Sual: Müslümanlar tarih boyunca hep medeniyetin zirvesini yaşarken niçin son 2 asırda fen ve teknoloji olarak batının gerisine düştü?

Cevap: Tarihin her devrinde, türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka adet ve ânanelere bağlı olan milyonlarca insanın, aralarındaki farkları bırakarak, bir inanç veya fikir etrafında toplanıp, birer imparatorluk kurduklarını görüyoruz.

Böyle kurulan imparatorluk veya devletlerin en büyüğüne, en güzeline orta çağda rastlıyoruz. Hiç bozulmamış, değiştirilmemiş biricik din olan İslam dininin güzel ahlakı ile bezenmiş, birbirlerini seven, yardımlaşan, çeşitli ırklardan, büyük insan topluluklarının, birleştiklerini biliyoruz. Bu topluluğu ayakta tutan temel, Hak teâlânın emrettiği çalışkanlık, adalet, iyilik, saygı gibi din esasları idi. Osmanlı Türklerini, Sakarya kenarından, kısa bir zamanda, Viyana kapılarına götüren kuvvet, Osman Gazi’nin ve çocuklarının sımsıkı sarıldıkları İslam dininin, ruhu ve bedeni tekamül ettiren ışıklı yolu idi. Çünkü, İslamiyette müslümanlar birbirinin kardeşidir.

Hıristiyan Avrupa’nın tek kalesi Fransa kapılarını zorlamaya giden Attila [Hicretten 168 yıl önce öldü] idaresindeki Turan Hunları, herhangibir hak dine mensup olsalardı ve oralara bu hak dinin ahlakını, ruhunu götürmüş olsalardı, hazret-i Ömer’in “radıyallâhu anh” ordusundaki adalete, şefkate hayran olup seve seve müslüman olan Şam hıristiyanları gibi, papazların baskısından, kralların işkencesinden usanmış olan batı hıristiyanları da, onlara avuçlarını açmaz mı idi ve bu günkü Avrupa’nın din çehresi ne olurdu?

Emeviler, İslam dinini, İspanyadan, Avrupa’ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerini kurup, batıya ilim ve fen ışıklarını saldı. Hıristiyanlık alemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelini koydu. Dünya yüzündeki ilk üniversitenin, Fas’ın Fez şehrinde bulunan Keyruvan Üniversitesi olduğu bütün ansiklopedilerde yazılıdır. Bu üniversite 859 yılında kurulmuştur.

Kamusü’l-alam’da diyor ki “Endülüs sultanı III. Abdurrahmân “rahmetullahi teâlâ aleyh”, memleketini genişletti. Kuvvetlendirdi. Fas’ta hükümet süren İdrisiler’i, Fatımilere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edep sâhibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs’te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba’ya akın akın toplandılar. Kurtuba’da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa’da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedâvi için Kurtuba’ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. 600.000 kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba’dan üç saatlik mesafedeki Vadiyü’l-kebir nehri kenarında, Ezzehra isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir câmi yaptırdı. Kurtuba’da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs’teki Beni Ümeyye halifelerinin 8.si olan III. Abdurrahmân, 50 sene adalet ile hüküm sürüp, 961 senesinde 72 yaşında vefât etti”.

Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet îtikadını bozarak, İslamiyeti içerden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene dağlarını aşamadılar. 1031’de Ümeyye devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs’e, önce Mülessimin veya Murabitin denilen devlet, bundan sonra da, Muvahhidin devleti hâkim oldu. Fakat İspanyollar, 1492’de, Gırnata şehrini de alıp müslümanları öldürdüler. Sözde müslüman olup da, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya faciası olmasaydı, felsefeci İbni Rüşd’ün ve İbni Hazm’ın bozuk fikirleri, belki din ve îman hâlini alıp dünyaya yayılacak, bugünkü hazin levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.

O hâlde, beşeriyeti ızdırabdan, felaketten kurtaran, Fatımiler, Resûliler gibi, İslam ismini taşıyan, imanı ve ameli bozuk devletler değil, Emeviler, Timur oğulları ve Osmanlılar gibi, Ehl-i sünnet olan ve dinine sarılan milletler olmuştur. Bunlar, İslam ilimlerinin din ve fen kollarında insanlığa ışık tuttular. Fakat, ne yazık ki sonraları, bunlarda da İslamiyet gevşemeye başladı. Devlet reislerini şehit ettiler. Birçok işletmeler, din cahillerinin, mason uşaklarının baskısı altında kaldı. Allahü teâlânın emrettiği gibi sevişmeyi, çalışmayı bıraktılar. Masonlar, müslümanların geri kalması için, medreselerden fen derslerini kaldırdı. Din adamları, fensiz, bilgisiz yetiştirilerek, İslamiyeti içten yıkmaya başladılar. Bir taraftan, ilim, fen yok edildi. Bir taraftan da, ahlak, edep, haya ve din bozuldu. İmparatorluk çöktü. Halbuki İslamiyet, tecribi ilimleri, fenni, sanatı, endüstriyi, ehemmiyet ile emretmektedir.

İşte bu devletlerde de din mütehassıslarının bildirdiği belli sebeplerden dolayı, îtikad bozulup, İslamiyete bağlılık gevşedikçe, duraklama, gerileme başladı. Nihâyet yok oldular. “Eş-şer’u tahtesseyf” hadis-i şerifinin haber verdiği gibi, İslam güneşi batarak yeryüzü bugünkü hâlini aldı.

Attilanın büyük imparatorluğu da, İslam dini geldikten sonra olsaydı ve İslam dininin getirdiği adalet duygusu ile bezenmiş olsaydı, onun ölümünden kısa bir zaman sonra, parçalanmaz, yıkılıp gitmezdi.

Büyük Selçuklu hükümdarı Muhammed Alparslan’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” 1071 miladi yılında, Malazgirt’te rum imparatoru Diojen idaresindeki 200.000’den ziyâde orduya karşı, 40.000 kahraman ile kazandığı zaferden sonra, Anadolu’ya gelip yerleşen ve batı türkleri diye anılan, biz oğuz türklerini, hıristiyan Avrupalılar, çok kere, haçlı ruhu ile birleşerek, Anadolu’dan çıkarmak için saldırdıkları hâlde, 20. asırda, büyük bir müslüman türk milleti halinde ayakta tutan, yaşatan en büyük kuvvetin, milletin kalbinde bulunan sağlam imanı olduğunda kimin şüphesi vardır?

11. asır içinde, türklerin üç büyük dalga halinde, üç istikâmette, yayılma hareketini biliyoruz:

Birincisi, Gaznevi hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a olan yayılmalarıdır ki buralara İslam dinini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan’da 100 milyonu aşan bir müslüman topluluğunun bulunması, bu yayılma hareketinin bir neticesidir. Osmanlı donanması 1533’de Hindistan’a gitti. 5 sene sonra Cidde’ye avdet etti.

İkincisi, Oğuz türklerinin, İran’dan geçerek, Malazgird zaferinden sonra, Bizans elinde bulunan Anadolu’yu fethidir. Oğuzlar da, İslam dini ile müşerref olarak gelmiş idi. Bugün, aradan asırlar geçtiği hâlde, ancak müslüman olarak kalışları sayesinde, yine Anadolu’da oturuyor ve dünya siyasetine karışıyor.

III. yayılma hareketi, Karadeniz’in şimalinden, Balkanlara doğru oldu. İçlerinde bir kısım Oğuzlar da bulunan Peçenek ve Koman türkleri, Balkan yarımadasına yerleşti. Ne yazık ki bunlar İslam dini ile şereflenmeyerek gelmişti. Etraflarını saran hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda kendiliklerini unuttular. Ânanelerini (geleneklerini) kaybettiler. Eridiler, yok oldular. Hindistan’da, Anadolu’da ve başka yerlerde, bugün yaşamakta olan soydaşları gibi olamadılar. Bunlar niçin yaşayamadı? Bunlardan kim ve ne kaldı? Bu, niçin böyle oldu?

Görülüyor ki Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, imandır ve İslam dininde, çok kuvvetli bulunan adalet, iyilik ve doğruluk ve fedâkarlık kudretidir.

[Batının inanç, örf ve adet, moda ve ahlaksızlıklarını taklit etmek medeniyet değildir. Müslüman milletin bünyesinde tahribat yapmaktır].

Osmanlı devletinde Rus sefiri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hatıralarında, sultan II. Mahmud Han zamanında, Fener Patrikhanesinin kapısında asılan, 1821 Rum isyanının baş planlayıcısı, Patrik Gregoryos’un Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektubu açıklamaktadır. Mektup ibret vericidir:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür. Çünkü Türkler, müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gâyet mağrurdurlar ve izzet-i îman sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ânanelerinin kuvvetinden, padişahlarına [devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine] olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler zekidirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-u idare edecek reislere sâhip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ân’anelerine olan merbutiyetlerinden (bağlılıklarından), ahlaklarının salabetinden gelmektedir.

Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve mânevî rabıtalarını (bağlarını) kesr etmek (parçalamak), dini metanetlerini (sağlamlığını) zafa uğratmak (zayıflatmak) icap eder. Bunun da en kısa yolu, ân’anat-i milliye (milli geleneklerine) ve maneviyelerine uymayan hârici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için mücerred olarak harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir.

Yapılacak olan, Türklere bir şey his ettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır.”

Bu mektup ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühimdir. Mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi şu iki husustur:

1 — Türklerin maneviyatının ve dininin yıkılması için, Türkleri yabancı fikir ve adetlere alıştırmak,

2 — Türklere his ettirmeden bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.

Bu hedeflere ise, Batının inanç, moda, örf ve adet ve ahlaksızlıklarını, taklit ettirmekle ulaşılır.

Batının ilim, fen, teknik ve her sahadaki fenni gelişmelerini almak elbette lâzımdır. Zaten İslamiyet bunu emreder. Yabancı dil öğrenmenin lazım olduğunu hadis-i şerifler haber vermektedir. Zeyd bin Sâbit “radıyallâhu anh” diyor ki “Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana yahudi dilini öğrenmeyi emretti. Öğrendim. Yahudilere gönderilen mektupların çoğunu bana yazdırırdı. Onlardan gelen mektupları bana okuturdu”. Bu haber, Tirmizi’de uzun yazılıdır. Zeyd, böylece ibrani ve süryani lügatlarını öğrendi. Büyük İslam alimi Seyyid Abdülhakîm efendi, mükemmel Arabî, Fârisî konuştuğu hâlde, “Yabancı dil bilseydim, bütün dünyaya faydalı olurdum” derdi. Avrupa dillerini bilmediği için esef eder, çok üzülürdü. “İslam dininin üstünlüklerini, rahat ve huzur kaynağı olduğunu ve medeniyete, fende ve ahlakta ilerlemeye ışık tuttuğunu dünyaya bildirmek için, kısacası, İslamiyete ve bütün insanlara hizmet için, yabancı dil öğrenmek muhakkak lâzımdır” derdi.

Bütün dinleri iyi incelemiş olan, İngiliz ilim adamlarından Lord Davenport, 20. asır başlarında Londra’da bastırdığı, (Hazret-i Muhammed ve Kurân-ı Kerîm) adındaki ingilizce kitabında diyor ki:

Ahlak üzerinde son derece titizliğidir ki müslümanlığın az zamanda süratle yayılmasına sebep olmuştur. Müslümanlar, muharebede kılıca boyun eğmiş olan başka din adamlarını, dâima afv ile karşılamışlardır. Juryo diyor ki müslümanların hıristiyanlara karşı davranışı ile papalığın ve kralların müminlere reva gördüğü muamele, asla kıyas edilemez. Mesela, 1572 miladi yılı Ağustosun 24. günü, yani Sent Bartelemi yortu günü, 9. Şarl ve kraliçe Katerina’nın emri ile Paris ve civarında 60.000 protestan öldürüldü. Sent Bartelemi, on iki havariden biri olup miladi 71 yılında, Ağustos ayında hıristiyanlığı neşrederken Erzurum’da şehit edilmişti. Böyle nice işkencelerde dökülen hıristiyan kanları, müslümanların harp meydanlarında döktükleri hıristiyan kanlarından katkat fazladır. Bunun içindir ki birçok aldanmış insanı, İslamiyetin zalim bir din olduğu zannından kurtarmak lâzımdır. Böyle yanlış sözlerin hiçbir vesikası yoktur. Papalığın vahşet ve yamyamlık derecesine varan işkenceleri yanında, müslümanların, gayrimüslimlere karşı davranışları, ağzı süt kokan bir sübyanınki kadar yumuşak olmuştur. İslamiyet, başka dinlerin hurafeler ve şüpheler bataklığı ortasında, çiçek temizliği ile yükselmiş bir akli ve fikri asaletin sembolü olmuştur.

Milton der ki “Kostantin kiliseyi zenginleştirince, papazlar makâm ve servet hırsını arttırdı. Bunun cezasını, parça parça olan hıristiyanlık çekti”.

İslamiyet, ilahlara insan kanı dökmek facia ve felaketinden beşeriyeti kurtardı. Bunun yerine, ibâdeti ve sadakayı getirmekle, insanlara iyilik aşıladı. Sosyal adaletin temelini kurdu. Böylece, kanlı silahlara hâcet bırakmadan, dünyaya kolayca yayıldı. İlim davasına müslümanlar kadar bağlı ve saygılı hiçbir millet gelmemiştir denilebilir. Hazret-i Peygamberin “aleyhissalatü vesselâm” pekçok hadisleri, samimi bir ilim teşvikçisidir ve ilme saygı ile doludur. İslamiyet, ilme maldan daha çok kıymet vermiştir. Hazret-i Muhammed, bu tutumu olanca gücü ile desteklemiş, Ashâbı da, bu yolda var kuvvetleri ile çalışmışlardır.

Bugünkü fennin ve medeniyetin kurucuları, eski ve yeni eserlerin ve edebiyatın koruyucuları, Emeviler, Abbasiler, Gazneviler ve Osmanlılar zamanındaki müslümanlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olmuştur.

Buraya kadar bazı parçalarını yazdığımız ingilizce kitap, misyonerler ve yahudiler tarafından piyasadan alınarak, yok edilmek istenmiştir. İlk misyoner teşkilatı olan Cizvit cemiyetleri 1512’de teşekkül etmiştir.

EK: İslam hukukunu inceliyenler, İslamiyette sosyal adalete, eşitliğe, hak ve hürriyete verilen önemi görerek hayran kalıyorlar. İslamiyetin, insan hakları ve mülkiyet hakkı üzerinde nasıl bir titizlik gösterdiğini ortaya koymak için, Mecelle’den birkaç maddeyi aşağıya yazmayı uygun görüyoruz:

1192 — Herkes mülkünü dilediği gibi kullanır. Fakat, başkasının hakkına dokunursa, bu kullanması sınırlanır. Mesela, İslamiyette kat mülkiyeti vardır. Fakat, üst kat sâhibinin, apartmanın temelinde ve alt kat sâhibinin de çatıda hakkı vardır. Birisi, ötekinin izini olmadıkça, kendi katını yıkamaz.

1194 — Bir arsaya sâhip olan, üstündeki boşluğa ve toprağın içine de mâlik olur. İstediği kadar yüksek bina ve derin kuyu yapabilir.

1196 — Bir kimsenin bahçesindeki ağacın dalları komşusunun hanesi veya bahçesi üzerine uzanmış olsa, o dalları bağlayarak geri çektirmeye veya kestirmeye komşusunun hakkı vardır. Fakat, ağacın gölgesi komşusunun bahçesindeki sebzelere zarar veriyor diyerek kestiremez. Atıf Bey 1912 baskılı şerhinde, bu maddeyi şerh ederken diyor ki (Komşusu, ağacın sâhibine veya hakime müracaat ederek geri çektirir veya kestirir. Komşusu, bunlara müracaat etmeyerek, bahçesine uzanmış olanları kendi de kesebilir. Bahçesine uzanmamış mahalden kesip zarara sebep olursa, zararı ağaç sâhibine tazmin eder, öder. Bağlayarak çektirmesi mümkün olan dalları, müracaat etmeden keserse, yine zararı tazmin eder. Ağaç sâhibine müracaat edip de, dallarını, çekmediği takdirde, bahçe sâhibi kesebileceği gibi, kestirme masrafını da, ağaç sâhibinden isteyebilir).

1200 — Bir evin kanalizasyonundan, komşunun evine sızarak zarar verirse, tâmir etmesi lazım olur.

1212 — Komşunun su kuyusuna yakın lağım yaparak, kuyu kirlenirse, tâmiri mümkün olmazsa, lağım oradan kaldırılır.

1216 — Hükümetin emri ile birinin evi satın alınıp yol yapılabilir. Fakat parası verilmedikçe evi alınamaz.

1248 — Mülk sâhibi olmak üç yol iledir: Mal birinin mülkü iken, bey’ ve hibe [ve sadaka ve ödünç vermek] gibi bir akid, yani sözleşme ile alanın mülkü olur. Miras ile akid olmaksızın mülke girer. Sâhibi olmayan, herkese mubah olan bir şey, ele geçirmekle mülk olur.

1254 — Mubah olan otları, ağaçları, suları herkes kullanabilir. Kimse yasak edemez. Başkasına zarar verirse, yasak olunur.

1288 — Bir kimsenin dükkanı yanına, başkası dükkan açarak, birincinin işi bozulsa, ikinci dükkan kapattırılamaz.

1297 — Av, tutanındır. Bir kimse, bir avı vurup düşürdükten sonra, av kalkıp kaçarken, başkası yakalarsa, av yakalayanın olur.

1308 — Ortak mülkün tâmiri, hisselere göre ortaklaşa yapılır. Hisse sahiplerinden biri yok ise ve tâmir edecek olan kimse hakimden izin alırsa, masraftan ötekine düşen payı ondan istiyebilir.

1312 — Bölünebilen bir mülkün tâmiri için, ortak zorlanamaz. Tâmirini istemezse, mülkün bölünmesi için, zorlanır.

1321 — Nehirlerin, göllerin, barajların tâmirini beytülmal, yani devlet yapar. Devletin parası yetişmezse, istifade edenlerden toplanır.

950 — Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkına (Şüf’a) denir. Bu hakka mâlik olan kimseye, (Şefi) denir.

1008 — Şefi üç kimse olabilir: Birincisi, satılacak mülkte ortak olandır. İkincisi, satılacak mülkte kullanma hakkı olan kimsedir. Üçüncüsü, satılacak mülke bitişik mülkün sâhibidir. Apartman katlarının sahipleri, birbirlerine bitişik komşu demektir. Bir kimse, mülkü olan binayı satınca, bir şefi bunu işittiği zaman, şefi olduğunu hemen söylemesi, sonra 2 şahit yanında alıcıya ve satıcıya şüf’a hakkını bildirmesi ve 1 ay içinde mahkemeye başvurması lâzımdır. Böyle yapınca, önce birinci şefi satın alır. Başkasına satılamaz. Eğer 1. şefi yoksa veya satın almak istemezse, 2. satın alır. 2. şefi de yoksa, 3. şefia satması lâzımdır. Bu da satın almak istemezse, ilk satılmış olanda kalır.

1017 — Nakledilebilen şeylerin ve vakıf ve miri toprak üzerindeki mülklerin satılmasında şüf’a olmak yoktur.

Fetava-i Hayriyye’de diyor ki “2 odalı bir evin üstü teras katıdır. Sâhibi, 1 odayı satmış, sonra ölmüştür. Varisler, 2. odayı başkasına satmışlardır. Teras, iki kişi arasında yarı yarıya ortak olur. Biri ötekinden izinsiz, buraya oda yapamaz. Bir evin on odası birinin, bir odası da başkasının olsa, teras veya bahçe, yarı yarıya ortak olur”. Aynı kitapta diyor ki “Bir binanın 2 katından her birinin sâhibi başkadır. Alt kat yıkılsa, bunun sâhibi tâmir için zorlanamaz. Üst katın sâhibi, isterse, aşağı katı tâmir eder. Mahkeme kararı ile tâmir etti ise, yaptığı masrafı almadıkça, kendiliğinden yaptı ise, yapılanın kıymetini almadıkça, aşağının sâhibi evine sokulmaz”. “Üst kat sâhibi, aşağı kata zararlı olmadıkça, üstüne kat yapabilir”.

Hadika kitaında el afetlerinde diyor ki “Başkasının malını ondan izinsiz, zorla almaya, gasp etmek denir. Gasp, haram olduğu gibi, gasp edilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hâsıl olmasa bile haram olur. Kendisine vedia olarak emânet bırakılan veya gasp ettiği malı, parayı ticarette veya başka yerde kullanıp da, bundan kazanc sağlamak câiz değildir. Kazandığı şey haram olur. Bunu fakire sadaka vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü, böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek haramdır”.

Fetava-yı Feyziye’de diyor ki bir baba, küçük çocuklarının paralarını, ihtiyacı yok iken, kendisi için kullansa, çocuklar baliğ olunca, bunu tazmin etmesini isteyebilirler. Baba muhtaç olsaydı, kullanması câiz olurdu.

 

Tavsiye Yazılar —> İslamiyet ve Fen

Müslümanlar Cahil Midir?

İslamiyette Liberalizm Var Mı?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler