İrâde-i cüz’iyye risâlesini Muhammed Akkermânî “rahmetullahi aleyh” yazmıştır:

Dehr [veyâ İnsan] sûresindeki, “Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzû edersiniz!” meâlindeki âyet-i kerîmeden, Ebül-Hasen-i Eş’arî imâmımız “rahmetullahi teâlâ aleyh” “Allahü teâlâ, sizin istemenizi dilemedikce, birşey isteyemezsiniz!” manâsını anlamıştır. Ya’nî, Allahü teâlâ dilemedikce, kul, irâde-i cüz’iyyesini kullanamaz demiştir. Eş’arî mezhebine göre, kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakta mecbûr oluyor. Çünki, Allahü teâlâ, bir kimsenin birşey yapmaya irâde-i cüz’iyyesini kullanmasını dileyince, o kimse irâde etmeğe, istemeğe mecbûr olur. İrâde-i cüz’iyye, mevcûd ve mahlûk oluyor. Böyle olunca, şeytân, insana: Ey kul! Niçin zahmet çekersin? Allahü teâlâ bir işini istemezse, sen o işi irâde edemezsin! derse, şeytâna cevâb verilemez. Kul fâil-i muhtâr olmaz. İbâdetlerine sevâb, kötülüklerine azâb vermeğe sebeb bulunmaz. Kul, Allahü teâlânın dilediğini dilemekte, o işin yapılmasına, âlet olmaktadır.

Ebû Mensûr-i Mâtürîdî “rahmetullahi teâlâ aleyh” imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” anladığını açıklayarak buyurdu ki, “İrâde-i cüz’iyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz. İrâde-i cüz’iyye, kullarda bir hâldir. Kuvveti, birşeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakda serbesttir. Mecbûr değildir”. Bu mezhebe göre şeytâna: İrâde, bende bir hâldir. İyiliğe kullanırsam, Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz, diye cevâp verilir. Allahü teâlânın, kul irâde etmeden de, yaratması câiz ise de, ihtiyârî olan işleri yaratmağa, kulların kalblerinin ihtiyâr ve irâde etmesini sebeb kılmışdır. İrâde-i cüz’iyyemizin sebeb olması da, Allahü teâlânın irâdesi iledir. Kul, bir iş yapmağı ihtiyâr ve irâde edince, yanî tercîh edip dileyince, Allahü teâlâ da, o işi irâde ederse o işi yaratır. Kul ihtiyâr ve irâde etmezse, ihtiyârî olan o işi yaratmaz. Şu hâlde, kul irâde-i cüz’iyyesini ibâdete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibâdeti yaratır. Eğer günâhlara sarf ederse, günâhları yaratır. O zamân kul, dünyâda fenâ olur, âhırette azâp görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytân birşey diyemez.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin ma’nâsını, Ebû Mensûr-i Mâtürîdî “rahmetullahi teâlâ aleyh” şöyle açıklıyor: “İhtiyârî işleriniz, yalnız sizin irâdenizle olmaz. Sizin irâdenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irâde edip yaratır.” Görülüyor ki, işi yapmakta, kullar müstekıl değildir.

Mu’tezile yolunda olanlar, insan bütün işlerini, kendisi yaratır diyorlar. Yaratmakta, kulları Allahü teâlâya şerîk ediyorlar. [Îrân’da, kendilerine şî’î adını veren kimseler de, kazâ ve kadere, mu’tezile fırkası gibi inanıyor. Böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılıyorlar. (Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-ı Kirâm) kitâplarında, değerli kitâblardan alarak, bunların yazılarına uzun cevâb verilmiş ve kazâ kader bilgisi anlatılmıştır. (Mevâhib-i ledünniyye)de, Bedr gazâsını anlatırken, irâde-i cüz’iyye uzun bildirilmiştir. (Eshâb-ı Kirâm) kitâbında da büyük âlim, veliyy-i kâmil, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh”de (İrâde-i cüz’iyye) risâlesi vardır. Mevlânâ’nın kardeşi Mahmûd Sâhib’in oğlu Muhammed Es’ad “rahmetullahi aleyhim”, (Bugyet-ül-vâcid) kitâbının 9. mektûbunda, bu risâleyi neşr etmişdir. Kitâb 1334 [m. 1915] de Şâm’da basılmışdır. Kitâpta, risâlenin şerhleri ve şârihleri de bildirilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (İkdül-cevherî) kitâbında kulun ihtiyârını ve irâde-i cüz’iyyesini uzun anlatmaktadır. Abdülhamîd Harpûtî, bunu şerh ederek (Simtul’ abkarî) ismini vermiş, 1305 [m. 1888] de İstanbul’da basılmıştır.]

İnsanın ihtiyârî hareketi, 4 şeyle meydâna gelmektedir:

1- O işi dimâgında tasavvur etmek, hâtırlamak.

2- O şeyden lezzet duymak.

3- Sonra, o işi yapmağı kalbi ile ihtiyâr etmek, seçmek ve irâde-i cüz’iyyeyi kullanmak. Yanî hareket etmeği dilemek.

4- Hareketin meydâna gelmesi. Birinci ile ikinciyi Allahü teâlâ yaratıyor. Çünki, tasavvur ile şevk, var olan şeylerdir. Var olan, yaratılmağa muhtâctır. İhtiyâr ve İrâde-i cüz’iyye, kuldandır. Hareketi yaratan, Allahü teâlâdır. Kuldan ihtiyâr ve irâdenin meydâna gelmesi de, ancak önce tesavvur ve şevk yaratılması ile olur. Meselâ, bir kimse, sadaka vermeği ve sevâbını tesavvur eylese, kendisinde şevk veyâ nefret hâsıl olur. Bunu ihtiyâr ve irâde eder veyâ etmez. Şevk, irâde demek değildir. Nefret de, irâdeyi kullanmamak değildir.

Allahü teâlânın kazâsı, takdîri ve Levh-i mahfûza yazması, ilm-i ezelîsine uygundur. Bilgisi de, bildiği şeylere tâbi’dir. Yanî herşeyi, ileride ne zemânda ve nasıl olacak ise veyâ olmayacak ise, ezelde öylece bilmişdir. Bildiğini takdîr eder ve yazar. Bundan dolayı, cebr olmaz. İlerdeki şeyler, ilmine tâbi’ olsaydı, cebr lâzım gelirdi. Allahü teâlânın ilmi, eşyânın yaratılmasını ve sıfatlarını, hâllerini îcâb etseydi, cebr olurdu. Fakat, böyle değildir. Bunun aksinedir. Allahü teâlânın yardımı ile sözümüz temâm oldu.

(Dürr-i yektâ) şerhinin sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, “İnsanların kalbleri ile veyâ bedenleri ile yapdıkları her işin ve canlılarda ve cansız şeylerde meydâna gelen her işin, Allahü teâlânın ezelde bilmesi ve dilemesi ve halk etmesi ile olmalarına kader ve takdîr denir. İnsan birşeyi yapmağı veyâ terk etmeği ihtiyâr ve irâde eder yanî kuvvetini kullanır. Sonra, Allahü teâlâ da, bunu irâde eder, kudretini kullanırsa, bu şey olur. İlk ikisine kesb, son ikisine halk denir. Bu şeyi Allahü teâlâ, beğenirse tâ’at olur. Bunun için, insana âhıretdte sevâb verilir. Bir tâ’at yapılırken, sevâb kazanmak niyyet edilirse, kurbet olur. Beğenmezse ma’sıyyet, yanî günâh olur. Âhıretde itâb veyâ ikab olunur. Mekrûh işleyen veyâ müekked sünneti özürsüz terk etmeği âdet edinen, itâb olunur, azarlanır. Farzı terk eden veyâ harâm işliyen, tevbesiz ölür ve şefâate, afva kavuşmazsa, ikab olunur, yanar. İnsanda ihtiyâr ve irâde ve kudret, yanî kesb bulunduğuna inanmıyan (Mürted) olur.”

[Allâme Ahmed bin Süleymân bin Kemâl pâşanın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Levhi’l-mahfûz ve Ümm-ül-kitâb) ismindeki risâlesi ile, Muhammed Akkermânî’nin (İhtiyâr-ı cüz’î) risâlesi ve Ebüssü’ûd efendinin (Kazâ kader) risâlesi, 31. Osmânlı pâdişâhı sultân Abdülmecîd hân “rahmetullahi aleyh” zamânında, [1264] senesinde, bir arada bir kitâb hâlinde, Türkçe olarak, İstanbul’da basılmıştır.]

 

Tavsiye Yazı —> Müslümanlar Niçin Geri Kaldı?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler