TESLİS (Üç tanrı inancı) ve BATILLIĞI

Protestanlar, Kurân-ı Kerîm ile bugünkü İncilleri mukayese için 5 bahis seçmişlerdir. 1. bahiste, Kurân-ı Kerîmde, üç uknumun yani (Baba, oğul, Ruhül-kuds)den meydana gelen üç tanrı inancının bulunmamasını, Kurân-ı Kerîmin noksanlığına nisbet etmişlerdir. Teslis (Trinite) inancının daha önceki ilâhî kitaplarda rumuz, işaret ile bildirilmiş olduğunu iddia ederler. Kendilerinin neşrettiği bazı kitaplarda, bu büyük meselenin Tevratta mübhem, şüpheli olduğunu itiraf ettikten sonra, ispat için, yalnız Yuhanna İncilinden ve Amâl-i rusül [Resûllerin işleri] ve havarilerin mektuplarından başka bir delil ortaya koymaya da, muktedir olamazlar. Delil olarak ileri sürdükleri kitap ve risalelerin, asıl ve esasları sağlam olmadığından, asla kıymetleri yoktur.

Teslis meselesini izah için, önce (İşa-i Rabbânî) üzerinde bazı incelemelerin beyan edilmesi lâzımdır. Yukarıda biraz bahsettiğimiz gibi, bu işa-i Rabbânî, hıristiyanların din esaslarından, yani akide [inanç] esaslarındandır. Çünkü, hıristiyanların akidelerine göre, Îsâ aleyhisselâm, her biri hakiki ilah olan üç ilahtan biri olduğundan, hıristiyanlar onun etini yiyip, kanını içerek güya onunla birleşirlermiş. İşlemiş oldukları günahlar bu şekilde, [haşa] Allah’ın oğlunu kurban ederek affolunurmuş. Yani mayalı veya mayasız bir parça ekmek ile bir miktar şaraba papaz okuduğu zaman, ekmek aynıyla Îsâ aleyhisselâmın eti, şarap da kanı olurmuş.

[Böyle olduğu, Matta İncilinin 26. babının, 26. ayeti ve devâmnda, Markos İncilinin 14. babının, 22. ayeti ve devâmında, Luka İncilinin 22. babının, 19. ayeti ve devâmında yazılıdır diyorlar. Halbuki bu İncillerde, Îsâ aleyhisselâm hayatta iken icra edilmiş olan, bir vak’a bildirilmektedir. Benden sonra, siz de, her zaman böyle beni kurban ederek, günahları affettiriniz diye bir emir, hiç bir İncilde yazılı değildir. Luka İncilinin, 22. babının 19. âyetinde, (Benden sonra hatırlanmam için bunu yapın) diye yazılı ise de, bunu günah affı ve îman esâsı haline getiriniz diye yazılı değildir. Hıristiyanlar, kilisede ekmek ve şarabı aralarında paylaşarak, yerler ve içerler. Böylece Îsâ aleyhisselâm kurban edilmiş ve yenilip içilmiş oluyormuş. Bu meselede, yani ekmek ve şarabın et ve kana dönüşmesi ve böylece Îsâ aleyhisselâmın kurban edilmiş olmasında, hıristiyan kiliseleri [ve fırkaları] arasında muhtelif te’vîller vardır. Bazılarının îtikadına [inancına] göre, (sadece ekmek ve şarap, Îsâ aleyhisselâmın cesedine ve kanına dönüşüp kamilen, tam olarak Îsâ olurmuş.)

Yeryüzünde bir kaç bin papaz aynı ânda ellerindeki ekmekleri okuyarak, mukaddes hâle getirdiklerinde, her bir papazın meydana getirdikleri birer Îsâ, ya birbirlerinden başkadırlar, yahut birbirlerinin aynıdırlar. Birbirlerinden başka olmaları, hıristiyanların îtikadına göre batıldır. [Çünkü, pek çok Mesihler, haşa birçok ilahlar meydana gelmektedir.] Aynı olması da, işin aslına, eşyanın hakikatina uygun değildir. Çünkü her birinin maddesi, diğerinin maddesinden ayrıdır, başkadır. Bir cismin, aynı ânda, değişik mekanlarda bulunamayacağı da, açıkça bilinen şeylerdendir. Bunun için, okuyup mukaddes olan ekmekler, tek bir Mesih olamazlar. Bu dahi, hıristiyanların îtikadına göre batıldır. Çünkü onlar, tek İsanın varlığına inanmaktadırlar.

Bir papaz, ekmeyi üç parçaya ayırıp, her birini birer şahsa verdiği zaman, ekmeyin tehavvülünden meydana gelen Mesih, ya parça parça olur veya her bir parça tam bir Mesih olur. Birincisine göre, ilah parçalanmış olur. İlahın parçalanabileceğine inanmak, hiçbir dine uygun bir inanış değildir.

İkincisine göre, ekmek, bir Mesih haline dönmüştü. Ekmek taksim edilince müteaddid Mesihler nereden çıkmaktadır? Hıristiyanların inançlarına göre, Îsâ aleyhisselâm insanları [günahtan] kurtarmak için, bir kurban olarak âleme geldi ve kendini fedâ etti. Şimdi, papazların kiliselerde yaptıkları İşa-i Rabbânî kurbanı, vakti ile yahudilerin salib üzerinde yaptıkları kurbanın aynı olursa, Îsâ aleyhisselâm hayatta iken, Havarilere ekmeyi yedirmesi ve şarabı içirmesi ile icra edilen, ilk İşa-i Rabbânî, insanların günahlardan kurtulmalarına kâfi olurdu. [Hıristiyanlara göre] Îsâ aleyhisselâmın sonradan yahudiler tarafından ağaçtan salib üzerinde haça gerilmek sûreti ile kurban edilmesine ve dünyanın her yerinde papazların [Kurban] ayinleri yapmalarına lüzum kalmazdı. İnsanların günahlarının affolunması için, hazret-i İsanın kendini bir defa kurban ettiği, bunun bir defa zuhûr ettiği İbranilere mektubun 9. babının sonunda yazılıdır.

[Peşaver üniversitesi öğretim üyelerinden, Ülfet Aziz Essamed, 1399 [m. 1976] senesinde üçüncü baskısı Pakistan’da yapılan, (A Comparative Study of Christianity and İslam) yani, (İslamiyet ile hıristiyanlığın mukayesesi) ismli kitabının, (Hıristiyan Akidelerinin Kaynağı) kısmında diyor ki:

(Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği nasranilik ile göğe yükseltilmesinden sonra tesis edilen ve çeşitli kiliselerin inandığı hıristiyanlık, birbirinden çok farklıdır.

Îsâ “aleyhisselâm” Allahü teâlânın emirlerini, ümmetine tebliğ eden ve onlara vaaz ve nasihat eden ve insan olan bir Peygamber idi.

Ümmetinden, tövbe etmelerini ve eski bozuk, kötü adet ve alışkanlıklarından vazgeçmelerini istemişti. Îsâ “aleyhisselâm” yeni bir dinin kurucusu değildi. Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin yenileyicisi idi.

İsevi dini, vaaz ve nasihat idi. Bu dinde (Vaftiz) ve (İşa-i Rabbânî) gibi, ayinler yok idi.

O, günahlara kefaret olarak ve çarmıha gerilerek kurban edilmeye gelmemişti.

Îsâ aleyhisselâmın, göğe yükseltilmesinden hemen sonra, kendisine îman eden ve yakîn arkadaşları olan havariler, kendilerine resûller ismini verdiler.

Havariler, hiç şüphesiz Îsâ aleyhisselâmın yolunda olan, tek Allaha inanan ve Îsâ aleyhisselâmı onun elçisi kabul eden kimselerdi.

Havariler, her işte, Îsâ aleyhisselâmın kendilerine emrettiği gibi, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatına göre amel ettiler.

Filistin ve civarında, büyük yahudi cemaatleri oturmakta idi. Fakat, Kudüste oturan yahudiler, dünya yahudilerine göre çok azdı.

İskenderiye (Alexandria) şehri büyük bir kültür merkezi idi. Burada birçok dini ve felsefi görüşler öğretilmekte idi.

Yahudilerin parçalanmaları ve bozulmaları, yunan felsefesi ve mevcûd putperest cemaatlerin tesiri ile olmuştu. Bu putperest cemaatlerin her biri, kurtarıcı tanrılar edinmişlerdi.

Îsâ aleyhisselâm, Peygamberlik vazifesini yapmaya başladığı zaman, yahudilerden bâzıları, onu beklenilen Mesih kabul ettiler. [Îsâ aleyhisselâmın, üç sene gibi kısa bir zaman süren tebliğinden sonra, kendisine inanan yahudiler çoğaldı.] Ancak, Onun sözlerini ve kendisini, yunan felsefesi ve putperest cemaatlerin fikirleri ışığında, tefsire tabi tuttular. Böylece, Îsâ aleyhisselâmın hakiki dini, değiştirilmeye başlandı. Îsâ aleyhisselâmın yolunu öğretmek yerine, Onun şahsını yüceltme teşebbüsleri, bu değişikliğin ilk işaretleri idi.

Hıristiyan din adamlarının ileri gelenlerinden Dr. Morton Scott Enslin bu hususta, (Christian Beginnings) kitabının 2. kısım, 172. sayfasında diyor ki:

(İsanın “aleyhisselâm” şahsiyeti ile uğraşma, kim olduğunu araştırma ve her şeyi Onun şahsiyeti ile ilgi kurarak açıklama gayretleri, kendisi için uydurulan ve kendisinin hiçbir zaman söylemediği şeyleri ve kendisinin tebliğ ettiği, Allahü teâlânın kullarından istediği şeyleri ve tövbeye çağırdığı hususunu unutturdu. Böylece, ümmetine tebliğ ettiği ahkamın öğrenilmesi ve itaat edilmesi yerine, şahsiyetinin açıklanıp anlaşılması lazım olan bir kimse haline geldi.)

Bu temayül, Îsâ aleyhisselâmın (Logos=Mukaddes kelam) kelimesi ile izah edilmesine ve neticede, tanrılaştırılmasına sebep oldu. Çünkü, İskenderiyeli yahudi felsefeci PHİLO, bu hususta felsefi görüşler ileri sürmüştü. [kitabımızın, (Teslisin batıllığının Îsâ aleyhisselâmın sözleri ile ispatı) kısmında Philodan bahs edeceğiz.]

Bu zamandaki kilise babalarının, Îsâ aleyhisselâm hakkındaki yazıları, uygunsuzluklar, saçmalıklar ile doludur. Kilise babalarının bu yazılarında, Îsâ aleyhisselâmın ehemmiyetle üzerinde durduğu tek ALLAH inancı ile kendisine izafe edilen Allahlık iddiasını uzlaştırma gayreti içinde oldukları görülür.

Dağılmış bir hâlde bulunan yahudiler ve bunların yahudi olmayan komşuları arasında, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği îman esasları ile alakası olmayan, yeni bir din ortaya çıktı.

Bu mevzuda Dr. Morton Scott Enslin aynı kitabının 2. kısım, 187. sayfasında diyor ki (İsevilik, yahudilerin yaşadıkları yer olan Filistinden, putperest milletlerin memleketlerine yayıldı. Bu yayılma birçok değişmelere sebep oldu. İseviler, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden uzaklaştılar. Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği din bilgilerini, putperestlerin kabul edebilecekleri hâle getirdiler. Böylece tutarsız, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir din meydana geldi.)

Roma imparatorluğunda birkaç çeşit putperest cemaat vardı. Bu cemaatler, îtikat [inanç] itibarı ile birbirinden çok farklı idi. Fakat, şu 4 husus hepsinde müşterek idi:

1) Hepsi, kurtarıcı bir tanrıya inanıyor ve onun ölümünü, insanların günahları için kefaret ve ona inananlar için kurtuluş kabul ediyorlardı.

2) Hepsinde, o dine girmek için, bir giriş ayini vardı. Bu ayinle, o dine kabul edilen kimsenin, kötülüklerden temizlenmiş olduğuna inanılıyordu.

3) Hepsinde, tanrı ile mânevî olarak birleşmek, bütünleşmek inancı vardı. Bu bütünleşme, sembolik olarak o din mensubları tarafından, tanrının etini yemek ve kanını içmek şeklinde icra edilirdi.

4) Hepsinde Cennet inancı olup onu isterlerdi. Orada rahat edeceklerinden emin idiler.

[(Encylopedia Americana) da, (Sacrifice) [Kurban] kelimesinde diyor ki:

(Eski yunanda, gök tanrısı Olympus adına (thusiai) ve (sphagia) denilen, kurban ayinleri yapılırdı. Thusiai, her zaman gündüz olur ve tercihen sabahleyin yapılırdı. Kurban edilen hayvanların belli kısımları, biftek olarak (Bomos) denilen taş üzerinde yakılırdı. Hayvanın geri kalan kısımları, yüksek bir taşın etrafında toplanmış olan kimseler tarafından yenilirdi. Ayin, müzik ve dans ile sona ererdi.

Sphagia denilen kurban ayini ise, gece yapılırdı. Bu ayinde etin yakılması için kullanılan taşa (eschara) denilirdi.

Yunanca olan bu ayin isimleri latincede sadece (sacrifice) kelimesi ile ifade edildi. Kurbanların yakıldığı taş olan (Bomos) ve etrafında toplanılarak kurbanın yenildiği taş olan (eschara) kelimeleri için (Altars) kelimesi kullanılırdı.)

Hıristiyanlık dininde icra edilen (İşa-i Rabbânî veya Ehvaristiya) kurban ayininde, ekmek ve şarabın konulduğu ve etrafında cemaatın toplandığı taşa da, (Altar) denilir. Bu ayinde de, müzik bulunur. Mukaddes olan ekmek, kırılınca, kurban icra edilmiş, ekmek, şaraba batırılıp yenilince de, tanrı ile mânevî olarak birleşilmiş olunurmuş. Yunanlılardaki (thusiai) ve (sphagia) ayinleri ile hıristiyanlıktaki İşa-i Rabbânî ayini arasında benzerlik açıkça görülmektedir. [Bu mevzuya aşağıda devam edeceğiz.]

Îsâ aleyhisselâmın, kurtarıcı tanrı olarak kabulü, çarmıha gerildi denilmesi, kurban olarak telakki edilmesi, yukarıda zikir ettiğimiz, yunan putperest cemaatlerinin, hıristiyanlığa etkilerinin bir sonucu olduğu muhakkaktır.

Hıristiyanlarda (Vaftiz) ve (İşa-i Rabbânî) denilen iki önemli ayin vardır. Vaftiz, hıristiyanlığa kabul ayinidir. Kişi bununla, doğuştan gelen günahtan temizlenmiş kabul edilir. 2. ayin olan İşa-i Rabbânî, (Eucharist) veya (Mass Communion) veya (Holy Communion) denir ki (kudsi paylaşma) demektir.

Dr. Morton Scott Enslin, bu ayinle hıristiyanlığın, Romalılar zamanındaki putperest fırkalardan birisi haline geldiğini itiraf ederek, aynı kitabının 2. kısmının 190. sayfasında diyor ki (Miladın 2. asrına doğru hıristiyanlık, bozuk dinlerden birisi haline gelmişti.)

Lord Raglan, (The Origins of Religions) [Dinlerin Aslı] ismli kitabında, Roma imparatorluğu zamanındaki dini cemaatlerin ayinlerini beyan etmekte ve bu ayinleri, şimdiki hıristiyan ayinlerinin aslı olarak görmektedir. Raglan diyor ki:

(Tarih öncesi devirlerde, genç bir adamı, kutsal kurban olarak seçmek ve onu bir sene boyunca imtiyazlı kişi kabul ederek her arzusunu yerine getirmek ve sene sonunda belli bir ayin tertip ederek, o kimseyi kurban edip, etini yemek, kanını içmek adeti, dinden haberleri olmayan bazı kavmlerde var idi. Kurban edilen kimsenin, etinden ve kanından tarlalara da serpilir, böylece toprağın bereketli olacağına inanılırdı. Kurbanlık seçilen kimsenin, kendi kavminin dini lideri ile anlaşarak, yerine başka birisinin kurban edilmesi de olurdu. Başka bir kimse kurban edildikten sonra, asıl kurban edilmesi lazım olan kişi, tekrar bir sene boyunca, yine imtiyazlı ve kutsal oluyor ve her arzusu yerine getiriliyordu. Senenin sonunda yerine, yine başka bir kimse kurban ediliyordu. Böylece, devamlı olarak kutsal sayılan ve her arzusu yerine getirilen imtiyazlı kişiler zuhûr etti. Bu ilk devamlı kutsal kişiler, kavmleri tarafından (kral) veya (yaşıyan tanrı) olarak telakki edilir oldular. Bu kutsal kişilerin insanlıklarının, yani bedenlerinin ayrı bir şahsiyet, ilahlıklarının ayrı bir şahsiyet olduğu kabul edilirdi. İlahın, tanrının bu kimselere hulul etmiş, vücutlarına girip yerleşmiş olduğu, bu kavmlerce kabul edilirdi. Bir müddet sonra, kavmleri, kutsal kabul ettikleri bu kimseleri, tanrı veya tanrının oğlu diyerek tapınmaya başladılar.

[Eski çağdaki putperestlerde veya çeşitli milletlerde, tanrıların, yarı tanrıların ve kahramanların efsanevi hikayelerine mitoloji denir.] Önce ayin vardır, sonra bu ayini izah için mitolojik hikayeler uydurulmuştur. Hayâlî tanrıların ölmesi veya dirilmesi ile kendilerinin kurtulacağı zan olunurdu.

Kurtarıcı tanrıya inanan kavmlerin ayinlerinin en mühimi, kişinin tanrı ile birleştiğine, bütünleştiğine inandıkları, sembolik et yeme ve içki içme ayinleridir. Kurtarıcı tanrı inancı, bir müddet sonra güneş tanrısı inancı ile birleştirildi. Her bir kurtarıcı tanrının, kış başlangıcında doğduğuna inanıldı. Kış başlangıcı ise, Julian takvimine göre 25 Aralıktır. Hıristiyanlar da, Îsâ aleyhisselâmı kurtarıcı bir tanrı yaparak, bu tarihte doğduğunu kabul ettiler ve bu geceyi (milad) ve (Noel) olarak her sene kutlamaya başladılar.

Edward Carpenter, çeşitli kurtarıcı tanrı hikayeleri, mesela, yunanlıların (Dionysus)u, Romalıların (Hercules)i, Perslerin (Mithras)ı, Mısırlıların (Amonra, Oziris ve İzis)leri, kuzey Samiilerin (Baal)ı, Asur ve Babillilerin (Tammuz)u ile hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmın hayat hikayesi diye inandıkları şeyler arasındaki benzerliklere dikkati çekmektedir. Şöyle ki:

(1 — Hepsi, Noel yani 25 Aralık veya buna yakîn bir günde doğmuştur.

2 — Hepsi, bakire annelerden doğmuştur.

3 — Hepsi, bir mağara veya yeraltında bir mahzende doğmuştur.

4 — Hepsi, insanlar için meşakkatlere katlanmışlardır.

5 — Hepsi, nurlandırıcı, iyileştirici, kurtarıcı ve şefaat edici gibi isimler almışlardır.

6 — Hepsi, karanlık güçler tarafından mağlub edilmişlerdir.

7 — Hepsi, Cehenneme yahut arz küresinin diğer tarafına inmişlerdir.

8 — Hepsi, yeniden dirilmiş ve insanların Cennete girmelerine öncülük etmişlerdir.

9 — Hepsi, insanlar ile irtibat kuran azizler seçmişler ve vaftiz ayini ile cemaat kabul eden, dinler tesis etmişlerdir.

10 — Hepsi, kurban yemekleri yenilerek anılmışlardır.) Lord Raglanın sözü burada tamam oldu.

Newyork Üniversitesinde tarih profesörü olan, Waelance Ferguson diyor ki (Hıristiyanların yortuları, putperest yortuları ile aynı tarihlere rastlar. Mesela, Noel tarihi, İran ve Romada güneş tanrısı Mithrasın doğum tarihi idi. Ayrıca bu tarih çok eskiden beri putperest dünyasında önemli bir yortu günü idi.)

Mitoloji kahramanları üzerinde çalışmalarını (The Hero), (Kahramanlar) ismli kitabında toplıyan Lord Raglan, hikayelerde gördüğü hadiseleri 22 madde halinde sıralamış ve hangi mitoloji kahramanının hayat hikayesinde bunlardan kaç tanesinin geçtiğini tesbit etmiştir. Bu maddelerden 15 tanesinin, Îsâ aleyhisselâmı anlatan, bu günkü hıristiyanlıkta bulunduğunu da, maddeler halinde bildirmiştir.

Bunlar da, hıristiyanlığın kaynağının putperestlik olduğunu bize göstermektedir. [Daha sonra, (Teslisin batıllığının, Îsâ aleyhisselâmın sözleri ile ispatı) bahsinde bunlara bazı misaller vereceğiz.]

Meşhur felsefeci ve tarihçi Winwood Reade diyor ki (Hıristiyan âlemi putperest alemine hâkim olunca, putperest âlemi de, hıristiyanlığı bozdu. Oziris ve Apollo masalları, Îsâ aleyhisselâma atf edildi. Yahudilerin inandıkları ve Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği, tevhidin yani tek Allaha îman yerini, [Brahmanizmde de bulunan ve] Mısırlıların ihtas ettikleri ve Eflatun tarafından felsefeye sokulan, teslis (Trinity) yani üç tanrı inancı aldı. (Bana iyi demeyin, iyi bir tanedir. O da Allahtır) diyen bir Zâtın kendisi bizzat Allah yerine konuldu veya birin üçte biri denildi.) Pakistan’daki Peşaver Üniversitesi müderrisinin kitabından tercüme tamam oldu.)]

[Bütün bunlar gösteriyor ki hıristiyanlık, Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği ve Mûsâ aleyhisselâmın şeriatının devamı olan (Nasranilik) değildir. Îsâ aleyhisselâmın ismi arkasına sığınmış, putperestliğin karıştırıldığı, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir dindir. Hıristiyanlıktaki vaftiz ve İşa-i Rabbânî gibi ayinlerin, İsevilikte bulunmayıp, sonradan putperestlikten alınarak İseviliğe karıştırıldığını ve Îsâ aleyhisselâm bir insan ve Peygamber iken sonradan tanrılaştırıldığını, pek çok hıristiyan din adamı, profesörler, ilim ve fen adamları açıkça yazmaktadırlar. Papazlar, bu yazılara ve İslam âlimlerinin kendilerine tevcih ettikleri sorulara cevap vermek yerine, bu kitapları toplattırıp yok etmek yolunu seçmekte ve eskisinden daha fazla, yalan, yanlış ve mantıksız yazılarla dolu, yeni kitaplar ve risaleler yazmakta ve dağıtmaktadırlar. Bu da bize gösteriyor ki 19. ve 20. asırda hıristiyanlık tamamen iflas etmiş, boş ve batıl olduğu iyice anlaşılmıştır.]

 

Tavsiye Yazı —> Papazların cevap veremediği sorular nelerdir?

 

TESLİSİN BATILLIĞININ ÎSÂ ALEYHİSSELÂMİN SÖZLERİ İLE İSBATI

İncillerde, teslis (trinite) îtikadının [inancının] batıllığını ispat eden pekçok âyetler vardır.

[Bu ayetlerin zikrinden evvel, burada hıristiyanlığa sonradan karıştırılan teslis [üç tanrı] inancının nereden geldiği hakkında kısaca malumat vermek faydalı olacaktır. Âdem aleyhisselâmdan beri gelen bütün ilâhî dinler, tek hâlik ve mâlik olan bir yaratıcıya inanmayı emretmiştir. Bütün bu dinlerde bu yaratıcının ismi (ALLAH)dır. Teslise, yani üç tanrıya inanmanın doğru bir şey olmadığını, akıl-ı selim sâhibi olan herkes anlar. Havarilerden olan Barnabasın yazmış olduğu İncilde de, Allahü teâlânın bir olduğu bildirilmiştir. Barnabas İncili, türkçe olarak da 1987 de İstanbul’da bastırılmıştır. İnciller, yunancaya ve latinceye tercüme edilirken, o zamana kadar yüzlerce tanrısı olan putperest Romalılar, tek tanrıyı az görerek, onu çoğaltmak istediler. Bunu, ilk defa, Yuhanna İnciline soktular. Zaten, aslı kaybolmuş olan İncili, iyice tahrif ettiler. Bu fikir, Roma İmparatoru Büyük Kostantinin 325 senesinde topladığı Konsilde yani ruhban meclisinde zorla kabul ettirildi. Bunun sebebi de, Yunanlıların Eflatun felsefesine bağlı olmaları idi. Eflatunun felsefesinin aslı üçe dayanır. Eflatun her şeyi üçe böler. Mesela, edep üç his kuvvetine dayanır: Ahlak, akıl ve tabiat. Tabiat da nebat, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Eflatun esasta dünyayı yaratan kudretin tek olduğunu düşünmekle beraber, onun iki yardımcısının daha olabileceğini ileri sürmüştü. Bu da, teslis fikrinin doğmasına sebep oldu. Teslis inancı, ilk defa Yuhanna İncilinde görüldüğü hâlde, Yuhanna İncilinin içinde, Allahü teâlânın bir olduğunu ispat eden âyetler vardır. Bunlardan bazılarını aşağıda zikir edeceğiz.]

Yuhanna İncilinin 17. babının 3. âyetinde Îsâ aleyhisselâm, (Ey Baba, ebedî hayat [ahiret hayatı], hakiki bir Allah olan Seni ve Senin gönderdiğin Îsâ Mesihi bilmelerinden ibarettir) demektedir. Bu ayette Allahü teâlânın hakiki ebedî hayat sâhibi (BİR) olduğu ve Îsâ aleyhisselâmın, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir resûl olduğu, açıkça bildirilmiştir.

Bu âyete göre Yuhanna İncili, ebedî hayat yani ahiret hayatına îman etmeyi, yani Allahü teâlânın varlığı ve birliği ile Peygamberlere imanı emredince, bunun aksi olan teslis inancının, ebediyyen kabulü mümkün olmayan bir hata olduğunu tenbih eder. [Yuhannanın bu âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın bir haberci, bir Peygamber olduğu bildirilmiştir. Sonradan bunun tersini düşünmek ve buna inanmak açık bir sapıklık olup ebedî hayatı, ahiretteki sonsuz saadeti yok etmektir. Yuhanna İncilinin 17. babının başında, Îsâ aleyhisselâm çarmıhta iken yaptığı duada şöyle demektedir: (Ebedî hayat, seni yalnız gerçek Allah’ı ve gönderdiğin Îsâ Mesihi bilmektir) [Âyet üç]. Îsâ aleyhisselâm burada, tek mâbudun, tek ibâdete lâyık olanın, Allahü teâlâ ve kendisinin de Onun kulu ve resûlü olduğunu bildirmektedir. Allahü teâlâyı, bir olan rab, kendisini de Peygamber olarak kabul edip, îman edilmedikçe ebedî hayatın, Cennet hayatının olamayacağını haber vermektedir. Îsâ aleyhisselâmın ve diğer bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” haber verdikleri şey de zaten budur. Yani Allahü teâlânın varlığına ve birliğine îman ve Onun Peygamberini tasdik etmektir.] İşte bu ebedî olan ahiret hayatı inancı, tam ve doğru olarak, ancak İslamiyette vardır. Çünkü hıristiyanlar, teslis uçurumuna düştüklerinden, yahudiler, Îsâ aleyhisselâmın Peygamberliğine inanmadıklarından [ve o yüce Peygambere çirkin iftirâ yaptıklarından ve Muhammed aleyhisselâma inanmadıklarından], putperestler [ve hiçbir dine inanmayanlar, ateistler de], bütün Peygamberleri inkâr ettiklerinden, onlar için hakiki saadet hayatı, yani Cennet hayatı olamaz. [Bunlar, Allahü teâlâyı ve Onun Peygamberlerini inkarlarının, iftirâlarının ve düşmanlıklarının cezası olarak, ebediyyen Cehennemde kalacaklardır. Azap dolu, elim bir Cehennem hayatı yaşayacaklardır.]

Markos İncilinin 12. babının 29. ayeti ve devamında, Îsâ aleyhisselâma emirlerin en mühim ve birincisinin hangisi olduğunu soran bir yahudi alimine, Îsâ aleyhisselâm, (Dinle ey İsraili: Allah’ımız Rab, bir olan Rabdır. Ve Allah’ın olan Rabbi, bütün kalbinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin. İkincisi, komşunu kendin gibi seveceksin. Bundan daha büyük başka bir emir yoktur. Yahudi ona, çok iyi ey Muallim! Hakikat üzere dedin ki Allah birdir. Ondan başkası yoktur ve Onu bütün kalbinle, bütün fikrinle, bütün kuvvetinle sevmek ve komşunu kendin gibi sevmek, bütün yapılan ibâdetlerden ve kurbanlardan üstündür dedi. Îsâ da onun akllıca cevap verdiğini gördüğü vakit kendisine, sen Allah’ın melekutundan uzak değilsin dedi), demektedir.

Matta İncilinin 22. babının 36, 37 ve 38. ayetlerinde, Îsâ aleyhisselâma, (Ey Muallim! Şeriatte en büyük emir hangisidir?) diye sorulunca, (Îsâ ona dedi: Allah’ın olan Rabbi bütün kalbinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin. Büyük ve birinci emir budur) demektedir. 40. âyetinde ise, bütün şeriat ve Peygamberlerin bu emre bağlı olduğu bildirilmektedir. [Matta ve Markos İncillerinde Allah’ın bir olduğu açıkça yazılıdır ve Baba kelimesi Rab ve sâhip ve hakim demektir. İnsanın babası demek değildir.]

[İncile mülhak olan ve İncilden kabul edilen mektuplarda da, Allahü teâlânın bir olduğunu bildiren ibareler vardır.

Pavlosun Galatyalılara mektubunun 3. babının 20. âyetinde, (ve ALLAH BİRDİR) demektedir.

Pavlosun Efeslilere (Efesoslulara) mektubunun 4. babının 4, 5 ve 6. ayetlerinde, (Beden bir ve ruh bir, Rab bir, îman birdir. Cümlenin üzerinde ve cümle ile ve cümlede cümlenin ALLAH’I ve Babası birdir) demektedir.

Birinci Timoteosanın 1. babının 17. âyetinde, (Şimdi devirlerin melikine, zeval bulmaz, göze görünmez TEK ALLAH’a ebedler ebedince hürmet ve izzet olsun) demektedir.

2. babın üçüncü, 4. ve 5. ayetlerinde, (Kurtarıcı Allah’ın indinde [Yüksek mevkide olanlara duâ , niyaz ve teşekkür etmek] iyi ve makbuldür. O istiyor ki bütün insanlar kurtulsunlar ve hakikat bilgisine gelsinler. Çünkü ALLAH BİRDİR ve Allah ile insanlar arasında bir beyancı [haberci, resûl, elçi] vardır) demektedir. Yehudanın mektubunun 25. âyetinde, (Kâdir olan kurtarıcımız TEK ALLAHA) demektedir.]

Tevratta, [hakiki İncilde ve] bütün semavi kitaplarda, [ve bütün Peygamberlerin şeriatlerinde] açıkça bildirilen ilk emir ve vasiyet tevhiddir. Yani Allahü teâlânın varlığına ve bir olduğuna inanmaktır. Eğer, ilk ve en mühim emir teslis olsaydı, Âdem aleyhisselâm ve ondan sonra gelen bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm” bunu açıkça beyan ederlerdi. O Peygamberlerden hiç biri böyle bir şey bildirmedi. Teslis fikrinin, hakikatte mevcûd olmadığı, sonradan meydana çıktığı, buradan da anlaşılmaktadır.

[Ahd-i cedidin bu âyetleri, hıristiyanların (üç Allaha îman) fikrini kesinlikle ortadan kaldirmiştir. Îsâ aleyhisselâm burada, bir olan Allahü teâlâya imanı, Onu her şeyden çok sevmeyi açıkça emretmektedir. Pavlos da, mektuplarında, çeşitli vesileler ile Allahü teâlânın bir olduğunu yazmıştır. Eğer hıristiyanların inandıkları gibi, Îsâ aleyhisselâm da Allah olsaydı, birinci emrolarak kendisini sevmek lazım olduğunu ve Allah’ın üç olduğunu söylerdi.

Tevratta da, Allahü teâlânın bir olduğunu bildiren, pekçok yerler vardır.

Kitâb-ı istisnanın (Tesniyenin) 4. babının, 39. âyetinde (ve bugün bil ve yüreğine koy, iyice inan ki yukarıda göklerde ve aşağıda yerde RAB O ALLAH’dır, başka yoktur) demektedir.

6. babının 4. ve 5. ayetlerinde ise, (dinle ey İsrail: Rab, BİR OLAN RABDIR ve Allah’ın olan Rabbi bütün kalbinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin) demektedir.

32. babının 39. âyetinde de, (Şimdi görün ki Ben, Ben Oyum ve nezdimde ilah yoktur. Ben öldürürüm ve ben diriltirim) demektedir.

Kitâb-ı Eş’iya (İşaya)nın 40. babının 25. ve 26. ayetlerinde, (Beni kime benzeteceksiniz ki ben ona müsavi olayım? Kuddus [olan Allah] diyor. Gözlerinizi yukarı kaldırın ve görün. Bunları kim yarattı) demektedir.

43. babın 10. ve devâmındaki ayetlerinde, (RAB diyor: Siz şahitlerin ve seçtiğim kulumsunuz, ta ki bilip bana inanasınız ve benim O olduğumu anlayasınız. Benden önce Allah olmadı ve benden sonra olmayacak. Ben, ben Rabbim ve benden başka kurtarıcı yoktur. RAB diyor, BEN ALLAH’IM) demektedir.

45. babın 5. âyetinde, (RAB benim ve başkası yoktur. Benden başka Allah yoktur) demektedir.

Malakinin [Malahıyanın] 2. babının 10. âyetinde, (Hepimizin babası bir değil mi? Bizi bir Allah yaratmadı mı?) demektedir.

Yine Kitâb-ı Eş’iyanın 45. babının 18. âyetinde, (Çünkü gökleri yaratan RAB, dünyaya şekil veren ve onu yaratan, onu pekiştiren ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: RAB, benim ve başkası yoktur) demektedir.

21 ve 22. ayetlerinde ise, (ben RAB değilmiyim? ve benden başka Allah yoktur. Benden başka hak Allah ve kurtarıcı yoktur. Ey yeryüzünde olanlar, hepiniz bana dönünüz ve kurtulun. Çünkü, Allah benim ve başkası yoktur) demektedir.

46. babın 9. âyetinde ise, (Allah benim, başkası yoktur. Ben Allah’ım ve benim gibisi yoktur) demektedir.

(Kitâb-ı mukaddes)in eski Ahd kısmına da inanan hıristiyanlar, bu âyetler karşısında acaba ne yaparlar. Çünkü, bu âyetler, her nasıl olursa olsun, ister oğul denilsin, ister ruh-ül-kuds denilsin, bir olan (ALLAHÜ TEÂLÂ)dan başka bir ilaha inanmayı reddetmiştir. Allah’ın bir olduğunu, eşi ve benzeri olmadığını katî [kesin] olarak bildirmiştir. Hıristiyanlar teslise, üç tanrıya inanarak bu âyetleri inkâr ediyorlar.]

Markos İncilinin 13. babının 32. âyetinde, Îsâ aleyhisselâm, (Fakat bugün ve bu saat hakkında ne gökteki melekler, ne oğul, Babadan başka kimse bir şey bilmez) demektedir. Ancak, Babanın bildiğini, bildirmektedir.

Matta İncilinin 20. babının, 20. ayeti ve devâmında, (Bir kadın Îsâ aleyhisselâma gelip, melekutunda bu iki oğlumun biri senin sağında, biri solunda oturmalarını emreyle dedi. Îsâ aleyhisselâm cevabında: Sağımda ve solumda oturmayı ihsan etmek benim elimde değildir. Fakat Babam tarafından kimler için hazırlanmış ise, onlara verilecektir dedi) demektedir.

[Markos İncilinde bildirildiği gibi, Îsâ aleyhisselâm, kıyametin ne zaman kopacağını kendisinin bilmediğini, ancak Allahü teâlânın bildiğini haber vermiştir. Bunu herkese bildirmekten çekinmemiştir. Allah’ın oğlu veya Allah olduğuna inanılan kimse, bunu bilmez mi? Bazı hıristiyanlar, bunu çeşitli şekillerde te’vil etmeye çalışmışlar ise de, yaptıkları te’vîlleri kendileri de beğenmemişlerdir.]

Mevcûd İncillerdeki ve eski ahtdeki zikir ettiğimiz âyetler, teslis akidesinin [inancının] batıllığını [yanlışlığını] haykırmaktadır. Çünkü bu âyetler, ilim ve kudreti, Îsâ aleyhisselâmın kendisinden kaldırarak, Allahü teâlâya tahsis etmektedir.

Matta İncilinin 19. babının 16 ve 17. ayetlerinde, (Biri İsaya gelip dedi: Ey kerim olan Muallim! Ebedî hayata kavuşmam için ne iyilik yapayım? Îsâ ona dedi: Niçin bana kerim diyorsun? Bir olan Allahtan başka kerim yoktur) demektedir. Bu âyet teslisi kökünden yok eder.

[Îsâ aleyhisselâmın bu sözleri, İngiliz ve Amerikan bible şirketlerinin, 1303 kameri [m. 1886] senesinde İstanbul’da bastırdıkları (Kitâb-ı mukaddes)de aynen yazılıdır. Birleşmiş Kitâb-ı mukaddes cemiyetlerinin 1982 baskılı (Kitâb-ı mukaddes)inde bu 17. ayeti (Îsâ ona dedi: İyilik için neden bana soruyorsun? İyi olan biri vardır) olarak yazmaktadır. Görülüyor ki (bir Allahtan başka kerim yoktur) sözü değiştirlimiştir. Allah’ın bir olduğu sözü kaldırılmıştır. Böylece, Kitâb-ı mukaddesin her asırda yapılan değiştirilmelerine, bir yenisi daha katılmıştır.]

Matta İncilinin 27. babının 46. ve 50. ayetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın çarmıh üstünde iken yüksek sesle, (Eli, Eli, lima sebakteni, yani, Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terkettin, bıraktın) diye bağırdığı, Luka İncilinin 23. babının 46. âyetinde de, Îsâ aleyhisselâmın yüksek sesle, (Ey Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum) diye nida ettiği yazılıdır. Bu âyetler, Îsâ aleyhisselâmın ulûhiyyet sâhibi olmadığını, şeksiz ve şüphesiz açıkça bildirmektedir.

[Eğer Îsâ aleyhisselâm, aynen Rab olsaydı, hiç kimseden yardım istemezdi. Senin ellerine ruhumu teslim ediyorum demezdi. Hiç ilah ölür mü? Hiç ilah başkalarından yardım ister mi? Kederlenir, üzülür mü? Allah’ın ebedî, bekâ sâhibi ve diri [hay] ve ölümsüz olması ve kimseye muhtaç olmaması lâzımdır. Bunun böyle olduğu, Ahd-i atikte de açıkça yazılıdır.

Kitâb-ı Eş’iya [İşaya]nın 40. babının 27 ve 28. ayetlerinde, (Ey İsrail, bilmedin mi? işitmedin mi? dünyanın uçlarını [yeri, göğü] yaratan Allah, zayıflemez ve yorulmaz. Onun hikmetinin derinliğine erişilmez) demektedir.

  1. babının 6. âyetinde, (İsrailin meliki ve kurtarıcısı ve İsrailin ordularının Rabbi şöyle diyor: İlk, evvel benim ve ahir, son benim ve benden başka ilah yoktur) demektedir.

Kitâb-ı Ermiya [Yeremya]nın 10. babının 10., 11. ve 12. ayetlerinde, (Fakat RAB hak Allahtır, hay, diri ve ebedî olan [yani kendisine ölüm gelmiyecek olan] meliktir. Gazapından dünya titrer ve gazapına milletler dayanamaz. Gökleri ve yeri halk etmeyen ilahlar, yerin ve göklerin altında mahvolacaktır. Rab, yeri kuvveti ile yarattı. Dünyayı hikmeti ile tesis etti. Gökleri, ilmi ile yaydı) demektedir.

Ahd-i atikin bu ayetlerinden de anlaşılacağı gibi, Allahü teâlâ birdir, sonsuz kuvvet sâhibidir. Hıristiyanların îtikadına [inancına] göre, Îsâ aleyhisselâm [haşa] asılırken kendisine sığındığı ve yardımını istediği bir Allahtır. Hıristiyanlar, tanrı kabul ettikleri Îsâ aleyhisselâmın öldüğüne inanmakla kalmazlar. Aynı zamanda, öldükten sonra, insanların günahlarına kefaret olarak Cehenneme gireceğine inanırlar. Îsâ aleyhisselâmın Cehenneme gireceğine, Petrus’un 1. mektubunun 3. babının 18. ve 19. ayetlerini delil getirirler.

Rahmetullah Efendi “rahmetullâhi aleyh” (İzhar-ül-hak) kitabında, hıristiyanların bu îtikatlarını ve bu husustaki papazların yazılarını ve cevaplarını bildirirken diyor ki: Meşhur papaz Martiros bir toplantıda, (Îsâ hiç şüphesiz bizler için insanlığı kabul etmiştir. Bunun için, insanlara gelen ve gelecek olan bütün dert ve belalara katlanması lazım idi. Nitekim hepsine katlandı. Onun için, Cehenneme de girdi ve azap olundu. Cehennemden çıkarken, kendisinden önce Cehenneme girmiş bulunanların hepsini de beraber çıkardı) demiştir. Bu hususta hıristiyan fırkaları arasında îtikat farklılıkları vardır. Böyle inandıkları bir Zâtı, her yerde, her ân, hazır ve nazır, her şeye hakim ve mâlik bir Allah kabul etmektedirler.]

Yuhanna İncilinin 20. babının 14. ve sonraki ayetlerinde, (Îsâ Mecdelli Meryeme göründü. Ve ona, bana dokunma! Çünkü ben daha Babâmin yanına çıkmadım. Fakat kardeşlerime [Havarilere] git ve onlara söyle: Benim Babama ve sizin babanıza, benim Allah’ıma ve sizin Allah’ınıza çıkıyorum dedi) demektedir.

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki Îsâ aleyhisselâmın kendine oğul ve Allahü teâlâya, Baba tabirini kullanması yalnız kendisi için değildir. Konuştuğu şivenin, lisanın bir hususiyeti olarak kullanılan, mecazi bir tabirdir. Bu sözün, zâhiri mânâsına göre, Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya oğul olmakta ise de, aynı ayetlerde, (Benim Allah’ım ve sizin Allah’ınız) diyerek, Allahü teâlâyı mâbud, ilah tanımaktadır. Ayrıca, kendisi ile havarileri bir saymış, ortak yapmıştır.

[(Benim babama ve sizin babanıza) dedikten sonra, bu sözünden maksat, benim Allah’ım ve sizin Allah’ınız demek olduğunu, tek bir Allah’ın kulları olduklarını söylemiştir. Böylece kullukta havariler, Îsâ aleyhisselâma ortak olmuşlardır. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâ için, (Babama) demesinden, ilah olarak kabul edilirse, (Babanıza) dediği için de, havarileri ona ortak birer ilah kabul etmek lazım gelir. Îsâ aleyhisselâm hayatta iken, havarilerden hiçbiri onu bir ilah, bir Allah olarak kabul etmemiş, Allah’ın oğlu dememiştir. Bu vasf hıristiyanlara göre, öldükten ve göğe çıkarılmasından çok sonra kendisine verilmiştir. Bunlar da gösteriyor ki Îsâ aleyhisselâm, Allah değildir. İbnullah, yani Allah’ın oğlu da değildir. Ancak, Abdullahtır. Yani Allah’ın kuludur.]

Yuhannanın 14. babının 28. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Baba benden büyüktür) dediği yazılıdır. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın, kendisinden büyük olduğunu söylemektedir. Hıristiyanların, Îsâ aleyhisselâma, Allahtır demeleri, açıkça görülen [ve bütün tahriflere, teslis inancının sokulmasına rağmen, bu günkü İncillerin bildirdiği] bir hakikati inkâr etmek olur.

[İncil ibraniceden yunanca ve latinceye tercüme edilirken, çok yanlış ve anlamadan tercüme edilmiştir. Böyle olduğu teslis inancında da, hemen görülür. Çünkü, İbranicede (Baba) kelimesi, yalnız bir insanın kendi babası değil, aynı zamanda, (Hürmete lâyık büyük bir şahsiyet) mânâsına da gelmektedir. Bunun için, Kurân-ı Kerîmde, İbrahim aleyhisselâmın amcası olan Azere, (Azer denilen babası) denilmektedir. Çünkü, asıl babası, Taruh ölmüştü. Amcası Azerin yanında yetişmiş ve o zamanki adete uyarak, ona baba demişti. İbrahim aleyhisselâmın babasının Taruh olduğu, İncilin Ahd-i atik kısmında da yazılıdır. [Tekvîn: 11-31] Türkçede de, bunun gibi, olgun, yardım sever, konuştuğu dinlenir kimselere (ne baba adam!) deriz. Bunun gibi (Oğul) kelimesi de, ibranicede çok kereler, bir şahsın rütbece veya yaşca kendisinden daha küçük olan, fakat kendisine son derece sevgi ile bağlı bulunduğu bir şahsı, tasvir etmek için kullanılmaktadır. Daha önce zikir ettiğimiz gibi, Matta İncilinin 5. babının 9. âyetinde, (ne mutlu sulh edicilere! Zira onlara Allah’ın oğlu denilecektir) demektedir. Görülüyor ki burada (Oğul) kelimesi (Allah’ın sevgili kulu) mânâsına gelmektedir. Hiçbir hıristiyan, İncildeki bu ve bunun gibi daha pekçok ayeti delil getirerek, bu ifadelerin kullanıldığı kimseleri ulûhiyyet derecesine çıkarmamıştır. O hâlde hakiki İncilde (Baba), mübarek bir mevcûd, yani Allahü teâlâ, (Oğul) kelimesi de, Onun sevgili kulu olarak beyan edilmiştir. Akılları ancak bu günlerde başlarına gelen hıristiyanların büyük kısmı, (hepimiz Allah’ın kulu, çocuğuyuz. Allah hepimizin rabbi, babasıdır. İncildeki (Baba) ve (Oğul) kelimelerini böyle anlamak lâzımdır) demektedirler. İbranice olan asıl İncil nüshası, tercüme edilirken, daha birçok kelimenin de (baba ve oğul) gibi, yanlış tercüme edildiği ispat edilmiştir. Nitekim bununla ilgili bazı tafsilat daha sonra gelecektir.]

Yuhanna İncilinin 14. babının 24. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (İşittiğiniz sözler benim değildir. Fakat beni gönderen Babanındır.) Ve onuncu âyetinde (Ben size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemem) dediği bildirilmektedir.

[Amâl-i rusülün [Resûllerin işlerinin] ikinci babının 22. âyetinde, (Ey İsrail erleri; bu sözleri dinleyin: Nasralı İsayı yani Allah tarafından tasdik edilmiş olan adamı, siz kendiniz bilirsiniz) demektedir.

3. babının 26. âyetinde ise, (Allah her birinizi kötülüklerinden döndürerek mübarek kılmak için, oğlunu kıyam ettirip, önce size gönderdi) demektedir.

Dördüncü babının 30. âyetinde, (Mukaddes oğlun İsanın ismi ile alâmetler ve harikalar olsun diye) demektedir.] Bu ayetlerde, Îsâ aleyhisselâmın Peygamberliği ve Allahü teâlânın vahyetmesi ile konuşmuş olduğu, açıkça bildirilmektedir.

Matta İncilinin 23. babının 8, 9 ve 10. ayetlerinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Fakat siz Rabbi diye çağırılmayı istemeyiniz. Zira sizin mualliminiz birdir. Yani Mesihtir. Cümleniz kardeşlersiniz. Yeryüzünde kimseyi Babamız diye çağırmayın. Zira babanız birdir. O dahi göklerdedir. Ne de efendi diye çağrılın, çünkü efendiniz birdir, Mesihtir) dediği bildirilmektedir. Bu ayetlerde de, (Baba) kelimesinin mecazi mânâ ile kullanılmış olduğu ve Îsâ aleyhisselâmın mertebesinin, ülûhiyet [ilahlık] makâmı olmayıp, bir muallim ve bir terbiyeci ve ıslah edici, yani bir Peygamber olduğu bildirilmektedir.

Matta İncilinin 26. babının 36. âyetinde ve devâminda, (O zaman Îsâ onlarla beraber Cetsemane denilen bir yere gelerek, Petrus ile Zebedinin iki oğlunu yanına aldı ve şakirdlerine: Ben şuraya gidip duâ edinceye kadar, siz burada oturun, dedi. Kendisi çok sıkılmaya ve kederlenmeye başladı. O zaman onlara, canım ölüm derecesinde çok kederlidir, mahzundur. Burada durup benimle uyanık olun dedi. Biraz ileri gidip yere kapanıp: Ey Baba! Eğer mümkün ise bu kaseyi benden al. Senin istediğin gibi olsun, diye duâ etti. Îsâ şakirdlerin yanına geldi. Onları uykuda buldu. Petrusa dönerek nasihat etti. İkinci kere gidip, ey Baba, eğer ben, o kasedekini içmeden almak mümkün değil ise, senin irâden olsun, diye duâ etti. Tekrar şakirdlerin yanına geldi. Onları yine uykuda buldu. Tekrar uzaklaşıp, aynı sözleri söyleyerek üçüncü defa aynı duâyı yaptı) demektedir.

Hıristiyanların, Îsâ aleyhisselâma iftirâ ederek, Onu ülûhiyet derecesine yükseltmelerine cevap olarak, İncillerde başka hiçbir delil olmasa bile yukarıdaki Îsâ aleyhisselâmın kendisinin bir kul, Babanın da, bir olan Allahü teâlâ olduğu anlaşılan bu sözleri kâfidir. Îsâ aleyhisselâm, hıristiyanların zannettikleri gibi, Allah’ın biricik oğlu olup insanlığı kurtarmak için gelmiş olsaydı, ölüm korkusu ile muzdarip ve mahzun olur mu idi? Yerlere kapanıp kaseyi benden al diye yalvarır, duâ eder mi idi? [İncillerde Îsâ aleyhisselâm kendinden bahs ederken (insanoğlu) demektedir. Bunu hıristiyanlar da bildikleri hâlde (insanoğlu=Allah) gibi mantıksız bir îtikada [inanca] düşmüşlerdir.]

Hıristiyanlar, teslis yani üç tanrı inancını İncillerde gördükleri (Baba), (Oğul) kelimelerinden çıkarmışlar ve misli görülmemiş batıl bir îtikat ortaya koymuşlardır. Îsâ aleyhisselâm, kendisi için (Allah’ın oğlu) demeyip, pekçok yerlerde (İbn-ül-insan=insanoğlu) tabir etmiştir. [Eğer hakikaten İbnullah olsaydı, İbn-ül-insan demezdi. Çünkü, bir kimseye ismi sorulunca kendi ismini söyler, başka bir isim söylemez.]

Hıristiyanlar, bu teslis akidesine, Yuhanna İncilindeki mânâsı şüpheli bazı ibarelerden dolayı düşmüşlerdir. Halbuki Yuhannaya nisbet edilen İncil, diğer İncillerden çok sonra ve Yunanistanda yazılmış olduğu, herkesin malumudur. Yuhanna İncilinin içinde uydurma pekçok sözler vardır. Hatta, (İzhar-ül-hak) kitabının müellifi Rahmetullah efendi, kitabının önsözünde, Yuhanna İncilinin mecazi sözlerle dolu olduğunu, te’vîlsiz anlaşılacak yerlerinin de, az olduğunu bildirmiştir. Zaten mevcûd İncillerde, Îsâ aleyhisselâmın sözlerinin çoğu teşbihler ve misaller ile bir muama [bilmece] gibi kapalı ve mücmel [kısa] olarak yazılıdır. Talebelerinin dahi, tefsir edilmedikçe, izah edilmedikçe, kolayca anlayamadıkları sözlerdir. Hatta, Markos İncilinin 15. babının 39. âyetinde, (İsanın karşısında duran yüzbaşı, onun böyle ruhunu verdiğini görünce, gerçek, bu adam Allah’ın oğlu imiş) demektedir. Luka İncilinin, 23. babının 47. âyetinde, (Yüzbaşı, vaki olanı gördüğü zaman, gerçek, bu sâlih bir adam idi) dediği yazılıdır. Lukanın bu sözü, Markostaki (Gerçek bu Allah’ın oğlu imiş) kelamından maksadın, (Gerçek bu sâlih bir kul imiş) demek olduğunu göstermektedir.

Matta İncilinin 5. babının 9. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Ne mutlu sulh edicilere! Çünkü, onlar Allah’ın oğulları diye çağırılacaklardır) ve 44. ve 45. ayetlerinde, (Size eza edenlere duâ edin. Ta ki siz semavatta olan Babanızın oğulları olasınız) dediği yazılıdır. [Bu ayetlerde Îsâ aleyhisselâm, sulh edici ve affedici kimseler için, (Allah’ın oğulları), Allahü teâlâ için de, (Baba) kelimesini kullanmıştır. Bu kelimelerin mecazi olduğu meydandadır. Bunun gibi, Kitâb-ı mukaddeste (Ahd-i atik ve ceditte) kötü ve günahkar olan insanlar için, iblisin oğlu, şeytanın oğlu kelimeleri kullanılmıştır.]

Yuhanna İncili 8. babının 39. ve sonraki ayetlerinde diyor ki (Yahudiler İsaya, bizim pederimiz İbrahimdir dediler. Îsâ onlara, İbrahimin evladı olsaydınız onun yaptıklarını yapardınız. Fakat beni, yani Allahtan işittiği hakikati size söylemiş olan adamı, şimdi öldürmeye çalışıyorsunuz. İbrahim bunu yapmadı. Siz babanızın işlerini yapıyorsunuz. Ona; biz zinatan doğmadık. Bizim bir babamız var. O da Allahtır dediler. Îsâ onlara, eğer Allah sizin Babanız olsaydı, beni severdiniz. Çünkü ben, Allahtan çıkıp geldim. Ben kendiliğimden gelmedim. Fakat beni O gönderdi. Söylediğimi niçin anlamıyorsunuz? Çünkü benim sözümü dinleyemezsiniz. Siz babanız şeytandan, iblistensiniz ve babanızın isteklerini yapmak istiyorsunuz, dedi.)

Burada yahudilerin, (Biz zinadan doğmadık, babamız vardır. O da Allahtır) demelerinden maksatları, babamız Allahtır, demek değildir. Maksatları, Îsâ aleyhisselâmın babasız olmasına itiraz etmekle beraber, kendilerinin İbrahim aleyhisselâmın neslinden olduklarını bildirmektir. Madem ki Yuhanna İncili, hıristiyanların îtikatlarına [inançlarına] göre, mevsuktur. Biz de onu şahit olarak getiririz [sözümüzü ona göre söyleriz]. Yuhannanın bu ayetlerine, yani yahudiler kendilerine Allah’ın oğlu dedikleri ve Îsâ aleyhisselâm da onları reddederek, şeytanın çocukları dediğine bakılıça, bu tabirlerin mecaz olduğu hemen ortaya çıkar.

Yuhannanın birinci mektubunun 3. babının 9. âyetinde, (Her Allahtan doğmuş olan günah işlemez), 10. âyetinde ise, (Allah’ın çocukları ile iblisin çocukları böylece belli olur ki) ve 5. babının başında, (Îsâ Mesihtir, diye îman ederler. O da Allahtan doğmuştur ve tevlid edeni seven her adam, ondan doğmuş olanı sever. Ne zaman Allah’ı sever ve onun emirlerini yaparsak, bununla Allah’ın çocuklarını sevdiğimizi biliriz) demektedir.

Romalılara mektubun 8. babının, 14. âyetinde, (Allah’ın ruhu ile irşad olunanların [sevk edilenlerin] hepsi Allah’ın oğullarıdır) demektedir.

Pavlos’un Filipelilere yazdığı mektubun 2. babının 14. ve 15. ayetlerinde, (Her şeyi söylemeden ve çekinmeden yapın. Ta ki hayat sözünü sıkı tutarak, dünyada nurlar olarak, aralarında göründüğünüz eğri ve sapık neslin ortasından kusursuz ve saf Allah’ın lekesiz çocukları olasınız) demektedir.

[Kitâb-ı Eş’iya [İşaya]nın 43. babının 6. ve 7. ayetlerinde, (Oğullarımı uzaktan ve kızlarımı yerin ucundan, yani izzetim için yarattığım ve kendisine şekil verdiğim, kendisini vücuda getirdiğim, ismim ile çağırılan her adamı getir diyeceğim) demektedir.

Kitâb-ı mukaddesin bu ayetlerindeki Allah’ın oğlu, Allah’ın oğulları, çocukları lafzları mecazi olup hakiki mânâ verilerek, Allahü teâlâya (Baba) denilemez. Hıristiyanlar da, bu ayetlerdeki (Oğul) kelimesini, mecazi olan, (Allah’ın sevgili kulu) mânâsına alıp, bu kimselerin hiç birisine, ülûhiyet nisbet etmemişlerdir. Bütün hıristiyanlar burada, Allahü teâlânın yegane hâkim olduğunu kabul etmişler. Fakat sıra Îsâ aleyhisselâma gelince, doğru yoldan ayrılmışlardır.]

İncilde geçen (Baba) kelimelerini, yanlış anlayanlar olduğu gibi, (Oğul) kelimelerini de yanlış anlayanlar olmuştur. Nitekim Luka İncilinin 3. babının 23. ayeti ve devâminda, Îsâ aleyhisselâmın (haşa) nesebi, babaları zikir edilirken, Mesih Yusufun oğlu denir ve Yusufun babaları zikir edilir ve nihâyet Şit oğlu ve Şit Adem oğlu, Adem de Allah oğlu demektedir. Âdem aleyhisselâm, hakiki mânâ üzere Allahü teâlânın oğlu değildir. Luka, Âdem aleyhisselâm, anasız ve babasız yaratıldığı için, Onu Allahü teâlâya, Îsâ aleyhisselâm da, yalnız babasız tevellüd ettiği için, onu da, Yusuf-ü Neccara nisbet etmiştir. [Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı, Allah’ın ruhu ile nefh olunmuş [üfürülmüş] olarak doğduğu için, ilah, rab kabul ediyorlar. Böyle olduğu hâlde, Yusuf-ü Neccarı da kendisine baba olarak nisbet ediyorlar. Îsâ aleyhisselâm, sadece babasız doğdu. Halbuki Âdem aleyhisselâm hem annesiz, hem de babasız yaratıldı. Buna göre, hıristiyanların Âdem aleyhisselâmı, Îsâ aleyhisselâmdan daha büyük bir ilah kabul etmeleri lazım gelir. Hıristiyanlardan Âdem aleyhisselâma ilah diyen hiç çıkmamıştır.]

(Oğul) tabiri, (Kitâb-ı mukaddes)in Ahd-i atik kısmında da vardır. Mesela, sifr-i hurucün [çıkışın] dördüncü babının 22. ve23.  ayetlerinde, (Rab şöyle diyor: İsrail [Yakup aleyhisselâm] benim ilk oğlumdur. Oğlumu bırak ki bana ibâdet etsin) demektedir.

Kitâb-ı Ermiyanın (Yeremya) 31. babının 9. âyetinde, (Ben İsrailin babasıyım ve Efrayim benim ilk oğlumdur) demektedir. [Eğer buralarda oğul kelimesi, ülûhiyeti icap ettirseydi, İsrail ve Efrayim, Îsâ aleyhisselâmdan çok önce ilah olurlardı. Ayrıca bunlar için, ilk evlat, (İbn-ül-ekber) tabiri kullanılmıştır ki sonra gelen evlatdan daha önce, ilahlık mertebesine yükselmeleri icap ederdi.]

Sifr-i Samuel-i Saninin [II. Samuelin) 7. babının 14. âyetinde, Davud aleyhisselâm için, (Ben ona baba olacağım ve o bana oğul olacaktır) demektedir.

Kitâb-ı İstisnanın [Tesniyenin] 14. babının ilk ayeti, (Siz Allah’ınız olan Rabbin oğullarısınız) ve 32. babın 19. ayeti, (Ve Rab gördü ve onlardan ikrah etti. Çünkü oğulları ile kızları onu öfkelendirdiler) ve Kitâb-ı Eş’iyanın [İşayanın] birinci babının ikinci ayeti, (Ey gökler, dinleyin ve ey yer, kulak verin! Çünkü Rab söyledi: Oğullar besledim ve büyüddüm ve bana âsî oldular) ve 30. babın ilk ayeti, (Âsî oğulların vay başına!) ve 64. babının 7. ayeti, (Ve şimdi ya Rab! Sen Babamızsın. Biz balçığız ve sen çömlekçimizsin ve hepimiz senin elinin işiyiz) ve Kitâb-ı Yuşaın (Hoşeanın) 2. babının 1. âyetinde, (Fakat İsrailoğullarının sayısı ölçülemeyen ve sayılamayan deniz kumu gibi olacak ve vaki olacak ki onlara: Siz benim kavmim değilsiniz denildiği yerde kendilerine, Hay [diri] olan Allah’ın oğullarısınız, denilecek) denilmektedir.

Buralarda [ve zikretmediğimiz başka yerlerde, İsrail oğullarının hepsine (Allah’ın oğulları) denilmiş ve başkaları için de bu tabir kullanılmıştır. Eğer (Allah’ın oğlu) tabiri ile hakikaten Allahü teâlânın oğlu mânâsı kasıt edilse, yani mecaz olmaz ise, İsrail oğulları] ve İsrail [Yakup], Efrayim, Süleyman ve diğer Beni İsrail Peygamberlerinin “aleyhimüsselâm” ve Âdem aleyhisselâmın, ilah olmaları lazım gelirdi. Fakat yahudiler, kendi lisanları ibraniceyi iyi bildiklerinden, bu Allah’ın oğlu, ilk oğlu, oğulları, kızları gibi tabirlerin mecaz olduğunu gâyet iyi anladılar ve [bu Peygamberlere ilahlık isnadında bulunmak gibi] bir hataya düşmediler. Fakat havarilerden sonra, İnciller ve Îsâ aleyhisselâmın vaazları, nasihatları, sayfa sayfa, şunun bunun elinde kalıp, başka lisanlara tercüme edildi. Tercüme edenler ise, câhil ve İbrani lisanının inceliklerinden ve üslubundan habersiz olduklarından, metinde her ne gördülerse, anlamadan tercüme ettiler. Sonradan bu tercümeleri görenler, tercümelerdeki lafzları hakiki mânâlarından başka bir manaya kullanmaya cesaret edemediler. İşte, boş iddialar, yanlış ve batıl görüşler, akıl ve hakikatten tamamen uzak, garib îtikatlar, hep buradan ortaya çıkmıştır.

Îsâ aleyhisselâmdan yüz sene kadar sonra, her memlekette değişik bir îtikat, değişik bir fırka ve her fırkanın elinde değişik bir İncil ortaya çıktı. Bu fırkalardan müteassıb kimseler, kendi fırkalarının revaç bulup yayılması ve diğer fırkaların batıllığını ispat için, el yazısı ile olan nüshalardan İncil yazarlarken, kendi maksatlarına uygun bazı kelimeleri sokuşturdular. İncil nüshaları, öyle bir hâle geldi ve hıristiyanlar arasında o kadar ihtilaflar ortaya çıktı ki sadece İznikte toplanan ruhban meclisinde, birbirine uymayan 50 aded, hıristiyanların okudukları İncilin iptal edilmesine karar verildi. Bundan anlaşılıyor ki mevcûd olan 4 İncilin hiçbirisi, istidlal, yani delil getirilmek için senet olamaz. Fakat, hıristiyanların inancı, bu 4 İncil üzerine kurulmuş olduğundan, onları ikna etmek için, biz de bunlardan delil getiririz.

Hıristiyanların teslisi ispat için, (Kitâb-ı mukaddes)in (Ahd-i atik) denilen, Tevrat kısmında gösterebilecekleri hiçbir delilleri yoktur [ki kendisi ile görüştüğümüz papazlar da, bunu kabul etmekte ve böyle olduğunu söylemektedirler]. En kuvvetli delilleri, İncillerin en şüpheli ve en karışığı olan, Yuhanna İncili ile diğer İncillerin teferruatındaki birkaç mübhem sözden ibarettir. Mesela:

Yuhanna İncilinin 8. babının 23. ayetindeki Îsâ aleyhisselâmın, (Siz bu dünyadansınız. Ben bu dünyadan değilim) demesinden, ülûhiyet mânâsı çıkarmaktadırlar. Ülûhiyeti, Îsâ aleyhisselâma yakıştırabilmek için de, gökten indi ve tecessüm etti, yani cisim peyda etti, şeklinde izah etmektedirler. Halbuki bu ayetin mânâsı, (Siz dünya ilişkileri, münasebetleri ile mukayedsiniz, ben değilim) demektir. Bu sözden ilahlık mânâsı çıkarılamaz. Ayrıca, İncillerde, bu ayeti nakz eden, âyetler vardır.

Yuhanna İncilinin 15. babının 19. âyetinde, (Sizler bu dünyadan değilsiniz. Ancak ben sizi dünyadan seçtim), 17. babının 16. ve 18. ayetlerinde, (Ben dünyadan olmadığım gibi, onlar da dünyadan değildirler. Sen beni dünyaya gönderdiğin gibi, ben de onları dünyaya gönderdim) denilmiştir ki hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmın ilah olduğunu ispat için delil getirdikleri Yuhannanın 8. babındaki (Ben bu dünyadan değilim) sözünün aksidir.

Bu ayetlerde, Îsâ aleyhisselâm, kendisi ile talebelerini eşit tutmuştur. (Siz bu dünyadansınız) tabiri de, dünyayı isteyerek, ona meyl etmek mânâsındadır. Böyle ıstilah ve tabirler her lisanda kullanılır. Hatta lisanımız olan türkçede de oğlum, baba, arslanım gibi mecazi manaya kullanılan tabir ve kelimeler vardır. Arapçada (İbn-ül-vakit), (Ebül-vakit), (ebna-i zaman) ve (ebna-i sebil) tabirleri mevcuttur. Bunların mânâları, vaktin oğlu, vaktin babası, zamanın oğulları, yolun oğulları demektir. [Vaktin ve yolun oğlu olamaz. Bunlar hep mecazdır.]

Hıristiyanların, teslisi ispat için bildirdikleri delillerden biri de, Yuhanna İncilinin 10. babının 30. ayetidir. Bu ayette, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) dediği bildirilmektedir. Bu ibareden de, ülûhiyet ve ayniyet mânâsı çıkarılamaz. Zira, Îsâ aleyhisselâmın bu sözü söylediğini farz etsek, söylediği zaman nefs sâhibi bir insan olduğundan, Allah ile birleşmesi mümtenidir, mümkün değildir. [Yuhannanın bu ayetini, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyetini ispat için delil olarak getiren hıristiyanlar, bu ayetin devâminı da okumalıdırlar. 30 ve devâmındaki âyetler, (Ben ve Baba biriz. Yahudiler onu taşlamak için yine yerden taş kaldırdılar. Îsâ onlara cevap verdi: Size Babadan bir çok iyi işler gösterdim. Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz? Yahudiler ona cevap verip: Seni iyi işten dolayı değil, fakat küfürden dolayı ve sen insan iken, kendini Allah ettiğinden dolayı taşlıyoruz dediler. Îsâ onlara, “ben dedim, siz ilahlarsınız” diye şeriatınızda yazılı değil mi? Kendilerine Allah sözü gelenlere ilahlar dendiği hâlde, Allah’ın oğluyum dediğim için, siz Babanın takdis edip, dünyaya gönderdiği zata mı küfür ediyorsun diyorsunuz? Eğer Babâmin işlerini yapmıyorsam, bana îman etmeyiniz. Fakat yaptığım hâlde, siz bana îman etmezseniz bile işlere îman ediniz ki Babanın bende ve benim Babada olduğumu bilip anlayasınız diye cevap verdi. Yine onu tutmaya çalıştılar. Îsâ da onların elinden çıktı, kurtuldu) şeklindedir. Îsâ aleyhisselâmın bizatihi kendisini ve mucizelerini görenler, ilah olduğunu söylemediler. Hatta, bu mecaz sözünden dolayı, onu öldürmeye kalktılar. Hıristiyanların, ezeli ve ebedî bir yaratıcı ilah olarak kabul ettikleri Îsâ aleyhisselâm, yahudilerden kaçmaktadır. Nasıl halıktır ki yarattığı mahluklarından kaçmaktadır.

Burada diğer bir husus da, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) sözünü ispat hususunda zikir ettiği, (Ben dedim: (Siz ilahlarsınız) diye şeriatınızda yazılı değil mi?) şeklindeki 34. ayetidir. Elimizde mevcûd İncilin dip notunda bu ayetin Ahd-i atikteki Zeburun (Mezmurların) 82. babının 6. ayeti olduğu bildirilmektedir. Mezmurlardaki bu ayetin devamı ise, (Ve hepiniz Yüce Olanın oğullarısınız) şeklindedir. Bu ayetin zâhiri mânâsına ve Îsâ aleyhisselâmın da bildirdiğine göre, Îsâ aleyhisselâmdan başka (Sizler ilahlarsınız) diye bildirilen kimseler de ilah olmaktadırlar. Acaba hıristiyanlardan hiçbir kimse onları, (ilah) kabul etmişler midir? (Ben ve Baba biriz) sözünü Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyetine delil getiren hıristiyanlar, bunun devamında bildirilen ilahları kabul etmemekle, günahkar ve âsî olmuş, ilah olarak tanıdıkları Îsâ aleyhisselâmın sözünü kabul etmemişlerdir. İlah hiç yalan söyler mi? Hıristiyanlara, bunu niçin kabul etmediklerini sorarsanız, (Efendim bu söz mecazdır. Allah birdir. “Sizler ilahlarsınız” sözü hakiki manaya alınamaz) derler. Îsâ aleyhisselâmın, (Ben ve Baba biriz) sözü de mecaz değil midir? deseniz, (Efendi İsanın ülûhiyeti vardır. Bu hıristiyanlığın esas doktrinidir) cevabını verirler.] Hıristiyanlar, Yuhanna İncilindeki bu sözleri, Mesih Îsâ, insan-ı kâmil olduğu gibi, aynı şekilde kâmil bir ilahtır şeklinde de, te’vil ederler. Halbuki insanlık sıfatlarının kendisinden ayrılmaması sebebi ile insan ile ilah arasında hakiki bir birleşme düşünülemez. Bir diğer husus da, Îsâ aleyhisselâm bu tabiri sadece kendisi için kullanmayıp, havariler için de kullanmıştır.

Yuhanna İncilinin 17. babının 21. âyetinde, (Ey Baba, sen bendesin ve ben de sendeyim. Onlar da bizde olsunlar), 22. âyetinde, (Bana verdiğin izzeti, şerefi onlara dahi verdim ki biz bir olduğumuz gibi, onlar da bir olsunlar), 23. âyetinde ise, (Ben onlardayım. Sen de bendesin. Böylece bir olmakla tamamlanmış olsunlar ve beni senin gönderdiğini ve beni sevdiğin gibi, onları dahi sevdiğini dünya anlasın) denilmektedir. İşte bu ayetlerde bildirilen (Birleşmek) kelimesi, dinin emirlerine sıkı bir şekilde itaat ve amâl-i sâliha ile amel etmek olduğundan, bundan ülûhiyete ait bir şey hatıra getirilemez.

Hıristiyanların, teslis için getirdikleri delillerden biri de, Yuhanna İncilinin 14. babının 8. ayeti ve devâmında anlatılan şu fikiradır: (Filipus ona: Ya Rab, Babayı bize göster, bize bu kifâyet eder dedi. Îsâ ona dedi: Bu kadar zaman sizinle beraberim de, sen beni bilmedin mi ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur iken, sen nasıl onu göster diyebiliyorsun.)

Bu delilleri de iki şekilde yanlıştır, batıldır.

Birincisi: Dünyada, ilahı görmenin mümkün olmadığı, hıristiyanlar tarafından da, kabul edilmektedir. Hatta, (İzhar-ül-hak) kitabının mukaddemesinde, bu mârifet, bilmek olarak te’vil edilir. Mesihi bilmek, cismiyetini bilmek değildir. Buna göre, hıristiyanlar, (Mesihi ülûhiyet ve hulul itibarı ile bilmek) mânâsındadır dediler. Bu te’vil, teslise inanan hıristiyanlara göre, vâcibdir. Halbuki böyle te’vil de yanlıştır, batıldır. Çünkü, te’vîlin, akli delillere ve katî nasslara muhalif olmaması lâzımdır. Bu te’vil ise, akli delillere muhalıftır. Çünkü, daha önce zikir ettiğimiz gibi, Îsâ aleyhisselâm, havarileri kendisine eşit tutmaktadır.

Tarihçilerin malumu olduğu gibi, üç uknum, yani teslis, yeni bir şey olmayıp, müteattid ilahlara tapınan kavmlerin inançlarından alınmış bir fikirdir. İlahların çokluğu, câhil halkın nazar ve dikkatlerini çekecek bir şekilde çoğalınca, müşriklerin ileri gelenleri, onları aralarında makâmlarına göre bir tertibe koyup, içlerinden bazılarını asıl, diğer küçüklerini de fer’ [tabi] kısımlarına ayırttılar. Bu taksimin tahkikıni aralarında gizli bir sır olarak kabul ettiler. [Eski İranın en büyük dini olan, ateşe tapınmayı kuran] Zerdüşt, putların arasından (Yezdan) ve (Ehremen) isminde iki uknum tayin etti. Yezdan iyilik tanrısı, Ehremen ise, kötülük tanrısı veya Yezdanın nur, aydınlık, Ehremenin de zulmet, karanlık olması gibi, misli görülmemiş batıl bir îtikat [inanç] ortaya koydu.

Hindistan’daki İslam âlimlerinin büyüklerinden Mazhar Can-ı Canan, ondördüncü mektubunda buyuruyor ki (Brahma dini, semavi bir din idi. Sonradan bozuldu). Üç uknum tabiri ilk defa bunlardan işitildi.

[Buna din yerine, felsefe, fikir demek daha doğrudur. Îsâ aleyhisselâmın miladından 700 sene evvel semavi bir dinin değiştirilmesi ile kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu tahrifi yapan Brahmadır. Brahma mukaddes kelam demektir. Hıristiyanlıkta da, Îsâ aleyhisselâm için bu tabir kullanılmıştır. Hıristiyan papazlarına, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyeti sorulunca, bunu ispat için ilk delilleri, Yuhanna İncilinin birinci babındaki bazı ayetlerdir ki (kelam başlangıçta var idi ve kelam Allah nezdinde idi ve kelam Allah idi.) [Âyet 1] ve (Ve kelam beden olup inayet ve hakikat ile dolu olarak aramızda sakin oldu. Biz de onun izzetini, Babanın biricik oğlunun izzeti olarak gördük) [Âyet 14], şeklindedir. Tıpkı Brahmanizmdeki gibi.] Brahmanizm fikrine tâbi olanlar, (Brahma) isminde asıl olan bir ilaha inanırlar. Îtikadlarına göre, bu, en kâmil ve daim-üs-sükut bir ilah olup her şeyin aslıdır. Fakat bu ilah, diğer iki ilah vasıtası ile işlerini yapar. Bunlardan birisi (Vişnu) , diğeri de (Siva) dır. Bunlar, üç nev’ zuhûrdan ibaret olarak, bir ilahtır derler.

Brahmanlara göre, (Brahma), bütün her şeyi ve dünyayı yaratandır. Bütün yaratma işlerini o yapar, alâmeti güneştir. Vişnu akldır. Her şeyi koruyan, yani koruyucu bir ilahtır. İçinde bulunan zamana hüküm eder. Alâmeti sudur. Siva ise, hayat ve ölüm tanrısıdır. İçinde bulunulan zamana ve istikbâle hüküm eder. Adalet ve intikam bunun işidir. Alâmeti ise, ateştir. [Brahmanlar, tanrıları Vişnunun semada yaşadığına inanırlar. Diğer tanrılar, Vişnu’ya yeryüzünde bir takım şeytanların türediğini, yeryüzünün asayiş ve intizâminı bozduklarını ve bunların cezalandırılması için, yeryüzünde, insan şeklinde doğması lazım olduğunu söylerler. Vişnu, bu teklifi kabul eder ve yeryüzünü kötülüklerden ve şeytanlardan temizlemek için muharibler sınıfından, bakire bir kızdan bir (krishna) yani muharib olarak doğar. Kız, bunu önceden rüyasında görür. Krishna 64 günde, bütün ilimleri öğrenir. Çobanlık yapar. Pekçok yerler dolaşır. Dolaştığı yerlerde, harikulade şeyler yapar ve onu gören brahmalar tarafından ilahlığı kabul edilir. İnsan şeklinde yeryüzüne inmiş bir ilahtır. Brahmanizme inananlar tarafından, Krishna ile ilgili daha pekçok efsaneler anlatılır.

Budistler de, Budayı ilah olarak kabul ediyorlar. Budistlere göre, Buda insan olarak doğmadan önce, semada yaşıyordu. Yeryüzünde inecek bir yer aradı ve nihâyet Suthodana ailesinin bir ferti olarak doğmaya karar verdi. Annesi oruçlu olarak sarayın damında uyurken, rüyasında, etrafına nurlar saçarak gökten bir beyaz filin yere indiğini ve sağ böğründen karnına girdiğini hayret ile görür. Budanın doğmasına yakîn birçok alâmetler de görünür. Annesi bulunduğu şehri terkeder ve bir ağacın altında, ilah olan oğlu yeryüzüne gelir. Budistlerin inancı, akıl ve mantığın asla kabul edemeyeceği şeylerle doludur. Brahmanların ve Budistlerin inançları ile hıristiyanların teslis inancı isim farkları hâriç, birbirine benzer. İlahların yeryüzünde bakire bir kıza nüfuz etmeleri ve doğmaları ve insanların onları ilah olarak kabul etmeleri arasında, insanı hayrette bırakan bir benzerlik vardır. Bunlardan birkaçını zikir edelim:

1 — Hıristiyanlara göre, Îsâ aleyhisselâm ölmüş ve öldükten üç gün sonra dirlimiştir. Krishna da öldükten sonra dirilerek göğe yükselmiştir.

2 — Îsâ aleyhisselâm mezarından, Buda ise tabutundan kalkmiştir.

3 — Îsâ aleyhisselâm öldürüleceğini önceden söylemiş, zindanlardaki yani Cehennemlerdeki ruhları kurtarmış ve mezardan kalkınca, Allah’ın sağına oturmuştur. Buda da, dünyadan çekileceğini ve Nirvanaya gideceğini haber vermiştir.

4 — Îsâ aleyhisselâm göğe çıkınca, bütün âlemin işlerini eline alarak hüküm etmeye başlamıştır. Buda da, göklerin sultanlığını kurmuş ve âleme hüküm etmeye başlamıştır.

5 — İncillerde, Îsâ aleyhisselâmın babalarını ilk melik dedikleri Davud aleyhisselâma kadar, ittifakla zikir ederler. Budanın da neslinin ilk melik olan Makavamata dayandığı zikir olunur.

Teslis ve tenasüh, yani ölen bir kimsenin ruhunun başka bir kimseye geçeceği îtikadı [inancı] hind dinlerinde olduğu gibi, eski Mısır dinlerinde de vardır. Mısırlıların inandıkları tanrılardan en büyüğü, (Amonra) dır. Alâmeti güneştir. Bu âlemi irâdesi ve kelamı ile yaratmiştir. Amonranın yardımcısı olan ikinci tanrıları (Oziris) dir. Oziris, yeryüzüne inmiş, çeşitli acılar çekmiş ve öldürülmüştür. Üçüncü tanrıları olan (İzisi) sayesinde tekrar dirilmiş ve göğe yükselmiştir. Böylece Oziris, ölüler ilahı olmuştur. Ayrıca, eski Mısırda melikler, yani (Firavun)lar, Amonranın (güneşin) oğlu olarak kabul edilmişlerdir.

Eski Mısırlılar ölen bir kimsenin Oziris tarafından hesaba çekileceğine de inanırlardı.]

Batıda üç uknum fikrini ilk defa ortaya atan filozof Time (Timeios)dir. Milattan 500 sene kadar evvel, Lokres şehrinde yaşıyan Time, Pisagorun talebelerindendir. Bu üç uknum [asıl, esas] fikrini hocasından öğrenmiştir. [Pisagor (Fisagor veya Pythagoras) milattan önce 580 senesinde Sisam adasında doğdu. 500 senesinde Metapontedâ öldüğü rivayet edilmektedir. Doğum ve ölüm tarihlerinde çeşitli ihtilaflar vardır. Genç yaşında İtalyanın Kroton şehrine gelmiştir. Buradan çeşitli seyahatlar yapmış, Mısır ve Ortadoğuda, uzun zaman kalmıştır. Mısırda kaldığı zaman içerisinde, eski Mısır dini ve inançları hakkında geniş malumat sâhibi olmuştur. Üçlü tanrı inancı ve tenasüh fikrini Mısırlılardan öğrenmiş ve bunları kabul etmiştir. Mısırda öğrendiği şeylerden birisi de, Hendese [geometri] idi. Bugün, pisagor nazariyesi [teorisi] diye bilinen geometri faraziyesi de, tecribi olarak, o zaman Mısırda bilinmekte idi. Mısra Babilden gelmişlerdi. O zaman Babilde İlm-i nücum [astronomi], matematik ve müneccimlik sanatı çok ileri idi. Bunları, büyük Peygamber olan İdris aleyhisselâmdan öğrenmişlerdi. Pisagor, Babile de giderek, bunları iyice öğrendi. Tekrar Kroton şehrine döndü ve bir mektep açtı. Kendi ismi ile anılan yeni bir yol, hatta yeni bir fırka kurdu. Kendisine inananlar tarafından çok efsaneler uydurulmuş; peygamber, hatta ilah olduğu iddia edilmiştir.

Pisagor, varlığın aslının (arche) yani sayı olduğunu söyledi. Ona kadar olan sayıları, mukaddes [kutsal] kabul etti. Bilhassa bir, iki ve üç sayılarını; üç asıl kabul etti. Pisagorcular, bir sayısının âlemin değişmez ve ebedî kaynağı ve ilk uknum, yani en büyük tanrı olduğunu, iki sayısının dişiliği ve dünyanın bundan meydana geldiğini ve ikinci uknum olduğunu, üç sayısının ise, âlemdeki ebedî üçlüğü gösterdiğini ve üçüncü uknum olduğunu iddia ederler. Dünyanın ve âlemin aslının, bu üç uknum olduğunu söylerler. Mesela, âlemin esâsı (beden, can ve ruhtur) derler. Bunun gibi (tabiî, beşeri ve tanrı âlemi) olarak, üç âlemden meydana geldiğini söylerler. Pisagorculara göre, her şey üçten mürekkeb olduğu gibi, yaratma da, bu üçlükten ortaya çıkar. Bunlar yaratıcı irâde, yıldız akımı ve her ân biraz daha kemâle eren âlem imiş. Pisagorun sayıları hususunda ve diğer felsefi görüşleri hakkında Gomperzin (Lâ Pensée Grecque) kitabında geniş bilgi vardır. Pisagora göre, ilk uknum, yani her dilediğini yapabilecek olan tanrı, akıl ile anlaşılamaz. Ruhu ebedî [ölümsüz] kabul eden ve ölen bir kimsenin ruhunun bir hayvana geçebileceğine inanan Pisagorcular, hayvan eti yemezler. Pisagorun ileri gelen talebesi olan Time de, hocasının yolunu takip etmiştir.]

Time, (Ruh-ül-âlem) kitabında, (Her şeyden önce, mahlukatın bir (fikir-i misâl-i daimisi) vardır ki ilk kelime ve ilk uknum odur. Kendisi madde değildir, ruhanidir ve akıl ile anlaşılamaz. İkinci mertebe, madde-i gayri muntazımedir. Telaffuz olunan ikinci kelime ve ikinci uknumdur. Bundan sonra gelen üçüncü mertebe, ibn [oğul] yani mânâ âlemidir ki üçüncü uknumdur. Bütün kainat bu üç sınıftan ibarettir. İbn, yani oğul pek güzel bir tanrı yapmak istedi ve mahluk olan bir tanrı yaptı) demektedir. Bu söz karışık ve anlaşılamaz bir hâlde Eflatuna geldi. [Timenin, Eflatunun hocalarından biri olduğu da bildirilmektedir. Çünkü, Eflatun, büyük üstadı Sokrat ile Timenin bir mecliste bulunduğunu bildirmektedir. Timenin, (matematik), (Pisagorun hayatı) ve (âlemin ruhu (Ruh-ül-âlem) ) isminde üç eseri olup bunlardan ikisi kaybolmuştur. Kaybolmayan (âlemin ruhu) kitabı ise, kendisinden sonra gelen filozofları çok meşgul etmiştir. Çünkü, bu kitabın ilk altı kısmından çıkarılan fikir ile Eflatunun, Time (Timeios) konuşmasında anlattığı fikir arasında pek bir fark yoktur.]

Eflatun, Timeden gelen bu fikri başka bir şekle soktu. Eflatun üç esas ilah olduğunu iddia etti.

Birincisi, Babadır. En yüce ve yaratıcı ve diğer iki ilahın babasıdır. Birinci uknumdur.

İkincisi, asıl, görünür olan tanrıdır ki görünmez olan Babanın veziridir. Kelime, (Logos) ve idrâk demektir.

Üçüncüsü de, Kainat âlemidir, dedi.

Eflatuna göre, eşyanın, varlıkların hakikati, mânâlar [idealar]dır. [Eflatunun, idea diye bahs ettiği şey, mahiyet, fikir, ayan-ı sabite demektir. Eflatunda idea, eşyanın ve varlıkların değişmeyen, Sâbit ve ebedî olan hakikatidır. Eflatun, âlemi ikiye ayırır: Birisi, görünen hisler âlemi. Diğeri ise, hakiki âlem, yani idealar âlemidir. Hakiki yani idealar âlemi, ebedî olduğu hâlde, hisler âlemi durmadan değışır.] İdealar, sadece aklımızda, hayalimizle kâim olmayıp, cisimsiz olarak kendilerine mahsus bir kıyam ve hayatları vardır. Eflatun her hakikati, yani ideayı daha yüksek hakikatlere irca eder, bağlar. Böylece bütün hakikatler, idealar, mutlak (BİR)e irca olunur. Bu yüce idealardan meydana gelen BİR (hayır)dır ki tanrının kendisidir. Diğer yüce idealar, hakikatler ona tâbidir. Aşağı olan idealar (şer)dir ki şeytanın kendisidir. Diğer aşağı, kötü idealar ona tâbidir.

[Eflatun, ideaların kendisinde birleştiği (BİR) kabul ettiği ve hayır, iyilik diyerek aynen tanrı kabul ettiği şeyin, hareket ve hayat sâhibi ve âlemin babası (Baba tanrı) olduğunu söylemiştir. Bu birinci uknumdur. Baba tanrı, yani yüce idealar birliği, maddeye nizam veren, fakat maddeden tamamen farklı bir ruh yaratmıştır ki bu Babanın oğludur. Bu ruh, yaratanla yaratılan arasında aracı olan bir varlıktır. İkinci uknumdur.

Eflatun, ikinci uknum kabul ettiği ruh hakkındaki görüşlerini ve Pisagor, Time ve diğer bütün eski yunan filozofları da, ortaya attıkları fikirleri, hep Adem ve Şit (Şis) aleyhimesselâmin kitaplarından ve bu kitapları bilen din âlimlerinden öğrenmiş, bunları, kendi noksan bilgileri ve kısa akılları ile izah etmişler, değiştirmişlerdir. Eflatun, Menon konuşmasında, ruhun ölümsüz olduğunu ve birçok defalar yeryüzüne geldiğini ve görünen (dünya) ve görünmeyen (ahiret) alemindeki her şeyi görmüş olduğunu söylemektedir. Phaidros konuşmasında ruhu da üç kısma ayırır: Birincisi; idealara yönelmiş olan akldır. İkinci ve üçüncüsü ise; istek, his kısmıdır. Bunlardan biri akla uyarak hayra, iyiliğe yani tanrıya, diğeri ise kötü, maddi isteklere götürür.] Ceset yani beden bir zindan olup ruh önceden mücerred idealar alemine konulduktan sonra, bu zindana atılmıştır. [Böylece ruh ve bedenden mürekkeb insan meydana gelmiştir.] Hikmetin vazifesi yani ahlaktan maksat, tanrı ile münasebette bulunabilmek için, ruhu beden zindanına bağlayan zincirlerden kurtarmaktır. Seframk, saadet yolunun yalnız fazilet ve kemâlât kazanmak olduğunu söylemiştir. Eflatun ise, (Saadetin kemâli aynen fazilette vardır. Fazilet ve kemâl, ruhun sıhhati, kurtuluşu ve ahengidir. Saadete kavuşmak için, menfeat düşüncesi ve ahirette mükafatlara kavuşmak arzusu olmaksızın, sadece fazilet kazanmak için çalışmak yetişir) demektedir.

(Revakıyun) felsefesine tâbi olanlara göre, (Yalnız iyilik, fazilet ve yalnız kötülük fısktır, günahtır. Sıhhat, hastalık, zenginlik ve fakirlik, hatta hayat ve ölüm ne iyidir; ne de kötüdürler. Onları iyi etmek insanın kendi elindedir. İnsanın, Allahü teâlânın takdirine yani kadere inanarak kendi irâdesini Allahü teâlânın irâdesine tabi eylemesi lâzımdır. İnsanlık bir sürüye benzer. Onun çobanı, akıl-ı umumî yani (Logos)dur ki yaratıcı tabiat kuvvetidir. Bütün insanlar kardeştirler. Onların müşterek babaları (Zoz), yani (Tanrı)dır. Zoz, kainatın yani bütün âlemin ruhudur. Kadîmdir, birdir. Diğer ilahlar onun cüzleri, yani parçalarıdır.) [Eski yunan felsefecilerinden Zenonun fikirlerine tâbi olanların yoluna (Revakıyun) denir. Bu felsefeye (stoicisme) denir.]

(İşrakıyun) felsefesine tâbi olanlar, sulh ve merhameti çok tavsiye ederler. Hatta, bir kimse, bir başkasına ihsanda bulunurken duyduğu lezzet, başkasının kendisine ihsanda bulunurken duyduğu lezzetten, tattan çoktur, derler. [Bu felsefeye (Illuminisme) denir ki Pisagor ve yeni Eflatuncuların yoludur. Yeni Eflatunculuğu kuran Plotindir ki hareket noktası Eflatunun idealar nazariyesidir.] Mevcûd İncillerde Îsâ aleyhisselâma nisbet edilen (Vermekte olan lezzet, almaktaki lezzetten çoktur) sözü, İşrakıyun felsefesinin esas prensibinin aynıdır. [Revakıyun ve İşrakıyun felsefecilerinin, din kitaplarından ve din âlimlerinden öğrendikleri şeyleri, kendi fikirleri ve buluşları gibi bildirdikleri, buradan da anlaşılmaktadır. Büyük İslam alimi İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, böyle olduğunu (El-münkızü mineddalal) ve (Tehafüt-ül-felasife) kitaplarında uzun bildirmektedir.

Eflatunun kurmuş olduğu felsefe mektebi, fikirleriyle beraber 7, 8 asır yaşadı. Bu felsefe mektebinin görüşleri İtalyanın dışına çıkmış, bilhassa miladın üçüncü asrında İskenderiye mektebinde en büyük tesirini yapmıştı.] Eflatunun diğer felsefi görüşleri ile beraber, üç uknum fikri de, İskenderiye mekteplerine geçmiş ve Îsâ aleyhisselâmın zuhûru sırasında bu mekteplerde okutulmakta idi. Hatta, o zamanlarda yahudi âlimlerinden olup İskenderiyede meşhur olan Philo dahi, bu teslis, üç uknum fikrini, Mûsâ aleyhisselâmın dininin inanç esasları içinde bulmak istemiştir. Bu istekle, (Tevratta bildirilen dünyanın 6 günde yaratılmış olduğu doğrudur. Çünkü, üç sayısı 6’nın yarısıdır. 2 sayısı da,6’nın 3’te 1’idir. Bu adet hem erkek, hem dişidir. Tanrı, akıl ile izdivac edip, akldan sevdiği oğlunu meydana getirmiştir ki bu dünyadır) demiştir. Philo meleklere, kelime-i ilâhiyye dediği gibi, dünyaya da kelime-i ilâhiyye demiştir. Bu da, Eflatunun felsefesindendir. [Daha sonra yeni Eflatunculuk adını alarak devam eden Eflatun felsefesi, en büyük darbeyi Nasraniliğe, İseviliğe vurdu. Yeni Eflatunculuğun en kuvvetli olduğu zaman, miladın üçüncü asrıdır ki hıristiyanlığın Roma devletinin dini olduğu zamandır. Bu felsefeye inananlar, Allahü teâlânın varlığına, birliğine ve Îsâ aleyhisselâmın peygamberliğine inanmak olan tevhid dinini, tahrif ettiler. Daha sonra, bu dine putperestlik de sokuldu. Miladın dördüncü asrında yaşayan Saint Augustin (354-430), Eflatunu hıristiyanlaştırmaya çalışır. Augustinin, teslisi ispat için yazdığı (de Trinite) kitabında ve diğer kitaplarındaki Tanrı, ruh ve kainat hakkındaki düşünceleri, Eflatun felsefesinin aynıdır. Eflatunun (akıl, irâde ve his, bir insan meydana getirir) sözünü, teslisi ispat için delil getirir ve (teslisteki üçlük birbirinden ayrı olmakla beraber, bir Tanrı meydana getirir) der. Eflatun ve talebelerinin gerçek Tanrıyı idrâk ettiklerini söyler. Eflatunun idealar felsefesinden hareket ederek, kelâmin yaratıcı olduğunu ve kelamın Îsâ aleyhisselâm olduğunu savunur. Hıristiyanlar arasında kendisine kıymet verilen ve hıristiyan azizlerinden kabul edilen Augustin, hıristiyanlıktaki teslis, hayır ve şer inançlarının aynen Eflatunun felsefesinde bulunduğunu, itiraf etmektedir. Hatta teslisi ispat için Eflatunun görüşlerini delil olarak zikretmektedir. Milattan 350 sene önce ölen bir kimsenin fikirlerinin, hıristiyanlık inançları ile aynı olmasına hıristiyanlar acaba nasıl cevap verirler. Bu hâl, Eflatunun, Îsâ aleyhisselâm zamanında yaşadığını göstermektedir ki doğrusu da budur. Büyük İslam alimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukînin “rahmetullâhi aleyh” (Mektûbât) kitabının 266. mektubunda da böyle olduğu bildirilmektedir.

Miladın 8. asrında kilise azizlerinden Saint Thomas da, Eflatunun talebesi Aristonun felsefesini esas alarak, hıristiyanlık inançlarını, bilhassa teslisi ispata çalışır. Bu kitabımızda, Eflatun ve Aristo felsefesinin gerçek müdafii olan, kilise azizlerinin tamâminı zikretmemiz mümkün değildir. Ancak okuyanlara gerçek bir fikir vermesi bakımından bir hususu zikretmek faydalı olacaktır: Bütün Ortaçağ boyunca ve Avrupada rönesansın gerçekleşmesinden sonra dahi, Eflatun ve Aristonun felsefesine karşı çıkmanın, kabul etmemenin, hatta küçük bir itirazın cezası, kilisenin engizisyon mahkemeleri kararı ile ölümdü. Bugün, teslise inanan hıristiyanlar, acaba bunu nasıl izah ederler? Eflatun felsefesi (Platonism) , Revakıyun felsefesi (Stoicisim) , İşrakıyun felsefesi (Gnosticisim) ve diğer yunan felsefe mekteplerinin hıristiyanlık inançlarının tesis ve teşekkülünde büyük etkisi olduğu muhakkaktır. Bu husus, Dr. Edwin Hatchin (The Influence of Greek Ideas on Christianity= Yunan felsefesinin Hıristiyanlık üzerinde etkisi) ismli kitabında delilleri ile uzun anlatılmakta ve ispat edilmektedir.]

Yukarıda zikir edilen ifadelerden anlaşılıyor ki kalbin kötü huylardan temizlenmesi, güzel ahlak sâhibi olarak saadete kavuşmak, kadere râzı olmak, tevekkül üzere bulunmak, insanları Allah’ın oğulları, çocukları kabul edip, Allahü teâlâyı hepsinin müşterek babası kabul etmek, yalnız İncillerin haber verdiği şeyler değildir. İncillerden yüzlerce sene önce, Yunan filozofları arasında mevzu olup konuşulan [ve çeşitli filozofların değişik şekillerde anlatmaya çalıştıkları] şeylerdir. [Çünkü bunlar, ilâhî dinlerde, Peygamberler tarafından bildirilmiştir.] Teslise ait sözlerin, eski ilâhî dinlerde ve hakiki İncillerde bulunmayıp, eski Yunan filozofları tarafından uydurulmuş olduğu ve hıristiyanlığın Yunanistana ve İskenderiyeye yayılmasından sonra yazılan bütün İncillere, sonradan ilave edildiği muhakkaktır.

Îsâ aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın dininin yaşandığı bir yerde doğdu. Semaya çıkarılıncaya kadar, Mûsâ aleyhisselâmın şeriati üzere hareket etti. Beni İsraile verilen emirleri, onlarla beraber yerine getirdi. Sinagoglarda vaaz verir. Tevratın ahkâminı tebliğ ederdi. Mûsâ aleyhisselâmın dininden ayrılanlara, Mûsâ aleyhisselâmın dinini ve o dinin edeblerini öğretirdi. O dine sıkı sıkı yapışan Beni İsraile de, kıymet verirdi. Yahudiler gibi, Yahya aleyhisselâm tarafından (Erden) nehrinde vaftiz olundu. [Erden, yani Ürdün nehri, Filistinde bir nehrdir. 250 km. uzunluğundadır.] Doğduğu zaman sünnet olundu. Kendisi kimseyi vaftiz etmedi. Oruç tuttu. Domuz eti yemedi. (Allah bana hulul etti. Ben Allah’ın ezeli ve ebedî oğluyum. Benim şahsım iki tabiattan yani kâmil bir insanoğlu ve Allah oğlu, yani ilahlıktan mürekkebdir) demedi. (Ruh-ül-kuds, babâmin ve benim müşterek emrimizle iş yapar. Üç mukaddese yani baba, oğul, ruh-ül-kudse îman ediniz) demedi. (Ben şeriati değiştirmeye değil, kuvvetlendirmeye geldim) dedi. Bütün tarih kitapları, Îsâ aleyhisselâmın hayatında ve havarilerin zamanlarında, teslise dair nasara arasında bir fikir olmadığı hususunda müttefiktir.

Üç uknum sözü, hıristiyanlar arasında miladi 2. asır sonlarında ortaya çıktı. Bu fikir, Îsâ aleyhisselâmın tebliğ ettiği dinin tamamen hilafına, zıddina olduğundan, üç uknuma inananlar, bir müddet bu inanclarını nasranilerden gizlediler. Fakat gizli bir şekilde yaymaya çalışmaktan da, geri durmadılar. Bu sıralarda teslis [üç tanrı] inancına sâhip olanlar, îtikatlarının [inançlarının] ve tuttukları yolun revaç bulması için, Yuhanna İncilini ve sonradan yazılıp havarilere atf edilen mektuplar ile Pavlostan nakledilen mektupları neşrettiler, yaydılar. Bundan sonra, nasara arasında ihtilaflar meydana geldi. Pekçok münakaşa ve mücadelelerin meydana çıkmasına sebep oldu. Allahü teâlânın birliğine, vahdete inanan nasara ile teslise inananlar içerisinde yazı yazabilen, eli kalem tutan kimseler, kendi îtikatlarının revac bulması ve diğer tarafa gâlip olmak için, günbegün İnciller ve havarilere nisbet edilen sayısız risaleler, mektuplar yazdılar. Nihâyet miladi 300 yıllarında bu ihtilaflar iyice büyüyerek, hıristiyanlar iki büyük fırkaya ayrıldılar. Bir kısım hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın hiçbir fark olmadan aynen Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Bunların reisi İstanbul piskoposu Atnas (St. Athanese) idi. Diğer kısım hıristiyanlar ise, Îsâ aleyhisselâmın mahlukların en üstünü ve Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber ve Allah’ın kulu olduğu inancında idiler. Bunların reisi de, Aryüs (Arius) ismindeki rahib ile İzmit piskoposu Ushiyus idi. [Bundan önce Antakya patriki Yunus Şemmas da, Allahü teâlânın bir olduğunu ilan etmişti. Çok kimseler doğru yola gelmişti. Fakat sonradan, teslise inanan bazı papazlar, teslise [üç tanrıya] tapınmaya başladılar ve bunu yaymaya uğraştılar. Böylece, teslise inananlar da çoğaldı.] Teslise inananlar ile Îsâ aleyhisselâmın Allah’ın kulu ve Peygamberi olduğuna inananlar arasındaki münakaşalar, bütün milletin efkarını karıştırdı. Devlet işleri de, sıhhatli bir şekilde yapılamaz hâle geldi. Bunun üzerine, İmperator Büyük Kostantin, bu karışıklıklara katî bir son verilmesi için, İznik’te 325 tarihinde, büyük bir ruhban cemiyeti topladı. Bu mecliste, hıristiyan din adamlarının ileri gelenleri bulundu. Birçok konuşmalardan sonra, Atnas taraftarları gâlip geldi. 319 papazın ittifakı ile Îsâ aleyhisselâmın Allah’ın biricik oğlu olduğu, Allah’ın sulbünden geldiği, Allahtan Allah, Nurdan Nur, Allah-ı hakikinin, Allah-ı hakikisi olduğu ve Ruh-ül-Kuds yani aziz ruhunda Allah olduğuna îman etmek esasları, kabul edildi. Bu İznik konsilinin ahvalini bildiren (Nisfur) tarihinin 8. kitabının 23.  faslında ve (Baruniyus) tarihinin birinci cildinde, (Aryüs taraftarları ile Atnas taraftarlarının konuşmaları devam ederken, meclis azasından Karizamet ve Mizuniyus isminde iki piskopos vefât etmişlerdi. Meclis sonunda, yazılan kararnamenin imzası sırasında, dirilip mezarlarından kalktılar ve imza attıktan sonra tekrar vefât ettiler) demektedir. Kalem ucu ile yazarak, ölüleri diriltmenin kolay olduğu asırlarda, kilise tarihçileri gibi emin ve itimatlı olacak kimseler bile hamiyet ile böyle bir yalanı söylemekten kendilerini alamamışlardır. Nasrani [İsevi] dini gibi, sahih bir dini, güya revac bulmasına sebep olur zannı ile bu gibi garib şeylerle doldurup, çeşitli maskaralıkların etrafında dönüp durmuşlardır.

[İznik meclisi sonunda, İskenderiye patriki Aleksandrus ve Atnasın gayretleriyle Aryüsün kâfir olduğu ilan edildi ve lanet edildi. Aryüs miladın (270) senesinde İskenderiyede doğdu. [Bingazide doğduğu da rivayet edilmiştir.] Lanet edildikten sonra birkaç sene yalnız yaşamiştir. Daha sonra, kendi mezhebinin taraftarı olan İzmit Piskoposu Ushiyusun tavassutu ve İmperator Kostantinin baskısı ile kilise tarafından affedilmiştir. Kostantin de, Aryüsün mezhebini kabul ederek, kendisini İstanbul’a davet etmiştir. Patrik Aleksandrusun şiddetli muhalefetine rağmen, teslise inananlara gâlip gelmek üzere iken, miladın 336 tarihinde şiddetli bir ağrıdan ansızın vefât etmiştir. Vefâtından sonra da, mezhebi bir hayli yayılmıştı. Mezhebini Kostantinin oğlu Kostans ile halefleri resmen kabul ve himaye etmişlerdi.

Atnas (St. Athanese) ise, miladın 296 tarihinde İskenderiyede doğmuştur. 325 de İznik konsilinde teslis için ileri sürdüğü düşünceleri ile şöhret buldu. 326’da İskenderiye patriği oldu. Aryüs mezhebine ve Îsâ aleyhisselâmın insan ve Peygamber olduğuna şiddet ile karşı çıktı. 335 de Sur şehrindeki ruhban meclisinde, Aryüs taraftarlarınca patriklikten azledildi. 4 sene sonra, Roma meclisince yeniden patrik yapıldı. 373 de İskenderiyede öldü. Aryüs mezhebi aleyhine kitaplar yazdı. Mayısın ikisinde yortusu yapılır.]

İznikteki ruhban meclisinin zabtlarında bildirildiğine göre, o asırda her tarafta bir çok İnciller bulunup, bunların doğru ve yanlış olanı fark olunamıyordu. Bu İncillerden 54 muhtelif İncil nüshası hakkında, bu mecliste çeşitli münazaralar yapıldı. Bu mecliste bulunan papazlar, İncilleri okudukları zaman 54 İncil nüshasından, 50 adedinin asılları olmadığını anlayıp reddettiler. 4 nüshanın doğru, diğerlerinin batıl olduğuna, karar verildi. O zamandan beri [m. 325] bu 4 İncilden (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) başkasına itibar olunmadı ve ele geçen nüshalar yok edildi. Bu mecliste, iki binden ziyâde ruhban bulunup, bunların çoğu, Aryüs gibi, Allahü teâlânın bir ve Îsâ aleyhisselâmın Onun kulu ve resûlü olduğuna inandıkları hâlde; Atnas, İstanbul piskoposu olduğundan, piskopos rütbesinde olanların çoğu [makâmlarını gayb etmek korkusundan] Atnas tarafını tuttular. Din gibi en büyük ehemmiyeti olan bir işin, incelenmesi ve doğru olanın beyan edilmesi hususunda bile papazların, makâm ve mevki korkusu sebebi ile Aryüs ve taraftarları mağlub oldu. Bunun üzerine, Aryüs kiliseden kovuldu. Daha sonra, Atnas patriklikten uzaklaştırılıp, Aryüs İstanbul’a davet edildi. [Fakat yukarıda da zikir ettiğimiz gibi, İstanbul’a gelmeden öldü. Büyük Kostantin, Aryüs mezhebini kabul etmişti.] Miladın 337. senesinde, Kostantinin ölümünden sonra, Atnas taraftarları ile Aryüs taraftarları arasında büyük çarpışmalar meydana geldi. Bu karışıklıklarda Aryüs taraftarları gâlip geldi. Uzun müddet Aryüsün mezhebi her yere hâkim oldu. Fakat daha sonra, yine Atnas taraftarları hakimiyeti ele geçirdiler. Aryüs mezhebine tâbi olanları çeşitli eziyet ve işkenceler ile perişan ettiler.

[(Kamus-ül-alam) ın bildirdiğine göre, (İmperator Teodosiyüs, Aryüs mezhebini tamamen yasak etti. Bu mezhebe tâbi olanların öldürülmesini emretti.)]

İznik meclisinde, her ne kadar teslis esâsı tesis edilip kabul edilmiş ise de, (Ruh-ül-kuds) ün ne olduğu şüpheli bırakılmış idi. Ruh-ül-kudse de, bir mânâ verilmesi lazım idi. Miladın 381 senesinde İstanbul’da toplanan mecliste buna da karar verildi. İznik meclisinde alınan kararlara (Ruh-ül-kuds de, sevilecek bir Allahtır. [Baba ve oğul ile aynı cevherdendir.] Oğlun emrini yapar. Oğul ile beraber ona da ibâdet olunur) esâsı ilave edildi. Daha sonra, Roma kilisesi, Ruh-ül-kudsün, Babanın emrini yaptığını ileri sürüp, Ruh-ül-kuds, Baba ve Oğulun emirlerini yapar inancını tesis etti. Bu karar, ilk defa miladın 440 ncı senesinde İspanya papazları, 674 [m. 1274] senesinde de, Liyon şehrinde toplanan ruhban meclisi tarafından tasdik edildi.

Ruh-ül-kudsün mevkii, bu şekilde tayin edildikten sonra, sıra hazret-i Meryeme geldi. Onun da, hakikaten Allah’ın annesi olduğuna ve Îsâ aleyhisselâmda, ilahlık ve insanlık gibi iki tabiat ve bir şahıs bulunduğuna, 431 senesinde Efesus (Efes)de toplanan ruhban meclisinde karar verildi. O cemiyette bulunan, İstanbul piskoposu Nestorius, hazret-i Meryeme (Mesih, İsanın annesi) denilmesini istediği için, buna (Esharyuti Yehuda) lakabını vererek, hakaret ettiler.

[Nestorius, Suriyeli bir papazdır. II. Tehodosius tarafından 428 de İstanbul patriki yapıldı. Aryüs taraftarlarına çok zulüm etti. Bunların toplandıkları binaları, içindekilerle beraber yaktırdı. O zaman, hazret-i Meryem için kullanılan, (tanrı anası) (Theotekos) tabirine karşı çıktı. Antakyadan Anastasius ismindeki îtimat ettiği bir rahib getirterek, İstanbul’da her yerde konuşturdu. Anastasius, (Kimse Meryeme Allah’ın anası demesin. Çünkü, Meryem insandı ve Allah’ın bir insandan doğması imkansızdır) diyordu. Bu konuşmalar, muhalifi olan papaz Kyrillos ve taraftarlarını kızdırdı. Karışıklıklar arttı. Kyrillos, Nestorius ve taraftarlarının konuşmalarını Papa I. Celestine bildirdi. Papa, Nestoriusun nüfuzunun artmasını kıskandığından ve hazret-i Meryem hakkında, kendi fikrinin sorulmamasına kızdığından, 430 da bir ruhani meclis topladı. Bu mecliste, hazret-i Meryem için (Allah’ın anası) tabirini savunan bir karar çıkardı ve Nestoriusu aforoz etmekle tehtid etti. Bu hâl, karışıklıkları daha da arttırdı. Bunun üzerine 431 de, meşhur papazları içine alan, Efes meclisi toplandı. Papaz Kyrillos ve arkadaşları, Theotokos kilisesinde, Nestoriustan fikirlerini açıklamasını istedi. Daha sonra 159 piskoposun kararı ile Nestorius ve akideleri aforoz edilerek lanet olundu. Nestorius, çeşitli yerlere sürgün edildi. En son olarak, yukarı Mısırda büyük vaha denilen çöllük bir yerde 451 de öldü.

Nestoriusun ileri sürdüğü üç fikir vardı. Bunlar:

1 — Îsâ aleyhisselâmın, biri cisimleşen kelam, yani ilah ve biri insan olmak üzere iki ayrı kişiliği vardır.

2 — Bu iki hususiyet, cisimani olarak birleşmez. Birleşme manevidir.

3 — Hazret-i Meryem, tanrının (kelâmin) değil, insan olan İsanın annesidir.

Nestoriusun kurmuş olduğu hıristiyan fırkasına (Nesturilik) denildi. Bugün, ekseriyet ile [çoğunlukla] Suriyede bulunurlar.

Protestanların ve diğer hıristiyanların, (min indillah) yani [Allah tarafından] gönderildiğini iddia ettikleri bir dinin, îtikatlarını, en mühim esaslarını, birkaç yüz papaz bir araya gelip, tesbit edebiliyor. Ortaya atılan bir fikri, bir görüşü de, dinin esâsı olarak kabul edebiliyor veya reddedebiliyorlar. Dinlerini, kendi akılları ile tahrif, tebdil edebiliyorlar. Böylece hıristiyanlık, hiçbir akıl-ı selimin kabul edemeyeceği bir din haline gelmiştir. Avrupalı pek çok ilim ve fen adamı da, bu sebepten hıristiyanlığı terketmekte, pek çoğu İslamiyet ile şereflenmektedir.]

Bu karışıklıklardan sonra, resmlere ve heykellere, putlara tapınmanın câiz olup olmadığı meselesi ortaya çıktı. Çünkü, Mûsâ aleyhisselâmın dininde resm ve heykellere ibâdet yasak edilmişti. Bunun için, İseviliğin ilk ortaya çıktığı sıralarda da, bütün havariler ve onlara tâbi olan şakirdleri, resm ve heykellere ibâdetten sakınmışlardı. [Hıristiyanlık, İtalya ve İngiltere gibi Avrupa memleketlerine yayıldı.] Buraların ahalisi önceden putperest olduklarından, putlara ve resmlere ibâdete meyilli [alışmış] idiler. [Çünkü buraların ahalisi, inandıkları her ilah [tanrı] için putlar, heykeller, yapıyorlardı. Aralarında en meşhur ve en ileri olan sanat da, put yapmak, yani heykeltraşcılık idi.] Hıristiyanlık bu Avrupa memleketlerinde yayıldığı sırada, bazı papazlar, Îsâ aleyhisselâmın annesi hazret-i Meryem diye yapılan [uydurma] resmlere hürmet ve tazim edilmesine müsaade ettiler. Diğer hıristiyan cemaatler bunu, dinin esasına uygun görmeyerek münakaşa ve mücadeleye başladılar. Bu karışıklık miladın 787 nci senesine kadar devam etti. Nihâyet 171 [m. 787] senesinde İznikte toplanan ruhban meclisinde [Îsâ aleyhisselâmın ve hazret-i Meryemin resmi diyerek uydurulan] resmlere ve putlara ibâdet etmeye [tapınmaya] karar verdiler. Resmlere ve putlara [heykellere] tapınılmasını ve hürmet etmeyi uygun görmeyenler ise, bu karara uymadılar. Münakaşalar ve mücadeleler miladın 842 senesine kadar devam etti. O sene, İmperator Mikhael ve annesinin emri ile İstanbul’da bir ruhban meclisi daha toplandı. Bu mecliste de, putlara, heykellere ve resmlere ibâdetin, hıristiyanlığın îman [inanç] esaslarından olduğuna karar verildi. Resmlere ve putlara, yani heykellere tapınmaya muhalif olanlar kâfir ilan edildi.

[Hıristiyanlığın Roma imparatorluğu tarafından kabulünden beri, Petrus ve Pavlosun öldürüldüğü yer olduğu için, Roma kilisesi, bütün hıristiyanların merkezi olduğu iddiasında idi.] 446 [m. 1054] senesinde, şark kilisesi, Roma kilisesinden ayrılıp, Roma katolik kilisesinden başka olarak bir hıristiyan fırkası tesis edildi. Şark kilisesi, birçok esaslarda, Roma kilisesine muhalefet etti. Mesela, şark hıristiyanları, papanın ruhani makâmını yani papanın, Îsâ aleyhisselâmın halifesi ve Petrusun vekili olduğunu, ruh-ül-kudsün Baba ve oğulun emirlerini yaptığını ve ahirette irad makâmını inkâr ederler. (İşa-i Rabbânî) denilen ayini mayalı ekmekle yaparlar. Papazların evlenmelerine müsaade ederler. Papalar, şark hıristiyanlarının kendilerinden ayrılarak, nefret etmelerinden ibret almaları ve gafletten uyanmaları lazım gelirken, gurur ve kibr sebebi ile ibret alamadılar. Hatta, papaların gurur ve kibirleri, kardinallerin gaflet ve dikkatsizlikleri gittikçe arttı. 1517 senesinde protestanlık ortaya çıktı. Roma katolik kilisesi, böylece tekrar bölünmüş oldu. 1510 senesinde, papa olan II. Liyman (II. Julius) eski adete uyarak, Almanya halkının günahlarını affetme, günah çıkarmak vazifesini Dominik papazlarına verdi. Ogüstün papazları ise, Dominik papazlarının tercih edilmesinden müteessir oldular. Luther isminde bir katolik papazı, kendilerine rehber ve lider kabul ettiler. [Martin Luther Almandır. 1453 de doğdu ve 1546’da Eislebende öldü.] Luther, papanın günah affetme meselesini inkâr etti. Bununla beraber, 95 madde halinde tekliflerini, yani protestanlığın esaslarını ortaya attı. Almanya hükümdarlarından birçokları Luthere tâbi oldular. Lutherin ortaya çıkardığı protestanlıkta, İncillerden başka bir şeye itibar olunmaz. Papa kabul edilmez. Dünyayı tamamen terkederek manastırlara kapanmak, papazların evlenmemeleri ve günah çıkarmak gibi şeyler yoktur.

Lutherden bir müddet sonra Calvin ortaya çıkarak, protestanlığa bazı ilaveler yaptı. Başlı başına yeni bir hıristiyan fırkası tesis etti. [Jean Calvin, Fransızdır. 1509 da doğdu. 1564 de Cenevre’de öldü.] Calvin’in kurduğu fırkaya (Calvinizm) denir. Bu fırkada zâhiri ibâdet yoktur. Papalık, piskoposluk, papazlık gibi mertebeler de yoktur. İşa-i Rabbânî kurbanında, ekmeyin aynen Îsâ aleyhisselâmın vücudu, eti olduğuna inanmazlar. Geçmiş hıristiyan azizlerine [bilhassa havarilere] tapınmaya müsaade ederler. İnsandan, irâde-i cüziyeyi tamamen kaldırırlar. Cennetlik veya Cehennemlik olmasının, ezeli takdirlerden olduğu inancındadırlar.

Daha sonra, Luther ve Calvinin kurmuş olduğu fırkalar da, müteattid kısımlara bölündüler. Bugün Almanya ve İngiltere’de, protestan isminde, en az 500 kadar hıristiyan fırkası bulunur.

Bu tarihi tafsilattan anlaşılıyor ki bugün hıristiyanların îtikat esasları olan teslis yani üç uknum meselesinin ortaya çıkması ve ibâdetleri bâtına, kalbe mahsus kılıp, İncilin zâhiri emirleri ile ibâdet edilmemesi gibi şeyler, İncillerden alınmış doğru, sahih emirler değildir. Çeşitli şüpheler ve değişik maksatlar ile sonradan ortaya konulmuş ve ruhban meclislerinde, papazlar tarafından tesis edilmiş şeylerdir. (İşa-i Rabbânî) kurbanı, papanın Îsâ aleyhisselâmın halifesi ve Petrusun vekili olduğu ve geçmiş hıristiyan azizlerinin yani havarilerin mukaddes olmaları, çeşitli perhizler ve yortular, hazret-i Meryem için, kucağında Îsâ ile beraber Meryem ana diye uydurulan resmler, resmlere ve putlara ibâdet, papazların [belli bir ücret karşılığı] günah affetmeleri ve Cennetten yer satmaları gibi, hıristiyanlığın esas meselelerinde, katolikler ile protestanlar arasında büyük akide [inanç] farkları meydana geldi. Bu ihtilaflar [zıdlıklar] öyle bir dereceye ulaştı ki her biri diğerine göre Cehennem ehlidir. Fakat bazı papazlara göre, madem ki her iki tarafın, yani protestanların ve katoliklerin her birinin ortaya attığı (Cehennemlik) sözü ruh-ül-kudsün ilhamı iledir. İki taraf da, bu iddialarında sâdıktırlar. [Hem katolikler, hem de protestanlar ehl-i Cehennemdirler.]

Üç uknum hakkında, hıristiyanlığın başlangıcından 250 sene geçtikten sonra başlayan ve zamanımıza kadar devam eden, çeşitli kiliseler arasındaki ihtilafların haddi hesabı yoktur. Böyle olmakla beraber, tanrının (Baba, oğul ve ruh-ül-kuds) isimleriyle üç uknumdan ibaret bir cevher olduğunda bütün hıristiyan fırkaları ittifaklıdır. Fakat, bu üç cevherin tabiatleri, birleşmeleri ve birbirlerine uymaları hususunda, her biri farklı îtikada sahiptirler. Bazılarına göre, üç uknumdan maksat, her biri, ayrı ayrı şahslar olmayıp, asıl olan bir Zâtın sıfatlarıdır. Bazılarına göre, ilim uknumu (Kelam)dır. Mesihin cesedi ile birleşmiştir ki bu tam bir birleşmedir. Suyun şarap ile birleşmesi gibidir. Melekaiye fırkasına göre, güneşin kristal camda parlaması gibidir. Nesturiye fırkasına göre ise, tanrı et ve kana dönüşerek Mesih olmuştur. Yakupiye fırkasına göre ise, tanrının insanda görünmesi, meydana çıkmasıdır. Bu görünme, meleğin beşer [insan] sûretinde görünmesi gibidir. Bazı fırkalara göre ise, nefsin beden ile birleşmesi gibi, tanrı insan ile birleşmiştir. Böylece, aklın ve mantığın asla kabul edemeyeceği birçok şeyler, Îsâ aleyhisselâmın [Nasrani] dinine sokuldu. Bu akidelerin [inançların] batıllığı, müslümanların kelam âlimleri ve akıl sahipleri tarafından ispat edilmiştir. Tafsilatını ve tahkikını isteyenler, bu âlimlerin kitaplarına müraceat edebilirler. Fakat protestanlar, kelam ilminde kendilerine verilen cevaplara ve yapılan itirazlara karşı, (Bu esrar-ı ilâhiyyeden olup insan aklı bunu kavramaktan acizdir) demekten başka, bir cevap verememişlerdir. Bu cevabın, akıl sahiplerinin nazarında kıymetinin ne olacağı ise, ortadadır.

Hâl böyle iken, protestanların ileri gelenleri, teslis inancının Kurân-ı Kerîmde olmaması, (haşa) Kurân-ı Kerîmin doğru, hak bir kitap olmadığına delildir demişlerdir. Bu, esrarkeş bir kimsenin kuyumcu dükkanına gidip, esrar, afyon sorup, bu dükkanda öyle uyuşturucu şeyler bulunmaz, mücevherler ve kıymetli eşya bulunur diye cevap verilmesi üzerine, öyle ise, sen de tüccar değilsin demesine benzer. Protestanların bu sözlerinin de, diğerleri gibi, hiç kıymeti yoktur.

Hıristiyan misyonerler tarafından, bu teslis fikrinin sistemli bir şekilde, müslümanlar arasında yayılmaya çalışıldığı görülmektedir. Ne acıdır ki bazı câhil müslümanların bunlara aldandıkları, çocuklarını korkuturken veya başka zamanlarda, Allah baba, Allah dede dedikleri ve Allahü teâlâ sanki gökte imiş gibi, elleri ile semayı gösterdikleri esefle görülmektedir. Allahü teâlâya, baba, dede demenin hiç câiz olmadığını, Kurân-ı Kerîmde İhlas sûresi açıkça bildirmektedir. Kasıdlı olarak, böyle söylemek küfürdür. Allahü teâlâ doğmamıştır, doğurulmamıştır. Baba, oğul ve dede olmaktan ve mekandan münezzehtir. Allahü teâlâ, gökte değildir ki Onun ismi söylenirken el ile gökler gösterilsin. Allahü teâlâ, her ân her yerde hazır ve nazırdır. Her şeye hakim ve mâliktir. Îsâ aleyhisselâmın, göğe çıkıp, Allah’ın sağına oturduğu ve Allahü teâlânın gökte olduğu akidesi [inancı] hıristiyanlığa sonradan sokulmuştur. Biz müslümanlar, her hususta olduğu gibi, burada da çok dikkatli davranmalıyız. İmanı zedeleyen, hatta imanı gideren sözlerden ve işlerden sakınmalıyız. Çocuklarımıza ve yakınlarımıza, imanı ve küfrü, yani küfür olan sözleri, küfür olan filleri öğretmeli ve bunlardan sakındırmalıyız. Hıristiyanlık propagandası olan, televizyonları ve filmleri seyr ettirmemeli ve böyle kitapları okutturmamalıyız. Kıymetli imanımıza bir leke gelir korkusu ile tir tir titremeliyiz. Ecdadımızın, canlarını ve kanlarını fedâ ederek bizlere emânet ettikleri aziz dinimizi, doğru olarak, sevgili yavrularımıza öğretmeliyiz. Bu vatana ve bu dine sâhip çıkacak, icabında uğrunda hiç çekinmeden canlarını fedâ edecek imanlı gençler yetiştirmeli, dinimizi ve vatanımızı bunlara emânet etmeliyiz.

Teslis bahsini bitirmeden önce, hıristiyanların en büyük azizlerinden kabul edilen Pavlos (Paulus) hakkında bilgi verelim. Çünkü, Îsâ aleyhisselâmın dinini, yahudilikten ayıran ve onu, yunan ve putperestlik karışımı bir din haline getiren en önemli kişi, Pavlos (St. Paul, Paulus, Bolis) idi. H.G. Wels, (A Short History of the World) ismli kitabının 129. ve 130. sayfalarında diyor ki (Hıristiyanlığı tesis edenlerin başında, Pavlos gelir. Bu adam, ne Îsâ aleyhisselâmı görmüş, ne de sözlerini dinlemişti. [Tarsuslu bir yahudi olup] asıl ismi Saul idi. Sonra hıristiyan oldu ve ismini Paul olarak değiştirdi. Zamanın dini cereyanları ile son derece yakından ilgilenirdi. Yahudilik, Mithraism ve İskenderiyedeki din ve felsefe akımları hakkında son derece malumat sâhibi idi. Bunlardaki birçok felsefi, dini ifade ve îtikatları [inançları] hıristiyanlığa sokmuştur. Göklerin melekutu denilen, Allahü teâlânın râzı olduğu Cennet yolu olan, Îsâ aleyhisselâmın yolunu ve Onun dinini, yaymak için gayret ediyor görünmüştür. O, Îsâ aleyhisselâmı, yahudilere gönderileceği söz verilmiş, Mesih olarak kabul etmiyordu. Onu aynı zamanda, ölümü insanların kurtuluşu için kefaret olan, bir kurban olarak kabul ediyordu. Putperestlikte, insanlığın kurtulması için kurbanların öldürülmesi lazım olduğu inancı gibi).

Pavlos, korkunç bir İsevi düşmanı olup etrafına topladığı serserilerle, Kudüste nasranilerin evlerini basıyor, yakaladıkları erkekleri ve kadınları sürükliyerek zindanlara haps ediyorlardı. Yahudi hahamlarından, Şam ve civarındaki şehirlerdeki nasranilerin yakalanarak, Kudüse gönderilmesi için mektup yazmalarını istiyordu. Hahamlar, kendisine, bu salahiyeti verdiklerini bildiren mektuplar verdiler.

Yahudiler, bütün işkence ve eziyetlerine, hatta öldürmelerine rağmen, nasraniliğin yayılmasını önleyemiyorlardı. Luka, Amâl-i rusülün [Resûllerin işlerinin] 9. babında, (Koyu bir yahudi ve yahudi alimi olan Pavlos, Şamdaki nasranileri toplıyarak zindana atmak için hahamlardan aldığı mektuplar ile Şama giderken, ansızın gökten bir nur inip, etrafını kapladığını ve yere düşüp bir sesin; Saul Saul, niçin bana eza ediyorsun dediğini ve kim olduğunu sorunca, ben eza ettiğin İsayım dediğini ve bir şakirde onun nasraniliğe büyük hizmetler yapacağını söylediği) bildirilmektedir. Pavlos ondan sonra, nasraniliği kabul ettiğini ilan etti. Saul olan ismini Pavlos olarak değiştirdi. Koyu bir nasrani göründü ve daha önce, pekçok işkence ve zulmlerle yok edemediği nasraniliği içerden bozarak, tahrif etmek fırsatına kavuştu. Gittiği yerlerde, Îsâ aleyhisselâmın yahudiler dışındaki milletleri irşad, yani nasraniliğe davet için kendisini vazifelendirdiğini söyledi. Daha pek çok yalanlarla, nasranileri kendisine bağladı. Yahudilerden başka milletlerin havarisi, yani resûlü kabul edildi. Kendisine bağlanan nasranilerin akidelerini [inançlarını] ve ibâdetlerini bozmaya başladı. O zamana kadar havariler ve diğer nasraniler, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatına uyuyor, onunla amel ediyorlardı. Pavlos, Îsâ aleyhisselâmın çarmıhta öldürülmesi [ki bu hıristiyanların bir inancıdır] ile Mûsâ aleyhisselâmın şeriatının nesh olunduğunu, hükmü kalmadığını iddia etti. Bundan sonra, bütün milletlerin, Tanrının oğlu İsaya inanarak kurtulabileceklerini ilan etti. Îsâ aleyhisselâm için, bâzen Tanrının oğlu olduğunu, bâzen da, Peygamber olduğunu söyledi. Îsâ aleyhisselâmın havarilerinin en önde geleni olan Petrusa, muhalefet etti. Îsâ aleyhisselâmın devamlı yanında bulunan Petrus; nasraniliğin mûsevîliğin hükmünü kaldırmadığını, bil’aks onu kemâle erdirdiğini söylüyordu. Matta İncilinin 5. babının 17. âyetinde zikir edilen Îsâ aleyhisselâmın, (Ben şeriati yıkmaya değil, tamamlamaya geldim) sözünü de ayrıca delil getiriyordu. Pavlos, nasranilere bütün yiyecek ve içecekleri helal saymış, [hıtan] sünnet olmak gibi pek çok ibâdeti de tamamen terkettirmişti. Bu husus, Ahd-i ceditte açıkça yazılıdır. Galatyalılara yazdığı mektubun ikinci babının 7. âyetinde Pavlos, (Petrus sünnetlilik İnciline vasıta olduğu gibi, bana da sünnetsizlik İncili emânet olundu) diyor. Demek ki Îsâ aleyhisselâm dünyada iken, yanında bulunan Petrusa (Kifasa) sünnet olunmayı bildiriyor. İncilin hükmünün bu olduğunu söylüyor ve Petrus bununla amel ediyor. Bunu nasraniliği kabul eden herkese tebliğ ediyor. Pavlos da, Petrusa böyle bildirildiğini tasdik ediyor. Fakat, Îsâ aleyhisselâmın dünyadan ayrılmasından sonra bunu değiştiriyor.

Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş, Pavlos isminde bir kimse ortaya çıkıyor ve Îsâ aleyhisselâmı gören kimsenin, Îsâ aleyhisselâm böyle emretti dediği sözünü reddediyor. Îsâ aleyhisselâmın ilk halifesi olan Petrusun yanında, havarilerden Yakup ve Yuhannanın da bulunduğunu, onların da sünnet olmayı Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini mektubunda bildiriyor. Îsâ aleyhisselâm göğe yükseldikten sonra kendisine göründüğünü ve sünnet olmamayı emrettiğini iddia ediyor. Bu sözü daha sonra, bütün hıristiyanlar tarafından dinin emri kabul ediliyor. Îsâ aleyhisselâmı bizzat gören ve Onunla beraber bulunan havarilerin ittifak ile bildirdikleri sözleri reddediliyor. Îsâ aleyhisselâmı hiç görmeyen tek bir kimsenin, rüyada veya uyanık iken bana böyle bildirildi, ilhâm edildi, dediği sözü kabul edilip, dinin emri olarak tatbik ediliyor. Îsâ aleyhisselâmdan ilhâm ile nakledilen şu hıristiyanlığın sağlamlığına bakınız!

Dr. Morton Scoth Enslin, Pavlos akidesinin, Îsâ aleyhisselâmın yolundan, tamamen farklı olduğunu kabul ederek, (Christian Beginnings) kitabının ikinci kısım, 182. sayfasında şöyle demektedir:

(Pavlosun tesis ettiği hıristiyanlık ile Îsâ aleyhisselâmın dini yani İsevilik arasında büyük bir fark olduğu, kesinlikle anlaşılmıştır. Sonradan, Pavlos ve İncili yanlış anlatan arkadaşları, şiddetle tenkid edilmiştir. (İsaya dönüş) hareketi, aslında (Pavlostan uzaklaşmak) demekti. Birçok yaşlı İsevi, yahudi, bu fikri kabul etmiş, Pavlosa karşı çıkmış, fakat bunun fazla bir tesiri olmamıştır. Eğer, Îsâ aleyhisselâm dünyadan ayrıldıktan 54 sene sonra, Korint şehrindeki bir kilisede neler yapıldığını görmüş olsa idi, (Celiledeki çalışmalarımın ve davetimin neticesi bu mu?) derdi. Eğer, Pavlosun İsevilikte yaptığı değişiklikler olmasa idi, hıristiyanlık da olmayacaktı.) [Korint, Yunanistanda bir şehrdir.] Pavlos hıristiyanlığı sahte bir îtikat [inanç], Îsâ aleyhisselâmı da kurtarıcı tanrı yaparak, yahudiler ile hıristiyanların arasında ihtilaf çıkarmakla kalmamış, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatını da (Lanetli) ilan etmiştir. Bu ise İncillerde [mesela Matta bab 5, âyet 19] yazılı olan şeriatin bir harfi bile değiştirilemez hükmüne tamamen zıttır.

Pavlosun ortaya koyduğu hıristiyanlık, çeşitli memleketlere dağılmış yahudi cemaatları ve yahudi olmayan diğer putperest milletler tarafından kabul edildi. Çünkü Pavlos, hıristiyanlığı putperestliğe iyice yaklaştırmıştı. Kudüsteki Mescid-i Aksanın yıkılması ve buradaki hakiki İsevilerin diğer yahudilerle beraber miladın 70. senesinde, Kudüsten kovulmaları, İsevilik için, bir daha kendini toparlıyamadığı bir darbe olmuştur.

Burada zikre şayan bir husus da, Pavlosun dâima havarilerin birçoğu ile geçinemediği, onlarla münakaşa ettiğidir. Pavlos, bütün hıristiyanların en büyük hıristiyan azizi dedikleri, Petrusa karşı çıkmıştır. Bunu Galatyalılara yazdığı mektubun, ikinci babının on birinci âyetinde açıkça kendisi de bildirmiştir. On üçüncü âyetinde ise, Barnabası riyakarlara aldanmakla suçlamıştır. Halbuki Barnabas, Havariler arasında en çok sevdiği kimse idi. Amâl-i rusülün (Resûllerin işleri) 15. babının sonunda bildirildiğine göre, Barnabas Yuhannayı da yanlarına alıp, diğer şehirlerdeki nasranileri ziyarete gitmeyi teklif etmiş, Pavlos buna karşı çıkmıştır. Barnabas ile Pavlos arasında şiddetli münakaşa olmuş ve Pavlos, Barnabası da terketmiştir.

Pavlosun hayatı, sözleri iyice incelenirse, dâima Havarileri kötüleme, onlara karşı çıkma ve onları gözden düşürme gayretleri açıkça görülür. Pek çok hıristiyan papaz, Pavlosu hıristiyanlığın tek kurucusu kabul etmiştir. Çünkü bu papazların iddialarına göre, Îsâ aleyhisselâm ve Havarileri îman ve ibâdet bakımından yahudiliğe, yani Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine bağlı kalmışlardır. Pavlos buna karşı çıkmış, yahudilik ile hıristiyanlığı tamamen birbirinden ayırmış, yahudilikteki bütün ibâdetleri terkettirmiş, böylece Îsâ aleyhisselâmın ve Havarilerin bildirdikleri dinin hilafına bir din ortaya çıkmıştır. Bu din, Havari Petrusun, tebliğ etmeye çalıştığı nasraniliğin dışında, Pavlosun fikirleri doğrultusunda teşekkül eden bir din oldu. Bu bildirdiklerimize iftirâ diyen papazlar, Pavlosu, hıristiyan (Aziz)i kabul etmektedirler. Hatta, Pavlosun yazdığı mektuplar (Kitâb-ı mukaddes)in (Ahd-i cedid) kısmının sonunda, kudsi kitabın bir kısmını teşkil eder. Lukanın yazmış olduğu (Amâl-i rusül) kısmı, Pavlosun hâl tercümesidir. Ayrıca Pavlosun yazdığı mektuplar da düşünülürse, (Mukaddes kitap)da Pavlosa ayrılan yerin, 4 İncile ayrılan yerden az olmadığı görülür. Pavlosun bu mektuplarında bildirdiği şeylerin çoğu, hıristiyanlığın îman esaslarını teşkil etmiştir. Mesela, (Günah, ruh ve beden için ölüm, Âdem aleyhisselâmın yasak olan meyveden yemesi ile başladı. Âdem aleyhisselâmın neslinden gelen bütün insanlar, bu günah pisliğine bulaşmış olarak dünyaya geldiler. Tanrı, kendi cevherinden olan biricik oğlunu yeryüzüne gönderdi ve Âdem aleyhisselâmdan beri gelen günahtan kurtardı), akidesi bunlardandır. Kendisi ile görüştüğümüz bir papaza, Tanrı biricik oğlunu daha önce gönderseydi, o zamana kadar gelen milyonlarca insan günah pisliğinden kurtulup tertemiz dünyaya gelselerdi daha iyi olmaz mı idi? diye sorduğumuzda, papazın cevabı, o zaman Mesih İsanın tanrılığı anlaşılamaz, kıymeti bilinemezdi, şeklinde oldu. Papazın bu cevabı bize, Mesih İsanın kıymetini bilen hıristiyanların, (Onun Cehenneme gireceği) inançlarını hatırımıza getirdi. Bunu kendisine sorduk. İnkar etti. Başka bir papazın Ahd-i Ceditten bize, bunun delilidir dediği birkaç yer gösterdik. Bunları okudu. Fakat cevap veremedi. Düşündü, düşündü ve nihâyet kendisinin patrik vekili olduğunu, türkçeyi iyi bilmediğini söyleyen papaz, (Efendim bu âyet mecazdır) cevabını verdi. Mecaz kelimesini dahi bilecek kadar, türkçeyi iyi bildiğini de, o zaman anladık.

Nasraniliği hıristiyanlığa ve hak dini batıl dine çeviren Pavlos, nasranilikten intikâminı almıştır. Hıristiyanlar ise, bu Pavlosa hala (Resûl Pavlos) diyerek, hıristiyan azizlerin en ileri gelenlerinden kabul ederler. Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemiş, hiç sohbetinde bulunmamış bir kimsenin sözleri ile dinlerinin îtikat [inanç] ve ibâdet esaslarını tesbit ediyorlar. Böyle bir dinin de, hala Allahü teâlânın gönderdiği en son ve en kâmil din olduğunu iddia ediyorlar. Pavlosun nasraniliğe yaptığı hıyaneti çok iyi bilen müslümanlar, sinsi, iki yüzlü ve hâin olan kimselere (yılan Pavlos) tabirini kullanırlar.

“Kör görmezse güneşin suçu ne.”

Ölmeyip (Îsâ), göğe bulduğu yol,

Ümmetinden olmak için idi ol.

Hem dahi (Mûsâ), elindeki asa,

oldu Onun hürmetine ejderha.

Çok temenni etti Haktan bunlar,

ki (Muhammed) ümmetinden olalar.

Şüphesiz ki bunlar da mürseldir,

Fakat (Ahmed), ekmelü efdaldir.

Zira ol, efdalliğe elyaktır,

Onu, böyle bilmeyen, ahmaktır!

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler