yapacağı hususunda havarilerin kalplerine korku düştü. Îsâ aleyhisselâm, yahudiler tarafından yakalanmasından sonra, yanında bulunan havariler, kendisini terkedip ayrıldılar. Îsâ aleyhisselâmın en yakın dostu olan Petrus, o gece horoz üç defa ötünce, üç defa Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr etti.

Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatında, Ashâb-ı kirâm arasında kabile reisleri, kavminin ileri gelenleri ve zenginler de var idi. Onlardan böyle edep ve imana uygun olmayan bir tehlike meydana gelmedi. Çünkü bunların İslamiyeti kabul etmeleri geçici olan dünya malı için olmamıştı. Ashâb-ı kirâmın hepsi, din-i İslam uğruna mallarını ve canlarını seve seve fedâ ettiler. Doğruluk ve mukaddesliğin İslamiyet ve hıristiyanlıktan hangisinde çok olduğu meydandadır. Kuvvet ve dünya malı peşinde koşan kimseleri hangisinin celb ettiği, bildirdiğimiz bu misallerden açıkça anlaşılır.

Yine bu papaz, (İslamiyetin dini devletten ayırmaması sebebi ile noksanlığı birkaç şekilde ortaya çıkar. Bu mezkür noksanlıkların her birinde, insanların dine olan ihtiyaçlarını, hıristiyanlığa göre, dâima tenakuzlar içerisinde bulundurmuştur. Bundan dolayı, İslamiyetin yüksek bir din olmadığı anlaşılır. Şimdi din ve politikanın birleşmesinden meydana gelebilecek bazı tehlikeleri anlatmaya başlıyoruz) demektedir.

CEVAP: Daha önce bildirdiğimiz gibi, bu itirazcı papaz İslamiyeti dâima, Matta ve Yuhannaya nisbet edilen İncillerden ve Petrus ve Pavlosa isnad edilen bir takım mektuplardan çıkarılan hıristiyanlık dini gibi zannetmektedir. Anlatacağı tehlikeler o kaynaktan çıkmaktadır.

Yine bu papaz, (Hıristiyanlık, İslamiyetten daha çok yayıldığı gibi, onu kabul etmeyenlere karşı harp etmemiş ve onların namus, kıymet ve haysiyetlerini kıracak bir muamelede de bulunmamıştır. Hıristiyanlığa inananları, iyilik ve bereketlere kavuştura gelmiştir) demektedir.

CEVAP: Hıristiyanlar, İspanyanın Gırnata şehrini istila ettikten sonra, engizisyon mahkemelerinin zulmü ile müslümanları ve yahudileri cebren, hıristiyan yapmışlardır. Dinlerini değiştirenleri dahi ateşe atarak yakmışlar. [O zavallı insanlar, ateşte cayır cayır yanıp, feryat-ü figanları göklere yükselirken, onları o hâlde gören, hıristiyan vahşi İspanyollar, sevinç çığlıkları atıyor, sevinçlerinden kadınları da dâhil olmak üzere, hepsi dans ediyorlardı.] Bu papaz, yine papazların yazdığı Endülüs ve engizisyon tarihlerinde bildirilen vahşetleri ve zulmlerini okumuş olsaydı, (Hıristiyanlar, hıristiyanlığı kabul etmeyenlerin namus, kıymet ve haysiyetlerini kıracak bir muamelede bulunmamıştır) yalanını yazmaya cüret edemezdi. [Filhakika, bir bakımdan bu papazın sözü doğrudur. Çünkü hıristiyanlar, idareleri altında hıristiyan olmayan hiç bir insan bırakmamışlar, bunları akla ve hayale gelmiyecek barbarlıklarla, işkenceler içerisinde yok etmişlerdir. Hatta, katolikler protestanları, protestanlar da katolikleri böyle imha etmişlerdir. Böylece, hıristiyanların hâkim oldukları yerlerde, başka dine mensub bir kimse kalmamıştır. Başka dine mensub hiç kimsenin bulunmadığı yerlerde, hıristiyanların, (Hıristiyanlığı kabul etmeyenlerin namus ve haysiyetlerini kıracak bir muamelede bulunmamışlardır) sözü yalan olmaktadır. Çünkü, zulüm edecekleri bir kimse kalmamıştır. Hıristiyan tarihçilerin taassup ile yazdıkları haçlı seferleri tarihini okuyanlar, papazların ne kadar yalancı olduklarını gâyet iyi anlarlar. Bu yazdıklarımızı kendisi ile görüştüğümüz bir papaza sorduk. (Bir yüzüne vurana, diğer yüzünü çevir) îtikadında [inancında] olan, herkese iyilik yapmayı emreden bir dine mensub oldukları iddiasında bulunan hıristiyanların, bunca vahşeti nasıl yaptıklarını anlamak istedik. Cevap veremedi.]

Yine bu papaz, (İslamiyet, dâima muarızları ve müslüman olmayanlar ile harp etmeyi emreder. Mağlub olanlardan cizye (varlık vergisi) alıp, onlara hakaret ile muamele eder. Şimdi bu iki dinden hangisinin ahkamı şefkat ve merhametce daha üstün ve insanların tabiatlarına daha münasibdir? Bunlardan hangisinin daha üstün olduğunu akıl ve insaf sâhibi olanlar, hemen anlarlar) demektedir.

CEVAP: Tarih meydandadır. [Papazın bu yazıları vaki olanın tam tersinedir. Yalandır, iftirâdır. Müslümanlar, İslama saldıran düşmanlar ile ve keyifleri uğruna, insanlara zulüm eden zâlimlerle ve insafsız diktatörlerle harp etmişlerdir. İslamiyette cihat, ya müslümanlara, İslam memleketlerine saldıran kâfirlere, zâlimlere karşı müdafea için yapılır. Yahut, zalim diktatörlerin, zulüm ve işkenceleri altında merhametsizce ezilen, zavallı insanları bu işkencelerden kurtarmak, insanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturan İslamiyetteki adaleti ve huzuru, bu zavallı insanlara da duyurmak için yapılır. Yani, Allahü teâlânın kullarına, Allahü teâlânın dinini öğretmek, onları huzur ve saadete kavuşturmak için yapılır. Yoksa, İslamiyette harp, başka memleketlere saldırarak mal toplamak için yapılmaz. Harp neticesinde feth edilen yerlerde, hıristiyanların yaptığı gibi, asla katliamlar yapılamaz, zulüm edilemez. Bunu, Allahü teâlânın yasak ettiği, Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde ve Peygamberimizin çeşitli hadis-i şeriflerinde bildirilmiştir. Dinlerini değiştirmeleri için, asla zorlanılamaz. Zorlamak Kurân-ı Kerîme uymamak olur. (Dinde zorlama yoktur) mealindeki Bakara sûresinin ikiyüz ellialtıncı ayeti bunu açıkça göstermektedir. İslamiyetin 1.400 sene hâkim olduğu yerlerde ve 630 yıl Osmanlı devleti idaresinde bulunan memleketlerde çok hıristiyan vardı. Bugün Türkiyedeki hıristiyanlar bunların torunlarıdır. Osmanlı devleti, hıristiyanları din değiştirmek için birazcık zorlasa idi, bugün Türkiyede hiç hıristiyan bulunmazdı. Vahşi hıristiyan İspanyollar, Endülüs Emevi devletini yıkıp, İspanyayı ele geçirdikleri zaman ne kadar müslüman ve yahudi varsa, hepsini katl etmişler, daha sonra da (İspanyada hiç kâfir kalmadı) diyerek bayram yapmışlardır. Bunlar, her yere kolaylıkla yayıldığı, şefkat ve merhamet dini olduğu iddia edilen hıristiyanların yaptıkları zulmlerdir. Fatih Sultan Muhammed Han, 857 [m. 1453] de İstanbul’u feth edince, rumların ellerinden mallarını almamıştır. Dinlerini yasaklamamıştır. Hıristiyan bizansın zulmünden bıkıp usanan halk, Osmanlı adaletine kavuşmak için bizansa değil, Osmanlı devletine yardım etmiştir. İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Muhammed Han, kiliseleri yakıp yıkmamış, bil’aks fener kilisesine yardım etmiştir. Ayasofyayı ise, gâyet güzel tâmir edip, genişletmiş ve harab olan bu kiliseyi ihtiyaca binaen de, câmi haline getirmiştir. Müslümanlar, feth ettikleri yerlerdeki gayrimüslimlerden cizye almışlardır. Bu cizye onların mallarını, canlarını, namuslarını ve dinlerini korudukları için, müslümanların yaptıkları muazzam masraflara karşılık aldıkları az bir ücrettir ki bunun da çeşitli şartları vardır. Cizye olarak alınan paraların, hayır işlerinde kullanılması emrolunmuştur. Papazın söylediği gibi değildir. Günümüzde de her devlet, vatandaşından çeşitli vergiler almaktadır.] Papazın bu itirazları, hakkı bildirmek için değildir. Bu sözlerinin taassup ve bozuk düşüncesinden veya para hırsından olduğunu anlamamak için ahmak olmak lâzımdır. Fakat haçlı seferlerinde ve Endülüste yapılan vahşetler kendi kitaplarında da yazılı olduğundan, hiç bir akıl ve insaf sâhibi kimse, papazın bu hile ve yalanlarına asla aldanmaz.

Yine bu papaz, (İslam memleketlerinin en ehemmiyetlisi olan Osmanlılarda, yakîn bir zamana kadar, gayrimüslim tebeaya hakaret edici tabirler kullanılıyordu. Yakîn bir zamandan beri, bunlar yasaklanmış ve onların da müslümanlarla aynı hukuka sâhip olmasına karar verilmiştir. Bu, yukarıdaki sözümü doğrulayan bir haldir) demektedir.

CEVAP: Gayrimüslim tebeanın müslümanlarla eşit olan hukuku, ta Fatih Sultan Muhammed Han zamanından beri, Osmanlı devletinde cari ve muteber idi. Rum kilisesine tanınan imtiyazları Fatih Sultan Muhammed Han acaba hangi mecburiyetten dolayı tanımiştir. Osmanlı sultanlarının hepsi, bu adalet ve imtiyazları hep, kitabımızın 26. sayfasında bildirdiğimiz Muhammed aleyhisselâmın emirlerine uymak için yaptılar. Fenerli tabir edilen rumları, Osmanlıların dışişleri bakanlığında olan divan tercümanlıklarında ve Ulah ve Boğdan prensliklerinde vazifelendirmeleri, acaba devletin hangi ihtiyacına mebni idi? Daha sonra ilan edilen eşidlik hukuku, evvelce olmayan bir şeyi ilan değil, onu tekittir. Hakaret edici tabirler denilen sözler ise, rütbe ve şahsları bildirmek için, teşrifatta eskiden beri bir kaide olarak kullanılmaktadır. Yoksa aşağılamak, hakaret etmek gibi bir maksadın olmadığını, daha önce beyan etmiştik. Her devlette olduğu gibi, Osmanlı devletinde muteber olan teşrifat icâbı, hükümdarların her birinin, kendine mahsus tabir ve fermanları, yani kullandıkları kelimeler vardı. Bunlardan hakaret mânâsı çıkarmayı hiç kimse düşünmezdi.

Yine bu papaz, (İslam devletlerinin bu yolda eşidlik ve hakkaniyet derecesine yükselmesi, Kurân-ı Kerîmin emri veya müslümanlığın tabiî icâbı değildir. Avrupanın hıristiyan hükümdarlarını taklit ve kendi mülk ve tebealarını terakkî ve ıslahat yoluna sevk etmek arzusu ile son Osmanlı sultanlarının, akıl ve hikmet mucibince yaptıkları şeyler olduğu açıkça anlaşılan bir iştir) demektedir.

CEVAP: İtirazcı papazın zihnindeki her bakımdan eşidlik düşüncesini, Kurân-ı Kerîm ve akıl-ı selim kabul etmez. İslamiyetin emretmiş olduğu müsavatı [eşidliği] Osmanlı devleti, Avrupa hükümdarlarını taklit ederek değil, İslamiyetin emrine uyarak, [eskiden mevcûd olan emirler, madde madde, yeniden yazılarak] ilan etmiştir. Çünkü, bugüne kadar Osmanlı devletinin gayrimüslimler hakkında tanımış olduğu çok geniş müsamehaları, Avrupa devletlerinden, kendi vatandaşları için tanıyan ve tatbik eden bir devlet görülmemiştir.

[Son zamanlarda hıristiyan devletlerin istila ettikleri İslam memleketlerinde yapmış olduğu zulüm, vahşi ve sinsi işkenceler, akılları durduracak şekildedir. İngilizler birinci cihan harbinde, şark cebhesinde ele geçirdikleri esirleri Mısırda büyük kamplarda toplamışlardı. Bu müslümanlara zorla, büyük havuzlarda banyo yaptırmışlardır. Bu havuzların suyuna (göztaşı) karıştırmışlar ve memleketlerine dönen bu esirlerin gözleri daha sonra kör olmuştur.

Hıristiyanların müslümanları ve İslamiyeti yok etme planlarından birisi de, müslümanı müslümana katl ettirmek siyasetidir. Çanakkale harbinde, Mısır, Yemen ve Suriye cebhelerinde ingiliz üniforması giydirilmiş Afrikalı ve Hindli müslümanlar, yine müslüman olan Osmanlı askerleri ile çarpıştirlimiştir. O müslümanları harbe teşvik ederken, sizleri, İslam dinini korumak ve İslam halifesinin düşmanları ile harp etmek için götürüyoruz, diyerek aldatmışlardır. Diğer vahşilik planlarını anlatmaya insan dayanamaz. Çünkü, vahşi yamyamlar bile bir kimsenin oğlunu katl edip, başını keserek pışırip, annesine ve babasına yedirmeye teşebbüs etmemişlerdir. Tafsilatı için, 98. ci sayfaya bakınız! Medeni olduklarını söyleyen Avrupalıların, yumuşak ve tatlı davranmayı emreden bir dinin mensubu olduklarını iddia edenlerin halleri budur. Bu zulmleri yapanların, Osmanlılar Avrupadan görüp, onları taklit ederek, gayrimüslim vatandaşlarına eşit haklar tanıdı demeleri, çok şaşılacak şeydir.]

Yine bu papaz, (Osmanlı devletinin güzel himmet ve hikmetlerinden olarak, Osmanlı memleketlerinde meydana gelen malum ıslahatlar zannedildiği gibi İslâmin değil, hıristiyanlığın şerefindendir) demektedir.

CEVAP: Bu ibare çok güzel yazılmıştır. Osmanlılarda, mason Reşid paşanın yaptığı islahat adı altındaki değişiklikler, hıristiyanların ve masonların tesiri ile oldu. [Çünkü, hıristiyanlar bilhassa protestanlar, büyük menfeatler ve paralar karşılığı Londradaki Osmanlı sefiri Mustafa Reşid paşayı mason yaptılar. Mason localarında yetiştirip, bir İslam ve Osmanlı düşmanı olarak Osmanlı devletine gönderdiler. Büyük şehirlerde mason cemiyetleri kurdular. Böyle kimselerin hazırladığı hâin planlarla, vatanın asıl sâhibi olan müslüman türkler ikinci sınıf vatandaş, gayrimüslimler ise, imtiyazlı vatandaş haline getirildi. Askere gitmeyen müslümanlardan çok kimsenin ödiyemeyeceği bir para cezası getirilmişken, gayrimüslimlerden çok cüzi ve göstermelik bir para alındı. Bu vatanın evlatları dinlerini, vatanlarını ve namuslarını korumak için, şehit olurken, Mustafa Reşid paşanın ve yetiştirdiği masonların ve ingiliz ve iskoç masonlarının planladıkları hâin oyun sayesinde, memleketin sanayi ve ticareti gayrimüslimlerin, İslam düşmanı masonların eline geçti. Mustafa Reşid paşa, ihracata ağır vergiler koyup, ithalatı teşvik ederek, Osmanlı sanayiini ve sanatını baltaladı. Medreselerden fen derslerini kaldırdı. Bütün bunların mimarı olan hıristiyan Avrupalılar, bununla da kalmayıp, Osmanlı tebeası içerisindeki gayrimüslimlere para ve silah vererek, Osmanlaya karşı isyana teşvik ettiler. 500 yıldır huzur içinde yaşıyan insanlar arasına, nifak, düşmanlık ve fitne tohumları attılar. Böylece, tüyleri ürperten, akılları durduran zulmler, vahşetler ve katl-i amlar yapıldı. Bulgarların, moskofların, ermenilerin ve yunanlıların müslüman türke yaptıklarının binde birini, Osmanlılar onlara tatbik etseydi, belki bugün yeryüzünde bulgar, ermeni, yunan ve rus diye bir millet olmazdı. Osmanlı Devletinde müslüman türkü yok etmek için hazırlanan bazı ıslahatlar, tamamen hıristiyanların yıkıcı planları ile olmuştur.]

Yine bu papaz, (İslamiyette siyasi kanunlar ile dini hükümler birbirinden ayrılmayıp, ikisinin de kuvveti bir asldan meydana gelmektedir. Bunun için, bir İslam hükümetinin, dini farzları, şahsi hukuk gibi, kuvvetli kanunlar ile koruyup, revaçta bulundurması icap eder. Bu ise müslümanların fikiri istikâmetleri yolunda tehlikeli ve zararlı olur. Çünkü, dini farzları ifa etmek, yalnız Allah’ın rızası ve Ona yaklaşmak ve Ona itaat etmek için olursa, makbul olur. Bunun dışındakiler mecburi olursa, diğerleri gibi, hakiki bir itaat ve dindarlık olmayıp, yalnız takliti olmuş olur ki bu da bir nev’i riya ve gösteriş olur) demektedir.

CEVAP: Allahü teâlânın emirlerini yani farzları yapmanın ve yasaklarından yani nehylerinden sakınmanın karşılığında, maddi mânevî büyük ecîr ve mükafatların olduğu, hem Tevratta, hem İncillerde yazılıdır. Matta İncilinin 23. babında, Îsâ aleyhisselâm yazıcıları ve ferisileri, azap-ı ilâhî ve Cehennem ile korkutmuş ve onların nice kötülüklerini kızarak saymıştır. Başka yerlerde de kendine îman edenlerin ahirette kurtulup, nimetlere kavuşacaklarını vaat etmiştir. Hıristiyanların ibâdetleri, bu Cehennem korkuları ve Cennet nimetleri vaadi üzerine bina kılınmış olduğundan, bunlarda hıristiyanların doğru fikirleri ve tarafsız düşünceleri için tehlike vardır. Çünkü, bu niyetler ile beraber, sadece Allahü teâlânın rızası için ve Allahü teâlâya yaklaşmak niyeti ile ibâdet etmek, bir yerde birleşemez. Bu itiraza papaz ne cevap verirse, o bizim tarafımızdan da, kendisine cevap olur.

Yine bu papaz, (İslam dini, mürtedi katl etmektedir. Ramazanda açıkça oruç yiyenlere ceza vererek, halkı zor ile İslam dinine bağlı kalmaya ve riyaya zorlamaktadır) demektedir.

CEVAP: Daha önce de söylediğimiz gibi, İslam dini Pavlos ve Petrusun ortaya koyduğu hıristiyanlık dini gibi değildir. Zâhir ve bâtın faziletlerini, üstünlüklerini kendinde cem eden, en mükemmel bir dindir. Bunun için, Allahü teâlânın koyduğu sınırlar, İslamın yüksek ve güzel ahlakını bozulmaktan ve ihlal edilmekten muhafaza etmektedir. Müslüman olan bir kimse, küfrünü açıkça ortaya koymadıkça, ona mürtedin ahkamı tatbik edilmez. Ramazanda özürsüz açıkça oruç yiyen bir müslüman, fıskını ilan ettiğinden, hükümet tarafından tazir edilir, yani cezalandırılır. Fakat fıskını ilan etmez, yani gizli yerse, ona hükümet tarafından ceza verilmez. Bunun ceza ve kefareti, Kurân-ı Kerîmde bildirildiği gibidir. [Kaza icap ederse, kaza, kefaret icap ederse kefaret yapar, ayrıca da tövbe eder.] Hükümet tarafından verilen ceza, müslümanın günahını ilan etmesinin ve başkalarına fenâ misal olmasının cezasıdır. Bu cezalar müslümanlar içindir. İslam devleti hıristiyanların ibâdetlerine karışmaz. Onlara ibâdetleri için, hiç bir ceza verilmez. Hiç bir baskı yapılmaz. Bu cezalar, müslümanların ahlakını ve milli birliğini bozulmaktan muhafaza eder. (Dinde zorlama yoktur) mealindeki Bakara sûresinin 256. ayeti, başka dinde bulunan bir kimsenin zor ile İslam dinine davet edilerek, müslüman yapılamayacağını ifade etmektedir. (Eğer onlar, tevhid ve hicretten yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız esir veya katl ediniz) mealindeki Nisa sûresi 89. ayeti ise, İslamiyeti kabul ettikten sonra, ondan yüz çevirip irtidat edenlerin öldürülmesi icap ettiğini bildirmektedir. (İslamiyet insanları müslümanlıkta kalmaya ve riyaya zorlar) mânâsını bu papaz kendi kafasından çıkarmıştır. Bu sözünden, Kurân-ı Kerîmi dilediği gibi tefsir ettiği görülmektedir. [Her hâlde Kurân-ı Kerîmi de, okuduğu İnciller gibi zannetmektedir. Fakat işin aslı böyle değildir. Kurân-ı Kerîmi kendi aklına göre tefsir eden kâfir olur. Kurân-ı Kerîm, sarhoş kafalar ile okunup, ahkâm kesilecek bir kitap değildir. Onu tefsir etmek için, önce müslüman olmak, sonra nice ilimlerde mütehassıs olmak ve ayrıca Allahü teâlânın hususi bir nuruna kavuşmak lâzımdır.]

Yine bu papaz, (İncilin, irtidat edenlere ve oruç yiyenlere ceza verilmesine muhalif olduğu, şundan da anlaşılıyor ki bir vakit, Îsâ Mesihe tâbi olanlardan bazısı, bir şeyden dolayı üzülerek ondan ayrılmayı arzu ettiklerinde, Îsâ Mesih diğerlerine hitaben, (Siz dahi gitmek ister misiniz) diyerek, onları gidip gitmemekte serbest bırakmasıdır. Onlardan birisi, hepsine vekaleten (biz kime gidelim, ebedî hayatın kelamı sendedir) demiştir) demektedir.

CEVAP: Ulül-azm Peygamberlerin hepsi, Allahü teâlâ tarafından getirdikleri ahkâm-ı şeriyenin yerleşmesine ve tatbik edilmesine bizzat kendileri vazifeli idiler. Îsâ aleyhisselâmın tebliğ etmeye memur olduğu şeriat, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin kemâle kavuşturularak kuvvetlendirilmesi ve bir takım zâhiri ibâdetler ile güzel ahlak sâhibi olmaktan ibaret idi. Îsâ aleyhisselâm, Beni İsrailin sapıtmış olanlarını Tevrat ve İncilin ahkâmina uymaya davet ederdi. Îsâ aleyhisselâma îman edenlerin, imanlarının ne derece kuvvetli olduğu, bugünkü İncillerin (Îsâ, yahudiler tarafından yakalandığı zaman havariler onu yalnız bırakıp kaçtılar. En kıymetlileri olan Petrus, bir gecede üç defa Îsâ aleyhisselâmı inkâr etti) ifadesinden kolayca anlaşılmaktadır. İmanları böyle zayıf olan kimselerden irtidat edenleri cezalandırmaya zaten lüzum yoktur.

Yine bu papaz, (İslam dini, siyasi kanunlar ve dini emirlerden meydana gelmiştir. Bunun için, ekseri insanlar, ilk İslam devletlerinin muzafferiyet ve muvaffakiyetlerini, İslam dininin doğruluğuna kuvvetli bir delil kabul ederlerdi. Asrımızın müslümanları, biz artık dinimizin doğruluğuna nasıl îtimat edelim ki dinimizin bir rüknü olan siyasetimiz öyle bir hâle gelmiştir ki vakti ile emrimizde olan bunca memleket ve şehirlerimiz, bugün hıristiyanların eline geçti ve 40 milyon kadar müslüman da, onların emirleri altında kaldı demeleri icap etmez mi?) demektedir.

CEVAP: Müslümanların böyle söylemeleri, mümkün değildir. Çünkü, yukarıda da zikir ettiğimiz gibi, İslam devletlerinin kuvvet ve Âzametleri, müslümanların dinlerine tam yapıştıkları, onun emir ve yasaklarını en güzel şekilde yerine getirdikleri müddetce devam etmiştir. Sonradan, İslam ahlakından uzaklaşarak, milli ahlakları bozulmuş ve İslamiyetin emirleri yapılmamış ve keyifi icraat ve idareye başlanılmıştır. [Bunu hazırlıyanlar da, yine hıristiyanlar ve onların mason cemiyetleri olmuştur. İslam dininden haberi olmayan gençleri çeşitli vaatler ve menfeatler ile aldatarak, dinlerine ve devletlerine düşman birer vatan haini olarak İslam memleketlerine gönderdiler. İsmi müslüman, kendi hıristiyan olan bu kimseler, İslam devletlerini, dinin ahkamı yerine, kendi keyifleri ve arzuları istikâmetinde idare ettiler. Böylece, İslam memleketleri parçalandı ve müslümanlar hıristiyanların hakimiyeti altına girdi. Hıristiyanlar arzularına kavuşmak için, her İslam düşmanını ve putperesti açıkça desteklediler. İslam dünyasını yakıp yıkan, mogol hükümdarı, meşhur zalim ve kâfir Cengiz Han, Papa tarafından taltif edilmiş, kendisine baha biçilmez kıymette hediyeler ve altınlar gönderilmiştir. Papanın elçileri, Cengiz Han ile Papa arasında mekik dokumuş ve ona akıl hocalığı yapmışlardır. Çünkü Cengiz Han müslümanları insafsızca katl ediyor, İslamiyeti yok etmeye çalışıyordu. Cengiz hanın torunu Hülagü, Bağdatı ele geçirdiği zaman, 800.000den ziyâde müslümanı katl etmiş, o zaman dünyanın en güzel şehri ve ilim merkezi olan Bağdatı yakmiştir. Bütün İslam eserleri ve din kitapları yok edilmiş, Dicle nehri günlerce kan ve mürekkeb akmiştir. Çok merhametli olduklarını iddia eden hıristiyanlar ve onların ruhani reisi Papa, böyle bir din düşmanını, acaba hangi niyet ile mükafatlandirmiştir. Kâfire yardım ve teşvik, küfürdür. Zalime yardım ve teşvik de, zulmün ta kendisidir. 1300 sene, İslam medeniyetini yıkmak ve yok etmek için çalıştılar. Sonra kalkıp, İslam devletlerinin geri kalmışlığını, hıristiyanlığın müslümanlık üzerine üstünlük ve faziletine delil getirmeye çalışıyorlar. Bunlara, deliler bile güler. Böylece müslümanlar İslamiyetten uzaklaştırılmış, esâsı bozulan İslam devletleri yıkılmış ve yok olmuştur.] Bunun tam tersi olarak, hıristiyan devletler de, hıristiyanlığa bağlı kaldıkça perişanlık devam etmiştir. Hıristiyanlığı terkederek, dinsizliğe meyl eden bu devletler, siyasetlerinde İslam dinini taklit etmeye başlamışlar, bu sayede iktidar ve kuvvet sâhibi olmuşlardır. Bu halin açık şahiti olan tarihler, kıyamete kadar bu hakikati dünyaya göstereceklerdir. İslam dininin düşmanları, ne kadar yalan, hile ve iftirâ uydursalar da, bu âdil şahitler, onları bütün âleme karşı tekzib edecek, yalanlarını ortaya koyacaktır.

Tavsiye Yazı: Hristiyanlıkta Sünnet yok mu?

Hıristiyanların, İslam dinine karşı yaptıkları itirazlardan biri de, Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerin Arabî olmasıdır. Bu papaz, (Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler Arap lisanı üzerine olup bir diğer lisana tercümelerine çalışılmadığından, Arapçayı bilmeyen müslümanlar, Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlamaktan mahrum olmaktadırlar. Duâlar ve zikrler hep Arapçadır. Müslümanlar, ne dediklerini bilmeden ibâdet ve duâ etmektedir. Diğer milletlerden İslam dinini kabul edenler, Kurân-ı Kerîmin hakikatlerine vakıf olmak isteyince, Arapçayı öğrenmek gibi bir müşkille karşılaşmaktadırlar. Bir diğer husus da, her müslüman ömründe bir defa olsun, Mekke ve Medineyi ziyaret etmekle mükellef olduğu için, Hicaz topraklarının diğer memleketler üzerine bir üstünlüğü zuhûr etmiştir. Hac yapma mecburiyeti, uzak memleketlerde oturan müslümanlar için, bir külfet ve zahmet olmaktadır) demektedir.

CEVAP: Bu itirazlardan birincisine cevap olarak, (Ahd-i atik) ve (Ahd-i cedid)in incelenmesi kâfidir. Ahd-i atik ve Ahd-i cedid her lisana tercüme edilirken, şimdiye kadar pek çok tahrifata uğramışlardır. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmini böyle tahriflerden korumak için, Arap lisanı üzerine indirdi. Papazların itirazına bu cevap kâfidir.

İkinci itirazlarının, yani hac için olan itirazlarının cevabı ise, yukarıda beyan edilmiş idi. Burada tekrar etmeye lüzum yoktur. İslam âlimleri, eserlerinde, Kurân-ı Kerîmin Arap lisanı üzere inmesini ve haccın hikmetlerini beyan etmişlerdir. Burada, sadece mevzuumuzla ilgili olduğundan, Kurân-ı Kerîmin başka lisanlara tercüme olunmamasında ve Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvereyi ziyaret hakkında bildirdikleri hakikatlerden birini bereketlenmek için bildirelim:

Akıl ve irfan ehlinin malumu olduğu gibi, yeryüzünün çeşitli iklimlerine dağılan insanlar, bir babadan ve anneden doğmuşlardır. Bunlar, zamanla çoğalarak bir çok kabilelere ayrılmış ve asli akrabalıklarını unutmuş bir büyük hanedâna benzerler. Bu muhtelif kabileler arasında meydana gelen ihtilaf ve mücadeleler ise, fikir ve akidelerinin farklı olmasından, fikir ve akidelerinin farklı olması da, lisanlarının ve adetlerinin farklı olmasından ileri gelmiştir. Vatan sevgisi, insanda fıtri bir haslet olup herkes kendi vatanını sevdiğinden, her kavm ve milletin menfeati ve vatan sevgisi de muhtelif olmuştur. Muhtelif kabilelerin, milletlerin her birine zararlı olan bu ihtilafların ortadan kaldırılması ve ıslahı istenirse, onların aralarında bulunan ihtilaf sebeplerinin azaltılması ve birbirlerine yaklaştırılmaktan başka çare olamaz. Yani:

1) İhtilafa sebep olan, lisan ayrılığının zararlarını yok etmek için, aralarında müşterek bir lisanın yerleştirilmesi icap eder.

2) İhtilaf sebeplerinin en büyüklerinden olan, aralarındaki adet ve usûl farklarının zararlarının hafifletilmesi ve onların bir diğerine yaklaştırılması ve birleştirilmesi için, hepsinin müşterek bir usûl ve adete bağlanması icap eder.

3) Vatan sevgisi gibi, mânevî bir kuvvetin, bir merkeze toplanması için, bir vatan-ı umumî ittihaz olunması icap eder. İslam dininin koyduğu hükümlerin aslı ve gayesi, insanlar arasındaki ihtilafların yok edilerek, hepsinin saadet ve menfeatlerini aralarında müşterek kılmaktır. Kurân-ı Kerîm, beşer lisanlarının en güzeli olan, Arap lisanı üzerine indirlimiştir. [Arap güzel demektir. Lisan-ül-Arap demek, en güzel lisan demektir.] Farzlarda ve diğer ibâdetlerde bütün milletler ve kavmler eşit tutulmuştur. Hac farizası ile de, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere bütün İslam milletlerine (Ümm-ül-evtan) yani mukaddes mahal ittihaz kılınmıştır. Bir müslüman küçük yaşından itibaren, Kurân-ı Kerîm okumaya alıştırılarak ve Arabî dersler verilerek kolaylıkla Arabî lisanını öğrenir. Böylece, bütün İslam milletleri ile fikir alışverişinde bulunabilir. [Çünkü aralarında müşterek bir lisan tesis edilmiştir.] Ezan, namaz, oruç, zekat, hac, bilhassa namazın rüknleri, Cuma namazı, cemaat ile namaz ve imama uymak gibi, umumî usûller ile de, adetleri farklı olan kavmleri, İslamiyet, birbirine yaklaştırıp, müşterek bir îtikada ve ibâdetlere sevk eder. Mekke-i mükerreme de, bir İslam merkezi ve müslümanların toplandığı bir yer olarak, onların mukaddes yerleridir. Onu sevmek, muhafaza ve müdafea etmek, dini bir vazife ve bir borçtur. Çünkü şark, garb, cenub ve şimal memleketlerinde bulunan müslümanlar, ömrlerinde bir defa olsun birbirlerini görmemiş ve görmeleri de mümkün değildir. Yüzbinlerce müslüman, hac farizasını yerine getirmek için, Mekke-i mükerremede bir araya gelerek, ilim ve fikir alış-verişinde bulunur, dini akide [inanç] ve sevgilerini tekid ederek, birbirleriyle kaynaşırlar. İşte İslamın esas maksadı, bütün milletleri ve kavmleri, imanda, ibâdetlerde ve güzel ahlakta birleştirerek, kardeş yapmaktır. [Dünyanın her neresinde ve] hangi zamanda olursa olsun, İslamiyete uyanlar, uydukları müddetce, izzete, saadete ve muvaffakiyete kavuşurlar. Şimdi de, yeryüzündeki bütün müslümanların, ehl-i sünnet îtikadında birleştiklerinde, asırlardan beri olduğu gibi, eski İslam kuvvetini ve şerefini kazanıp, birbirleri ile sevişeceklerine, âlemin huzur ve saadet ile dolacağına hiç şüphe yoktur.

PAPAZLARIN AHMAKÇA İFTİRALARINDAN BİRİ DE, İSLAMİYETTEKİ CİHAD EMİRİNE SALDIRMALARIDIR. BU İFTİRAYA CEVAP, MUHTELİF KİTABLARIMIZDA VARDIR.

Hıristiyanların İslam dinine isnad ettikleri iftirâlar sırasında, bu papaz, (İslamiyette, cihad-i fi-sebilillah farzdır. Hıristiyanlıkta ise, cihat emri yoktur. Bu hıristiyanlığın faziletine bir delildir) demektedirler.

CEVAP: Cihat emri; Ahd-i atikin içerisinde bulunan kitapların her birinde açıkça bildirilmiştir. Îsâ aleyhisselâmın, (Ben şeriati yıkmaya gelmedim. Ben yıkmaya değil, tamam etmeye geldim) buyurmuş olduğunu, daha önce zikir etmiştik. Böylece, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde mevcûd olan cihatı da tamamlayacağını bildirmiştir. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın bu cihat emrini kabul etmiyorlar. Ahd-i atik kitaplarında cihat emrine ait pek çok âyetler vardır. Bunları zikretmek sözü uzatacak ise de, faydalı olacaktır.

Tesniyenin 20. babının, 10. ve devâmındaki ayetlerinde, (Düşmanlara karşı cenk etmek için çıktığın ve ona yaklaştığın zaman, evvela, onu sulha davet edeceksin. Eğer sana sulh cevabı verirse ve kapılarını sana açarsa o vakit, içinde bulunan bütün kavm sana hizmetkar olacak ve sana kulluk edecekler. Eğer sulha râzı olmayıp, cenk etmek isterlerse, sen onları öldürecek ve beldelerini muhasara edeceksin ve Allah’ın, onu senin eline verdiği zaman, bütün erkeklerini kılıçtan geçireceksin. Kadınlarını ve çocuklarını ve hayvanlarını ve şehirde olan her şeyi ganimet olarak alıp, yağma edeceksin. Allah’ın, sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan bütün şehirlere böyle yapacaksın. Ancak, Allah’ın sana miras olarak vermekte olduğu bu kavmlerin şehirlerinden nefes alan bir kimseyi sağ bırakmayacaksın) demektedir.

Sifr-ı Aded (sayılar)in 31. babında kısaca, (Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın emri ile Medyen ahalisi üzerine harp etmek üzere 12.000 asker gönderdi. Mağlub olan Medyen ahalisinin bütün erkeklerini öldürüp, kadınlarını ve onların çocuklarını esir aldılar. Bütün hayvanlarını, bütün sürülerini ve bütün mallarını da ganimet olarak aldılar ve bütün şehirlerini ve bütün obalarını yaktılar) demektedir. Bu yazdıklarımızın tafsilatını Ahd-i atikin Sifr-ı Aded kitabından okuyunuz. Yine burada diyor ki (Mûsâ aleyhisselâmın vefâtında Yuşa (Yeşu) aleyhisselâmı halife tayin etti. O da, Tevratın hükmü ile amel ederek, nice milyon insan öldürdü.) Merak edenler, Adedler (sayılar) kitabını, 1. babından 31. babına kadar okusunlar.

Birinci Samuelin 27. babının 8. ve devâmındaki ayetlerde, (Davud ile adamları çıkıp, Geşurilere ve Girzilere ve Amalekilere akın ettiler ve Davud o diyarı vurdu ve ne erkek, ne kadın, sağ bırakmadı ve koyunları ve sığırları ve eşekleri ve develeri ve esvabları alıp dönüp geldi) demektedir.

İkinci Samuelin 8. babında, Davud aleyhisselâmın Suriye askerinden 22.000 kimseyi telef ettiği, 10. babında ise, Davud aleyhisselâmın aramilerden 40.000 atlıyı öldürdüğü yazılıdır.

Birinci Meliklerin 18. babında, İlya aleyhisselâmın, Baalin Peygamberleri olmak davasında bulunan yalancı 450 kişiyi katl ettirdiği yazılıdır.

Sodom ve Amoriler üzerine hücum eden meliklerin ahvali ve Lut aleyhisselâmı esir ve mallarını talan ettikleri haberi İbrahim aleyhisselâma ulaşınca, onları kurtarmak için askerleri ile Dan’a kadar takip edip, onlara gece baskını yaparak, hepsini öldürdüğü ve bütün malı, kardeşi Lut aleyhisselâmı ve onun malını ve kadınları ve bütün halkı geri getirdiği tekvînin ondördüncü babında yazılıdır.

Pavlos, ibranilere yazdığı mektupta, Davud, Samuel ve diğer Peygamberlerin, memleketler feth ettiklerini, kılıcın ağzından kurtulan zayıf kimseler iken, kuvvet kazanarak harpte cesur olarak, düşman askerlerini kaçmaya mecbur ettiklerini yazmaktadır.

İşte bunlardan anlaşılıyor ki geçmiş Peygamberler de “aleyhimüsselâm” kâfirler ile gaza ve cihat ile emrolunmuşlardır. Ancak, İslamiyette cihat-i fi-sebilillah, hükümdarların harbleri gibi, memleketlerini genişletmek, şân ve şeref kazanmak gibi dünyevi niyetler ve nefsin arzuları için yapılmaz. Allahü teâlânın mübarek ismini yükselterek, bütün insanları doğru ve hak yola kavuşturmak ve insanları zulmden, işkenceden kurtarmak için yapılır. Şimdi protestanlara sorarız ki zikir ettiğimiz bu Peygamberlerin gazaları Allahü teâlânın indinde râzı olunmuş ve helal mi, yoksa buğz olunmuş ve haram mı idi? Eğer râzı olunmuş ve helal iseler, bu hâl, iddialarının doğru olmadığını ispat eder. Eğer buğz olunmuş ve haram iseler, Davud aleyhisselâm hakkındaki yazıları ile mukaddes sayılan Pavlos yalancı olmuş olur. Hıristiyanların doğru ve hak olduğunu tasdik ettikleri, (Ahd-i atik) de batıl, yanlış olur. Ayrıca, binlerce Mâ’sûm kimsenin kanı, bir müminin kötü bir filinden dolayı akıtılmış olur. Böylece, Davud aleyhisselâm için, ahirette kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Çünkü Yuhannanın birinci mektubunun 3. babının 15. âyetinde, (Siz bilirsiniz ki Mâ’sûm olan nefsi katl eden hiç bir katil için, ebedî hayat yoktur) demektedir.

Müşahedât-ı Yuhannanın (Vahyin) 21. babının 8. âyetinde, (Korkaklara, îman etmeyenlere, mekruhlara ve katillere ve zanilere ve büyücülere ve putperestlere ve yalancılara gelince, onların hissesi ateş ve kükürtle yakılmış Cehennem çukurundadır) diye yazılıdır.

[TENBİH: Kitabımızın muhtelif yerlerinde görüldüğü gibi, hıristiyanların ellerinde bulunan Tevrat ve İncil kitaplarının hepsinde, (İnsanların öldükten sonra tekrar dirilecekleri, hesaba çekilecekleri, Cennet nimetlerinde veya Cehennem ateşinde sonsuz kalacakları) yazılıdır. Amerikada, Avrupada, yüzmilyonlarca hıristiyan, bütün devlet adamları, fen adamları, profesörler, kumandanlar, bu İncillere inanmakta, hepsi her hafta kiliseye gidip tapınmaktadırlar. Türkiyede bâzıları, İslam kitaplarını okumadıkları için ve İslamiyetten haberleri olmadığı için, Avrupalıları, Amerikalıları taklit etmeye (ilericilik), müslüman olmaya (gericilik) diyorlar. Halbuki kendileri, fen, tıb, hesap bilgilerinde ve teknolojide, Avrupalılar, Amerikalılar gibi çalışmıyorlar. Onların, yalnız kadın, kız, oğlan bir arada, çalgılı, kumarlı, içkili eğlenceler yapmalarını, pilajlarda şehvetlerine tâbi olmalarını ve geceleri radyolarını, televizyonlarını sonuna kadar açarak, komşuları rahatsız etmelerini ve gençlerin diz ile göbek arası açık top oynamalarını taklit etmektedirler. İslamiyet, nefsin bu taşkınlıklarını yasak ettiği için, müslümanlara gerici diyorlar. Bunlara göre, okuma yazma bilmeyen, ilmden sanattan haberi olmayan, fakat kendi taşkınlıklarına katılan her oğlan ve kız ilericidir. Aydın kimsedir. Üniversiteyi bitirmiş, ilim, sanat, ticaret sâhibi, ahlaklı, faziletli, vergilerini veren, kanunlara uyan ve herkese iyilik eden, hakiki bir müslüman, bu taşkınlıklara katılmadığı için, gerici olmaktadır. Böyle ilericiler, aydın kimseler, gençleri fuhşa, tembelliğe, dünyada felakete, ahirette de sonsuz azaplara sürüklüyorlar. Aile yuvalarının yıkılmasına sebep oluyorlar. Kısacası, hıristiyanların yalnız sefahetlerini, ahlaksızlıklarını taklit edenlere aydın, ilerici dedikleri anlaşılıyor. Müslümanlar gibi, Cennete, Cehenneme inanan Avrupalılara, Amerikalılara da gerici demediklerine göre, müslümanlara, kendi ahlaksızlıklarına uymadıkları için gerici dedikleri anlaşılmaktadır. Bunlar, hiçbir dine inanmadıkları için, Avrupalıların, Amerikalıların dine bağlılıklarını da taklit etmemekte, kendi tabirlerine göre kendileri gerici olmaktadırlar. Bu kitabımız, müslümanın aydın ve ilerici olduğunu, müslüman olmayanın gerici olduğunu ispat etmektedir.]

Cihat farzının Îsâ aleyhisselâmın dininde bulunmaması mevzuuna gelince, Îsâ aleyhisselâmın insanları dine davet müddeti, üç sene gibi az bir zaman olduğu için, cihat-i fi-sebilillah yapacak zamanı olamamıştır. 5-10 kişi ve birkaç kadın ile Roma devletine karşı cihat etmek, şüphesiz ki mümkün değildir. Hatta, Îsâ aleyhisselâm, yahudilerin kendi hakkında kötü niyet sâhibi olduklarını öğrenince, çok telaşa düşmüştü. Yakalanacağı akşamın gündüzünde, Luka İncilinin 22. babının 36. ve devâmındaki ayetlerde Îsâ aleyhisselâm, Ashâbına hitaben, (Şimdi kesesi olan onu alsın ve torbası olan da alsın ve olmayan esvabını satsın ve kılıç satın alsın) dedi. (Ya Rab, işte burada iki kılıç var dediler. Îsâ onlara, yetişir dedi) diye yazılıdır. Daha sonra yakalanırken, Ashâbı kendisini terkederek dağıldıklarından, bu kılıçlar da, bir işe yaramamıştır. Bu anlatılanlardan, Îsâ aleyhisselâmın kendisini müdafeasız teslim etmek niyetinde olmadığı ve mümkün olsa, kendini korumak için, kılıç kullanacağı ve düşmanlarına karşı cihat yapmaması, zâhiri sebeplerin kifâyetsizliğinden olduğu, güneş gibi meydandadır. Îsâ aleyhisselâm, ümmetini cihatdan açıkça menetmemiş ve kendisi Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin hükmünü kaldırıcı değil, onu tamam edici olduğundan, ondaki cihat emrinin, kendi ümmetine de şamil olacağı açık ve sabittir.

Protestanlar, neşrettikleri bu risalede, (Müslümanlar, dinlerinin emirleri icâbı, müslüman olmayanları, Allah’ın ve dinin düşmanı diyerek, onlara düşman nazarı ile bakarlar. Zor ile onları müslüman yapmak veya emirleri altında bulundurup cizye ehli kılmak için gayret eder, bunu arzu ederler) demektedirler.

CEVAP: Evet, tevhide uymayan her din ve mezhep, İslam dini nazarında hakirdir ve nefret edilmiştir. Böyle inananlara, Allahü teâlânın ve dinin düşmanı denilir. Fakat, zor ile onları müslüman yapmak, [yukarıda bildirdiğimiz gibi] yasak edilmiştir. Bu hususta papazlar, müslümanlara tamamen iftirâ etmektedirler. Müslümanların nazarında kendisinden nefret edilenler, sadece İslam dinine düşman olan gayrimüslimlerdir. Müslümanlarla bunlar arasında nefret, buğz, düşmanlık, çarpışma ve muharebeler olmuştur. Fakat, hıristiyan fırkaları arasındaki nefret ve düşmanlık ve tarihlerde görülen dehşetli çarpışmalar ve katliamlar acaba neden ortaya çıkmıştır? Tarih kitaplarının sayfaları, hıristiyanların mağlub ettikleri milletlere ve kavmlere yapmış oldukları mezalim ve işkencelerle doludur. Diğer dinlere mensub olan kavmleri, imha ve yok etmeye çalışırlar. Hicret-i nebeviden takriben üç yüz sene önce imparator Kostantin, hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, barbarlığa başlamış, memleketinde bulunan bütün yahudilerin kulaklarını kesip, çeşitli memleketlere sürmüştür. Daha sonra, yahudileri İskenderiyeden çıkarmış, bütün mabedlerini yıkarak, büyük katliam yapmış ve mallarını gasp etmiştir. Yahudiler, İspanyada da, hıristiyanlar tarafından pek çok zulmlere uğramışlardır. [İspanyada yahudilere yapılan zulmlerden yukarıda biraz bahsetmiştik.] Fransanın Tolus şehrinde hıristiyanlar, fısh bayramında rastladıkları yahudilerin yüzlerine tokat vurmuşlardır. Fransanın diğer bazı şehirlerinde yine fısh bayrâminda yahudiler taşa tutulmuşlardır. Merhametsizce taşlanan yahudilerin çoğunun böylelikle öldürüldüğü, hatta o beldeye hâkim olan kimseler tarafından, halkın bu hususta teşvik edildiği birer vakiadır. Yahudiler, Fransadan yedi defa sürülerek çıkarılmışlardır.

Macaristanda da yahudiler, hıristiyanlar tarafından, çeşit çeşit azaplara duçar olmuşlardır. Bâzen ateşlere atılıp yakılmışlar, bâzen da, denizlere atılarak boğulmuşlardır.

İngilterede de, yahudi milleti, protestanların akıl almaz vahşiliklerine dayanamayarak, onların eline düşmemek için, birbirlerini öldürmüşlerdir.

İspanyada, (Oturafe) ismi ile kurulan katolik cemiyetinin mensubları, resmi olarak krallar ve devlet erkanı da hazır oldukları hâlde, yahudilerden ve dininde ilhad his ettikleri zengin hıristiyanlardan binlerce kişiyi, diri diri ateşe atarak yakmışlardır. Bu çaresiz insanlar, aman yapmayınız diye bağırdıkça, yalvardıkça, feryat ettikçe, seyirci bulunan papazların, devlet adamlarının ve kadınların ellerini çırparak kahkaha ile güldükleri tarihlerde yazılı duruyor.

İslamiyetin zuhûrundan bu yana geçen 1200 [1400] sene içerisinde, hıristiyanların yaptıkları bu zulmlere benzer, müslümanlar tarafından hıristiyan ve yahudilere yapılmış bir zulüm, bir tek vak’a dahi yoktur. Varsa gösterilsin. Eğer [m. 1861] senesinde Lübnanda meydana gelen vak’alarda öldürülen 300-400 hıristiyan kasıt ediliyorsa, Avrupa devletlerinden gelen memurlar da beraber olduğu hâlde, mahallinde yapılan ve hala Osmanlı arşiv dairesinde mevcûd olan, tahkikat zabtlarından anlaşılacağı gibi, o vak’ânın meydana gelmesi, Fransadan Lübnan ve Şam taraflarına gelip, fitne ve fesad tohumları saçan cezvit papazlarının tahrikleri sebebi ile olmuştur. Dağlarda yaşıyan dürziler, Lübnana gelerek hıristiyanları katl etmişlerdir. Osmanlı devleti bu vak’ada cinayetleri tesbit edilenleri idam ederek cezalandirmiştir. Ayrıca, askerlik vazifesini tam yerine getirmediği, vazifesini tam yapamadığı için, Şam valisi Ahmed Paşa gibi bir veziri de alenen [açıkça] kurşuna dizmiştir.

[(Türkiye tarihi) 7. cildinde diyor ki (Mütercim Rüştü paşa sadr-ı Âzam iken, Lübnanda Dürzilerle, katolik Maroniler, birbirlerine düşman idi. İngilizler Dürzileri, fransızlar da Maronileri kışkırtarak, birbirlerine saldırdılar. Lübnan valisi Hurşid paşa ile Şam valisi Ahmed paşa, bu iki devletin yardım ve idare ettikleri bu muharebeye mâni olamadılar. Üçüncü Napolyon, bu muharebenin büyümesi ve bunu fırsat bilerek, Lübnanı işgal etmek hulyalarında idi. Osmanlı devleti müdahale ederek, meselenin büyümesine mâni oldu).

Şamda vuku bulan bu hadiseleri yatıştırmakta en büyük rolü, âlim ve fadıl ve meşhur Cezayir kahramanı emir Abdülkâdir ibni Muhyiddin el-Hasanı oynamıştır. Hakiki bir müslüman olan bu Zât, diğer müslümanlarla birleşerek, hıristiyan mahallelerini muhafaza etmiştir. Başta Fransız konsolosu olmak üzere, pek çok hıristiyanı, dürzilerin elinden kurtarmış, pek çok hıristiyanı kendi konağında barındırıp himaye etmiş ve muhtaç, fakir olanlarına da yardım etmiştir. Eskiden, en büyük düşmanı olan Fransızlar tarafından, Fransanın en büyük nişanı ile taltif edilmiştir. Önceden pek çok muharebeler yapmış olduğu Fransızları ve hıristiyanları Allahü teâlânın emrine uyarak korumuş ve onlara yardım etmiştir. Bu hadisenin vukuu üzerine, hariciye nazırı Fuad Paşa, (Fevkalade memur-u murahhas) sıfatı ile her türlü askeri, idari, siyasi ve mali salahiyetlerle karışıklıkların giderilmesine ve icap eden ıslahatın icrasına memur edilmiştir. Beyruta gelen Fuad Paşa, derhal Şama hareket etmiş, hadiselere sebep olanları ve hadiseler içerisinde bulunan dürzileri cezalandirmiştir. Zarar gören hıristiyanlara 75 milyon kuruş tazminat ödemiştir. Vazifesinde ihmal gördüğü yüz on bir askeri şahsı da idam ettirmiştir. Fuad Paşa, en çok sevdiği arkadaşı Ahmed Paşanın idam edilmesine (Divan-ı harp)de hüküm edilince, (Ben ömrümde bir tavuk kesmemiş ve bir baş vurmamış iken, bakınız Cenâb-ı Hak beni nelere vesile kıldı) demiştir. Böyle bir adalet misalini göstermiş bir hıristiyan devlet var mıdır? Onlar, adalet yapmak yerine, zulüm etmişler ve zulüm edenleri de, teşvik etmişlerdir. Bu hadisenin, İslam adaletine bir misal olması için, teferruatı anlatılabilir ise de, kitabımızın hacmi müsait değildir. Arzu edenler tarih kitaplarından okuyabilirler.]

Zâhiri sebeplere ve kuvvete baş vurmaktan sakındıklarını ve sadece ruhani olarak, Allahü teâlâya ve komşuya muhabbet ve şefkat ettiklerini ilan eden hıristiyanların, birbirleri hakkında da yaptıkları muameleler, vahşetler ve zulmler, tarihlerde yazılıdır. Hıristiyanların yaptığı bu vahşetleri ve zulmleri okuyan bir kimse, biraz şefkat ve merhamet sâhibi ise, yalnız hıristiyanlıktan değil, böylesine vahşi fillere sebep olmak kabiliyetinde bulunduğu için, insanlıktan bile nefret edeceği gelir.

Avrupalı tarihçilerden birisi, hıristiyanların, hıristiyanlık uğruna, katl ettikleri insanların toplu bir hesabını yapmış ve o asırdaki bazı tarihi malumatı da yazmıştır. Müslüman kardeşlerimize bir hatıra olmak üzere, kısaca tercüme edilerek buraya yazıldı:

650 [m. 1251] senesinde, sonradan papalık da yapan Novatianus ismli bir papaz ile Cornelius ismindeki diğer bir papaz arasında Romada bir anlaşmazlık ve münakaşa çıktı. Kartacada da, Siprin ve Nevat ismindeki iki papaz arasında makâm mücadelesi ortaya çıktı. Böylece, Roma ve Kartacada bunların taraftarları arasında çıkan kavgalarda pek çok kimse öldürüldü. Bu öldürülenlerin sayısı malum olmamakla beraber, mübalağasız ikiyüz bin olduğu tahmin edilmektedir.

Hıristiyanlar Birinci Kostantin zamanında düşmanlarından intikam almak fırsatını bulur bulmaz, imparator Galerenin (Galeriusun) oğlu genç Kottidini ve imparator Maximinin (Eaximinus) yedi yaşındaki bir oğlunu ve bir kızını öldürdüler. İmperatorun hanımını ve bu iki çocuğun annelerini saraydan uzaklaştırıp, Antakya sokaklarında sürüklediler. Daha sonra, hepsini nehre atarak boğdular. İmperator Galeriusun zevcesi Selanikte idam olunup, denize atıldı. Bu karışıklıklar sırasında, pek çok insan katl edildi. Bunların sayısı tam tesbit edilememişse de, ikiyüz bin kişi olduğu tahmin edilmektedir.

Donat isminde Afrikada bir fırka kurarak, 300 tarihlerinde Roma kilisesine karşı gelen iki papazın, sebep olduğu ihtilallerde, papazların, kılıç ile öldürmeye müsaade etmeyip, topuz ile başları ezilerek katl edilen nüfusun miktarı 400.000 kişi olduğu tahmin edilmektedir.

Teslis inancının iki unsuru olan, Baba ile Oğlunun maddi olarak tam birleştikleri hususunda, İznik meclisinde verilen karar üzerine, hıristiyan memleketlerinde meydana gelen münakaşalar ve çarpışmalar, bütün tarihlerde mevcuttur. Bunlardan çıkan ateş ve ihtilal, Roma hükümetinin her tarafını defalarca yakmış ve 400 sene kadar devam etmiştir. Bu karışıklıklarda helak ve zelil olan yüzlerce hanedân hesaba dâhil olmayarak, sadece öldürülenlerin miktarı, takriben [yaklaşık olarak] 300.000’dir.

Anganoglest ve Angolater karışıklıklarında helak olanlar da, 60.000 kişidir.

İmperator Teokyilin zevcesi Teodoranın hükümeti zamanında, şerrin varlığını ispat için, hayır ve şerrin iki asıl olduğu îtikadında bulunan, Manez fırkasından bin kişi katl edilmiştir. Çünkü Teodoranın günahını çıkaran papaz, bunun Cennete girmesi için, sapık fırkada olan kimselerin katl edilmesi lazım olduğunu beyan etmişti. O zamana gelinceye kadar haça gerilen, boğulan ve yağlı kazıklara oturtularak öldürülenler, 20.000 kişi idi. Bu papaz, Teodora’nın Cenneti kazanması için bu miktarı çok az bulmuştu.

Her tarafta, her asırda piskoposluk ve patriklik kavga ve münakaşalarında yapılan harblerde öldürülenleri de, azın azı olarak 20.000 kişi kabul edebiliriz.

Haçlı seferlerinin devam ettiği ikiyüz sene zarfında, hıristiyanların öldürdüğü hıristiyan nüfus, iki milyon tahmin olunuyorsa da, biz tevazuan bir milyon kabul edelim. (Mukallid-is suyuf) tabir edilen papazlardan bir kısmının, haçlı harbleri sırasında, Baltık denizi sahillerinde yağma ve çapulculuk yaparlarken katl ettikleri hıristiyanlar, en az yüzbin idi.

Lanoktuk aleyhinde papanın harp ilan etmesinde, öldürülüp, cesetleri ortada kalan ve ateşlerde yakılıp, külleri uzun zaman ortada bırakılan insanların sayısı yüz bindir.

Papa 7. Greguardan beri, imparatorlar aleyhinde yapılan harblerde öldürülenler, ellibindir.

Batı ahalisinin dinden çıkanları meselesinde, ondördüncü asırda öldürülenlerin sayısı,50.000’dir.

Bu vak’ânın akabinde, Johos ve Cirum ismindeki iki papazın ateşte yakılması üzerine, zuhûr eden muharebelerde öldürülen hıristiyanlar, yüzelli bin kişidir.

Bu büyük vak’aya nisbet ile Merbondol ve Gaberir katliamları mühim değil ise de, bunlarda öldürülen insanların bir kısmı ateşte yakılmış ve henüz annelerini emen küçük yavrular, ateşlere atılmış, kızların ırzlarına ve namuslarına tecavüz edildikten sonra, parça parça doğranmışlar, ihtiyar kadınların ferclerine barut doldurularak havaya uçurulmuşlardır. Bütün bunlar, hıristiyanlar tarafından yapılmış ve bu şekilde öldürülen insanların sayısı 18.000’e ulaşmıştır.

Papa 10. Leyondan 9. Kalmana gelinceye kadar, hıristiyan hakimlerin koyduğu kaidelerin tatbikinden ve açıktan cellad ile kesilen papaz ve avam ve prenslerin başları ve çeşitli memleketlerde ateşlere atılarak yakılan cesetler ve Almanya, Fransa ve İngilterede celladların kesmekle usandıkları nüfus ve Lutherin (İşa-i Rabbânî yaparak tanrı ile birleşmek yoktur ve okunmuş su (vaftiz) uydurmadır) sözlerinden çıkan meselelerden ve ihtilaflardan dolayı hâsıl olan 30 ihtilalde ve Sent Bartelmi katliamında ve İrlanda şehirlerinde ve başka yerlerde meydana gelen umumî katliamlarda öldürülenler, 3 milyondan fazladır. Fakirliğe ve zillete itilmiş hanedân ve meşhur sülalelerden başka, en az iki milyon mazlum öldürülmüştür.

Engizisyon mahkemeleri denilen, papaz cemiyetleri tarafından katl edilen, çarmıha gerilen ve yakılanların sayısı, 5.200.000’dir.

Amerikada, hıristiyanlık uğruna katl edilen yerli ahali için, iş bu kitabın müellifi, 5 milyon nüfus zikir etmiş ise de, Laskas piskoposunun bildirdiğine göre, öldürülenlerin adedi, 12 milyondur.

Hıristiyanlığı Japonyaya yaymak için gönderilen, misyoner papazların ektikleri fitne tohumları neticesinde çıkan ihtilal ve muharebelerde telef edilen nüfus, 3 milyondur.

Bütün bunlarda katl edilen insanların yekunu, 25 milyona yakındır.

Bu kitabı neşreden tarihçi, bildirdiği rakamların doğruya nisbetle çok aşağı olduğunu itiraf ederek der ki (Ey benim kitabımı okuyan Avrupalılar! Eğer senin evinde soyunun şeceresi mevcûd ise, bir kere onu gözden geçir. Elbette baba ve dedelerinin içinde, din kavgasında öldürülmüş ya bir maktul, yahut bir başkasını öldürmüş bir katil bulursun. Sadece İrlandada katolikler tarafından 154.000 protestanın katl edildiği, İngiltere parlamentosunun 1052 [m. 1643] senesi haziranının 25. gününde yazılmış olan ilannamesinde bildirilmiştir.) Kitaptan tercüme burada tamam oldu.

Katolikler, diğer milletlere ve bilhassa orta çağ sonlarında protestanlara karşı bu mezalim ve eziyetleri yaparken, protestanlar da, diğer yanaklarını tutmamışlardır. Ellerinden gelen kan dökücülüğü yapmaktan geri kalmamışlardır. Hatta, bazı defalar katolikleri geride bırakmışlardır. İngiliz katoliklerinden Thomas, [m. 1851] senesinde basılan, (Mîr’at-i sıdk) kitabının 41 ve 42. sayfalarında diyor ki (Protestanlar, ilk zuhûrlarında, 645 imaret, 90 okul, 2300 kilise ve 110 hastahaneyi soyup, yağma ettiler. Buralarda oturan, binlerce miskin ve ihtiyarı öldürdüler. Ayrıca, ölülere dahi el uzatıp, kefenlerini soydular.) Elli ikinci sayfasında de, (Protestanlar, katolikler aleyhinde, adalet ve hakkaniyetten uzak, yüzden çok kanun çıkardılar. Bu kanunlar icâbı, katolik mezhebinde olanlar, protestanlardan miras alamadılar. 18 yaşından sonra protestan olmayanlara, arazi verilmedi. Katoliklere mektep açmak için izin verilmedi. Vaaz veren katolik papazlarını, hapsettiler. Vergilerini arttırdılar. Katolik mezhebi üzere ayin yapanları, para cezasına mahkum ettiler. Papaz olursa, 700 rubye alıp, hapsettiler. İngilterenin dışına okumaya gidenleri, İngiltere hâricinde katl edip, mallarını ellerinden gasp ettiler. Protestanların belli günlerdeki ayinlerinde hazır bulunmayan katolikleri para cezasına çarptırdılar. Neticede, katolik ayinlerinden bir şey icra ettirmeyip, silahlarını topladılar. Onları ata bindirmediler. Papazlardan, protestan olmayanları ve onları evlerinde misafir olarak saklıyanları da, öldürdüler. Katoliklerin şahadetleri kabul edilmedi. İngiltere kraliçesi Elizabeth, protestanlığı İngilterede yaymak ve yükseltmek, ruhani makâmını kendisi deruhte etmek için katoliklere her türlü zulüm ve haksızlığın yapılmasına izin verdi. [Bu zulmlerde kendisi de reislik yaptı.] Sadece meşhur şahslardan 204 kişiyi celladlar eliyle idam ettirdi. Hapishanelerde 95 tane piskopos rütbesindeki katolik papazı öldürttü. Bazı katolik zenginler, ömr boyu hapsedildi. Protestanlar, rastladıkları katolikleri kırbaç ile döverlerdi. Hatta, İskoçya kraliçesi Estorat, katolik olduğu için, uzun müddet hapsedildikten sonra, cellad eliyle idam edildi. Yine kraliçe Elizabeth zamanında, katoliklerden ilim sâhibi olanlar ve ruhbanlar, gemilere doldurularak denize atılıp boğuldular. Kraliçe, İrlandada bulunan katolikleri protestan yapmak için, üzerlerine asker gönderdi. Kiliselerini yaktılar. İleri gelenlerini öldürdüler. Ormana kaçanları, vahşi hayvanlar gibi avladılar. Protestanlığı kabul edenleri, kabul ettikten sonra, yine katl ettiler. Parlamento, 1643 tarihinde, katoliklerin mallarını ve arazilerini zorla ellerinden almak için memurlar gönderdi. Bu hâl, kral 2. James zamanına kadar böyle devam etti. Çünkü bu kral, 1099 [m. 1687] senesinde katoliklere merhamet etti. Fakat protestanlar, buna kızarak 44.000 kişiden meydana gelen bir topluluk ile krala dilekçe verdiler. Zulüm kanunlarının devâminı istediler. Fakat parlamento, protestanların bu arzularına itibar etmedi. Bunun üzerine protestanlardan yüzbin kişi birleşerek Londradaki katolik kiliselerini ve katolik mahallelerini yaktılar. Hatta, bir mahallede 36 yangın görüldü) demektedir.

İşte, cihat yapmak ile emrolunmayan ve sağ yanağına vururlarsa, diğerini çevir, paltonu isteyene ceketini de ver, düşmanlarınızı sevip, size bettua edenlere hayır duâ edin, kardeşin hata ederse yetmiş kereye kadar affet, komşunu kendin gibi sev diye tavsiye ve emreden Îsâ aleyhisselâmın dinine inandıklarını söyleyen hıristiyanlar arasında, böyle korkunç ve vahşice hadiseler meydana geldi.

İslam dininin emrettiği cihat, böyle zalim ve vahşice bir hareket değildir. Müslümanların cihâtâ hazırlanması, zalim hıristiyanların, İslam memleketlerine saldırmalarına mâni olmak için ve milletleri, zalim hükümetlerin işkencelerinden kurtarmak içindir. Cihat, hakkı, doğruyu kabulden kaçınan zâlimleri, inadcıları güç ve kuvvet ile terbiye etmek ve Allahü teâlânın mübarek ismini yükseltmek ve İslâmin güzel ahlakını her yere yaymak için yapılır.

Cihatın edepleri ve farzları vardır:

1 — Harbden önce, uygun bir lisan ile kâfirlere İslam dinini kabul etmeleri teklif olunur. Yani, İslam dininin, dinlerin en mükemmeli ve en üstünü olduğu ve Allahü teâlânın bir olup benzeri ve şeriki bulunmadığı ve Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın kulu ve Onun tarafından gönderilmiş hak Resûlü olduğu, münasib bir lisan ile anlatılır. Eğer kabul ve îman ederlerse, müminler zümresine dâhil olup müminlerle kardeş olurlar.

2 — Eğer, kâfirler, bu nimeti, bu saadeti kendilerine uygun görmeyip, (Biz babalarımızı böyle yapıyor bulduk) mealindeki Şuara sûresinin yetmiş dördüncü âyetinde bildirilen dalâlet içerisinde kalmak isterlerse, dinlerini değiştirmeleri için zorlama ve baskı yapılmaz. İslam memleketinde, kendilerinin mallarını, ırzlarını ve canlarını korumak ve kendi ibâdetlerini yapmak karşılığında ve onların sosyal hizmetleri için harc olunmak üzere, senede çok az bir cizye ödemek (1,5 veya 2,5 veya 3 dirhem gümüş) şartı ile sulh yapmaya ve vatanlarında kalmaya davet olunurlar. Eğer bunu kabul ederlerse, dinleri müslümanların dini gibi serbest olur. Irzları, kanları ve malları da aynen bir müslümanın ırzı, kanı ve malı gibi, devletin muhafazasında, himayesinde olur. Bir müslüman, onların evlerine girip, kadınlarına bakamaz. Bir kuruşlarını dahi, haksız yolla alamaz. Onlara, kötü söz söyleyemez. Kurân-ı Kerîmde bildirilen adalet ile hüküm eden mahkemelerde, dâima hukuk sâhibi olup kendilerine en küçük bir haksızlık yapılamaz. Müminlerle beraber güzelce geçinirler. İslam mahkemelerinde, bir çoban ile Vâli müsavi muamele görürler.

3 — Eğer, kâfirler, ikinci hâli de kabul etmeyip, müminler ile harp etmeye kalkışırlarsa, İslamiyette bildirilen adalet ve usûl üzere, onlarla cihat yapılır.

İslamiyetin, cihat hususunda, uyulmasını emrettiği adalet ve insaf yolu budur. Müslümanların ve hıristiyanların tarihlerini ve şimdiye kadar yaptıklarını, bir teraziye koyup, insaf ile hüküm etmelerini, akıl ve idrâk ehlinin vicdanlarına havale ederiz.

Yukarıda bildirilenlerden açıkça anlaşılıyor ki İslam dininin sürat ile yayılması, zor ile ve dünya malına tama gibi sebeplerden olmamıştır. İslamiyetin sürat ile yayılması, hakiki ve en son din oluşu, hakiki ve umumî bir adaleti [ilmi, çalışmayı, merhameti, güzel huylu olmayı emretmesi ve insanların fıtratlarına tam uygun bir din oluşundandır. Çünkü, İslamiyete uyanların, ona tam tâbi olup emirlerini yerine getirenlerin, çok kısa zamanda maddeten refah, ruhen huzur içerisinde olduğunu, papazlar da kabul ve itiraf ederek, (Evet, putperest ve bedevi olan Araplar, İslamiyeti kabul ettikten sonra, çok kısa bir zaman içerisinde ruhen yükselmiş, ilim, sanat ve medeniyette çok ileri giderek, dünyaya hâkim olmuşlardır) dediklerini, kitabımızın başında bildirmiştik. Keşke birazcık insaf edip, müslümanların bu terakkîlerinin, en son ve en kâmil din olan İslamiyete ve onu tebliğ eden, en son Peygamber Muhammed aleyhisselâma uymaları sebebi ile olduğunu anlasalardı, saadete kavuşurlardı.]

Sadece kılıç korkusu ile din değiştirmek kolay olsaydı, katolikler ile protestanlar arasında, milyonlarca insanın katl edilmesine sebep olan harbler olmazdı. İman esaslarında, büyük bir yakınlık olmasına rağmen, ne katoliklerin zorlamaları ve tazyikleri protestanları kendi imanlarından döndürebildi, ne de protestanların vahşice zulmleri, İrlanda adasındaki katolikleri imanlarından ayırabildi.

(Bir kısım insanlar cizye vermemek için İslam dinini kabul etti) denilirse, yukarıda tafsilatını beyan ettiğimiz gibi protestanlar, dinlerine giren kimselere en az yarım kese gümüşten, 5.000 kuruşa kadar maaş tahsis ettikleri ve uzun senelerden beri İslam memleketlerinde bu kadar çalıştıkları hâlde, ismi bilinen ve dinini ve kendini bilir kaç müslümanı, protestan yapabilmişlerdir? Hâl böyle iken, (Hıristiyanlar, senede bir defa verdikleri cizye ismindeki 5-10 kuruşa tama ederek İslamiyeti kabul ettiler) demek kadar, ahmaklık, cahillik ve inatcılık olamaz.

[Burada papazların unuttukları veya söylemek istemedikleri bir diğer husus da, gayrimüslimlerden cizye almayı emreden İslamiyet, müslümanların da, zekat ve öşür vermelerini emretmiştir. Müslümanların vermiş olduğu zekat ve öşür, gayrimüslimlerin vermiş olduğu cizyeden kat kat fazladır.

Cihat bahsini bitirmeden önce, şu hususu zikretmek de faydalı olacaktır: Bir devlet, bir millet, çok mütevazi ve nazik olursa, düşman devletlerin hücumuna uğrar, onların tamalarını üzerine çeker. Düşman devletler, bu milletin tevazuunu, nezaketini, aczine ve korkaklığına vererek onlara saldırır. Tarih, bu sözlerimizin binlerce misali ile doludur. İslamiyette, cihâtâ hazırlanmak emri olmasaydı, müslümanların etrafında olan düşmanları, müslümanları ve İslamiyeti yok etmeye çalışacaklar ve onlara saldıracaklardı. Günümüzde de, dünya devletleri, bütçelerinden en çok parayı, müdafea ve harp sanayiine ayırmaktadırlar. Hatta, açlık, kıtlık ve fakirlik bulunan devletler dahi böyle yapmaktadır. Bu, bir devletin bekası ve vatanın muhafazası için şarttır. Cihat emrinin olmamasını, dinlerinin fazileti için delil getiren hıristiyan devletler kuvvetlenince, İslam memleketlerine ve diğer zayıf milletlere saldırmış, onları istila etmiş, yıllarca zulüm etmiş ve sömürmüşlerdir. Bu zulmde, bilhassa İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya çok ileri gitmişlerdir. Hâl böyle olunca, hıristiyanlıkta cihat emrinin olmaması sözü nerede kalmıştır. Papazlara bunu soruyoruz?]

Protestan papazların, İslam dinine yaptıkları itirazlardan birisi de, cürümleri affetmemek meselesidir. Neşrettikleri risalelerin birisinde, (İncil, şahsın hususi muamelelerinde, muhabbet, sıkıntıya katlanma ve afvın lüzumunu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden daha çok beyan ederek ortaya koymuştur. Halbuki İslamiyetin, cürmü affetmekte, hıristiyanlıktan daha çok bir fazilet ortaya koyması lazım idi. Suçluya ceza vermekte, değil Mûsâ aleyhisselâmın şeriati, yahudilerin bu şeriati te’vil ederek yaptıkları kanunlardan da şiddetli davranmaktadır. Kısası câiz gösterdiği gibi, intikam almaya da cevaz vermektedir. Sûre-i İsranın 3. âyetinde meâlen: (Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velisi olan varisine tasallut, yani kuvvet ve salahiyet veririz) ve sûre-i Bakaranın 178. âyetinde meâlen: (Ey îman edenler! [kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısas farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur) buyurulmuştur. Burası da dikkat edilecek bir yerdir. Çünkü Kurân-ı Kerîm, Tevrat gibi, böyle bir kanunun suiistimal edilmesini önleyecek tedbirler beyan etmemiştir. Bunun için, İslamiyeti kabul eden kabilelerden bâzıları, yalnız katil olan kimseyi değil, belki katilin akrabasından birini de, maktulün yerine katl etmek, Kurân-ı Kerîme göre câizdir zannederek, günahsız bir kimseyi katil yerine öldürürler. Fakat Tevrat, kısas hükmünü böyle suiistimallerden önlemek için Tesniyenin (Kitâb-ı istisnanın) 24. babındaki (Oğullar için babalar öldürülmiyecekler ve babalar için oğullar öldürülmiyeceklerdir. Herkes kendi günahı için öldürülecektir) şeklindeki 16. âyetinde açıkça tenbih eder. Kurân-ı Kerîm, katl vukuunda lazım gelen kısastan başka, küçük yaralamalar için bile kısası emretmiştir. Hac sûresi 60. âyetinde meâlen: (Müminlerden kim, kendisine yapılan cezaya aynı ile mukabele eder de, sonra yine hakkına tecavüz edilirse, muhakkak ki Allahü teâlâ ona yardım eder) buyurulmuştur. Böyle emirlerin neticesi, Kurân-ı Kerîm, İncilin teşvik etmiş olduğu sıkıntıya tahammül, muhabbet ve afvın hilafına olarak, müslümanların birbirlerine kinlerini izhar etmelerini bildirir. İşte bu gibi şeylerin zulüm ve başkalarının haklarına tecavüz olduğunu, Osmanlı devleti de anlayarak, (Erkek hırsızla kadın hırsızın yaptıklarına karşılık ve Allahü teâlâdan bir azap olmak üzere [sağ] ellerini kesin) mealindeki Mâide sûresi 38. âyet-i kerimesinin tatbik edilmesini terketmiştir) demektedirler.

CEVAP: Papazlar bu cümleler ile İncillerde afv ve muhabbete dair olan ayetlerin bulunup, Kurân-ı Kerîmde ise, bulunmadığına, belki öldürülen kimsenin varisine bir kudret ve hak verilmiş olduğuna ve kısas âyet-i kerimesinde, bu hak için bir tahtid bulunmadığından, suiistimal edilebileceğine ve Hac sûresi 60. âyet-i kerimesinin, İncilin teşvik etmiş olduğu sıkıntılara tahammül, sıkıntı verenleri affetmek ve onları sevmeyi bildiren hükmünün zıttı olmasına itiraz etmektedirler.

Afv ve muhabbete dair âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bir kısmını, daha önce yukarıda bildirmiştik. Burada tekrarına lüzum görmüyoruz. Fakat, kısas âyet-i kerimesi, sadece papazın yazdığı kadar değildir. Daha devamı vardır. Papazlar, hile ile hakikati örteceklerini zannetmişlerdir. Bakara sûresinin 178. âyetinin tamâmında meâlen: (Ey îman edenler! [Kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısas yapmak farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın, kısas olunur. Öldürülmüş olanın kardeşinden [varislerinden ve velisinden birisi], katilden bir şey [Diyet] alarak kısastan vazgeçebilir. Alınan bu [Diyet], pek ziyâde olmamalı, miktarı örfe, adete göre hesaplanmalıdır. Katil de maktulün velisine icap eden diyeti güzel bir şekilde ödemelidir. İşte, kısası affederek diyet almak, Rabbiniz tarafından size bir hafiflik ve merhamettir. Kim bu afv ve diyet alıştan sonra, katil veya katilin akrabası ile düşmanlık ve mukatele ederse, o kimse için ahirette elim bir azap vardır) buyurulmuştur.

İşte, kısas emri ile beraber, diyet alarak, katile kısas yapılmasını affetmek de, Kurân-ı Kerîmin açık olan emirlerinden birisidir. Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde kısas icap eden bir kimseden diyet almak ve affetmek yoktu. Diyet almak karşılığında kısastan vazgeçmek, müslümanlar için bir hafiflik ve bir nimettir.

Papaz, kısas hususunda, Kurân-ı Kerîmdeki kolaylığı gizlemektedir. Evvela, şunu bildirelim ki katil veya katilin akrabası ile düşmanlık ve mukatele etmek isteyen maktulün yakınlarına, bu âyet-i kerimede, açık bir nehy ve tehtid-i ilâhî vardır. Papaz hile ile maktulün varisi ve yakınları hakkında olan âyet-i kerimeden, yalnız işine gelen kısmını yazıp, başını ve sonunu yazmamıştır. Hıristiyanların ekserisi İncillerden haberdar olmadıkları gibi, müslümanları da, kendi dinlerini bilmiyorlar zannederek, bu hileye baş vurmuşlardır. İsra sûresinin 33. âyetinde meâlen: ([İman sahiplerinden ve zimmilerden] hiç kimseyi, haklı bir sebep olmadıkça öldürmeyin. Bunu, Allahü teâlâ size haram etti. Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velisi olan varisine [dinin ahkâminın yapılması için] bir kuvvet ve salahiyet veririz. [Dilerse, katil kısasen, katl olunur veya velî diyetini alarak affeder. İkisi arasında tercih hakkı vardır.] Fakat o velî veya vâris, Allahü teâlânın bu müsaadesi ile yardım olunduğundan kısas yapma işinde ileri gitmesin) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede, maktulün velisinin veya varisinin, kısas işinde ileri gitmemeleri tenbih edilerek, afv cihetine gidilmesi tavsiye edilmiştir. Varise veya velîye verilen kudret, katil aleyhinde dava açmak veya diyet karşılığında kısastan vazgeçtiğini hakime bildirmek arasında, serbest olmasıdır. Fakat, Arnavutluk, Çerkezistan ve bazı Arap kabileleri gibi, Kurân-ı Kerîmin ahkâmindan habersiz kavmler içerisinde, din-i İslâmin emirleri hilafına vuku bulan kan davaları ve bir çok kimseleri öldürmeleri, bu âyet-i kerimeye isnad olunamaz. Bu şekilde, haksız yere kan dökmek, vahşi kabilelerin eski adetleridir.

Kurân-ı Kerîmde emredilen kısas ve onu affetmenin aslı budur. 4 İncilde kısas hükmü olmayıp, sadece kötülük yapanı affetmek olduğundan, bunlara göre, her katili, her hırsızı, her caniyi affetmek lâzımdır. Böyle bir kanun ile bir cemiyette medenice yaşamak mümkün ise, buna hiçbir sözümüz yoktur. Fakat, bu emrin tatbik edildiği bir hıristiyan memleketi görmediğimiz için, sadece papazların boş ve faydasız sözlerine kulak veremeyiz.

Tevratta zikir edilen âyete gelince, yalnız katl hususunda değil, her cinayette Tevratın hükmü İslam dininin hükmüne, uygundur. Enam sûresi 164. âyetinde meâlen: (Hiç bir günahkar, başkasının günahını yüklenmez) buyurulmuştur. Araf sûresi 179. âyetinde meâlen: (İşte bunlar, hayvanlar gibidirler, doğrusu hayvanlardan daha aşağıdırlar) buyurulmuştur. Papazlar, bu âyet-i kerimede bildirilen, cevap vermeye muktedir olmayan bir zümreye karşı konuşmaktadırlar. Hâl böyle iken, papazlara isnad edilecek işler, sadece yalan ve iftirâdan ibaret değildir. Onlar, İslam dinine karşı kitap yazıp, bu kitaplarında da, açıkça vaki olanın hilafını iddiaya kalkışmışlardır.

Yapılan kötülüğe misli ile mukabele etmeyi bildiren, Hac sûresi 60. âyet-i kerimesinin nazil oluş sebebi bilinince, bu itirazcı papazın zikir ettiği şekilde bir manaya gelmiyeceği ve bu papazın tefsir ilmini hiç bilmediği ortaya çıkar.

Mekke kâfirleri, harp edilmesi Araplar arasında haram kabul edilen 4 ayda, müminlerin üzerine harp etmeye geldiler. Müslümanlar, haram aylarda harp etmekten çekinerek, müşrikleri harp yapmaktan vazgeçirmek istedilerse de, müşrikleri bundan vazgeçiremediler. Daha sonra, müşriklerle harbe başladıkları zaman, Allahü teâlâ müminlere nusret-i ilâhiyyesi ile yardım edip, müminler gâlip geldiler. Fakat müminlerin kalplerinde, haram bir ayda harp yapmaktan dolayı, bir sıkıntı ve üzüntü hâsıl olmuştu. Bu âyet-i kerime, bunun üzerine nazil oldu. Böylece, müminlerin kalplerindeki bu sıkıntı ve üzüntü zail oldu. Bundan anlaşılıyor ki Hac sûresi 60. ayeti, bu papazın zannettiği gibi, küçük yaralamalar ve kötülükler için kısasın lazım olduğunu, kötülüğün karşılığının kötülük olduğunu beyan etmemiştir. Müminlere, düşmanları zarar vermek için, böyle harp edilmesi haram olan bir ayı seçerek, saldırırlarsa, kâfirlere mukabele etmeye bir izindir. Ayrıca, Allahü teâlâ tarafından müminlere bir yardımdır. Çünkü, Kurân-ı Kerîmde, fazilet ve üstünlüğün, sadece afv ve muhabbette olduğu bildirilip de, böyle izinler, müsaadeler bulunmasaydı, müslümanlar da, hıristiyanlar gibi, kitaplarının ahkamını ya terketmeye veya bu papaz gibi yalan ve iftirâ yapmaya mecbur olurlardı. Çünkü, böyle sadece afv ve muhabbet ile medeniyet aleminde hiç bir kavmin yaşaması mümkün değildir. Bunun en tuhaf misali, bu gibi emir ve talimatın neticesinde, hıristiyanların, İncillerin teşvik ettiği, (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve afvın) tam tersine, bir diğeri aleyhine kin sâhibi olmalarıdır. İncillerin teşvik etmiş oldukları (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve afvın) hıristiyanların ahlakına ne kadar menfi tesiri olduğunu, tarihler bize açıkça göstermiştir. İncillerin emirlerinin tersine, hıristiyanların birbirlerine yaptıkları zulmlerden bazılarını sırası geldikçe yukarıda zikir etmiştik. Burada hayret edilecek bir diğer husus da, bu papazın, yukarıdaki âyet-i kerimeye istinaten, İslam kabilelerinden bazılarının, katilin akrabasından birini öldürdüklerine üzülmesi ve merhamet etmesidir. Ancak, böyle bir kötülüğün insanlardan meydana gelmesine acımakla beraber, Âdem aleyhisselâmdan meydana gelen bir zellenin [hatanın] altı bin sene müddet ile dünyaya gelip giden milyonlarca evladına ve bilhassa Peygamberlere “aleyhimüsselâm” sirâyet ederek, babalarının yaptığı bir işten dolayı, ceza görmelerine ve katlden çok daha şiddetli olan, Cehennem ateşinde azap olunmalarına inanmaktadır. Ayrıca, bütün kainatı yoktan var eden Allahü teâlânın, irtikab olunan bu günahı affedemeyip, başka çare bulamadığı için, biricik oğlunu hazret-i Meryemden tevellüd ettirerek dünyaya göndermesine ve Mesihin, istemeyerek çeşitli hakaretler ile çarmıha gerdirmesine, bu papaz inanmaktadır. Yani, katilin yerine akrabasının cezalandırılması şeklindeki bir filin, beşerden meydana gelmesine râzı olmamakta, fakat yukarıda saydığımız diğer zulmlerin haşa Allahü teâlâdan zuhûr ettiğini, kabul etmektedir.

Erkek ve kadın hırsız hakkında, el kesme emrinin tatbik edilmemesi, sadece Osmanlı devletinde sonradan meydana gelmiş bir hadise değildir. Daha önceki İslam devletlerinde de, asırlardan beri tatbik edilmemiştir. Şarap içmek, yalan yere şahitlik yapmak, iffetli kadına iftirâ etmek ve zina hadleri de, birkaç hadise dışında tatbik edilmemiştir. Çünkü, bu cezaları tatbik etmek için, bazı şartların bulunması lâzımdır. Şartları bulunmadan ceza verilemez. İslam devletlerinde, bu cezayı tatbik edecek şartları bulunan vak’a zuhûr etmemiştir. Bunun da sebebi, Kurân-ı Kerîmde, bu suçları işleyenler için bildirilmiş olan, ağır cezalardır. İslam devletlerinde had cezalarını hakimler dahi affedemez. Had cezasını icap eden suç işleyenlere, cezaları herkesin gözü önünde tatbik edilir. Bu ağır cezalara çarptırılmak korkusundan, kimse bu suçları işlemez, işleyemez.

[Bakara sûresinin 179. âyetinde meâlen: (Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır) buyurulmuştur. Bazı kimseler, (Adam öldürmekte hiç hayat olur mu?) diyebilir. İnsanlar, kendilerinin öldürülmesi korkusundan bir başkasını öldürmekten korkarlar. Can korkusundan dolayı adam öldürmeye teşebbüs etmezler. Öldürmek vak’ası olmayınca, cemiyet, millet hayat bulur ki âyet-i kerime de bunu bildirmektedir.

Bugün, hukuk okuyan bir kimse iyice bilir ki müeyidesiz [cezasız] hiç bir kanun tatbik edilemez. Bu müeyide, ya para cezası, ya hapis, ya da ölüm cezasıdır. Bunu, günümüzde bütün dünya hukukçuları haykırırken, Allahü teâlânın emri olan cezalara karşı çıkmak doğru olur mu? Hiç bir fıtratın kabul etmediği komünizm, son derece vahşiyane müeyideler ile yayılmış ve hala bu müeyideler ile ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde papazlar, ilim ve fen adamları, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği, hıristiyanlık akidelerini terketmişlerdir. İçlerinde, İslamiyeti tanımak fırsatını bulanlar, hemen müslüman olmaktadırlar. İslamiyeti tanımak şerefine kavuşamayanlar, dinsiz ve marksist olmuşlardır. Hıristiyan gençleri arasında, (Hippilik), (eşkıyalık), (anarşi) gibi birçok sapık cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bu gençlerden Avrupa halkı da korkmaktadır.

Bugün, gazete ve mecmualarda, Avrupa memleketlerinde, birçok kilisenin satıldığını okumaktayız. Bunların çoğunu, müslümanlar satın almakta ve câmi yapmaktadırlar. Kiliselere, daha çok ihtiyarlar devam etmektedir. İmkan bulsalar, papazların, bugün de engizisyon mahkemeleri kuracaklarında, hiç şüphe yoktur. Misyonerler, Avrupada kıymetini tamamen gayb eden hıristiyanlığı, Afrikada ve geri kalmış diğer dünya devletlerinde yaymaya çalışmaktadırlar.

Şunu tekrar bildirelim ki Kurân-ı Kerîmde suçluya verilen cezalar, vücutda kangren olmuş bir yarayı kesip almaya benzer. Eğer o yara alınmazsa, bütün vücut zarar görür. Suçluya da, ceza tatbik edilmezse, bütün cemiyet zarar görür. Bir şahsın zararı, elbette cemiyetin zararına tercih edilir. (Def’i mefasid, celb-i menafiden evladır.)

İslamiyette el kesme cezası, her hırsızlık yapana tatbik edilmez. Bunun çeşitli şartları vardır. Bu ceza, başkalarının izinsiz olarak açmaları veya girmeleri câiz olmayan yerden, dar-ül-İslamda, bir defada on dirhem gümüş parayı veya on dirhem gümüş değerinde olan her dinde mütekavvim olan, yani kıymetli olan ve durmakla bozulmayan malı, müslim veya gayrimüslimden çalan kimseye tatbik edilir. On dirhem gümüş 33,5 gramdır. Bunun da kıymeti takriben yedide biri olan 5 gram altındır. Et, sebze, meyve ve sütü çalanın eli kesilmez. Hırsızın ikrar etmesi veya iki şahit ile sirkat anlaşıldıktan sonra, mal sâhibi, bu kimse benim malımı çalmadı veya ona hediye, emânet etmiştim veya şahitler doğru söylemiyor derse kesilmez. Hakimin, böyle söylemesini mal sâhibine teklif etmesi sünnettir. Bunların tafsilatı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Papazın İslamiyeti bilmediği, hele fıkıh kitaplarından hiç haberi olmadığı, buradan da anlaşılmaktadır.]

Protestan papazlarının İslam dinine itirazlarından biri de, köle sâhibi olmanın İslam dininde câiz olmasıdır. Bu papazlar, (Mûsâ aleyhisselâmın şeriati köleliğin esaslarını gereği gibi hafifletmekle beraber, esirleri kanunun himayesi altına almıştır. Ancak, esirlerin alınıp satılmasına cevaz vermiş, müsaade etmiştir. Fakat hıristiyanlığın ruhu buna tamamen muhalif olup hâkim olduğu her yerde esirlik, kölelik müessesesini lağv etmektedir) demektedirler.

CEVAP: Papazların bu itirazı, sadece İslam dinine mahsus olmayıp, Îsâ aleyhisselâmın tamam etmeye memur olduğu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine de şâmildir. Bunun için, kendilerinin hıristiyan olmalarından şüphe edilir. Çünkü, köleliğin yasaklanmasına dair, mevcûd İncillerde tek bir harf dahi yoktur. Bunun için, Îsâ aleyhisselâmın şeriatinde de, tabiî olarak mûsevîlikteki hükmün devam etmesi icap eder. Fakat bu papazlar, yeni fikirler ile yetişmiş Avrupalılardan oldukları için, köleliği insanlığa muhal görüyor ve kaldırılmasını arzu ediyorlarsa, bu işe dinleri karıştırmayıp, sadece aklen köleliğin, esirliğin kötülüğünden bahs etmeleri icap ederdi. Bunun için, papazların bu itirazları dini meselelerden olmadığı için, cevap vermek icap etmez. Ancak, İslamiyette mevcûd olan kölelik ile hıristiyanların bildikleri kölelik arasında olan farkı anlatmak faydalı olacaktır. Bu hususu kısaca bildirelim:

Herkesin malumu olduğu üzere, kölelik müessesesi insanlığın yeryüzünde zuhûrundan beri mevcuttur. Her millet esirleri hakkında kötü muamelelerde bulunmuş ve hiç bir millette, köle ile efendisi arasındaki hukuk, müsavi tutulmamıştır. Eski yunanlıların buna dair muhtelif kanunları hala kitaplarda yazılıdır. Romalılarda ise, köleler için tatbik edilen şiddet, zulüm, tahkir ve vahşilikler, hiç bir millette görülmemiştir. Buna ait olan tafsilatlı kanunlar, kitaplarında yazılmıştır. Yine Asya ve Afrikada çok eski zamanlardan beri, bu adet mevcûd idi. Köle ticaretinin en çok karcısı, Avrupalılar olmuştur. Bu ticarete, ilk olarak, miladi 14. asırda, Portekizliler başlamıştır. Daha sonra Amerika keşif olununca, misyoner papazlar, bir yandan Amerikanın yerli ahalisi olan kızılderilileri yok ederek Amerika topraklarını boş bırakıyor, bir yandan da Portekizliler, İngilizler ve Fransızlar, Afrikadan zencileri kaçırıp, gemilerine yükleyerek Amerika esir pazarlarında köle diye sürü halinde satıyor ve milyonlarca para kazanıyorlardı. Hatta, bu çaresiz insanları doldurdukları gemiler, hususi sûrette yapılıp, ambarlarına birbiri üzerine bu zavallılar dolduruluyordu. Nefes alamayarak, yolculuk esnasında, yarısından fazlası ölüyordu. Fakat, kalanları ile arzu ettikleri ticareti yapmaktaydılar. Zencilerin bu zillete dayanamayıp, geminin ambarında isyan ettikleri de oluyordu. Bu halin vukuunda, esirleri yukarıdan silah ile öldürmek için, güverte tahtasında mazgal delikleri bırakılıyordu. Protestanların hamisi olan İngiliz kraliçesi Elizabeth, esir ticaretini meşru sayarak teşvik etti. Fransa kralı 10. Lui, bunu iyice yaymıştı. Fakat, 1194 [m. 1780] senesinde Amerikada Pansilvanya ahalisi, bunun yasaklanmasına çalıştı. Bundan on iki sene sonra Danimarka, ondan sonra 1807, 1811 ve 1823 senelerindeki tenbihnameler ile İngiltere ve 1814 ve 1818 tarihlerinde Fransa ve 1841 de Prusya ve Rusya devletleri esir ticaretini yasakladılar. Ancak, bunları satanlar hıristiyan tüccarlar olduğu gibi, alanlar da hıristiyan olduğundan, zevallı zenciler bunların ellerine düştükleri zaman, evvela vaftiz edilerek hıristiyan yapılıyordu. Daha sonra gece-gündüz, yaz ve kış çeşit çeşit sefaletler içinde çalışıp, efendilerine para kazandırmak için tarlalara, çiftliklere ve madenlere gönderiliyorlardı. 1860 tarihinde şimal ve cenub Amerika devletleri arasında başlayan harp ve çarpışmalar, bu esirlik meselesi yüzünden meydana gelmiştir. Bununla beraber, Amerika kıtasında yüzbinlerce zenci alınıp satılmakta ve nice hıristiyanlar, onların yüzünden milyonlarca dolar kazanmaktadırlar. Şimdi kölelik denilince, bütün Avrupalılar, Amerikadaki zillet ve sefalet içerisinde olan zencileri düşünerek, nefret ederler. [Halbuki bu zavallıların sefaletini hazırlıyan, onlara akıl almaz işkenceler yapanlar hep hıristiyanlardır.]

Avrupalılar İslam memleketlerinde yasaklanmasını istedikleri köleliği, kendi memleketlerinde ve Amerikadaki kölelik gibi zannederler. Halbuki müslümanlar arasında olan esaretin hürriyetten farki sadece belli bir bedel ile bir elden diğer bir ele nakil olunmaktan ibarettir. Esirler ücretli bir işçiden fazla, hiç bir hizmette bulunmazlar. Esirlerin İslamiyette çektikleri zahmet, yalnız terbiye, ilim tahsili ve edeblenme hususlarındadır. İslam devletinde, harpte alınan esirler, asla öldürülmez. Harp meydanında dahi, aç ve susuz bırakılmaz. Harbden sonra, gâzî müslümanlara, ganimet malları taksim edilirken, köle ve cariyeler de, bunlara dağıtılır. Harbden sonra, gâzîler köle ve cariyelerini, ya kendileri hizmetçi olarak kullanırlar, yahut başkalarına satarlar. Görülüyor ki İslamiyette köleler, hıristiyanların Afrikadan ve Asyadan gizlice veya zorla kaçırdıkları hür insanlar ve bunların çocukları değildir. Hür insanı kaçırmak, bunları köle olarak satmak, İslamiyette büyük günahtır. İslam devletinde, köleler ilmde ve siyasette, en yüksek makâmlara kavuşmuşlar, hatta sadrÂzam dahi olmuşlardır. Osmanlı memleketlerinin büyük sülalelerinde, sultan hanımların çoğu esirlerden idi. Kölesini kendine damad yapmış ve cariyesini nikah ile kendine zevce edip, mal ve mülküne vâris kılmış, binlerce müslüman vardır. Bir müslüman, köle ve cariye satın aldığı zaman, onun yiyeceği, giyeceği ve diğer ihtiyaçları ve muamelattaki hukukunun bütün mesuliyetleri hep bu kimseye ait olur. Köle ve cariyesini yedirmek, içirmek, giydirmek ve gönlünü hoş tutmak mecburiyetindedir. Onları asla dövemez, yapamayacakları iş veremez ve hakaret edemez. İslamiyette, köle azad etmek en büyük ibâdettir. Öyle büyük günahlar vardır ki ancak köle azad etmekle affolunur. 7-8 sene hizmetten sonra, kölesini azad edip, onu evlendirmek de, müslümanların seve seve yaptıkları, adetlerdendi. Bunların hâli, Avrupadaki ve Amerikadaki esirlerin ahvaline kıyas ve tatbik edilebilir mi?

[Bu bahsi bitirmeden önce papazlara diğer bir hususu da hatırlatmak isteriz. Müslümanların ellerinde bulunan esirlerin akraba ve yakınları, kendi esirlerini kurtarmak için, para ile müslümanlara müraceat edip, kendi esirlerinin fidyesini ödeyerek kurtarmışlardır. Fakat bu esirler müslümanlardan gördükleri şefkat, merhamet ve insanlık sebebi ile kendilerini kurtaran akrabaları ile kendi memleketlerine dönmek istememişlerdir. Müslümanların yanındaki esareti, kendi akraba, anne ve babalarının yanındaki hürriyete, tercih etmişlerdir. Bunun elbette bir sebebi vardı. Peygamberimizin kölesi Zeyd bin Hariseyi kendi memleketine götürmeye gelen babası ve amcası, Peygamberimize ne kadar para isterse ödeyeceklerini, Zeydi kendilerine vermesini rica ettiler. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” her hangi bir ücret istemedi. Zeyd bin Hariseye “radıyallâhu anh”, serbest olduğunu, isterse babası ve amcası ile gidebileceğini bildirdi. Zeyd bin Harise, babası ve amcasının bütün yalvarmalarına rağmen; Peygamberimizden ayrılamayacağını bildirdi. Bunun misalleri çoktur. Papazlar, acaba buna ne cevap verirler?]

Hıristiyanların, İslam dinine yaptıkları itirazlardan biri de, teaddüd-i zevcat, yani dörde kadar evlenme ile talak, yani boşama meseleleridir. Hıristiyanlar, (Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde, teaddüd-i zevcatın yasaklanmasına dair bir kanun bildirilmemiştir. Talak için de, açıkça izin verilmiştir. Halbuki Îsâ Mesihin İncili, doğrudan doğruya her ikisini de menetmiş, yasaklamıştır. Kurân-ı Kerîm ise, birden fazla evlenmeye izin vermiştir. Nisa sûresinin üçüncü âyetinde meâlen: (Size helal olan kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikah ediniz) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime ile dörde kadar, nikah ile evlenilebilmektedir. Bundan başka, İslam dini, erkeklerin canı istediği zaman cariyeler satın almasına da müsaade etmiştir. Bu ise, kadınlara, Allahü teâlânın tahsis buyurduğu hâle ve insanların âdil arkadaşı ve yardımcıları olmak mertebesine uygun değildir. Bu hüküm, kadınları bir hizmetçi derecesine indirmiştir. Birkaç kadınla evlenmek, mesut bir evliliğe muhalıftır. Çünkü, zevc ile zevcenin tam olarak anlaşması ve tanışmalarına mâni olup sülalenin emniyet ve saadetini ortadan kaldırmaktadır) demektedirler.

Papazlar, adetleri olan, hilekar fikirlerinden dolayı, burada da, âyet-i kerimeyi işine geldiği yere kadar yazmış, sonraki kısmını yazmamıştır. Nisa sûresinin üçüncü âyetinin tamâminda meâlen: (Eğer yetim kızların haklarını [kendileri ile evlendiğiniz takdirde] gözetemeyeceğinizden korkarsanız, onlardan başka kadınlardan helal olanları, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder nikah edin. [Yani 4 kadından fazlası ile evlenmeyin.] Eğer o kadınlar arasında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, birini ihtiyar edin [seçin]. Yahut, sâhip olduğunuz cariyeleri ihtiyar edin. İşte bu bir zevce, yahut cariyeler ile kanaat etmeniz, adaletten ayrılmamaya daha yakındır) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimenin mealinden anlaşılır ki daha önceki kavmler [bilhassa Araplar] arasında, evlenilecek kadın için belli bir aded olmadığından, bir kimse 5, 10, 20 kadınla evlenebiliyordu. İslam dini bunu dörde indirmiştir. Ayrıca, buna zevceler arasında adalet yapmayı da şart koşmuştur.

Hanımları arasında adaleti yerine getirmekte olan zorluklar göz önüne getirilirse, aklı olan ve adaletsizlikten korkan kimse için, bir kadından fazlası ile evlenmek mümkün olamaz. Yani İslam dini zâhirde dörde kadar evlenmeye ruhsat [izin] verdiği hâlde, ortaya koyduğu adalet şartı ile zımnen birden fazla evlenmemeyi tenbih etmiştir. Hatta, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” hanımlar arasında adaletin nasıl olacağı sorulduğu zaman, (Birinin elinden bir bardak su içersen, diğerlerinin ellerinden de bir bardak su içmektir) cevabını vermiştir. Bunu tatbik etmek, bir kimse için çok zor olduğundan, İslam dini bir kadınla evlenmeyi tavsiye etmektedir.

Papazların, İnciller birden fazla kadınla evlenmeyi doğrudan doğruya menetti [yasakladı] demeleri, İncillerde bildirilenin tersidir. Çünkü İncillerde, (Birden fazla kadınla evlenmeyin) diye bir nehy mevcûd değildir. Fakat, Matta İncilinin 19. babının 3. ve devâmındaki ayetlerinde, (Ferisiler İsayı deniyerek gelip dediler: Her sebep ile hanımını boşamak câiz midir? Îsâ cevap verip: Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını ve “Bunun için insan babasını ve anasını bırakacak ve hanımına yapışacaktır ve ikisi bir beden olacaktır” dediğini okumadınız mı? Artık onlar iki değil, fakat bir vücutdurlar. İmdi Allah’ın birleştirdiğini insan ayırmasın) dedi. Bundan, birden fazla kadın ile evlenmenin yasaklandığı anlaşılamaz. Fakat, her zevce, zevci ile tek bir vücut kabul edildiğinden, boşamak işinde ileri gidilmemesini emrettiği anlaşılır. Hâl böyle olunca, papazlar, yalnız İslam dininin değil, Îsâ aleyhisselâmın, tamam etmeye memur olduğu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin de batıllığını iddia ederek, Îsâ aleyhisselâmın dininden çıkmış oluyorlar.

Talak işinde de hâl böyledir. İncillerde, zinatan başka bir sebep ile talak vermekten nehy vardır. Ancak, bu İncillerin doğruluğu bizce şüpheli olduğundan, bu nehyin, Îsâ aleyhisselâma vahiy olunan hakiki İncil ayetlerinden olduğunu kabul edemeyiz. Buna bazı delillerimiz vardır:

1 — Bu bahs, Matta İncilinde görülen, garib bir ayette yazılıdır. Mattanın 19. babının üçüncü ve devâmindaki ayetlerde diyor ki (Ferisiler, İsanın yanına gelip onu deniyerek dediler: Her sebep ile karısını boşamak câiz midir? Îsâ cevap verip dedi: Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını ve “Bunun için insan babasını ve anasını bırakacak ve zevcesine yapışacaktır ve ikisi bir beden olacaktır” dediğini okumadınız mı? Onlar artık iki değil, fakat bir bedendirler. İmdi Allah’ın birleştirdiğini insan ayırmasın. Onlar İsaya dediler: Öyle ise, Mûsâ niçin bir boşanma kağıtı vermeyi ve kadını boşamayı emretti? Îsâ onlara dedi: Kalplerinizin katılığından dolayı hanımlarınızı boşamanıza Mûsâ müsaade etti. Fakat başlangıçta böyle değil idi. Ben size derim: Kim zinatan başka bir sebep ile zevcesini boşar ve başkası ile evlenirse, zina eder. Boşanmış olan kadınla evlenen de zina eder. Şakirdler İsaya dediler, eğer erkeğin hanımı hususunda hâli böyle ise, evlenmek hayırlı değildir. Fakat Îsâ onlara dedi: Bütün adamlar bu sözü kabul edemez. Ancak kendilerine kabulü verilmiş olanlar kabul eder. Çünkü bazı anadan doğma hadımlar vardır ve bazısı insanlar tarafından yapılmış hadım vardır. Göklerin melekutu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Kabul edebilen bunu kabul etsin) demektedir.

Bu ibaredeki birinci sualin cevabında, Mûsâ aleyhisselâmın boş kağıtı verme izininin sebebi bildirilmekte ve kalplerin katılığından dolayı, hanıma boşama kağıtı vermeye Mûsâ aleyhisselâmın izin verdiği bildirilmektedir. Bu, hem Mûsâ aleyhisselâma, hem de Îsâ aleyhisselâma, ayıp ve kusur isnad etmek olur. Çünkü, bu cevaptan, Allahü teâlânın emri olmaksızın Mûsâ aleyhisselâmın kendiliğinden emir ve nehy yapabildiği, hatta başlangıçta böyle değil iken, Beni İsrailin kalplerinin katılığından dolayı, boşamaya izin vermiş olduğu mânâsı çıkar. Bir diğer husus da: Kalp katılığı, talaka sebep olan hallerden olmadığı için, böylesine saçma bir cevabı Îsâ aleyhisselâma nisbet etmek rezilliği ortaya çıkar. Diğer bir gariblik de şudur: Îsâ aleyhisselâm Ferisiler ile konuşurken, şakirdler konuşmaya karışarak sohbeti bozup, (Eğer zinatan başka bir sebep ile zevceyi boşamak yoksa, evlenmek hayırlı değildir) sözünü söylemeleridir. Çünkü, havarilerin önceki Peygamberlerin kitaplarına bilgileri gâyet az idi. Îsâ aleyhisselâm ise, tam vakıf idi. Havarilerin Îsâ aleyhisselâma karşı itiraz eder gibi böyle bir sözü söylemelerine hayret edilir. Çünkü bu hüküm, akla, hikmete ve adete o kadar muhalif görünmüş ki Îsâ aleyhisselâmın düşmanlarından önce, kendi şakirdleri, kendisine itiraz etmişler demek olur. Bir diğer gariblik ise, şakirdlerin itirazına karşı evlenmemeyi, hadım kimseler gibi kabul edip, onları üç kısma ayırarak, kiminin yaratılıştan, kiminin insanlar tarafından yapılmış, kiminin göklerin melekutuna kavuşmak arzusu ile hadımlığı ihtiyar ettikleri tafsilatını, Îsâ aleyhisselâma isnad etmektir. Hadım olan kimselerin evlenmemeleri tabiî olup evliliği kabul etmelerinin veya etmemelerinin onlarca bir kıymeti yoktur. Ayrıca, burada asla münasebeti olmayan hadımlığın çeşitlerinin anlatılması da tamamen hezeyandır. Îsâ aleyhisselâm gibi, şânı yüksek bir Peygambere böyle şeyler yakıştırılamaz. Onun derecesinin pek yüksek olduğundan şüphe olunamaz.

2 — Îsâ aleyhisselâm, (Ben şeriati yıkmaya değil, tamam etmeye geldim) deyip dururken, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde olan böyle bir esâsı, böyle bir hükmü değiştirmiyeceği meydandadır.

3 — Matta İncilinde yazılı olan bu bahs, Markos İncilinin 10. babında da anlatılmaktadır. Markosta, şakirdlerin sordukları sual ve sonradan (Evlenmemek daha hayırlıdır) dedikleri gibi bir şey ve hadım olanların çeşitleri ile ilgili, her hangi bir şeyin bulunmamasıdır. Matta İncilinde bildirilen bu haber mütevatir olsa idi, Markos, Matta İncilinden anlatılan bu bahsin baş tarafını yazdığı gibi, son tarafını, yani havarilerin sualleri ve bunun cevabı ve hadım olanlar ile ilgili kısımlarını da yazardı.

4 — İki İncilin ibareleri arasında, mânâ cihetinden olan farklılıktır. Çünkü Markos İncilinin 10. babının 2. ayeti ve devâmında, (Ferisiler geldiler ve onu deniyerek: Adama zevcesini boşamak câiz mi? diye kendisinden sordular. O da bunlara şöyle cevap verdi: Mûsâ size ne emretti? Onlar da dediler: Mûsâ bir boşanma kağıtı yazmaya ve kadını boşamaya müsaade etmiştir. Fakat Îsâ onlara dedi ki yüreklerinizin katılığından dolayı size bu emri yazdı. Fakat hilkatin başlangıcından Allah onları erkek ve dişi yarattı) demektedir.

Matta İncilinin 19. babının 8. âyetinde ise, (Yüreklerinizin katılığından dolayı, zevcelerinizi boşamanıza Mûsâ müsaade etti. Fakat başlangıçtan böyle değil idi) demektedir. Bu iki ibare arasında iki şekilde ayrılık vardır: Birinci ayrılık, Matta İncilinin ibaresinde, Mûsâ aleyhisselâmın talaka izin verdiği anlaşıldığı hâlde, Markosun ibaresinden, Mûsâ aleyhisselâmın talakı emrettiği anlaşılmaktadır. İkinci ayrılık ise, Matta İncilinin ibaresine göre, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden önce talak yokmuş, sonradan Beni İsrailin kalplerinin katılığından dolayı, Mûsâ aleyhisselâm onlara talak için izin vermiştir. Markosun bildirdiğine göre ise, başlangıçtan kelimesi yerine hilkadden, yani yaratılıştan kelimesi kullanılmıştır. Markosun ibaresindeki mânâ, ilk yaratılıştan Allahü teâlâ onları erkek ve dişi yarattı demek olur ki Matta İncilinin ibaresine muhalıftır.

5 — [İncillerin bildirdiğine göre], Îsâ aleyhisselâm, Davud aleyhisselâmın sülalesinden olmakla iftihar etmiştir. Davud aleyhisselâmın, müteattid zevceler sâhibi olduğunu bildiği hâlde, birden başka kadınla evlenmeyi nehy etmesini, akıl kabul edemez.

Bu deliller ile biz bu ayetlerin, Îsâ aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından inzal edilen, hakiki İncil ayetlerinden olmayıp, sonradan İncillere sokuşturulmuş olduğunu ispat ederiz. Eğer papazların, tersini ispat etmeye delilleri var ise, beyan etmelidirler. Bizlere çok garib görünen bir husus da, İslam dinindeki talaka izin verilmesine itirazın, protestanlar tarafından yapılmasıdır. Çünkü tarihlerde bildirildiği gibi, miladın 400 tarihine kadar hıristiyanlar arasında, talaka dair asla bir münakaşa ve ihtilaf vuku bulmamış ve Tevratın hükmü ile amel olunmuştu. O asırda, Sent Augustin ismindeki piskopos talakı kesinlikle nehy etti. Katolik kilisesi, bugün hala onunla amel etmektedir. [St. Augustin, katoliklerin azizlerinden olup miladın 430 senesinde, Tunusun Bone şehrinde öldü.] Avrupalı hıristiyan krallardan bâzıları için, papazların talaka izin verdikleri de oldu. Fakat bunlar, siyaset icâbı olduğu için, kilise buna itibar etmeyip, görüşleri bugün yine talakın câiz olamayacağı, şeklindedir.

Protestanlar, katolik kilisesinin talak verilmiyeceği görüşüne itiraz ettiler. Luther, diğer hususlarda olduğu gibi, talak hususunda da, katolik kilisesine muhalefet etti ve talaka ruhsat verdi. O hâlde, protestanların talaka itirazları, kendi dinlerinin kurucusu olan, Luthere de itiraz olur.

Bu papaz, birden fazla evlenme ve talakın bazı ahvalde lüzumlu ve güzel bir şey olmayıp, bil’aks nice zararların meydana çıkmasına sebep olduğunu uzun uzun beyan ederek, İslam kadınlarının da zihinlerini karıştırmak ve sapıtmak için, hayli sıkıntılara girmiştir. Madem kendisi, nakli bırakıp, akli deliller ile fesad çıkarmaya çalışmaktadır. Biz de onun iftirâlarının akli olan mahzurlarını beyan edelim:

Her iklimin kendine mahsus tabiati ve tesirleri olduğu gibi, her iklimde bulunan milletler ve kavmlerin de, kendilerine mahsus bir takım milli örf ve adetleri vardır. Asırlardan beri, o adetlere alışmış olduklarından, onu terketmeleri mümkün değildir. Çünkü bu adetlerin ekserisi, o iklimin havası ve suyu ile yoğrulmuş olan huylarının icâbıdır. Onları, bu huylardan vazgeçirmek, bir şeyin mahiyetini değiştirmek gibidir. İşte, teaddüd-i zevcat ve talak hususu da, ekvatora yakın olan ve havası sıcak olan memleketlerin ahalisi arasında, uzun zamandan beri mevcûd olan, bir örf ve adet idi. İmkan sâhibi olanların, çok kadını nikah etmeleri; Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanına kadar devam etti. Bundan sonra, Kurân-ı Kerîm nazil olmuş ve Kurân-ı Kerîm bu kadın sayısını dörde indirmiştir. Buna da, adalet şartını koyarak, zımnen bu sayıyı bire tahsis etmiştir. Buna göre, Arap kavmi gibi pek çok kadın ile evlenmeye alışmış bir kavmi, dörde kadar kadınla evlenmeye alıştırmak [ve eski adetlerinden vazgeçirmek] Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mucizelerindendir. Bununla beraber, Asya ahalisinin meşreb ve yaratılışları, Avrupalılara benzemediğinden, onlar birden fazla kadınla evlendikleri zaman, papazların zannettikleri kadar uygunsuzluklar meydana gelmez. Çünkü evlenmek üç sebep ile olur:

1 — İnsan neslinin devamı,

2 — Bir başkasının mülküne tecavüzden ve zinatan sakınarak, iffet ile yaşamak,

3 — Ev işlerinin güzel bir şekilde tanzimi ve malların ve eşyanın muhafazasıdır.

Bir kadın çocuk sâhibi olamadığı zaman, evliliğin birinci sebebi yerine gelmeyip, insan neslinin inkıtaına sebep olur. Eğer zevce bir hastalığa mübtela veya yaratılışta bünyesi gâyet zayıf olur, zevcinin bünyesi de kuvvetli ve sıhhatli olursa, evliliğin ikinci sebebi de zail olur. Bunun zail olması ise, zina gibi, pek büyük bir fesada sebep olur. Bir diğer husus da, eğer kadın müsrif, sefih, itaatsiz, hâin ve kötü huylu ve kötü dilli olursa, üçüncü sebep de yok olmuş olur. Böylece erkek ömrünün sonuna kadar, gariblik, eziyet ve hüsran içerisinde bulunur. Zengin ve haysiyet sâhibi nice hıristiyan vardır ki hanımı çocuksuz veya yaşlı veya sefih ve kötü huylu olduğu için, onu boşayarak bir diğerini alamaz. Böylece, hıristiyan olduğuna, günde bin kere pişman olur. Fakat müslümanlarda, zevcesini boşamak zevcin ihtiyarı altında olduğundan, zevcesi kendisine muvafık olmazsa, boşayarak ondan ayrılır. Zevcesi kendisine muvafık olduğu takdirde, ömürlerinin sonuna kadar, mesut olarak beraberce yaşarlar. Müslümanların ekserisi böyledir. Bunun için, İslam milletlerinde, müslüman olduklarına üzülmelerine ve pişman olmalarına hiç bir sebep yoktur.

Bu husustaki bir diğer incelik de, hıristiyanlar evlenmeden önce birbirleri ile görüşüp, konuşurlar. Bu sebep ile iki taraf birbirlerinin ahlakını, tavrlarını inceliyip öğrendikten sonra, tarafların muvafakati olursa evlenirler. Fakat iki taraf da birbirlerine hoş görünmek için beraber bulundukları sırada, gâyet ihtiyatlı davranıp, kötü huylarını birbirlerine his ettirmemeye çalışır, birbirlerini aldatırlar. Ancak tecrübesizlikle, gençlikten gelen duyguların ve şehvani kuvvetlerin tesiri ile önceden tanışmalarının faydası olmaz. Bunun da delili, hıristiyan ailelerin çoğunda, evlendikten sonra görülen hoş olmayan hallerdir. Her memlekette, bilhassa Avrupada, sadece zevcesi ile ömrünün sonuna kadar beraber yaşayıp, başka bir kadınla ilgisi olmamış güçlü, kuvvetli kimse pek azdır. Bu da tabiî bir iştir. Çünkü, onlarda kadınlar ile görüşmek memnû olmadığından, herkes zevcesini alıp balolara, [tiyatrolara, sinemalara ve diğer eğlence ve içki yerlerine ve] misafirliğe giderler. Orada, kendi zevcesi ile beraber oturmak ayıp olduğu için, herkes zevcesini başka bir erkeğe teslim eder. Kendisi de, bir başkasının zevcesini alarak dans ederler ve birbirlerini aldatırlar. İnsan nefsinin icâbı, zaman ile her şeyden bıkkınlık ve usanç gelir. Bir kimsenin zevcesi, ne kadar güzel ve iyi ahlak sâhibi olsa, zaman ile başlangıçtaki muhabbet ve ateşi azalır. Böyle bir mahalde, gerek erkek, bir diğer kadına ve gerek zevce, bir diğer erkeğe çaresiz meyl eder. Hıristiyan memleketlerinde, kadınlar ve erkekler, birbirleri ile karıştıkları, görüştükleri ve konuştukları için, zina etmeden ömr geçirmiş bir erkek ve kadın pek nâdir bulunur. Kadın erkek, hiç bir çekinme ve kaçınma olmaksızın, beraber oturmaları, konuşmaları ve görüşmeleri ile kadınlara hürmet ediyoruz ve haklarını yerine getiriyoruz dedikleri hâlde, onları bu tehlikelere kendileri düşürerek, hakikatte kadınları tahkir etmekte, aşağılamakta ve ticaret metaı olarak kullanmaktadırlar. Fakat müslümanların zevceleri, ırz, namus ve haya sâhibi olarak, zevcleri yanında [ve her yerde] muhterem olduğundan, zevcleri onları böyle tehlikelere ve hakaretlere lâyık görmezler. Herkes, en çok sevdiği ve kıymetli olan şeyleri kendi nefsi için sakladığı gibi, müslümanlar da, kendilerine her şeyden kıymetli, aziz ve muhterem bildikleri zevcelerini, hanımlarını uçan kuştan esirgerler. Bu ise, muhabbetin, sevginin çokluğundandır. Avrupalılar, bu hususta ahlak ve namus duygusundan uzaklaşmışlardır. Zevcin, zevcesini veya zevcenin zevcini kıskanması, çok gülünç ve alay konusu olan bir ahmaklık kabul edilmektedir. Bir kimse hakkında, filan kıskanç imiş denilince, terbiyesiz ve ahmak sayılır.

Avrupanın, insanlık edeblerine tamamen zıd olan bu halinden, ziyâdesi ile istifade edenler, papazlar oldular. Papazlar için bu halin devâminı istemek tabiîdir. Bizim tanıdığımız hıristiyanlardan birisi, Almanyada doğup büyümüş ve protestan olarak yetişmiş iken, balolara kız kardeşlerini götürüp, başkalarının eline terketmeye namus duygusu ile râzı olmadığından, vatanı olan Almanyayı ve dini olan hıristiyanlığı terkederek, İstanbul’a gelmiş ve müslüman olmak ile şereflenmiştir. Bugün Osmanlı devletinin mühim işlerinde hizmet etmektedir.

Avrupayı görmüş olanların bildiği gibi, birçok kibar ailelerde zevc ve zevce arasındaki şekli bir birleşme ve ittifak vardır. Evlerine misafir geldiği ve kendileri de misafirliğe gittikleri zaman, dostlarına karşı, zevc ve zevce güya, birbirlerine çok bağlıymışlar gibi, güzel muamele ederler. Fakat bir müddet sonra, aileler birbirlerine yakınlaşıp karıştıkları zaman, zevc ve zevcenin asıl düşünceleri anlaşılır. Yani her biri, diğerini görmek istemeyecek kadar, birbirlerinden bıkmış, usanmıştır. Hatta bâzıları, ne sen bana karış, ne de ben sana karışayım diye, mukavele yapmışlardır. Böylece, zevcin birkaç sevgilisi olduğu gibi, zevcenin de nice sevgilileri olup ikisi de, kendi zevk ve safalarında ayrı ayrı vakit geçirmektedirler. Ayrıca, iki taraftan biri, hayatta olduğu müddetce, bir başkası ile evlenemediklerinden, birbirlerinin ölmesini beklerler. Bâzen, biri diğerinden kurtulmak için, öldürmeye dahi teşebbüs etmektedir. Talakın bulunmamasının Avrupa milletleri için zararları pek çoktur. Bunun için, 1206 [m. 1792] senesinde, talakın resmen yasak olduğu Fransada talak, kanunlarca tanındı. Yani, talaka izin verildi. 1816 senesinde, papazların çalışmaları ile yine kanunlardan talak izini kaldırıldı. Talaka tekrar kanunlarca izin verilmesi için, 1830 ve 1264 [m. 1848] senelerinde hükümet adamları, hukukçular ve ilim adamları tarafından pek çok gayret sarf edildi ise de, papazların entrikaları galebe çalarak talakın serbest bırakılması için çalışanlar muvaffak olamadılar. Avrupalılar, köleliği insanlığa mugayir, insanlığa zıd gördüklerinden, köleliğin kaldırılması için sarf ettikleri çalışma ve gayretleri ne kadar takdire şayan ise, kendilerinde bir ömür boyu süren ve mal, nesl ve iffet için olan çeşitli zararları, her gün daha açık bir şekilde görülmekte olan talak verememek [kadınını boşıyamamak] esaretini hala kaldırmamalarına çok teaccüb edilir. Yaşlıca bir adâmin genç zevcesi, açık saçık dolaşıp, istediği delikanlılar ile görüşse ve bu adam zevcesini bundan men’ edemeyerek, başkaları ile yatıp kalkmasından şüphe etse, bu kadından dünyaya gelen çocuklar her gün, gözünün önünde koşup gezerken, aşağılık duygusu içerisinde ah ederek, elbette bu çocuklar benden değildir, fakat benim mirasımı paylaşacaklardır demez mi? Dünyadaki ömrünü gam ve keder içerisinde geçirmez mi? O kimse için, bundan büyük azap olur mu? Yahut, afife genç bir kadın, kendi rızası olmadan iktidarsız bir ihtiyarla veya hiç hoşlanmadığı bir adam ile evlendirilse, bu kadın, bütün gençliğini büyük bir azap içerisinde geçirir. Ayrıca, ondan meydana gelecek neslden, medeni bir cemiyeti mahrum bırakmak, hikmete hiç uygun olmayan ve medeniyetin icap ettirdiği bir şey değildir. Bu kadın, artık canından bezerek, kocası hayatta iken, bu beladan kurtulamayacağını bilince, uygun bir vakitte kocasını suikast ile ortadan kaldırma fikrine kapılırsa veya afife iken ızdırab, üzüntü ve gençlik arzuları ile yoldan çıkarsa, papazlar mesul olmaz mı?

Erkeklerle kadınların bir arada toplanmaları, oturup kalkmaları ve balolarda kadınların boyunları, gerdanları, kolları açık olarak dans etmeleri ve süs eşyalarını ve ziynetlerini takarak gelip, kadın erkek karma karışık oturmaları câiz olunca, buralarda gözlerini birbirlerine bakmaktan muhafaza edecek kaç erkek ve kaç kadın bulunabilir? Müslüman kadınların, evlerinden sık sık sokağa çıkmaları ve yabancı erkeklerle konuşmaları ve bir arada bulunmaları, gülüp şakalaşmaları olmadığından, onlar için böyle bir tehlike yoktur. Bir müslümanın zevcesi, çirkin ve kötü huylu olsa bile kendisi ondan başka kadın görmediğinden ona kanaat eder. Müslüman bir hanımın, kocası ne kadar uygunsuz olsa da, kendisi başka bir erkekle konuşmadığı, oturup kalkmadığı için, ona tahammül eder ve geçinir gider. Felakete sebep olacak, zararlı hallerde bulunmazlar. Kıskançlık sâhibi ve ayıp bilen bir kimse için, İslam dininden başka bir dinde, asla kalp huzuru ile yaşamak mümkün değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, her milletin kendine mahsus bazı adetleri olup bunlardan ayrılması mümkün olamayacağından, biz itirazcı papaza iffet ve ismetin [namus ve hayanın] lezzetini ve letâfetini anlatacak değiliz. Çünkü bu, vicdani bir lezzettir. İnsanın çok sevdiği ve sadece kendisinin su içtiği bir bardaktan, başkasının su içmesine bile râzı olmaması, normal bir iş olduğu hâlde, kendinin bir parçası ve neslinin emânet olunduğu bir gizli hazinesi olan hanımını, nefslerinin esiri olan şehvetperestlerin helak etmesi için, önlerine atmasını, bir insanın nasıl kabul edebileceğini anlamıyoruz.

[Hıristiyan memleketlerinde, kadınlar, kızlar, başları, gerdanları, kolları, bacakları açık geziyorlar. Erkekleri fuhşa, zinaya sürüklüyorlar. Evde zevcesi yemek pışırir, çamaşır yıkar ve evi temizlerken, erkeği iş yerinde veya sokakta hoşuna giden çıplak bir kadınla zevk safa, hatta zina yapıyor. Akşam evine düşünceli ve yıpranmış olarak geliyor. Kötü hayallere dalarak, vaktiyle beğenmiş, sevmiş, seçerek almış olduğu zevcesinin, yüzüne bile bakmaz oluyor. Evdeki yorgunluğunu gidermek için, alaka ve neşe bekleyen zevcesi, haklarına kavuşamayınca, asabi buhranlar geçiriyor. Aile yuvası bozuluyor. Sokaktaki kadına bakan erkek, onu kirli çamaşır gibi bırakıyor. Bir başkası ile anlaşıyor. Böylece, her sene, binlerce kadın ve erkek ve çocukları perişan oluyor. Ahlaksız ve anarşist oluyorlar. Cemiyet, millet, çökmeye sürükleniyor. Açık, kokulu, süslü dolaşan kadınların, gençlere ve millete zararları, alkollü içkilerden ve uyuşturucu zehirlerden, daha çok ve daha korkunç oluyor. Allahü teâlâ, kullarının dünyada felakete, ahirette de şiddetli azaplara yakalanmamaları için, kadınların kızların örtünmelerini emretti. Ne yazık ki nefslerinin, şehvetlerinin esiri olan bazı kimseler, Allahü teâlânın emirlerine gericilik, kâfirlerin şaşkın, çılgın işlerine ilericilik diyor. Bu ilericilerden, aydınlardan bazısı, meslektaşları vasıtası ile bir diploma ele geçirmiş. Köşe başlarını paylaşmışlar. Baykuşlar gibi ötüyorlar. Her fırsatta İslamiyete saldırıyorlar. Bu kahramanlıkları(!) ile tarihi düşmanımız olan hıristiyanlardan, yahudilerden ve komünistlerden, alkış ve maddi yardımlar toplayarak güçleniyor, binbir hiyle ile gençleri aldatıyorlar. Allahü teâlâ, sözde ilericilere, aydın kimselere akıl versin! Hakkı batıldan ayırmalarını nasip eylesin! 258. ci sayfadaki (Tenbih)e bakınız!]

Bâzıları, buna cevap olarak, (Kadınların terbiyesine vakti ile ihtimam olunmakta idi. Kadın, zevcelik vazifelerini gereği gibi öğrendikten sonra, her türlü mecliste bulunabilir. Böyle olunca, onun yoldan çıkmasından korkulmaz. Çünkü, ilim nefse gâlip olur) demektedirler. Bunu söyleyen kimsenin 30 yaşında, bedenen kuvvetli ve terbiyeli bir erkek ve hanımının da çirkin, fakat çok terbiyeli olduğunu ve bu ikisinin bir ziyafet sofrasında bulunduğunu kabul edelim. Erkeğin, gâyet güzel, cilveli ve insanı cezb eden genç bir kadının yanına tesadüfen oturup, onunla ülfet ve yakınlık kurduğunu, zevcesinin de, genç bir delikanlının yanına oturup, onunla kadeh tokuşturup, yakınlık kurduğunu düşünelim. Gerek zevc, gerek zevce, hatırlarına gün begün şeytani fikirlerin gelmesine mâni olabilirler mi? İlm ve terbiye, bir dereceye kadar insanın nefsinin tabiî arzularının icabını önleyebilir. Fakat ilk fırsatta, insan nefsinin tabiatı icâbı olan arzular, tamamen meydana çıkıp, terbiye bir tarafta kalır. Sadi-i Şirazinin şu sözü ne güzeldir: (Aç bir zındığın, hiç bir kimsenin bulunmadığı bir sofrada, ramazanda olduğunu düşüneceğine inanılır mı?)

Evet, eğer erkek hadım ise, ona güvenilebilir. Fakat bundan, mecazen hadım olanların, yani din için nefslerinin şehvani arzularından kurtulduğunu iddia edenlerin, müstesna tutulmaları icap eder. Çünkü, böyle kendini mecazen hadım ettiklerini söyleyen nice papazlar görülmüştür ki yaptıkları söylediklerine asla uymamıştır. [Kendilerini mecazen hadım eden papazların, günah çıkarmak için gelen kadınlarla, bir hücrede yalnız kalınca, yaptıkları fuhşiyatı, bütün dünya bilmektedir. Gündüzleri ruhban kıyafetinde, geceleri ise, eğlence yerlerinde dans ederken, resmleri çekilip, gazetelerde teşhir edilen papazlara, sık sık şahit oluyoruz.] Evet, Allah rızası için nefsini tamamen terbiye edenler için, şüphe götüren bir taraf kalmaz. Böyle cisimani bir fedâkarlık, dindar ve itimata lâyık görünen papazlarda zuhûr etseydi, hıristiyanlığın ruhani tesirine karşı söylenecek bir şey olmazdı.

Bu papaz, bir risalesinde, müslümanların “Îsâ aleyhisselâm öldürülmeyip, diri olarak semaya kaldırılmıştır” şeklindeki îtikatlarına itiraz ediyor ve “Bu îtikat, bütün tarihlere muhalif olduğu gibi, tevatüre de zıttır. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmesinde bir takım mucizeler gösterdiği 4 İncilde yazılıdır. Havarilerin gözleri ile gördükleri, tevatüren bizlere ulaşmış olduğu için, bu tevatürü inkâr etmek nasıl câiz olabilir” diyor.

CEVAP: Herkesin malumu olduğu gibi, selefte [geçmişte] vuku bulan ve tevatürün, haleflerin [sonra gelenlerin] emniyet ve itminanlarına sebep olması için, rivayet edenlerin vak’ayı bizzat görmüş olmaları ve bunların yalan üzere birleşmelerinin aklen mümkün olmaması lâzımdır. Halbuki Îsâ aleyhisselâmı, hıristiyanların îtikadına [inancına] göre yahudiler yakaladıkları zaman, yanında bulunan şakirdlerin hepsi firar edip, sadece Petrus onun arkasından gitti. O da, horoz üç defa ötünce ve üç defa yalan söyleyerek, Îsâ aleyhisselâmı tanımadığını söyledi. Îsâ aleyhisselâm zannettikleri kimse çarmıha gerildiğinde, yanında kimse bulunmadığı gibi, havarilerden biri dahi bulunmamıştır. Birkaç kadının uzaktan seyr ettikleri, Matta ve Markos İncillerinde yazılıdır. Yuhannada ise, bu sözler olmadığı için, papazın (4 İncilde yazılıdır ve havariler gözleri ile gördüler) demesinin, yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Yani, bu hususta herhangi bir tevatür yoktur. Hele papazın, delil olarak beyan ettiği tarih kitapları, tevatür ile Sâbit olmayan haberleri mehaz olarak kabul ettikleri için, bu kitapların hiç birisi itimata lâyık değildir. Bu hususta İncillerin rivayetleri şöyledir:

Matta İncilinin 27. babının 50 ve devâmındaki ayetlerde, (Îsâ çarmıh üzerinde ruhunu teslim etti. Ve işte mabedin perdesi yukarıdan aşağıya kadar iki parça oldu. Yer sarsılıp kayalar yarıldı. Kabirler açılıp uykuda olan nice mukaddeslerin cesetleri kıyam ettiler. Onlar kabirlerden çıkıp, İsanın kıyâmindan sonra mukaddes şehre (Kudüse) girdiler ve birçok kimselere göründüler) demektedir. Batılı yazarlardan Norton, kitabında bu vakıanın açık bir yalan olduğunu bildirmekte ve bunun delillerini de beyan etmektedir. Norton, İncili himaye ve müdafea eden kitabında diyor ki (Bu hikaye yalandır. Bunun en mühim delili şudur ki Kudüsün harab edilmesi üzerine perişan olan yahudiler, Mescid-i aksâ için söyledikleri harikulade şeyler arasında bulunan yalanlardan birisi de budur. Sonradan bir ahmak, bu fıkrayı Îsâ aleyhisselâmın çarmıha gerilmesi zamanına münasib görerek, Matta İncilinin ibranice nüshası kenarına teberrüken yazmış, daha sonra ise, kendisi gibi ahmak bir katib, bunun bir sûretini yazarken, bunu Matta İncilinin içerisine almıştır. Bu metin de, onlar gibi bir mütercimin eline geçmiş ve olduğu gibi tercüme etmiştir.) [Bu tercüme de, kilisenin resmi din kitâbi olmuştur.]

Papazın, mucizeler olarak bildirdiği hikayesinin aslı olmadığının çeşitli delilleri vardır:

1 — Matta İncilinde yazıldığına göre, çarmıha gerilme hadisesinin ikinci günü yahudiler, Romalıların Kudüsteki valisi olan Pilatusa gelip, (Ey efendimiz! O aldatıcı daha sağ iken üç gün sonra kıyam ederim demiş idi. İmdi emret ki üçüncü güne kadar kabri beklesinler de, şakirdleri gelip onu çalarak halka: O kıyam etti demesinler. Sonuncu sapıklık birincisinden daha kötü olur) dediler. [Matta bab 27, âyet 62 ve devamı.] Mattanın 27. babının, 24. ayetine göre, Pilatus ve zevcesi, Îsâ aleyhisselâmın katl edilmesine, kalben râzı değillerdi. Pilatus, yahudilerin ısrarlarından dolayı çaresiz müsaade etmişti. Eğer mucizeler görülseydi, yahudilerin Pilatusa sonradan giderek, bu sözü söylemeleri mümkün olamazdı. Çünkü heykelin, yani Mescid-i aksanın perdesi yırtılmış ve kayalar yarılmış ve kabirler açılıp, meyyitler aşikar Kudüs şehrinde dolaşıp durdukları, Mattada bildirilmektedir. Pilatus ve zevcesi, Îsâ aleyhisselâmın katl edilmesine râzı olmadıkları hâlde, bu kadar mucizeyi gözleri ile görürlerken, yahudiler onun huzurunda, Îsâ aleyhisselâma aldatıcı ve doğru yoldan dalâlete saptırıcı diyemeyecekleri ve demiş olsalar dahi, Pilatusun onları tekzib edeceği, açıkça anlaşılabilecek bir iştir.

2 — Ruh-ül-kuds havarilere inip, havariler muhtelif lisanlar ile konuşmaya başladıkları zaman, Amâl-i rusulün ikinci babında yazıldığı gibi, insanlar hayret edip, üç bin kimse derhal imana gelmiştir. Ölülerin kabirlerinden çıkıp Kudüste dolaşmaları, mabedin perdesinin yırtılması, yerin sarsılıp kayaların parçalanması, havarilerin çeşitli lisanlar ile konuşmalarından daha ziyâde insanlara dehşet vericidir. Eğer Îsâ aleyhisselâmın görünmesi ve mucizeler göstermesi doğru olsaydı, binlerce kişinin o zaman imana gelmeleri icap ederdi. Halbuki bu hadiselerin vukuunda, bir kimsenin dahi imana geldiğine dair, İncillerde bir işaret yoktur. [Bu da ispat ediyor ki Mattanın sözü doğru değildir.]

3 — Markos ve Luka, sadece heykelin perdesinin yırtıldığını söylemişler ve zelzelenin vuku bulmasından ve kayaların yarılmasından ve mezarların açılıp, mukaddeslerin cesetlerinin kıyam ile şehir içerisinde gezdiklerinden hiç bahs etmemişlerdir. Îsâ aleyhisselâmın mucizelerini, elinden geldiği kadar mübalağalı göstermeye uğraşan Yuhanna İncilinde ise, ne mabedin perdesinin yırtılmasına, ne zelzele olup kayaların yarılmasına, ne de mukaddeslerin cesetlerinin kıyam edip şehirde gezmelerine dair, bir bilgi yoktur. Eğer bu hadiseler doğru olsaydı, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinin, bu hususta sukut etmiyecekleri açıktır.

4 — Mattanın yazdığına göre, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerilirken, orada şakirdlerden hiç kimse yokmuş. Fakat, Celileden beri kendisini takip eden Mecdelli Meryem ve Yakup ile Yosesin anneleri olan Meryem ve Zebedenin oğullarının anası orada bulunup, uzaktan bakmışlar. [Matta: 27-56]

Markosun bildirdiğine göre, orada şakirdlerden kimse bulunmayıp, Mecdelli Meryem ve Yakup ile Yosesin anneleri olan Meryem ve Salome ve onunla beraber Kudüse gelmiş olan başka bir çok kadınlar var imiş. [Markos bab 15, âyet 40, 41.]

Lukanın ifadesine göre, Îsâ aleyhisselâm yakalandığı zaman, Onu tanıyanların hepsi, Celileden gelen kadınlar ile beraber hazır imişler. Fazla olarak da bunu seyr etmek için toplanan halk var imiş. Bütün bunlar, Îsâ aleyhisselâma yapılan hakaretleri gördükleri için, göğüslerini döverek, Îsâ aleyhisselâmın ardısıra gidiyorlar imiş. [Luka bab 23, âyet 27.]

Lukanın bu yazıları, Matta ve Markosun bildirdiklerine uymamaktadır. Matta ile Markosa göre, Îsâ aleyhisselâm [zannedilen Esharyuti Yehuda] çarmıha gerildiği zaman orada hazır olanlar, birkaç kadından ibaret olup bunlar da uzaktan seyr etmişlerdir. Birkaç kimsenin, uzaktan gördükleri bir şeye dair olan şahadetleri, akıl sahipleri nazarında, dinin esas îtikadı olarak kabul edilebilecek bir delil olamaz. Lukanın halktan tabirinden de, orada bulunanların Îsâ aleyhisselâmı tanıyan, fakat Ona îman etmeyen bazı kimseler oldukları anlaşılmaktadır. Çünkü Luka İncilinin her yerinde, şakirdler ve havariler tabirleri var iken, sadece burada halk kelimesini kullanması, orada şakirdlerden kimsenin bulunmadığına işarettir.

Yuhanna İncili ise, şakirdlerden ve Celileli ağlayan ve dövünen kadınlardan, bir kimsenin bulunduğuna dair, hiç bir şey söylememekle beraber, orada sadece sevdiği şakird ile kendi annesi ve annesinin kız kardeşi ve Mecdelli Meryemin bulunduğunu bildirmiştir. [Yuhanna bab 19, âyet 25, 26.] Diğer İncillerden fazla olarak, Îsâ aleyhisselâmın çarmıh üzerinde iken sevdiği şakirdi ve annesini yanında görüp, anasına, (Kadın işte oğlun) dediği, (Ondan sonra şakirde, işte anan!) diye işaret ettiği ve bu şakirdin, annesi Meryemi, kendi evine götürdüğü bildirilmektedir. [Yuhanna bab 19, âyet 26, 27.]

Diğer İnciller ise, böyle bir hadiseden hiç bahs etmezler. Şüphe yoktur ki çarmıha gerilme hadisesi vuku bulmuştur. Fakat, orada bu hadiseyi tesbit ve izah edecek, Îsâ aleyhisselâma îman etmiş kimseler bulunmuş olsa idi, İnciller arasında bu hadise üzerinde ihtilaf olmaz ve hepsi vuku bulan hâli aynı şekilde yazarlardı.

5 — Matta İnciline göre, Îsâ aleyhisselâm, valinin konağında çeşitli hakaretlere uğramış, elbisesi çıkarılıp üzerine kırmızı bir kaftan giydirilmiş, başına dikenden taç konulmuş ve eline bir de kamış verilerek, yüzüne tükürülmüş ve başına vurulduktan sonra, çarmıha gerilmek üzere kapıdan çıkarken, Sim’un isminde Karineli bir adam bulup, çarmıhı ona taşıtmışlar. Oradan Golgota yani kafa kemiği denilen yere geldikleri zaman, ona öd ile karışık sirke vermişler. Çarmıh üzerinde iken, (Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terkettin) dediği zaman, orada duranlardan biri, bir süngeri sirkeye batırıp, kamış ile ona uzatmış. [Matta: 27-28, … 48]

Markos İncilinde, kamçı ile döğülüp, başına dikenden taç konulduğu ve erguvani bir kaftan giydirilerek, yüzüne tükürülüp, başına vurularak hakaretler edildikten sonra dışarı çıkarıldığı, İskender ile Ruhusun babası Karineli Sim’un isminde bir kimse de kırdan gelip, oradan geçerken onun haçının buna taşıtıldığı, sonradan Golgota denilen yere gelince ona mürr-ü safi ile karışık şarap verildiği, onun ise kabul etmediği ve çarmıhta iken yanından geçenlerin başlarını sallayıp, ona küfür ederken, (Vah sen ki heykeli yıkıp, üç günde yaparsın, haçtan inerek kendini kurtar) dedikleri ve onunla beraber çarmıha gerilen iki hırsızın ona sitem edip sövdükleri, daha sonra, Îsâ aleyhisselâm, (Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terkettin) dediği zaman, orada duranlardan biri, süngeri sirkeye batırıp kamış ile ağzına uzatıp içirdiği, bildirilmektedir. [Markos: 15-17, … 36.]

Luka İncilinde, (Pilatus, evvelce Îsâ aleyhisselâmı Hirodese gönderdi. Hirodes İsayı görünce çok sevindi. Çünkü Onun hakkında çok şeyler işitmişti. Bir mucizesini görmek için çoktan beri, onu görmek istiyordu. Fakat Îsâ aleyhisselâm, onun suallerine cevap vermedi. Hirodes, askerleri ile beraber, ona hakaret ederek alay ettiler. Üzerine parlak renkli bir elbise giydirip, onu Pilatusa gönderdi. O da İsayı yahudilerin eline teslim etti. Onu götürdükleri zaman tarlasından gelen Karineli Sim’unu yakalayıp, İsanın arkasından taşımak üzere haçı bu adama yüklediler. O sırada, gerek halktan ve gerek onun için ağlayan ve dövünen kadınlardan büyük bir kalabalık ardısıra gidiyordu. Îsâ onlara dönüp, Ey Yeruşalim kızları! Benim için ağlamayın. Ancak kendiniz ve çocuklarınız için ağlayın. Çünkü, işte günler geliyor ki o günlerde, ne mutlu çocuğu olmayanlara denilecek. O zaman dağlara, üzerimize düşün ve bayırlara, bizi örtün demeye başlayacaklar. Çünkü, yaş ağaca bu nesneleri gösterirlerse, kurusuna ne vaki olur dedi. Daha sonra çarmıha vurulunca, Ey Baba, onları affet. Çünkü, ne yaptıklarını bilmiyorlar, dedi. Askerler onunla alay ederek, yaklaşıp sirke sundular. Ve beraber asılmış olan suçlulardan biri ona küfür edip, eğer sen Mesih isen, hem kendini, hem bizi kurtar dedi. Fakat diğeri cevap verip, onu azarladı. Onun üzerine Îsâ ona, bugün sen benimle beraber Cennete gideceksin) dediği bildirilmektedir. [Luka: 23-7, … 43.]

Yuhanna İncilinde, (Pilatus, İsayı tutup dövdü. Askerler de, dikenden bir taç örüp, onun başına koydular ve ona kırmızı bir kaftan giydirdiler. Sonra, ona tokat vuruyorlardı. Başkahinler ve memurlar, onu bu kıyafette görünce bağırıp, haça ger, haça ger dediler. Pilatus onlara, onu siz alıp haça gerin. Çünkü, ben onda bir suç bulamıyorum dedi. Yahudiler ona cevap verip, bizim bir şeriatimiz vardır. O şeriate göre, Onun ölmesi vâcibdir. Çünkü, kendisini Allah’ın oğlu etti dediler. Pilatus da, bu sözü işittiği zaman, daha çok korktu. İsaya hitaben, sen neredensin dedi. Fakat Îsâ ona cevap vermedi. Pilatus ona hitab ederek, bana söylemezmisin, seni haça germeye ve salıvermeye kudretim olduğunu bilmiyor musun? dedi. Îsâ cevap verip, eğer yukarıdan [izin] verilmemiş olsaydı, benim üzerime senin hiç kudretin olmazdı. Beni senin eline teslim edenin günahı daha büyüktür, dedi. Bunun için, Pilatus onun salıverilmesine çalıştı ise de, yahudiler bağırıp, eğer bunu salıverirsen, kayserin dostu değilsin. Kim kendini melik ederse, kayserin aleyhinde söyler diye bağırışmaları üzerine, Pilatus İsayı dışarı çıkarıp, yahudilere teslim etti. Ve Îsâ kendi haçını taşıyarak Golgota yani kafa kemiği denilen yere çıktı) demektedir. [Yuhanna: 19-1, …17.]

[4 İncilin bu ibareleri arasındaki farklar güneş gibi meydandadır. Papazın, doğruluğunun tevatüren Sâbit olduğunu iddia ettiği bu hadisede, hıristiyanların çok îtimat ettikleri İncilleri arasında böyle ihtilaf vardır. Bunu kim inkâr edebilir? Hâl böyle olunca, bu papazın yazdığı tevatür, nerede kalmıştır.]

6 — Matta İncilinin 27. babının 37. ayetine göre, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerilince, üzerine asılan yaftada, (Yahudilerin meliki Îsâ budur) yazılıdır.

Markos İncilinin 15. babının 26. ayetine göre, bu yaftada (Yahudilerin meliki) yazılıdır.

Luka İncilinin 23. babının 38. ayetine göre, bu yaftada, (Yehudilerin meliki budur) diye ibranice olarak yazılıdır.

Yuhanna İncilinin 19. babının 19. ayetine göre, Pilatus bir yafta yazıp, onu haç üzerine koydu. (Nasralı Îsâ, yahudilerin meliki) diye ibranice, yunanca ve latince yazılmış idi. 21. ve 22. ayetlerinde ise, (Baş kahinler Pilatusa, yahudilerin meliki değil, fakat bu adam, ben yahudilerin melikiyim dedi, diye yaz dediler. Pilatus ise, ne yazmış isem yazmışım diye cevap verdi) diye yazılıdır. [Bugünkü İncillerin [haşa] asıldığını iddia ettikleri Îsâ aleyhisselâmın üzerine, asılmış olan yaftadaki yazıların muhtelif olmaları da, bize gösteriyor ki asılan kimse, Îsâ aleyhisselâm değildir.]

7 — Markos İncilinin 15. babında, (Îsâ aleyhisselâmı çarmıha gerdikleri zaman, saat üç idi. Saat altı olunca, 9’a kadar bütün yeryüzüne karanlık çöktü) diye yazılıdır. [Markos: 15-25, 33]

Matta ve Luka İncillerinde, (çarmıha gerdikleri zaman saat altı sıraları olup 9’a kadar bütün yeryüzüne karanlık çöktü) diye yazılıdır. [Matta: 28-45, Luka: 23-44] Yuhanna İncilinde ise, saat maddesi ve karanlık çöktüğü meselesi yoktur.

8 — Yuhanna İncilinde, sebt gününde Îsâ aleyhisselâm ile beraber çarmıha gerilen iki kişinin çarmıhta kalmaması için bacaklarını kırdılar. Îsâ aleyhisselâma gelince, onun öldüğünü görünce, bacaklarını kırmadılar, diye bahs edilen kısım, diğer üç İncilde yoktur. [Yuhanna: 19-32, 33]

9 — Hıristiyanların îtikadına göre, Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerildikten sonra, kıyam etmesi ve mucizeler görülmesi meselesine dair, mevcûd İnciller arasında büyük ihtilaflar vardır. Bu meseleleri yukarıda, (İncil denilen 4 kitap hakkında incelemeler) bahsinde bildirdiğimizden, okumayı arzu edenler, oraya müraceat edebilirler. [4. Bölüm]

Bu ihtilaflara nazar edildiği zaman, Îsâ aleyhisselâmın çarmıha gerilmesi ve tekrar dirilmesi, mucizeler hâsıl olması, hıristiyanlar arasında tamamen şüphelidir. Hıristiyanların ileri gelenleri, [Îsâ aleyhisselâmın çarmıha gerilmediği ve öldürülmeden göğe yükseltildiği, çarmıha gerilenin, ona benzeyen bir yahudi olduğu şeklinde olan nezih İslam îtikadını reddedecek ve] hıristiyanlar arasındaki bu şüpheyi giderecek hiçbir delil beyan edememişler ve müslümanların suallerine cevap verememişlerdir. Hıristiyanlar, (İnciller, aralarındaki ihtilaflar ile de, bizce vesika, delil olmaya layıktır) derlerse, meselenin aslı değışır. Çünkü bir kimse, açıkça anlaşılacak şeyleri inkâr eder ve ben bu hususta şöyle inanacağım diye ısrar ederse, onunla konuşmak abes olur.

Ehl-i kitap olmayan, aklı başında bir kimse için, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmediği ve çarmıha gerilmediği, çarmıha gerilenin O olmadığını ispat edecek bir çok delili, mevcûd İncillerden çıkarmak mümkündür. Bundan başka papazın (4 İncilin ittifak ile bildirdiği reddedilemez) sözüne karşılık olarak, (Îsâ aleyhisselâmı çarmıha gerdikleri zaman, acı ve ızdırab ile bayılmış ve onu bu hâlde görenler, vefât etmiş sanmışlar ve sebt gününde çarmıhta kalmaması için, çarmıhtan indirmekte acele etmişler ve Yusuf ismindeki şakirdi onu alıp, tenha bir yerde bir mezara koymuş, bir müddet sonra, aklı başına gelip kalkmış ve o sırada şakirdlerden biri ona keten elbise, yani bahçıvan elbisesi giydirip, bu şekilde Mecdelli Meryeme görünmüş ve daha sonra, şakirdleri ile buluşarak konuşmuş, bir müddet sonra, ya çarmıh yaralarından veya başka bir hastalıktan tenhada vefât etmiş) olduğu iddia edilse, buna ne cevap verilebilir? Hatta, böyle şüphelerin, o zamanda da vaki olduğu, Matta İncilindeki (Yahudilerin Pilatusa gidip, 3 gün kadar mezarın muhafaza altında bulundurulmasını emret; şayed, şakirdler geceleyin gelip, onu çalarlarsa, öldükten sonra tekrar dirildi diye halka söylerler) demelerinden anlaşılmaktadır. Çünkü, (İncil denilen 4 kitap hakkında incelemeler) bahsinde bildirdiğimiz gibi, Matta İncili, Îsâ aleyhisselâmın göğe yükselmesinden 40-50 sene sonra yazılmıştır. Matta, İncilini yazdığı sırada, insanların ağızlarında konuşulan bu rivayeti, İnciline bu şekilde almış, diğer İncil yazanlar ise, bu rivayetleri, gaflet ile kitaplarına yazmış olabilirler. Bu hususta çeşitli deliller vardır.

1.delil: Matta İncilinin, şüpheyi ortadan kaldırmak için, (Yahudiler, muhafız askerlerle gidip, taşı mühürliyerek, kabri emin kıldılar) sözünü getirmesindeki ihtiyatlı hareketi, şüpheyi ortadan kaldırmak yerine, daha da kuvvetlendirir.

2. delil: Yuhanna İncilinin 20. babında yazıldığı üzere, Mecdelli Meryem, Îsâ aleyhisselâmı mezardan kalktıktan sonra görmüş ve bahçıvan zannetmiştir. [Yuhanna: 20-14, 15] Yine, Yuhanna İncilinin 19. babının sonunda bildirildiğine göre, Arimetalı Yusuf, İsa’nın “aleyhisselâm” cesedini alınca, keten bezlerine sarıp, haça gerildiği yerde bir bahçe bulup, oradaki yeni bir kabre koymuştur. [Yuhanna: 19-38, 39, 40, 41] Şimdi, Îsâ aleyhisselâm zannedilen kimse, mezarda bir müddet baygın yattıktan sonra, ayılmış ve kendisi veya o sırada gelen bazı şakirdler mezarın taşını kaldırıp, kefenini çıkarıp bir bahçıvan elbisesi giymiş olabileceği niçin mümkün olmasın?

3. delil: Luka İncilinin 24. babında yazıldığına göre, (Îsâ aleyhisselâm mezardan kalkıp, şakirdlerine görününce, şaşırıp, korkarak, onu bir ruh, hayal zannettiler. Îsâ onlara, neden şaşırıyorsunuz. Niçin yüreğinizden ızdırab çekersiniz. Ellerime, ayaklarıma bakın. Bizzat benim, kendimim. Bana ellerinizi sürün ve bakın. Çünkü bende olduğunu gördüğünüz gibi, bir ruhta et ve kemik yoktur dedi. Bunu söyledikten sonra, onlara ellerini ve ayaklarını gösterdi. Onlar henüz şaşkınlık içinde iken, burada yiyecek bir şeyiniz var mı? dedi. Ona bir parça kızarmış balık [ile bir miktar kömeç balı] verdiler. Onu aldı ve önlerinde yedi) denilmektedir. [Luka: 24-36, … 43]

Bu rivayete göre, çarmıha gerilen kimse, çarmıh üzerinde ölmeyip, kurtulmuş ve sonra acıkarak, yemek yimiştir. Bu rivayet, öldükten sonra dirilme mucizesinin olmadığını göstermektedir.

4. delil: Îsâ aleyhisselâm, kıyâmindan sonra, Kudüste şakirdleri ile görüşmeyip, Celile’de konuştu deniliyor. Bu söz, çarmıhta öldükten sonra dirilen kimsenin, yahudilerden korktuğunu göstermektedir. Halbuki yahudilerce, çarmıha gerilip ölmesi ile Îsâ fitnesi ortadan kaldırılmış, zihinlerinde böyle bir şey kalmamıştı. Kudüste görüşüp konuşmak, mümkün idi. Yahudilerden korkmasına sebep yoktu. Bu rivayetin de, İncillere sonradan ilave edilmiş olduğu meydandadır.

5. delil: İncillerde, kıyâmindan sonra, Kudüste bazı şahslara görünüp, havarilerine, bilhassa annesine görünmediği yazılıdır. Bu sözler, Îsâ aleyhisselâmın onlarla görüşmeyi istemediğini ve onları kendi semtine uğratmadığını anlatmaktadır. Onlara itimatı kalmadığından, yahudilerin haberi olur korkusu ile mülakatını, önce birkaç kimseye hasır ettiği anlaşılıyor. Bunun ise, çok yanlış olduğu meydandadır.

6. delil: Îsâ aleyhisselâmın defnedildiği zaman ve kıyam ettiği zaman, şakirdlerinden kimsenin hazır bulunmadığı, Arimetalı Yusuf’un defnettiği ve sonradan Mecdelli Meryemin onu diri olarak gördüğü bildiriliyor. Bu habere karşılık olarak, (Arimetali Yusuf çarmıha gerilen kimsenin yanına gelince, bunun ölmediğini görmüş olabilir. Ölmediğini söylerse, öldükten sonra tekrar dirileceğini bildiren İncil haberinin inkâr edilmesine sebep olacağından korkarak, gördüğünü saklamış olabilir) düşüncesi hatıra gelebilir. Bu şüpheyi gidermek için papazlar ne cevap verebilir?

7. delil: Arimetalı Yusuf, Mattaya göre, Îsâ aleyhisselâmın şakirdlerinden zengin bir kimsedir. [Matta: 27-57] Lukanın ifadesine göre, meclis azasından, Pilatus nezdinde yüksek bir derecesi olan, sâlih bir kimsedir. [Luka: 23-50] Bu Zât, çarmıha gerilen kimseyi kabre koyduğunu bildiriyor. Kabre koyması muhakkak ölmüş olduğuna alâmettir. Tekrar gördüm diyenlerin, yalan söylemeyeceklerine göre, bir hayal görmüş olmaları düşünülebilir.

8. delil: Çarmıha gerilen kimse, ölmeksizin çarmıhtan kurtulduktan sonra, şakirdleri onu gördükleri zaman, öldükten sonra dirlimiştir zannetmeleri mümkündür.

Îsâ aleyhisselâmın, çarmıhta ölmüş olduğunu ve defnedildiğini ispat etmek için papazlar, Matta İncilinde yazılı olan, (İnsanoğlu üç gün üç gece arz içinde duracaktır) ayetini delil getiriyorlar. [Matta: 20-40] Evet, çarmıha gerdikleri kimse ölmüş ve defnedilmiştir. Bunu ispat etmeye lüzum yoktur. Papazların bu delili ileri sürmeleri, öldükten üç gün sonra tekrar dirildiğini ispat içindir. Fakat, çarmıha gerdikleri kimse, kabirde üç gün ve üç gece kalmamıştır. Cesedi Cuma günü akşam haçtan indirilip hemen defn olunduğu ve pazar günü güneş doğmadan önce cesedin mezarda bulunmadığı 4 İncilde bildirilmiştir. Hesaba göre, ceset, iki gece bir gün mezarda kalmıştır. Bu hesaba göre, üç gün üç gece arz içinde durmadığından, Mattanın bu sözü, vaki olanın zıttı olur. Bir diğer husus ise şudur: Îsâ aleyhisselâm hakikaten bu sözü söylemiş ise, onun kıyam etmesinde, şakirdler asla şek ve şüphe etmeyip, hemen gördükleri ânda kabul etmeleri lazım gelirdi. Halbuki onun kıyam ettiğini haber veren kimseleri, havarilerin hepsinin bir ânda tekzib ettikleri ve kıyamına asla inanmadıkları, İncillerde yazılıdır. Bu hakikatler karşısında, (Çarmıha gerilenin Îsâ aleyhisselâm olmadığı ve Onun bulunduğu yeri haber veren Esharyuti Yehudayı, Îsâ aleyhisselâm zannederek, çarmıha gerdiklerini ve Îsâ aleyhisselâmın göğe çıkarıldığını) bildiren (Kurân-ı Kerîm) e karşı, papazların sükuttan başka verecekleri cevapları yoktur.

İslam îtikadına göre, bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm”, masumdurlar. Yalan söylemekten, hile yapmaktan beridirler. Allahü teâlâ, kudret-i ilâhiyyesi ile Îsâ aleyhisselâm çarmıha gerileceği sırada, yahudilerin gözüne, onu haber veren şahsı Îsâ aleyhisselâm şeklinde göstermiş ve onu çarmıha germişlerdir. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı hemen semaya yükseltmiştir. Müslümanların bu îtikatları daha makul ve Îsâ aleyhisselâmın nübüvvetinin şanına daha layıktır.

Nisa sûresi 157. âyetinde meâlen: (Halbuki onlar, İsayı öldürmediler ve onu asmadılar, lakin başkası onun şekline sokuldu [onu astılar]) buyurulmuştur. Bütün tefsir âlimleri “rahimehümullah”, bu âyet-i kerimeyi, Îsâ aleyhisselâmın öldürülmediği ve çarmıha gerilerek asılmadığı şeklinde tefsir etmişlerdir.

Âli-i İmrân sûresi 55. âyetinde meâlen: ([Hatırla ki] Allahü teâlâ, İsaya “aleyhisselâm”, muhakkak ben seni yerden [en mükemmel şekilde] alıp, meleklerin makâmına yükselteceğim [dedi]) buyurulmuştur. Papazlar, bu âyet-i kerimenin Nisa sûresi 157. âyet-i kerimesini nakz ettiğini söylüyorlar. Âli-i İmrân sûresi 55. ayetindeki (Müteveffike) lafzını Îsâ aleyhisselâmın vefât etmiş olduğuna delil getirmek istiyorlar. Halbuki bu lafzın sıfat olduğunu, (Müteveffike) yani seni öldüreceğim mânâsına olmadığını düşünmezler. [Bir hıristiyan papazın hazırlamış olduğu ve Beyrutta katolik matbaasında basılmış olan Arapça (El-müncid) lügat kitabında (teveffa) kelimesine (Hakkını tam olarak almak) mânâsı verilmiştir. Bu, şanına lâyık olanı vermek demektir. Öldürmek mânâsında mecazen kullanılmaktadır.] Yani bu âyet-i kerimenin meali, (Ben seni öldürürüm ve yükseltirim) demek değil, (Ben senin şanına lâyık olanı yaparım, meleklerin makâmına yükseltirim) demektir. Allahü teâlâ dilerse yükseltir. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı yükseltmeyi dilemiş ve yükseltmiştir. Yahudiler tarafından öldürülmesini dilememiş ve çarmıha başkasını gerdirmiş, Onu öldürtmemiştir. Bunun için, bazı tefsir âlimleri “rahimehümullahü teâlâ” (teveffi) kelimesine (almak) mânâsını verip, (Yahudilerin katlinden hıfz etmek için, yerden seni kamilen alır kabz ederim) meali ile te’vil etmişlerdir. Ne garibdir ki hıristiyan fırkaları Îsâ aleyhisselâma, (Allah’ın oğlu) ve (Aynen Allah) dedikleri hâlde, Onun öldürüldüğünü ve asıldığını kabul ederler. İslam dini, Îsâ aleyhisselâmın bir insan ve bir Peygamber olduğunu bildirmiş iken, Onun için yapılan böyle iftirâları reddeder. Ayrıca, Onun kıymetini artırarak, semaya yükseltildiğini ve yahudilerin, (Onu öldürdük ve idam ettik) şeklindeki düşüncelerinin batıl, iftirâ olduğunu bildirir. Îsâ aleyhisselâm için müslümanların bu îtikadı ile hıristiyanların îtikatlarından hangisinin, O yüce Peygamberin şerefine lâyık olduğunu sorarız. Buna göre, hıristiyanların mı, yoksa müslümanların mı, Îsâ aleyhisselâmı daha çok sevdikleri ve İsevi oldukları, karşılaştırılmalıdır. Müslümanların, Îsâ aleyhisselâmın şanına yakışmayan yalanlardan uzaklaştırmak için olan [doğru ve nezih] îtikatlarına, hıristiyanlar kızarak, aksini ispat etmek için çalışmalarına, ibret ve insaf nazarı ile bakılmalıdır. Biz müslümanlar, hem Mûsâ aleyhisselâmı, hem de Îsâ aleyhisselâmı, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş hak Peygamber olarak tanıdığımız için, hem Mûsevî, hem de İseviyiz.

Hıristiyan fırkaları, türlü türlü çirkin yalanlar ile dolu olan muharref [ve bugün ellerde dolaşan] İncillere inandıkları için, Îsâ aleyhisselâm ahırda doğdu ve yahudilerin elinde zelil olarak öldürüldü ve Cehenneme girdi, mel’un oldu, gibi en terbiyesiz bir şahsın, bir düşmanına bile söylemekte tereddüt edeceği isnadlar ile o mukaddes Peygamberi tahkir etmektedirler. Bunun için, ne Mûsevî, ne de İsevidirler. Teslis meselesinde, Eflatunun bozuk felsefesini kabul [ve müdafea] ettikleri için, bunlara Eflatuni demek daha doğru olur.

Îsâ aleyhisselâmın öldürülmediği ve asılmadığı hususunda, hıristiyanlara verilecek daha pek çok akli ve nakli deliller vardır. Bunların tafsilatı, fârisî (Mîzan-ül-mevazin) ile Arabî ve türkçe (İzhar-ül-hak) kitabında ve türkçe (Şems-ül-hakika) ve (İzah-ul-meram) kitaplarında ve İmâm-ı Gazâlînin “rahmetullâhi aleyh” Arabî (Er-Reddül-cemil) kitabında yazılıdır. Arzu edenler, bu kitaplara müraceat edebilirler.

 

ALLAHÜ TEÂLÂ VARDIR VE BİRDİR

Papazların asıl iddiaları, hıristiyanlık ile İslamiyetin hakikatini karşılaştırıp, hangisi daha hak, daha doğru ise, onu kabul etmek imiş. Bunlara cevap olarak, Kurân-ı Kerîm ile İncil diye neşrettikleri kitaplarını, kitabımızın baş tarafında karşılaştırmıştık. Burada, hıristiyanlar ile müslümanların îtikat [inanç] esaslarını karşılaştırmayı da, lüzumlu gördük. Nakli delillerden sarf-ı nazar ederek, akli deliller ile bu meselenin tafsilatına başlıyoruz.

Hıristiyanların en mühim îtikatları, üç tanrı yani teslistir. Onlara göre, haşa tanrı üçtür: (Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâm ve Ruh-ül-kuds). Halbuki İncilde, Îsâ aleyhisselâm için (oğlum) denilmesi fazla sevgiyi göstermek içindir. Elde mevcûd İncil denilen kitaplarda diyor ki (Îsâ aleyhisselâm ilim, kudret ve bütün sıfatlarda, Allahü teâlâya müsavidir. Çarmıha gerilip, öldürülmesinden sonra, 8 gün Cehennemde yanıp, Pavlosa göre, haşa lanet ağacına çıkıp, sonradan semaya yükselmiş, kürsüsüni Babanın sağına koyarak, yaratma ve icad işini eline almıştır. Şimdi, hüküm oğuldadır. Kıyamette de, hakim-i mutlak Îsâ olacağından, [haşa] Baba amelden uzak kalmıştır.)

Müslümanların îtikadına göre, Allahü teâlâ birdir. Zâtında ve sıfatlarında ortağı ve benzeri yoktur.

[Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnetine, yoluna tam yapışan hakiki müslümanların, Allahü teâlâ hakkındaki doğru îtikatlarını en güzel şekilde anlatan, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî Serhendî “rahmetullâhi aleyh” (Mektûbât) kitabının 2. cilt, 67. mektubunda buyuruyor ki:

(Biliniz ki Allahü teâlâ, kadîm olan [hiç yok olmayan] Zâtı ile vardır. Ondan başka her şeyi, O yaratmiştir. O, sonsuz olarak var idi. Yani, kadîmdir, ezelidir. Yani hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. Ondan başka her şey, yok idi. Bunların hepsini, O, sonradan yarattı. Kadîm ve ezeli olan, Bâkî ve ebedî olur. Hadis ve mahluk olan, fânî ve muvakkat olur, yani yok olur. Allahü teâlâ birdir. Yani varlığı lazım olan, yalnız Odur. İbadete hakkı olan da, yalnız Odur. Ondan başka şeylerin var olmasına lüzum yoktur. Olsalar da olur, olmasalar da. Ondan başka hiçbir şey, ibâdet olunmaya lâyık değildir.

Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları: Hayat, İlm, Semi, Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvîn dir. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelidir. Varlıkları, Allahü teâlâ iledir. Mahlukların sonradan yaratılması ve onlarda her ân meydana gelen değişiklikler, Onun sıfatlarının kadîm olmasını bozmaz. Sıfatların bağlandığı mahlukların sonradan var olması, sıfatların ezeli olmasına mâni olmaz. Felsefeciler, yalnız akla güvendikleri için, akılları da noksan olduğundan, müslümanlardan mutezile fırkası da, iyi göremediğinden, eşya hadis olduğu için, bunları var eden ve idare eden sıfatlar da hadistir deyip geçtiler. Bu sûretle kadîm olan (Sıfat-ı kamile) ye inkâr ettiler. İlm sıfatı, zerrelere kadar işlemez. Yani Allahü teâlâ, ufak tefek şeyleri bilmez. Çünkü, eşyadaki değişiklikler, ilim sıfatında da değişiklik yapar. Kadîm olanda ise, değişiklik olamaz, dediler. Halbuki bilmediler ki sıfatlar ezelidir. Bunların eşyaya teallukları, bağlantıları hadistir.

Noksan sıfatlar, Allahü teâlâda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, arazların, yani hallerin sıfatlarından ve bunlara lazım olan şeylerden münezzehtir, uzaktır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekanlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanı, yerleri, cihetleri O sonradan yaratmıştır. Câhil bir kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlukudur. Bunların hepsini, sonradan, O yaratmıştır. Sonradan yaratılan bir şey kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Ancak, şu kadar var ki Arş, mahlukların en şereflisidir. Her şeyden daha saf ve daha nurludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânın büyüklüğü orada görünür. Bunun içindir ki Ona (Arşullah) denir. Yoksa, Allahü teâlâya göre, Arş da, diğer eşya gibidir. Hepsi, Onun mahlukudur. Yalnız Arş, ayna gibidir. Diğer eşyada bu kabiliyet yoktur. Aynada görünen bir insana, aynanın içindedir denilir mi? O insanın aynaya olan nisbeti, diğer eşyaya olan nisbeti gibidir. İnsanın, hepsine olan münasebeti aynıdır. Yalnız, ayna ile diğer eşya arasında fark vardır. Ayna, insanın sûretini gösterebiliyor, diğer eşya ise, göstermiyor.

Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, araz, hâl değildir. Hududlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vasi) yani geniş deriz. Fakat, bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhit)dir. Yani her şeyi çevirmiştir. Fakat, bu ihâtâ, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karibdir) yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vasi, muhit, karib ve bizim ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Allahü teâlânın Zâtı ve sıfatları için, akla gelen her şey yanlıştır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir şey ile ittihat etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla birleşmez. Ona hiçbir şey hulul etmez. O da, bir şeye hulul etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlil [analiz], terkib [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yoktur. Kadını, çocukları yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, numunesi olamaz. Şu kadar biliriz ki Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da, vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayalimize gelen her şeyden münezzehtir, uzaktır. İnsanlar Onu anlayamaz. Fârisî beyt tercümesi:

Rabbiniz değil miyim? Sorulduğunda, Onu,

anlayanlar, O vardır deyip kestiler sözü.

Allahü teâlânın isimleri (Tevkifi) dir. Yani İslamiyetin bildirmesine mevkuftur, bağlıdır. İslamiyetin bildirdiği isimleri söylemelidir. İslamiyetin bildirmediği isimler söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel isim olsa da, söylenmemelidir. Cevad denir. Çünkü İslamiyet, Cevad demektedir. Fakat, yine cömert mânâsında olan (Sahi) ismi söylenemez. Çünkü İslamiyet Ona sahi dememiştir. [Şu hâlde, tanrı da denemez. Hele ibâdet ederken, ezan okurken, Allah ismi yerine, tanrı demek, çok günah olur.]

Kurân-ı Kerîm, Allah kelamıdır. Onun sözüdür. Sözünü, İslam harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Bununla kullarına emirlerini, nehylerini, yani yasaklarını bildirmiştir.

Biz mahluklar, boğazımızdaki ses iplikçikleri, dil ve damağımız ile konuşuyoruz. Arzularımızı harf ve ses şekline sokuyoruz. Allahü teâlâ da, ses zarları, ağız, dil olmaksızın, kendi kelâminı, büyük kudreti ile harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çıkarmıştır. Her iki kelam da, Onundur. Yani harf ve ses içine sokulmadan evvelki (Kelam-ı nefsi) si ve harf ve ses içinde bulunan (Kelam-ı lafzi) si, hep Onun kelamıdır. Her ikisine de kelam demek doğrudur. Nitekim bizim de, nefsi ve lafzi kelamımızın ikisi de, sözümüzdür. Kelam-ı nefsiye hakiki deyip, lafziye mecaz demek, yani kelam gibi demek, yanlıştır. Çünkü, mecaz olan şeyler, reddedilebilir. Allahü teâlânın kelam-i lafzisini reddedip buna, Allah kelamı değildir demek, küfürdür. Evvelce gelen Peygamberlere “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderilen kitaplar ve sayfalar de, hep Allah kelamıdır. O kitaplarda ve sayfalarde ve Kurân-ı Kerîmde bulunanların hepsi, (Ahkâm-ı ilâhî) dir. Her vakte uygun olan hükümleri, o zamanın insanlarına göndermiştir.

Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmıyarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihâtâsız, yani bir şekilde olmayarak görecektir. Allahü teâlâyı ahirette görmeye inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü, Onu görmeyi akıl anlayamaz. İnanmaktan başka çare yoktur. Felsefecilere ve mutezile fırkasındaki müslümanlara ve Ehl-i sünnetten başka bütün fırkalara yazıklar olsun ki kör olduklarından, buna inanmaktan mahrum kaldılar. Görmedikleri, bilmedikleri şeyi, gördükleri şeylere benzetmeye kalkarak, îman şerefine kavuşamadılar.

İnsanları, Allahü teâlâ yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fenâ şeylerin hepsi Onun takdiri [dilemesi] iledir. Fakat, iyi işlerden razıdır [beğenir]. Fenâ, kötü işlerden râzı değildir, beğenmez. İyi ve kötü her iş, Onun istemesi ve yaratması ile ise de, Onu yalnız, bir kötü şeyin yaratıcısı olarak isimlendirmek, edebsizlik olur. Kötülüklerin halıkı [yaratıcısı] dememelidir. İyilerin ve kötülerin halıkıdır, yaratıcısıdır demelidir.) (Mektûbât) dan tercüme tamam oldu.]

Allahü teâlânın Vahdâniyetini [birliğini] ispat hususunda Fahreddin-i Razi “rahimehullah”, kelam âlimlerinin bildirdikleri burhanlardan [delillerden] 20 kadarını beyan etmiştir. Bunlardan birkaçını aşağıda bildireceğiz:

1 — Enbiyâ sûresinin 22. âyetinde meâlen: (Eğer yer ile gökte, Allahtan başka ilahlar olsaydı, bunlardaki nizam bozulur, karma karışık olurdu) buyurulmuştur.

Bu âyet-i kerimenin işareti (Burhan-ı temanü) dür. Yani âlemin halıkının [yaratıcısının] iki olduğu farz edilse, bu iki yaratıcının filleri, birbirinden, ya farklı veya aynı olur. Birbirinden farklı olursa, âlemin fesadı lazım olur. Yani semavat ve arzın bu hususi nizâmindan [düzeninden] çıkmasını ve yok olmasını veya birbirine zıd şeylerin aynı ânda bir araya cem edilmesini icap ettirir. Mesela, iki ilahtan birisi, Zeyd ismindeki insanın hareketini, diğeri de o ânda hareket etmeyip sükununu irâde etse [dilese], ilah oldukları için kudretleri Zeyde tesir edince, cem-i zıtteyni icap ettirir. [Bu ise, mümkün değildir. Çünkü, cem-i zıtteyn muhaldir. Yani, iki zıd şeyin, aynı ânda bir araya gelmesi, mümkün değildir. Yani, Zeyd, aynı ânda hem hareketli, hem hareketsiz olamaz. Ya hareketlidir yahut hareketsizdir.]

İki ilahın filleri, yek-diğerinin aynı olursa, aralarında muhalefetin bulunması, ya mümkün olur veya olmaz. Muhalefet mümkün olamaz. Çünkü ikisi, aynı şeyi irâde etmektedirler. İkinci şekilde yani muhalefetin mümkün olması ise, ikisinden birisinin âcizliğini icap ettirir. Âcizlik ise, mahlukluk, sonradan olma, yani yaratılma alâmetidir. Bu ise, ilahlığın şanına yakışmaz. Sonradan yaratılan ilah olamaz.

2 — Âlemin yaratıcısının [haşa] iki olduğu farz olunsa, ikisinden biri, tedbirinde yani dilediğini yapmakta ya kâfi olur veya olmaz. İki ilahtan birincisi, yaratıcı olarak, dilediğini yapmakta kâfi ise, ikinci ilahın zayi ve zaid yani lüzumsuz ve fazla olması icap eder. Bu ise, noksanlıktır. Noksan olan ise, yaratıcı, yani hâlik olamaz. Eğer ikinci ilah, dilediğini yapmakta kâfi gelirse, birinci ilahın yok ve atıl olması icap eder.

3 — Âlemin yaratıcısının [haşa] iki olduğu farz olunsa, kudretlerin [mahluklara] tesirinde, ya birbirlerine muhtaçtırlar veya değildirler. Yahut, biri diğerine muhtaç olup diğeri ona muhtaç değildir.

Birinci sûrette, ikisi birbirine muhtaç olduğundan, noksan olmaları lazım gelir. Noksan olan ise, ilah olamaz. İkinci sûrette, yani ikisi de birbirine muhtaç değilse, ikisinin de ilah olmaması lazım gelir. [Çünkü her biri, diğerine göre, fazla ve lüzumsuz olması icap eder. Bu da, ilahlık vasfına zıttır.] Çünkü ilah, her şeyin kendisine, her ân muhtaç olduğu ve her şeye kâfi olan bir varlık olup buna ihtiyaç duyulmaması olamaz. Üçüncü sûrette ise, muhtaç olan nakıs olacağından, sadece muhtaç olmayanın ilah olması yani ilahın bir olması lazım gelir.

Kadı Beydavi “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki âlemin yaratıcısının iki olduğu kabul edilse, her iki ilahın, bütün mümkünata kudretlerinin kâfi gelmesi, müsavi [eşit] olur. Çünkü, kudreti kâfi olmak, imkanın, yani var ve yok etmenin sebebidir. Var ve yok olabilmek, yani mümkün olmak ise, bütün varlıklar arasında müşterek bir vasftır. Buna göre, âlemde hiçbir varlığın olmaması icap eder. Çünkü mevcûd olacak, yaratılacak şeyin vücudunde, yaratılmasında, iki ilahtan her ikisi de tesir etmez veya biri tesir edip, diğeri tesir etmez. Her iki sûrette de (tercih-i bila müreccih) olması lazım gelir. [Tercih-i bila müreccih, iki şeyden birini diğerine tercih etmeye hiç bir sebep yok iken, o iki şeyden birini diğerine tercih etmek demektir. Bu ise, batıldır.]

Mümkünün [mahlukların] yaratılmasına iki ilahın tesir etmemesi olamaz. Çünkü, mümkünün var olması ve yok olması arasında bu tesir olmayınca, mümkünün yok olması lâzımdır. Tercih eden olmayınca, tercih edilen de olmaz. Yani, yaratan olmayınca, yaratılan da olamaz.

İkinci hallolan, mümkünün yaratılmasına iki ilahtan birinin tesir edip, diğerinin tesir etmemesi halinde, mümkünün yaratılmasının, iki yaratıcıdan her birine nisbeti müsavi [eşit] olduğu için, ikisinden birinin tesiri ile yaratılması muhakkak tercih-i bila müreccihtir. Tercih-i bila müreccih ise, batıldır. Eğer, iki ilahtan her biri aynı ânda tesir ederse, iki müstakil müessirin, bir eser üzerine tesir etmeleri lazım gelir. Bu ise, muhaldir. Bu şekilde, iki ilahın mümkünattan bir şey üzerine, birbirine zıd olan iki tesir ile tesir etmeleri mümkün değildir. Bunlardan anlaşılıyor ki burada lazımın yani iki müstakil müessirin (ilahın), bir eser üzerine tesir ederek, ikisinin de tesirlerinin neticelerinin meydana gelmesi batıldır. Bunun için, melzumun yani iki ilahın her birinin aynı ânda bir esere tesir etmeleri de batıldır. Şu hâlde, âlemin Yaratıcısı iki olamaz. [Bu âlemin mutlak bir yaratıcısı vardır. O, bu âlemi yaratmayı dilemiş ve yaratmiştir. Eğer o dilemeseydi, yaratmasaydı hiçbir şey var olamazdı. Hiçbir şey, kendi kendine var olamaz. Her şeyi mutlak bir yaratan vardır. Kalem, kendi kendine yazmaz. Yazması için, mutlaka bir sebep lâzımdır. Bu sebep ise, herkesin bildiği gibi, katibdir. Katibsiz kalemin yazması nasıl mümkün değil ise, bir yaratıcı, sani olmadan, âlemin var olması da, mümkün değildir.]

4 — Âlemin yaratıcısının iki olduğu farz olunsa, onlardan birisi, Zeydin kalkmasını dilediği ânda, diğerinin de, Zeydin oturmasını dilediğini farz edelim. Zeydin hem kalkması, hem de oturması mümkündür. Fakat, iki ilahın irâdeleri aynı ânda hâsıl olunca, Zeydin aynı ânda hem oturması, hem de kalkması icap eder. Bu ise, iki zıd şeyi birleştirmek olduğundan muhaldir. Eğer, sadece birinin irâdesi [dilediği] hâsıl olursa, diğerinin âciz olması lazım gelir. İlahın âciz olması muhaldir. Çünkü âcizlik, mümkün olan varlıklarda yani mahluklarda bulunur. Mahluk olanın ise, ezelde var olması, vücut sâhibi olması muhaldir. Ezeli âcizlik muhal olduğu gibi, ilahın âciz ve hadis olması da muhaldir. Çünkü, ilahın âciz olması, ezelde kâdir olup sonradan kudretin zevali, gitmesi ile tahakkuk eder. Bu ise, kadîmin zevalini icap ettirir. Eğer, diğer ilah için, Zeydin oturmasını irâde etmek mümkün olmaz ise, ikisinden biri, diğerinin irâdesine mâni olduğundan âcizlik lazım gelir. Âciz olan ise, ilah olamaz.

Yukarıda zikir ettiğimiz Enbiyâ sûresinin 22. âyet-i kerimesindeki (Fi-hima) kelimesinden murad, iki ilahın tesirleridir. Bu ise, birden fazla yaratıcının olamayacağı hususunda katî bir huccettir. Sadeddin-i Teftazani “rahimehullah”, (bu âyet-i kerime, iki ilahın olmayacağı hususunda, ikna edici bir huccet ve herkesin anlayabileceği bir delildir) buyurmuştur.

Bütün bu anlattıklarımıza göre, (Vâcib-ül-vücut) olan Allahü teâlânın, bütün mevcûdatın halıkı [yaratıcısı] ve hakiki mâbudu olup ortağı ve benzeri olmadığı anlaşılmıştır. Eski yunan filozoflarının, Allahü teâlânın birliğini ispat hususunda bildirdikleri delilleri on kadardır. Kelam âlimleri, (inni) usulü üzere, malul ile illete delil getirmekte, yani eseri görüp, müessirin var olduğunu anlamaktadırlar. Hükemâ ise, (Limmi) usulü üzere, illetten malule gitmek sûreti ile yani müessirin kudretini görerek, her şeyi bunun yaptığını anlamaktadırlar. [(Limmi) , limmeli, yani (Niçinli) demektir. Niçin sorularını cevaplandırmak lazım olur. (İnni) usulü ise, İnneli yani (Elbette öyledir) demektir.]

Âlemde mevcûd olan varlıklar, kendi kendilerine var ve yok olamazlar. Onlara bir tesir eden, yani onları bir yaratan vardır. Madem ki âlemler ve alemlerde mahluklar vardır. Öyle ise, alemleri ve âlemde olan mahlukları bir yaratan vardır. Mahlukların var olması, bu yaratıcının varlığına bir delildir [ki bu yaratıcı Allahü teâlâdır.]. Âlemdeki mahlukların sıfatları vardır. O hâlde onları yaratan Allahü teâlâda da bu sıfatlar vardır.

[Allahü teâlâdan başka her şeye, (Mâsivâ) veya (Âlem) denir. Şimdi (Tabiat) diyorlar. Âlemlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yarattı. Âlemlerin hepsi mümkündür ve hadistir. Yani, yok iken var olabilirler ve var iken de yok olabilirler ve yok iken var olmuşlardır. (Allahü teâlâ var idi. Hiçbir şey yok idi) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.

Âlemin hadis olduğunu gösteren diğer bir delil de, âlemin her zaman bozularak değişmesidir. Her şey değişmektedir. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez. Allahü teâlânın Zâtı (yani kendisi) ve sıfatları böyledir. Bunlar hiç değişmez. Halbuki âlemde, fizik olaylarında, maddelerin hâl değiştirmesi oluyor. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin özü, yapısı değişiyor. Cisimlerin yok olarak, başka cisimlere döndüğünü görüyoruz. Bugün yeni bilinen atom değişmelerinde ve çekirdek reaksiyonlarında, madde, element de yok oluyor. Enerjiye dönüyor. Âlemlerin, maddelerin böyle değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelemez. Bir başlangıcı olması, yoktan var edilmiş olan ilk maddelerden, elementlerden hâsıl olmaları lâzımdır.

Âlemin mümkün olduğuna, yani yok iken var olabileceğine başka bir delil de, âlemin hadis olmasıdır. Yani her şeyin yok iken var olduklarını görüyoruz. Cisimler yok oluyor. Bunlardan, başka cisimler meydana geliyor. Ancak, son kimyâ bilgimize göre, 118 madde, kimyâ reaksiyonlarında, hiç yok olmuyor. Yalnız yapıları değişiyor. Radioaktif hadiseler, elementlerin, hatta atomların da yok olduklarını, maddenin enerjiye döndüğünü ispat etmiştir. Hatta, Einstein adındaki Alman fizikçisi, bu tehavvülün [değişmenin] riyazi [matematik] formülünü ortaya koymuştur.

Cisimlerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelerek değildir. Böyle gelmiş, böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. Hiçbir şey yok iken, hepsi sonradan yoktan yaratılmıştır demektir. İlk, birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lazım olurdu. Çünkü, âlemin sonsuz öncelerde birbirlerinden var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lazım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmayacaktır. Sonsuz önce demek, bir başlangıcı yok demektir. Sonsuz öncelerde yoktan var olmak demek, ilk yani başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Her şeyin her zaman yok olması lazım gelir. Her birinin var olması için, bir öncekinin var olması lazım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lazım olur.

Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermektedir. Âlemin yoktan var edilmiş olduğuna, o ilk mahluktan hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğuna inanmak icap eder.

Vücut, var olmak demektir. (Vücut) kelimesinin zıttı (Adem) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, yani her şey, var olmadan önce, ademde idi. Yani yok idiler.

Mevcûd, yani var olan şey ikidir: Biri, yok iken, sonradan var olan (Mümkün) , ikincisi hep var olan (Vâcib) dir. Eğer mevcûd, yalnız mümkün olsaydı ve vâcib-ül-vücut bulunmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Çünkü, yok iken var olmak, bir değişikliktir, bir olaydır. Fizik bilgimize göre, her cisimde bir olay olması için, bu cisme dışardan bir kuvvetin tesir etmesi, bu kuvvet kaynağının, bu cisimden önce mevcûd olması lâzımdır. Bunun için, mümkün olan mevcûd, kendi kendine yoktan var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir kuvvet tesir etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendini var edemeyen, başka mümkünleri de elbette halk edemez, yaratamaz. Mümküni yaratanın, vâcib-ül-vücut olması lâzımdır. Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor. Görülüyor ki hadis olmayarak ve mümkün olmayarak, yani hep var olarak, bütün mümkünlerin tek yaratıcısı, ancak vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlâdır.

Allahü teâlânın vâcib-ül-vücut ve hakiki mâbud ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmak lâzımdır. Dünya aleminde ve ahiret aleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmalıdır. Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cisimleri, hücreleri, hayatı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşit kuvveti, enerji nev’lerini, hareketleri, kanunları, ruhları, melekleri, canlı cansız her varı, yoktan var eden ve hepsini, her ân varlıkta bulunduran yalnız Odur. Alemlerde olan her şeyi, hiçbiri yok iken, bir ânda yarattığı gibi, her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyamet zamanı gelince, her şeyi bir ânda yine yok edecektir. Her varlığın yaratanı, sâhibi, hakimi yalnız Odur. Onun hakimi, amiri, üstünü yoktur diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, Onundur. Onda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapar. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lutflar ve ihsanlar vardır. O kadîmdir. Yani hep var idi. (Vâcib-ül-vücut) demek, vücudu başkasından olmayıp, ancak kendindendir, yani kendi kendine hep vardır demektir. Başkası tarafından yaratılmamıştır. Eğer böyle olmazsa, mümkün ve hadis olması, başkası tarafından yaratılması lazım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir neticedir. Fârisîde (Huda) demek, kendi kendine hep var olucu, yani kadîm demektir.

Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmayacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlânın zıttı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yoktur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yoktur. Her zaman, herkes ile hazır ve her şeyi muhit ve nazırdır. Herkese can damarından daha yakındır. Fakat, hazır olması, ihâtâ etmesi, beraber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir. Onun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekası ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” keşif ve şühudü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrayamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz.

Âlemlerin, şaşılacak bir nizam içinde olduklarını görüyoruz. Her hayvan yavrusu, anası şeklinde olarak dünyaya geliyor. Çocuk, doğar doğmaz bağırıyor, ağlıyor. Yavruya o şekli veren birdir. Çocuk, organları tamam yerinde olmasa ses çıkarabilir mi? Fen, her sene, âlemdeki mahluklar arasındaki nizamları, yeni yeni keşfetmektedir. Bu nizamları yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kadir) gücü yetici, (Mürid) dileyici, (Semi) işitici, (Basir) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlik) yaratıcı olması lâzımdır. Çünkü, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyleyememek, birer kusurdur, utanılacak şeylerdir. Bu kainatı, bu âlemi, bu nizam üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.

Atomdan yıldızlara kadar her varlık, birer hesapla, kanunla yaratılmıştır. Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşfedilebilen kanunlardaki bağlantılardaki nizam, akllara hayret vermektedir. Darvin bile (Gözün yapısındaki nizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmıştır. Fen derslerinde okutulan bütün kanunları, ince hesapları, formülleri yaratan Allahü teâlâ, hiç noksan sıfatlı olur mu?

Bundan başka, bu kemâl sıfatlarını, mahluklarda da görüyoruz. Bunları mahluklarında da yaratmıştır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahluklarında nasıl yaratabilirdi? Bu sıfatlar kendisinde bulunmasaydı, mahlukları Ondan daha üstün olurlardı.

Bu alemleri yaratanda, bütün kemâl [üstün] sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lâzımdır. Çünkü, noksan, kusurlu olan, Huda, yaratıcı olamaz.

Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, Kurân-ı Kerîmdeki âyet-i kerimeler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek câiz değildir. Şüphe etmek küfre sebep olur. Yukarıda yazılı 8 kemâl sıfatına (Sıfat-ı sübûtiye) denir. Yani, Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesi 8’dir. Allahü teâlâda, bütün kemâl sıfatlar vardır. Onun zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusur ve karışıklık ve değişiklik yoktur.]

Kurân-ı Kerîmin, Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve fillerinde bir olduğunu bildiren âyet-i kerimeler ile dolu olduğunu bildirmiştik. İhlas sûresinin birinci âyetinde meâlen: ([Ya Muhammed! Allahü teâlâdan sual edenlere] de ki O Allah [zâtında, sıfatlarında ve fillerinde] birdir) buyurulmuştur. Bakara sûresinin 163. âyetinde meâlen: (Sizin ilahınız, bir olan Allahtır. Ondan başka ilah yoktur. Dünyada nimetlerini bütün herkese, ahirette ise, sadece müminlere rahmet ve ihsan edicidir) buyurulmuştur. Bunların pek çok misalleri Kurân-ı Kerîmde vardır.

Lügat âlimlerine göre, (Ehad) ve (Vahid) kelimelerinden her biri, bir diğerinin mânâsındadır. Fakat, tahkik edildiği zaman, kullanıldığı yerlerin birbirinden farklı olduğu görülür. Çünkü, (Ehad) lafzı ile her bakımdan (Vahid) murad olunur. Ehadiyet yani birlik, sayı olarak kullanılan çokluğun aksine, zıddina, tek varlıktır. Bir çok parçalardan meydana gelmiş, ortaklık ve miktar ve başkalık ve renklilik, aydınlık, karanlık gibi şeyleri olmayan varlıktır. (Ehad) olanın, aynı cinsten bir nev’i ve benzeri bir ferti olmaz. Aklen ve hissen tecezziyi, yani parçalanmayı ve inkısamı yani kısımlara ayrılmayı kabul etmez. Ehad, muhtelif olan cisimler, (ecza-i lâ yete cezza) yani bölünmeyen parçalar, küçük katı cisimler ve sûret gibi hârici cüzlerden, cins ve fasl gibi zihni cüzlerden de münezzehtir. (Ehad) diye misli, benzeri ve ortağı olmayan yani kendisinden başkası olmayan basit olan zata denir ki bu da Allahü teâlâdır. [Vahid ile Ehad arasındaki bir diğer fark, Vahid, Ehadin içinde olabilir. Fakat, ehad vahide dâhil olmaz. Yani ehad vahittir, fakat her vahid ehad değildir. Vahid ispatta, ehad nefyde kullanılır. (Reeytü racülen vahiden) bir adam gördüm denilir. Nefyde ise, (mâ reeytü ehaden) hiç kimse görmedim denilir.]

Allahü teâlâ, kullarına merhamet etmektedir. Âli-i İmrân sûresinin 30. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ size, azabından korkup sakınmanızı emreder. Allahü teâlâ kullarına çok merhametlidir) buyurmuştur. [Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun Zâtını düşünmeyiniz. Çünkü siz Onun kadrini takdir edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyurmuştur. Hiç bir masnü, yaratılan, asla saniini anlayamaz, kavrayamaz. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka bir hadis-i şeriflerinde de, (Allahü teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır) buyurmuştur.]

İLM BAHSİ

Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesinin 8 olduğunu ve bunlardan birincisinin (Hayat) olduğunu uzun bildirmiştik. Şimdi burada İlm-i ilâhîsini bildireceğiz.

Hıristiyanlar, Allahü teâlânın İlm-i ilâhîsi hususunda, (Allahü teâlâ eşyayı bilicidir) demekle beraber, Ona çeşitli şekillerde de, cehalet isnad etmektedirler. Çünkü, halen kiliselerde okunan Kitâb-ı Mukaddesin, Ahd-i atik kısmında, tekvînin birinci babında, (Allahü teâlâ birinci semayı yani gökleri ve yeri yarattı. Yer ıssız ve boş ve karanlık idi. Işık olsun dedi. Işık oldu. Allah ışığın güzel olduğunu gördü. Allah göğü ve yeri yarattı. İyi ve güzel olduğunu gördü… Sonra şunu yarattı, güzel, iyi olduğunu gördü, sonra şunu, sonra şunu….) demektedir.

[Ey hıristiyanlar!] İnsaf ediniz. Bir mühendis, bir bina inşa etmek istese, önceden düşünmez ve o binanın güzel veya çirkin olacağını bilmezse, o binayı yapmaya başlar mı? Elbette başlamaz. [Bugün de, herhangi bir bina inşa edilmeden önce, bir mimar o binanın güzel ve düzgün olması için evvela bir plan çizer. Bu planda, o binanın bütün müştemilatının ölçülerini bildirir. Bina o plana göre yapılır. Gelişi güzel yığılmış çimento, taş, kum ve tuğla ile muntÂzam bir bina meydana gelir mi? Elinde hiçbir plan olmadan bina yaptıran görülmüş müdür?] Allahü teâlânın, [haşa] âciz bir kulu olan mühendis kadar da ilmi yok mudur?

Ahd-i atikte, tekvînin 6. babının 5. âyet ve devamında Allahü teâlâ için, (Rab gördü ki yeryüzünde insanın kötülüğü çoğaldı. Yeryüzünde insanı yarattığına pişman oldu ve yüreğinde acı duydu ve Rab, yarattığım insanı ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını yeryüzünden sileceğim. Çünkü onları yarattığıma pişman oldum dedi) denilmektedir. Ayrıca, Allahü teâlânın Nuh aleyhisselâma bir gemi yapmasını ve kendisine tâbi olanlarla beraber bu gemide sakin olmasını emrettiği, gemeye binenlerden başka yeryüzünde bütün insanları ve hayat sâhibi her şeyi yok ettiği ve 40 gün 40 gece yağmur yağıp tufan olduğu ve sonra durduğu, Allahü teâlânın ise, Nuh aleyhisselâmı yüzelli gün sonra hatırladığı, yine tekvînin 7. ve 8.bablarında yazılıdır.

İnsaf etmelidir ki ahmak bir kimse, büyük bir iş yapmış olsa, 40 yıl geçse dahi onu unutmaz. Bütün âlemlerin yaratıcısı olan Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselâmı ve onunla beraber olanları, acaba nasıl unutabilir. Hıristiyanların Allahü teâlâya isnad ettikleri cehaletin haddi ve hesabı yoktur.

Müslümanların îtikadına ve kelam âlimlerinin bildirdiklerine göre, Allahü teâlâ geçmiş ve gelecek her şeyi, her ân bilicidir. O şey, gerek mevcûd, gerek madum, gerek mümkün, gerek mümteni olsun, Allahü teâlâ onu bilicidir. Allahü teâlânın ilminin dışında zerre miktarı bir şey yoktur. Müslümanlar, bunun böyle olduğunu pek çok akli deliller ile ispat etmişlerdir.

Allahü teâlânın filleri, muhkemdir. Bozukluk ve eksiklikten uzaktır. Her yarattığı şeyde birçok faydalar ve hikmetler vardır. Fili Sâbit ve muhkem olan bir Zât, elbette ki âlemin yaratıcısıdır. Bir kimse, semavat ve arzdaki nizamı ve intizamı, göklerin yoktan yaratılmasını, maddelerde olan hassa ve cevherleri, çeşit çeşit meyveleri, sebzeleri, bitkileri, madenleri, sınıf sınıf hayvanları görünce, Allahü teâlânın fillerinin Sâbit ve muhkem olduğunu anlar. Tefekkür edilince, bunların belli bir nizam ve ahkâm üzerine yaratılmış olmasında, beşer aklı hayrette kalır. Akıl, Allahü teâlânın yarattığı bu âlemdeki çok şeyleri idraktan, âciz kalmaktadır.

[İnsan daha çocukken, etrafında gördüğü eşyanın nereden geldiğini araştırmaya başlar. Çocuk büyüdükçe, üzerinde yaşamakta olduğu bu dünyanın nasıl muazzam bir eser olduğunu anlayarak, hayretten hayrete düşer. Hele yüksek tahsilini yaparak, her gün etrafında görülen bütün bu eşya ve mahlukların inceliklerini öğrenmeye başlayınca, hayreti, hayranlığa dönüşür. İnsanların, büyük bir sürat ile fezada tek başına dönmekte olan, içerisi ateş dolu, toparlak (iki Kutubu biraz basık) bir küre üzerinde, sırf yer çekimi kuvveti ile kalabilerek yaşaması, ne büyük bir mucizedir. Ya etrafımızdaki dağlar, taşlar, denizler, canlı varlıklar, nebatlar, nasıl bir büyük kudret sayesinde meydana gelebilmekte, gelişmekte ve türlü türlü hassalar göstermektedir. Hayvanların bir kısmı toprak üstünde yürürken, bir kısmı havada uçar ve bir kısmı su içinde yaşar. Üzerimize ışıklarını gönderen güneş, düşünebileceğimiz en yüksek harareti sağlar ve nebatların yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyevi değişiklikler yaparak, un, şeker ve daha nice maddelerin meydana gelmesini temin eder. Halbuki biliyoruz ki yer küremiz, kainat içinde ufacık bir varlıktır. Güneşin etrafında dönen seyarelerden meydana gelen ve içinde dünyamızın da bulunduğu güneş sistemi, kainat içinde bulunan ve sayısı bilinmeyen pek çok sistemlerden biridir. Kainatın kuvvet ve gücünü izah için, bir küçük misal verelim: İnsanların en son elde ettikleri muazzam enerji kaynağı, atomları parçalıyarak meydana çıkardıkları atom enerjisidir. Halbuki insanların “en büyük enerji kaynağı” saydıkları atom bombasının enerjisi, büyük yer sarsıntılarında ortaya çıkan enerji ile karşılaştırılacak olursa, bu enerjinin, on binlerce atom bombası enerjisinden daha fazla olduğu görülür.

İnsan, kendi vücudunun ne muazzam bir fabrika ve laboratuvar olduğunun farkına varmaz. Halbuki yalnız nefes alıp vermek bile muazzam bir kimyâ hadisesidir. Havadan alınan oksijen, vücutdaki maddeleri yaktıktan sonra, karbon dioksit halinde dışarı çıkarılır.

Sindirim (hazım) sistemi ise, muazzam bir fabrikadır. Ağızla alınan gıda maddeleri ve içecekler, mide ve bağırsaklarda parçalanıp işlendikten sonra, vücuda faydalı olan kısmı, ince bağırsaklarda süzülerek kana karışmakta ve posası dışarı atılmaktadır. Bu muazzam hadise, otomatik olarak ve büyük bir intizam ile yapılmakta, vücut bir fabrika gibi işlemektedir.]

Bunların tafsilatını anlatmaya defter ve kalem kâfi gelmez. Astronomi, anatomi, yani İlm-i teşrih, zooloji ve botanik yani hayvanat ve nebatatı inceliyen ilimlerde âlim olanlara, bu husus güneşten daha açıktır. [İşte bütün bunları yaratan pek muazzam bir kudret sâhibi olan, hiç değişmeyen ve sonsuz var olan yaratıcı “ALLAHÜ TEÂL”dır.]

Bilhassa Evliyâ-i kirâma, yani ruhlar aleminde yükselmiş olanlara, Allahü teâlânın fillerinin ne kadar muhkem ve muntazam olduğu, gâyet aşikardır, açıktır. Muhkem ve muntÂzam işler ise, o işleri yapanın ilminin yüksekliğine delâlet eder. Şöyle ki bir kimse çok güzel bir yazı görse, bundan onu yazanın hat sanatındaki maharet ve ilminin yüksekliğini anlar. Nitekim, Bakara sûresi 164. âyetinde meâlen: (Muhakkak ki [yıldızlarla süslü] göklerin ve [dağlar, denizler ve nebatat vb. ile süslü] Arzın yaratılışında, gece ve gündüzün birbirini takibinde, [insanları ve] insanlara faydalı olan şeyleri denizde götürüp giden gemilerde; yeryüzü kuruduktan sonra, Allahü teâlânın gökten yağmur indirerek nebatatı diriltmesinde, o Arz üzerinde, her türlü hayvanatı yaymasında, rüzgarları her taraftan estirmesinde, sema ile Arz arasında bulutların, Allahü teâlânın emir ve hükmü ile gitmesinde, akıl, fikir ve nazar sâhibi olanlar için, Allahü teâlânın kudret ve Âzametine deliller ve ibretler vardır) buyurulmuştur. Fussilet sûresi 53. âyetinde meâlen: (Biz onlara [Mekke halkına], gerek âfâkta [göklerde ve yerde], gerek kendi nefslerinde [yaratılışlarının latifliğinde ve benzersizliğinde, kudretimize delâlet eden] ayetlerimizi [güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, rüzgar, yağmur, insanın ana rahminde, uzuvlarının teşekkülü vb.] göstereceğiz. Nihâyet Onun [Kurân-ı Kerîmin ve Resûlullahın] söylediği şeyin hak olduğu, kendilerine zâhir olacaktır) buyurulmuştur.

Bu âyet-i kerimelerde bildirilen, afaktaki ayetlerden, yani yeryüzünde Allahü teâlânın kudretini gösteren alâmetlerden murad, gökler, yıldızlar, gece, gündüz, güneşin şuaları, karanlık, gölge, anasır-ı erbea [su, ateş, toprak ve hava] gibi, Allahü teâlânın kudretine delâlet eden şeylerdir. Enfüsteki yani insanın kendindeki ayetlerden [alâmetlerden] murad, ana rahminde çocuğun azalarının teşekkülü, [havadan alınan oksijenin, vücutdaki maddeleri yaktıktan sonra, karbondioksit gazı olarak dışarı çıkarılması, ağız ile alınan gıda maddeleri ve içeceklerin parçalanıp hazm olduktan [öğütüldükten] sonra, vücuda faydalı kısmının bağırsaklarda süzülerek kana karışması ve posasının dışarı atılması, kalbin çalışması, böbreklerin kandaki zararlı maddeleri süzmesi…. vs. gibi muazzam hadiselerin otomatik olarak ve büyük bir intizam ile yapılması] gibi şeylerdir. Bu âyet-i kerimelerde, afaki ve enfusi delillerin bildirilmesinin hikmeti, kulların, zıttı ve misli olmaktan münezzeh, her şeyi bilen, hikmet sâhibi ve her şeye kâdir olan Allahü teâlânın varlığını bilmeleri, [Ona îman ve ibâdet etmeleri] içindir. Kısaca, bu mükemmel ve muntÂzam filler, bunların faili, yaratıcısı olan, Allahü teâlânın ilminin ve kudretinin kemâline delâlet etmektedir. Kelam âlimleri bunu çeşitli deliller ile ispat etmişlerdir. Mesela:

1 — Allahü teâlâ mücerrettir. Yani cisim değildir, [Madde değildir. Element değildir. Karışım, bileşik değildir. Sayılı değildir. Ölçülemez. Hesap edilemez. Onda değişiklik olmaz. Mekanlı değildir. Bir yerde değildir. Zamanlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlayamaz.] Mücerred olduğu için, her şeyi bilir.

2 — Zâtı, ali [yüce] olan Allahü teâlâ, kendi Zâtını bilir. Böyle olan bir hâlik [yaratıcı], kendinden başkasını da bilir. İnsanın bilmesi demek, Zâtı ile kâim olan şeylerin, asllarının, maddeden mücerred olan mahiyetlerinin zihinde hâsıl olmasıdır. Allahü teâlâ için meçhul olan hiçbir şey yoktur. Kendi Zâtının, mahiyetini, künhünü bilir. Kendini bilenin, kendinden başkasını da bileceği sabittir.

Allahü teâlâ, kendinden başka her şeyi, vasıtalı veya vasıtasız olarak yaratmıştır. Mahlukları bilmek, bir yaratıcının var olduğunu bilmeyi icap ettirir.

 

KUDRET BAHSİ

Hıristiyanlar, dilleri ile Allahü teâlânın kudret sâhibi olduğunu söylemekle beraber, Allahü teâlâ için âcizlik isnad ettikleri de malumdur. [Daha önce bildirdiğimiz gibi] Tevrat (Ahd-i Atik) muharreftir. Tevratta Allahü teâlânın âlemi altı günde yaratıp, 7. günde oturup istirahat ettiği bildirilmektedir. Tekvînin ikinci babının başında, (Ve Allah yaptığı işi 7. günde bitirdi. Ve yaptığı bütün işten 7. günde istirahat etti. Ve Allah 7. günü mübarek kıldı ve onu takdis etti. Çünkü Allah, yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti) denilmektedir. [Bunun için hıristiyanlar haftanın 7. günü olan (Pazar) günü çalışmaz, istirahat eder, tatil yaparlar.]

Allahü teâlâ, [haşa] bir marangoz gibi çeşitli aletlerle mi yarattı da, bu yorgunluk hâsıl oldu? Tekvînin 32. babının 24. ve devâmindaki âyetinde, [haşa] (Yakup yalnız başına kaldı ve seher sökünceye kadar bir adam onunla güreşirken, Yakupun uyluk başı incindi. Ve Rab dedi: Bırak gideyim. Çünkü, seher vakti oluyor. Ve Yakup dedi: Beni mübarek kılmadıkça, seni bırakmam. Ve Rab ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakup. Ve Rab dedi: Artık sana Yakup değil, ancak İsrail denilecek. Çünkü, Allah ile ve de insanlarla uğraşıp yendin) demektedir.

Ey hıristiyanlar! İnsaf ediniz. Allahü teâlâ yarattığı kul ile sabaha kadar alt üst olup güreş tutup, yakasını Yakup aleyhisselâmın eline vermiş ve yakasını kurtaramamış! Hiç böylesine âciz bir ilah olur mu? Allahü teâlâ, elbette böyle şeylerden münezzehtir.

Müslümanların [temiz] îtikatlarına göre, Allahü teâlâ, her mümküni yaratmaya kâdirdir. Kudret sıfatı ile muttasıftır. Kudret, ezeli bir sıfat olup tealluk [irâde, arzu] ettiği şeye tesir eder, yaratır. Böyle olduğunda, bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir. Allahü teâlâ, kudretinin tealluk ettiği her şeyi yaratmaya kâdirdir. Yaratılan her şey Onun kudreti ile var olmuştur.

Hak tecellî eyleyince, her şeyi asan eder,

Halk eder esbabını, bir lahzada ihsan eder.

Allahü teâlânın kudretinin tealluk ettiği her şey, kudretin tealluku, yani yaratılması hususunda müsavidirler. Çünkü mümkündürler, mahlukturlar. Kudret sıfatı, vâcib-ül-vücut ve mümteni [var olamaz] olan şeylere tealluk etmez. Tealluk [irâde] etmesi, mümtenidir, imkansızdır. Mümkün olmak, yani var ve yok olabilmek, mümkünattan olan bütün varlıklar arasında müşterek bir vasftır. Mümkünatın [mahlukatın] hepsi, kudret sıfatı tesir edince, var veya yok olmaktadırlar. Allahü teâlânın kâdir olması zatındandır. Bu husus, kudretin tealluk ettiği bütün varlıklar için müsavidir.

Allahü teâlânın kudreti, mahluklardan [varlıklardan] bazısına mahsus olsa idi, bunun bir sebebi olması lazım olurdu. Bu ise, [haşa] Allahü teâlânın kemâlinin başka bir şeye bağlı olmasını icap ettirirdi. [Çünkü bu hâl, Allahü teâlânın kudretini, bazı varlıklara sarf etmeye mecbur kılan bir sebep olmasını icap ettirirdi.] Bu ise, noksanlıktır. Noksanlık ise, ilahta bulunamaz.

Hıristiyanlara göre, Allahü teâlâ, [haşa] her şeye kadir değilmiş. Çünkü, Tevratta yazıldığına göre, Allahü teâlâ, (Beni İsrail ile Kenan diyarına beraber gideceğim. Boruyu kuvvet ile çalsınlar ki ben de işitebileyim) demiştir. Müslümanların îtikadına göre, Allahü teâlâ her şeyi işitici ve görücüdür. Fakat Allahü teâlâ göz ve kulak [ses ve ışık] gibi vasıtalardan münezzehtir. [Görmesi ve işitmesi vasıtasızdır.]

Hıristiyanların îtikadına [inancına] göre, Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâma hulul etmiştir. Onların Îsâ aleyhisselâm için, Allahtan Allah, Nurdan Nur dediklerini, daha önce bildirmiştik.

Müslümanların îtikadına [inancına] göre, Allahü teâlâ, başka bir şeye hulul etmekten münezzehtir. Çünkü, bir şeyin başka bir şeye hululü iki yolla olur. Birincisi, bir şeyin mekanına hulul olur, yani girilir. İkincisi ise, sıfatına, mevsufa hululdür. Allahü teâlâ, herhangi bir mekana hulul etmekten münezzehtir. Bunun delili, Allahü teâlânın mekandan ve bir şeye cüz, yani bir şeyin parçası olmaktan münezzeh olmasıdır. Çünkü, mekan ile bir şeye cüz olmak, cisimlerin ve cisme ait şeylerin hususiyetlerindendir. Halbuki Allahü teâlânın cisim olmadığı, cisme ait hususiyetlerin onda olmadığı, delillerle ispat edilmiştir. Böyle olduğu, bütün âlimler tarafından ittifak ile bildirilmiştir. Sıfatın mevsufa hululü yolu ile Allahü teâlânın bir şeye hulul etmesinin muhal olmasına gelince, bu ve başka yollarla olan hulul şekilleri, Allahü teâlânın (vâcib-ül-vücut) olmasına muhalıftır [aykırıdır]. Çünkü, bir şeye hulul eden, elbette o şeye muhtaç olur. Gerek cismin mekana hululü, gerekse arazın [sıfatın] cevhere [maddeye] hululü veya sûretin [şeklin] maddeye yahut sıfatın mevsufa hululü, hükemaya [felsefecilere] göre hulul etmek değil, sadece bir vasıftan ibarettir. Hülâsa, hulul eden şey, hulul ettiği mahalle muhtaçtır. [Bu ise, ilah için muhaldir.]

Hıristiyanlara göre, Allahü teâlâ maddedir ve cisimdir. Çünkü, Tevratta tekvînin birinci babının 27. âyetinde, (Allahü teâlâ insanı kendi şeklinde yarattığı için sever) demektedir. Hatta hıristiyanlar, kiliselerine çeşitli resmler, heykeller [putlar] yapıp onlara tapınırlar. (Allahü teâlâ göklerde oturur. Yer, Onun ayağının basamayıdır) diye inanırlar.

Allahü teâlâ, hıristiyanların bu îtikatlarından ve böyle şeylerin hepsinden münezzehtir. Bu husus, Ehl-i İslam (müslümanlar) ile eski yunan filozofları arasında ittifaklıdır.

Böyle olduğunun delilleri kelam kitaplarında yazılıdır.

Yine hıristiyanlar, ([önceden zikir ettiğimiz gibi], Âdem aleyhisselâmdan meydana gelen zelleden [hatadan] dolayı, Îsâ aleyhisselâmın zamanına kadar, dünyaya gelen bütün insanlar ve bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm”, [günah kirine bulaşmış olduklarından] Cehennemde azap olunacakları ve [haşa] Allahü teâlâ, bu büyük günahı affetmek için bir çare bulamayıp, biricik oğlunu yahudiler elinde çeşitli hakaret ve işkencelerle öldürtüp, 8 gün Cehennemde yaktıktan sonra, bunların afvına çare bulduğu) inancındadırlar.

Müslümanların îtikadına [inancına] göre, Allahü teâlânın üzerinde bir hakim ve Ondan hesap soracak bir kimse yoktur. Allahü teâlâ gafurdur, yani affı, mağfireti pek çoktur ve rahimdir. Günah işleyip, tövbe etmeden ölen bir kulunu dilerse affeder, dilerse, günahı kadar azap eder. [Bütün kullarını affedip, Cennetine koysa, ihsanına muvafıktır. Bütün kullarını Cehenneme atsa, adaletine muvafıktır.] Allahü teâlânın, kullarının afvına, biricik oğlunu katl etmekten başka çare bulamadığı hususu, çok garib bir şeydir. Halbuki papazlar, köy köy dolaşıp hıristiyanların günahlarını [belli ücret karşılığı affettim diyerek] affetmekte, papalar da, Cennetin anahtarlarını cebine koymuş, tapusunu almış [gibi], Cennetten karış karış yer satmaktadırlar. [Papazların, bu işlere esas aldıkları İncil ayetlerini yukarıda bildirmiştik.]

Hıristiyanların Peygamberlere “aleyhimüsselâm” olan hürmetlerine [!] gelince, her bir Peygambere bir türlü günah isnad ederler. Peygamberlere isnad ettikleri bu çirkin şeylerin, en aşağı bir papaza dahi isnad edilmesini câiz görmezler. Mesela, Lut aleyhisselâmın [haşa] sekr halinde mübarek kızları ile zina etmesi, [Tekvîn: 19-33, 34, 25] Yehudanın gelini ile zina etmesi, [Tekvîn: 38-13, …18] Davud aleyhisselâmın Uryanın zevcesi ile zina etmesi, [II Samuel: 11-2, 3, 4] Süleyman aleyhisselâmın puta tapması, iftirâları gibi. Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın on iki havarisinin nübüvvet ve resûllüklerine inanırlarken, bunlardan Yehudanın, 30 dirhem rüşvet alıp, Îsâ aleyhisselâmı yahudilere teslim etmesi, Petrus resûlün [Îsâ aleyhisselâmın yahudilere yakalandığı gece] horoz üç defa ötünce, üç defa Îsâ aleyhisselâmı tanıdığını inkâr etmesi, resûl Pavlosun da onaltı, on yedi sene Îsâ aleyhisselâma îman edenleri çeşitli ezalarla katl ettirmesi ve havarilerden bir resûlün de, diri diri derisini yüzdürmesi ve bu Pavlosun îman ettiğini bildirmesi ve hıristiyanların îtikadına [inancına] göre, Pavlosun [haşa] Mûsâ aleyhisselâmdan efdal bir resûl olması ve sünnet olmak yerine vaftizi, İncilde ve Tevratta açıkça bildirilmiş bir iş olan, oruç ibâdeti yerine perhiz yapmayı ihtas etmesi ve İncilin ve Tevratın bir çok ahkâminı değiştirmesi îtikatları, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” olan yukarıda zikir ettiğimiz iftirâları gibidir.

Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâma ülûhiyet isnad etmek için, her Peygambere bir günah isnad ederler. Hıristiyanlarla yapılan bir münazara toplantısında, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyetini iddia eden bir papaza, bir İslam alimi tarafından delilinin ne olduğu sorulunca, cevabında 4 delilim vardır diyerek, bunları saymaya başlamıştır:

(1. delilim, Babasız yaratıldı) deyince, İslam alimi, (Âdem aleyhisselâm hem annesiz, hem de babasız yaratıldı. Melekler de baba ve annesiz olarak yaratıldılar. [Meleklerde erkeklik ve dişilik yoktur.] O hâlde, Âdem aleyhisselâmın ve meleklerin de, Îsâ aleyhisselâm gibi [haşa] ilah [tanrı] olmaları icap ederdi) diye cevap verdi. Papaz buna (cevap vermedi). Bunun üzerine, ikinci deliline geçti.

(2. delilim, Îsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesidir) deyince, İslam alimi ona, (Tevratta yazıldığına göre, Beni İsrail Peygamberlerinden birkaç Peygamber de, ölüleri diriltmiştir. Bilhassa Mûsâ aleyhisselâm, canlı olmayan asayı, diriltti. Bunların da haşa Allahü teâlânın oğlu olmaları lazım gelir) diye cevap verdi. Papaz, buna da cevap veremedi Bunun üzerine, üçüncü deliline geçti.

(3. delilim, Îsâ aleyhisselâmın semaya kaldırılmasıdır) deyince, İslam alimi, (Îsâ aleyhisselâm çeşitli hakaretlerle katl olunduktan sonra, semaya kaldırıldı diyorsunuz. İdris aleyhisselâmın da, hayatta iken izzet ve rif’at ile semaya kaldırıldığı hıristiyanlar ile müslümanlar arasında ittifaklıdır. Bunun için, İdris aleyhisselâmın, Allahü teâlâya oğul olmaya daha lâyık olması lazım gelir) diye cevap verdi. Papaz buna da cevap veremedi. Bunun üzerine dördüncü deliline geçti.

(Her Peygamber günah işledi. Fakat, Îsâ aleyhisselâm günah işlemedi. İşte bu ülûhiyet sıfatıdır) deyince, İslam alimi (Hangi Peygamber günah işledi) diye sorunca papaz, (Davud aleyhisselâm) dedi. İslam alimi (Ey papaz! Bu sözünle sen yahudilerden daha kötü, daha aşağı oldun. Çünkü, 4 İncilde de, Îsâ aleyhisselâmın dâima, Davud oğlu Îsâ diye, kendinden bahs ettiği yazılıdır. Sizin inancınıza göre, [haşa] Davud aleyhisselâm zani olunca, Îsâ aleyhisselâmın kendisi için Davud oğlu demesinin [haşa haşa] veled-i zinayım demek olduğunda şüphe var mıdır? Ey papaz! Îsâ aleyhisselâmın kudretini, önce ülûhiyete, ilahlığa çıkarıp, sonra da veled-i zina derecesine indiriyorsun. Bu ikisi arasındaki tezad [zıdlık] ne kadar çoktur) deyince, papaz yine cevap veremedi. Gâyet utanarak, hayret içinde, oradan ayrıldı gitti.

Hıristiyanların garib îtikatlarından birisi de, Allahü teâlânın fadl ve keremi ile kulları arasından seçerek gönderdiği Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hepsine günah isnad edip, günahkar bildikleri hâlde, kendi aralarından seçtikleri papaların Mâ’sûm olduklarına inanmalarıdır. Ne büyük ahmaklık! Haşr sûresinin 2. âyetinde meâlen: (Ey basiret sahipleri [Allahü teâlânın emrine nazar ederek düşünün de] ibret alınız) buyurulmuştur.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler