Sual: Hristiyanlar niçin teslise inanıyorlar? Onların bu inanışları akla uygun mudur? Dinimizin bu mesele üzerinde hükmü nedir?

Cevap: Hıristiyanların en mühim îtikatları, 3 tanrı yani teslistir. Onlara göre, haşa tanrı 3’tür: (Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâm ve Ruh-ül-kuds). Halbuki İncilde, Îsâ aleyhisselâm için (oğlum) denilmesi fazla sevgiyi göstermek içindir. Elde mevcûd İncil denilen kitaplarda diyor ki (Îsâ aleyhisselâm ilim, kudret ve bütün sıfatlarda, Allahü teâlâya müsavidir. Çarmıha gerilip, öldürülmesinden sonra, 8 gün Cehennemde yanıp, Pavlos’a göre, haşa lanet ağacına çıkıp, sonradan semaya yükselmiş, kürsüsünü Babanın sağına koyarak, yaratma ve icad işini eline almıştır. Şimdi, hüküm oğuldadır. Kıyamette de, hakim-i mutlak Îsâ olacağından, [haşa] Baba amelden uzak kalmıştır.)

Müslümanların îtikadına göre, Allahü teâlâ birdir. Zâtında ve sıfatlarında ortağı ve benzeri yoktur.

[Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnetine, yoluna tam yapışan hakiki müslümanların, Allahü teâlâ hakkındaki doğru îtikatlarını en güzel şekilde anlatan, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî Serhendî “rahmetullâhi aleyh” (Mektûbât) kitabının 2. cilt, 67. mektubunda buyuruyor ki:

(Biliniz ki Allahü teâlâ, kadîm olan [hiç yok olmayan] Zâtı ile vardır. Ondan başka her şeyi, O yaratmıştır. O, sonsuz olarak var idi. Yani, kadîmdir, ezelidir. Yani hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. Ondan başka her şey, yok idi. Bunların hepsini, O, sonradan yarattı. Kadîm ve ezeli olan, Bâkî ve ebedî olur. Hadis ve mahluk olan, fânî ve muvakkat olur, yani yok olur. Allahü teâlâ birdir. Yani varlığı lazım olan, yalnız Odur. İbadete hakkı olan da, yalnız Odur. Ondan başka şeylerin var olmasına lüzum yoktur. Olsalar da olur, olmasalar da. Ondan başka hiçbir şey, ibâdet olunmaya lâyık değildir.

Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları: Hayat, İlm, Semi, Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvîn dir. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelidir. Varlıkları, Allahü teâlâ iledir. Mahlukların sonradan yaratılması ve onlarda her ân meydana gelen değişiklikler, Onun sıfatlarının kadîm olmasını bozmaz. Sıfatların bağlandığı mahlukların sonradan var olması, sıfatların ezeli olmasına mâni olmaz. Felsefeciler, yalnız akla güvendikleri için, akılları da noksan olduğundan, müslümanlardan mutezile fırkası da, iyi göremediğinden, eşya hadis olduğu için, bunları var eden ve idare eden sıfatlar da hadistir deyip geçtiler. Bu sûretle kadîm olan (Sıfat-ı kamile) ye inkâr ettiler. İlm sıfatı, zerrelere kadar işlemez. Yani Allahü teâlâ, ufak tefek şeyleri bilmez. Çünkü, eşyadaki değişiklikler, ilim sıfatında da değişiklik yapar. Kadîm olanda ise, değişiklik olamaz, dediler. Halbuki bilmediler ki sıfatlar ezelidir. Bunların eşyaya teallukları, bağlantıları hadistir.

Noksan sıfatlar, Allahü teâlâda yoktur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, arazların, yani hallerin sıfatlarından ve bunlara lazım olan şeylerden münezzehtir, uzaktır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekanlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanı, yerleri, cihetleri O sonradan yaratmıştır. Câhil bir kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlukudur. Bunların hepsini, sonradan, O yaratmıştır. Sonradan yaratılan bir şey kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi? Ancak, şu kadar var ki Arş, mahlukların en şereflisidir. Her şeyden daha saf ve daha nurludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânın büyüklüğü orada görünür. Bunun içindir ki Ona (Arşullah) denir. Yoksa, Allahü teâlâya göre, Arş da, diğer eşya gibidir. Hepsi, Onun mahlukudur. Yalnız Arş, ayna gibidir. Diğer eşyada bu kabiliyet yoktur. Aynada görünen bir insana, aynanın içindedir denilir mi? O insanın aynaya olan nisbeti, diğer eşyaya olan nisbeti gibidir. İnsanın, hepsine olan münasebeti aynıdır. Yalnız, ayna ile diğer eşya arasında fark vardır. Ayna, insanın sûretini gösterebiliyor, diğer eşya ise, göstermiyor.

Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, araz, hâl değildir. Hududlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vasi) yani geniş deriz. Fakat, bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhit)dir. Yani her şeyi çevirmiştir. Fakat, bu ihâtâ, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karibdir) yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vasi, muhit, karib ve bizim ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Allahü teâlânın Zâtı ve sıfatları için, akla gelen her şey yanlıştır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbir şey ile ittihat etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla birleşmez. Ona hiçbir şey hulul etmez. O da, bir şeye hulul etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlil [analiz], terkib [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yoktur. Kadını, çocukları yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, numunesi olamaz. Şu kadar biliriz ki Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da, vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayalimize gelen her şeyden münezzehtir, uzaktır. İnsanlar Onu anlayamaz. Fârisî beyt tercümesi:

Rabbiniz değil miyim? Sorulduğunda, Onu,

anlayanlar, O vardır deyip kestiler sözü.

Allahü teâlânın isimleri (Tevkifi) dir. Yani İslamiyetin bildirmesine mevkuftur, bağlıdır. İslamiyetin bildirdiği isimleri söylemelidir. İslamiyetin bildirmediği isimler söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel isim olsa da, söylenmemelidir. Cevad denir. Çünkü İslamiyet, Cevad demektedir. Fakat, yine cömert mânâsında olan (Sahi) ismi söylenemez. Çünkü İslamiyet Ona sahi dememiştir. [Şu hâlde, tanrı da denemez. Hele ibâdet ederken, ezan okurken, Allah ismi yerine, tanrı demek, çok günah olur.]

Kurân-ı Kerîm, Allah kelamıdır. Onun sözüdür. Sözünü, İslam harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Bununla kullarına emirlerini, nehylerini, yani yasaklarını bildirmiştir.

Biz mahluklar, boğazımızdaki ses iplikçikleri, dil ve damağımız ile konuşuyoruz. Arzularımızı harf ve ses şekline sokuyoruz. Allahü teâlâ da, ses zarları, ağız, dil olmaksızın, kendi kelâminı, büyük kudreti ile harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çıkarmıştır. Her iki kelam da, Onundur. Yani harf ve ses içine sokulmadan evvelki (Kelam-ı nefsi) si ve harf ve ses içinde bulunan (Kelam-ı lafzi) si, hep Onun kelamıdır. Her ikisine de kelam demek doğrudur. Nitekim bizim de, nefsi ve lafzi kelamımızın ikisi de, sözümüzdür. Kelam-ı nefsiye hakiki deyip, lafziye mecaz demek, yani kelam gibi demek, yanlıştır. Çünkü, mecaz olan şeyler, reddedilebilir. Allahü teâlânın kelam-i lafzisini reddedip buna, Allah kelamı değildir demek, küfürdür. Evvelce gelen Peygamberlere “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderilen kitaplar ve sayfalar de, hep Allah kelamıdır. O kitaplarda ve sayfalarde ve Kurân-ı Kerîmde bulunanların hepsi, (Ahkâm-ı ilâhî) dir. Her vakte uygun olan hükümleri, o zamanın insanlarına göndermiştir.

Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmıyarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihâtâsız, yani bir şekilde olmayarak görecektir. Allahü teâlâyı ahirette görmeye inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü, Onu görmeyi akıl anlayamaz. İnanmaktan başka çare yoktur. Felsefecilere ve mutezile fırkasındaki müslümanlara ve Ehl-i sünnetten başka bütün fırkalara yazıklar olsun ki kör olduklarından, buna inanmaktan mahrum kaldılar. Görmedikleri, bilmedikleri şeyi, gördükleri şeylere benzetmeye kalkarak, îman şerefine kavuşamadılar.

İnsanları, Allahü teâlâ yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fenâ şeylerin hepsi Onun takdiri [dilemesi] iledir. Fakat, iyi işlerden razıdır [beğenir]. Fenâ, kötü işlerden râzı değildir, beğenmez. İyi ve kötü her iş, Onun istemesi ve yaratması ile ise de, Onu yalnız, bir kötü şeyin yaratıcısı olarak isimlendirmek, edebsizlik olur. Kötülüklerin halıkı [yaratıcısı] dememelidir. İyilerin ve kötülerin halıkıdır, yaratıcısıdır demelidir.) (Mektûbât) dan tercüme tamam oldu.]

Allahü teâlânın Vahdâniyetini [birliğini] ispat hususunda Fahreddin-i Razi “rahimehullah”, kelam âlimlerinin bildirdikleri burhanlardan [delillerden] 20 kadarını beyan etmiştir. Bunlardan birkaçını aşağıda bildireceğiz:

1 — Enbiyâ sûresinin 22. âyetinde meâlen: (Eğer yer ile gökte, Allahtan başka ilahlar olsaydı, bunlardaki nizam bozulur, karma karışık olurdu) buyurulmuştur.

Bu âyet-i kerimenin işareti (Burhan-ı temanü) dür. Yani âlemin halıkının [yaratıcısının] iki olduğu farz edilse, bu iki yaratıcının filleri, birbirinden, ya farklı veya aynı olur. Birbirinden farklı olursa, âlemin fesadı lazım olur. Yani semavat ve arzın bu hususi nizâmından [düzeninden] çıkmasını ve yok olmasını veya birbirine zıd şeylerin aynı ânda bir araya cem edilmesini icap ettirir. Mesela, iki ilahtan birisi, Zeyd ismindeki insanın hareketini, diğeri de o ânda hareket etmeyip sükununu irâde etse [dilese], ilah oldukları için kudretleri Zeyd’e tesir edince, cem-i zıddeyni icap ettirir. [Bu ise, mümkün değildir. Çünkü, cem-i zıddeyn muhaldir. Yani, iki zıd şeyin, aynı ânda bir araya gelmesi, mümkün değildir. Yani, Zeyd, aynı ânda hem hareketli, hem hareketsiz olamaz. Ya hareketlidir yahut hareketsizdir.]

İki ilahın filleri, yek-diğerinin aynı olursa, aralarında muhalefetin bulunması, ya mümkün olur veya olmaz. Muhalefet mümkün olamaz. Çünkü ikisi, aynı şeyi irâde etmektedirler. İkinci şekilde yani muhalefetin mümkün olması ise, ikisinden birisinin âcizliğini icap ettirir. Âcizlik ise, mahlukluk, sonradan olma, yani yaratılma alâmetidir. Bu ise, ilahlığın şanına yakışmaz. Sonradan yaratılan ilah olamaz.

2 — Âlemin yaratıcısının [haşa] iki olduğu farz olunsa, ikisinden biri, tedbirinde yani dilediğini yapmakta ya kâfi olur veya olmaz. İki ilahtan birincisi, yaratıcı olarak, dilediğini yapmakta kâfi ise, ikinci ilahın zayi ve zaid yani lüzumsuz ve fazla olması icap eder. Bu ise, noksanlıktır. Noksan olan ise, yaratıcı, yani hâlik olamaz. Eğer ikinci ilah, dilediğini yapmakta kâfi gelirse, birinci ilahın yok ve atıl olması icap eder.

3 — Âlemin yaratıcısının [haşa] iki olduğu farz olunsa, kudretlerin [mahluklara] tesirinde, ya birbirlerine muhtaçtırlar veya değildirler. Yahut, biri diğerine muhtaç olup diğeri ona muhtaç değildir.

1. sûrette, ikisi birbirine muhtaç olduğundan, noksan olmaları lazım gelir. Noksan olan ise, ilah olamaz. 2. sûrette, yani ikisi de birbirine muhtaç değilse, ikisinin de ilah olmaması lazım gelir. [Çünkü her biri, diğerine göre, fazla ve lüzumsuz olması icap eder. Bu da, ilahlık vasfına zıttır.] Çünkü ilah, her şeyin kendisine, her ân muhtaç olduğu ve her şeye kâfi olan bir varlık olup buna ihtiyaç duyulmaması olamaz. 3. sûrette ise, muhtaç olan nakıs olacağından, sadece muhtaç olmayanın ilah olması yani ilahın bir olması lazım gelir.

Kadı Beydavi “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki âlemin yaratıcısının iki olduğu kabul edilse, her iki ilahın, bütün mümkünata kudretlerinin kâfi gelmesi, müsavi [eşit] olur. Çünkü, kudreti kâfi olmak, imkanın, yani var ve yok etmenin sebebidir. Var ve yok olabilmek, yani mümkün olmak ise, bütün varlıklar arasında müşterek bir vasftır. Buna göre, âlemde hiçbir varlığın olmaması icap eder. Çünkü mevcûd olacak, yaratılacak şeyin vücudunde, yaratılmasında, iki ilahtan her ikisi de tesir etmez veya biri tesir edip, diğeri tesir etmez. Her iki sûrette de (tercih-i bila müreccih) olması lazım gelir. [Tercih-i bila müreccih, iki şeyden birini diğerine tercih etmeye hiç bir sebep yok iken, o iki şeyden birini diğerine tercih etmek demektir. Bu ise, batıldır.]

Mümkünün [mahlukların] yaratılmasına iki ilahın tesir etmemesi olamaz. Çünkü, mümkünün var olması ve yok olması arasında bu tesir olmayınca, mümkünün yok olması lâzımdır. Tercih eden olmayınca, tercih edilen de olmaz. Yani, yaratan olmayınca, yaratılan da olamaz.

İkinci hallolan, mümkünün yaratılmasına iki ilahtan birinin tesir edip, diğerinin tesir etmemesi halinde, mümkünün yaratılmasının, iki yaratıcıdan her birine nisbeti müsavi [eşit] olduğu için, ikisinden birinin tesiri ile yaratılması muhakkak tercih-i bila müreccihtir. Tercih-i bila müreccih ise, batıldır. Eğer, iki ilahtan her biri aynı ânda tesir ederse, iki müstakil müessirin, bir eser üzerine tesir etmeleri lazım gelir. Bu ise, muhaldir. Bu şekilde, iki ilahın mümkünattan bir şey üzerine, birbirine zıd olan iki tesir ile tesir etmeleri mümkün değildir. Bunlardan anlaşılıyor ki burada lazımın yani iki müstakil müessirin (ilahın), bir eser üzerine tesir ederek, ikisinin de tesirlerinin neticelerinin meydana gelmesi batıldır. Bunun için, melzumun yani iki ilahın her birinin aynı ânda bir esere tesir etmeleri de batıldır. Şu hâlde, âlemin Yaratıcısı iki olamaz. [Bu âlemin mutlak bir yaratıcısı vardır. O, bu âlemi yaratmayı dilemiş ve yaratmıştır. Eğer o dilemeseydi, yaratmasaydı hiçbir şey var olamazdı. Hiçbir şey, kendi kendine var olamaz. Her şeyi mutlak bir yaratan vardır. Kalem, kendi kendine yazmaz. Yazması için, mutlaka bir sebep lâzımdır. Bu sebep ise, herkesin bildiği gibi, katibdir. Katibsiz kalemin yazması nasıl mümkün değil ise, bir yaratıcı, sani olmadan, âlemin var olması da, mümkün değildir.]

4 — Âlemin yaratıcısının iki olduğu farz olunsa, onlardan birisi, Zeyd’in kalkmasını dilediği ânda, diğerinin de, Zeyd’in oturmasını dilediğini farz edelim. Zeyd’in hem kalkması, hem de oturması mümkündür. Fakat, iki ilahın irâdeleri aynı ânda hâsıl olunca, Zeydin aynı ânda hem oturması, hem de kalkması icap eder. Bu ise, iki zıd şeyi birleştirmek olduğundan muhaldir. Eğer, sadece birinin irâdesi [dilediği] hâsıl olursa, diğerinin âciz olması lazım gelir. İlahın âciz olması muhaldir. Çünkü âcizlik, mümkün olan varlıklarda yani mahluklarda bulunur. Mahluk olanın ise, ezelde var olması, vücut sâhibi olması muhaldir. Ezeli âcizlik muhal olduğu gibi, ilahın âciz ve hadis olması da muhaldir. Çünkü, ilahın âciz olması, ezelde kâdir olup sonradan kudretin zevali, gitmesi ile tahakkuk eder. Bu ise, kadîmin zevalini icap ettirir. Eğer, diğer ilah için, Zeyd’in oturmasını irâde etmek mümkün olmaz ise, ikisinden biri, diğerinin irâdesine mâni olduğundan âcizlik lazım gelir. Âciz olan ise, ilah olamaz.

Yukarıda zikir ettiğimiz Enbiyâ sûresinin 22. âyet-i kerimesindeki (Fi-hima) kelimesinden murad, iki ilahın tesirleridir. Bu ise, birden fazla yaratıcının olamayacağı hususunda katî bir huccettir. Sadeddin-i Teftazani “rahimehullah”, (bu âyet-i kerime, iki ilahın olmayacağı hususunda, ikna edici bir huccet ve herkesin anlayabileceği bir delildir) buyurmuştur.

Bütün bu anlattıklarımıza göre, (Vâcib-ül-vücut) olan Allahü teâlânın, bütün mevcûdatın halıkı [yaratıcısı] ve hakiki mâbudu olup ortağı ve benzeri olmadığı anlaşılmıştır. Eski yunan filozoflarının, Allahü teâlânın birliğini ispat hususunda bildirdikleri delilleri on kadardır. Kelam âlimleri, (inni) usulü üzere, malul ile illete delil getirmekte, yani eseri görüp, müessirin var olduğunu anlamaktadırlar. Hükemâ ise, (Limmi) usulü üzere, illetten malule gitmek sûreti ile yani müessirin kudretini görerek, her şeyi bunun yaptığını anlamaktadırlar. [(Limmi) , limmeli, yani (Niçinli) demektir. Niçin sorularını cevaplandırmak lazım olur. (İnni) usulü ise, İnneli yani (Elbette öyledir) demektir.]

Âlemde mevcûd olan varlıklar, kendi kendilerine var ve yok olamazlar. Onlara bir tesir eden, yani onları bir yaratan vardır. Madem ki âlemler ve alemlerde mahluklar vardır. Öyle ise, alemleri ve âlemde olan mahlukları bir yaratan vardır. Mahlukların var olması, bu yaratıcının varlığına bir delildir [ki bu yaratıcı Allahü teâlâdır.]. Âlemdeki mahlukların sıfatları vardır. O hâlde onları yaratan Allahü teâlâda da bu sıfatlar vardır.

[Allahü teâlâdan başka her şeye, (Mâsivâ) veya (Âlem) denir. Şimdi (Tabiat) diyorlar. Âlemlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yarattı. Âlemlerin hepsi mümkündür ve hadistir. Yani, yok iken var olabilirler ve var iken de yok olabilirler ve yok iken var olmuşlardır. (Allahü teâlâ var idi. Hiçbir şey yok idi) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.

Âlemin hadis olduğunu gösteren diğer bir delil de, âlemin her zaman bozularak değişmesidir. Her şey değişmektedir. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez. Allahü teâlânın Zâtı (yani kendisi) ve sıfatları böyledir. Bunlar hiç değişmez. Halbuki âlemde, fizik olaylarında, maddelerin hâl değiştirmesi oluyor. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin özü, yapısı değişiyor. Cisimlerin yok olarak, başka cisimlere döndüğünü görüyoruz. Bugün yeni bilinen atom değişmelerinde ve çekirdek reaksiyonlarında, madde, element de yok oluyor. Enerjiye dönüyor. Âlemlerin, maddelerin böyle değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelemez. Bir başlangıcı olması, yoktan var edilmiş olan ilk maddelerden, elementlerden hâsıl olmaları lâzımdır.

Âlemin mümkün olduğuna, yani yok iken var olabileceğine başka bir delil de, âlemin hadis olmasıdır. Yani her şeyin yok iken var olduklarını görüyoruz. Cisimler yok oluyor. Bunlardan, başka cisimler meydana geliyor. Ancak, son kimyâ bilgimize göre, 118 madde, kimyâ reaksiyonlarında, hiç yok olmuyor. Yalnız yapıları değişiyor. Radioaktif hadiseler, elementlerin, hatta atomların da yok olduklarını, maddenin enerjiye döndüğünü ispat etmiştir. Hatta, Einstein adındaki Alman fizikçisi, bu tehavvülün [değişmenin] riyazi [matematik] formülünü ortaya koymuştur.

Cisimlerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelerek değildir. Böyle gelmiş, böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. Hiçbir şey yok iken, hepsi sonradan yoktan yaratılmıştır demektir. İlk, birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lazım olurdu. Çünkü, âlemin sonsuz öncelerde birbirlerinden var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lazım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmayacaktır. Sonsuz önce demek, bir başlangıcı yok demektir. Sonsuz öncelerde yoktan var olmak demek, ilk yani başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Her şeyin her zaman yok olması lazım gelir. Her birinin var olması için, bir öncekinin var olması lazım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lazım olur.

Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermektedir. Âlemin yoktan var edilmiş olduğuna, o ilk mahluktan hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğuna inanmak icap eder.

Vücut, var olmak demektir. (Vücut) kelimesinin zıttı (Adem) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, yani her şey, var olmadan önce, ademde idi. Yani yok idiler.

Mevcûd, yani var olan şey ikidir: Biri, yok iken, sonradan var olan (Mümkün) , ikincisi hep var olan (Vâcib) dir. Eğer mevcûd, yalnız mümkün olsaydı ve vâcib-ül-vücut bulunmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Çünkü, yok iken var olmak, bir değişikliktir, bir olaydır. Fizik bilgimize göre, her cisimde bir olay olması için, bu cisme dışardan bir kuvvetin tesir etmesi, bu kuvvet kaynağının, bu cisimden önce mevcûd olması lâzımdır. Bunun için, mümkün olan mevcûd, kendi kendine yoktan var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir kuvvet tesir etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendini var edemeyen, başka mümkünleri de elbette halk edemez, yaratamaz. Mümküni yaratanın, vâcib-ül-vücut olması lâzımdır. Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor. Görülüyor ki hadis olmayarak ve mümkün olmayarak, yani hep var olarak, bütün mümkünlerin tek yaratıcısı, ancak vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlâdır.

Allahü teâlânın vâcib-ül-vücut ve hakiki mâbud ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmak lâzımdır. Dünya aleminde ve ahiret aleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmalıdır. Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cisimleri, hücreleri, hayatı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşit kuvveti, enerji nev’lerini, hareketleri, kanunları, ruhları, melekleri, canlı cansız her varı, yoktan var eden ve hepsini, her ân varlıkta bulunduran yalnız Odur. Alemlerde olan her şeyi, hiçbiri yok iken, bir ânda yarattığı gibi, her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyamet zamanı gelince, her şeyi bir ânda yine yok edecektir. Her varlığın yaratanı, sâhibi, hakimi yalnız Odur. Onun hakimi, amiri, üstünü yoktur diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, Onundur. Onda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapar. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lutflar ve ihsanlar vardır. O kadîmdir. Yani hep var idi. (Vâcib-ül-vücut) demek, vücudu başkasından olmayıp, ancak kendindendir, yani kendi kendine hep vardır demektir. Başkası tarafından yaratılmamıştır. Eğer böyle olmazsa, mümkün ve hadis olması, başkası tarafından yaratılması lazım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir neticedir. Fârisîde (Huda) demek, kendi kendine hep var olucu, yani kadîm demektir.

Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmayacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlânın zıttı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yoktur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yoktur. Her zaman, herkes ile hazır ve her şeyi muhit ve nazırdır. Herkese can damarından daha yakındır. Fakat, hazır olması, ihâtâ etmesi, beraber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir. Onun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekası ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” keşif ve şühudü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrayamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz.

Âlemlerin, şaşılacak bir nizam içinde olduklarını görüyoruz. Her hayvan yavrusu, anası şeklinde olarak dünyaya geliyor. Çocuk, doğar doğmaz bağırıyor, ağlıyor. Yavruya o şekli veren birdir. Çocuk, organları tamam yerinde olmasa ses çıkarabilir mi? Fen, her sene, âlemdeki mahluklar arasındaki nizamları, yeni yeni keşfetmektedir. Bu nizamları yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kadir) gücü yetici, (Mürid) dileyici, (Semi) işitici, (Basir) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlik) yaratıcı olması lâzımdır. Çünkü, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyleyememek, birer kusurdur, utanılacak şeylerdir. Bu kainatı, bu âlemi, bu nizam üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.

Atomdan yıldızlara kadar her varlık, birer hesapla, kanunla yaratılmıştır. Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşfedilebilen kanunlardaki bağlantılardaki nizam, akllara hayret vermektedir. Darvin bile (Gözün yapısındaki nizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmıştır. Fen derslerinde okutulan bütün kanunları, ince hesapları, formülleri yaratan Allahü teâlâ, hiç noksan sıfatlı olur mu?

Bundan başka, bu kemâl sıfatlarını, mahluklarda da görüyoruz. Bunları mahluklarında da yaratmıştır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahluklarında nasıl yaratabilirdi? Bu sıfatlar kendisinde bulunmasaydı, mahlukları Ondan daha üstün olurlardı.

Bu alemleri yaratanda, bütün kemâl [üstün] sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lâzımdır. Çünkü, noksan, kusurlu olan, Huda, yaratıcı olamaz.

Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, Kurân-ı Kerîmdeki âyet-i kerimeler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek câiz değildir. Şüphe etmek küfre sebep olur. Yukarıda yazılı 8 kemâl sıfatına (Sıfat-ı sübûtiye) denir. Yani, Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesi 8’dir. Allahü teâlâda, bütün kemâl sıfatlar vardır. Onun zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusur ve karışıklık ve değişiklik yoktur.]

Kurân-ı Kerîmin, Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve fillerinde bir olduğunu bildiren âyet-i kerimeler ile dolu olduğunu bildirmiştik. İhlas sûresinin 1. âyetinde meâlen: ([Ya Muhammed! Allahü teâlâdan sual edenlere] de ki O Allah [zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde] birdir) buyurulmuştur. Bakara sûresinin 163. âyetinde meâlen: (Sizin ilahınız, bir olan Allahtır. Ondan başka ilah yoktur. Dünyada nimetlerini bütün herkese, ahirette ise, sadece müminlere rahmet ve ihsan edicidir) buyurulmuştur. Bunların pek çok misalleri Kurân-ı Kerîmde vardır.

Lügat âlimlerine göre, (Ehad) ve (Vahid) kelimelerinden her biri, bir diğerinin mânâsındadır. Fakat, tahkik edildiği zaman, kullanıldığı yerlerin birbirinden farklı olduğu görülür. Çünkü, (Ehad) lafzı ile her bakımdan (Vahid) murad olunur. Ehadiyet yani birlik, sayı olarak kullanılan çokluğun aksine, zıddina, tek varlıktır. Bir çok parçalardan meydana gelmiş, ortaklık ve miktar ve başkalık ve renklilik, aydınlık, karanlık gibi şeyleri olmayan varlıktır. (Ehad) olanın, aynı cinsten bir nev’i ve benzeri bir ferti olmaz. Aklen ve hissen tecezziyi, yani parçalanmayı ve inkısamı yani kısımlara ayrılmayı kabul etmez. Ehad, muhtelif olan cisimler, (ecza-i lâ yete cezza) yani bölünmeyen parçalar, küçük katı cisimler ve sûret gibi hârici cüzlerden, cins ve fasl gibi zihni cüzlerden de münezzehtir. (Ehad) diye misli, benzeri ve ortağı olmayan yani kendisinden başkası olmayan basit olan zata denir ki bu da Allahü teâlâdır. [Vahid ile Ehad arasındaki bir diğer fark, Vahid, Ehadin içinde olabilir. Fakat, ehad vahide dâhil olmaz. Yani ehad vahittir, fakat her vahid ehad değildir. Vahid ispatta, ehad nefyde kullanılır. (Reeytü racülen vahiden) bir adam gördüm denilir. Nefyde ise, (mâ reeytü ehaden) hiç kimse görmedim denilir.]

Allahü teâlâ, kullarına merhamet etmektedir. Âli-i İmrân sûresinin 30. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ size, azabından korkup sakınmanızı emreder. Allahü teâlâ kullarına çok merhametlidir) buyurmuştur. [Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun Zâtını düşünmeyiniz. Çünkü siz Onun kadrini takdir edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz) buyurmuştur. Hiç bir masnü, yaratılan, asla saniini anlayamaz, kavrayamaz. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka bir hadis-i şeriflerinde de, (Allahü teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır) buyurmuştur.]

 

Tavsiye Yazı —> Barnabas İncilinin Hikayesi

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler