Sual: Hıristiyanların, İslam dinine karşı yaptıkları itirazlardan biri de, Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerin Arabî olmasıdır. Bu papaz, (Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler Arap lisanı üzerine olup bir diğer lisana tercümelerine çalışılmadığından, Arapçayı bilmeyen müslümanlar, Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlamaktan mahrum olmaktadırlar. Duâlar ve zikirler hep Arapçadır. Müslümanlar, ne dediklerini bilmeden ibâdet ve duâ etmektedir. Diğer milletlerden İslam dinini kabul edenler, Kurân-ı Kerîmin hakikatlerine vakıf olmak isteyince, Arapçayı öğrenmek gibi bir müşkille karşılaşmaktadırlar. Bir diğer husus da, her müslüman ömründe bir defa olsun, Mekke ve Medine’yi ziyaret etmekle mükellef olduğu için, Hicaz topraklarının diğer memleketler üzerine bir üstünlüğü zuhûr etmiştir. Hac yapma mecburiyeti, uzak memleketlerde oturan müslümanlar için, bir külfet ve zahmet olmaktadır) demektedir. Buna ne cevap vermek gerekir?

Cevap: Bu itirazlardan birincisine cevap olarak, (Ahd-i atik) ve (Ahd-i cedid)in incelenmesi kâfidir. Ahd-i atik ve Ahd-i cedid her lisana tercüme edilirken, şimdiye kadar pek çok tahrifata uğramışlardır. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmini böyle tahriflerden korumak için, Arap lisanı üzerine indirdi. Papazların itirazına bu cevap kâfidir.

İkinci itirazlarının, yani hac için olan itirazlarının cevabı ise, “Papazların hac hakkındaki itirazlarına cevaplar” yazımızda vermiştik. Burada tekrar etmeye lüzum yoktur. İslam âlimleri, eserlerinde, Kurân-ı Kerîmin Arap lisanı üzere inmesini ve haccın hikmetlerini beyan etmişlerdir. Burada, sadece mevzuumuzla ilgili olduğundan, Kurân-ı Kerîmin başka lisanlara tercüme olunmamasında ve Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvereyi ziyaret hakkında bildirdikleri hakikatlerden birini bereketlenmek için bildirelim:

Akıl ve irfan ehlinin malumu olduğu gibi, yeryüzünün çeşitli iklimlerine dağılan insanlar, bir babadan ve anneden doğmuşlardır. Bunlar, zamanla çoğalarak bir çok kabilelere ayrılmış ve asli akrabalıklarını unutmuş bir büyük hanedâna benzerler. Bu muhtelif kabileler arasında meydana gelen ihtilaf ve mücadeleler ise, fikir ve akidelerinin farklı olmasından, fikir ve akidelerinin farklı olması da, lisanlarının ve adetlerinin farklı olmasından ileri gelmiştir. Vatan sevgisi, insanda fıtri bir haslet olup herkes kendi vatanını sevdiğinden, her kavim ve milletin menfaati ve vatan sevgisi de muhtelif olmuştur. Muhtelif kabilelerin, milletlerin her birine zararlı olan bu ihtilafların ortadan kaldırılması ve ıslahı istenirse, onların aralarında bulunan ihtilaf sebeplerinin azaltılması ve birbirlerine yaklaştırılmaktan başka çare olamaz. Yani:

1) İhtilafa sebep olan, lisan ayrılığının zararlarını yok etmek için, aralarında müşterek bir lisanın yerleştirilmesi icap eder.

2) İhtilaf sebeplerinin en büyüklerinden olan, aralarındaki adet ve usûl farklarının zararlarının hafifletilmesi ve onların bir diğerine yaklaştırılması ve birleştirilmesi için, hepsinin müşterek bir usûl ve adete bağlanması icap eder.

3) Vatan sevgisi gibi, mânevî bir kuvvetin, bir merkeze toplanması için, bir vatan-ı umumî ittihaz olunması icap eder. İslam dininin koyduğu hükümlerin aslı ve gayesi, insanlar arasındaki ihtilafların yok edilerek, hepsinin saadet ve menfaatlerini aralarında müşterek kılmaktır. Kurân-ı Kerîm, beşer lisanlarının en güzeli olan, Arap lisanı üzerine indirilmiştir. [Arap güzel demektir. Lisan-ül-Arap demek, en güzel lisan demektir.] Farzlarda ve diğer ibâdetlerde bütün milletler ve kavimler eşit tutulmuştur. Hac farizası ile de, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere bütün İslam milletlerine (Ümm-ül-evtan) yani mukaddes mahal ittihaz kılınmıştır. Bir müslüman küçük yaşından itibaren, Kurân-ı Kerîm okumaya alıştırılarak ve Arabî dersler verilerek kolaylıkla Arabî lisanını öğrenir. Böylece, bütün İslam milletleri ile fikir alışverişinde bulunabilir. [Çünkü aralarında müşterek bir lisan tesis edilmiştir.] Ezan, namaz, oruç, zekat, hac, bilhassa namazın rükünleri, Cuma namazı, cemaat ile namaz ve imama uymak gibi, umumî usûller ile de, adetleri farklı olan kavimleri, İslamiyet, birbirine yaklaştırıp, müşterek bir îtikada ve ibâdetlere sevk eder. Mekke-i mükerreme de, bir İslam merkezi ve müslümanların toplandığı bir yer olarak, onların mukaddes yerleridir. Onu sevmek, muhafaza ve müdafaa etmek, dini bir vazife ve bir borçtur. Çünkü şark, garb, cenub ve şimal memleketlerinde bulunan müslümanlar, ömürlerinde bir defa olsun birbirlerini görmemiş ve görmeleri de mümkün değildir. Yüzbinlerce müslüman, hac farizasını yerine getirmek için, Mekke-i mükerremede bir araya gelerek, ilim ve fikir alış-verişinde bulunur, dini akide [inanç] ve sevgilerini tekid ederek, birbirleriyle kaynaşırlar. İşte İslamın esas maksadı, bütün milletleri ve kavmleri, imanda, ibâdetlerde ve güzel ahlakta birleştirerek, kardeş yapmaktır. [Dünyanın her neresinde ve] hangi zamanda olursa olsun, İslamiyete uyanlar, uydukları müddetce, izzete, saadete ve muvaffakiyete kavuşurlar. Şimdi de, yeryüzündeki bütün müslümanların, ehl-i sünnet îtikadında birleştiklerinde, asırlardan beri olduğu gibi, eski İslam kuvvetini ve şerefini kazanıp, birbirleri ile sevişeceklerine, âlemin huzur ve saadet ile dolacağına hiç şüphe yoktur.

 

Tavsiye Yazı —> Papazların cevap veremediği sorular nelerdir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler