(Tefsîr) kelimesi, “fesere” kelimesinden alınmıştır. “Fesere” kelimesi de “sefere” kelimesinden çevrilmiş olup, keşf ve izhâr [açmak ve ortaya çıkarmak] manâsınadır.

Bazı edebiyyâtcıların beyânına göre, “fesere” ve “sefere” kelimeleri lafız bakımından birbirine yakın olduğu gibi, lügat bakımından da birbirine yakındır. Fakat “fesere” akıl ile anlaşılan manâları, “sefere” ise, gözle görülen şeyleri ortaya çıkarmakta kullanılır.

Bazı âlimlerin beyânına göre, “tefsîr” ve “te’vîl” kelimeleri aynı manâya olup, müşkîl [kapalı] lafızdan murâd olunan manâyı açıklamak demektir.

(Te’vîl) kelimesi “evl” kelimesinden alınmış olup, dönmek manâsınadır. Bu kelimeden alınmasının sebebi, te’vîl sâhibinin âyet-i kerîmeyi muhtemel olduğu manâ tarafına döndürmesindendir.

Te’vîl kelimesinin siyâset manâsına olan, “iyâle” kelimesinden alındığı da rivâyet olunmuştur. Bunun sebebi, te’vîl yapan âlimin sözde tasarruf yapmak sûretiyle, kelâmın manâsını yerine koymasından ibârettir.

Bir rivâyete göre, te’vîl kelimesi dirâyetle, tefsîr kelimesi ise rivâyetle alâkalıdır.

(Dirâyet; nahv ve aklî ilimlerin kâidelerinden elde edilen ilimdir.

Rivâyet; nakle ve işitmeye dayanarak açıklamak manâsınadır. Âyet-i kerîmenin nüzûl sebebinin haber verilmesi gibi ki, bu haber ancak, Eshâb-ı kirâmdan işitmeye ve nakletmeye bağlıdır. Böyle haberlere (rivâyet ilmi) denir.)

Tefsîr kelimesi dahâ çok lafız ve müfredatta ve te’vîl kelimesi ise ekseriyetle, manâlarda ve cümlelerde kullanılır. Yine tefsîr kelimesinin ilâhî ve ilâhî olmayan kitâplar için, te’vîl kelimesinin ise ilâhî kitâplar için kullanıldığı bildirilmiştir.

Bazı âlimlerin ta’rîflerine göre, tefsîr kelimesi, bir manâdan başka manâya çevrilmeye ihtiyâcı olmayan bir lafzı açıklamaktan ibârettir. Te’vîl kelimesi ise, muhtelîf manâları bulunan bir lafzı, delîl ile bu manâlardan birine çevirmektir.

Bazı âlimlerin ta’rîflerine göre ise, tefsîr kelimesi, manâyı kesin olarak açıklamaktır. Te’vîl ise, kesinlik bulunmaksızın, muhtelîf manâlardan birini tercîh etmektir.

(İlm-i tefsîr-i şerîf), insan takâtının yettiği kadar, arabî kâidelere göre, Kur’ân-ı kerîmin nazmının manâsından bahseden yüce bir ilimdir.

Tefsîr ilminin temelleri: İlm-i lügat, ilm-i nahv, ilm-i tasrîf, ilm-i iştikâk, ilm-i meânî, ilm-i beyân, ilm-i bedi’ gibi arabî ilimler ile, ilm-i kırâat, usûl-i din yanî usûl-i kelâm, usûl-i fıkh, ilm-i cedel, ilm-i esbâb-ı nüzûl, ilm-i fıkh ve Kur’ân-ı kerîmin âyetlerini tefsîr eden hadîs-i şerîfler ve benzeri ilimlerdir.

Tefsîr ilminin maksadı: İnsan gücünün yettiği kadar ve arabî ilimlerin elverdiği kadar, nazm-ı celîlin, yanî Kur’ân-ı kerîmin manâsına vâkıf olmaktan ve bilmekten ibârettir.

Tefsîr ilminin fâidesi: Ahkâm-ı şer’iyyenin doğru olarak istinbâtına güç ve meleke hâsıl olmasıdır.

Tefsîr ilminin mevzû’u: Hikmet menbâ’ı ve fazîlet kaynağı olan

“Kelâmullah”dır. [Yanî Kur’ân-ı kerîmdir.]

Tefsîr ilminin gâyesi: Dünyâ ve âhıret saâdetine kavuşmak için, Kur’ân-ı kerîmin manâ-i şerîfesini fehm etmeğe [anlamaya] ve hükm-i celîlini istinbâta ulaşmaktır.

İlmin şerefi ve üstünlüğü, mevzû’unun ve gâyesinin şerefi ile ölçülür. O hâlde tefsîr ilminin mevzû’u ve gâyesinin şerefi i’tibâri ile, bütün ilimlerden dahâ şerefli ve dahâ yüksek olduğu kesindir.

Kur’ân-ı kerîm, Cenâb-ı Hakkın Kelâm-ı kadîmi olup, Rûh-ül-Emîn yanî Cibrîl aleyhisselâm vâsıtasıyla, Fahr-i Kâinât aleyhi efdalüttehıyyât hazretlerine nâzil olmuş ve mushaf-ı şerîfde iki kapak arasında yazılmış, göğüslerde [kalblerde] hıfz edilmiş ve korunmuştur.

Kur’ân-ı kerîm, ümmet arasında mütevâtir olup, bî’seti Nebî “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinden günümüze kadar tevâtür yoluyla nakledilmişdir.

Kur’ân-ı kerîm, Adnân oğulları kabîlesinin belîglerine ve Kahtân kabîlesinin fasîhlerine mahsûs olan üslûblardaki belâgat üzere nâzil olmuştur. Bütün arab kabîleleri, onun kelime ve cümlelerinin latîf manâlarını anlarlardı.

Kur’ân-ı kerîm, önceki ümmetlere nâzil olan bazı ilâhî kitâblar gibi, bir defada nâzil olmayıp, hâdiselere göre, âyet âyet, sûre sûre tedrîcen nâzil olmuştur.

Kur’ân-ı kerîmin âyetlerinin bazısı akâid-i îmâniyyeye [îmân bilgilerine] ve bazısı ef’âl-i mükellefîne [amel bilgilerine] mahsûs açık hükümler ile alâkalıdır.

Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz hazretleri, mücmel, müşkîl [kapalı ve anlaşılması zor] olan Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin ma’nâyı celîlesini, Eshâb-ı kirâma ta’rîf buyurmuşlar idi.

Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri de, murâd olunan manâyı ve âyet-i kerîmelerin nüzûl sebeblerini, hangi şartlarda indiğini bilip, bunları Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek lisanından naklederek, Tâbi’în-i kirâma bildirirlerdi.

(Sahâbe kelimesi, aslen masdardır. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin Eshâb-ı kirâmına verilen isimdir. Lâkin, sahâbe kelimesi, eshâb kelimesinden dahâ husûsî bir manâ ifâde eder. Çünki Sahâbe kelimesi dahâ ziyâde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbı hakkında kullanılır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbı için özel bir isim gibi olmuştur. Bu sebeple Sahâbe kelimesi, Eshâb-ı kirâma mahsûs olmuşdur. (Sahâbî) demek, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” nübüvvetinden sonra hayâtta iken görmek şerefine kavuşmuş ve Onun Peygamberliğine îmân etmiş ve dünyâdan îmânla âhırete göçmüş olan kadri yüce zât demektir.

Tâbi’în kelimesi tâbi’ kelimesinin çoğuludur. Istılâhda (tâbi’), Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmı ile görüşmüş olan bir zâta denir.)

Tâbi’în-i kirâm hazretleri de, Eshâb-ı kirâmdan aldıkları Kur’ân-ı kerîm ile alâkalı bilgileri, tebe-i tâbi’îne nakl ve rivâyet ederlerdi.
Eshâb-ı kirâmdan ve tâbi’înden nakledilen pekçok haber ve isnâd silsilesi kitâblara yazılıncaya kadar, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâları âlimlerin ağzından işitilerek seleften halefe nakledildi.

Kur’ân-ı kerîmin manâları ile alâkalı nakller ve haberler, kitâplara yazılınca, İmâm-ı Taberî, Vâkidî, Sa’lebî ve bunların emsâli, büyük müfessirler, bu haberleri naklederek tefsîr yazmaya başladılar.

Bundan sonra, arabî ilimler de toplanıp, lügat, i’râb ve belâgata dâir kitâblar yazıldı.

İlk asırda arabî lisanı, tabi’î olarak arablara mahsûs bir meleke olduğundan, lügat, i’râb ve belâgat husûsunda, nakle ve kitâptan öğrenmeye ihtiyâç yoktu. Dahâ sonra arab olmayan kavimlerin karışması sebebiyle, arabî lisanının yanlış kullanılma durumları ortaya çıktı. Bu sebeble arabînin lisan âlimlerinden öğrenilmesi lüzûmu görüldü. Kur’ân-ı kerîmin tefsîrinde lisan ile alâkalı bilgilere ihtiyâç duyuldu.

Tefsîr ilmi iki kısma ayrılır:

Birinci kısım, naklî tefsîrlerdir. Bunlar selefden [yanî Eshâb-ı kirâm, tâbi’în ve tebe-i tâbi’în] nakl edilen haberlere dayanan tefsîrlerdir. Böyle tefsîrlerde nakil ve rivâyet olunan haberler i’tikâd ve amelle alâkalı dînî hükümlerden olmadığından, sâdece nakil ve rivâyetle iktifâ olundu. Dahâ sonra gelen müfessirler de, nakledilen bu haberleri isnâdlarını tahkîk etmeden, sâdece yazarak naklettiler. Âlimler haberleri tahkîka ve isnâdları tashîhe başlayınca, garb memleketlerinde müteahhirîn âlimlerinden, Ebû Muhammed bin Atıyye bütün mutekaddimîn tefsîrlerinde nakl olunan haberleri tam bir tahkîkatdan geçirerek, geniş lafzları ve isâbetli ma’nâları toplayan meşhûr tefsîrini yazdı. Bilinen meşhûr haberleri o tefsîrinde topladı. Ondan sonra gelen İmâm-ı Kurtubî de tahkîk husûsunda İbni Atıyye’nin yolunu ta’kîb ederek bir tefsîr yazmışdır.

Tefsîr ilminin ikinci kısmı, rivâyetlere ve nakllere mahsûs olmayıp, lisanda mahâret kazanarak ve hâlin şartlarına riâyet ederek, manânın ifâdesinde belâgat kâidelerini taşıyan ve lisan-ı arabîye âid olan bilgileri açıklar. Tefsîrin bu kısmı her ne kadar arabî lisan ile alâkalı olan ilimler toplanıp yazıldıktan sonra yapılmış ise de, böyle tefsîrler asıl maksad olan nakillerden ve rivâyetlerden tamâmen uzak kalmamıştır.

Tefsîrin ikinci kısmına dâhil olan tefsîrlerin en güzeli, Irâk âlimlerinden allâme Zemâhşerî’nin Tefsîr-i Keşşâfıdır. Bu tefsîr, tefsîrlerin en meşhûru ve [belâgati ise] büyük âlimlerin makbûlüdür.

Tebrîz şehri ulemâsından fierefüddîn Tayyibî, Tefsîr-i Keşşâfı şerh ederek ve hâşiyeler yaparak kıymetli bir eser yazmışdır. Bu zât, Keşşâf tefsîrinde mu’tezîle mezhebi ile alâkalı olan bilgileri düzeltmiş, âyet-i kerîmelerdeki i’câz ve belâgatı ehl-i sünnet i’tikâdına uygun şekilde îzâh etmiştir. [Çünki, Zemâhşerî ehl-i sünnet olmayıp, mu’tezîle i’tikâdındadır.] Böylece bu kitâbın arabî ilimlerde ve belâgat ilimlerinde emsâlinden üstün olduğu, delîlleri ve ifâdeleri bakımından kemâl derecesine ulaştığı muhakkık âlimler tarafından bildirilmiştir.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler