Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki imanın sıfatları 6’dır:

AMENTÜ BİLLAHİ:  Ben Allahü azim-üş-şanın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim.

Allahü azim-üş-şan, vardır ve birdir.

Şeriki ve naziri yoktur. (Ortağı ve benzeri yoktur).

Mekandan münezzehtir. (Bir yerde değildir).

Kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Kemal sıfatları vardır.

Ve noksan sıfatlardan beridir. Onda bulunmaz.

Kemal sıfatlar, Allahü azim-üş-şanda bulunur. Noksan sıfatlar, bizlerde bulunur.

Bizlerde bulunan noksan sıfatlar, elsizlik ve ayaksızlık ve gözsüzlük ve hastalık ve sağlık, yemek ve içmek ve bunlara benzeyen bir çok şeylerdir.

Allahü azim-üş-şanda bulunan sıfatlar, yer ve gökleri ve -havada, sularda, yer yüzünde ve toprak altında yaşamakta olan- türlü mahlukatı yaratması ve aklımızın erdiği ve -aczimiz sebebiyle- birçoklarına ermediği, pek çok mahlukları [yaratıkları] her an varlıkta durdurması ve cümle mahlukatın rızkını vermesi ve diğer kemal sıfatlardır. Kadir-i mutlaktır. Her varlık, Allahü azim-üş-şanın kemal sıfatlarından bir eserdir.

Allahü azim-üş-şan hakkında, bizlere bilmesi vâcip olan sıfatlar, 22’dir. Ve 22 de, muhal sıfatları vardır.

Vâcip, lazım demektir. Bu sıfatlar, Allahü azim-üş-şanda bulunur. Muhal olanlar bulunmaz. Muhal, vacibin zıttıdır. Var olamaz demektir.

Allahü azim-üş-şan hakkında bizlere bilmesi vâcip olan sıfat-ı nefsiyye birdir: Vücut,  yani var olmaktır.

Allahü azim-üş-şanın var olmasının, naklen delili, Allahü teâlânın, (İnneni enellahü)  kavl-i şerifidir. Aklen delil ise, bu alemleri halk eden [yoktan var eden], bir halık [yaratıcı], elbet mevcuttur, elbette vardır. Mevcut olmamak muhaldir.

Sıfat-ı nefsiyye demek; Zât, onsuz ve O, zatsız tasavvur olunmaz, düşünülemez demektir.

SIFAT-I ZATİYYE

Allahü azim-üş-şan hakkında, bizlere bilmesi vâcip olan sıfat-ı zâtîyye 5’tir: Bunlara (Ülûhiyet sıfatları)  denir.

1- Kıdem,  Allahü azim-üş-şanın varlığının evveli olmamak.

2- Bekâ,  Allahü azim-üş-şanın varlığının ahiri olmamak, buna vâcib-ül-vücut derler. Naklen delil, Hadid sûresi, 3. âyet-i kerimesidir. Aklen delil varlığının evveli ve ahiri olsa, sonradan var olmuş olup âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olan, başkasını yaratamaz. Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

3- Kıyam bi-nefsihi,  Allahü azim-üş-şan, zâtında ve sıfatlarında ve ef’alinde, kimseye muhtaç olmamak. Naklen delil, Muhammed “aleyhisselâm” sûresinin son âyet-i kerimesidir. Aklen delil, bu sıfatlar, Onda olmamış olsa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

4- Muhalefetün lil-havâdis,  Allahü azim-üş-şan zâtında ve sıfatında, kimseye benzememek. Naklen delil, Allahü teâlânın Şura sûresi 11. âyet-i kerimesidir. Aklen delil bu sıfatlar, Onda olmamış olsa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

5- Vahdâniyet,  Allahü azim-üş-şanın, zâtında ve sıfatında ve ef’alinde şeriki ve naziri yoktur. Naklen delil, Allahü teâlânın İhlas sûresi 1. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, eğer ortağı olsa, âlem fenâ bulur, yok olurdu. Biri, bir şeyin yaratmasını ve diğeri yaratmamasını dilerdi.

[Âlimlerin çoğuna göre, (Vücut)  yani var olmak da, ayrıca bir sıfattır. Böylece, (Sıfat-ı zâtîyye)  6 olmaktadır].

SIFAT-I SÜBUTİYYE

Allahü azim-üş-şan hakkında bizlere bilmesi vâcip olan sıfat-ı sübûtiyye 8’dir: Hayat, ilim, sem’, basar, irâde, kudret, kelam, tekvin.

Bu sıfatların manaları budur ki:

1- Hayat,  Allahü azim-üş-şan, diri olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın Bakara sûresi 255. âyet-i kerimesinin baş kısmıdır. Aklen delil, Allahü azim-üş-şan, diri olmasa, bu mahlukat vücuda gelmezdi.

2- İlm,  Allahü azim-üş-şanın bilmesi olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın Haşr sûresi 22. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, Allahü azim-üş-şanın bilmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Onun hakkında muhaldir.

3- Sem’,  Allahü azim-üş-şanın işitmesi olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın İsra sûresi 1. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, işitmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

4- Basar,  Allahü azim-üş-şanın görmesi olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın yine İsra sûresi 1. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, görmesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

5- İrade,  Allahü azim-üş-şanın dilemesi olmak. Onun dilediği olur. O dilemezse, hiçbir şey olmaz. Varlıkları dilemiş, yaratmıştır. Naklen delil, Allahü teâlânın İbrahim sûresi 27. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, eğer dilemesi olmasa, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

6- Kudret,  Allahü azim-üş-şanın her şeye gücünün yetmesi olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın Âli-i İmrân sûresi 165. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, eğer gücü yetmese, âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

7- Kelam,  Allahü azim-üş-şanın söylemesi olmak. Naklen delil, Allahü teâlânın Nisa sûresi 164. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, eğer söylemesi olmasa âciz ve nakıs olurdu. Âciz ve nakıs olmak, Allahü azim-üş-şan hakkında muhaldir.

8- Tekvin,  Allahü azim-üş-şan halıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden Odur. Ondan gayri yaratıcı yoktur. Naklen delil, Allahü teâlânın Zümer sûresi 62. âyet-i kerimesidir. Aklen delil, yerlerde ve göklerde acayip-i mahlukatı vardır ve cümlesini yaratan Odur. Ondan başkası için (yarattı) demek küfür olur. İnsan bir şey yaratamaz.

Allahü azim-üş-şan hakkında bize bilmesi vâcip olan sıfat-ı maneviye, 8’dir. Hayyün, Alimün, Semi’un, Basirün, Müridün, Kadirün, Mütekellimün, Mükevvinün.

Bu sıfat-ı şeriflerin manaları budur ki:

1- Hayyün,  Allahü azim-üş-şan, diri olucudur.

2- Semi’un,  Allahü azim-üş-şan, sem’ı kadimi ile işiticidir.

3- Basirün,  Allahü azim-üş-şan, görücüdür.

4- Müridün,  Allahü azim-üş-şan, irâde-i kadimi ile dileyicidir.

5- Alimün,  Allahü azim-üş-şan, ilim-i kadimi ile bilicidir.

6- Kadirün,  Allahü azim-üş-şan, kudret-i kadimesi ile gücü yeticidir.

7- Mütekellimün,  Allahü azim-üş-şan, kelam-ı kadimi ile söyleyicidir.

8- Mükevvinün,  Allahü teâlâ, her şeyi halk edicidir.

Allahü teâlâ hakkında, muhal olan sıfatlar, bunların zıttıdır.

VE MELAİKETİHİ:  Dahi ben, Allahü azim-üş-şanın meleklerine inandım, iman ettim. Allahü azim-üş-şanın melekleri vardır. Onları nurdan halk etmiştir. Cisimdirler. [Burada cisim demek, fizik kitaplarında bildirilen cisim değildir.] Yemezler ve içmezler. Onlarda erkeklik, dişilik olmaz. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Ve bir hâlden bir hâle girerler. Göz açıp yumacak kadar, Allahü azim-üş-şana âsî olmazlar ve bizim gibi günah işlemezler. Onların içinde mukarrebler ve Peygamberler vardır.

Ve cümlesinin efdali, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil “aleyhimüsselâm”dır. Bu 4’ü cümle meleklerin Peygamberleridir. Ve onların her birisini, Allahü azim-üş-şan, bir hizmete koymuştur. Kıyamete kadar, başka bir hizmete nevbet gelmez.

VE KÜTÜBİHİ:  Dahi, Allahü azim-üş-şanın kitaplarına inandım, iman ettim.

Allahü azim-üş-şanın kitapları vardır. Kur’ân-ı Kerîmde bildirilen, 104 kitaptır. 100’ü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve 4’ü büyük kitaptır. Tevrat,  hazret-i Musa “aleyhisselâm”a, Zebur,  hazret-i Davud “aleyhisselâm”a, İncil,  hazret-i İsa “aleyhisselâm”a, Kur’ân-ı Kerîm,  bizim Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm”a nazil olmuştur.

100 suhuftan, 10 suhufu, hazret-i Adem “aleyhisselâm”a, 50 suhufu, Şit “aleyhisselâm”a, 30 suhufu, İdris “aleyhisselâm”a, 10 suhufu, İbrahim “aleyhisselâm”a inmiştir. Bunların cümlesini, Cebrâil “aleyhisselâm” indirmiştir. Cümlesinden sonra, Kurân-ı azim-üş-şan nazil olmuştur. Kurân-ı azim-üş-şanın nüzulü -az az, âyet âyet- 23 senede tamam olmuştur. Ve hükmü, kıyamete değin bakidir. Nesh olmaktan [geçersiz olmaktan] ve tebdil ile tahriften [insanların değiştirmelerinden] mahfuzdur.

VE RÜSÜLİHİ:  Dahi ben, Allahü azim-üş-şanın Peygamberlerine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” iman ettim.

Allahü teâlânın Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” vardır. Peygamberlerin hepsi insandır. Evveli Adem “aleyhisselâm” ve ahiri, bizim Peygamberimiz hazret-i Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”dir. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gelmiş ve geçmiştir. Onların sayısını Allahü azim-üş-şan bilir.

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hakkında bizlere bilmesi vâcip olan sıfatlar beştir: Sıdk, Emanet, Tebliğ, İsmet, Fetanet.

1) Sıdk,  cümle Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sözlerinde sâdık olurlar. Her sözleri doğrudur.

2) Emanet,  Onlar emanete hıyanet etmezler.

3) Tebliğ,  Onlar, Allahü azim-üş-şanın emrinin ve nehyinin hepsini bilip, ümmetlerine bildirir ve ulaştırırlar.

4) İsmet,  büyük ve küçük bütün günahlardan beri olmaktır. Hiç günah işlemezler. İnsanlardan masum olan, yalnız Peygamberlerdir “aleyhimüsselâm” [Bunlardan başkasına masum diyenler, Şiîlerdir].

5) Fetanet,  Cümle Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sair insanlardan daha akıllı olmaktır.

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” için caiz olan sıfatlar beştir: Onlar, yerler, içerler, hasta olurlar, ölür, dünyalarını değiştirirler. Dünyaya muhabbet etmezler.

Kurân-ı azim-üş-şanda, isim-i şerifleri bildirilen 28 Peygamberdir. Bunları bilmek, herkese vâciptir dediler.

Peygamberlerin isimleri  “aleyhimüssâlatü vesselâm”:

Adem, İdris, Nuh, Şis [Şit], Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa, Zül-kifl, Eyüp, Zekeriya, Yahya, İsa, Muhammed “salavatullahi alâ nebiyina ve aleyhim”dir. Üzeyr ve Lokman ve Zülkarneyn için, ihtilaf olundu. Bunlara ve Hızır aleyhisselâma alimlerden kimisi nebidir, kimisi velidir, dediler. Mektubat-ı Masumiye C.2, 36. mektupta, Hıdır’ın Peygamber olduğunu bildiren haberin kuvvetli olduğu yazılıdır. 182. mektupta, Hızır aleyhisselâmın, insan şeklinde görülmesi ve bazı işler yapması, Onun hayatta olduğunu göstermez. Allahü teâlâ, Onun ve birçok peygamberin ve velînin ruhlarının insan şeklinde görülmesine izin vermiştir. Onları görmek hayatta olduklarını göstermez demektedir.

Ve dahi, sana gereken, ilk Peygamber olan hazret-i Adem “aleyhisselâm” zürriyetindenim ve ahir zaman Peygamberi Muhammed “aleyhissalatü vesselâm” dininden ve ümmetindenim, elhamdülillah, demektir. Vehhâbîler, Âdem aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanmıyorlar. Bunun için ve müslümanlara müşrik dedikleri için, kâfir oluyorlar.

VEL-YEVMİL-AHİRİ:  Dahi ben, kıyamet gününe inandım. İman ettim. Çünkü, Allahü teâlâ haber vermiştir. Kıyamet günü, kabirden kalkınca başlar. Cennete veya Cehenneme gidinceye kadar devam eder. Cümlemiz ölüp yine dirilsek gerektir. Cennet ve Cehennem ve mîzan [Terazi] ve sırat köprüsü, haşr [toplanmak] ve neşr [Cennete ve Cehenneme dağılmak], kabir azâbı, münker ve nekir adındaki 2 meleğin kabirde suali haktır. Ve olacaktır.

VE BİL-KADER-İ HAYRİHİ VE ŞERRİHİ MİNALLAHİ TEÂLÂ:  Dahi hayır ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü azim-üş-şanın takdiriyle, yani ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-il mahfuza yazmasıyla olduğuna inandım, iman ettim. Kalbimde, asla şek ve şüphe yoktur.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.

 Ve dahi, itikatta [yani inanılacak şeylerde] mezhebim, (Ehl-i sünnet ve cemaat)  mezhebidir. Ben bu mezheptenim. Diğer 72 fırkanın inançları yanlıştır, bozuktur. Cehenneme gideceklerdir.

[Ashâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvân” hepsini sevenlere (Ehl-i sünnet) denir. Ashâb-ı kiramın hepsi âlim ve âdil idi. İnsanların efendisinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde, hizmetinde bulunmuşlar ve Ona yardımcı olmuşlardır. En az sohbette bulunanı bile Ashâb-ı kiramdan olmayan en yüksek Veliden daha yüksektir. O İslam güneşinin, O Allahü teâlânın Habîbinin bir sohbetinde, bir teveccühünde hâsıl olan haller, o mübarek nefesleri ve nazarları tesiri ile zuhur eden kemaller, o huzura, o yakınlık saadetine kavuşamayanlara nasip olmamıştır. Ashâb-ı kiramın hepsi “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” daha ilk sohbette, nefslerine uymaktan kurtulmuşlardır. Hepsini sevmekle emrolunduk. (Şiratül İslam) şerhinin ilk sayfalarında: “Ashâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvân” hepsinin hakkında, mümkün olduğu kadar, iyi söyleyiniz, onların hiç birine sakın dil uzatmayınız” diye yazıyor. 72 fırkaya gelince: Kimi ifrata vararak, taşkınlık yaptı, kimi tefrite düşerek haklarını vermedi, kimi akla güvendi, kimi felsefeye ve eski yunan felsefecilerine aldandı. Böylece din-i İslamda olmayan, hatta yasak olan şeyleri yaptılar. Bidate sarıldılar. Sünneti, yani İslamiyeti bıraktılar. Ebû Bekr-i Sıddık, Hazret-i Ömer “radıyallâhu anhüma” gibi, Ashâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvân” icma ile en üstünü olanlarını, hatta Peygamber efendimizi “aleyhisselâm” çekemeyenler zuhur etti. Peygamber efendimizin miraca, cesedi ve ruhu birlikte olarak götürüldüğünü inkar edenler türedi.

Çok şaşılır ki zamanımızda da İslam alimi olarak tanınan, fakat 72 fırkanın en zararlısı (İsmailiye) ağzı ile konuşan zavallılar görülmektedir. Peygamber efendimizin “aleyhisselâm” annelerinin ve babalarının kâfir olduğunu ve Peygamber efendimizin “aleyhisselâm” nübüvveti tebliğden önce putlara kurban kestiğini söyleyerek, vesika olarak da bazı şiî kitaplarını göstererek ve bunlar gibi nice yıkıcı yazılarla temiz gençleri aldatmaya, zehirlemeye çalışmaktadırlar. Böylece bozguncuların maksadı; İslam dinini baltalamak, gençlerin imanını çalmak, onlara küfrü bulaştırmak olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Hadis-i şerifte: “Kur’ân-ı Kerîme kendi aklı ile mânâ veren kâfir olur”, buyuruldu. Din âlimleri edebli idi. Dikkatli konuşurlardı ve yazarlardı. Yanlış bir şey söylemeyeyim diye, çok düşünürlerdi. Ulu orta konuşmak, İslamiyeti (Edille-i şer’iyye) den, yani 4 ana kaynaktan alarak değil de, kendi yanlış görüşleri ile ve bozuk düşünceleri ile anlatmaya kalkışmak, değil bir İslam aliminin, herhangi bir müslümanın bile yapacağı şey değildir. Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kiramın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” büyüklüğünü anlamayan cahillerin, itikadı zedeliyen yıkıcı sözlerini ve yazılarını öldürücü zehir bilmeliyiz.

Fârisî Mısra tercümesi:

İmanıma saldıracaklarından söğüt yaprağı gibi titriyorum.

 Allahü teâlâ, kalplerimizde, sevdiklerinin sevgisini arttırsın. Düşmanlarını sevmek felaketine düşürmesin! Bir kalpte iman bulunduğuna alâmet, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir.]

Amelde mezhep 4’tür: İmam-ı Âzam, imam-ı Şâfiî, imam-ı Mâlik, imam-ı Ahmed bin Hanbel’in mezhepleri.

Bu 4 mezhepten, her hangi birini taklit etmek lazımdır. 4’ünün mezhebi de haktır, doğrudur. 4’ü de Ehl-i sünnettir. Biz, İmam-ı Âzam mezhebindeniz. Bu mezhepte olanlara (Hanefi)  denir. İmam-ı Âzam mezhebi savabdır, doğrudur. Hata olmak ihtimali de vardır. Diğer 3 mezhep hatadır. Savab olmak ihtimali de vardır deriz.

Ve dahi, imanın, bizde Bâkî kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi 6’dır:

1- Biz gaibe iman ettik. Bizim imanımız gaibedir, zahire değildir. Zira biz, Allahü azim-üş-şanı, gözümüzle göremedik. Lakin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur.

2- Yerde ve gökte, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygamberlerde “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, gaibi bilen yoktur. Gaibi ancak Allahü azim-üş-şan bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. [Gaib demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaibi ancak Onun bildirdikleri bilir.]

3- Haramı haram bilip, itikat etmek.

4- Helalı helal bilip, böyle itikat etmek.

5- Allahü azim-üş-şanın azabından emin olmayıp, daima korkmak.

6- Her ne kadar günahkar olsa da, Allahü azim-üş-şanın rahmetinden ümit kesmemek.

Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslamı sahih değildir.

Şimdi imanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler 40 kadardır:

40 maddeyi okumak için tıklayınız

Peygamberlerin Allahü azim-üş-şandan getirdiği şeyleri, dil ile ikrar ve kalp ile tasdik etmeye (iman) denir. Muhammed aleyhisselâma iman etmeye ve bildirdikleri ile amel etmeye (İslamiyet) denir.

Ve dahi, Din ve Millet, ikisi birdir. Peygamberlerin Allahü azim-üş-şandan itikada, yani inanmaya müteallik getirdiği şeylere din ve millet denir.

Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Hak teâlâdan amele, işe müteallik getirdiği şeylere, (İslamiyet) veya (ahkâm-ı İslâmiyye) denir.

Ve dahi, iman-ı icmali, yani kısaca inanmak kâfidir. Tafsil etmek, imanı uzun bilmek lazım değildir. Mukallidin, anlamadan inananın imanı sahihtir. Ve bazı yerlerde, tafsil dahi gereklidir.

İman 3 kısımdır: İman-ı taklidi, iman-ı istidlali, iman-ı hakiki.

İman-ı taklidi, farzı, vacibi, sünneti, müstehabı bilmez. Anasından, babasından işittiği gibi, inanır ve gördüğü gibi ibadet yapar. Bu gibilerin imanından korkulur.

İman-ı istidlali, farzı, vacibi, sünneti, müstehabı ve haramı hem bilir ve hem İslamiyete uyar. İnanılacak şeyleri hem bilir, hem bildirir. Üstattan, ilmihal kitabından öğrenmiş, bu gibilerin imanı kuvvetlidir.

İman-ı hakiki, cümle âlem bir yere gelse, hepsi Rabbi inkar etseler, o etmez. Ve kalbine asla şek ve şüphe gelmez. Onun imanı, enbiya imanı gibidir. Böyle iman, diğer 2 imandan aladır.

Ve dahi, İslamiyet ahkamı, amele mütealliktir. İmana müteallik değildir. Yalnız iman ile Cennete girilir. Fakat, yalnız amel ile Cennete girilmez. Amelsiz iman makbuldür. Ama, imansız amel makbul değildir. İmanı olmayanların yaptıkları ibadetler, hayırlı işler, sadakalar, kıyamette hiç bir işe yaramaz. İman başkasına hediye verilmez, ama amelin sevâbı verilir. İman vasiyet edilmez. Ama, kendi için amel yapılması, vasiyet edilir. Ameli terkeden, kâfir olmaz, lakin imanı terkeden ve amele kıymet vermeyen kâfir olur. Özrü olandan, âciz olandan amel affolunur. İman, kimseden affolunmaz.

Cemi Nebîlerin ümmetlerine bildirdikleri iman birdir. Ancak, ahkamlarında, dinlerinde, amellerinde ihtilaf, ayrılık vardır.

Ve dahi, iman 2 nev’dir. Biri, iman-ı hılki ve biri de, iman-ı kesbi.

İman-ı hılki ahd-i mİsak vaktinde, kulların BELA (Evet) demeleridir.

İman-ı kesbi, buluğdan sonra edilen imandır. Cemi müminlerin imanı birdir. Amelleri bir değildir.

İman, farz-ı daimdir. Amel, vakti gelince farz olur.

İman, kâfire ve müslime farzdır. Amel yalnız müslime farzdır.

Ve dahi, iman 8 nev’dir:

İman-ı metbu, melekler imanıdır.

İman-ı masum, Nebîler imanıdır.

İman-ı makbul, müminler imanıdır.

İman-ı mevkuf, ehl-i bidatin bozuk imanıdır.

İman-ı merdud, münafıkların izhar ettikleri yalan imandır.

İman-ı taklidi, anasından ve babasından işitip, üstattan öğrenmemiş olan kimsenin imanıdır. Bu gibilerin imanından korkulur.

İman-ı istidlali, Mevla-ı mütealiyi, delil ile anlayarak bilendir. Onun imanı kuvvetlidir.

İman-ı hakiki, cümle âlem bir yere gelse ve Rabbini inkar etseler, o inkar etmez ve kalbine asla şek ve şüphe gelmez. İşte bunun, cümleden alâ olduğunu yukarıda bildirmiştik.

İmanın hükmü 3’tür:

Evvelkisi, boynu kılıncdan kurtulur.

İkincisi, malı cizyeden ve haracdan kurtulur.

Üçüncüsü, cesedi Cehennemde -muhalled- (devamlı olarak) yanmaktan kurtulur.

(Amentü billahi…) buna, sıfat-ı iman ve mümenün bih ve Zât-i iman ve asıl-ı iman da denilir. Ululuğuna binaen ve şerefine binaen.

Ve dahi, imanın medarı, yani iman etmenin lazım olduğu zaman 2’dir: Akil olmak ve baliğ olmak.

Ve imanın sebebi 2’dir: Âlemin yaratılması ve Kurân-ı azim-üş-şanın inmesi.

Ve dahi, delil 2’dir: Delil-i akli ve delil-i nakli.

Ve dahi, imanın rüknü, aslı 2’dir: İkrarün bil-lisan ve tasdikun bil-cenandır. Bunların da şartı 2’dir:

Kalbin şartı, şek olmamak, dilin şartı, ne söylediğini bilmektir.

Ve dahi, iman mahluk mudur? Allahü azim-üş-şanın hidayeti olması haysiyetinden, gayr-ı mahluktur. Ama, kulun tasdik ve ikrar etmesi ciheti ile mahluktur.

İman; cemi midir, bir bütün müdür, tefrik, dağınık mıdır?

Kalpte cemidir ve azada tefriktir.

Yakin, Allahü azim-üş-şanın Zâtını, kemaliyle bilmektir.

Havf, Allahü azim-üş-şandan korkmaktır.

Reca, Allahü azim-üş-şanın rahmetinden ümitini kesmemektir.

Muhabbetullah, Allaha ve Resûlüne “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve din-i İslama ve müminlere muhabbet etmektir.

Haya, Allahtan ve Resûlünden “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” utanmaktır.

Tevekkül, cemi işlerini Allahü teâlâya ısmarlamaktır. Bir işe başlarken Ona güvenmektir.

Ve dahi, iman ve İslam ve ihsan neye derler?

İman, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine inanmaya derler.

İslam, Allahü azim-üş-şanın emirlerini tutmaya ve nehyinden ictinab etmeye, sakınmaya derler.

İhsan, Allahü azim-üş-şanı görür gibi, ibadet etmeye derler.

İman, lügatta mutlak tasdik etmeye derler. İslamiyette altı şeyi tasdik etmeye, inanmaya derler.

Marifet, Allahü azim-üş-şanı, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan beri bilmektir.

Tevhid, Allahü azim-üş-şanı birlemektir. Ona kimseyi ortak etmemektir.

İslamiyet, (Ahkâm-ı İslâmiyye), yani Allahü azim-üş-şanın emirleri ve nehyleri [yasakları] demektir.

Din ve millet, inanılması lazım olan şeylerde ölünceye kadar sebat etmektir.

Ve dahi, iman 5 kalenin içinde hıfz olunur.

1) Yakin.

2) İhlas.

3) Farzları eda ve haramlardan ictinab.

4) Sünnete yapışmak.

5) Edebi hıfz etmek, gözetmektir.

Her kim, bu beş şeyi hıfz ederse, imanını hıfz etmiş olur. Bunlardan, velev birini terkederse, düşman galip olur. İmanın düşmanı 4’tür: Sağda kötü arkadaş, solda nefsin hevası [istekleri], önde dünyaya düşkün olmak ve arkada şeytan, imanı almak dilerler. Kötü arkadaş, yalnız insanın malını, parasını çalmak, dünyasını almak için aldatanlar değildir. Arkadaşların en kötüsü, en zararlısı insanın dinini, imanını, edebini, hayasını, ahlakını bozmaya uğraşanlar, böylece dünyasına ve ahiretine, ebedî saadetine saldıranlardır. İmanımızı, Allahü teâlâ bu düşmanların şerrinden ve İslam düşmanlarının aldatmalarından emin eyleye.

(Kelime-i Tevhid) in, yani Lâ ilâhe illallah demenin manay-ı şerifi, ibadete lâyık ve müstehak, Allahü azim-üş-şandan gayri, bir Zât yoktur. Ancak, Allahü azim-üş-şandır. O, hep vardır ve birdir. Şeriki [ortağı] ve naziri [benzeri] yoktur. Zamansız ve mekansızdır.

Muhammedün resûlullah, demenin mânâsı, hazret-i Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü azim-üş-şanın kulu ve hak resûlüdür. Biz dahi Onun ümmetiyiz, elhamdülillah.

Ve dahi, kelime-i tevhidin 8 ismi vardır.

1) Kelime-i şehâdettir.

2) Kelime-i tevhid.

3) Kelime-i ihlastır.

4) Kelime-i takva.

5) Kelime-i tayyibe.

6) Davetül-hak.

7) Urvetülvüska.

8) Kelime-i semeret-ül-Cennettir.

Ve dahi, ihlasın şartı, niyet etmek ve mânâsını bilmek ve tazim ile okumaktır.

Ve zikreden kimsenin 4 şeye ihtiyacı vardır: Tasdik, tazim, halavet, hürmet.

Tasdiki terkeden, münafıktır. Tazimi terkeden, bidat sahibidir. Halaveti terkeden, müraidir, gösteriş yapar. Hürmeti terkeden fasıktır. Eğer, inkar ederse, kâfir olur.

Ve dahi, zikir 3 çeşittir:

1) Zikr-i avam.

2) Zikr-i havas.

3) Zikr-i ehastır.

Zikr-i avam, cahillerin zikri. Zikr-i havas âlimlerin zikri ve zikr-i ehas, enbiya zikridir.

Ve dahi, zikredecek aza 3’tür:

1) Lisan ile zikir ki kelime-i şehâdet söylemektir.

2) Tevhid ve tesbih ve Kur’ân-ı Kerîm okumaktır.

3) Kalp ile zikirdir.

Kalbin zikri 2 nev’dir:

1) Allahü azim-üş-şanın sıfatlarına delalet eden delilleri, alâmetleri tefekkür etmek.

2) Ahkâm-ı İslamiyyenin delillerini tefekkür etmek.

3) Mahlukların sırrını tefekkür etmek.

Tefsir âlimleri, Bakara sûresi 152. âyet-i kerimesini tefsir ederek, Allahü azim-üş-şan, “Kullarım! Siz beni tâat ile zikrederseniz, ben de sizi rahmet ile zikrederim. Ve eğer siz beni duâ ile zikrederseniz, ben de sizi icabet ile zikrederim. Ve eğer siz beni tâat ile zikrederseniz, ben de sizi naimim  [Cennetim] ile zikrederim. Ve eğer siz beni, tenhalarda zikrederseniz, ben de sizi Cemiyet-i kübrada  [mahşerde] zikrederim. Ve eğer siz beni, yoklukta zikrederseniz, ben de sizi yardımım ile zikrederim. Ve eğer siz beni icabetle zikrederseniz, ben de sizi hidayetle zikrederim. Ve eğer siz beni, sıdk ve ihlas ile zikrederseniz, ben de sizi halas ve necat  [kurtulmak] ile zikrederim. Ve eğer siz beni, Fâtiha-i şerife ile ve Fâtiha-i şerifenin içindeki rübubiyet ile zikrederseniz, ben de sizi rahmetim ile zikrederim”  buyurur dediler.

Ve dahi, zikretmenin 100 kadar faydasını, ulema beyan etmiştir. Biz bazısını bildirelim:

Zikredenden, Allahü azim-üş-şan razı olur. Melekler razı olur. Şeytan, gamlanır. Kalbi rakik ve yumuşak olur. İbadete istekli ve gayretli olur. Kalbinden gamı giderir. Kalbini ferahlandırır. Yüzünü nurlandırır. Şecaat sahibi olur. Muhabbetullaha vasıl olur. Ona marifetullahtan bir kapı açılır. Evliyadan feyiz alır. 80 kadar ahlak-ı hamideyi cem etmiş olur.

“Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh”  demenin manay-ı şerifi dahi budur ki ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Allahü azim-üş-şanın hem kulu, hem Resûlüdür.

Yedi ve içti ve hatunları nikahladı. Oğulları ve kızları oldu. Cümlesi hazret-i Hadiceden “radıyallâhu anha” olmuştur. Yalnız İbrahim, Mariye adlı cariyeden olmuştur. Ve memeden kesilmeden vefat etmiştir. Fâtıma “radıyallâhu anha”dan gayri cümle evlatları kendinden evvel vefat etmiştir. Onu hazret-i Aliyye “keremallahü vecheh” tezvic etmiştir. Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin, hazret-i Alinin ve hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anhüm” çocuklarıdır. Ve cümle kızlarının içinde, hazret-i Fâtıma efdaldir. Ve Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sevgilisidir.

Resûl-i ekremin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” on bir hatunu vardır: Hazret-i Hadice, Sevde, Aişe, Hafsa, Ümm-i Seleme, Ümm-ı Habîbe, Zeyneb bint-i Cahş, Zeyneb bint-i Huzeyme, Meymune, Cüveyriye, Safiye “radıyallâhu anhünne”.

İnsanla cinne, hak ile batılı ve haram ile helali, dünyanın fani ve ahiretin Bâkî olduğunu, dinin ilmihalini talim için gelmiş, hak Peygamberdir “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”.

(Edille-i şer’iyye)  4’tür: Kitap, Sünnet, İcma-i ümmet, Kıyas-ı müctehid. Âlimler din bilgilerini bu 4 kaynaktan almıştır. Kitap, Allahü azim-üş-şanın kelamına denir. Sünnet, kavl-i Resûl, fiil-i Resûl, takrir-i Resûldür. İcma-i Ümmet, bir asırda bulunan müctehidlerin, mesela Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ anhüm” veya 4 mezhebin bir konuda söz birliği yapmasıdır. Kıyas, Müctehidlerin, bir şeyi, başka bir şeye benzetmesine denir.

Ve dahi, mezhep, lügatta yola derler. Bizim 2 yolumuz vardır: Biri, itikat yolu ve biri de, amel (iş) yolu.

İtikad yolunda imamımız, yani kılavuzumuz, Ebû Mansur Mâtürîdî’dir. Bunun yoluna (Ehl-i sünnet)  denir. Amel yolunda, kılavuzumuz, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’dir. Bunun yoluna (Hanefi Mezhebi)  denir.

Ebû Mansur-i Mâtürîdî’nin adı, Muhammed ve babasının adı, Muhammed ve dedesinin adı Muhammed ve hocasının adı, Ebû Nasır-ı İyadi’dir.

Ebû Nasır-ı İyadi’nin hocasının ismi, Ebû Bekr-i Cürcani ve onun hocasının ismi, Ebû Süleyman Cürcani ve Ebû Süleyman Cürcani’nin hocasının ismi, Ebû Yusuf ve imam-ı Muhammed Şeybani’dir. Bu 2’sinin hocası da İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’dir. Görülüyor ki itikatta mezhebimizin başı da, amelde mezhebimizin başı da, hep İmam-ı Âzam’dır.

Cümle nasın (bütün insanların), 3 imamı vardır ki bunları bilmek farzdır. Emirleri ve nehyleri veren imamımız, Kurân-ı azim-üş-şandır. Bunları, yani İslamiyeti bildiren imamımız, Resûlullah hazretleridir. Bunları zor ile yaptıran imamımız, Resûlullahı temsil etmekte olan, müslüman devlet reisidir.

İmam-ı Âzam’ın hocasının ismi, Hammad ve Hammad’ın hocasının ismi, İbrahim-i Nehai ve onun hocasının ismi Alkama bin Kays’tır ve dayısıdır. Onun hocasının ismi, Abdullah ibni Mesud’dur. Bu dahi, Resûlullahtan ahz eylemiştir, almıştır.

Resûlullah “aleyhisselâm” dahi, Cebrâil “aleyhisselâm”dan ahz etmiştir. Ve Cebrâil “aleyhisselâm”a, Allahü sübhanehü ve teâlâ hazretleri emretmiştir.

Allahü azim-üş-şan, Ademoğluna 4 cevher vermiştir: Akıl, İman, Haya ve fiil, yani amel-i salih.

Ve dahi, duaların ve herhangi bir amelin kabul olunmasının şartı ve sebebi beştir: İman, İlim, Niyet, Hulus yani ihlas ve Kul hakkı bulunmamaktır. Önce, Ehl-i sünnet itikadında olmak, sonra yapılacak ibadetin sıhhatinin şartlarını bilmek lazımdır.

[Bir amelin, ibadetin sahih olması başkadır, kabul olması başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, kendilerine mahsus şartları, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz. O ibadet yapılmamış olur. Cezasından, azabından kurtulamaz. Sahih olup da, kabul olmayan ibadet için azap yapılmaz ise de, o ibadetin sevâbına kavuşamaz. İbadetin kabul olması için, önce sahih olması, sonra yukarıda yazılı beş şartın bulunması da lazımdır. Kul hakkı da bu şartlara dâhildir]. İmam-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, 2. cildin 87. mektubunda diyor ki (Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fakat üzerinde yarım dank [yani çok az] kul borcu olsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez). [Duaları da kabul olmaz.]

İbni Hacer-i Mekki, Zevacir kitabında, 187. günahı anlatırken diyor ki: Bakara sûresi 188. âyetinde meâlen, “Ey müminler! Birbirinizin mallarını batıl yoldan yemeğiniz!” buyuruldu. Batıl yol, faiz, kumar, gasp, sirkat, hile hiyanet, yalancı şahitlik, yalan yemin ederek aldatmaktır. Hadis-i şeriflerde, “Helal yiyen, farzları yapıp, haramlardan sakınan ve insanlara zarar vermeyen bir müslüman Cennete gidecektir”  ve “Haram ile beslenen beden, ateşte yanar” ve “Şerrinden, zararından emin olunmayan kimsenin, dini, namazları, zekatları, kendisine fayda vermez” ve “Üzerindeki cilbabı haramdan gelmiş olan adamın namazları kabul olmaz” buyuruldu. [Cilbab, kadınların geniş baş örtüsü demektir. Erkeklerin uzun gömleğine de denir. Cilbab, kadınların 2 parçadan giydikleri çarşaf demektir diyenlere göre, hadis-i şerifte, erkeklerin de bu çarşafı giydikleri bildirilmiş oluyor. Böyle söylemenin doğru olmadığı, cahilce ve gülünç bir inanış olduğu meydandadır.] 200. günahı anlatırken bildirdiği hadis-i şerifte, “Hileli mal satan, bizden değildir. Gideceği yer Cehennemdir” buyuruldu. 210. günahtaki hadiste, “Çok namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, fakat dili ile komşularını incitenin gideceği yer Cehennemdir” buyuruldu. Kâfir olan komşuyu da incitmemek, ona da iyilik yapmak, ihsan etmek lazımdır. 313. günahtaki hadiste, “Sulh zamanında bir kâfiri haksız öldüren, Cennete girmiyecektir” ve “2müslüman, dünya çıkarları için dövüşünce, ölen de öldüren de Cehenneme gidecektir” ve 317. günahtaki hadiste, “İnsanlara zulüm eden, Kıyamette bunun azabını çekecektir” buyuruldu. Gayr-ı müslimlere zulüm yapmak da böyledir. 350. günahtaki hadiste, “3 kimsenin duâsı muhakkak kabul olur: Mazlumun, misafirin ve ana babanın” ve “Kâfir olsa da, mazlumun bed duâsı reddedilmez” ve 402. günahtaki hadiste, “Kâfir olan arkadaşını öldüren de bizden değildir” ve 409. günahtaki hadiste, “Günahlar içinde, azâbı en çabuk verilecek olanı, hükümetine isyan etmektir” buyuruldu. Zevacir’den tercüme tamam oldu.

Ey müslüman! Allahü teâlânın rızasına kavuşmayı ve amellerinin kabul olmasını istiyorsan, yukarıda bildirilen hadis-i şerifleri kalbine yaz! Müslüman olsun, kâfir olsun, kimsenin malına, canına, ırzına saldırma! Kimseyi incitme! Herkesin hakkını öde! Boşadığı kadına mehr parasını ödemesi de kul hakkıdır. Ödemezse, dünyada ve ahirette cezası çok şiddetlidir. Kul hakkının en mühimmi ve azâbı en çok olanı akrabasına ve emri altında olanlara din bilgisi öğretmeyi terketmektir. Onların ve bütün insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibadetlerini yapmalarına, işkence ederek veya aldatarak mâni olanın kâfir olduğu, İslam düşmanı olduğu anlaşılır. Bidat sahiplerinin, mezhepsizlerin, sözleri ile yazıları ile Ehl-i sünnet bilgilerini değiştirmeleri, dini, imanı bozmaları da böyledir. Hükümete, kanunlara karşı gelme. Vergilerini öde. Hükümet zalim, fasık olsa bile hükümete isyan etmenin günah olduğu, Berika’da yazılıdır. Darülharpte, yani kâfir memleketlerinde de, kanunlara, emirlere karşı gelme! Fitne çıkarma! İslama saldıranlarla ve bidat sahipleri ile ve mezhepsizlerle arkadaşlık etme! Onların kitaplarını, gazetelerini okuma! Radyolarını, televizyonlarını evine sokma! Sözünü dinleyenlere, emr-i maruf yap! Yani, güler yüzle, tatlı dil ile nasihat eyle! Kimse ile münakaşa etme! Güzel ahlakın ile İslam dininin şanını, şerefini herkese göster!

İbni Abidin, 1. ciltte diyor ki “Seveteyn, yani kubul ve dübür, 4 mezhepte de galiz yani kaba avrettir. Bunları örtmek söz birliği ile farzdır. Örtmeye ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Dizi açık olan erkeğe, bunu örtmesi için, Emr-i maruf yapılır. Yani, tatlı sözle nasihat edilir. İnad ederse, susulur. Uylukları açık olan inat ederse, sert söylenir. Seveteyni açık olan, inat ederse, hakime söyleyerek, zor ile [döverek, hapsederek] örttürülür. Başka erkeğin avret yerine bakmanın günahı da bu sıra ile artar.”

Kadınların, ellerinden ve yüzlerinden başka, bütün vücutlarını, bacaklarını, kollarını, saçlarını yabancı erkeklere ve kâfir kadınlara göstermemeleri 4 mezhepte de farzdır. Şâfiîde, yüzlerini de göstermemeleri farzdır. Kendileri ve babaları veya kocaları buna ehemmiyet vermezse, kâfir olurlar. Oğlanların, baldırları, bacakları açık, kızların da, başları, kolları açık top oynamaları ve bunları seyretmek, büyük günahtır. Müslüman, serbest zamanlarını oyun ile faydasız şeylerle ziyan etmemeli, ilim öğrenmekle, namaz kılmakla kıymetlendirmelidir. (Kimya-i saadet) de diyor ki “Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtülü çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, razı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günahına ve azâbına ortak olurlar.” Yani, Cehennemde birlikte yanacaklardır. Eğer tövbe ederlerse, affolunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ tövbe edenleri sever.

KAYNAK: İslam Ahlâkı

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler