Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve kitapların gönderilmesine sebep ve bildirilmesi en lüzumlu olan emir, yerlerin, göklerin yaratanının varlığını, Onun bir olduğunu, ilim ve başka üstün sıfatları bulunduğunu, kudret ve büyüklüğünün sonsuz olduğunu kullara bildirmektir. İnsanların çoğu, gördüklerine, duyduklarına, göründüğü gibi inanıp, içlerini, inceliklerini anlayamadıklarından, Allahü teâlâ, kitaplarında, varlığına, büyüklüğüne alâmet olan, mahluklarının en büyükleri ve en açıkta bulunan ve insanların çok şaştığı her bakımdan düzgün görünen ayı, güneşi ve yıldızları, her çeşit insanın anlayabilmesi için, göründükleri gibi tarif buyurmuştur. Bunların hesaplarını, kanunlarını, iç yüzlerini açıklamayarak, câhil olan çoğunluğu, anlayamayacağı şeylerle uğraşmaya zorlamamış, bunları her asırdaki zeki akıllı, seçme kimselerin çalışarak anlamalarını teşvik buyurmuştur. İnsanların buluşları, zamanla değişmekte, bir vakitler doğru, güvenilir sanılan buluşların, sonradan yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Her asrın insanları, zamanlarındaki son buluşların doğru olacağına inandıkları için, muhtelif asırlardaki insanların inanışları başka başka olmuş, bu inanışlar, günah, küfür olmamıştır. Çünkü, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” kitaplarına uymayan, bunlarda bildirilenleri inkâr eden inanışlar, suç olur. Cenâb-ı Hak, kullarını küfürden, suçtan korumak için, herkesin anlayamayacağı, inanamayacağı fen bilgilerini, kitaplarında açıklamayıp, bunlara işaret buyurmuş, yer küresini, güneşi, gökleri göründükleri gibi anlatarak, bunlardan ibret alınmasını, varlığının, büyüklüğünün anlaşılmasını emretmiştir.

Kadı Beydavi “rahmetullâhi aleyh”, Nahl sûresinde, “Kullarıma hikmet ile ve güzel vaaz ile beni tanıt!” mealindeki 125. âyet-i kerimeyi tefsir ederken, (Anlayışlı, tahsilli olanlara, fen bilgileri ile; hislerine tâbi olan câhil halka da, görünenleri anlatmakla bildir, demektir) buyuruyor.

Yahudi ve hıristiyanlar, kitaplarında, görünüşe göre bildirilenleri okuyunca, hakikatleri de böyle sanarak, yeryüzünü düz ve hareketsiz, güneşin bunun etrafında döndüğünü, göklerin yer üzerine çadır gibi kapatılmış olduğunu, Allahü teâlânın, insan gibi, kürsüde oturup, işleri yürüttüğünü sanmışlar, tecrübe ile bulunan fen bilgileri, bu inanışlarına uymadığından, fen adamlarına dinsiz demişlerdir. Fen adamları, bu haksız hüküm karşısında, yahudiliğe ve hıristiyanlığa saldırmıştır. Mesela, din düşmanlığı ile tanınan William Draper, History of the Conflict Between Religion and Science (İlim ile din arasındaki çatışmanın tarihi) adlı kitabında, (Kainattan ayrı, kainata hakim, dilediğini yapabilen bir insan yoktur) diyor ki bu sözü, Allahü teâlâyı bir insan sanıp bunu inkâr etmekte olduğunu göstermektedir. Bir yerinde de, (Kainatta her şeye hakim bir kuvvet varsa da, bu papazların inandığı ilah değildir) diyerek, Allahü teâlânın, fizik, kimyâ kuvvetlerinin en büyüğü olacağını zannettiğini göstermektedir.

Görülüyor ki fen adamları arasında dinsiz olanlar, ya papazların ve câhil halkın yanlış anladıkları şeylere haklı olarak saldırmış, yahut zamanlarının fen bilgileri arasına sıkışıp kalmış olan kafaları ile düşündüklerini, hayâlî inanışlarını inkâr etmişlerdir. Eğer, İslam âlimlerinin, Kurân-ı Kerîmden çıkardıkları fenne bağlı bilgileri, bunların inceliğini, doğruluğunu okuyup anlasalardı, hepsi hakikati görüp, seve seve müslüman olurdu.

Neml sûresindeki meâl-i şerifi, “Dağları, yerinde duruyor görüyorsun, halbuki bunlar bulut gibi hareket etmektedir” olan 88. âyet-i kerimesini Kadı Beydavi tefsir ederken, (Yerinde duruyor gördüğün dağlar, bulut gibi, boşlukta hızlı gitmektedir. Büyük cisimler, bir cihete doğru hızlı gidince, üstündekiler, bunun hareket ettiğini duymaz) buyurmaktadır. Fahreddin-i Razi, Enbiyâ sûresi, 33.  âyetinin tefsirinde, ayın, güneşin, yıldızların felekte, yani mihverleri ve yörüngeleri [mahrekleri] etrafında döndüklerini, Dahhak ve Kelbi’nin söylediğini yazmaktadır. Fahreddin-i Razi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Bakara sûresi, 29. ayetini tefsir ederken diyor ki (Hidaye) fizik kitabının ve İsaguci mantık kitabının yazarı olan Esirüddin-i Ebheri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Batlemyus [Ptolemé]nin (Mecisti) adındaki astronomi kitabını okuturdu. Bunu okutmasını hoş görmeyen biri, müslüman çocuklarına böyle ne okutuyorsun diye sorunca, meâl-i şerifi, “Yerleri, gökleri, yıldızları, bitkileri ne güzel yarattığımızı görmüyorlar mı?” olan Kaf sûresi 6. ayetini tefsir ediyorum diyerek, cevap vermiştir. İmâm-ı Razi, Ebheri’nin bu cevabının doğru olduğunu, tefsirinde yazmakta ve Allahü teâlânın mahluklarını inceliyen fen adamları, Onun büyüklüğünü, iyi anlar demektedir.

Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan, Muhammed bin Hasan İbni Heysem’dir. Avrupalılar buna (Alhazem) derler. 965’de Basra’da tevellüd ve 1039’da Mısır’da vefât etmiştir. Matematik, fizik ve tıb ilimlerinde yüze yakîn kitap yazmış, eserlerinin çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Türkistanlı Ali bin Ebilhazm doktor idi. Tıb ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, bu ilimde kıymetli kaynak olmuşlardır. Akciğerlerdeki kan deveranının şemasını ilk çizen budur. Din bilgilerinde de derin âlim idi. İbn-ün-Nefis ismi ile meşhur olup 1210’da Türkistan’da Karş şehrinde tevellüd, 1287’de Mısır’da vefât etti.

İslam cerrahlarından, meşhur operatör Amr bin Abdurrahmân Kirmani, Endülüs hastahanelerinde ameliyat yapardı. 1066’da orada vefât etti.

Ebû Bekr Muhammed bin Zekeriya Razi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bir İslam tabibi idi. Göz ameliyatı yapanlardan biri idi. Yüze yakîn eseri olup (Ber-üs-sa’), (Kitab-ül-hâvi) ve diğer kitapları, tıb ilmine olan hizmetinin şahitleridir. Avrupada Razes ismi ile meşhurdur. 854’de Rey şehrinde tevellüd ve 923’de Bağdat’ta vefât etmiştir. Tıb tahsilini Bağdat’ta yaparak, mütehassıs olmuştur. İlaclar ve kimyâ üzerinde de kıymetli kitapları vardır. [Ebû Bekr Ahmed bin Ali Razi başka olup hanefi fıkıh alimi idi. 980’de Bağdat’ta vefât etti.]

Peygamberimizin torunu hazret-i Hüseyin’in kızı Sitti Sükeyne’nin, İslam tabibleri tarafından, gözbebeği çıkarılarak, tekrar yerine konduğu, Müncid’de yazılıdır. Meşhur İbni Hazm Ali bin Ahmed, (El-fasl) kitabında, yer küresinin yuvarlak olduğunu ve döndüğünü âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle, bundan 9 asır önce ispat etti. Yer küresinin çapı ve güneşin irtifa dereceleri Mûsâ bin Şakir’in oğulları Ahmed ve Muhammed tarafından, halife Memun zamanında Sincar ve Kûfe sahralarında ölçüldü. Bu iki kardeşin yaptıkları astronomi aletleri, o zaman müslümanların ilme ve fenne verdikleri ehemmiyetin açık senetleridir. Cebr ve astronomi kitapları Rozen tarafından ingilizceye tercüme edilmiş, 1831’de, arabisi ile birlikte Londra’da tab’ olunmuştur. İmâm-ı Cafer Sâdık’ın talebesi Cabir bin Hayanın simya ve kimyâ üzerindeki çalışmalarını bildiren kitapları meşhurdur. Avrupa’da, liselerde, bunlar gibi daha nice müslüman fen adamlarının hiçbirinin ismi talebeye öğretilmiyor. İslam memleketlerinde de müslüman çocuklarına, dedelerinin fenne olan hizmetleri bildirilmiyor. Büyük buluşları olan İslam âlimlerinin isimleri bildirilmiyor. Ufacık bir şey yapmış olan hıristiyanlar, fen adamı olarak övülüyor.

Hindli Mollâ Kudsi (Esrar-ı melekut) adındaki Arapça astronomi kitabında, yer, ay, güneş, gökler, yıldızlar hakkındaki âyet-i kerimelere, İslam âlimlerinin, vakti ile verdikleri mânâları bir araya toplayarak bugünün yeni buluşlarına tam uygun olduğunu göstermiş, bu kitabını sultan Abdülmecid hana takdim ederek, çok makbul olmuştu. Elbüstanlı hayatizade Halîl Şeref efendi, bu kitabı tercüme ve şerh ederek, (Efkar-ı ceberut) ismini vermiş, bu şerh 1848’de İstanbul’da basılmıştır.

Fen adamları, İslam kitaplarını okuyunca, Kurân-ı Kerîmin, her tecrübeyi, her yeni buluşu, olduğu gibi haber vermiş olduğunu görerek, hayran kalmaktadır. Fenden ve İslam kitaplarından haberleri olmayanlar, İslam düşmanlarının, papazların yazdığı kitapları okuyup, İslamiyeti yanlış tanıyor ve din cahili oluyorlar. Böylece körü körüne İslam düşmanı kesilen bazı câhiller, kendilerine şair, gazeteci, romancı, güzel sanatcı, hatta din adamı, İslam tarihi mütehassısı gibi isimler takarak, çok çirkin yalan, iftirâ dolu yazılarla, gençleri dinsiz yapmaya uğraşıyorlar. Kendilerini de, milleti de felakete sürüklüyorlar.

Bu câhillerin bir kısmı da, birkaç fen kitabı okuyup, kendilerini fen adamı sanıyor. Avrupa’daki fen adamlarının hıristiyanlığa karşı haklı inkarlarını, itirazlarını, çelik gibi sağlam olan İslam dinine bulaştırmaya yelteniyor. Bu fen taklitçileri düşünmüyor ki bir fen adamı, çalıştığı fen kolunda, hatta ihtisâsı olan branşta konuşursa, sözü kıymetli olur. İhtisası dışında konuşması ve hele başka işlerdeki mütehassısların sözlerine karışması, kıymetsiz olduğu kadar, gülünc de olur. Fen adamı olmak, insana, her ilimde söz sâhibi olmak salahiyetini vermez. İyi bir kimyacı, herhangi bir doktorun koyduğu teşhisi bozamaz. İyi bir avukat, herhangi bir kimyâgerin raporunda fen hatası iddia edemez. İyi bir mühendis, bir avukatın ihtisâsına nüfuz edemez. Fen adamları, kendi fen şubelerinde ve ihtisâslarında bile ne kadar hata ediyor, aldanıyorlar. Bir taraftan maddenin, kuvvetin ve hayatın sırlarından, bir veya bir kaçını çözerek, faydalı buluşlar başarırken, bir taraftan da, öyle yanılıyorlar ki medeniyetin ilerlemesine, dünya çapında zararlı oluyorlar. Bunun misalleri pek çoktur. Mesela, İngilizlerin büyük matematik alimi olan meşhur Newton, bir taraftan, daha 23 yaşında, bugünkü astronominin temeli olan, umumî cazibe kanununu bularak ve kendi ismi ile anılan dürbünü keşif ve beyaz ziyanın yedi renge ayrılacağını tecrübe ile ispat ederek, fen alemine unutulmayacak hizmette bulunurken, öte yandan, ziyanın, ışık kaynağından saçılan zerrelerden hâsıl olduğunu söyleyerek ve aklınca ispat ederek, fizik ilminin bu kısmının senelerce ilerlemesine mâni olmuştu. Sonradan, titreşim nazariyesi kurulunca, Newton’un hata ettiği, katî anlaşıldı. Bunun gibi, bugün kimyanın babası ismi verilen ve hakikaten, kimyaya teraziyi sokmakla, Aristo’nun yanlış nazariyelerini temelinden yıkarak, tecribi ilimlere, yeni, müsbet bir çığır açan Fransız kimyâgeri Lavoisier, bir taraftan, fennin bugünkü dereceye ilerlemesine çok hizmette bulunmuş, bir taraftan da, mütehassıs olduğu kimyâ ilminde öyle hatalar yapmıştır ki onun buluşu olduğu için kitaplara geçen, üniversitelerde okutulmuş olan bu sözleri, bugün bir orta mektep talebesi söylerse, sınıfta bırakılır. Mesela, klor gazına bileşik cisim, bir oksit diyordu ve hamızları [asidleri] yanlış anlatıyordu. Lavoisier’in en büyük hatası, doğru tecrübesini, kıymetli buluşunu izah ederken, câhillerin ve dinsizlerin, çok eskiden beri söylemekte oldukları bir sözü tekrarlaması idi. Yani, kimyâ tepkimelerinde, ağırlık değişmediğini görerek, (ağırlığın sakımı kanunu)nu kurunca, (Tabiatte hiçbir şey var olmaz ve yok olmaz) deyiverdi. Bunu duyan fen taklitçileri, (Yoktan bir şey yaratılmaz. Hiçbir şey yok olmaz) diye, yaygarayı kopardılar. Fen kitabı diye çıkardıkları sayfaları, bu siyah yazılarla lekeleyip, güya dini yıkıp İslamiyeti yere serdiler (?). İman kalesini uçuracak fenni bir kuvvete sâhip oldular! Halbuki Lavoisier, her şeyin kimyâ ile olduğunu, Allahü teâlânın da, onun görebildiği kanun içinde kalacağını, bu kanundan başka hadiseler olmadığını sanarak, bu hataya düşmüştü. Lavoisier adındaki bu kimyâgerin, kimyâ olaylarında, maddenin artmadığını ve azalmadığını görmesi, (İnsanlar hiçbir şey var edemez ve yok edemez) hakikatini meydana çıkarmaktadır. Başka din düşmanları gibi, bu da, tecrübesinden yanlış netice çıkararak dine saldırdı. Fakat, böylece kendini lekeledi. Çünkü, bugünkü (fiziko-kimyâ) bilgisi, kimyanın ulaşamadığı atomun derinliklerine girerek, Lavoisier’in aldandığı ispat edilmiş, Einsteinın (relativite nazariyesi), kütlenin korunması kanunu bile modifie edilmiştir. Yani değiştirilmiştir. Bu sûretle anlaşılmıştır ki madde, Lavoisiernin sandığı gibi, dünyanın temeli değildir.

İşte fen adamları, kendi ihtisâslarında bile böyle yanılmış ve insanlığa büyük zararlar da yapmıştır. Bu yanılmaları, onların fen çerçevesi içindeki kıymetlerini ve ehemmiyetlerini azalttı demek istemiyoruz. Onları, faydalı buluşları ile düşünerek, fenne hizmetlerini övüyoruz. Fakat, ihtisâslarında bile yanıldıklarını gösterip, fen adâmının, ihtisâsı dışındaki ve hele tamamen başka, derin ve geniş olan din ilmindeki kuru düşüncelerinin, din büyüklerinin, din ilmi ile dolmuş, din zevki ile doymuş olan o hakiki büyüklerin sözleri yanında, bir hiç olacağını göstermek istiyoruz. Hakiki bir fen adamı, bu hakikati pek iyi kabul eder. Fakat para adamları, yani para kazanmak, etiket kazanmak için, adet üzere, birkaç senelik ömrünü çürütüp, birkaç şey ezberleyen fen yobazları, sinema filminden farkı olmayan ruhsuz dimağlarındaki birkaç basma ve komprime, silik çizgileri fen sanarak, fennin değil, cehaletin verdiği bir cesaretle ve taşkınlıkla, İslâmın yüksek ilimlerine saldırarak helak oluyor ve insanlığı ebedî felakete sürüklüyorlar.

Mesela, bir fen adamı, jeolojik tabakalar arasında bulduğu bir kemik parçasında tetkikler yaparak, hayat üzerinde kıymetli bilgiler toplamaya uğraşırken, beri taraftan, fen yobazları, radyodan veya bir broşürden bunu haber alıp, (İnsanların aslı olan maymunun kemikleri bulundu. İnsanların maymundan hâsıl olduğu hakikat hâlini aldı) yaygarasını basıyor. Saf müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. İngiliz fen adamı Darwin’in (canlılar arasındaki hayat mücadelesi) nazariyesini anlamayarak ve yanlış alarak, müslümanlığı yıkmaya bir silah yerinde kullanıyorlar. Evet, yüz seneden beri, birkaç biyolog, hayvanlarda, kan grubları, kan benzerliği, kromozom sayıları, muhite intibak [adaptasyon] için fizyolojik ve anatomik değişmeler, somatik değişmeler ve hararet, zıya, röntgen ve radium şuaları ile ve bazı kimyâ maddeleri tesiri ile çeşitli mutanlar meydana gelmesi ve nihâyet paleontolojik müşahedeler ve bütün canlılarda meios ve bunu takip eden mitoz bölünme bulunması ve bazı hayvanlarda körleşmiş uzuvlar görülmesi [mesela insanlarda appandis denilen kör barsak bulunması gibi] ve çok hücreli hayvanların hepsinde rüşeym [embriyon] teşekkül etmesi ve bir hayvanın, embriyon devrelerini geçirirken, çeşitli hayvan vasıflarını göstermesi [mesela insan rüşeyminde pronefroz, mezonefroz, solungaç yarıkları gibi teşekküllerin görülmesi] karşısında, hayvan nev’lerinin, milyonlarca sene içinde, basitten mükemmele doğru değiştiklerini [yani evolution veya desendens denilen evrim bulunduğunu] zannetti.

Canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini ilk yazan, Fransız doktoru Lamarck’tır. Lamarck 1809’da neşrettiği (Filozofi zoolojik) ismindeki kitabında (canlıların bir asıldan türeyebileceğini) yazdı. Fakat, aynı asırdaki biyologlar, Lamarck’ın verdiği misallerin, hayvanların birbirlerine dönmesini değil, canlıların, bulundukları muhite intibak etmelerini (adaptasyonu) göstermekte olduğunu söylediler.

İkinci olarak, İngiltereli bir biyologun oğlu olan Ch. Darwin, 1859’da neşrettiği (Nev’lerin menşei) ismindeki eserinde, (Canlılar, bulundukları muhite uymak için mücadele eder. Bu hayat mücadelesini kazananlar yaşayabilir, gayb edenler ölür. Canlıda tesadüfen husule gelen değişiklikler, muhite uyarak yaşamayı temin eder) dedi. Buna da çeşitli itiraz edildi. Hatta, Darwin de göz, beyin gibi karışık uzuvların nasıl meydana geldiğini anlatmaktan âciz olduğunu bildirmiş, bir arkadaşına yazdığı mektupta, (Gözün teşekkülünü düşündükçe hayretimden tepem atıyor) demiştir.

Üçüncü olarak, Hollandalı nebatatcı Hugo de Vries, bitkilerde (Saf bir nev’ içinden, tesadüfen, diğerlerinden farklı fertler meydana çıktığını, bunların yeni evsafının dölden döle geçtiğini) görerek, buna (mutasyon) [ani değişme] nazariyesi dedi. Halbuki mutasyonda yeni uzuvlar meydana gelmiyor. Bundan başka, göz ve beyin gibi, rüşeymin [embriyonun] muhtelif tabakalarından hâsıl olan karışık uzuvların teşekkülünü, mutasyon teorisindeki tesadüfe bağlamak mümkün değildir.

Son olarak, paleontoloji mütehassısları, [yani, ilk zamanlarda yaşamış canlıların iskeletlerini ve fosillerini inceliyenler], (Her nev’i canlının kendi nev’i içinde değişebildiğini, bir canlının başka nev’lere dönmediğini) kabul etmektedir. Mesela, birinci zamandaki derisi dikenliler ne ise, şimdikiler de aynıdır. Derisi dikenlilerin, mutasyon ile fıkralı [omurgalı] hâle döndüğü görülmemiş ve buna ait bir fosil bulunmamıştır.

Halbuki canlıların yapısında, en basitinden, en mükemmeli olan insana doğru, düzgün bir tekamül bulunduğunu, daha önce İbrahim Hakkı hazretleri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Mârifetname kitabında, misaller vererek yazmış, bunun, nev’lerin değişmesi demek olmadığını da bildirmişti.

Allahü teâlâ, maddeyi, maddedeki değişmeleri inceliyiniz, bunları sizin için yarattım, hepsinden faydalanınız dediği gibi, yavruların nasıl tekamül ettiğini, hayat hadiselerini de tetkik ederek, hepsinin müsbet, muntazam esaslara bağlı olduğunu görüp, varlığımı, büyüklüğümü anlayınız! buyuruyor.

İslam dininin ilme ve fenne verdiği ehemmiyeti bilmeyen câhil fen taklitçileri, İslamiyeti baltalamak, Kurân-ı Kerîme saldırmak için, fizik, şimik, biyolojik ve astronomik olaylardan, çürük düşünceler, bozuk fikirler çıkarıyor. Bu iftirâlarını, ilim, fen bilgisi diye, gençliğin önüne sürerek müslüman yavrularını aldatıyorlar. Halbuki fennin ilerlemesi, yeni yeni buluşlar, Allahü teâlânın varlığını, bir olduğunu, kudretini ve ilmini daha ziyâde meydana çıkarmakta, İslamiyeti desteklemektedir.

İmanımıza saldıranlara aldanmamak için, lise ve üniversitedeki fen bilgilerini iyi öğrenmek ve anlamak lâzımdır. Hakiki fen adamları, din düşmanlarının sözlerinin ne kadar çocukça ve cahilce olduğunu hep görmektedir.
Dikkat edilirse, yukarıdaki teorilerin hiçbirinde insanın maymundan hâsıl olduğu söylenmemiş, fen adamlarının hatırına bile gelmemiştir.

Evet, paleontolojik devirlerde, canlılarda zamanla tekamül görülmekte, fakat bu değişmeler, her nev’in içinde olmaktadır. Mesela, dördüncü zamanın yeni tabakalarında kromanyon ismi verilen insan iskeleti bulunmuştur. Bizim iskeletimizden farklı olduğu hâlde, paleontoloji mütehassısları bunlara, ilk insanlar demiştir. Diğer taraftan, üçüncü zaman sonunda yaşayan, antropoid denilen ve bugünkülere benzemeyen, maymun iskeletleri bulunmuştur. Antropoloji mütehassısları, bunların maymun olduğunu söylüyor. Fen taklitçileri ise, yaptıkları tercümelerde, kromanyon insanına ve antropoid maymununa, insanın ceddi olan veya insanla maymun arasında geçit teşkil eden fosil diyorlar. Biyologlar, insan ile hayvan arasındaki farkı yalnız madde bakımından inceliyor. Halbuki insan ile hayvanlar arasında en büyük fark, insanın ruhudur. İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi hep bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh, ilk olarak, Âdem aleyhisselâma verildi. Hayvanlarda bu ruh yoktur. Maddicilerin, felsefecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için, insanı maymuna yakın sanabilirler. İlk insanların şekli, yapısı, maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü, ruhu vardır. Maymun ise hayvandır. Çünkü bu ruhtan ve ruhun hâsıl ettiği üstünlüklerden mahrumdur. Görülüyor ki insan ile hayvan, tamamen ayrıdır. Aralarında, hiçbir zaman, bir geçit olamaz, birbirine dönemez. Halbuki hayvanlardan insana en yakın maymun olduğu, asırlar önce, İslam kitaplarında, mesela İbni Haldun’un “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Tarihi) mukaddemesinde ve Mârifetname’nin 28. sayfasında yazılıdır. [Behcetü’l-fetava’da diyor ki (Maymunlar, eski insanlardan maymuna çevrilenlerin soyundan değildir. Maymunların insan soyundan olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü, insandan çevrilen maymunlar üç günden çok yaşamadı. Yok edildiler).]

Bunun gibi, hatırımıza gelen çeşitli misallerden, ilim nâmına, fen hesabına utanarak şunu da söyleyelim ki amib denilen, gözle görülmeyen bir hücreli canlılar, amitoz ile yani sitoplazma ve çekirdeği tam ortadan ikiye ayrılmak sûreti ile ürer. Güney Amerika’da bir biyolog, amibi sitoplazma ve çekirdeğini ortadan keserek, her iki parçanın yaşamaya devam ettiğini görmüş. Bu tecrübe; zaten amibin üreme tarzına uygundur. Nerede kaldı ki bu tecrübe her zaman aynı neticeyi vermez. Bunu bir mecmuada okuyan bir matematikçi, bir hesap mütehassısı, gençleri başına toplayarak, (Amerika’da, amibler parçalanıp öldürüldükten sonra, tekrar yaşatılıyor. Artık hayatın sırrı çözüldü. Ölü hücrelere can veriliyor. Bunu birkaç sene evvel okumuştum. Belki bugün daha ilerlemeler olmuştur) deyip, fennin ölüleri dirilttiği, insanların (Haşa) ölüye hayat verdiği, o hâlde, fen ve tabiat hâricinde, bir kuvvet, bir yaratıcı bulunamayacağı, Allah fikrinin ilk insanlar, câhiller tarafından (Haşa) uydurulmuş olduğu aşılanır ve gençler aldatılmaya çalışılırsa, buna ne denilir? Dinsiz bir hesap mütehassısının, sonsuzdan sonsuza kadar uzanan matematik sahasında, İslamiyeti lekeleyecek bir nokta bile bulamadığı için, başka fen kollarında, anlayamadığı hadiselerden çıkardığı yanlış mânâlar ile hücuma geçmesi, ne kadar şaşılacak ve acınacak bir haldir. Yüksek tahsil yapan bir insanın, böyle alçak hareketleri, yüksek tahsil ismini lekelemez mi? Alçak görgülü olan bile bu kadar cahilce konuşur mu? Fen adamlarının tecrübelerini, sözlerini işitip de, kendi kurdukları yalanları, planları, bu sözlerle maskeleyerek, gençleri zehirlemeye, imanlarını çalmaya uğraşan din hırsızlarına (Fen yobazı) denir. Fen yobazlarına aldanmamalıyız!

İslam dininden haberi olmayan fen taklitçileri, fen yobazları, gençleri aldatmak, dinden çıkarmak için yalan ve iftirâlarla saldırıyorlar. Din adamlarına yobaz, gerici diyorlar. Din adamları, fen düşmanıdır diyorlar. İslam kitaplarını okuyan, İslam dininin ileri, üstün bilgilerini anlayan, insaflı bir fen adamı, bu yalanlara aldanmaz. Onların kötü niyetlerini, dost görünen sinsi düşman olduklarını hemen anlar ise de, din bilgisi az olan, ana baba yuvasından bilgi almayan zavallılar, bu alçakların tuzaklarına düşmekte, felakete sürüklenmektedir.

Mektep çocuklarını, (Avrupa’da matbaa yapılırken, kitaplar basılırken, bizdeki sarıklı, sakallı, kara kafalılar, matbaa günahtır, gavur icadıdır diyerek yaptırmadılar. Yıllarca geri kalmamıza sebep oldular. Müslümanlık, çöl kanunu, türklüğe çok zararlı oldu) diyerek, dinsiz, imansız yetiştirmek istiyorlar. İslam düşmanlığı aşılıyorlar. İslamiyete, ilim, fen, ahlak yolundan saldıramadıkları için, böyle alçakça yalanlar düzüyorlar, körpe dimağları zehirliyorlar. Her iftirâları gibi, bu sözlerinin de yalan olduğu meydandadır. Kara zihniyet dedikleri İslam âlimlerinin en yüksek temsilcileri olan Osmanlı şeyhulİslamlarından 57.si, Yenişehirli Abdullah efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, matbaa açmak, kitap basmak için kendisine sorulduğunda, bakınız nasıl cevap vermiştir: İbrahim-i Müteferrika adındaki Macar asıllı bir müslüman, İstanbul’da 1725’de ilk matbaayı kurmak isteyince, şeyhulİslama soruluyor: (Kitap basma sanatını iyi bildiğini söyleyen bir kimse, lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerleri alet ilimleri kitaplarının harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kağıtların üzerine basarak, bu kitapların benzerlerini elde ederim derse, bu kimsenin böyle kitap basmasına İslamiyet izin verir mi?). Şeyhulİslam Abdullah efendi, cevabında: (Kitap basma sanatını iyi bilen bir kimse, bir kitabın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kağıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, İslamiyet bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitabı tashih etmelidir. Tashih ettikten sonra basılırsa, güzel bir iş olur) buyurmuştur. Bu cevap, (Behcet-ül-fetava) kitabının (Hazar ve lebs) faslında yazılıdır. İslam dininin ilme, fenne nasıl kıymet verdiğini göstermektedir. Matbaa 1447’de, makinaları ise, 1778’de keşfedildi. Kağıt 747’de keşfedildi.

Sultan II. Abdülhamid Han “rahmetullahi teâlâ aleyh” zamanında yetişen din adamlarından, Abdüllatif Harputi’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1911’de, İstanbul’da basılan (Tenkih-ul-kelam fi-akâid-i Ehl-i İslam) kitabı, fen bilgilerini ve din büyüklerinin bunlar üzerindeki sözlerini uzun bildirmektedir. 153. sayfada diyor ki: (Fen adamları, cisimleri ve cisimlerdeki olayları araştırır, inceler. Bunlar üzerinde deneyler yapar. Madde ve olayları anlar ve anladıklarını bildirir. Gördüklerinden, his ettiklerinden dışarıya çıkmazlar. Bundan dışarıya çıkan, vazifesinin dışına çıkmış olur. His olunamayan, incelenemeyen, deney yapılamayan konular, fen bilgisinin dışında kalır. Böyle konularda, fen adâmının sözü kıymetsiz ve ehemmiyetsiz olur. Bir fen adamı, melek yoktur deyince, meleğin varlığı, fen ile incelenemez, deney ile anlaşılamaz demek isterse, bu sözü, fenne uyar. Fakat, deney ile ispat edilemediği için meleğin varlığına inanılmaz demek istiyorsa, hiç kıymeti olmaz. Söyleyenin yüzüne çarpılır. Çünkü, bu sözü ile kendisi fennin dışına çıkmakta, fenne uymamaktadır. İncelemekle, deneyle varlığı anlaşılamayan şeyi inkâr etmeye, var olamaz demeye kalkışmak, varlığını, fen göstermektedir demesi kadar yersiz ve fenne aykırıdır. Ruh, melek, cin, Cennet, Cehennem gibi, fen konusu dışındaki varlıkları, madde ve olay sınırları içinde aramak ve deney ile anlamaya uğraşmak, fen adâmına yakışmaz. Böyle varlıkları anlamak, mucizelerle, üstünlüğü belli Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirilmekle ve Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” işitmekle olur. Böyle bilgilere, ulum-i nakliyye denir. Bunlara, fen bilgisi veya ulum-i akliyye denmez. Bu bilgileri, fen yolu ile anlamaya kalkışmak, ekmeyi kulağına götürmeye, kulakla yemeği istemeye benzer). [Kendilerine müslüman deyip, sarık saran, namaz kılan bazı fen taklitçileri, yani zındıklar, böylece cinnin var olduğuna inanmıyor. İnsana cin çarpması, masaldır. Fen asrında, böyle hurafelere inanılmaz diyor. Cin hakkındaki âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, yanlış mânâlar veriyor.]

Kurân-ı Kerîmdeki fen ile anlaşılabilen bilgileri anlatan âyetlere, fen bilgilerine, fenne uygun mânâ vermek câiz ve lâzımdır. Bu mânâları da, ancak İslam âlimleri, yani fen bilgilerinde mütehassıs ve dinde müctehid olan büyükler, müfessirler verir. Fen taklitçileri, Kurân-ı Kerîme mânâ veremez. Bunların Kuran tercümelerine kıymet verilmez. Fennin, tecrübenin dışında olan, fen ile ilgisi olmayan âyet-i kerimeleri, fen bilgilerine uydurmaya kalkışmak, Selef-i sâlihinin tefsirlerini değiştirmek, büyük suç olur. Böyle tefsir ve tercüme yapanlar, kâfir olur.

73. sayfada diyor ki (Gök dürbünleri yapılınca görülen yıldızlar ile mikroskopla görülen küçük varlıklar, daha önceki zamanlarda görülemiyor, varlıkları bilinmiyordu. O zaman görülemediği için, bu varlıklara yok demek, yanlış, haksız olduğu gibi, fen adamlarının, bugünkü fen aletleri, fen bilgileri ile anlayamadıkları şeyleri ve hele, fen, madde bilgisi sınırları dışındaki varlıkları inkâr etmesi, yok demesi de, yersiz ve haksız olur. Fenne uymayan bir söz, bir câhil sözü olur).

Velhasıl, hakiki fen adamları, her zaman, İslam dinine âşık olmakta, fen taklitçileri ise, dini ve dünyayı anlayamayarak, maddi ve mânevî kıymetlere saldırıp, nihâyet göçüp Cehenneme gitmektedirler.

Kurân-ı Kerîm hakkında batılı meşhur bilginler, edipler hayranlıklarını dâima açıklamışlardır. Dünyanın sayılı ediplerinden Goethe, Kurân-ı Kerîmin yalan yanlış Almanca tercümesini bile okuduktan sonra: (İçindeki ifadelerin büyüklüğü, haşmeti karşısında hayran kaldım) demekten kendini alamamıştır.

İngiliz rahibi Beowort-Smith, (Muhammed ve Muhammede bağlı olanlar) adlı eserinde: (Kuran, üslub temizliği, ilim, felsefe ve hakikat mucizesidir) demektedir.

Kurân-ı Kerîmi İngilizceye tercüme eden Arbeyrry ise: (Ne zaman ezan dinlesem, bana bir mistik müzik gibi tesir eder) demektedir.

Marmaduke Pisthall ise, Kurân-ı Kerîm için: (En taklit olunamaz senfoni, en sağlam bir ifade, insanları ağlamaya veya coşturmaya sevk eden bir kudret) ifadesini kullanmıştır.

Bunların yanında birçok batılı filozoflar, yazarlar, ilim ve siyaset adamları, Kurân-ı Kerîmden, büyük bir takdir ve büyük bir hayranlıkla bahsetmektedirler.

Lamartine bile Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” için, (Filozof, hatib, Peygamber, kumandan, yeni doğmalar koyan, muazzam bir İslam Devleti kuran adamdır. İnsanların büyüklüğünü ölçmek için kullandıkları bütün mikyaslarla ölçülsün, acaba ondan daha büyük bir insan var mıdır? Olamaz!) demekten kendini alamamıştır.

Gibon, (Roma İmperatorluğunun çökmesi ve yıkılması) adlı eserinde, İslam dini ve Kurân-ı Kerîm hakkında şunları söylüyor: (Kurân-ı Kerîm, Allah’ın birliğini ispat eden en büyük eserdir).

Amerikan astronomi uzmanı Michael H. Hart, Hazret-i Âdemden bugüne kadar gelen bütün büyük insanları birer birer inceliyerek, bunların içinden 100 tanesini ayırmakta, bu 100 kişi arasında, en büyüğü olarak Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” göstermektedir. (Onun kudreti, kendisine Allah tarafından vahyedildiğine inandığı, muazzam eser, Kurandan geliyor) demektedir.

Amerikan Chicago Üniversitesi profesörlerinden, tanınmış psikoanaliz uzmanı Jules Masserman 1974 yılının 15 Temmuzunda yayınlanan “Time” mecmuasının özel nüshasında, (Büyük liderler nerede?) başlığı altında, tarihte şimdiye kadar gelip geçmiş olan önderleri incelemekte, bunların psikoanalizini yapmakta ve bu liderlerin en büyüğünün Muhammed aleyhisselâm olduğunu bildirmektedir.

Dünyanın en büyük tabiî ilimler âlimlerinden biri olan Max Planck, 1858 yılında Almanya’da Kiel şehrinde doğdu. İlk profesörlüğünü Kiel’de yaptı ve ondan sonra 1889 da Berlin Üniversitesinde çalışmaya başladı. Berlin’deki fealiyeti 30 sene kadar sürdü. 1947 de vefât etti.

Max Planck, özellikle Işıldama ile meşgul oldu. En büyük buluşu, atomlardan çıkan enerji ışınlarının paketler (kvant) halinde yayıldığını meydana çıkarması oldu. Planck, bu buluşuna (Kvantlar Teorisi) adını verdi ve meydana gelen enerjiyi hesapladı. (Kvantlar Teorisi formülü: E=h.v olup E, meydana gelen enerjiyi Erg olarak belirtir. v ölçülen dalganın frekansıdır, h ise, Planck sabitesi adını alan bir rakamdır ve 6,624.10-27 ye eşittir. Böylece herhangi bir enerji dalgasının frekansı ile bu rakam çarpılacak olursa, enerjiyi yukarıda söylediğimiz gibi, Erg cinsinden hesaplamak kabildir.) Bu buluşu, ona 1918 de fizik nobel mükafatını kazandırdı.

Max Planck diyor ki: Gerek din ve gerek tabiî ilimler, üzerimizde kendisine erişmek kabil olmayan çok muazzam bir kudret bulunduğunu, bu kudretin dünyayı kurduğunu ve ona hükmettiğini ortaya koymaktadır. Ancak bu kudreti izah hususunda kullandıkları dil, birbirinden farklıdır. Fakat her iki izah tarzı ayrı bile görünseler, hakikatte, birbirinin aynıdır. Bu iki izah birbirine zıd değildir. Bil’akis birbirini tamamlarlar.

Gerek din, gerek tabiî ilimler, bu âlemi ancak mahiyetini hiç bir zaman anlayamayacağımız, insanların hiç bir zaman erişemeyecekleri bir kudretin yaratabileceğini kabul ederler. Bu muazzam kudretin bütün azametini biz bilemiyoruz ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Onun kudretinin ancak en küçük bir parçasını ve dolaylı olarak öğrenebiliriz.

Din, bu kudreti ve yaratıcıyı tanımak ve insanları Ona yaklaştırmak için kendine mahsus akla hitabeden semboller kullanır. Tabiî ilimler ise, bu kudretin tanınması için ölçü ve formüllerden faydalanır. Halbuki bu iki yolu birleştirecek olursak, asıl o zaman bu yaratıcının ne büyük bir kudret sâhibi olduğu meydana çıkar ve dinin Allah’ı ile tabiî ilimlerin bu kudretin ancak küçücük bir kısmında yaptığı araştırma, ölçme ve formüller, Onun zâtını ve büyüklüğünü meydana koyar.

Din ile tabiî ilimleri karşılaştıracak olursak, hiç bir yerinde bunların birbirinden aykırı bir bilgi vermediğini görürüz. Gerek din, gerek tabiî ilimler, bir muazzam yaratıcı olmadan bu dünyanın kurulamayacağını kabul ederler. Tabiî ilimlerin bulduğu bütün yenilikler, bu muazzam yaratıcının varlığı ve büyüklüğü hakkında birer vesikadır. Din ile tabiî ilimler arasında hiçbir fark yoktur. Bazılarının sandığı gibi, tabiî ilimlerin tuttuğu yol ayrı değildir. Bugün ne yazık ki bazı insanlar, tabiî ilimlerin artık din ile hiçbir ilgisi kalmadığını sanırlar. Halbuki bu, çok yanlıştır. Yukarıda izahına çalıştığım gibi, tabiî ilimler, bilakis dini inanç ve düşünceleri takviye ederler.

Tarihe bakılacak olursa, dünyaya gelmiş olan büyük tabiî ilim bilginlerinin dine çok bağlı oldukları görülür. Leibniz, Newton, Kepler çok dindar insanlardı. Esasen o zamanlar tabiî ilim araştırmaları, ancak kiliselerde, karanlık dünyaların izbelerinde, rahiblerin evlerinde yapılırdı. Ancak yavaş yavaş laboratuvarlar, çalışma enstitüleri, üniversite ilim merkezleri kurulduktan sonra, din adamları ile tabiî ilimler bilginleri birbirlerinden ayrıldılar ve ayrı çalışma usûlleri tatbike başladılar. Zamanla bunların çalışma metotları birbirinden çok ayrılmış gibi göründü ve bunlardan beklenenler birbirinden farklı sanıldı. Halbuki bu iki yol, ayrı ayrı istikâmetlere doğru birbirinden ayrılan, başka başka yerlere sapan iki yol değildir. Bil’akis birbirine tamamıyla paraleldir. Aynı gayeye doğru giderler ve nasıl ki paralel hatlar sonsuzda birbiriyle birleşecekler ise, din ile tabiî ilimler de, esas gaye sonsuzunda birbiriyle kucaklaşacaklardır.

Yukarıdaki yazılar, Max Planck’ın, (Der Strom von der Aufklärung bis zur Gegenwart) kitabından alınmıştır.

Kültürlü insanlar, insafla düşündükleri zaman, Allahü teâlânın varlığına inanmak mecburiyetinde kalıyorlar. Doğru dürüst yapılmayan Kurân-ı Kerîm tercümelerinden bile hakiki dinin İslamiyet olduğunu itiraf ediyorlar. Tercümeler, hiç bir zaman, aslına uygun olamaz. Bu bakımdan İslamiyeti incelemek isteyen yabancılara, İslam âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Akâid) kitapları tavsiye edilmelidir.

Tavsiye Yazılar —> Müslümanlar Niçin Geri Kaldı?

Müslümanlar Cahil Midir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler