Sual: Protestan papazların, İslam dinine yaptıkları itirazlardan birisi de, cürümleri affetmemek meselesidir. Neşrettikleri risalelerin birisinde, (İncil, şahsın hususi muamelelerinde, muhabbet, sıkıntıya katlanma ve afvın lüzumunu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden daha çok beyan ederek ortaya koymuştur. Halbuki İslamiyetin, cürmü affetmekte, hıristiyanlıktan daha çok bir fazilet ortaya koyması lazım idi. Suçluya ceza vermekte, değil Mûsâ aleyhisselâmın şeriati, yahudilerin bu şeriati te’vil ederek yaptıkları kanunlardan da şiddetli davranmaktadır. Kısası câiz gösterdiği gibi, intikam almaya da cevaz vermektedir. Sûre-i İsranın 3. âyetinde meâlen: (Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velisi olan varisine tasallut, yani kuvvet ve salahiyet veririz) ve sûre-i Bakaranın 178. âyetinde meâlen: (Ey îman edenler! [kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısas farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur) buyurulmuştur. Burası da dikkat edilecek bir yerdir. Çünkü Kurân-ı Kerîm, Tevrat gibi, böyle bir kanunun suiistimal edilmesini önleyecek tedbirler beyan etmemiştir. Bunun için, İslamiyeti kabul eden kabilelerden bâzıları, yalnız katil olan kimseyi değil, belki katilin akrabasından birini de, maktulün yerine katletmek, Kurân-ı Kerîme göre câizdir zannederek, günahsız bir kimseyi katil yerine öldürürler. Fakat Tevrat, kısas hükmünü böyle suiistimallerden önlemek için Tesniyenin (Kitâb-ı istisnanın) 24. babındaki (Oğullar için babalar öldürülmiyecekler ve babalar için oğullar öldürülmiyeceklerdir. Herkes kendi günahı için öldürülecektir) şeklindeki 16. âyetinde açıkça tenbih eder. Kurân-ı Kerîm, katl vukuunda lazım gelen kısastan başka, küçük yaralamalar için bile kısası emretmiştir. Hac sûresi 60. âyetinde meâlen: (Müminlerden kim, kendisine yapılan cezaya aynı ile mukabele eder de, sonra yine hakkına tecavüz edilirse, muhakkak ki Allahü teâlâ ona yardım eder) buyurulmuştur. Böyle emirlerin neticesi, Kurân-ı Kerîm, İncilin teşvik etmiş olduğu sıkıntıya tahammül, muhabbet ve afvın hilafına olarak, müslümanların birbirlerine kinlerini izhar etmelerini bildirir. İşte bu gibi şeylerin zulüm ve başkalarının haklarına tecavüz olduğunu, Osmanlı devleti de anlayarak, (Erkek hırsızla kadın hırsızın yaptıklarına karşılık ve Allahü teâlâdan bir azap olmak üzere [sağ] ellerini kesin) mealindeki Mâide sûresi 38. âyet-i kerimesinin tatbik edilmesini terketmiştir) demektedirler. Bunlara ne cevap verilir?

Cevap: Papazlar bu cümleler ile İncillerde afv ve muhabbete dair olan ayetlerin bulunup, Kurân-ı Kerîmde ise, bulunmadığına, belki öldürülen kimsenin varisine bir kudret ve hak verilmiş olduğuna ve kısas âyet-i kerimesinde, bu hak için bir tahdid bulunmadığından, suiistimal edilebileceğine ve Hac sûresi 60. âyet-i kerimesinin, İncilin teşvik etmiş olduğu sıkıntılara tahammül, sıkıntı verenleri affetmek ve onları sevmeyi bildiren hükmünün zıttı olmasına itiraz etmektedirler.

Afv ve muhabbete dair âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bir kısmını, daha önce yukarıda bildirmiştik. Burada tekrarına lüzum görmüyoruz. Fakat, kısas âyet-i kerimesi, sadece papazın yazdığı kadar değildir. Daha devamı vardır. Papazlar, hile ile hakikati örteceklerini zannetmişlerdir. Bakara sûresinin 178. âyetinin tamâmında meâlen: (Ey îman edenler! [Kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısas yapmak farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın, kısas olunur. Öldürülmüş olanın kardeşinden [varislerinden ve velisinden birisi], katilden bir şey [Diyet] alarak kısastan vazgeçebilir. Alınan bu [Diyet], pek ziyâde olmamalı, miktarı örfe, adete göre hesaplanmalıdır. Katil de maktulün velisine icap eden diyeti güzel bir şekilde ödemelidir. İşte, kısası affederek diyet almak, Rabbiniz tarafından size bir hafiflik ve merhamettir. Kim bu afv ve diyet alıştan sonra, katil veya katilin akrabası ile düşmanlık ve mukatele ederse, o kimse için ahirette elim bir azap vardır) buyurulmuştur.

İşte, kısas emri ile beraber, diyet alarak, katile kısas yapılmasını affetmek de, Kurân-ı Kerîmin açık olan emirlerinden birisidir. Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde kısas icap eden bir kimseden diyet almak ve affetmek yoktu. Diyet almak karşılığında kısastan vazgeçmek, müslümanlar için bir hafiflik ve bir nimettir.

Papaz, kısas hususunda, Kurân-ı Kerîmdeki kolaylığı gizlemektedir. Evvela, şunu bildirelim ki katil veya katilin akrabası ile düşmanlık ve mukatele etmek isteyen maktulün yakınlarına, bu âyet-i kerimede, açık bir nehy ve tehtid-i ilâhî vardır. Papaz hile ile maktulün varisi ve yakınları hakkında olan âyet-i kerimeden, yalnız işine gelen kısmını yazıp, başını ve sonunu yazmamıştır. Hıristiyanların ekserisi İncillerden haberdar olmadıkları gibi, müslümanları da, kendi dinlerini bilmiyorlar zannederek, bu hileye baş vurmuşlardır. İsra sûresinin 33. âyetinde meâlen: ([İman sahiplerinden ve zimmilerden] hiç kimseyi, haklı bir sebep olmadıkça öldürmeyin. Bunu, Allahü teâlâ size haram etti. Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velisi olan varisine [dinin ahkâmının yapılması için] bir kuvvet ve salahiyet veririz. [Dilerse, katil kısasen, katl olunur veya velî diyetini alarak affeder. İkisi arasında tercih hakkı vardır.] Fakat o velî veya vâris, Allahü teâlânın bu müsaadesi ile yardım olunduğundan kısas yapma işinde ileri gitmesin) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede, maktulün velisinin veya varisinin, kısas işinde ileri gitmemeleri tenbih edilerek, afv cihetine gidilmesi tavsiye edilmiştir. Varise veya velîye verilen kudret, katil aleyhinde dava açmak veya diyet karşılığında kısastan vazgeçtiğini hakime bildirmek arasında, serbest olmasıdır. Fakat, Arnavutluk, Çerkezistan ve bazı Arap kabileleri gibi, Kurân-ı Kerîmin ahkâmindan habersiz kavimler içerisinde, din-i İslâmin emirleri hilafına vuku bulan kan davaları ve bir çok kimseleri öldürmeleri, bu âyet-i kerimeye isnad olunamaz. Bu şekilde, haksız yere kan dökmek, vahşi kabilelerin eski adetleridir.

Kurân-ı Kerîmde emredilen kısas ve onu affetmenin aslı budur. 4 İncilde kısas hükmü olmayıp, sadece kötülük yapanı affetmek olduğundan, bunlara göre, her katili, her hırsızı, her caniyi affetmek lâzımdır. Böyle bir kanun ile bir cemiyette medenice yaşamak mümkün ise, buna hiçbir sözümüz yoktur. Fakat, bu emrin tatbik edildiği bir hıristiyan memleketi görmediğimiz için, sadece papazların boş ve faydasız sözlerine kulak veremeyiz.

Tevratta zikir edilen âyete gelince, yalnız katl hususunda değil, her cinayette Tevratın hükmü İslam dininin hükmüne, uygundur. Enam sûresi 164. âyetinde meâlen: (Hiç bir günahkar, başkasının günahını yüklenmez) buyurulmuştur. Araf sûresi 179. âyetinde meâlen: (İşte bunlar, hayvanlar gibidirler, doğrusu hayvanlardan daha aşağıdırlar) buyurulmuştur. Papazlar, bu âyet-i kerimede bildirilen, cevap vermeye muktedir olmayan bir zümreye karşı konuşmaktadırlar. Hâl böyle iken, papazlara isnad edilecek işler, sadece yalan ve iftirâdan ibaret değildir. Onlar, İslam dinine karşı kitap yazıp, bu kitaplarında da, açıkça vaki olanın hilafını iddiaya kalkışmışlardır.

Yapılan kötülüğe misli ile mukabele etmeyi bildiren, Hac sûresi 60. âyet-i kerimesinin nazil oluş sebebi bilinince, bu itirazcı papazın zikir ettiği şekilde bir manaya gelmiyeceği ve bu papazın tefsir ilmini hiç bilmediği ortaya çıkar.

Mekke kâfirleri, harp edilmesi Araplar arasında haram kabul edilen 4 ayda, müminlerin üzerine harp etmeye geldiler. Müslümanlar, haram aylarda harp etmekten çekinerek, müşrikleri harp yapmaktan vazgeçirmek istedilerse de, müşrikleri bundan vazgeçiremediler. Daha sonra, müşriklerle harbe başladıkları zaman, Allahü teâlâ müminlere nusret-i ilâhiyyesi ile yardım edip, müminler gâlip geldiler. Fakat müminlerin kalplerinde, haram bir ayda harp yapmaktan dolayı, bir sıkıntı ve üzüntü hâsıl olmuştu. Bu âyet-i kerime, bunun üzerine nazil oldu. Böylece, müminlerin kalplerindeki bu sıkıntı ve üzüntü zail oldu. Bundan anlaşılıyor ki Hac sûresi 60. ayeti, bu papazın zannettiği gibi, küçük yaralamalar ve kötülükler için kısasın lazım olduğunu, kötülüğün karşılığının kötülük olduğunu beyan etmemiştir. Müminlere, düşmanları zarar vermek için, böyle harp edilmesi haram olan bir ayı seçerek, saldırırlarsa, kâfirlere mukabele etmeye bir izindir. Ayrıca, Allahü teâlâ tarafından müminlere bir yardımdır. Çünkü, Kurân-ı Kerîmde, fazilet ve üstünlüğün, sadece afv ve muhabbette olduğu bildirilip de, böyle izinler, müsaadeler bulunmasaydı, müslümanlar da, hıristiyanlar gibi, kitaplarının ahkamını ya terketmeye veya bu papaz gibi yalan ve iftirâ yapmaya mecbur olurlardı. Çünkü, böyle sadece afv ve muhabbet ile medeniyet aleminde hiç bir kavmin yaşaması mümkün değildir. Bunun en tuhaf misali, bu gibi emir ve talimatın neticesinde, hıristiyanların, İncillerin teşvik ettiği, (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve afvın) tam tersine, bir diğeri aleyhine kin sâhibi olmalarıdır. İncillerin teşvik etmiş oldukları (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve afvın) hıristiyanların ahlakına ne kadar menfi tesiri olduğunu, tarihler bize açıkça göstermiştir. İncillerin emirlerinin tersine, hıristiyanların birbirlerine yaptıkları zulmlerden bazılarını sırası geldikçe yukarıda zikir etmiştik. Burada hayret edilecek bir diğer husus da, bu papazın, yukarıdaki âyet-i kerimeye istinaten, İslam kabilelerinden bazılarının, katilin akrabasından birini öldürdüklerine üzülmesi ve merhamet etmesidir. Ancak, böyle bir kötülüğün insanlardan meydana gelmesine acımakla beraber, Âdem aleyhisselâmdan meydana gelen bir zellenin [hatanın] altı bin sene müddet ile dünyaya gelip giden milyonlarca evladına ve bilhassa Peygamberlere “aleyhimüsselâm” sirâyet ederek, babalarının yaptığı bir işten dolayı, ceza görmelerine ve katlden çok daha şiddetli olan, Cehennem ateşinde azap olunmalarına inanmaktadır. Ayrıca, bütün kainatı yoktan var eden Allahü teâlânın, irtikab olunan bu günahı affedemeyip, başka çare bulamadığı için, biricik oğlunu hazret-i Meryem’den tevellüd ettirerek dünyaya göndermesine ve Mesihin, istemeyerek çeşitli hakaretler ile çarmıha gerdirmesine, bu papaz inanmaktadır. Yani, katilin yerine akrabasının cezalandırılması şeklindeki bir filin, beşerden meydana gelmesine râzı olmamakta, fakat yukarıda saydığımız diğer zulümlerin haşa Allahü teâlâdan zuhûr ettiğini, kabul etmektedir.

Erkek ve kadın hırsız hakkında, el kesme emrinin tatbik edilmemesi, sadece Osmanlı devletinde sonradan meydana gelmiş bir hadise değildir. Daha önceki İslam devletlerinde de, asırlardan beri tatbik edilmemiştir. Şarap içmek, yalan yere şahitlik yapmak, iffetli kadına iftirâ etmek ve zina hadleri de, birkaç hadise dışında tatbik edilmemiştir. Çünkü, bu cezaları tatbik etmek için, bazı şartların bulunması lâzımdır. Şartları bulunmadan ceza verilemez. İslam devletlerinde, bu cezayı tatbik edecek şartları bulunan vak’a zuhûr etmemiştir. Bunun da sebebi, Kurân-ı Kerîmde, bu suçları işleyenler için bildirilmiş olan, ağır cezalardır. İslam devletlerinde had cezalarını hakimler dahi affedemez. Had cezasını icap eden suç işleyenlere, cezaları herkesin gözü önünde tatbik edilir. Bu ağır cezalara çarptırılmak korkusundan, kimse bu suçları işlemez, işleyemez.

[Bakara sûresinin 179. âyetinde meâlen: (Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır) buyurulmuştur. Bazı kimseler, (Adam öldürmekte hiç hayat olur mu?) diyebilir. İnsanlar, kendilerinin öldürülmesi korkusundan bir başkasını öldürmekten korkarlar. Can korkusundan dolayı adam öldürmeye teşebbüs etmezler. Öldürmek vak’ası olmayınca, cemiyet, millet hayat bulur ki âyet-i kerime de bunu bildirmektedir.

Bugün, hukuk okuyan bir kimse iyice bilir ki müeyidesiz [cezasız] hiç bir kanun tatbik edilemez. Bu müeyide, ya para cezası, ya hapis, ya da ölüm cezasıdır. Bunu, günümüzde bütün dünya hukukçuları haykırırken, Allahü teâlânın emri olan cezalara karşı çıkmak doğru olur mu? Hiç bir fıtratın kabul etmediği komünizm, son derece vahşiyane müeyideler ile yayılmış ve hala bu müeyideler ile ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde papazlar, ilim ve fen adamları, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği, hıristiyanlık akidelerini terketmişlerdir. İçlerinde, İslamiyeti tanımak fırsatını bulanlar, hemen müslüman olmaktadırlar. İslamiyeti tanımak şerefine kavuşamayanlar, dinsiz ve marksist olmuşlardır. Hıristiyan gençleri arasında, (Hippilik), (eşkıyalık), (anarşi) gibi birçok sapık cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bu gençlerden Avrupa halkı da korkmaktadır.

Bugün, gazete ve mecmualarda, Avrupa memleketlerinde, birçok kilisenin satıldığını okumaktayız. Bunların çoğunu, müslümanlar satın almakta ve câmi yapmaktadırlar. Kiliselere, daha çok ihtiyarlar devam etmektedir. İmkan bulsalar, papazların, bugün de engizisyon mahkemeleri kuracaklarında, hiç şüphe yoktur. Misyonerler, Avrupa’da kıymetini tamamen kaybeden hıristiyanlığı, Afrika’da ve geri kalmış diğer dünya devletlerinde yaymaya çalışmaktadırlar.

Şunu tekrar bildirelim ki Kurân-ı Kerîmde suçluya verilen cezalar, vücutda kangren olmuş bir yarayı kesip almaya benzer. Eğer o yara alınmazsa, bütün vücut zarar görür. Suçluya da, ceza tatbik edilmezse, bütün cemiyet zarar görür. Bir şahsın zararı, elbette cemiyetin zararına tercih edilir. (Def’i mefasid, celb-i menafiden evladır.)

İslamiyette el kesme cezası, her hırsızlık yapana tatbik edilmez. Bunun çeşitli şartları vardır. Bu ceza, başkalarının izinsiz olarak açmaları veya girmeleri câiz olmayan yerden, dar-ül-İslamda, bir defada on dirhem gümüş parayı veya on dirhem gümüş değerinde olan her dinde mütekavvim olan, yani kıymetli olan ve durmakla bozulmayan malı, müslim veya gayrimüslimden çalan kimseye tatbik edilir. 10 dirhem gümüş 33,5 gramdır. Bunun da kıymeti takriben yedide biri olan 5 gram altındır. Et, sebze, meyve ve sütü çalanın eli kesilmez. Hırsızın ikrar etmesi veya iki şahit ile sirkat anlaşıldıktan sonra, mal sâhibi, bu kimse benim malımı çalmadı veya ona hediye, emânet etmiştim veya şahitler doğru söylemiyor derse kesilmez. Hakimin, böyle söylemesini mal sâhibine teklif etmesi sünnettir. Bunların tafsilatı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Papazın İslamiyeti bilmediği, hele fıkıh kitaplarından hiç haberi olmadığı, buradan da anlaşılmaktadır.]

Tavsiye Yazı –> İslamiyet Vahşet Dini Mi?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler