Sual: Günümüzde İslam coğrafyasının nerdeyse tamamının ilimde geride kaldığı, bunun sebebinin de İslamiyet olduğu iddia ediliyor. İslamiyetin ilme bakışı nasıldır? Müslümanlar tarih boyu hep cahil mi olurlar?

Cevap: Belirttiğiniz gibi Müslümanlık ve müslümanlar hakkında yazılı garblıların kitaplarında veya neşrettikleri seyahatnamelerde, müslümanların çok câhil olduğu, Asya ve Afrika’da kendileriyle temas ettikleri müslüman halkın çoğunun okuma yazma bile bilmedikleri, 18. asır ile 19. asır arasında medeni ve fen sahasında isim yapmış olan fen adamları arasında bir tek müslüman isminin bulunmadığı yazılıdır. Hatta, İslam dininin terakkîye mâni olduğunu iddia edenler bile çıkmıştır. Bâzıları da, müsimanların cahillik yüzünden, hıristiyanlık dininin büyüklüğünü kavrayamadıkları ve bu sebepten dolayı, misyonerlerin bütün gayretine rağmen, onların hıristiyanlığı kabul etmediklerini ileri sürmektedirler.

Tarihi tetkik edecek olursak, meselenin aslının hıristiyanların iddialarının tamamen aksi olduğunu görürüz. Çünkü, İslamiyet, ilmi dâima meth, müslümanları dâima ilme teşvik etmiştir. Zümer sûresi, 9. âyet-i kerimesinde meâlen, “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” buyurulmuştur. Peygamberimiz ise “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “İlim Çin’de bile olsa, gidin öğrenin” ve “Nerede ilim varsa, orada müslümanlık vardır” ve “Bütün müslüman erkeklerine ve bütün müslüman kadınlarına, ilmi aramak, öğrenmek farzdır!” emrini vermektedir. İslamiyette ilim, ibâdet ile ve âlimin mürekkebi, şehitlerin kanı ile müsavi tutulmaktadır. Müslümanların hıristiyanlığı kabul etmemeleri, İslam dininin hıristiyanlıktan çok daha mantıki çok daha doğru olmasından ileri gelmektedir. İslamiyette ilmin ve fennin ne kadar mühim olduğunu (Müslümanlık ve Hıristiyanlık) faslında tafsilatlı olarak bildirdik. İslam dini, gerici bir din değil, aksine, bütün yeniliklerin devamlı takip edilmesini ve her gün yeni şeyler keşfetmeyi, ilerlemeyi emreden bir dindir. Bundan dolayı, İslamiyetin başlangıcından itibaren, ilim adamlarına çok ehemmiyet verilmiş, ilmi, fenni ve teknik tecrübeler yapılmış, müslüman Araplar, tıpta, kimyada, astronomide, coğrafyada, tarihte, edebiyatta, matematikte, mühendislikte, mimarlıkta ve bunların hepsinin temeli olan, güzel ahlak ve ictimai [sosyal] bilgilerde, en mükemmel dereceye vasıl olmuşlar, bugün dahi tazim ile yad edilen kıymetli âlimler, hakimler, mütehassıslar, üstadlar yetiştirmişler, dünyanın hocası, medeniyetin rehberleri olmuşlardır. O zaman, yarı vahşi olan Avrupalılar, fenni bilgilerini İslam üniversitelerinde öğrenmişler, hatta Papa Sylvester gibi, hıristiyan din adamları bile Endülüs Üniversitelerinde okumuşlardır. Bugün, hala Avrupa dillerinde kimyaya, (Chemie) ve cebire [Arabî El-cebir kelimesinden] (Al-gebra) ismi verilmektedir. Çünkü bu ilimler, evvela müslüman Araplar tarafından dünyaya öğretilmiştir.

Avrupalılar, dünyayı tepsi gibi düz ve etrafı duvarlarla çevrili zannederken, müslümanlar, ilk olarak, dünyanın kürevi [yuvarlak] olduğunu ve döndüğünü buldular. Musul civarında, Sincar sahrasında, Tul daireleri [meridyenin] uzunluğunu ölçtüler ve bugünkü rakamları elde ettiler. Bundan başka, müslüman Araplar, son derecede câhil ve müteassıb olan, Kurun-u vüsta [Orta çağ] papazlarının menettiği, eski Yunan ve Roma felsefe kitaplarının tercümesi işini ele almış ve bunların ortadan kalkmasına, yok olup gitmesine mâni olmuşlardır. Bugün, insaflı hıristiyanların kabul ettiği gibi, hakiki Rönesans, yani (Eski kıymetli ilimlerin avdet etmesi) İtalya’da değil, Abbasiler zamanında, Arabistan’da başlamıştır ki Avrupa’daki rönesanstan çok çok öncedir. Ne yazık ki bu büyük terakkî 17. asırda birdenbire hızını kaybetmiştir. Bu felakete, (Hıristiyanların yaptığı her şey müslümanlara haramdır. Bunları kabul eden veya onlar gibi yapan müslümanlar, kâfir olur) diyerek, müslümanların, yeni keşifleri takip etmesine mâni olan mason ve yahudi siyaseti ve bunlara aldanan din cahili yobazlar sebep oldu. Müslümanların son zamanlarda, ilim sahasında en büyük rehberi, Osmanlılar idi. Bütün hıristiyan âlemi bu İslam devletinin, dünyadaki terakkîlere ve keşiflere kayıtsız kalması için siyasi ve askeri hücumlara geçtiler. Bir taraftan, haçlı saldırıları, bir taraftan da, bunların ihdas ettikleri, bidat sâhibi müslümanların yıkıcı ve bölücü çabaları, Osmanlıların fen ve teknikte rehberlik yapmalarına mâni oldular. Türkler, dışardan ve içerden yapılan saldırılardan dolayı, çok zarara uğradılar. Tesirleri fazla olan yeni silahlar yapamadılar. Memleketlerinin büyük kaynaklarından layıkı ile faydalanamadılar. Kendi vatanlarında sanayii ve ticareti yabancılara kaptırdılar. Fakir düştüler.

Dünyada, her gün, her sahada birçok yenilikler yapılmaktadır. Bunları biz, devamlı takip etmeye, öğrenmeye ve öğretmeye mecburuz. Yalnız sanayi ve teknik sahasında değil, din ve ahlak üzerinde de ecdadımız gibi olmamız, gençlerimizi imanlı, güzel ahlaklı yetiştirmemiz lâzımdır. Size küçük bir misal verelim:

Türkler güreşte bütün dünyada (yenilmez) sayılıyordu. Hakikaten milletler arası güreş müsabakalarında dâima birinci geliyorlardı. Halbuki son senelerde, güreşte hiçbir varlık gösteremedik. Neden biliyor musunuz? Çünkü Avrupalılar, evvelce güreşi bilmiyorlardı. Bunu bizden öğrendiler. Fakat, güreşi son derecede ıslah ederek, ona yeni ve hızlı hareketler, yeni oyunlar, yeni teknikler ilave ettiler. Biz, hala eski tarzda ısrar ediyoruz ve onu da bilmiyoruz. Hala güreşteki yenilikleri iyice incelemedik. Hala yabancı güreşçilerden ders almak istemiyoruz. Onlar da, ortaya koydukları yeni oyunlar sayesinde, bizim güreşçileri tuttukları gibi, yerden yere vuruyorlar. İşte dünya işlerinde bizden daha iyisini bilen ve yapandan, muhakkak faydalanmamız lâzımdır. Her şeyi daha iyi bildiğini zanneden kimse, ya akılsız bir budala veya bir ruh hastasıdır.

Dinimiz, din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıştır. Din bilgilerinde, İslam ahlakında ve ibâdetlerde en ufak bir değişiklik yapmayı şiddet ile menetmiştir. Dünya işlerinde, fen bilgilerinde ise, her değişikliği yapmayı, bütün yeni keşifleri öğrenmemizi ve yapmamızı emretmiştir. Son senelerde Osmanlı devletini ele geçiren sözde aydınlar, dinimizin bu emrinin tam tersini yaptılar. Masonlara aldanarak, din bilgilerini değiştirmeye, dinin esaslarını yıkmaya çalıştılar. Avrupa’nın fende ilerlemesine, yeni keşiflere gözlerini kapadılar. Hatta fen bilgilerine, modern tekniğe uymak isteyen ilerici Türk sultanlarını şehit ettiler. Masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar. Çok şaşılır ki din bilgilerinin nezahetine dokunmak, son senelere kadar, siyasi partiler arasında da devam etti. Kendi partilerini desteklemedikleri için, siyasete karışmayan halis müslümanlara kâfir diyecek kadar gâfil politikacılar türedi. Allahü teâlâya şükürler olsun ki bu temiz, asil milleti felakete sürükleyenlere (Dur) diyen kurtarıcılar yarattı. Yoksa, mübarek dinimizden ve güzel vatanımızdan mahrum olacak, komünistlerin pençelerine düşecektik. Elhamdülillah alâ hazih-in-nimeh!

Türkiye’de bugün 100’den fazla üniversite vardır. Müslüman Türk gençleri modern dünyevi ilimleri ve fenleri öğrenmeye ve diğer müslüman memleketlere rehber olmaya çalışmaktadır. 1981-82 yılında Türk üniversitelerine gelen müslüman memleketlerin talebeleri birkaç bini bulmuştur. Şimdi, size insaflı bir Avrupalının müslüman memleketlerindeki fenni çalışmalar hakkında neşrettiği bir makaleyi takdim edeceğiz. Bu makaleyi yazan Jean Ferrera isminde bir Fransız olup makale (Science et Vie) dergisinin 724 sayılı nüshasında Ocak 1978 yılında neşredilmiştir. Makalenin başlığı: (Les Universites du Petrole = Petrol üniversiteleri)dir. Ferrera makalesinin bir bölümünde şöyle diyor:

(Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, 632 senesinde Medine’de sevgili zevcesi Aişe’nin kolları arasında vefât etti. Onu takip eden senelerde, bugün Suudi Arabistan denilen yerden hareket eden müslümanlar, Atlantik okyanusundan Amur nehrine kadar genişleyen çok büyük bir İslam İmperatorluğu kurdular. Müslümanlar son derecede kuvvetli, sabırlı, cesur olmakla beraber, harbleri kazanınca, büyük merhamet gösteriyorlardı. Geçtikleri her yerde, birçoğumuzun hala bilmediği büyüklükte, bir medeniyet kurdular. Bağdat’tan Kurtuba’ya kadar, geniş bir sahada kurulmuş olan İslam üniversiteleri, o zaman çok bilgisiz olan Avrupalıların tanımadıkları ve hatta ortadan kaldırmaya çalıştıkları eski medeniyetleri yeniden canlandırdı. Ptoleme [Batlemyus]nun, Euclidein (Oyklid), Archimed’in eserlerini Arabîye tercüme eden müslümanlar, bunlarla birlikte Hind fen adamlarının da eserlerini kendi dillerine naklederek, onları da tetkik ettiler ve bunları bütün dünyaya neşrettiler. 8. asırda ilk defa olarak (Aix-lâ-Chapellede Charlemagne) sarayını, Halife Harunürreşid nâmına ziyarete gelmiş olan müslümanlar, saraydaki insanların bilgisizliğine ve çoğunun okuma yazma bilmediğine hayrette kalmışlardı. Müslümanlar, 9. asırda Avrupalılara ilk olarak rakamları ve sıfırı öğrettiler. Vakıa, (sıfır) ilk olarak Hindliler tarafından bulunmuştu. Fakat, onu Avrupalılara müslümanlar nakletti. Bunun gibi, müsellesat ilmini [trigonometriyi] de Avrupalılara öğreten yine müslümanlar oldu. Önce, sinüs [Ceyb] ve cosinüs [Teceyüb]ü, sonraları ise, bütün müsellesatı [trigonometriyi] Avrupalılar, müslüman üniversitelerinde öğrendiler. 9. asırdan 12. asra kadar, dünyada ne kadar ilmi veya teknik bir inkişaf varsa, ancak müslüman üniversitelerinde öğreniliyordu.

[Osmanlı devletinde sayısız ilim ve fen adamları yetişti. Bunların bugünkü medeniyete yapmış oldukları büyük hizmetler, bıraktıkları kıymetli kitaplarından anlaşılmaktadır. Bunlardan biri, İstanbul’da Yavuz Sultan Selim “rahime-hullahü teâlâ Camiinin Muvakkiti ve reis-ül-müneccimin olan Mustafa bin Ali efendidir “rahime-hullahü teâlâ”. 1571’de vefât etmiştir. (İlam-ül-ibad) ismindeki coğrafya ve (Teshil-ül-mikat fi-İlm-il-evkat), (Teysir-il-kevakib), (Kifâyet-ül-vakit fi-rub’-i daire) astronomi kitaplarında şaşılacak bilgiler vardır. 1469 da vefât etmiş olan Abdülaziz Vefai’nin “rahime-hullahü teâlâ” (Kifâyet-ül-vakit li-mârifet-i dair) kitabı da, bugünkü astronomiyi anlatmaktadır.]

Tıb hakkında eski Yunanlılar tarafından yazılan eserler, Kurun-u vüstada [Orta çağda] câhil hıristiyanlar tarafından yakılmış olduğundan, bunların aslları bugün elimizde bulunmuyor. Bunlardan şurada burada kalarak, bu barbarca imhadan kurtulmuş olan parçacıklar, Bağdatlı Hüseyin ibni Johag tarafından Arabîye tercüme edilmiştir. Bu meşhur hakim, Eflatun ve Aristo’nun eserlerini de Arabîye tercüme etmiştir.

Memun halife zamanında Bağdat’ta yetişen, hesap, hendese ve İlm-i heyet alimi üç kardeşten Muhammed bin Musa Harezmi, güneşin irtifaını ve Erdın Ekvatörü uzunluğunu ölçmüş ve namaz vakitlerini tayin eden Üsturlab [Rub’ı daire] aletlerini yapmıştır. Cebr ilmindeki kitabı İngilizceye ve Üsturlab kitabı Latinceye tercüme edilmiştir. [m. 847] de vefât etmiştir.

Müslüman astronomlar dünyanın küre şeklinde olduğunu ispat ederek, Avrupalıların, (Dünya tepsi gibidir, denizlerde çok gidilirse aşağı düşülür) inancını yıktılar. Doğru bir şekilde arzın çevresini ölçmeyi başardılar. Avrupalılara birçok şey öğreten ve Rönesansı hazırlayan Abbasi İmperatorluğu, ne yazık ki yavaş yavaş parçalanmaya başladı ve [m. 1258] de Moğollar Bağdat’ı zaptettiler. Yakıp yıktılar ve böylece müslümanların kurdukları büyük medeniyet ortadan kalktı. Acaba şimdi vazıyet nasıldır? İslam medeniyetinde yeni bir rönesans [yeniden canlanma] beklenebilir mi?

Kurun-u vüstada [Orta çağda] müslümanlar, altın, kıymetli baharat ve kokulu ağaçlar [öd ağacı, günnük ve benzerleri] ararlar, bunların bir kısmını Avrupalılara ihrac ederlerdi. [Süleyman “aleyhisselâm” zamanında olduğu gibi.] Bugün siyah altın, yani petrol, bunların yerini tutmuştur. Acaba müslümanlar, vaktiyle büyük İskender’in veya Napolyon’un tesis ettikleri imparatorluklar kadar büyük olan devletlerini yeniden kurmayı başarabilecekler mi? Araplar bugün petrol sayesinde zengindir. Ellerindeki bu zengin hazineden faydalanarak kuvvetlenmeye çalışıyorlar. Bunun için ne yapmak lazım geldiğini bize Kuveyt tetkik [Araştırma] Merkezi müdürü Prof. Muhammed el Şamali şöyle anlattı:(Her şeyden evvel, ilim, fen alanında ilerlememiz lâzımdır. Bunun için, ilmi, fenni tetkikatımızı sıklaştırmamız, bir yandan da, ilim adamı yetiştirmemiz icap etmektedir.)

Fransız muharriri Ferrera’nın makalesinden alınan kısım burada bitmektedir.

İslam âlimleri diyor ki (İslam ilimleri) iki kısımdır: Birincisi (Din bilgileri), ikincisi (Fen bilgileri) dir. İslam alimi olmak için, her ikisini de öğrenmek lâzımdır. Din bilgilerini öğrenmek ve yapmak, her müslümana lâzımdır. Yani farz-ı ayndır. Fen bilgilerinden lazım olanları yalnız bu işle meşgul olanların öğrenmeleri ve yapmaları lâzımdır. Yani farz-ı kifâyedirler. Bu iki farzı yerine getiren millet, muhakkak ilerler. Medeni olur. Kurân-ı Kerîmde, Şura sûresinin 20. âyetinde, Allahü teâlâ meâlen, “Bir kimse, dünya nimetlerine kavuşmak isterse, ona istediğini veririm. Ahiret nimetlerini isteyene de, istediğini veririm” buyurmuştur. İstemek, laf ile olmaz. Sebebe yapışmak, yani çalışmak lâzımdır. Allahü teâlâ, dünya nimetlerine ve ahiret nimetlerine kavuşmak için, çalışanlara, dilediklerini vereceğini vaat ediyor. Müslüman olsun, olmasın, dünya nimetlerini beğendiğim gibi çalışan herkese, veririm buyuruyor. Avrupalılar, Amerikalılar, komünistler, böyle çalıştıkları için, dünya nimetlerine kavuşuyorlar. Kurun-ı vüstadaki müslümanlar, böyle çalıştıkları için, medeniyet rehberi olmuşlardı. Abbasilerin ve Osmanlıların son zamanlarında, iç ve dış düşmanların, yani din düşmanı olan masonların tesirleri ile fen bilgilerini öğrenmekten ve öğretmekten, fen ve sanat üzerinde çalışmaktan mahrum edildiler. Hükümet idaresini ele geçiren câhil ittihatçıların bu gerilemeye tesiri çok oldu. Bu sebep ile muazzam devletleri çöktü. Din bilgisi, îman, ibâdet ve ahlaktan ibarettir. Bu üçünden biri noksan olursa, din bilgisi, tamam olmaz. Noksan olan şeyin faydası olmaz. Eski Romalılarda, Yunanlılarda ve Avrupa’daki Asya’daki devletlerde, fen bilgisi vardı. Fakat din bilgisi noksan idi. Bunun için, fen ve teknikte nail oldukları nimetleri kötü yerlerde kullandılar. Bir kısım sanat eserlerini zevklerde, fuhuşlarda kullandılar. Bir kısmı da, teknik vasıtalarını, insanlara zulüm, işkence yapmakta kullandı. Medeni olmaları şöyle dursun, parçalandılar, yıkıldılar, yok oldular.

Şimdi de müslüman olmayan sosyalist memleketlerde, fen bilgileri ileri ve teknik başarıları, ağır sanayileri göz kamaştıracak derecede ise de, din bilgilerinin üç kısmından da mahrumdurlar. Medenilerin değil, vahşilerin bile yapamayacakları kötülükleri yapıyorlar. İslam ilimlerine sâhip olmayan böyle devletler, yok olmaya mahkumdurlar. Tarih tekerrürden ibarettir. Suudi Arabistan’ın ve benzerlerinin, tarihten ibret alarak, yalnız dünya nimetlerine kavuşmak için çalışmakla kalmayıp, imanlarını ve ahlaklarını düzeltmeleri lâzımdır. Yalnız fende ilerlemeleri, onları medeniyete kavuşturamayacak, felaket ve izmihlalden, mahvolmaktan kurtaramayacaktır.
Türkiye, bugün ecdadı gibi çalışmakta, diğer müslüman milletlerin fen bakımından rehberi vazıyetindedir. Fakat bazı gençler, fen, imar ve tababet üzerinde çalışmak, bütün yeni keşifleri incelemek yerine, politika oyunlarına alet olur, gruplara ayrılır, sapık kuruluşlara katılır, birbirini boğazlamaya kalkarsa, yazık onlar için verilen emeklere ve yazık onlar için taşıdığımız ümitlere! Yazık zevallı vatanımıza! Gençlerimizi böyle zararlı düşüncelerden, sapık fikirlerden, yanlış yollardan koruyan birinci kudret, kalbin temiz ve ahlakın güzel olmasıdır. Bu iki faziletin menbaı da dindir. Çünkü İslamiyet, dâima tekrarladığımız gibi, insanın fenâ iş yapmasını, yanlış yollara sapmasını önler. Onu, memleketine, memleket büyüklerine bağlar. Ona, en doğru yolu gösterir. Burada maksadımız, hakiki İslam bilgilerini öğrenmektir. Yoksa din ismi altında gençleri yanlış yola sürükleyen zındıkların, münâfıkların ileri sürdüğü yanlış, sapık fikir ve inançlar değil! İslam dini, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi yapıcıdır. Hiçbir zaman yıkıcı ve bölücü olmamıştır. Ey sevgili gençler! Sizden, ittihatçıların ortaya çıkardıkları yıkıcılık, bölücülük isteyenlerden kaçınız! Çünkü bunlar, İslamiyyetin ve memleketimizin düşmanıdırlar.

Beterdir günbegün halim, begayet, ya Resûlallah!
Düzelsin artık ef’âlim, inayet ya Resûlallah!
Azıttı bu deni nefsim, beni şeytana uydurdu.
Ne mümkün bunca isyanla, dehalet ya Resûlallah!
Aceb kabil mi kurtulmak, hevay-i nefs-ü şeytandan?
Erişmezse, eğer senden, hidayet ya Resûlallah!
Gelince feyiz-ü ihsanın, günahkar kimseye bir ân,
Onun rahı, dü-âlemde, selamet ya Resûlallah!
Emri, nehyi tazim ettim, harama demedim helal.
Her günahın sonu oldu, nedâmet ya Resûlallah!
Ey ins-ü cinnin Resûlü, insanların en üstünü,
İhlasıma bağışla kıl, şefaat ya Resûlallah!

 

KAYNAK: Herkese Lâzım Olan Îmân 

Tavsiye Yazılar —> Müslümanlar Niçin Geri Kaldı?

İslamiyette Liberalizm Var Mı?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler