Sual: Bazı Hristiyanlar Günümüzde Hristiyanların sayısının müslümanlardan fazla olduğunu söyleyerek bunu Hristiyanlığın doğruluğuna bağlıyorlar. Ve İslamiyetin kılıç zoru ile yayıldığını iddia ediyorlar. Bu iddialara ne cevap verilir?

Cevap: “Hristiyanlığın sürat ile yayılması” sözlerine karşılık, hristiyan tarihçilerinden, Kurân-ı Kerîm mütercimi papaz Sale’nin beyanları kâfidir. [George Sale, 1736’da öldü. İngiliz müşteşrikidir. 1734’de Kurân-ı Kerîmi İngilizceye tercüme etti. Eserinin önsözünde, İslamiyet hakkında uzun malumat verdi.] 1850 senesinde basılan bu (Kuran tercümesi)nde diyor ki: (Hicretten evvel, Medine-i münevverede, kendisinden müslüman çıkmayan hiçbir hane kalmamıştı. Yani Medine’de her eve İslamiyet girmişti. Eğer bir kimse “İslamiyet diğer memleketlere ancak kılıç kuvveti ile yayıldı” diye bir iddiada bulunursa; bu, kuru bir suçlama ve cehalettir. Çünkü, İslamiyeti kabul eden pek çok belde vardır ki kılıcın ismini dahi işitmemişlerdir. Kalplere tesir eden, gâyet beliğ olan Kurân-ı Kerîmi işitmekle müslüman olmuşlardır.)

İslamiyetin kılıç zoru ile yayılmadığının misalleri pek çoktur. Mesela: Ebû Zer-i Gıfârî; kardeşi Üneys ve mübarek anneleri Ümmü Zer “radıyallâhu anhüm” ilk İslama girenlerdendir. Daha sonra, Ebû Zer-i Gıfârî’nin daveti ile Beni Gıfar kabilesinin yarısı müslüman oldu. Bi’setin 10. senesinde Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm”, 83’ü erkek ve 18’i kadın olmak üzere, 101 kişidir. Bunların dışında, pek çok sahabe de, Mekke-i mükerremede kalmıştır. Bu zamanda Necran hristiyanlarından 20 kişi de müslüman olmuştu. Dımad-ı Ezdi, bi’setin 10. yılından önce îman etmiştir. Tufeyl ibni Amr “radıyallâhu anh” de, hicretten önce annesi, babası ve bütün kabilesi ile beraber müslüman olmuştu. Medine-i münevverede, Beni Sehl kabilesi, Mus’ab bin Umeyr’in “radıyallâhu anh” nasihatleri bereketi ile hicretten önce müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Medine-i münevverede Amr bin Sabit’ten gayrisi, hicretten önce îman etmişlerdi. Sadece Amr “radıyallâhu anh” Uhud gazasından sonra îman etti. Necd ve Yemen taraflarındaki köylerde oturan bedeviler dahi müslüman oldu. Hicretten sonra, Bureydet-ül-Eslemi “radıyallâhu anh” 70 kişi ile beraber gelip müslüman oldu. Habeş padişahı olan Necaşi de, hicretten önce imana geldi. [Habeş padişahlarına Necaşi denir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanındaki Necaşi’nin adı Eshame idi. Hristiyan iken müslüman oldu.] Yine Ebû Hind, Temim ve Naim akrabalarıyla beraber ve diğer 4 zât da, Resûlullahı tasdik ettiklerini bildiren hediyeler gönderip, müslüman oldular. Bedr gazası olmadan önce, Allahü teâlânın sevgilisi, Resûlullah efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” şefkatli, merhametli vaaz ve nasihatleri ve bütün Arap belâgatcılarının kabul ettikleri, herkesi acz ve hayrette bırakan, Kurân-ı Kerîmi dinleyerek, müslüman olanların sayısı Medine ve çevresinde birkaç bine ulaşmıştı. Hazret-i İsa’nın davet zamanı müddetince, kendisine tâbi olanlar ise; İncilin hesabına göre, 202 kişiden ibarettir. Hristiyanların inancına göre hazret-i İsa’nın idam edilmesinden sonra zuhûr eden harikulade şeyleri görerek, Îsâ aleyhisselâmın dinine girmekle şereflenenler ancak 500’e ulaşabilmişti. [Haşa Îsâ aleyhisselâm ne öldürüldü, ne çarmıha gerildi. Allahü teâlâ onu diri olarak göğe çıkardı.]

Hicretin 8. senesinde, Mekke-i mükerremeyi fetheden İslam askerinin 12.000 kişi olduğu ve hicretin 9. senesinde, Tebük gazasına Medine’den 30.000’den ziyâde müslümanın iştirak ettiği ve hicretin 10. senesinde 100.000’den ziyâde müslüman ile vedâ haccı yapıldığı Kısas-ı Enbiyâ’da yazılıdır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahirete teşrif etmeden önce, ona îman etmekle şereflenen Ashâb-ı kirâmın “radıyallâhu anhüm ecma’în” sayısının, 124.000’e ulaştığı, bütün kitaplarda yazılıdır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahirete teşrifinden sonra, Müseylemet-ül-kezzab vakası meydana geldi. Birinci halife Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” Müseylemet-ül-kezzab üzerine 12.000’den fazla İslam askeri gönderdi. Bu gazada yetmişten ziyâde hafız-ı Kuran şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Medine’ye birkaç konaklık bir mesafeye, 12.000 askeri gönderen bir halifenin emri altında, ne kadar erkek ve kadın müslümanın bulunması icap eder? Hristiyanlık mı, yoksa İslamiyet mi daha çok ve çabuk yayılmıştır. Akıl sâhibi olanlar, bunu mukayese etmelidir!

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtından 3-4 sene sonra, 2. halife Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh”, 40.000 kişilik bir İslam ordusu göndererek, Hindistan’a kadar bütün İran’ı, Konya’ya kadar Anadolu’yu, Suriye, Filistin ve Mısır’ı fethetti. Buralarda yaşayan halkın çoğu, İslam dinindeki adaleti, güzel ahlakı görerek, müslüman olmakla şereflendi. Eski batıl dinleri, yani hristiyanlık ve yahudilik ve mecusilik üzere kalanlar pek azdı. Böylece, 10 sene gibi, pek az bir zaman zarfında, İslam memleketlerinde yaşıyan müslümanların sayısının, 20-30 milyona ulaştığını, tarihçiler söz birliği ile bildirmektedir. Halbuki hristiyan misyonerlerinin ortaya attıkları iddiaya göre, Îsâ aleyhisselâmdan 300 sene sonra, I. Konstantin hristiyanlığı kabul etti. Onun yardımı ve zorlaması ile hristiyanların nüfusu ancak 6 milyona ulaşabildi. On senede müslümanların sayısının 20-30 milyona ulaşması ile 300 senede hristiyanların sayısının altı milyona ulaşması karşılaştırıldığında, aralarındaki nisbetten, hangi dinin daha çabuk yayıldığı ortaya çıkmaktadır.

“İslamiyetin yayılmasının sadece kılıç, harp yoluyla olduğu” iddiaları da asılsızdır. Şöyle ki; Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” fethettiği yerlerde bulunan kimseleri, İslamiyeti kabul etmek ile hristiyan kalarak cizye denilen vergiyi vermek arasında serbest bırakırdı. Onlar da, istedikleri yolu seçerlerdi. Verdikleri cizyenin en yükseği, asrımızın parası ile mukayese edildiğinde, 40-50 kuruştan ibaret idi ki zengin olanlar için, bu kadar az bir vergiyi vermekte, dinlerini terkettirecek hiçbir zorlama yoktur. Cizye verenlerin, malları ve namusları ve ibâdetlerini yapmak hürriyetleri, müslümanların mal ve namusları gibi olup herkese müsavi olarak, adalet ile muamele edilirdi. Senede bir kere birkaç kuruş cizye vermek de, dinlerini, mallarını, canlarını ve haklarını korumanın karşılığı olup bunu ödememek için, baba ve dedelerinin dinini terkedecek, birkaç şahıs bulunabilir mi?

Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şibli Numani 1914’de ölmüştür. Bunun urdu dilindeki (el-Fâruk) kitabını serdar Esedullah Hanın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şah’ın kızkardeşi fârisîye tercüme etmiş, Nâdir Şahın emri ile 1933’de Lahor şehrinde bastırılmıştır. 180. sayfasında diyor ki: (Rum Kayseri Herakliyus’ün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, rumlara halife Ömer’in “radıyallâhu anh” emirlerini bildirirdi. Suriye’deki Humus şehrini alınca da, (Ey rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyetin adaleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve öşür aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden 40, orta hallilerden 80, zenginlerden 160 gram gümüş veya bu değerde mal, yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beytülmal emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imparatoru Herakliyus’un bütün memleketinden asker toplayarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakya’ya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük’teki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallâhu anh”, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey hristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gaza edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beytülmala vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri rum imperatorlarından çektikleri zulümlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallâhu anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu rum casuslarının çok faydası oldu. İslam devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, îman, adalet, doğruluk ve fedâkarlık kudreti idi.)

Ruslar 100 seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistan’da bulunan müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde Türkçe konuşturmayıp, zorla rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusyadaki müslümanlardan kaç kişi hristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan hristiyanların Rusyaya, Rusya’daki müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından 2 milyondan fazla müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Halbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan hristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan hristiyanlar, Rusyanın bu vaadine inanmadı ve İslamiyetin kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

“Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftirâdır. Hristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallâhu anh” Kudüs’ü fethettiği zaman, hristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabed olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömer’e teklifte bulundular. Ömer “radıyallâhu anh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi yaptırdı.

Müslümanların, hristiyanlara ve yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun Bey’in (Mecmua-i Münşeat-üs-salatin) kitabı 1. cilt, 30. sayfasında yazılıdır. Mektubun tercümesi şöyledir:

(Bu yazı Abdullah oğlu Muhammed’in “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün hristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahü teâlânın azâbı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki bu ahdin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakk’ın lanetine lâyık olur. Eğer hristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibâdet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himayem [korumam] altındadır. Ben onları, başka hristiyanlarla yaptığımız ahidler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri râzı olduğu kadar versinler. Onlara cebr etmeyin, zor kullanmayın. Onların dini reislerini makâmlarından indirmeyin. Onları, ibâdet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, müslüman mescidleri için kullanılmasın. Her kim buna riâyet etmezse, Allah’ın ve Resûlünün kelamını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibâdet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garamet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garbda, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himayem altındadır. Ben onlara (eman) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibâdet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beytülmal [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü, bunların ziraati, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup kar için değildir. Cihat için adam lazım olursa, onlara baş vurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda 12 dirhemden [40 gr gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzakere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları dâima merhamet ve şefkat kanatları altında himaye ediniz! Nerede olursa olsun, bir müslüman erkekle evli olan hristiyan kadınlara, fenâ muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine mâni olmayınız! Her kim ki Allahü teâlânın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Cenâb-ı Hakk’ın ve Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise tâmirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahdname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.)

Bu ahidname hicretin 2. senesi, Muharrem ayının 3. günü, Medine’de Mescid-i saadette Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” yazdırılmıştır. Altındaki imzalar:

Muhammed bin Abdullah Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”.

Ebû Bekr bin Ebû-Kuhafe, Ömer bin Hattab, Osman bin Affan, Ali bin Ebû Talib, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Mesûd, Abbas bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbas, Zübeyr bin Avvam, Talha bin Abdullah, Sad bin Muaz, Sad bin Ubade, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Haris bin Sâbit, Abdullah bin Ömer, Ammâr bin Yasir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

[Görüyorsunuz ki yüce Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve hristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.]

Şimdi de, Ömerin “radıyallâhu anh” İlya ahalisine verdiği (eman) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hristiyanlar, İlyas aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.]

(İşbu mektup, müslümanların emri Abdullah Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği eman mektubudur ki onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki:

Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrib etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibâdet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine eman verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bâzıları, rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibâdet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine eman verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır.

Allahü azimüşşanın ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.)

İmzalar: Müslümanların halifesi Ömer bin Hattab.

Şahitler: Hâlid bin Velid, Abdurrahmân bin Avf, Amr ibnil’As, Muaviye bin Ebû Süfyan.

Ömer “radıyallâhu anh”, Kudüs muhasarasına bizzat kendisi teşrif etti. Hristiyanlar cizye [gelir vergisi] vermeyi kabul ederek, müslümanların himayesi altına girdiler. [Ömer’e “radıyallâhu anh” Kudüsün anahtarlarını, bizzat kendileri teslim ettiler.] Böylece, kendi devletleri olan Bizansın, ağır vergi ve işkencelerinden, eziyet ve cefalarından ve zulümlerinden kurtuldular. Çok kısa bir zamanda, düşman zannettikleri müslümanlardaki adalet ve merhameti açıkça gördüler. İslamiyetin, iyilik ve güzelliği emreden, insanları, dünya ve ahiret saadetine kavuşturan bir din olduğunu anladılar. En küçük bir zorlama ve korkutma olmaksızın bölük bölük, mahalle mahalle İslamiyeti kabul ettiler. Diğer memleketlerde müslüman olanların hâlini siz kıyas ediniz.

On sene gibi bir zaman zarfında, İslamiyetin her yere yayılarak, müslümanların sayısının milyonlara ulaşması, asla zorla ve kılıç korkusu ile olmamıştır. Bilakis İslamiyette bulunan adalet, insan haklarına saygı ve Kurân-ı Kerîmin en büyük mucize olarak, Allahü teâlâ tarafından indirilmesi, bütün semavi kitaplar üzerine efdaliyet ve üstünlüğü gibi sebepler ile olmuştur.

Taberi tarihinin 3. cilt, 67. sayfasında: (Ömer’in “radıyallâhu anh” hilafeti zamanında, Ashâb-ı kirâmdan Müsenna bin Harise “radıyallâhu anh”, İslam ordusu başkumandanı olarak, İran üzerine gönderildi. Büveyd denilen yerde İran askeri ile harp edeceği zaman, İslam ordusu sayıca az, silahca zayıf idi. Çünkü, daha önceki harblerde, çok İslam askeri şehit olmuş idi. İran ordusu çok kalabalık olup fillerle gelmişlerdi. Müsenna “radıyallâhu anh” o civarda oturan hristiyanlara gidip, kendisine yardım etmelerini istedi. Onlar, severek yardım etmeyi kabul ettiler. Hatta, onların içinde Hamus isminde bir delikanlı “İran askerinin kumandanını bana gösteriniz” dedi. Acem kumandanı Mihran’ı gösterdikleri zaman, ona hücum edip, bir ok attı. Ok, Mihran’ın karnından girip sırtından çıktı ve cansız yere düştü. İran ordusu dağıldı) demektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, o asırda yaşayan hristiyanlar, müslümanlardan asla düşmanlık ve cebr [zorlama] görmediklerinden, hiçbir zaman müslümanlardan nefret etmemişlerdir. Nefret şöyle dursun, bilakis müslümanlardan memnun olmuşlardır. Aylık bir ücret ve tayin edilen bir para olmaksızın müslümanlara yardım etmişler, bu uğurda canlarını vermişlerdir. Hatta, çok defa hristiyanlar, müslümanlarla birleşerek, kendi dindaşları olan hristiyanlara karşı harp etmişlerdir. Osmanlı devleti ile Bizans imparatorluğu arasında meydana gelen pek çok muharebelerde de, bu hâl çok vuku bulmuştur. Tarihi tetkik edenler, bunu iyi bilirler.

Protestanların, hristiyanlığın doğruluğunu ispat için ortaya koydukları diğer bir delil ise; “Hristiyanların nüfusunun çok olması”dır. Bu sözleri de kuvvetli bir delil değildir. Her ne kadar, Avrupa’da neşredilen istatistiklerde, hristiyan nüfusu çok gösteriliyor ise de, bunlar birbirlerini tutmamaktadır. Hristiyanların sayısı hususunda istatistikler arasında milyonlarca fark vardır. Çünkü, o zaman Asya ve Afrika’nın çok yerlerinde yaşayan insanların hangi dine mensub olduğu, tamamı ile tahkik edilip ortaya konulmamıştı. İstatistik yapan kimseler, buralarda bulunan nüfusu, yaşadıkları yerlerin büyüklüğü nisbetinde tahmin ile yazmışlardı. Hatta, Mısırlı Seyyid Rüfaa’nın tercüme ettiği ve Mısırda basılan coğrafya kitabında, yeryüzünde yaşayan insanların tamâmının nüfusu 900 milyon tahmin olunup, yarısı mecusi ve diğer yarısının yarısı putperest, kalan yarısının ise müslüman, hristiyan ve yahudi olduğunu ve ehl-i kitabın 3’te 1’inin müslüman, 3’te 1’inin yahudi, 3’te 1’inin de hristiyan olduğunu yazmaktadır. Bu da, tahmini bir hesap olduğundan, delil olarak kabul edilemez. Bir diğer husus da, hristiyanların çokluğunu kabul etsek bile sayılarının çok olması, hristiyanlığın doğru olduğunu göstermez. Çünkü, bir dine mensub olanların çok olması, o dinin doğruluğuna delil kabul edilirse, putperestliğin ve mecusiliğin hak, doğru din olmaları icap ederdi. Çünkü, bugün yeryüzünde hristiyanlardan daha fazla, putperest ve mecusi vardır.

Îsâ aleyhisselâmın semaya urucundan sonra, 300 sene içerisinde putperestler ve yahudiler, defalarca nasranilere umumî katliamlar yaptılar. Ellerinde bulunan kitapları ve risaleleri, yırtarak ve yakarak yok ettiler. Emirleri altında bulunan İsevilere, her geçen gün hakaretlerini arttırarak zulüm ettiler. Hristiyanların ortaya koydukları bu delile göre, yani hristiyanların sayısının çok olmasına göre, hristiyanlığın batıl, putperestliğin ise hak, doğru olması icap ederdi.

KAYNAK: Cevâb Veremedi

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler