Sual: Din hırsızları kimlerdir? Bunlara aldanmaktan nasıl korunabiliriz?

Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerinin, o büyük ve dindar insanların bildirdikleri îtikattan, imandan kıl kadar ayrılanların, kıyamette azaptan kurtulmaları imkansızdır. Böyle olduğu akıl ile Kurân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile ve din büyüklerinin (Basiretleri) ile yani kalp gözleri ile görmeleri ile anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimali yoktur. Bu büyüklerin kitaplarında bildirdikleri doğru yoldan kıl kadar ayrılanların sözleri ve kitapları, zehirdir. Hele dünyalık toplamak için, dini alet edenlerin ve kendilerine din adamı ismini verip, her akıllarına geleni yazan zındıkların hepsi, din hırsızıdır. Bu kitapları ve mecmuaları okuyanların imanlarını çalarlar. Bunlara aldananlar, kendilerini müslüman sanıp namaz kılar. Halbuki imanları çalınmış, gitmiş olduğundan namazları ve hiçbir ibâdetleri ve iyilikleri kabul olmaz ve ahirette işe yaramaz.

Dinlerini dünyaya satanlar hakkında, Bakara sûresinde meali, “Câhiller, ahmaklar, dünyadaki zevk ve lezzetlere kavuşmak için, dinlerini, imanlarını verdi. Ahiretlerini satıp, dünyayı, şehvetlerinin istediklerini aldılar. Kurtuluş yolunu bırakıp, helake koştular. Bu alış verişlerinde bir şey kazanmadılar. Bunlar, ticaret ve kazanç yolunu bilmedi. Çok ziyan etti” olan 16. âyet-i kerimesi gönderildi.

2 cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve ahiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlıdır. Ona tâbi olmak için, îman etmek ve ahkâm-ı İslamiyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Kalpte doğru imanın bulunmasına alâmet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alâmeti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslam ile küfür, birbirinin aksidir, zıttıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu 2 zıt şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini hakaret ve kötülemek olur. Allahü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâma, huluk-ı azim sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İslam düşmanları ile cihat ve muharebe etmeyi ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. Demek ki İslam düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azimdendir. İslamiyetin izzeti ve şerefi, küfrün ve kâfirlerin hakir ve zelil olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hürmet eden, müslümanları tahkir etmiş, alçaltmış olur. [Hak teâlâ, Âli-i İmrân sûresinde kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tâbi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyan buyurarak meali, “Ey benim sevgili Peygamberime “sallallâhü aleyhi ve sellem” inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resûlümün “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolundan ayrılırsanız, kendilerine müslüman süsü veren din düşmanlarının, yani zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, imanınızı çaldırırsanız, dünyada ve ahirette ziyan edersiniz” olan 149. âyet-i kerimeyi gönderdi.]

Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini müslüman zanneder. Kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der. Namaz kılar ve her ibâdeti yapar. Halbuki bilmez ki böyle çirkin hareketleri, onun imanını ve İslamını temelinden götürür.

[Kâfirler, yani Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği İslam dinini beğenmeyenler, zamana, asra ve fenne uymuyor diyenler ve mürtedler, müslümanlarla ve müslümanlıkla, açıkça ve alçakça alay ediyor, müslümanları aşağı görüyorlar. Müslümanlığın dışında kalmak, keyiflerine, şehvetlerine ve içlerindeki kötü isteklerine uygun geldiğinden, müslümanlığa gericilik, imansızlığa, dinsizliğe asrilik, münevverlik ve ışıklı yol diyorlar. (Mürted) demek, müslüman evladı oldukları hâlde, müslümanlıktan haberleri olmadığından ve hiç bir din aliminin kitabını okumadıklarından ve anlamadıklarından, yalnız bir lutfa, bir teveccühe ve dünyalığa kavuşmak için ve akıntıya kapılmış olmak için, müslümanlığı beğenmeyenler, terakkîye manidir diyenlerdir.

Bunlardan bazısı, temiz yavruları aldatmak için (İslamiyette her şey “miş” ile bitiyor. Şöyle imiş, böyle imiş diye, hep mışa dayanıyor. Bir senet ve vesikaya dayanmıyor. Diğer ilimler ise, ispat edilip, bir vesikaya dayanmaktadır) diyorlar. Bu sözleri ile ne kadar câhil olduklarını gösteriyorlar. Hiç de, bir İslam kitabı okumamışlar. İslamiyet ismi altında, hayallerinde, bir şeyler tasarlayıp, din bu düşüncelerden ibarettir sanıyorlar. Bilmiyorlar ki hayallere tapınan, hristiyanlardır. Birkaç yahudinin ortaya çıkardığı, heykellere, taşlara tapınıyorlar. Halbuki müslümanlar, peygamberlerin en üstünü Muhammed aleyhisselâma tâbi olmakta, haber verdiği, miraç gecesinde görüp konuştuğu ve her gün Cebrâil ismindeki melek vasıtası ile haberleştiği bir Allaha ibâdet etmektedir. Bunların, İslamiyetten ayrı ve uzak gördükleri ilimler, fenler, vesikalar, senetler, hep İslam dininin birer şubesi, dallarıdır. Mesela bugün liselerde okunan bütün fen bilgileri, kimyâ, biyoloji kitapları, ilk sayfalarında, (Dersimizin esâsı, müşahede [gözetleme], tetkik [inceleme] ve tecrübedir) diyor. Yani fen derslerinin esâsı, bu 3 şeydir. Halbuki bu 3’ü de, İslamiyetin emrettiği şeylerdir. Yani, dinimiz, fen bilgilerini emretmektedir. Kurân-ı Kerîmin çok yerinde, tabiatı, yani mahlukatı, canlı ve cansız varlıkları görmek, incelemek emredilmektedir.

Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, bir gün Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” sordu ve: (Yemen’e gidenlerimiz, orada hurma ağaçlarını, başka türlü aşıladıklarını ve daha iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medine’deki ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi aşılayalım, yoksa, Yemende gördüğümüz gibi aşılayıp da, daha iyi ve daha bol mu elde edelim?) dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunlara şöyle diyebilirdi: Biraz bekleyin! Cebrâil “aleyhisselâm” gelince, ona sorar, anlar, size bildiririm. Veya, biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime doğrusunu bildirir. Ben de, size söylerim, demedi ve “Tecrübe edin! Bir kısım ağaçları, babalarınızın usûlü ile başka ağaçları da, Yemende öğrendiğiniz usûl ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o usûl ile yapın!” buyurdu. Yani tecrübeyi, fennin esâsı olan tecrübeye güvenmeyi emir buyurdu. Kendisi melekten anlar veya mübarek kalbine elbette doğar idi. Fakat, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek müslümanların, tecrübeye, fenne güvenmelerini işaret buyurdu. Hurma ağaçlarını aşılama kıssası Kimyâ-i Saadet’de ve Mârifetname’nin 118. sayfasında yazılıdır. İslamiyet, bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı ehemmiyetle emretmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifâye olduğu, kitaplarda yazılıdır. Hatta, bir İslam şehrinde, fennin yeni bulduğu bir alet, bir vasıta yapılmayıp, bu yüzden bir müslüman zarar görürse, o şehrin idarecilerini, amirlerini, İslamiyet mesul tutmaktadır. Hadis-i şerifte, (Oğullarınıza yüzmek ve ok atmak öğretiniz! Kadınların, evinde iplik iğirmesi ne güzel eğlencedir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, harp için lazım olan her çeşit bilgi ve aleti edinmeyi, hiç boş durmamayı ve faydalı eğlenceleri emretmektedir. Bunun içindir ki bugün, bir İslam milletinin, atom bombası, suni peyk yaparak müslümanlığı dünyaya tanıtması farzdır. Yapmaya çalışılmazsa, büyük günah olur.

Müslümanların bilmesi, öğrenmesi lazım olan bilgilere (Ulum-i İslâmiyye) müslümanlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farzdır. Kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubahtır. İslam bilgileri, başlıca 2 büyük kısma ayrılır: 1.si (Ulum-i nakliyye)dir. Bunlara (Din bilgileri) de denir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Ashâb-ı kirâmdan, Onlar da Resûlullahtan öğrendiler. Din bilgileri de 2’ye ayrılır: Zâhiri ilimler ve bâtıni ilimler. 1.lere, (İman bilgileri) ve (Fıkıh bilgileri) veya (Ahkâm-ı İslâmiyye), 2.lere (Tasavvuf bilgileri) veya (Mârifet) denir. İman bilgileri ve ahkâm-ı İslâmiyye bilgileri, mürşidlerden, akâid ve fıkıh kitaplarından öğrenilir. Mârifet, kalplere, mürşidlerin kalplerinden akar, gelir.

İslam bilgilerinin 2. kısmı (Ulum-i akliyye)dir. Canlıları öğretene (Ulum-i tıbbiyye), cansızları öğretene (Ulum-i hikemiyye) denir. Semaları, yıldızları öğretene (Ulum-i felekiyye), Erd bilgilerine (Ulum-i tabiıyye) demişlerdir. Ulum-i akliyye, matematik, mantık ve tecribi bilgilerdir. Bunlar, his organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe ve hesap edilerek elde edilir. Bu bilgiler, din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların tatbik edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzumludurlar. Bunlar, zamanla artar, değişir, ilerler. Bunun içindir ki (Tekmil-i sınaat, telahuk-ı efkar iledir) buyurulmuştur. Bunun mânâsı (Sanatın, fennin, tekniğin ilerlemesi, fikirlerin, deneylerin birbirlerine eklenmesi ile olur) demektir.

Nakil yolu ile edinilen bilgiler, yani din bilgileri çok yüksektir. Aklın, insan dimağı gücünün dışında ve üstündedir. Bunlar, hiçbir zamanda, kimse tarafından değiştirilemez. Dinde reform olmaz sözünün mânâsı da budur. Akıl ile elde edilen bilgileri, İslamiyet yasaklamamış, sınırlamamış, ancak, bunların nakil bilgileri ile birlikte öğrenilmesini ve sonuçlarının ahkâm-ı İslamiyeye uygun, insanlara faydalı olarak kullanılmasını, zulüm, işkence, felaket vasıtası yapılmamasını emretmiştir. Müslümanlar, birçok fen vasıtası yapmışlar ve kullanmışlardır. Pusula 687 [m. 1288] de keşfedildi. İğneli tüfek 1282 [m. 1866] da ve top 762 [m. 1361] de keşfedildi ve Fatih tarafından kullanıldı. İslamiyet, İslama karşı olanların, İslam ahlakını bilmeyenlerin, ilim şekline soktukları, ders, vazife adını verdikleri ahlaksızlıkların, uydurma tarihlerin, İslamiyete yapılan iftirâların okutulmasını, öğrenilmesini yasaklamakta, zararlı, kötü propagandalardan kaçınılmasını, faydalı, iyi bilgilerin öğrenilmesini istemektedir.

İslamiyet, faydalı olan her ilmi, her fenni ve her tecrübeyi emreden bir dindir. Müslümanlar, fenni sever, fen adâminın tecrübelerine inanır. Fakat, fen adamıyım diyen fen taklitçilerinin iftirâlarına, yalanlarına aldanmaz.]

Kâfirler ellerinden gelirse, müslümanları ezer, imha eder. Veyâhut, müslümanları, kendi uydurdukları yola sokarlar.

[Nitekim masonların [m. 1900] senesi ictimaına ait zabıtların 102. sayfasında (Dindarlara ve mabedlere galebe çalmak kâfi değildir. Asıl maksadımız, dinleri yok etmektir) yazılıdır.

Bunlar, kitaplarında ve konuşmalarında, din düşmanlıklarını açıkça ve hayasızca bildiriyorlar. İlimden, fenden haberleri olmadığı için, çocukça şeyler söylüyorlar. Mesela, eski insanlar câhil imiş, tabiat kuvvetleri karşısında âciz, zavallı kalarak, hayâlî şeylere inanmışlar. Uydurdukları şeylere tapınarak, yalvararak, küçüklüklerini göstermişler. Halbuki bugün atom asrındayız. Tabiate hâkim olup istediğimizi yapıyoruz. Tabiat kuvvetleri hâricinde bir şey yoktur. Cennet, Cehennem, cin, melek, eski insanların uydurduğu şeylerdir. Gidip gören var mı? Görülmeyen, tecrübe edilmeyen şeylere inanılır mı, diyorlar. Dinsizlerin bu sözleri, tarihten de haberleri olmadığını gösteriyor. Tarih boyunca, her asırda gelen câhiller, kendilerini akıllı, bilgili, eski insanları câhil sanmış. Âdem aleyhisselâmdan beri, her asırda gönderilen dinleri, eski câhillerin sözleri diyerek bozmuşlar, inkâr etmişlerdir. Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde, kâfirlerin böyle sözleri bildirilmekte ve cevap verilmektedir. Mesela Müminûn sûresi 30. âyet-i kerimesinden sonra, (Nuh aleyhisselâma inanmadılar. Onları suda boğduk. Ondan sonra yarattığımız insanlara, içlerinden Peygamber gönderdik ve Allahü teâlâya ibâdet ediniz. İbadet edilecek, Ondan başkası yoktur. Onun azabından korkunuz! dedik. Dinlemeyenlerden, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmayanlardan, dünya nimetlerini bol bol vermiş olduğumuz birçoğu, bu Peygamber, sizin gibi yiyip içiyor. Kendiniz gibi bir çok şeye muhtaç olan birine inanırsanız, aldanmış, ziyan etmiş olursunuz. Peygamber, size ölüp, kemikleriniz çürüyüp, toz toprak olduktan sonra, tekrar dirilerek kabirden kalkacaksınız diyor. Hiç böyle şey olur mu? Ne varsa, ancak bu dünyadadır. Cennet, Cehennem, hep buradadır. Bu dünya böyle gelmiş böyle gider. Öldükten sonra, bir daha dirilmek yoktur, dediler) mealindeki âyet-i kerimeleri gönderdi. Komünist memleketlerde, milletin dinini, ahlakını yıkmak için, mekteplerde öğretmenler ve askerlikte de subaylar, çocuklara, kızlara, askerlere, Allah var olsaydı görürdük. İstediğimizi işitir, verirdi. Benden şeker isteyiniz, hemen işitir, veririm. Ondan isteyin, bakın vermiyor. O hâlde yoktur. Ananız, babanız cahildir. Eski örümcek kafalıdır. Onlar gericidir. Siz ise, aydın kafalı, ilerici gençlersiniz. Sakın öyle hurafelere inanmayın! Cennet, Cehennem, melek, cin uydurma şeylerdir diyorlar. Böyle yalanlarla, gençlerin dinini, imanını, baba ocağından almış oldukları edep ve hayalarını yok etmeye çalışıyorlar. Zavallı yavruları aldatıp, kendi alçak istekleri, zevkleri, kötü kazancları uğruna, gençleri fedâ ediyorlar. Cenneti, Cehennemi kim görmüş, görülmeyen şeye inanılmaz, diyerek his uzuvlarına tâbi olduklarını bildiriyorlar. Halbuki hayvanlar, his uzuvlarına tâbi olur.

İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki (İnsanlar, akla tâbi olur. İnsanların his uzuvları, hayvanlardan geridedir. İnsan, kedi, köpek kadar koku alamaz. Karanlıkta, onların gördüğü gibi göremez. Sonra, her şeyde, göze nasıl inanılır ki çok yerde akıl, gözün yanlışını çıkarmaktadır. Mesela göz, güneşi pencere içinden görüp, pencereden küçük sanıyor. Akıl ise, dünyadan da büyük olduğunu söylüyor).

Bu kâfirler acaba, biz gördüğümüze inanırız, güneş dünyadan daha büyük olur mu diyerek, akla inanmıyorlar mı? Hayır, burada onlar da, müslümanlar gibi akla inanıyor. Görülüyor ki insanlar, dünya işlerinde, hislerine değil, akıllarına uyarak, hayvanlardan ayrılmaktadır. Bunlar, ahiretteki şeylere inanmayız diyerek, his organlarına bağlı kalıyorlar da, niçin akla uymuyor, burada da, insanlık derecesine yükselmek istemiyorlar? İslamiyet, insanların tekrar yaratılıp, sonsuz yaşıyacaklarını, hayvanların ise, kıyamette hesaplaştıktan sonra, yok olacaklarını bildiriyor. İnsanlara ebedî hayat vaat ederek, hayvanlardan ayırıyor. Bu kâfirler ise, hayvanlar gibi, ebedî hayattan mahrum kalmayı beğeniyorlar. Bugün, fabrikalarda binlerce ilaç, ev eşyası, sanayi ve ticaret maddeleri, elektronik aletler, harp vasıtaları yapılıyor. Bunların çoğu, ince hesaplardan, yüzlerce tecrübeden sonra elde ediliyor. Bunlardan birine dahi, kendi kendine var oldu diyorlar mı? Bunların bilerek ve istiyerek yapıldıklarını söylüyorlar ve hepsinin bir yapıcısının bulunması lâzımdır diyorlar da, canlılarda, cansızlarda görülen ve her asırda, daha yenileri, daha inceleri keşfedilen ve çoğunun yapısı henüz anlaşılamayan milyonlarca maddenin ve hadisenin kendi kendilerine tesadüfen var olduklarını söylüyorlar. Bu iki yüzlülük, koyu bir inattan veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir?

Rusya’da bir komünist muallim, ders arasında, (Ben sizi görüyorum. Siz de beni görüyorsunuz. O hâlde, biz varız. Karşıdaki dağlar da var. Çünkü, bu dağları da görüyoruz. Yok olan şey görünmez. Görülmeyen şeye var denilmez. Bu sözüm, bir fen bilgisidir. İlerici, aydın olan kimse, fen bilgisine inanır. Gericiler, bu varlıkların bir yaratıcısı olduğunu söylüyorlar. Bu yaratıcının var olduğuna inanmak yanlıştır. Fenne uygun değildir. Görülmeyen şeye var demek, gericiliktir) der. Bir türkmen çocuğu söz isteyerek: (Bunları akıl ile mi söylüyorsun? Sende akıl olduğuna inanmak, bunları akıl ile söylediğini kabul etmek fenne uygun değildir. Çünkü, aklın olsaydı, görürdük) der. Muallim, bu haklı söze cevap veremeyip, mağlubiyetinden hâsıl olan öfke ile çocukçağızı, tekme tokat dershaneden dışarı atar. Çocuk bir daha hiçbir yerde görülememiştir.

Bugün, dünyadaki kâfirler, 2 türlüdür: Birincisi (Kitaplı kâfirler), yani yahudiler ve hristiyanların az bir kısmı olup bir peygambere ve bunun Allahü teâlâdan getirdiği kitaba ve öldükten sonra dirilmeye, ahiretteki sonsuz hayata inanıyorlar. Ellerindeki bozuk kitaba Allah kelamı diyorlar.

İkincisi, (Kitapsız kâfirler) yani (Müşrik)ler olup her şeyi yapan bir Allah bulunduğuna inanmıyorlar. Taş, ağaç, güneş, yıldız ve insan, inek gibi bazı mahluklarda (ülûhiyet sıfatı) bulunduğuna inanıyorlar. Bu inkarcılardan bir kısmı, kanun ile devlet baskısı ile zulüm, işkence ederek, ibâdet etmeyi, dini öğretmeyi yasak ediyor. Bir kısmı da, insanlık, iyilik duygularını okşayıcı sözlerle, herkesi, zevk, safaya daldırıyor. Maneviyattan, din bilgilerinden mahrum bırakıyorlar. Düzme hikayeler, yalan örnekler göstererek, milyonlarca insanı aldatıyor, din cahili yetiştiriyorlar. Bir taraftan, medeniyetten, fenden, insan haklarından bahsedip, bir taraftan da, insanları hayvanlaştırıyorlar.

Avrupa ve Amerika milletlerinin çoğu hristiyandır. Yahudilerin ve hristiyanların bir kısmı, kitaplıdır. Yeni astronominin kurucusu Kopernik, Fraynburg şehrinde papaz idi. İngiltere’nin büyük fizik adamı Bacon, Fransisken tarîkatinde, papaz idi. Meşhur Fransız fizikçisi Paskal, papaz olup fizik ve geometri kanunları keşfederken, din kitapları yazmıştı. Fransa’nın en büyük başvekili olup memleketine Avrupa birinciliğini kazandıran, meşhur Rişliyö, papaz olup ruhban sınıfında ileri derece sâhibi idi. Meşhur Alman doktor ve şairi Şiller de, papaz idi. Bugün, bütün dünyaca büyük filozof tanınan, Fransız fikir adamı Bergson, kitaplarında, maddicilerin hücumlarına karşı, ruhanileri müdafaa etmiştir. (Madde ve hafıza) ve (Din ve ahlakın iki kaynağı) ve (Şuurun vergileri) kitaplarını okuyanlar dine, kıyamete seve seve inanır.

Amerika’nın büyük filozofu W. James, Pragmatisme mezhebini kurmuş, (Dini tecrübeler) ve diğer kitaplarında, imanlı olmayı övmüştür. Bulaşıcı hastalıklar, mikroblar ve aşılar üzerinde buluşları olan, Fransız doktoru Pasteur, cenazesinin dini merasim ile kaldırılmasını vasiyet etmişti. Nihâyet, II. cihan harbinde dünyayı idare eden, Amerika Cumhurreisi F. D. Roosevelt ile İngiliz başvekili Churchill, dindar idi. İsmini hatırlayamadığımız daha nice fen ve siyaset adamları hep, yaratana, kıyamete, meleklere inanan kimselerdi. İnanmayanların, bütün bunlardan daha akıllı olduğunu kim iddia edebilir? Bunlar, İslam kitaplarını görüp okumuş olsalardı, iyi müslüman olurlardı. Fakat papazlar İslam kitaplarını okumayı, hatta el sürmeyi yasak etmişler, büyük suç saymışlardı. İnsanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmalarına mâni olmuşlardı.

İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Müslümanlar, ahirete inanıyor. Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmayanlar bir şey kazanmaz, müslümanlar da, zarar etmezdi. Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azap çekeceklerdir). İslam âlimleri, sözlerini ispat etmekte, inanmayanların hücumlarına akıl, ilim ve fen ile cevap vermektedir. Müslümanlar, sözlerini ispat etmeseydi dahi, kıyamet inkâr olunabilir mi idi? Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki ahiret azapları, bir ihtimal değil, meydanda olan hakikattir. O hâlde, inanmamak, akılsızlık oluyor.

İslam dinini bilmeyenlerin bazısı ise, milletin sağlam imanını, ilme ve akla dayanarak bozamayacaklarını, İslama hücum ettikçe, kendi yüz karalarının meydana çıktığını görerek, hile yalan yoluna sapıyor. Müslüman görünüp ve müslümanlığı beğenici ve methedici yaldızlı yazılar yazıp, fakat, bu yazıları ve sözleri arasında müslümanlığın esas ve temel meselelerini, sanki müslümanlık değilmiş gibi ele alıp kötülüyorlar. Okuyucuları ve dinleyicileri bunlardan soğutmaya ve ayırmaya çalışıyorlar. Allahü teâlânın emrettiği ibâdetlerin vakitlerini, miktarlarını ve şekillerini uygunsuz görerek, böyle olacağına, şöyle olsaydı, daha iyi olurdu diyorlar. İbâdetlerin ruhlarından, içlerinde saklı bulunan inceliklerden, faydalardan ve kıymetlerden haberleri olmadığı için, bunları basit ve ibtidai faydalara alet sanarak, sanki düzeltmeye yelteniyorlar. Bir şeyi bilmemek, insanlar için kusur ise de, anlamadığına karışmak, ayrıca pek gülünç ve acınacak bir halloluyor. Böyle cahilleri, akıllı sanarak, sözlerini dinleyen ve inanan müslümanlar ise, bunlardan daha zavallı ve daha ahmaktır. Müslüman ismini taşıyan böyle sinsi kâfirlere (Yobaz) denir.

Zamanımızdaki yobazlardan bir kısmı da (Evet İslamiyet iyi ahlakı emretmekte, insanları olgunlaştırmaktadır. Fakat, İslamiyette sosyal hükümler, aile ve cemiyet hakları da vardır. Bunlar ise, o zamanın şartlarına göre konmuştur. Bugün milletler büyümüş, şartlar değişmiş, ihtiyaçlar artmıştır. Bugünkü, teknik ve sosyal ilerlemeleri karşılayabilecek yeni hükümler, kanunlar lâzımdır. Kuranın hükümleri bu ihtiyaçları karşılayamaz) diyorlar.

Böyle sözler, İslam hukukunu bilmeyen, İslam bilgilerinden haberi olmayan câhillerin boş ve yersiz düşünüşleridir. İslamiyet, adaleti, zulmü, insanların birbirlerine karşı, aile ve komşuların birbirlerine, milletin hükümete ve birbirlerine karşı haklarını, vazifelerini, suçları açıkça bildirmiş, bu değişmez kavramlar üzerinde, temel hükümler kurmuştur. Bu değişmez hükümlerin, hadiselere, vakalara tatbikini sınırlamamış, örf ve adetlere göre kullanılmasını emretmiştir. (Mecelle)nin 36. ve sonraki maddelerinin (Dürer-ül-hükkam) şerhinde diyor ki (Zamanın değişmesi ile örf ve adete dayanan ahkâm değişebilir. Nassa, delile dayanan ahkâm, zamanla değişmez. Hüküm-i külli değişmeyip, bu hükmün hadiselere tatbikı, zamanla değişebilir. İbadetlerde, Nass ile bildirilmiş olmayan bir hükmü anlamak ve bildirmek için, umumî adetler delil olur. Adetin umumî olması için Ashâb-ı kirâm zamanından kalma ve müctehidlerin kullanmış olmaları ve devamlı olmaları lâzımdır. Muamelattaki hükümler için, bir beldenin, Nassa muhalif olmayan adetleri de delil olur. Bunları, fıkıh âlimleri anlayabilir). Allahü teâlâ İslam dinini, her memlekette, her yeniliği ve buluşu karşılayacak şekilde kurmuştur. İslam dini, yalnız sosyal hayatta değil, ibâdetlerde bile tolerans, müsamaha göstermiş, insanlara serbestlik vermiş, başka şartlar ve zaruretler karşısında, ictihad hakkı tanımıştır. Hazret-i Ömer ve Emeviler zamanında ve koca Osmanlı imparatorluğunda, kıtalara yayılan çeşitli milletler toplulukları, bu ilâhî hükümlerle idare edilerek, başarıları, şanları, tarihlere ün salmıştır. Gelecek zamanlarda, büyük, küçük her millet de, İslamiyetin bildirdiği, değişmez olan güzel ahlaka sarılacağı, bunları uygulayacağı kadar, rahata, huzura, saadete kavuşacaktır. İslamiyetin bildirdiği sosyal ve ekonomik ahlaktan, ahkamdan ayrılan insanlar, milletler, sıkıntıdan, ızdırabdan, felaketten kurtulamamışlardır. Geçmiş milletlerde böyle olduğunu tarihler yazmaktadır. Gelecekte de, elbette böyle olacaktır. Tarih, tekerrürden ibarettir. Müslümanlar, milli birlik ve beraberliğe çok ehemmiyet vermeli, memleketlerinin kalkınması için maddi, mânevî çalışmalı, din bilgilerini iyi öğrenmeli, haramlardan sakınmalı, Allaha ve kullara karşı olan vazifelerini, borçlarını yerine getirmelidir. İslamın güzel ahlakı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemelidir. Fitne, yani anarşi çıkarmamalı, vergilerini ödemelidir. Dinimiz, böyle olmamızı emrediyor. Müslümanın 1. vazifesi, nefsine, şeytana uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, âsî kimselere, anarşistlere aldanmayıp, kanuna karşı suçlu olmaktan, Allahü teâlâya karşı da günah işlemekten sakınmaktır. Allahü teâlâ kullarına 3 vazife verdi: Birincisi, şahsi vazifesidir. Her müslüman, kendini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edebli, iyi huylu olacak, ibâdetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlak öğrenecek, helal lokma kazanmak için çalışacaktır. 2. vazifesi, aile içindeki vazifesidir. Zevcesine, ana-babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yapacaktır. 3. vazifesi, cemiyet içindeki vazifeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, ailesine, emrinde olanlara, hükümete, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı vazifeleridir. Herkese iyilik etmesi, eli ile dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hiyanet etmemesi, herkese faydalı olması, hükümete, kanunlara karşı, hiç isyan etmemesi, herkesin hakkını hemen ödemesi lâzımdır. Allahü teâlâ, hükümet, devlet işlerine karışmayı emretmedi. Fitne çıkarmamayı emretti.]

O hâlde müslümanların Allahü teâlâdan haya etmeleri, sıkılmaları lâzımdır. Haya imandandır. Müslümanlık hayası zaruri lâzımdır. Kâfirleri ve kâfirliği ve İslamiyete uymayan hangi inanış, hangi nazariye, hangi teori olursa olsun, hepsini yanlış bilmek ve zararlı olduğuna inanmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak, kâfirlerden cizye almayı, yani vergi vermelerini emir buyurmuştur. Bundan maksat, onları tahkirdir. Bu hakaret, o derece tesirlidir ki cizye vermek korkusundan, kıymetli elbise giyemezler, süslenemezler. Hakir ve sefil yaşarlar. Cizyenin gayesi, kâfirlerin hakaret ve rüsvalığıdır. Müslümanlığın izzet ve şerefini göstermektir. Zimmi, müslüman olursa, cizye vermesi sâkıt olur. Bir kalpte îman bulunduğuna alâmet, kâfirleri sevmemektir. [Sevmemek kalple olur. Onlarla ve herkesle iyi geçinmeli, kimseyi incitmemelidir.

Ancak, zaruret ve ihtiyaç icâbı, geçici işbirlikleri yapılabilir ise de, bu, kalp ile sevişmek olmamalı ve zaruret bitince, sona ermelidir.

Sual: Kimseye sui zannetmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. İman kalpte bulunur. Kalpte îman olduğunu Allah bilir. Başka kimse bilemez. Kalbinde îman bulunan kimseye kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lâzımdır, deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Kimseye sui zannetmemeli sözü yanlıştır. Bunun doğrusu (Müslümana sui zannetmemeli)dir. Yani, müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, (Zındık) denir. Müslümanları aldatan böyle iki yüzlüleri müslüman sanmak, ahmaklık olur.]

Hak teâlâ, Kurân-ı Kerîmde Tevbe sûresi 28. âyetinde kâfirlere Neces ve 95. âyetinde Rics yani pis buyurdu. O hâlde, müslümanların yanında, kâfirlik pis ve aşağı olmalıdır. Rad sûresi 14. ve Mümin sûresi 50. ayetlerinde meâlen, (Bu düşmanların duâları neticesizdir. Kabul olmak ihtimali yoktur) buyuruldu. Müslümanlardan, Allahü teâlâ razıdır ve Peygamberi “sallallâhü aleyhi ve sellem” razıdır. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmaktan daha büyük nimet olmaz.

İman ile küfür birbirlerine zıd olduğu gibi, ahiret de, dünyanın zıttıdır. Dünya ve ahiret bir araya getirilemez. Ahireti kazanmak için, dünyayı [yani haramları] terketmek lâzımdır. Dünyayı terketmek, 2 türlüdür: Birisi, bütün haram olan şeyler ile beraber, mubahları da, yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. [Yani tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibâdet ile ve müslümanların rahatları ve İslam dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usûlleri ve vasıtaları, en ileri ve en üstün şekilde yapmak ve kullanmakla geçirmek ve durmadan çalışmaktır ve dünya zevkını böyle çalışmakta aramak ve bulmaktır. Ashâb-ı kirâmın hepsi ve büyüklerimizin çoğu, böyle idi. Dünyayı, bu söylediğimiz şekilde terketmek, pekala ve pek faydalıdır. Tekrar edelim ki bundan maksat, İslamiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri fedâ etmektir.]
İkincisi, dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, hele bu zamanda, çok kıymetlidir.
O hâlde, İslamiyetin haram ettiği şeylerden kaçınmak, her müslüman için lâzımdır.

[Bunların haram olmasına ehemmiyet vermeyen ve kaçınmaya lüzum görmeyen, yani Allahü teâlânın yasak etmesine aldırış etmeyen veya bunları beğenen, ne güzel diyen (Kâfir) [Allaha düşman] olur. Bunlar Cehennemde, sonsuz kalacaktır. Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet verip, kabul edip de, nefsine mağlub olarak, aldanarak, bunları yapan ve sonra akllarını toparlayıp pişman olanlar kâfir olmaz ve imanlarını gayb etmezler. Böyle kimselere (Âsî) ve (Fasık) [kötü kimse] denir ve (Günahkar) denir. Bunlar, günahları sebebiyle, belki Cehenneme girip cezalarını çekerse de, Cehennemde sonsuz kalmayacaklar, çıkıp Cennete kavuşacaklardır.]

Allahü teâlânın mubah ettiği, yani müsaade ettiği şeyler pek çoktur. Bunlarda bulunan lezzet, haramda bulunanlardan, fazladır. Mubah kullananları Allahü teâlâ sever. Haram kullananları sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sâhibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zaten, haram olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubahlarda da vardır.

[Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yani, isim-i taftildir. Mastarı, dünüv veya denaettir. 1. mastardan gelince, çok yakın demektir. (Biz en yakın olan gökü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, 2. mânâ ile kullanılmıştır. Mesela (Deni, alçak şeyler mel’undur) hadis-i şerifinde böyledir. Yani (Dünya mel’undur) demektir. Alçak şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın nehy-i iktizai ve nehy-i gayri iktizaisidir. Yani, haram ile mekruhlardır. Şu hâlde, Kurân-ı Kerîmde, zem edilen, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak mala hayır adını vermektedir. Bu sözümüzü ispat eden vesika, bütün mahlukların ve insanlığın üstünlükte ikincisi olan İbrahim halîl-ür-rahmanın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu. Görülüyor ki İslamiyet dünya malını kötülememektedir. İbrahim peygamberin bu kadar zengin olması, sözümüzü ispat etmektedir.]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler