38- Kabir Ziyareti, Ölülerin Ziyaretçileri Tanıması ve Onları Görmesi

İbn Ebi’d- Dünya (Kabirler) kitabında Âişe (radıyallahü anhâ) ’dan rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

Kişi, kardeşinin kabrini ziyaret ettiği ve yanmda oturduğunda, onunla ünsiyet eder ve yanından kalkıncaya kadar söylediklerini aynını ona iade eder.

Yine İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki (Şuâb) de, Ebû Hüreyre (Ra| yallahû anh) ‘dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Kişi, tanıdığı bir kabrin yanmdan geçtiğinde, ona selâm verir­se, o da ona selam verir. Ve onu tanır. Eğer tanımadığı bir kabrin yanmdan geçip selâm verirse, ölü selamını iade eder, fakat onu ta­nımaz.

İbn Abdilberr, el-istizkar ve Temhid’de, İbn Abbâs (radıyallahü anh’dan rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

Kişi, dünyada tanıdığı, mümin kardeşinin kabrinin yanından geç tiğinde ona selâm verirse, o da onu tanır ve selâmını iade ederim.

Ukayli, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) ’den, rivayet ettiğine re, Ebu Rezin (radıyallahü anh) :

— Yâ Resûlallah, benim yolum, kabristandan geçiyor. Geçtiğim­de onlara diyeceğim bir söz var mı? dedi. Resûlallah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ebû Rezin’e: (Şunu söyle) dedi.

Ey mü’min ve müslim olan kabristanlüar! Siz Öncülerimizsîniz biz de peşinizden geleceğiz ve inşaallah size kavuşacağız.

Ebû Rezin, -Yâ Resûlallah onlar işitir mi?) dedi. Buyurdu ki: –

(Evet, işitirler, fakat cevap veremezler.)

Buyurdu ki: Yâ Ebâ Rezin! (Onlar yani ölüler sayısınca melek­lerin sana selâm vermeleriyle kanaat etmez misin?)

Not:

(Selâm vermeye güçleri yetmez) sözünden maksat insan ve cinnin işiteceği bir cevap demektir. Yoksa onlar, işitmediğimiz bir da selamımızı iade ederler.

İmam Ahmed, Hakim, Âişe radıyallahü anhââJ’dan rivayet et­tiklerine göre, şöyle demiştir:

Ben eve (Rasûlüllah‘m defnedildiği eve) girdiğimde örtümü açar­dım. Burada olan kocam ve babamdır, derdim. Ömer onların yanında defnedildiğinde, artık Ömer’den utancımdan dolayı yanlarına açıla­rak asla girmedim.

Taberâni, Evsat’da İbn Ömer, (radıyallahü anhüma) ‘dan rivayet ettiğine göre;

Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud’dan döndüğün­de Mus’ab b. Umeyr’in yanından geçti. Onun ve diğer Uhud şehid-lerinin yanında durdu. (Ben sizin Allah katında diri olduğunuza şe-hâdet ediyorum) dedikten sonra (Onları ziyaret edin ve selâm ve­rin. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ediyorum ki, siz onlara selâm verdikçe kıyamete kadar selamınızı iade ederler) diye bu­yurdu.

Hâkim sahih gördüğü bir rivayetle ve Beyhaki, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) ‘dan yaptıkları nakle göre;

Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud’dan dönerken, Mus’ab b. Umeyr’i buldu, onun ve diğer şehid düşen sahabüerin ya­nında durdu ve (ben sizin Allah katında diri olduğunuza şahidlik ediyorum,) diye buyurduktan sonra, bunları ziyaret edin, onlara se­lâm verin. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ediyorum ki, siz onlara selâm verdikçe onlar kıyamete kadar selâmınızı size iade eder­ler) diye emretti.

Erbain et-Taiyyede, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

(Ölünün en fazla sevdiği hâl, dünyada sevdiği kişinin onu ziya­ret etmesidir)

İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki —(Şuab) da— Muhammed b. Vâsi’-den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Bana ulaştı ki ölüler; perşembe, cuma ve cumartesi günlerinde gelen ziyaretçilerinin ziyaretinin farkına varırlar.

Yine İbn Ebi’d- Dünya, Dahhak’dan, rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

(Kim Cumartesi günü güneş doğmadan Önce bir kabri ziyaret ederse, ölü onun ziyaretinin farkına varır.)

Ona, (bu nasıl olur,) demişler. O:

(Cuma gününün tesirinden dolayıdır) demiş. (38)

Mühim Bir Mesele

Subki, dedi ki:

Şehidlerin ve diğer ölülerin ruhları, kabirde cesede döndükleri, sahih hadis ile sabittir. Esas ihtilaf ruhun, bedende devam edip et­mediği ve cesedin dünyadaki haline ruhla mı yoksa bilâ ruh mu döndüğüdür.

Hayat Allah’ın istediği her yerde olur. Çünkü hayat için ruhun gerekliliği adi bir gerekliliktir. Aklî bir gereklilik değildir. .Demek bedenin ruhla dünyadaki haline dönmesi akim caiz gördüğü bir şeydir.

Eğer bu konuda sahih rivayet varsa tabi olunur ki alimlerden bir cemaat bunu zikretmiştir. Musa aleyhi’s-selâm’ın kabrinde namaz kılması da buna delildir.

Miraç gecesinde peygamberlerde görünen bütün sıfatlar da ci­simlerin sıfatlarıdır. Bunun hakiki bir hayat yani dünyadaki gibi be­denli bir hayat olmasından yemek, içmek gibi gördüğümüz ihtiyaç­lar ona gerekmez. Bu hayatın başka bir hükmü vardır.

Ama bilmek ve işitmek gibi duyular ise, hiç şüphesiz, peygam­berler ve diğer ölüler için de sabittir. (Subki’nin sözü bitti.)

Başkası da demiştir ki:

Şehidlerin hayatı, cesedleri çürümediğinden cesedli bir hayat olduğunda ihtilaf edilmiştir.

Beyhaki, (El-itikat) kitabında demiştir ki:

Peygamberlerin ruhları alındıktan sonra, ruhları onlara döner. Onlar şehidler gibi Allah katında diridirler.

İbn el-Kayyim’de, (Ruhların ziyaretleşme ve görüşmesi) bahsin­de demiştir ki:

(Ruhlar iki kısımdır. Nimet gören ruhlar ve azap gören ruhlar.. Azap görenler, görüşüp ziyaretleşemezler. Nimet görenler ise ser­besttirler, görüşürler, ziyaretleşirler. Dünyadaki eski hâtıralarını birbirine zikrederler. Her ruh, aynı meslekte olan arkadaşıyla bulunur. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ‘ın ruhu ise, Re-fik-i A’la (39)  da olur.) . “

Allah buyuruyor:

(Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, onlar, Allah’ın nimetlen-dirdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraber olur. Onlar arkadaş olarak ne iyidirler, (40)

Bu beraberlik, dünyada, berzahda ve âhirette sabittir. însan bu üç diyarlarda sevdiğiyle beraber olur. (İbn Kayyim’in sözü bitti.)

Şeydele, Kitab el-Burhan fi ulum el-Kur’an’da demiş ki: Eğer denilse, âyet-i kerimede:

(Allah yolunda katledilenleri ölü saymayınız. Onlar diridir­ler,) (41) denilmiş. Nasıl ölüler diri olur.

Derim ki, Allah’ın onları kabirlerinde diriltmesi aklen caizdir. Ruhları cesedlerinin bir bölümünde olur. Bütün cesed onunla lez­zet alır. Tıpkı dünyadaki cesed, bir organın lezzetiyle lezzetlendiği gibi.

Denilmiş ki, ayetten maksat, şehid cesedlerinin kabirde çürü-memesi ve eklemlerinin dağılmamasıdır. Çünkü onlar kabirlerinde canlılar gibidirler.

Ebû Hayyan (Tefsir) inde bu âyet hakkında demiş ki:

Millet bu hayat hakkında ihtilafa düştüler: Bir kısmı dedi ki: Maksat ruhlarının sağ kalmasıdır. (Kendini diri bilmesidir) Çünkü biz cesedlerinin bozulduğunu görüyoruz.

Bâzıları da dedi ki s Şehid cismen ve ruhen diridir. Bizim bunu anlamamamız, zarar vermez. Biz onları ölü gördüğümüz halde, on­ların diri olması mümkündür. Nitekim âyet-i kerime’de:

(Sen dağları sabit zarınedersin, halbuki onlar bulut gibi geçi­yorlar (42)  denilmektedir.

Hem rüya gören adam lezzet veya elem aldığı halde, hiç yerin­den kıpırdamıyor. Ben derim ki, işte bunun için Allah (Celle Celâ-lühü) .-

(Onlar diridirler, fakat siz anlamazsınız) diye buyuruyor. Mü’-minlerin, bu hayatı his ve idrak ile anlamayacaklarını bildiriyor ve bu hayat olmasaydı diğer ölülerden bir farkı kalmazdı… Çünkü bü­tün ölüler ruhen diridirler. Hem de bütün müminler, ruhların diri olduğunu biliyorlardı ve o zaman (Fakat siz anlamazsınız) mealin­deki âyeM kerimeye bir mânâ verilmezdi.

Allah bâzı velilerinin keşfini açar bu gizli hayatı müşahede eder­ler.

Süheyli, Delâilü’n-Nübüvvet’de, bir sahabiden nakletmiş ki,

O Uhud’da bir yeri kazırken, bir pencere açılmış, bakmış ki, bir adam yatak üzerinde oturmuş. Elinde bir Kur’an var, okuyor. Önün­de yeşil bir bahçe var. Sahabe anladı ki o şehiddir. Çünkü yüzünde bir yara izi vardı.

Hayyan da bunu rivayet etmiştir.

Râfii’nin salih bir kuldan rivayet ettiği de buna benzer. O de­miş ki: Abid bir adama bir kabir kazıdım. Onu lahdine koydum. Ben lahdi düzeltirken yanındaki kabirden bir taş düştü. Baktım yaşlı bir adam kabrinde oturmuş, üzerinde beyaz bir elbise gıcırdıyor. Oda-ciğında altınla yazılmış bir Kur’an var. Başını kaldırdı, bana bak­tı. Allah seni bağışlasın Kıyamet koptu mu dedi. Ben hayır dedim. O, öyle ise taşı yerine koy. Allah senden razı olsun, dedi. Ben de taşı yerine koyup kapattım.

Yine Râfiî demiş ki, güvenilir kabir kazıcı birisinden işittik ki: O bir yeri kazırken yatağında oturmuş, altmda nehir akan, elinde Kur’an okuyan bir insana rastlamış, bayılmış. Sonra kabirden çı­kartılmış, fakat başına ne geldiğini kimse bilememiş. Ve ancak üçün­cü gün ayümış.

Yine, Şeyh Necmeddin el-İsbahanî, naklettiğine göre, o defneidilen birinin cenazesinde bulunmuş. Telkin edici oturup telkini oku­muş, ölü telkini işitmiş, demiş ki, diri diri telkin edilen bir ölüden hayrette kalmıyor musunuz?

İbn Recep de, Ferrad b. Cemil yoluyla rivayet ettiğine göre Ebü’l-Mügîre, Muafa b. Muğîre gibi hiç kimseyi görmedim demiş ve faziletini zikredip dostlarından onun hakkında şöyle bir rivayet nakletmiştir:

Muafa b. îmran defn edildikten sonra bir borç sahibi, kabrine gelmiş bakmış ki, kelime-i tevhid ona telkin ediliyor. O da lâüahe il­lallah) diyor. •

Yine Râfii, Tenbihin Şârihi Şafii İmamlarından olan Muhibb-i Taberi’den rivayet ettiğine göre şöyle demiş:

Şeyh İsmail el-Hadremi ile Zebid Makberinde idik. Şeyh bana (Yâ Muhibbuddin ölülerin konuştuklarına inanır mısın?) Ben (evet) dedim. O dedi ki, (Şu kabrin sahibi bana’ben cenneti dolduracak­lardanım’ diyor.)

Yine Râfii, Şeyh İsmail’den nakline göre, o Yemen’ kabristanla­rından birisinde geçmiş şiddetli bir şekilde ağlamış. Hüzün sarmış, sonra sevinip şiddetli bir şekilde gülmüş. Bu durumu ondan sorul­muş. Demiş ki bu kabristan bana açıldı. Azap çektiklerini gördüm. Sonra kurtulmaları için Allah’a yalvardım. Bana denildi ki:

(Senin şefaatini kabul ettik. Şu kabrin sahibesi ya us ta d İsmail! Ben de bunlarla beraber miyim? Ben filan müzisyenim) dedi. Ben (Evet sen de onlarla berabersin) dedim. İşte bunun için güldüm.

Şeyh Abdulgaffar (Tevhid) kitabında yazdığına göre, Kadı Bur-haneddin b. Sahib Şerefuddin el-Gairi ona demiş ki:

Şeyh Eminüddin ile Kahire’ye girmeden önce bizimle beraber idi, yolda öldü. Biz şehrin kapısına vardığımızda; onlar ölüyü şehre sokmadılar. Şeyh Eminüddin parmağını ve elini kaldırınca bize yol verdiler; biz de girdik.

Yine Şeyh Abdulgaffar nakline göre, bir Derviş, adamın birin­den rivayet etmiş ki;

O adam Karafat’da, Türbede bir gençle fuhuş yapmak istemiş, genç şöyle karşılık vermiş:

(Vallahi ben burda Allah’a asla isyan etmem. Bir sefer bu işi burada yaptım, kabir açıldı ve ölü: Allahdan utanmıyor musunuz)

Yine Rafii’nin rivayetine göre, Zeyneddin el-Busi fakih Abdur­rahman en-Neviri’ hakkmda demiş ki: .

O Mansûra’da iken müslümanlarla beraber esir düştüğünde Kur’an’dan şu ayeti okuyordu:

(Allah yolunda katledilenleri ölü saymayınız. Onlar Allah ka­tında diridirler, rızıklanirlar.) Nihayet fakih Abdurrahman öldürül­dü. Haçlı ordularından biri geldi. Elinde bir hırba vardı, iki eliyle ona vurdu ve (Ey müslümanların papazı, sen diyorsun ki:’Rabbi-miz diyor: Onlar diridirler, fiziklanırlar; göster bakalım) dedi. Bir­den fakih Abdurrahman başını kaldırdı ve iki sefer (Kabe’nin Rab-bine and olsun diridirler) dedi.

Bunun üzerine Haçlı atından indi, onun yüzünü öptü ve mem­leketine götürmek için yardımcısına emretti.

Kuşeyri’nin Risalesinde, senediyle Şeyh Ebû Said el-Harraz’-dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Ben Mekke’de idim. Beni Şeybe kapısmda bir ölü gördüm. Ona baktığımda yüzüme güldü. Ve bana Yâ Ebû Saîd, bilmez miydin, Allah’ın dostları ölseler de diridirler. Onlar ölmezler, ancak bu di­yardan başka bir diyara göç ederler.

Yine Kuşeyri’nin (Risale) sinde, Şeyh Ebû Ali er-Ruzbâri’den ri­vayet edildiğine göre;

O bir fakiri kabrine koymuş. Kefeninin başım açtığında başını toprağa bırakmış ki, Allah fakirliğine rahmet- etsin.

– Ebû Ali dedi ki; O fakir gözlerini açtı ve (Yâ Ebâ Ali, nazımı çe­kenin önünde beni sefil gösterme) dedi.

Ben (Efendim, ölümden sonra, hayat mı olur) dedim. Bana dedi ki:

(Hayır ben diriyim, Allah’ın bütün dostları diridirler, yarın ma­kamımla sana yardım edeceğim.)

Yine Kuşeyri’nin (Risalesi) nde bir kefendizden rivayet ettiğine göre;

Bir hanım vefat etti, millet namazını kıldı. O kefendiz de kabrin yerini öğrenmek için namazını kıldı. Akşam karanlık her tarafı ku­şatınca gitti, kabri açtı. Kadın, Sübhânellah, mağfur bir adam, mağfure bir kadının kefenini alıyor dedi.

Kefendiz dedi ki:

Zannet ki sen mağfuresin. Ben neden mağfur olayım. Hanım:

(Allah beni ve benim üzerime namaz kılan herkesi mağfiret et­ti. Sen de namazımı kılmıştın. Bunun üzerine kefendiz kabri kapa­tır, sonra tevbe eder ve tevbesi üzerine kalır.)

Yine Kuşeyri’nin (Risale) sinde, senediyle, İbrahim b. benden rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

(Güzel huylu bir genç bana arkadaşlık etti. Öldü, kalbimi çok meşgul etti ve yıkamasmı üstlendim. Dehşetimden önce sol tarafına başladım. Sol elini benden aldı. Sonra sağ eiini verdi. Ben *Ey oğul­cuğum, sen doğrusun. Ben yanlış yaptım) dedim.

Yine Kuşeyri’nin (Risale) sinde, senediyle, İbrahim Seyhan’dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Ben bir müridi yıkadım. Benim büyük baş parmağımı tuttu. Ben (Ey oğulcuğum, elimi bırak. Biliyorum sen ölü değilsin. Yalnız bir diyardan öbür diyara naklolmuşsun) dedim; elimi bıraktı.

Yine o Risalemde, İbrahim b. Seyhan’dan rivayet edildiğine gö­re, şöyle demiştir:

Mekke’de bir mürid bana geldi, (Yâ üstad, yarın öğleyin ben öleceğim. Bu dinarı al, yarısıyla kabrimi kaz, diğer yansıyla da ke­fenimi al. (Ertesi gün öğlen vakti girdiğinde adam geldi, Kâbeyi ta­vaf ettiT sonra uzaklaşıp öldü. Ben onu kabrine koyduğum zaman gözlerini açtı. Ben (Öldükten sonra da mı hayat olur?) dedim. O (Ben Allah’ı sevenlerdenim. Allah’ı seven herkes diridir) dedi.

Kuşeyri dedi ki; Üstad Ebû Ali ed-Dekkak’dan işittim ki, diyor:

Ebû Amr el-Bîkendi, bir gün yolda giderken bir topluluk gör­müş? bozulduğundan dolayı bir genci aralarından çıkarmak İstiyor­larmış. Anası da ağlayıp arabuluculuk etmek istiyormuş.

Ebû Ali (bu sefer benim hatırım için bağışlayın) demiş. Bir kaç gün sonra anasını görmüş, oğlunun ne durumda olduğunu sormuş. Anası demiş ki:

(Oğlum öldü ve ölümüyle sevinmesinler diye, komşulara söyle­memeyi tavsiye etti ve bana (Allah katmda benim için arabulucu­luk yap (yalvar) dedi. Ben yalvardım, sonra kabrinin başına gittim.

Baktım bir ses diyor:

Dön arıneciğim. Ben artık kerim olan Rabbime kavuştum.)

Rafiî, …..’ül-Mütekid’te … salih birisinden rivayet ettiğine göre:

O …… kabrine gider ve onunla konuşurdu.

Yine Rafii’den:

Büyük âlim, meşhur veli, Ahmed b. Musa b. Acil kabrinde Nur sûresini okuduğunu bazı mattaki alim talebeleri rivayet etmiş­lerdir ve bu olay şöhret bulmuştur.

İbn Ebi’d-Dünya, (Kabirler) kitabında, zayıf bir senedle Ömer b. el-Hattab (radıyallahü anh) ’dan rivayet ettiğine göre:

O Baki mezarından geçmiş; (Ey Kabirdeküer, selam size… Bizde olan haberler, hanımlarınız evlendi, evlerinizde başkaları oturuyor, mallarınız dağıtıldı) demiş. Birden gaipten bir ses:

(Yâ Ömer b. Hattap! Bizdeki haberler de, yaptıklarınızuı kar­şılığını bulduk, verdiğimizi kazandık, bıraktıklarımızı kaybettik) de­miştir.

Hakim (Nisabur Tarihin) de, Beyhaki, İbn Asakîr, Dimaşk Ta-rihi’nde, zayıf bir senedle, Said b. el-Museyyib (radıyallahü anh) ‘-dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Ali b. Ebû Talib (radıyallahü anh) ile Medine kabristanına girdik. Ali, (Esselâmu Aleykum ve Rahmetüllâhi siz nü bize haber vereceksiniz, yoksa biz mi size haber verelim) dedi.

Birden kabirden bir ses: (Ve aleykum es-selam ve rahmetullah! Yâ Emir’el-Müminin, bizden sonra olanları bize anlat) dedi.

Hazret-i Ali (radıyallahü anh) :

(Hanımlarınız evlendi, mallarınız dağıtıldı, çocuklarınız yetim­ler içinde duruyor. Diktiğiniz binalarda şimdi düşmanlarınız oturu­yor, işte haberlerimiz bunlardır. Sizde ne var?) dedi.

Ölülerden biri ona cevap verdi:

(Kefenler yırtıldı. Saçlar dağıldı. Deriler soyuldu. Gözümüz ve burnumuz, kan ve irin akıttı. Yaptıklarımızın karşılığını bulduk. Bı­raktığımızı kaybettik ve biz amellere bağlıyız.)

İbn Ebi’d- Dünya, (Kabirler) kitabında, Yûnus b. Ebû Fürat’tan rivayet ettiğine göre:

Bir adam kabir kazmış, güneşten korunmak için içine oturunca soğuk bir hava sırtına vurmuş. Yüzünü çevirmiş, bakmış hava kü­çük bir delikten geliyor. Parmaklariyle gediği genişletip bakmış ki, göz alacak kadar geniş bir yerde, saçları taranmış ve boyanmış yaşlı bir adam duruyor.

İbn Cerir Tenzib’ül-Asâr’da, İbn Ebi’d-Dünya (Öldükten sonra yaşayanlar) kitabında, Beyhaki Delâil’de, Attaf b. Halit’den rivayet ettiklerine göre hâlâsı ona şöyle anlatmıştır;

(Bir gün şehidi erin kabirlerine gittim. Daha önce de devamlı olarak uğruyordum. Hamza (radıyallahü anh) ‘in kabrine vardım. Yanında namaz kıldım. Vadide ses seda yoktu. Namazı bitirdiğimde (Esselâmu Aleykum) dedim. Yer altından bana selâmın iade edil­diğini işittim. Allah’ın beni yarattığmı bildiğim ve gece gündüzü tanıdığım gibi o sesin yer altından geldiğini bildim. Bundan dolayı tüylerim diken diken oldu…

HakimTsahih bir rivayetle ve Beyhâki (Delâil) de yine Attaf b. Halid el-Mahzumi’den tahric ettiklerine göre, Abdullah b. Abdul­lah b. Ebû Bekir, Abdullah (radıyallahü anh) ‘dan şöyle rivayet etmiştir:

(Peygamber (sallallahü aleyhi ve Sellenı) Uhud’daki şehidle rin kabirlerini ziyaret etti ve şöyle buyurdu:

Yâ Rabbi kulun ve peygamberin, bunların şehid olduğuna, kim bunlara selâm verirse, kıyamete kadar selâmı iade ettiklerine şâ-hidlik ediyor.)

Attâf dedi: Halam, bana rivayet etti ki:

Ben -şehidlerin kabirlerini ziyaret ettim. Yanımda yalnız iki oğul vardı, bineğimi tutuyorlardı. Ben şehidlere selâm verdim. Selâmı­mın iade edildiğini işittim. Vallahi biz birbirimizi tanıdığımız gibi size tanıyoruz, dediler. Tüylerim diken diken oldu. (Oğlum bineğimi yak­laştır) dedim ve hemen bindim.

Beyhaki, Vâkidi’den rivayet ettiğine göre;

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her sene Uhud’daki şehidleri ziyaret ederdi. Dağdaki yola ulaştığı zaman, (Sabrettiğiniz­den dolayı selâm içinde kaimiz, ne güzel makamdasınız) (43) diye buyurdu.

Sonra, Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallahü anh) ‘da her sene on­ları böyle ziyaret ederdi. Sonra Ömer (radıyallahü anh) , sonra Os­man (radıyallahü anh) onun gibi ziyaret ederlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’m kızı Fâtıma (radıyallahü anhâ) ’da Uhud’a gelip duâ ederdi.

Sa’d b. Ebi Vakkâs onlara selâm verir ve arkadaşlarına dönüp:

(Selâmımınızı size iade eden bir topluluğa selâm vermez misi-niz?) derdi.

Fâtıma el-Huzai’ye (radıyallahü anhâ) şöyle derdi:

Ben güneş batarken kendimi şehidlerin kabrinin yanında gör­düğümü hatırlıyorum. Beraberimde kız kardeşim vardı. Ben ona gel Hamzanın kabrine selam verelim, dedim. Kardeşim geldi. Kabrinin başında durduk. (Yâ Resûlallahın amcası selâmün aleyküm) diye selâm verdik. Kabirden bir ses: (Ve aleyküm es-Selâm ve rahme-tüllah) ı işittik. Uhudda da kimse yoktu.

Beyhaki… Hâşim b. Muhammed el-Amri’den şöyle dediğinillri-vâyet etmiştir.

Medine’de, Cuma günü akşamleyin babam beni şehidlerin kab­rini ziyaret etmeye götürdü. Ben arkasında yürüyordum. Kabirlere vardığımızda babam yüksek bir sesle:

-Sabrettiğinizden dolayı selam içinde olun. O gidilecek ne güzel makamdır,) dedi.(44)  (Yâ Ebû Abdullah ve aleykesselam) diye ce­vap verildi. Babam bana döndü (Sen mi cevap verdin oğlum) dedi! Ben (hayır) dedim. Beni sağma aldı, selamı söylediği her seferinde, selam iade ediliyordu. Üç sefer böyle yaptı. Sonra, secdeye kapandı.

İbn Ebi’d- Dünya, Abdülvahid b. Zeyyad’dan rivayet ettiğine gö­re, şöyle demiştir:

Biz bir savaşta idik. Dağıldığımızda bir arkadaşımızı kaybettik. Oradaki bir ormanlık içinde öldürülmüş olarak bulduk. Etrafında başı üstünde def çalan kızlar vardı. Bizi gördüklerinde dağıldılar. Daha nereye gittiklerini göremedik.

İbn Sa’d, Saîd b. Müseyyip’den rivayet ettiğine göre, savaş günlerinde mîllet savaşırken o camiye sığınıyormuş. Na­maz vakti girdiğinde, kabirden yani peygamber efendimizin kabrin­den ezan sesi geldiğini işitirmiş.

Zübeyir b. Bekkâr, Ahbarü’l-Medine’de yazdığına göre, Mu-hammed b. Abdülaziz b. Muhammed Bekir b. Muhammedden şöyle demiştir:

Savaş günleri üç gün Resûl-i Ekremin mescidinde ezan terke-dildi. Millet savaşa gitti. Said b. Müseyyib mescidde oturdu. O de­di ki:

Ben sıkıldım. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine yanaştım. Öğle vakti girdiğinde kabirden ezan sesini işittim. İki re­kat namaz kıldım. Sonra kamet sesini işittim. Öğleyi kıldım. Üç gün boyunca böyle her vakit, ezan ve kamet sesini işittim. Üçüncü gün millet döndü, müezzinler ezan okumaya başladı. Ben bir daha ka­birden ezan sesini aradım. Bir şey işitmedim.)

Ebû Nuaym (Delail-ün Nübüvve) de başka bir yönden. Said b. Müseyyib’den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

(Hatırlıyorum: Savaş gecelerinde. Mescidi Nebevi’de benden başka kimse yoktu. Namaz vakti girdiğinde kabirden ezan sesini işi-tirdim. Ben durup namaz kılardım. Şamlılar ise gurup gurup mes­cide girip (şu yaşlı deliye bak) derlerdi.)

Lâlkai (Sünnet) de, Yahya b. Muin’den rivayet ettiğine göre, bir kabir kazıcısı ona şöyle demiştir:

Bu kabirlerde gördüğüm en acaip şey: Bir kabirden, hastanın inlemesi gibi bir inleme işittim. Bir kabirden de, müezzin ezan okur­ken müezzine cevap verdiğini işittim.

Hars b. Esed el-Muhasibî’den rivayet edildiğine göre, de­miştir:

(Ben kabristanda idim. Bir kabirden iki sefer (Ah!. Allah azâ-bah!) diye işittim.)

İbn Asâkir, A’meş b. Minhal tarikiyle İbn Arar dan senediy­le rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir -.

Ben Şam’da, Hüseyin (radıyallahü anh’m başı taşınırken gör­düm. Önünde biri Kehf suresini okuyordu. Ta (Hayır sen ashab-ı kehf ve Rakîmi acip ayetlerimizden sandm) (45)  mealindeki âyete ge­lince, Hüseyin (radıyallahü anh) m başı keskin bir dille (Ashabı Kehf’den daha acip benim öldürülmem ve burda taşuımamdır) dedi.

Hafız Zehebi, Tarihlinde şöyle demiştir:

Halife Vasık, hadis İmamlarından birisi olan Ahmed b. Nasr el-Huzaî’ye Kur’an’ın mahluk olduğunu dedirtmek istedi. O kabul etmedi. Bunun üzerine Bağdat’ta başını kesip astı. Yanma bir nö­betçi bıraktı ki, okla yönünü kıbleden çevirsin. Nöbetçi dedi ki, ge­celeyin baş hep kıbleye döner, açık bir lisan ile Yasin sûresini okurdu.

Zehebi demiş ki bu kıssa çok yönlerden rivayet edilmiştir. Bir || yönü Hatibin İbrahim b. İsmail b. Halef’den rivayet ettiğidir. De­miş ki:

Dayım Ahmed b. Nasr, işkence ile öldürüldüğü ve asıldığı za­man, dediler ki, başı geceleyin Kur*an okuyor. Ben gittim, yakın bir yerde geceledim. Millet yattığında Ankebût suresinin şu beş ayet­lerini okuyordu:

(Elif Lam Mim. İnsanlar inandık deyip kurtulacaklarını mı sa­nırlar.) (46)

Bunun üzerine titremeye başladım.

İbn Asâkir, İmam Leys’in katibi Ebû Salih tarikiyle, Yahya b. Ebû Eyyûb el-Huzai’den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Birisinden işittim anlatıyordu:

Ömer b. Hattap (radıyallahü anh) zamanında mescide kapan­mış, âbid bir genç vardı. Ömer (radıyallahü anh) ın çok hoşuna gi­derdi. Yaşlı bir babası da vardı. Genç yatsıyı kıldığı zaman, baba­sına dönerdi. Yolu da bir kadının kapısından geçerdi. Kadın ona meftun olmuştu. Yol üzerinde kendini ona takdim ederdi. Bir gece genç ordan geçerken, kadm onu aldatmaya başladı. Ta genci peşine taktı. Genç kapıya vardığında kadm içeri girdi. O da içeri girdi. Al­lah’ı zikretti. Sıkıntısını gidermek istedi. Ve şu âyet-i kerime dili üzerine aktı.

(Şeytandan, muttaki olanlara bir musibet dokunsa Allah/ı anar hemen yolu görürler.) (47)

Sonra bayıldı. Kadm hizmetçisini çağirdı, yardımlaşarak, onu evine bıraktılar. O akşam babasına gelmekte gecikmişti. Babası çı­kıp onu arıyordu. Baktı kapıda baygın yatmış. Bâzı akrabalarını ça­ğırdı, onu içeri aldılar. Geceden hayli zaman geçtikten sonra ancak ayıldı. Babası;’

Oğlum ne oldu sana dedi: O hayırdır baba, dedi.

Babası Allah hakkı için söyle ne oldu? Oğlum! dedi, o da baba­sına durumu anlattı. Babası, Evet oğlum hangi âyeti okudun. Genç yukardaki âyeti bir daha okudu. Ve hemen bir daha bayıldı, elledi­ler, baktılar ki ölüdür. Yıkadılar, geceleyin çıkıp defnettiler. Sabah olunca haber Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) ’e ulaştı. Geldi babasını ta­ziye etti. Neden beni çağırmadın, dedi. Babası yâ Emir’el-müminin geceleyin oldu, dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) öyle ise beni kab­rine götürün, dedi. O ve beraberindekiler kabre gittiler. Hazret-i Ömer ya filan, dedi.

(Rabbinden korkan için iki cennet vardır.) (48)  mealindeki âyeti oku­du. Genç kabrin içinden yâ Ömer Allah onları Cennete bana iki se­fer verdi, dedi.

İbn Ebi’d- Dünya, Beyhaki Delâilü’n-Nübüvvet-de Mütemir b. Süleyman yoluyla… İbn Mina’dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Kabristana girdim. İki rekat hafif namaz kıldım. Sonra bir kabre yaslandım. Vallahi ben uyanık iken işittim ki, birisi kabirde diyor; Kalk bana eziyet verdin. Siz çalışırsınız, fakat bilmezsiniz. Biz ise bi­liriz, fakat çalışamıyoruz. Vallahi senin gibi iki rekat namaz kılsay-dım benim için dünya ve içindekilerden daha sevimli olurdu.

Ebû Nuaym Hilye) de Amr b. Vakit yoluyla, Yûnus b. den rivayet ettiğine göre;

Ben Cuma günü seher vakti Şam Kabristanından geçerken şöyle bir sesi işittim:

Yâ Yûnus b. Hillis! Sizler her ay hacca gidiyor, umre yapıyor. Her gün beş vakit namaz kılıyorsunuz. Çalışıyorsunuz, fakat bilmi­yorsunuz, biz ise biliyoruz fakat çalışamıyoruz.

Ben döndüm, selâm verdim, selâmım iade edilmedi. Sübhanal-lah! sözünüzü işitiyorum. Selâm veriyorum, selâmımı iade etmiyor­sunuz, dedim. Onlar dediler ki, biz senin selâmını işittik ve bunu iade etmek bir sevaptır. Halbuki günah-sevap ile aramızda perde çe­kilmiştir.

İbn Asakîr, (Evzai) den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Meysere b. Hillis, Tevma kapısının kabristanından geçti. Kör olduğu için yanında bir rehberi vardı. Selâm verdi:

Ey kabristan ehli, siz bizim öncülerimizsiniz, biz de peşinizden geleceğiz. Allah bize de size de rahmet etsin. Durumumuz sizden pek farklı değildir, dedi. Bunun üzerine Allah bir ölüye ruhu indirdi, ona cevap verdi:

Ey dünyadakier! siz her ay dört sefer hac edersiniz, dedi. Meysere:

— Nereye gidiyorsun? diye sordu.

Cuma’ya, bilmiyor musun? O makbul, mebrur bir hacdır. Son­ra Meysere sordu:

Dünyadan oraya götürdüğünüz en hayırlı şey nedir? O, (istiğ­fardır. Fakat elimize kilit vuruldu. Ne iyiliğimiz artar ne de kötülü­ğümüz) diye ona cevap verdi. ,

İbn Asâkir, Muhammed b. lshak, el-Haris tarikiyle… Umeyr bi nel-Habbâb es-Sülenıi’den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

(Ben ve sekiz arkadaşım, Emeviler zamanında esir düştük. Bizans İmparatorunun yanına götürüldük. Arkadaşlarımın başlarının vurulmasmı emretti. Ben de başım vurulmak için ileri sürüldüm. Fakat bâzı patrikler, kralm başını, ayağını Öpmeye başladılar. Ba­ğışlanmamı istediler. Bunun üzerine beni evinin içine serbest bırak­tı. Güzel bir kızı vardı. Çağırdı. (İşte bu kızımdır sana vereceğim, malımı da seninle paylaşırım. Benini mevkiimi görüyorsun, dini­me gir, sana bütün bunları yapayım) dedi. Ben, (dünya malı ve ka­dın için dinimi terkedemem.) dedim. Kaç gün öyle durdu, hep aynı şeyi bana arzediyordu. Bir gün kızı beni bahçeye çağırdı, (neden babamın dediklerini kabul etmiyorsun) dedi. Ben (kadın için, dün­ya için dinimi terkedemem) dedim. Kız, (bizde kalmak mı istiyor­sunuz, yoksa memleketine kavuşmak mı istiyorsun?) dedi. Ben, (mem­leketime gitmek istiyorum) dedim. Bana gökte bir yıldız gösterdi. Bu yıldız hizasında geceleyin yürü, gündüzleyin gizlen. Bu yıldız se­ni memleketine ulaştırır) dedi. Sonra bana zahire hazırladı. Ben çıktım, üç gece yürüdüm. Gündüzleri gizleniyordum. Ben dördüncü gün bir yerde gizlenirken, bir süvari kervanını gördüm. (Artık, yaka­landım) , dedim üzerime vardılar, gördüm ki süvariler arkadaşlarım-dır. Başkalarıyla beraber, doru atlara binmişler. Bana (Umeyr mi­sin?) dediler. Ben (evet Umeyr’im; sîz öldürülmediniz mi?) dedim, (Evet, fakat Allah şehidleri kaldırdı, Ömer b. Abdülazizin cenaze­sine gitmeleri için izin verdi) dediler. Beraberinde olan birisi;Yâ Umeyr ver elini bana) dedi.

Elimi verdim, beni arkasına aldı. Bir miktar gittik, sonra Beni fırlattı, Cezire’deki evimin yanma düştüm. Fakat vücudumda hiç bir yara olmadı.

İbn-el-Cevzi (Uyun’el-Hikayât) kitabında, senediyle, Ebû Ali ed- Darir’den —Ebu Müslim Tarsusu, kurarken, ilk orda oturanlardan birisidir— rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Şam’dan üç kardeş savaşa çıkmışlardı. Cesur ve süvari idiler. Bir seferinde Bizans onları esir aldı, kral, onlara (yönetimi size dev­redeyim, kızlarımı sizinle evlendireyim, fakat dinim olan hıristiyanlığa girin) dedi. Onlar, kabul etmediler ve (yâ Muhammed!) diye bağırdılar. Kral üç tane kazan getirdi, içine yağ döktürdü, sonra altlarına ateş yaktırdı. Hergün o üç kardeş kazanların başına getirilir, (yâ hıristiyanlığa girmeyi veya kazanların içine girmeyi) ter­cih etmek arasında bırakıyorlardı. Fakat bir türlü kabul ettireme-diler. Önceden büyüğü atıldı, sonra ortancası en sonda kalan küçü­ğü ise hâlen herşeyle onu dininden vazgeçirmek istiyorlardı.

Kâfirin birisi kalktı, (Ey kral ben onun dininden vazgeçilirim) dedi.. Kral (ne ile) dedi.

O, (bilirsin, Araplar kadına meftundurlar ve Bizans içinde kı­zımdan daha güzel de yoktur. Onu bana ver, kızımla başbaşa bıra­kayım. O, onu dininden vazgeçilir,) dedi.

Kral, oğlanı verdi ve kırk gün mühlet tanıdı. Adam onu getir­di, kızının yanma bıraktı. Kızına durumu bildirdi.

Kız (Bırak onu ben üstesinen gelirim) dedi. Genç kızla bera­ber kaldı. Gündüzü sâim, gecesi kaim idi. Mühlet bitinceye kadar, öyle devam etti. Kafir adam, (kızma ne yaptın?) dedi.

Kız, bir şey yapamadım. Bu adam iki kardeşini kaybetti. Kor­karım ki, çekilmesi kardeşleri için olsun. Onların izini gördükçe on­da can kalmaz. Fakat, git, kraldan mühletin arttırmasını iste, beni ve onu birkaç gün, başka bir memlekete götür. Adam onları başka bir köye götürdü. Bir kaç gün orda kaldılar, yine gündüzü sâim geceyi kaim olarak geçiriyordu.

İkinci mühletin bitmesine bir kaç gün kala, kız ona:

Ey arkadaş, ben seni büyük bir Rabb’a taptığını görüyorum, ben senin dinine giriyorum. Ve ecdadımın dinini bıraktım) dedi. Genç:

(Öyle ise nasıl kurtulurum) dedi. Kız:

(Ben sana yardım ederim) dedi. Ona bir binek getirdi. İkisi bin­diler, geceleyin yürür, günüzîeyin gizlenirlerdi.)

Onlar bir gece yolu aşarken, at ayaklarının sesini işittiler. Bak­tılar ki, iki kardeşi ile beraber, ona gönderilen meleklerdir. Kardeşle­rine selâm verdi, hallerini sordu. Kardeşleri dediler ki:

Başımıza gelen yalnız, kazana ilk sokulduğumuzdu. Sonra Fir-devs cennetine çıktık. Allah bizi sana gönderdi ki senin bu genç kız­la evlenmeni görelim. Nikahlarını kıydılar ve döndüler. Genç Şam’a gfeldi, kızla beraber oturdu. Ve bu olay ile meşhur olmuştular. Şam ehli de biliyorlardı. Hattâ bazı şairler, onlar hakkında şiir söyle­mişler:

Bir beyti şudur:

Doğrular, doğruluk hürmetine

Hayatta da ölümde de kurtulurlar.

İbn Asâkir, Ebû Muti’ Muaviye b. Yahyâ’dan rivayet e: göre:

Hulus’lu bir yaşlı, sabah olmuş diye çıkıp camiye gitti. Geceyi camide geçirdi. Kubbe altında iken, düzlükte süvarilerin zil sesini işitti. Baktı süvariler, birbiriyle karşılaşıp birbirine (Nerdeiı geldi­niz) diye soruyorlar. (Bizimle beraber değil miydiniz? dediler. Di­ğerleri (hayır, biz Büdeyle Halid b. Ma*den*in cenazesinden ge­liyoruz) dediler.

Yaşlı adam sabahlayınca, arkadaşlarına durumu anlattı, ikinci gece yarısı posta geldi, Halid b. Ma’danın ölüm haberini getirdi.

İbn Ebi’d- Dünya (Kabirler) kitabında ve İbn Asâkir, Şa’bi’den rivayet ettiklerine göre;

Sahabi olan Safvan b. Ümeyye (radıyallahü anh) bir kabris­tanda idi. Baktı bir cenaze geliyor ve kabrin birisinden acıklı, hü­zünlü bir ses, şiir okuyor:

Kefen, tabut içinde nimet vermiş sana Allah (azze ve celle) : Kabrin karanlığından, toprak kokusundan korkma asla.

Ravi dedi ki: Safvan haberi millete anlattr. Erircesine ağladılar. Sonra Safvan’a (bilir misin, şiir kim için söylendi?) dediler. (Hayır) dedi. Onlar dediler ki:

O bu tabut içindeki hanımdır. Kız kardeşi geçen sene ölmüştü.

(Gelen ses galiba onun kabrinden gelmiştir. Şimdi ölen ablasına kork­ma diyor)

Safvân dedi ki, (Ben ölülerin konuşmadığını bildiğimden bu ses nerden geliyor) diye söylemiştim.

Yine İbn Ebi’d- Dünya, Saîd b. Haşim es-Süllemi’den rivayet et­tiğine göre şöyle demiştir:

Mahalleden bir adam, kızın birisiyle evlenip düğün yaptılar. Eğlence düzenlediler, evleri kabristanın yanında idi. Vallahi onlar, o gece eğlence içinde iken, birden korkunç bir ses işittiler, dizilip din­lediler, baktılar ki, kabirden bağıran bir ses:

Ey fani lehviyyatın lezzetine dalanlar. Bir gün ölüm eğlenceyi silip atar. Sabah nicelerini lezzet içinde gördük, Akşam, ailesinden yetim garip bulduk.

Yine İbn ebi’d- Dünya Salih el-Meri’den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Çok sıcak bir günde kabristana girdim. Kabirleri sönük gör­düm. Sübhanallah, ruh ve cesediniz birbirinden ayrldıktan sonra, kim onları birleştirir, sizi diriltir ve kabirden sizi çıkartır, bu kadar çürüdükten sonra?., dedim.

Ravi dedi ki: O çukurlar arasında bir ses (Yâ Salih) diye çağır­dı, şu ayeti okudu:

(Onun âyetlerinden biri de: (Yer ve göğün onun emri ile dur­masıdır. Sonra sizi yerden istediği zaman hemen çıkarsınız) (49)  O sesten dolayı öyle korktum ki, yüzüstü yere düştüm.

Yine İbn Ebi’d-Dünya, Sabit el-Bennani’den rivayet ettiğine göre; O bir kabristanda kendi kendine konuşuyormuş. Birden gaybdan (Yâ Sabit! Onları sessiz görüyorsun da onların çoğu hüzünde­dir) diye bir ses işitmiş. Yüzünü çevirmiş, fakat kimseyi görememiş.

Yine İbn Ebi’d-Dünya, Beşir b. Mansûr’dan rivayet ejtiğinö göre, Ata el-Ezrâk ona şöyle demiştir:

Kabristana girdiğin zaman, kalbin aralarında bulunduğun ki­şilerle olsun. Çünkü ben, bir kabristanda idim. Kendimi düşünüyor­dum, birden gaipten bir ses:

(Ey gafil, neyi düşünüyorsun, sen nimet içinde dönen (veya azap içinde kıvrananlar arasındasın.) dedi.

Suvar b. Mus’ab, el-Hemedâni nakli ile babasından rivayet edil­diğine göre;

İki kardeş komşusu vardı. Her biri diğerini eşi görülmemiş bir şekilde severdi. Büyüğü îsfehana gitti, küçüğü öldü. Büyüğü yedi ay, onun kabrine gidip geldi. Bir gün arkasından gaybtan bir ses; şu şiiri söyledi:

Ey başkasma ağlayan kendine bak, ağlama.

Kardeşin gibi, ölüm bir gün gelir kavuşur sana Bunun üzerine döndü, kimseyi göremedi, ürperdi. Sıtma tuttu, evine döndü, üç gün sonra öldü ve diğer kardeşinin yanında def­nedildi.

İmam Ahmed, (Zühd) kitabında ve İbn Ebi’d- Dünya, Abdurrahman b. Cübeyr b. Nefir, yoluyla Yezid b. Şurayh el-Heysemi’den rivayet ettiğine göre O bir kabirden şöyle bir ses işitti -.

Şimdi siz bizim gibileri ziyaret ediyorsunuz, biz de hayatta iken sizin gibi idik. Bu sahranın rüzgarı hep eser. Fakat biz mahsuruz, size kavuşamıyoruz. Kim bize gelirse daha dönemez. Burası bizim diyârımızdır ve sizin döneceğiniz yerdir.)

İbn Ebi’d- Dünya, Süleyman b. Yesâr el-Hadremi’den rivayet et­tiğine göre;

Bir cemâat, kabristandan geçerken, kabrin birisinden şöyle bir ses işittilers

Ey kervan siz burda dondurulmadan gidin, Burası gerçek dönüş yeridir. Çokları nimet içindedir, zaman onu silecektir. Diğerleri de azap içindedir, o ne kötü yerdir.

Siz de yakında bizim gibi olursunuz, ölüm bizi değiştirdi sizi de yakında değiştirir.

İbn Cevzi, (Uyun el-Hikayât) kitabında senediyle Muhammed b. Abbâs el-Verrak’dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: _

Bir adam oğluyla beraber yola çıktılar. Bir miktar gittikten son­ra, baba öldü, oğlu onu bir ağaç altında defnetti, yoluna devam etti.

Sonra bir seferinde geceleyin ordan geçti, fakat babasının kab­rine inmedi. Birden gaipten bir sesin, şu şiiri söylediğini işitti.

Gece, ağacı eğerken seni gördüm, Sen ağacın etrafında kimseyi görmedin. Ağaç altında yatan biri var, o buraya geldi. Yanında otursaydın, eğilir selâm verirdi.

Ebû Nuaym, İbn Asakir, Seleme (radıyallahü anha’den rivayet ettiklerine gör) övle demiştir:

Hâlid b. Ma’dan, Kur’an okumasından başka her gün kırk b. teşbih çekerdi. Öldüğü zaman yıkamak için tahtaya konulduğunda, yine elini teşbih çeker gibi oynatmaya başladı.

İbn Asâkir, Ebû Abdullah b. El-Cella’dan rivayet ettiğine göre. şöyle demiştir:

Babam öldü, mağsel üzerine koyduk. Yüzünü açtığımızda baktık, gülüyor. Millet ölüp ölmediğinde şüpheye düştü. Doktoru çağırdılar, göğsünü kontrol etti;

(Bu ölüdür) dedi. Yüzünü açtık, baktık yine gülüyor. Doktor;

Bu sefer (ölü mü, diri mi? bende bilemedim) dedi.

Yıkamak için gelenlerin hepsi de korkmaya başladı. Yıkayamadı. Fadl b. Hüseyin —ki Arif-i Bulanların büyüklerinden birisiydi geldi, yıkadı, namazım kıldı ve defnetti.

Beyhaki, (Delail-i Nübüwet) de Saîd b. el-Müseyyip’den riva­yet ettiğine göre;

Zeyd b. Hârice el-Ensari el-Hazreci Hazret-i Osman (radıyallahü anh) zamanında vefat etti. Göğsünden bir hırıltı işittiler. Sonra şöy­le konuştu:

(Ahmed Ahmed, adı ilk kitaptadır. O doğrudur doğrudur. Ebû Ebû Bekir es-Sıddık, kendi nefsinde zaif’dir. Allah’ın emrinde kavi­dir. Onun da adı ilk kitapta vardır. O doğrudur, doğrudur. Ömer b. el-Hattap o güçlüdür. Emindir, onun da adı Uk kitapta vardır, doğrudur, doğrudur. Osman b. Affan onların yolundadır.. Dördü geçti. İki kaldı. Fitneler geldi. Kuvvetli zayıfı yedi. Kıyamet koptu. Ordumuzdan Besrais hakkında bir haber gelecektir. Bilir misiniz Bes-raris nedir?)

Râvı Şaîd b. Museyyib dedi ki:

Sonra, Hatma kabilesinden bir adam öldü. Üzerine elbiseleri atıldı. Göğsünden bir hırıltı işitildi. Sonra konuşmaya başladı, dedi

(Hazredoğru konuştu, doğru konuştu.)

Beyhaki dedi ki, bu isnad sahihdir. Çok delilleri vardır, sonra o ve İbn Ebi’d- Dünya ve Ebû Nuaym —(Delail) de— ve İbn Neccâr Tarih) inde, îsmail b. Ebû Halit’den şöyle dediğini rivayet etmiş­lerdir:

Yezîd b. Nûman b. Beşir, Kasım b. Abdurrahmanın ders hal­kasına geldi. Babası Nûman’dan bir risale getirmişti. Risalenin met­ni şudur:

Bismillahirrahmanirrahim: Nûman b. Beşir’den ümmü Abdul­lah binti Ebû Haşim’e:

Selâm sana, seninle beraber Allah’a hamd e diyorum. Ondan baş­ka ilah yoktur. Sen bana Zeyd b. Harice hakkında bir şeyler yaz­man için mektup göndermişsin.

Boğazına bir ağrı girdi, öğle ile ikindi namazları arasında öldü. Onu yatırdık, örttük. Ben ikindiden sonra, makamımda teşbih çe­kerken birisi geldi. Zeyd vefatından sonra konuştu dedi. Ben hızla yanma gittim. Ensardan bir cemâat etrafında toplanmıştı.

O şöyle konuşuyordu:

Ortadaki hiçbir şeyden korkmayan kavmin en metin adamıdır. İnsanlara, güçlülerin zayıfları yemesine fırsat vermezdi. Abdul­lah (50)  EntiVül-Müminindir, doğrudur, doğrudur. Bu ilk kitapda var­dır, sonra dedi:

Osman Emirülmü’mindir, o insanların çok kusurlarını affeder, iki gece gitti, dört kaldı, insanlar ihtilafa düştüler, birbirini yediler. Düzen yok… Kayınlar helal görüldü. Sonra müminler hatâlarından döndüler. Allah’ın kitabına ve kaderine uyun dediler. Emirinize yönelin, dinleyin, itaat edin. Kim yüz çevirirse, o hiç bir kanı uhdesine almasın. Herşey kaderdir… Allahû Ekber, işte Cennet! işte Cehen­nem! İşte peygamberler, işte sıddıklar.

Selâm sana yâ Abdullah b. Revaha: Benim için Hâriceyi babasına haber verdin mi? Ve Sa’dı da… o İkisi Uhut’da öldürüldüler.

Evet o cehennem ateşidir, derileri soyar, yüz döndürüp kaçan­ları çeker alır; mal toplamış kaplara doldurmuş olanları) dedi. Son­ra sesi kesildi.

Milletten daha Önce ne dediğini sordum. Dediler (51) Ondan (ensıtu ensıtu: susunuz, susunuz) diye işittik. Birbirimize baktık, gör­dük ki: Ses örtü altından geliyor. Yüzünü açtığımızda dedi ki:

(Bu Ahmed Rasûlüllah‘dir. Selamun aleyke Yâ Resûlallah ve Rahmetüllahi ve berekâtuhü) sonra dedi:

Ebû Bekir es-Sıddik, Rasûlüllah‘ın halifesidir. Nefsinde zayıf Allah’ın emrinde güçlüdür. O doğrudur, doğrudur. İlk kitapda vardır.

(Numan’ın risalesi bitti.)

Sonra Beyhaki, başka bir yönden, bunu îsmail b. Ebû Halit’den rivayet etmiştir ve bunu da ilave etmiştir. Râvi îsmail hadisin başı­nı rivayet ettikden sonra demiş ki:

Hazret-i Osman’ın halifeliğinden iki sene geçmişti. İki gece iki se­ne demektir. Ben diğer baki kalan dört senede ne olacağını bekliyor­dum. Bu dört senede lraklıların İftirası ve muhalefeti çıktı. Valileri olan Velid b. Akabe’ye dil uzattılar, iftira ettiler.

Beyhaki dedi ki, bu isnad da sahihtir. Bunu Habip b. Salim yine Nûman b. Beşir’den nakletmiştir. İbn Müseyyip rivayetinde olduğu gibi onda (Bisraris) den de söz etmiştir. O rivayette anlatılan durum şudur:

Rasûlüllah‘m mührü Hazret-i Osman’ın eline idi. Hilafetin altıncı se­nesinde o da mühre imzasını koydu. İşte o zaman memurları değiş­ti. Fitneler zuhur etti.

Beyhaki, demiş ki öldükten sonra konuşanlar hakkında, çok kişilerden sahih senedlerle rivayetler vardır.

Sonra, o ve İbn Ebi’d- Dünya ve İbn Asakir, Abdullah b. Ubeyd el-Ensari’den rivayet ettiklerine göre;

Müseylime-i Kezzab’ın ölülerinden bir adam, (Muhammed Besulu ilah, Ebû Bekir es-Sıddık, Osman el-Emir er-Rahim,) dedi. Ömer için ne dediğini bilmiyorum.

Beyhaki, İbn Asâkir, başka bir tarikle ondan rivayet ettikle­rine göre, şöyle demiştir:

Onlar, Sıffîn veya Cemel günü ölüleri gömerken, Ensar’dan, ölen bir adam:

(Muhammed Rasûlüllah, Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer eş-Şehid, Os­man er-Rahim) dedi, sonra sustu.

Buhari Tarihlinde ve İbn Mende, Abdullah b. Ubeyd el-En-sari’den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Sabit b. -Kays b. Şemmas’ı defnedenler içinde idim. Yemâme harbinde şehid düşmüştü. Onu kabrine koyduğumuz zaman işittik ki diyor.

Muhammed Rasûlüllah, Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer, eş-Şehid, Os­man Emin Rahim. Ona baktığımızda gördük ki, ölüdür.

Taberâni (el-Kebir) de Nûman b. Beşir’den rivayet et­tiğine göre, şöyle demiştir:

Bizden Harice b. Zeyd isminde bir adam öldü. Onu bir elbise ile örttük. Kalktım, namaz kıldığımda birden bir ses işittim. Baktım cenaze depreniyor ve şöyle diyor:

Kavmin en güçlüsü ortancası olan Abdullahtır.(52)  EmirüT-Mü-minin olan Ömer, vücutça da güçlüdür. Allah’ınTice yani babasının ne yaptığını sordu. Sonra, arkamda Bisraris alındı dedi ve sesi kesildi. İbn Asâkir, Enes radıyallahü anh’dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Zeyd b. Hârice öldüğü zaman yıkamak için cenazesine gittik. Üzerine su döktüğümüzde şöyle konuştu:

(İki geçti, dört kaldı. Zengin fakiri yedi. Dağıldılar. Aralarında düzen yok. Ebû Bekir yumuşaktır, rahimdir. Ömer kâfirlere karşı şiddetlidir, Allah yolunda kmayıcılarm kınamasından korkmaz. Os­man (radıyallahü anhüm ecmain) yumuşaktır, müminlere merha­metlidir. Siz Osman’ın yolundasınız. Dinleyin, itaat edin,) Sonra se­si düştü; dil hareket ediyordu. Fakat cesed ölüydü.

İbn Ebi’d- Dünya, Yezid b. Saîd el-Kureşi tarikiyle Ebû Abdul­lah es-Şami’den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Bizans’a karşı savaştık. Bizden bir gurup düşmanın izini takip etmek için çıktılar. Onlardan iki adam ayrı gittiler. O ikisinden bi­risi dedi ki .

Biz o durumda iken yaşlı bir Rumla karşılaştık. Çıkm meyda­na dedi. Biz ona saldırdık. Bir müddet savaştıktan sonra arkadaşım şehid düştü. Ben döndüm, diğer arkadaşlarımı arıyordum. Dönüş­te kendi kendime dedim. Anam ağlasın, arkadaşım Cennete koştu. Ben ise dönüp arkadaşlarıma koşuyorum. Bunun üzerine döndüm, O Rumla vuruşmaya başladım. Ben onu tuzağa düşürmek istedim. O beni omuzladı, yere vurdu, göğsüme oturdu, beni öldürmek için yanından bir şey çekti. Ölen arkadaşım geldi, elini saçlarına doladı, onu yere attı. Onu öldürmeme yardım etti. Benimle hayli yol aldı, durumunu anlatıyordu. Ta bir ağacın altına geldik, orda eski haline döndü, ölü olarak yere uzandı. Sonra döndüm, arkadaşlarıma du­rumu anlattım.

Yine, İbn Ebî Duaya Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’den rivayet ettiğine göre; şöyle demiştir:

Geçmişte, Bizans topraklarına saldıran bir gurup genç vardı. Bir seferinde esir düştüler. Hepsi yakalanıp krala götürüldüler. Kral on­lara kendi dinine girmelerini söyledi. Onlar, reddettiler. Kral nehir kenarında bir tepede oturdu, onları çağırdı, birisinin boynunu vur­du. Adam nehre düştü. Baktılar ki, başı onlara karşı durmuş yü­züyle onları selamlıyor ve şu ayeti kerimeyi okuyor:

(Ey nefs-i mutmainne, kendin razı olmuş ve kendinden razı olun­muş olarak Rabbine dön. Kullarımın içine gir, Cennetime dahil ol.) (53)

Yine İbn Ebî Dünya Said el-Ammi’den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Bir cemaat, denizde savaşmak için çıktılar. Beraberlerinde bin­mek için, hasta bir genç yanlarına geldi. Önce reddettiler, sonra, onu da gemiye aldılar. Düşmanla karşılaştıklarında en iyi dayanan o genç oldu. Sonra şehid düştü. Başıyla gemidekileri selamladı ve şu âyeti okuyordu i

(Şu âhiret diyarını, yeryüzünde üstünlük istemeyen bozguncu­luk yapmayanlara veriyoruz. Âkibet, müttakinlerindir.) (54)

Sonra suyun içine batıp kayboldu.

El-Hâfız, Ebû Muhammed el-Hailal (Kerâmât’ül-Evliya) kitabın­da, senediyle Ebû Yusuf el-Gasili’den rivayet ettiğine göre şöyle de­miştir:

İbrahim b. Edhem Şam’da yanıma geldi. Bana, (Bugün çok acip bir şey gördüm) dedi. Ben (Nedir o?) dedim. O dedi ki:

Ben şu kabirlerden birisinin başında durdum. İçinden saçı bo­yanmış (yani aklaşmış) yaşlı bir adam çıktı. Bana:

(Yâ İbrahim: Allah beni senin için diriltti) dedi. Ben, Allah sa­na ne yaptı? dedim. O dedi ki:

Çirkin bir amel ile Allah’ın huzuruna girdim. Bana üç şeyle hu­zuruma geldiğinden seni afvettim, dedi. Beni seveni seviyorsun. Göğ­sünde zerre miktar haram içki yoktur. Akla boyanmış saçlarınla hu­zuruma girdin. Ben yaşlıların akını ateşle yakmaktan utanının.

Sonra kabir yaşlmm üzerine kapandı.

İbrahim b. Edhem, dedi ki, Yâ Yûsuf ne acaip şey! Allah1 dan iste. sana daha acipleri göstersin.

Beyhaki, Şuâb-ı İman’da senediyle, Nişabur kadısından rivayet ettiğine göre;

Yanına bir adam girmiş, kadıya demişler ki, bu adamda acip bir haber var. Kadı (nedir) demiş. Adam demiş ki:

Ben kefen soyan birisiydim. Kabirleri, devşirirdim. Bir hanım öldü, kabrini öğrenmek için gittim namazına katıldım. Gece karan­lığı çökünce, kabrini deştim, kefeni açmak için elimi saldığımda ha­nım:

Sübhanallah, Cennetlik bir adam, Cennetlik bir kadını soyu­yor. Bilmez misin sen namazımı kılanlar içinde idin. Ve Allah nama­zımı kılan herkesi affetti) dedi.

El-Muhamili (Emâli) smde, Abdulaziz b. Abdullah b. Ebû Se-leme’den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Adamm biri Şam’da, hanımıyla beraber, harmanda bulunurken, (Daha önce de, bir oğlu Allahm emriyle şehid düşmüştü.) Bir süva­rinin bu tarafa doğru geldiğini gördüler. Babası işte oğlumuz geli­yor dedi. Hanımı, şeytandan sakın, oğlumuz bir müddet önce şehid edilmedi mi? Galiba sen ona düşkünsün! dedi. Adam işine döndü, istiğfar etmeye başladı. Süvari yaklaşırken baktı. (Hanını! Vallahi işte oğlundur,) dedi. Hanım da baktı. (Evet vallahi odur) dedi. Sü­vari orda durdu; babası dedi ki:

Oğlum; daha önce şehid düşmedin mi? O:

Evet, fakat Ömer b. Abdülaziz şu anda vefat etmiş Şehidi er, onun cenazesinde bulunmak için Rablerinden izin istediler. Ben de onlardandım… Size selam vermek için de Allah’dan izin istedim, dedi. Onlara dua etti ve ayrıldı. Sonra, Ömer b. Abdülazâzin (radıyallahü anh) o saatlerde vefat ettiği anlaşıldı.

Bunlar senedli haberlerdir. Hadis İmamları kitablarmda sened-leriyle rivayet etmişlerdir. Ben Yafii’nin anlattığını teyid ve tasdik için burda naklettim.

Yafii dedi ki:

İyi veya kötü, ölülerin görünmesi bir nevi keşiftir. Müjde için veya meviza için, veya Ölünün hayrı yahut borcunun ödenmesi gibi bir maslahatı için, Allah onu izhar eder. Bu görünme, galiben rü­yada olur. Bazen de yakazada olur. Bu ikincisi ehl-i hâl ve evliya­nın kerametlerinden sayılır.

Yine Yâfii başka bir yerde demiş: Ehl-i Sünnet mezhebi odur ki:

Ölülerin ruhları Allah’ın izniyle, özellikle Cuma geceleri ya gök­ten veya yerden kabirlerdeki cesedlerine gelirler, otururlar, konu­şurlar. Allah, nimet ehline nimet verir, azap ehline de azap verir.

Yine demiş ki, ala-yi üliyinde veya esfel-i safilinde nimet veya azap gören yalnız ruhlardır. Kabirde ise ruh ve cesed beraber nimet veya azap görürj (Yafii’nin sözü bitti.)

İbnü’l-Kayyim demiş: Hadisler ve asar denilen sahabelerin söy­ledikleri gösteriyor ki:

Kabrin ziyaretine gelen ne zaman gelirse gelsin, ziyaret edilen onu tanır, sesini; işitir. Onunla ünsiyet eder. Selâmını geri çevirir.

Bu şehidler ve diğer ölüler hakkidna da geçerlidir. Bu durum belli bir vakte mahsus değildir. Ve vakte mahsus olduğuna delâlet eden, Dahhak’m naklettiği haberden daha sahihtir. Çünkü, Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti için, ölülere düşünür ve işi-tirlermiş gibi selam vermeyi emretmiştir.

Müslim, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh’dan rivayet ettiğine gö­re, Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kabristana çıktı:

(Ey müminler cemaati, selam size olsun. Ve inşaallah bizde pe­şinizden geleceğiz.) diye buyurdu.

Nesai, İbn Mâce, Büreyde (radıyallahü anh) ‘den rivayet ettik­lerine göre, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) , sahabeler kab­ristana çıktıkları zaman, onlara şöyle demeyi öğretirdi:

Es-selâmün aleyküm, ey müslüman kabristanlüar. Siz öncüleri-mizsiniz, biz de arkanızdan geleceğiz, Allah’dan bize de size de afi­yet diliyorum.

Müslim, Âişe (radıyallahü anhâ) ‘den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Yâ Resûlallah ölülere ne diyeyim dedim. Buyurdu ki, şöyle de:

Ey Müslüman kabristanlılar size selâm olsun. Allah bizden Ön­cekileri de sonrakileri de affetsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız.

Tirmizi, İbn Abbâs (radıyallahü anh) ‘dan rivayet ettiğine göre;

Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine kabristanından geçti. Yüzüyle onlara yöneldi. Esselamu aleykum ya ehl-el-kubûr, Allah sizi mağfiret etsin. Siz öncülerimizsiniz. Biz de peşinizden ge­leceğiz, dedi.

Taberani, Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh) ‘den rivayet etti­ğine göre, o bir kabristana yaklaşarak şöyle demiş:

Ey ehl-i iman olan kabristanlılar, siz öncülerimizsiniz. Bizde si­ze yakında yetişeceğiz. Allah bizi de sizleri de mağfiret etsin. Afvı ile muamele etsin,

İbn Ebî Şeybe, Sa’d b. Ebû Vakkâs (radıyallahü anh) ‘dan. rivayet ettiğine göre;

O tarlasından dönerken, şehidlerin kabrinin yanından geçiyor­du. (Esselamü Aleyküm, inşaallah bizde size kavuşacağız) derdi, son­ra arkadaşlarına:

(Şehidlere selâm vermez misiniz? Onlar selâmı iade ederler,) di­ye onları uyarırdı.

İbn Ömer, (radıyallahü anh) ‘den rivayet edildiğine göre;

O gece olsun, gündüz olsun, selâm vermeden hiç bir kabrin ya­nından geçmezdi.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) ’dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Tanıdığın kabirler yanından geçersen (selam size ey kabirdekiler) de, tanımadığın kabirlerin yanından geçersen (selam müslümlara olsun) de.

Ebu’l-Hasan’dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Kim kabristana girerse ve (Ey çürümüş cesedlerin dağılmış kemiklerin Rabbi, bunlar dünyadan sana iman ederek çıktılar. Katından onlara bir ruh benden de selam indir) dese, Adem (aleyhi’s-selâm) ’in yaradılışından bu yana ölen her mü’min ona istiğfar eder.

İbn Ebi’d-Dünya, yukardaki hadisi, şu ibare ile rivayet etmiştir: Adem zamanından kıyamete kadar ölen ve öleceklerin sayısınca, Allah ona hasenat yazar.)

İbn Ebi’d- Dünya, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) ‘dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Kim kabristana girer, onlara istiğfar eder ve onlara rahmetle dua etse, onların cenazesinde bulunmuş ve namazlarını kılmış sa­yılır

Ezher b. Mervân’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Bişr b. Manur’un bir odası vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, kapıyı kilitler, kabristan tarafından penceresini açar, kabir­lere bakardı

İbn Ebi’d- Dünya, Beyhaki, (Şuab) da İbn Ömer (Radıyalİkhû anh) ‘dan rivayet ettiğine göre; O bir cenaze gördüğü zaman, kabristana gider, onlara dua ve istiğfar ederdi

Yine İbn Ebi’d-Dünya ve Beyhaki, Asım el-Hacderi akrabas| bi­risinden rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Ölümünden senelerce sonra Âsim el-Hacderiyi rüyamda gördüm. Ben (ölmedin mi?) dedim. O;

(Evet) dedi. Ben:

(Nerdesin) deyince o şöyle dedi:

Vallahi ben Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Ben ve bir gurup arkadaşlarım, her Cuma gecesi ve sabahı Bekir b. Abdullah el-Müzeni’nin yanında birleşiyoruz. Sizin durumlarınızı görüşüyoruz.

Bent

Cesedleriniz mi yoksa ruhlarınız mı görüşüyor? dedim.

O:

Nerde? Cesedler çürüdü, görüşen yalnız ruhlardır, dedi. Ben:

Bizim sizi ziyaret ettiğimizi biliyor musunuz? dedim. O:

Biz Cuma gecesi ve Cuma günü, ta Cumartesi sabahına kadar ziyaretlerin farkına varırız, dedi.

Ben:

Neden diğer günlerde farkına varmıyorsunuz, dedim.

O:

Bu Cuma gününün fazilet ve şanının büyüklüğü içindir, dedi.

Yine İbn’Ebi’d-Dünya ve Beyhaki, Bişr b. Mansûr’dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Adamın biri kabristana gidip gelirdi. Cenazelerin namazını kı­lardı. Akşamladığı zaman kabirlerin başında durup:

Allah vahşet ve yalnızlığınızı ünsıyete çevirsin. Garipliğinize acı­sın. Günahlarınızı affetsin. Hasenatınızı kabul etsin derdi ve bundan başka bir şey ilave etmezdi.

O adam demiş ki: Bir gün akşamladım. Ehlime gittim. Kabris­tana varmadım. O gece ben uyurken bana gelmiş, büyük bir top­luluk gördüm. Ben, (kimsiniz? Ne işiniz var?) dedim. Onlar, biz kabirdekileriz, dediler:

Ben:

Neden geldiniz, dedim.

Onlar:

Sen ehline dönerken bizi hediyeye alıştırdın.

Ben:

Nedir o hediye dedim.

Onlar:

Bize ettiğin dualardır, dediler.

Ben:

Öyle ise devam edeceğim dedim.

Yine İbn Ebi’d-Dünya, Ebû Teyyah’dan rivayet ettiğine göre demiştir:

Mutarrıf isminde birisi her gece görünüyordu. Cuma günü ol­duğunda ancak sabaha doğru gelirdi. Kırbacı, yolunu aydınlatıyor­du. Bir gece kabristana doğru gelirken, atı üzerinde esnedi. Kabirdekilerin bütününü herkes kendi kabrinin üzerinde oturmuş gibi gör­dü. Dediler ki: Bu mutarrıf tır. Demek Cuma günüdür.

Ben:

Siz de Cuma gününün varlığını biliyor musunuz? dedim. Onlar:

Evet, biz o gecede kuşun ötmesini dahi biliriz. Ben Mutarrife, onlar ne diyorlar? diye sordum.

O

Selâm selâm, salih bir gün diyorlar, dedi.

Yine İbn Ebi’d- Dünya ve Beyhaki … Süfyân b. Uyeyne* yısınm oğlundan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Babam öldü, büyük bir sabırsızlık içinde, kaldım. Her gün kab­rine giderdim. Sonra gitmemeye başladım. Rüyada onu gördüm. Ne­den bize gelmekten alıkonuyorsun, dedi.

Ben:

Benim geldiğimin farkına varıyor musun? dedim.

O

Evet, bilmediğim hiç bir seferin olmamıştır. Sen bize geldiğinde seninle sevinirdim. Çevremizdekiler de senin duanla sevinirlerdi;, dedi.

Sonra ben, artık daha sık ziyaretine giderdim.

Beyhaki, Ebû Derda (radıyallahü anh) dan rivayet ettiğine gö­re Haşim b. Muhammed şöyle demiştir:

Ehl-i ilim bir adamdan işittim diyordu i

Ben uzun bir müddet babamı ziyaret ederdim. Bir gün ben top­raktan başka bir şey ziyaret etmiyorum, dedim. Bana rüyamda gös­terildi, dedi ki:

Oğlum neden eskiden ziyaretimize geldiğin gibi geliyorsun? Ben:

Topraktan başka bir şey görmüyordum, dedim. O:

Yapma oğlum, vallahi sen bize teşrif ettiğinde komşularım ba­na müjde veriyorlardı. Ayrıldığında da Küfeye gidinceye kadar da seni müşahede ediyordum, dedi.

İbn Ebi’d-Dünya, Beyhaki, Osman b. Sûret’den rivayet ettikle­rine göre: O şöyle demiştir;

Anam ehl-i ibadet idi. Ona (Rahibe) denilirdi. Öldüğü zaman her Cuma gecesi ziyaretine gelir ona ve kabristandakilere dua ye istiğfar ederdim. Bir gece onu rüyada gördüm.)

Nasılsın anacığım, dedim. O dedi ki:

— Oğlum, ölümün sıkıntısı çetindir. Allah’a hamd olsun, ben güzel bir berzahtayım. Çiçekler içinde âlâ kumaşlar üzerinde yatıyorum.

Ben:

— Bir ihtiyacın var mı, dedim.

O:

.— Evet, dedi.

— Nedir, dedim. O:

— Bize yaptığın ziyaret ve duayı terketme. Ben Cuma günü se­nin gelmenle ünsiyet buluyorum. Evinden buraya doğru geldiğin za­man, (Yâ Rahibe bir akraban ziyaretine geldi) derler. Ben sevini­rim. Etrafımdaki ölülerde sevinir.

Selefî dedi ki:

İskenderiyede Ebu’l-Bereket Abdulvahid b. Abdurrahman’dan, O da anasından şöyle dediğini rivayet etmiş:

(Ölümünden sonra anamı rüyamda gördüm. Bana dedi ki kızım ziyaretimize geldiğin zaman bir müddet kabrimin başında otur ki, sana bakmaktan doyayım. Sonra, bana rahmetle dua et. Çünkü rah­metle dua ettiğin zaman rahmet aramızda perde olur, beni senden ayırır. (Dolayısıyle ayrılışın bana ağır gelmez.)

Hafız b. Recep dedi ki: Ali biri Abdussamed, Ahmed el-Bağda diden, o da babasından, nakline göre, Kostantin b. Abdullah er-Rumi, Esed biri Musa’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Bir dostum vardı, öldü. Onu rüyada gördüm. Bana diyordu ki Sübhanallah, filan dostunun yanına geldin, ona okudun, ona rah met istedin. Bana ise gelmedin, yaklaşmadın da… Ben:

— Nerden biliyorsun, dedim.

— Dostunun ziyaretine geldiğin zaman seni gördüm, dedi. Ben:

— Nasıl görüyorsun? Halbuki toprak altında idin? dedim.

O:

Görmedin mi? Su cam içinde (nasıl) görünüyor, dedi. Ben:

Evet, dedim.

O:

İşte aynen öyle, biz bizi ziyaret edenleri görüyoruz. (55)

Mühim Bir Mesele

Ebû Davud, Tirmizi-sahih gördüğü bir rivayetle Ebû Temime el-Huceymi radıyallahü anh hadisinden rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ‘ın yanına geldim. (Aleykes-selam) sana selam Yâ Resûlallah, dedim. Buyurdu ki (sa­na selâm) deme. Çünkü, bu mevtanın selamıdır.

Bu gösteriyor ki, mevtaya selâm vermekle sünnet olan vecih, (Aleyküm es-Selâm) demektir. Halbuki, Rasûlüllah‘ın (Esselâmü Aleyküm dare kavmin müminin) dediği hadis dahi sahihtir. İşte bu­nun için bu iki hadisi birleştirmek lazım. Hatta bâzıları demiş ki; bu, birinci hadisten daha sahihtir. Bâzıları da demiş ki sünnet olan birinci hadistir ki onda o şeklin diriler için kullanılmaması için uya­rılmıştır.

İbnü’l-Kayyim, Bedâi’ kitabında bunu şöyle cevaplandırmıştır; Bu ihtilaf hadisin maksadını anlamamaktan ileri gelmiştir.

Çünkü Resul-i Ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) (Bu ölü­lerin selâmıdır) demesi Ondan bir emir ve nehy değildir. Sadece, o zaman mutad olan ve cahiliyette insanların kullandığı şekli bil­dirmektir. Çünkü, Onlar ölünün ismini dua ve selâmdan önce zik­rederdi. Nasıl ki şâir demiş:

Sana Allah’ın selâmı olsun ey Kabs b. Asım.

Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) mersiyesinde de olduğu gibi.

Sana selam olsun Ey Emirim.

Ve mübarektir o ezik vücudun

Bu tip kullanış, Arap şiirlerinde çoktur. Demek mevcut bir du­rumu bildirmek, caiz olduğunu göstermediği gibi, sünnet olduğunu hiç göstermez.

Sonuç: Rasûlüllah‘m kullandığı yeni selâm lafzının önce söy­lendiği hadisin sünnet olduğudur.

Eğer deseniz, dirilere selam vermenin cevabı beklenilir. Onun için önce selâm söylenilir. Halbuki bu durum ölüler için geçerli de­ğildir.

Biz de deriz ki, ölülere selâm vermek onların cevap verdikleri umulduğu içindir. Nitekim hadiste, cevap verdikleri varit olmuştur.

Yine İbn-ül Kayyim, demiş ki:

Güzel nüktelerden birisi de, hayırlı duanın en güzel şekli dua­nın kendisi için dua edilenden önce olmasıdır. Şu ayeti kerimeler gibi…

Beddualarda en iyi şekil, beddua edilenin duadan 6nce gel sidir. Şu âyet-i kerimeler gibi:

İbn Kayyim bu nüktenin sırrını da anlatmış. Esrar Et-tenzil ki­tabımda anlattığımdan dolayı kısa kesiyorum.          “

(1)  İbrahim, 27

(2)  Taha. 55

(3)  İbrahim, 62

(4)  Taha, 124

(5)  Mutaffİfin, 5, 6

(6)  Mutaffİfin, 7-9

(7)  İbrahim, 27

(8)  Tafha, 124

(10)  İbrahim, 27

(23)  Taha: 127ı

(24)  Mümtehine: 13

(25)  Kefen İan demektir. Türkçe kefensayan denilir

(26)  Büyük bir müttehittir

(27)  Yasın: 76

(30)  Haffar Kabir kazıyan (mezarcı) demektir. Bu zat devamlı olarak bu işi yaptığı için bu lakabı almıştır.

(31)  Rum: 44.

(32)  Ali İmran: 170.

(33)  Fecir: 27-30

(34)  Fecir: 27-30.

(36)  Cariye, burada kız manasmdadır

(39)  Allah’ın yüce huzurunda demektir.

(40)  Nisa, 69

(41)  Bakara, 189

(42)  Nemi, 77

(43)  Râd, 24 –

(44)  (79)

(45)  Kehf, 9

(46)  Ankebut, 1

(47)  Araf, 201

(48)  Rahman, 46

(49)  Rum, 25

(50)  Ebu Bekir Es-Sıddik’ı kasdediyor

(51)  Ebu Bekir Es-Sıddik’ı kasdediyor

(52)  Ebu Bekir Es-Sıddık…

(53)  Fecîr, 27-30

(54)  Kasas, 83

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler