Türpüşti Risalesinde diyor ki;

Ehl-i hak, yanî Ehl-i Sünnet ve Cemâ’at mezhebine göre, insanların yaptıkları ve insanlara yapılan, gelen iyilik ve kötülük, fayda ve zarar, îmân ve küfür, tâat ve isyân, harekât ve sekenât, hattâ ağızlarından çıkan söz ve aldıkları her nefesin hepsi, Allahü teâlânın takdîri iledir ve hepsini yaratan Odur. Çünki Ondan başka bir hâlık [yaratıcı] bulunmak mümkün değildir. Yoksa o zamân ortaklık var demek olur. Bu da âcizlik demektir. Allahü teâlâ ise bundan münezzehdir. Allahü teâlâ Ra’d sûresi 16. âyetinde buna işâret etmiş ve meâlen, “Ey Peygamberim! De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki, Allahdır. O hâlde de ki, Onu bırakıp da, kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sâhib olmayan dostlar mı edindiniz? De ki, hiç görmeyenle gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? Yoksa Onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki, Allah her şeyi yaratandır ve O birdir, karşı durulamaz güç sâhibidir” buyurmuştur. Buradaki, ey Peygamberim, müşriklere de ki, gökleri ve yeri kim yarattı, ifâdesi gösteriyor ki, göklerde ve yerde olanlar, göklerin ve yerin yaratıcısı olamazlar. Çünki gökler ve yerler, bunlar yaratılmadan çok önce yaratılmışlardır. Göklerin ve yerin yaratılmış olmalarına, onlardaki çeşitli olaylar ve değişmeler ve hep bir kararda kalmamaları işâret etmektedir.[1]

Bu değişmeleri, bunların mahlûk olduklarını göstermektedir. Mahlûk ise, hâlıksız olmaz. Yanî yaratılmış olanın bir yaratıcısı vardır. O hâlde o yaratıcı kimdir? “Ey Resûlüm de ki, Allahdır.” Yanî eğer onlar cevâb veremezlerse –ki, getirilen huccet ve delîlle susdurulmuşlardı– konuşmalarına da lüzûm yokdur. O zamân bizzat kendin konuş ve de ki, onun yaratıcısı Allahdır. Bundan sonra müşriklere sitemde bulunup buyuruyor ki, mâdem ki, göklerin ve yerin yaratıcısı Odur, elbette göklerde ve yerde bulunanları yaratan da O olur. Siz, niçin Ondan başka Rab ve ilâh edindiniz. Hâlbuki Rab ve ilâh edindikleriniz, bir iyiliği kendilerine celb, kötülüğü kendilerinden def’ edemezler. Onlara de ki, görmeyenle gören, zulmetle nûr [karanlıkla aydınlık] bir değillerdir. Yanî [siz, ey Allaha şirk koşanlar] körler gibi dalâlet [sapıklık, yanlış] yollar tutmuşsunuz, görmüyorsunuz ve yollarınız karanlıkdır, bizimle bir değilsiniz. Çünki biz, Rabbimizi, yaratanımızı biliyoruz, şüphe karanlıklarından yakîn nûruna [gerçek îmân ışığına] gelmişiz. Bunda bir başka işâret dahâ vardır ki, bizim de maksadımız odur. Yanî anlattıklarımızın hepsi mahlûk olmakla berâber, birbiriyle aynı değillerdir. Eğer bütün bu anlattığımız varlıklara, birisi kalkar da, hepsi aynıdır derse, onun akılsız veyâ câhil olduğunu söylersiniz. O hâlde şimdi mahlûkla onu yaratanın bir olduğunu söylemeğe nasıl cesâret edebiliyorsunuz? Böyle anlamadan nasıl hüküm ve karar veriyorsunuz ve Hak teâlânın, bir şeyler yaratabilen ortakları var diyorsunuz ve onlar da Hak teâlâ gibi yaratır iddi’âsında bulunuyorsunuz? Hâlbuki, böyle diyenler, Allahü teâlânın yarattıklarının hangileri ve ortak koşduklarının yarattıklarının hangileri olduğunu bilmiyorlar.

Bunu biraz dahâ açalım ve diyelim ki, ibâdette ortaklık, ancak yaratanın yaratmakta bazı şeylere ortaklığı söz konusu olduğu zamân, düşünülür. O hâlde ey Peygamberim, onlara de ki, Allah her şeyi yaratandır. O birdir. Yanî ortağı yoktur. Çünki ortağı olan şey sayıya girer ve 2 ortak [3 ortak …] denir. O zamân Vahdâniyyet [Allahü teâlânın, zâtında sıfatlarında ve yaratmasında bir olup, ortağı, eşi, benzeri bulunmaması] temel itikâdı bozulur. Hâlbuki Allahü teâlâ böyle sıfat ve hâllerden çok yüksektir. Bunu bildirmek için, âyet-i kerîmenin [Ra’d sûresi, 16. âyeti] sonunda meâlen, (O [Allah] birdir ve kahhârdır) buyuruyor.

Kahhâr, yarattıklarını tedbîr edene, yanî dilediği gibi düzenleyip idâre edene ve içinde kullar için, yoksulluk, hastalık, üzüntü ve ölüm gibi zorluklar ve istenmiyen hâller bulundurana derler. Onun düzenini kimse bozamaz, takdîrini kimse geri çeviremez. İşte Allahü teâlâ Kahhârdır. Bütün mahlûkâta kahr eder. Yanî herkese, herşeye hâkimdir, gâlibdir, O ne dilerse, o olur. Kimse Ona kahr ve galebe edemez ve kul kendi işlerinin yaratıcısı da olamaz. Kim kalkar da, kula kahir derse, kulu, yaratmakda Hak teâlâya ortak etmiş olur. Hâşâ, sümme hâşâ! Allahü teâlâ böyle düşünülmekten çok yüksekdir. Bunun için Allahü teâlâ Fâtır sûresi 3. âyetinde meâlen, (Ey insanlar! Allahın size olan ni’metini hâtırlayın! Allahtan başka, size, gökten ve yerden rızk verecek bir yaratıcı var mı? Ondan başka ilâh yoktur. Nasıl oluyor da tevhîdden küfre çevriliyorsunuz) buyuruyor. Ve yukarıda bu husûsda, meâl-i şerîfi, (Allah her şeyin yaratıcısıdır) olan, Ra’d sûresi, 16. âyeti de bildirilmiş idi. Bu ifâdenin ve beyânın içine girmeyip, bundan hâriç tutulacak hiçbir şey bulunamaz. Çünki herşey demek, hâriç tutulan hiçbir şey yok demekdir. Bunu bir takım şeylere mahsûs kılmak mümkin değildir. Çünki genel olan, delîlsiz husûsî [özel] olamaz. Burada ise hiçbir delîl yokdur. Mâdem ki her şeyi Hak teâlâ yaratmışdır, hepsi Onun irâdesiyle ve Onun irâdesinde olur. Zîrâ Allahü teâlânın bir şeyi yaratıp da, o şeyin Onun irâde ve ihtiyârında bulunmaması mümkin değildir. Bu aczi gösterir. Allahü teâlâ aczden münezzehdir.

Bu husûsda Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde sayılamıyacak kadar delîller vardır. Kur’ân-ı kerîmden bir kaç âyet-i kerîme bildirip, bu konuyu iyice açıklıyalım: Allahü teâlâ, Tekvîr sûresi, 29. âyetinde meâlen, (Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz) buyuruyor ve Yûnüs sûresi, 99. âyetinde meâlen, (Ey Resûlüm! Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette îmân ederdi) buyuruyor. Kaderî mezhebinde bulunanlar, bu âyetin yorumunda diyorlar ki, eğer Allahü teâlâ isteseydi, bütün kullarını zorla îmâna getirirdi. Bu te’vîli fâsid, bozuk bir te’vîldir [yorumdur]. Çünki ıztırarı, zorla olan îmân, îmân değildir. Îmân, kişinin ihtiyârı, beğenmesi ve istemesi ile olandır. Bekara sûresi, 253. âyetinde meâlen, (Allah dileseydi, o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık delîller geldikden sonra birbirleriyle savaşmazlardı) ve Secde sûresi, 13. âyetinde meâlen, (Biz dilesek, elbette herkese hidâyet verirdik. Fakat, “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmlarıyla dolduracağım.” diye söz vermişim) buyurulmuşdur. Allahü teâlâ cinleri ve insanları cebren Cennet veyâ Cehenneme sevk etseydi, kulun ihtiyâr ve irâdesinin ve bunlara bağlı kılınan imtihânın ma’nâsı kalmazdı. Mükellefler, kendi irâdeleriyle hidâyet ve Cennet, yâhud dalâlet ve Cehennem yolunu seçeceklerdir. En’am sûresi, 125. âyetinde meâlen, (Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini islâma açar; kimi de sapdırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbini daraltır. Allah, inanmıyanların üstüne, işte böyle murdârlık verir)[2] ve Kasas sûresi, 56. âyetinde meâlen, (Ey Resûlüm, Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin, bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete gelecek olanları en iyi O bilir) ve En’am sûresi, 35. âyetinde meâlen, (Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzere toplayıp birleşdirirdi) ve Mü’min sûresi, 33. âyetinde meâlen, (Allah kimi doğru yoldan sapdırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yokdur) ve Zümer sûresi, 37. âyetinde meâlen, (Allah, kime de hidâyet ederse, artık onu sapdıracak yokdur) ve Kehf sûresi, 78. âyetinde meâlen, (Kalbini bizi anmakdan gâfil kıldığımız, kötü arzûlarına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itâ’at etme, boyun eğme) ve Nisâ sûresi, 78. âyetinde meâlen, (Kendilerine bir iyilik gelse, bu Allahdandır, derler; başlarına bir kötülük gelince de, bu sendendir, derler. Hepsi Allahdandır” de. Bu adamlara ne oluyor ki, bir türlü, laf anlamıyorlar) buyuruldu. Hepsi Allahdandır, ya’nî bütün bunlar, Allahü teâlânın takdîri ve tedbîri ile olmakdadır.

Kaderiyye mezhebinde bulunanlar, bu âyetten sonra gelen âyet-i kerîmeyi delîl getirip, “kötülükler Allahın takdîri ile değildir” diyorlar. Zirâ Nisâ sûresi, 79. âyetinde meâlen, (Sana gelen iyilik Allahdandır. Başına gelen kötülük ise, nefsindendir) buyurulmakdadır. Ya’nî, ey kulum, senin sevineceğin iyilik ve hayrdan sana ulaşanları Allahü teâlânın ihsân ve ikrâmı olarak bil ve bu iyilikler için Rabbine şükr eyle! Zorluk, sıkıntı ve kötülüklerden sana gelenleri nefsinden [kendinden] bil. Ya’nî, işlediğin günâhlar sebebi ile buna müstehak olmuşsun, düşün. Nitekim Şûrâ sûresi 30. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla berâber Allah, çoğunu afv eder) buyuruldu.[3] Bu âyetin ma’nâsının bu şekilde olduğu şübhesizdir. Çünki âyet-i kerîmenin devâmında, (Ey Habîbim, de ki, hepsi Allahdandır) buyurulmakdadır. Böylece ma’nânın uygunluğu anlaşılmakdadır.

Allahü teâlâ onlara cevâb verip: “Zafer ve ganîmet Allahdan, sıkıntı ve hezîmet Peygamberdendir” dedikleri için, hâyır, hepsi Allahdandır buyurdu. Buradan öbür âyetin ma’nâsının da bu olduğu anlaşıldı. Allahü teâlâ bununla îmânın esâs şartlarından birini beyân etti. O da, Allahdan başka yaratan ve takdîr eden yokdur, i’tikâdıdır. Hepsi Allahdandır kelâmından dolayı, Cebriyye mezhebindekilerde bir şübhe oldu. Onlara göre kulun hiç irâde ve ihtiyârı yokdur. Kul ne yaparsa, cebr ve kahr, zor ile ona yaptırılmakdadır. Bu, bâtıl, bozuk bir mezheb ve i’tikâddır. Zîrâ diğer âyet-i kerîmede buna işâret edildi ve size gelen sıkıntılar, günâhlarınızın sonucudur buyuruldu. Bu da kulluğun edeblerindendir. Kaderiyye mezhebinde olanların bu âyeti delîl getirmelerine ne kadar şaşılır! Çünki onlar, iyi olsun, kötü olsun, kullar kendi işlerini, kendileri yaratmakdadır dediler. (Başınıza gelen sıkıntılar,kötülükler nefsinizdendir)den sonra (Sana gelen iyilikler Allahdandır) âyetinden, iyiliklerin Allahü teâlâdan geldiğine inanmaları lâzım gelirdi. Ammâ onlar böyle demiyorlar. O hâlde, i’tikâdlarının bozuk olduğuna bu âyet huccet ve delîldir. Kur’ân-ı kerîmde bundan başka, benzeri dahâ çok âyet-i kerîmeler vardır. Hepsini bildirmemize lüzûm yokdur. Bildirdiklerimiz, yanlış yolda ve i’tikâdda bulunduklarını bildirmek için kâfîdir.

Bu husûsdaki hadîs-i şerîfler o kadar çokdur ki, hepsini bildirmek imkânsızdır. Bir kaç tânesini Allahın izni ile yazalım: Hulefâ-i râşidînden Ömer bin Hattâbın “radıyallahü anh” bildirdiği Cibrîl Hadîsinde, Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” îmân nedir? diye süâl edince, Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdu ki, (Îmân, Allahü teâlâya, meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine, öldükden sonra dirilmeğe, hayrın ve şerrin Allahü teâlânın takdîri ile olduğuna inanmandır.) Kader, kâdir olandan meydâna gelenlere denir. Mukadder demek, ölçülüp biçilen, ya’nî ne olur, nasıl olur, ne zamân olur ve nerede olur demekdir. Kaderiyye mezhebinde bulunanlar, “Esas kaderci sizsiniz; çünki kader var diyen sizsiniz” diyorlar.

Cevâbında deriz ki, biz Allahü teâlâ için kader ve takdîr vardır diyoruz. Siz ise, kader kullara âiddir deyip, kendinizi ona nisbet ediyorsunuz. Dahâ bir çok hadîs-i şerîflerden, kaderiyye mezhebinin ve bu mezhebde olanların nasıl oldukları ve nasıl i’tikâd edindikleri anlaşılmakdadır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdu ki, (Kaderiyye mezhebindekiler, bu ümmetin mecûsîleridir. Hasta olurlarsa yoklamayın. Ölürlerse, cenâzelerinde bulunmayın. Sizden kız isterlerse, onlara kız vermeyin.) Onları mecûsîlere şunun için benzetti ki, mecûsîler iki kısmdır. Bir kısmı iyiyi nûr, kötüyü zulmet yaratır derler. Diğer kısmı, hayrı [iyiyi] Yezdân, şerri [kötüyü] Ehrimen [İblîs] yaratır diyor. Hepsine la’net olsun. Bugün kaderiyyede olanlar, yırtıcı, öldürücü, zehrleyici ve murdâr ve benzeri hayvanlardan gördükleri kötülüklere, bu sözü söylemiyorlar, ama kötü işlere diyorlar. Bu konuda onların sözü, mecûsîlerin sözleri gibidir. Evet, mecûsîler, hâlıka ortak koşuyorlar; kaderîler ise, ortaklık sayılacak kadar ileri gidemiyorlar. Allahü teâlâ zâlimlerin dediklerinden çok yüksek ve münezzehdir.[4]

Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” da Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” bildiriyor: (Kader, ya’nî hayr ve şer Allahü teâlâdandır). Bir kimse kendisinden, Allahü teâlâ günâhları diler mi? diye süâl edince, “Kahr ile ona galebe eder” buyurdu. Bu kahr sözü ile, dahâ önce söylenmiş olan, birinin saltanâtına, istemediği bir şey yapılırsa, bu onun aczini gösterir, ifâde ve gerçeği kasd edilmekdedir. Allahü teâlâ ise bundan münezzehdir.

Ehl-i beytden hazret-i Alînin oğlu hazret-i Hasenin “radıyallahü anhümâ” Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” bildirdiği salât-i vitrde okunan kunût düâsındaki, (Beni kazâ ve takdîr etdiğin şerden koru!) ifâdesinden açıkca anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın şerli kazâsı [takdîri] demek câizdir. Bu husûsda bir çok hadîs-i şerîf vardır. Bu hadîs-i şerîfleri rivâyet eden, ya’nî Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirenler arasında, mü’minlerin annesi hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” ve yine mü’minlerin annesi hazret-i Ümm-ü Seleme “radıyallahü anhâ” ve Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” fakîhlerinden, ya’nî en büyük âlimlerinden Abdüllah bin Mes’ûd, Ubeyy bin Kâ’b, Abdüllah bin Ömer, Abdüllah bin Abbâs, Zeyd bin Sâbit, yine Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Huzeyfe-i Yemânî, İmrân bin Husayn, Ubâde bin Sâmit ve hepsi âdil oldukları hâlde, en âdillerinden Câbir bin Abdüllah, Ebû Hüreyre, Enes bin Mâlik, Ebû Sa’îd Hudrî, Rafî’ bin Hudeyc, Huzeyfe bin Üseyd, Nevvâs bin Sem’ân “radıyallahü anhüm ecma’în” ve ismleri ve hâlleri hadîs kitâblarında bildirilen dahâ niceleri vardır.

Bid’at sâhiblerinin Ehl-i sünnete muhâlefet etdikleri mes’elelerin hiç birinde, Kur’ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîfden ve aklın gerekdirdiği açık huccet ve senedlerden bunda olduğu kadar açık beyânlar yokdur. Buna rağmen onlar, kimini fâsid te’vîllerle atmakda, kimini inkâr etmekde, kimini de şahsî düşünceler ve indî mülâhazalarla kabûl etmemekdedirler.

Meselâ, diyorlar ki, kulların işlerini yaratan Allahdır dersek, kesbi [irâdesini kullanarak bir işi edinmeyi] bâtıl etmiş, işe karışdırmamış oluruz. Böylece kulu yapdığı işte mecbûr bilmiş oluruz. O zamân mecbûrî olarak bir işi yapana niye cezâ ve azâb edilsin süâli ortaya çıkar.

Cevâb olarak deriz ki, kesbi işe karışdırmamak Cebriyye yolundakilerin mezhebidir. Onlar, bizden sâdır olan iyilik ve kötülüklerde bizim irâde ve ihtiyârımız [tercîh hakkımızı kullanmamız] yokdur; biz bir kapı gibiyiz, kapıyı açarlarsa açılır, kapatırlarsa, kapanır diyorlar. Böyle söylemeleri, kara, kuru ve kaba bir câhillikdir. Dîni ifsâd etmekdir. Allahü teâlâ kullarına bir takım şeyleri yapmayı emr, bir takım şeyleri işlemeği ise men’ eylemişdir. İhtiyârı, irâdesi olmıyan bir kimseye, bunu yap, şunu yapma demek, boş ve yersiz bir söz olur. Allahü teâlâ ise bundan münezzehdir.

İstiyerek yapılan işle, istemeden yapılan iş arasındaki fark çok açıkdır. Sıtmaya tutulanın veyâ tiki olanın titremesi, gayr-i ihtiyârîdir. Çünki o, titremek istemiyor, ammâ elinde olmadan titriyor. Bu titremeyi yaratanın Allahü teâlâ olduğunda bir ihtilâf yokdur. İşte ihtiyârî olan da, bunun gibi, Allahü teâlânın yaratmasıdır. Çünki her ikisi de mukdes, yanî yok iken sonradan var edilmiş bir cismde vuku’a gelmekdedir. Birinde hareket yaratdı, ihtiyâr yaratmadı, birinde hareket yaratdı ve ihtiyâr yaratdı.

Diyorlar ki, kulların yapdıkları işlere ve kesblerine, Allahü teâlâ bunları yaratdı denemez. Çünki bir iş için, bunu iki kişi yapdı demek olur. Bu ise mümkin değildir.

Cevâb olarak deriz ki, bir işi iki kişi yapdı demek, iki ayrı ma’nâ için câizdir. Nitekim Allahü teâlâ, ölümü ve hayâtı yaratdığı ve insanların ölümü Onun hükmü ile olduğu için, kulların cânını almayı kendine nisbet etmekde ve yine kulların cânlarını alma işinde melekleri vazîfelendirdiği için, insanların rûhunu melekler kabz eder buyurmakdadır. Halkın işlerini Allahü teâlâ yapıyor demekle, kullar işlerini kendileri yapıyor demek muhtelîf 2 manâdadır. Aynı şekilde bir kişiyi Allahü teâlâya izâfe ederiz, zîrâ Onun yaratığıdır. Anasına babasına izâfe ederiz. Çünki onların kesbidir, ya’nî istiyerek bir iş yapdılar ve bu insan meydâna geldi.

Ne varsa, kazâ ve kaderledir sözümüzü, icbâr ve ikrâh, ya’nî zorla yapdırma manâsında söylemiyoruz. Şu ma’nâda söylüyoruz ki, Allahü teâlâ halkı yaratmadan önce, herbirinin ne yapacağını biliyordu. Yaratıldıklarında, Allahü teâlânın şöyle şöyle yapacaklar diye hükm etdiği o işleri işlerler.

Kur’ân-ı kerîmde kazâ 3 manâya gelir:

Birincisi, emr manâsındadır. (Rabbin, sâdece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı, kesin bir şekilde (emr etti)) [İsrâ sûresi, 23. âyeti.]

İkincisi, halk [yaratma] ma’nâsındadır. (Böylece onları, 2 günde, 7 gök olarak (yaratdı) ve her göğe kendi görevini vahy etdi) [Fussılet sûresi, 12. âyeti.]

Üçüncüsü, uyarmak ve korkutmak ma’nâsındadır. (Biz İsrâîl oğullarını, Kitâbda: Siz yeryüzünde 2 def’a fesad çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, bu yüzden başınıza gelecek (belâlar) için uyardık) [İsrâ sûresi, 4. âyeti.]

İşte, tâ’at bildirdiğimiz bu 3 manâ itibâriyle Allahü teâlânın kazâsı iledir. Hem Onun emri, hem Onun yaratması, hem de vuku’a gelmeden önce bilmesi ve olacağını yazması iledir. Allahü teâlânın günâhlardaki kazâsı ise, Allahü teâlâ tarafından bir emrle olmayıp, diğer ikisi ile, yanî yaratması ve olmadan evvel bilip sebt etmesi [yazması] iledir. Allahü teâlânın rızâsı emr etdiklerindedir. İrâde ise, yaratması ile alâkalıdır. Ya’nî emr buyurduklarında Onun rızâsı, beğenmesi vardır. Ammâ yaratıp, şöyle olacak diye yazdıkları irâdesi iledir. Rızâ ile irâde [beğenmekle dilemek] arasındaki fark şudur ki, günâhlar Onun irâdesi [dilemesi] iledir diyoruz. Bu, kulunu, o günâhı işlemeğe mecbûr eder demek değildir. Şu ma’nâdadır ki, yaratır ve kulunu Onda [günâhı işleyip işlememekte] kendi irâde ve ihtiyârında bırakır. Onu yaratmasında ve kulunu kendi irâde ve ihtiyârında bırakmasında nice hikmetler vardır ki, çok akıllıların aklı bunun hakîkatinin künhüne [içine, özüne, mâhiyyetine] ulaşamaz.

Meşiyyetin de 2 manâsı vardır: Meşiyyet-i muhabbet. Bu da îmân ve tâ’atlarda meşiyyetdir [Allahü teâlânın istemesi ve dilemesidir]. Burada hükm ma’nâsı taşır. İkincisi küfr ve günâhları meşiyyetdir.[5]

Diyorlar ki, Allahü teâlâ kulunun ne yapacağını bildiğine göre ve yapacağı şeyi Hak teâlânın irâde ve meşiyyeti ile yapacağına göre, meşiyyet, onu yapmasında olduğu hâlde, ona yapma demek nasıl îzâh edilebilir?

Cevâb olarak deriz ki, bu durumda, nehy etmekde, ya’nî yapma demekde hikmetler vardır. Onların tarzı ile onlara en açık huccet ve îzâh şöyle verilir: Onlara deyin ki, iblîsi Allah mı yaratdı. Şübhesiz, Allah yaratdı diyecekler. Deyin ki, ammâ bütün kötülüklerin aslı odur. Sizin, kötülükleri yaratmadaki şübheniz de bunun gibidir. Yine onlara sorun ki, Allahü teâlâ iblîsi yaratmadan önce, ondan neler meydâna geleceğini biliyor muydu? Zarûrî olarak, biliyordu, diyecekler. Deyin ki, onu yaratdı ve o emre itâ’atsızlık etdi. Allahü teâlâ onu itâ’atsızlık etdirmiyebilir miydi? Elbette etdirmiyebilirdi, diyecekler. O zamân deyin ki, iblîsi yaratmadan önce ondan neler meydâna geleceğini bildiği hâlde ve onu tâ’at ve ibâdet ehlinden yapmağa kâdir iken, onu isyânı ile kendi isteği üzere bırakması, açıkca gösteriyor ki, şer [kötülük ve günâhlar] Allahü teâlânın meşiyyet [dilemesi] ve takdîri iledir. Kötülüklerin Allahü teâlânın irâde ve takdîri ile olduğunda îzâha çalışdığınız şübheniz için de, bu anlatdıklarımız cevâb olarak söylenebilir. Allahü teâlâ sizin düşündüğünüzden çok yüksekdir. Enbiyâ sûresi 23. âyetinde meâlen, (Allah yapdığından sorumlu tutulamaz; onlar ise, sorguya çekileceklerdir) buyuruyor.

Bu bozuk i’tikâda saplananların yanıldıkları nokta, Allahü teâlânın işlerini kendi işlerine benzetmelerindendir. Allahü teâlânın fi’l ve sıfatlarını, kendi fi’lleri ve sıfatları gibi sanıyorlar. Ve yine zannediyorlar ki, akıllarının almadığı, anlıyamadıkları şeyler muhâldir, olması mümkin değildir. Bu çok büyük bir yanlışlıkdır. Vahyin ve tenzîlin haber verdiği ve ilk asr büyüklerinin nakl etdiği şeylere ve açıklanması îcâb edenleri açıkladıkları o kıymetli bilgilere uymak lâzımdır. Sırrını, içyüzünü anlıyamıyorsa, aklım ermiyor demeli, kabâhati kendinde bulup, aczini i’tirâf etmelidir. Şerî’atin durun dediği yerde durmalıdır.[6]

O kimseye ne kadar şaşılır ki, aklından nice hesâblar yapar da, bilmediği bir takım şeylerin bulunacağını ve aklının bunlara eremiyeceğini anlıyamaz. Bununla berâber işlerini yaratanın kendisi olduğuna inanır. Hâlbuki yine bilir ki, ne kadar çalışsa çabalasa, hakîkî yaratanın vaz’ eylediği [yaratıp ortaya koyduğu] bir harfi bile değişdiremez. Meselâ dudakla telaffuz etdiği bir m harfini, ne kadar uğraşsa, gırtlakdan çıkaramaz. Aynı şeklde gırtlak harflerinden olan hı harfini, dudaklarından çıkarmak istese, bunu başaramaz. Ammâ bundan sonra böyle bir acz içinde, kalkar da, güyâ kendini, kendi yapdıklarının yaratıcısı olarak bilir! Allahü teâlânın tevfîkıyle doğru şu’ûra sâhib olan bilir ki, Allahü teâlânın işlerinde kulun hakkıyla anlıyamadığı, içyüzlerini gereği gibi bilmediği çok şeyler vardır. Onlara şerî’atin, ya’nî islâmiyyetin buyurduğu gibi îmân etmek vâcib ve lâzımdır. Öldükden sonra dirilmek, amellerin dartılması… gibi. Kazâ kader mes’elesi de bunlardan biridir. Dediğimiz gibi böyle şeylere îmân etmeli, iç yüzlerini anlamağa, araşdırıp ortaya çıkarmağa uğraşma- malıdır. Allah korusun, farkına varmadan doğru yoldan iğri ve çıkmaz sokaklara sapıp, felâkete düşülebilir.[7]

Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem”, “Bizim yapdığımız işler, hâzırlanmış mıdır, yoksa evvelce takdîr olunmadan ilk biz mi yapıyoruz?” diye süâl etdiklerinde: “Hâyır, hâzırlanmış işlerdir” buyurdu. “O hâlde biz ne sebeble amel ediyoruz” dediler. “Siz amel edin, iş yapın” buyurdu. Ya’nî siz çalışın, amel edin, iş yapın, buyurulmuş olanı yapın ki, herkesden, ne için yaratılmışsa o meydâna gelir. Bu güzel sözde şuna işâret ediliyor ki, kadere îmân, Allahü teâlânın rubûbiyyet hakkıdır. O zay edilmemelidir. Emr olunanları yerine getirmek ise, ubûdiyyet [kul olmaklık] hakkıdır. Herbiri kendi yerinde olmalıdır. Allahü teâlânın ezelde bizi yaratacağı ve yapacağımız bütün işleri bilmesine âid olan i’tikâdımız, emr ve yasaklar altında bir mükellef olmadığımıza ve mâdem ki öyledir, o zamân amel etmeğe ne lüzûm vardır deyip, amel etmemezliğimize sebeb olmasın. Bu iki hakdan hangisinde eksiklik, kusûr ve bozukluk olursa, ondan mes’ûlüz.[8]

 

[1] Akıl ve nakil ile, kulların amellerinin, işlerinin ve kâinâtda vâki olan her şeyin, Allahü teâlânın kudreti ile meydâna geldiğini, zîrâ Onun vâcib-ül vücûd olduğunu, başkasına vücûd verenin Vâcib-ül vücûd olması lâzım geldiğini, Ondan başkasının mümkin-ül vücûd, yanî aslında yok olduklarını, sonradan yaratıldıklarını öğrenince, mahlûkun Hâlık yanî yaratılmışın yaratan olmıyacağını bilmemek akılla bağdaşmaz. Hiç şüphesiz, Allahü teâlânın yaratmasında, bir cebîr ve zorlama yokdur. Hepsi ihtiyâr [kendi isteği] iledir. Zîrâ Hak teâlâya gâlib bir başkası yokdur ki, onu bir şeyi yaratmağa zorlasın ve mecbûr etsin.

O hâlde, kulların yapdıkları ve bütün kâinâtda meydâna gelenler, Onun irâde ve meşiyyeti [dilemesi ve istemesi] iledir. Kâfirin küfrü, fâsıkın fıskı da, Allahü teâlânın kudret, irâdet ve meşiyyeti ile meydâna gelmekdedir. Eğer O istemese, hiçbiri meydâna gelemez. Bütün Ehl-i sünnet ve cemâ’atin i’tikâdı budur. Gerçi onlardan ba’zıları, kâinâtdaki her şey Onun irâdesi ile olmaktadır, deyip, kısaca söylemek, uzun îzâhlara girip, küfrü ve fıskı O dilemekdedir dememelidir, bundan küfr ve fısk Onun emridir anlaşılabilir demektedir. Zîrâ irâde ve emrin aynı şey olduğunu zannedebilirler. Mu’tezîlîlerin i’tikâdı böyledir. Gerçi i’tikâdları bozukdur, ammâ bu kabîldendir ki, Allah her şeyin yaratıcısıdır demelidir. Allah, pisliklerin yaratıcısıdır, maymun ve domuzların yaratıcısıdır dememelidir. Hâlbuki her şeyi o yaratmışdır. Bunun gibi, Ehl-i sünnet ve cemâ’atin i’tikâdına göre, kâinâtdaki herşey Onun irâdesi ile olmakda ve küfr ve fısk da kâinâtda meydâna gelmekde ise de, bazı âlimler, küfr ve fısk Allahü teâlânın irâdesi ile meydâna gelmekdedir demekten men’ etmekde. Hak teâlâ hakkında bir takım şübhelere yol açar sebebiyle böyle söylediklerini bildirmekdedirler. (Akâid-i Hüseynî)

[2] Allahü teâlâ bu âyetde bir tabî’at kanûnu da işâret buyurmakdadır. Göğe doğru yükseldikce, basınc ve havanın oksijeni azalacağından, teneffüs de o nisbetde güçleşir. Hattâ 20.000 metreyi geçince, özel cihâzlar olmadan insan nefes alamaz, ölür. İşte bu kanûna işâret buyuran Azîz Allah, islâma girmiyenlerin göğüslerinin, göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı olacağını bildirmekdedir.

[3] Bu 2 âyet, ya’nî Nisâ sûresinin 78 ve 79. âyetleri birlikde değerlendirildiğinde, islâmın hayr, şer, kazâ ve kader mevzû’larındaki i’tikâdına ışık tutduğu görülür. İnsanlar umûmiyyetle elde etdikleri başarı ve iyi netîceleri kendilerine (veyâ inananlar Allahü teâlâya) mâl ederler. Felâket, kötülük ve başarısızlıkları ise, yükliyecek birisini ararlar. Kendilerini kınamak ve suçlamakdan kaçarlar. Hâlbuki her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Yaratma ise bir takdîr işidir. Demek ki, herşey Onun takdîr ve kudreti ile var olur. Ancak Allahü teâlâ hiçbir kimse için doğrudan doğruya felâket ve kötülüğe rızâ göstermez. Kulun işlediği her günâh, suç ve kötülükde, bizzat kendi irâdesi devreye girer ve Hak teâlâ, kulu öyle istediği için, irâdesini o yolda sarf etdiği için, öyle yaratır. Şu hâlde, kul kâsibdir; hak eder, murâd eder. Allah hâlıkdir. İrâde eder, halk eder.

[4] Buradan kesin olarak anlaşılmış oldu ki, imâm Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvüd hazretlerinin bildirdikleri, (Kaderiyye bu ümmetin mecûsîleridir) hadîs-i şerîfinde buyurulan kaderîler, mu’tezîle ve onların yolundan gidenler olup, kaderi inkâr edenlerdir. Onların, bu ism size dahâ çok yakışır, siz kaderin varlığını söylüyorsunuz demeleri safsatadır. Yukarıda buna işâret etmişdik. Hadîs-i şerîfin ma’nâsı odur ki, kaderi inkâr eden ve kul kendi fi’llerinin [işlerinin] yaratıcısıdır diyen mezkûr kaderiyye fırkasında bulunanlar ve bu i’tikâd üzre olanlar, bu ümmetin mecûsîleridir. Ya’nî islâm milleti içerisinde onların hâl ve i’tikâdları, mecûsîlerin hâl ve i’tikâdına benzemekdedir. Çünki onlar, ilâhın, hâlıkın, ya’nî yaratanın birden çok olduğuna inanmakla, biri iyilikleri yaratan Yezdân, diğeri kötülükleri yaratan Ehrimenin bulunduğunu söylemekle, 2 yaratıcı vardır diyorlar.

Hadîs-i şerîfte, bu kaderîler hasta olurlarsa, onları ziyâret etmeğe, nasıl olduklarını sormağa gitmeyin. Ölürlerse, cenâzelerinde hâzır olmayın buyurulmakla, bu bozuk i’tikâdda olanlara, dünyâda iken de, öldükden sonra da, islâm hukûkunu tatbîk ve müslimânlar arasında bildirilen hak ve vazîfelere, bunlar hakkında ri’âyet etmeyin, îkâzı yapılmakdadır.

Bütün bunları öğrendikden sonra, kazâ ve kaderin ma’nâsına gelelim. Bu konuda yazılmış olan kitâblardan anlaşılan odur ki, kazâ ve kader, her ikisi de, ilâhî takdîr ve hükm demekdir. Ya’nî kulların işleri hakkında Allahü teâlânın ölçüp biçmesine ve karar vermesine kazâ ve kader denir. Bazen da kazâ ile kader ayrı şeylerdir derler ve kader, ezelî takdîr ve ilâhî irâdeye denip, kâinâtda olacak her şeyin olmasına ilâhî irâdenin taalluku [bağlanması] olup, kalem bir def’a yazmış ve kurumuş, yanî yazmakdan kalmış bulunmasına, kazâ ise, o şeyin takdîr olduğu üzre meydâna gelmesine derler. (O her ân yaratma hâlindedir) [Rahmân sûresi, 29. âyeti] bundan ibâretdir. Ya’nî her gün ve her sâat, Allahü teâlâ yapmada ve yaratmadadır.

Kazâ ve kader, bu anlatılanın aksine de kullanılmakdadır. Ya’nî kazâ, ezelî hükme ve kader, dâimî vuku’a gelmeğe denir. Bu ma’nâda kazâ, kaderden önce olur. Ra’d sûresi 39. âyeti, (Allah dilediğini siler, dilediğini de sâbit bırakır. Ümmül-kitâb [bütün kitâbların aslı] Onun yanındadır) buna işâretdir. [Ya’nî Allahü teâlâ yürürlükden kaldırmak istediği dînî bir hükmü kaldırır; dilediği başka bir hükmü onun yerine koyar veyâ indirmiş olduğu hükmleri olduğu gibi ibka eder. Kâinâtda bir takım şeyleri yok ederken, ba’zılarını da olduğu gibi bırakır. Netîce i’tibâriyle her şey Onun elindedir. O, dâimâ, dilediğini yapma gücüne sâhibdir.]

İmâm Huccet-ül islâm “kuddise sirruh” (Maksadül-aksa fî şerh-i esmâ-il-hüsnâ) kitâbında yazar: Kazâ ve kader Allahü teâlânın hükmünden meydâna gelir. Hak teâlânın tedbîridir, irâde etdiği düzendir. Sebebleri vaz’ edip, onları tertîb edip, düzenlemişdir. Böylece netîcelerine baksınlar ve bu sebeblerle, o netîcelere kavuşsunlar dilemişdir. Kazâ, Allahü teâlânın küllî sebebleri hâzırlayıp, bir şeyi var etmesidir. Dünyâ, 7 kat gök, yıldızlar ve bunların yörüngeleri etrâfındaki muntazam hareketleri gibi. Dâimî böyle olup, bu hareketlerinde bir değişme, ileri gitme ve geri kalma olmaz. Takdîr olunan sâat gelinceye kadar, hiçbiri yok olmaz. Nitekim Fussılet sûresi 12. âyetinde meâlen, (Böylece onları, 2 günde 7 gök olarak yaratdı ve her göğe görevini vahy etdi) buyurmakdadır. Kader ise, Allahü teâlânın, bu küllî sebebleri, uygun, belirli, duyarlı hareketlerle sebeb olunacak [meydâna gelecek şeyler] tarafına yöneltmesi ve an be an onları meydâna getirmesidir. O hâlde ilk küllî tedbîr hükm ve ilk emr bir anlıkdır. Kazâ, dâimî küllî sebeblerin küllî va’zı olup, kader, bu küllî sebebleri, mu’ayyen bilinen bir miktârda mahdûd ve ma’dûd [belirli ve sayılı] netîcelere, ortaya çıkacaklara tevcîhden ibâretdir. Bu sayı, ölçü, hudûd ve benzeri sıfatlarda, aslâ ziyâde ve noksanlık olmaz. Zîrâ Allahü teâlânın kazâ ve kaderinin dışına çıkmak mümkün değildir. Hazret-i İmâm “radıyallahü anh”, o zamân bilinen bir sâat kutusu ile îzâh etmekdedir. Öğrenmek istiyen, adı geçen kitâbdan Hâkem isminin açıklamasına bakabilir. Yine buyuruyor ki: Hâkemin ma’nâsı bu olunca, Allahü teâlâ mutlak [her bakımdan, kayıtsız, şartsız] hâkem olmuş olur. Çünki küllî ve cüz’î sebebleri hâzırlıyan Odur.

Yine Allahü teâlâ meâlen buyurur: (Bilsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yokdur. Çalışması da ileride görülecekdir) [Necm: 39 ve 40] ve (İyiler, muhakkak Cennetde, kötüler de muhakkak Cehennemdedir) [İnfitâr: 13 ve 14]. İmâm-ı Gazâlî “radıyallahü anh” devâmla buyuruyor ki, Allahü teâlânın, sâlih amelleri olanlar için hükmü se’âdet ve amelleri kötü olanlar için şekâvet olması, sâlih amellerin, sâhibinin se’âdetine, kötü amellerin de sâhibini şekâvetine sebeb olmasındandır. İlâcı içenin şifâ bulması, zehri içenin ise helâk olması gibidir. O hâlde ey kardeşim, bu sözde iyi düşün! Ve kesin olarak bil ki, se’âdet ve şekâvete giden ezelî hükme inanmak, amelden kalmağı ve amel yapmamağı mucîb değildir. Bilâkis dahâ çok çalışmağı ve çok çalışarak iyilik yapmağı gerekdirmekdedir. Çünki ezelî hükm, aynı zamânda, iyi amelin se’âdete, kötü amelin şekâvete sebeb olabilmesindedir. Tıbkı ilâcın şifâya, zehrin helâke sebeb olması gibidir. Hiç bir akllı hasta, kendine şifâ olacak şeyden el çekmez ve kendi helâkine sebeb olacak şeyi istemez. Eğer isterse, onun için en kötü hastalık, onun bu cehâlet ve bilgisizliğidir. Hattâ deriz ki, bildirilmiş olan bu dört âyetde, işlenilen iyi ameller ve yapılan kötü işler, yarın kıyâmetde sevâb ve azâb şeklinde ortaya çıkacaklardır. Nitekim tesavvuf ehli bu i’tikâddadırlar “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”. O hâlde se’âdet ve şekâvet [iyi olmak ve kötü olmak] bu iyi ve kötü amellerin kendileri olmakdadır. Görmez misin ki, Hak teâlâ meâlen, (İnsan için, kendi çalışmasından başkası yokdur) buyurdu da, (çalışdığının karşılığı vardır) buyurmadı. Yine, (Çalışması da ileride görülecekdir) buyurdu da, (Çalışmasının karşılığı ileride görülecekdir) buyurmadı. (İyiler muhakkak Cennetde ve kötüler muhakkak Cehennemdedir) buyurdu da, (Cennetde veyâ Cehennemde olacakdır) buyurmadı. (Akâid-i Hüseynî)

[5] Dördüncü şübhe odur ki, eğer küfr Hak teâlânın murâdı [dileği] ise, onun meydâna gelmesi Hakkın kazâsı iledir. Kazâya rızâ da vâcibdir. O zamân küfre rızâ göstermek vâcib olur. Hâlbuki küfre rızâ küfrdür. Cevâbında deriz ki, burada iki i’tibâr [taraf] vardır. Hak teâlânın kazâsı ve ezelî irâdesi ile meydâna gelmesi i’tibâriyle hikmetler taşır. Ona râzı olmalıdır. Yoksa Allahü teâlânın kazâsına, irâdesine ve hikmetine i’tirâz etmeğe yol açar. Diğer tarafdan bizzat küfrün kendisi i’tibâriyle ve kâfire âid olması bakımından, beğenilmiyen, kötü bir işdir ve bütün ni’metlerin hakîkî sâhibi, her şeyi yaratanın katında en büyük suçdur. Elbette ona rızâ küfrdür. Bir şeyin bir bakımdan iyi, diğer bakımdan kötü olması mümkindir. Meselâ mazlûm bir kimseyi bir zâlimin elinden kurtarmak için yalan söylemek câizdir. Ammâ yalan söylemek hadd-i zâtında kötü bir şeydir. Çünki bir şeyin, bir hâdisenin tersini söylemekdir. Ammâ birisini kurtarmak için iyi olmakdadır. (Akâid-i Hüseynî)

[6] O hâlde senin şöyle inanman vâcibdir. Her ne kadar hakîkate ermiş büyük âlimlerin bildirdikleri bu mes’elenin özüne, içyüzüne ulaşamazsan da, bu gizli ma’nâlar, öbür dünyâda Cennete girdikden sonra, açığa çıkacakdır. Ancak bu dünyâda nefsinin kötü isteklerinden kurtulmuş, ilâhî tasarrufun nûrlarına karışmış ve tabi’î ölümden evvelki ihtiyârî ölümle şereflenmiş olanlar bu sırra kavuşmuşlar, Cennet hayâtını dünyâda tadmış ve huzûra kavuşmuş olanlar, bu mes’elenin hakîkatine erişmişlerdir. Lâkin gerekdir ki, bu ve buna benzer mes’elelerde selef-i sâlihîne uyasın.

[7] Kazâ kaderde çok zor yerler vardır. Allahü teâlânın yardımı ve tevfîkı [kolaylık vermesi] olmadan bu dar ve zorlardan kurtulunmaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu husûsda tartışmayı men’ etdi. Eshâbını bu husûsda ihtilâf ederler görünce, onları ikâz etdi ve hattâ mubârek yüzü kızardı ve ardından, (Sizden önce helâk olanlar hep kaderdeki ayrılıkları yüzünden helâk oldu. Kaderden konuşulduğunda, susunuz) buyurdu.

[8] Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdu ki, (Herbiriniz için Cehennemdeki ve Cennetdeki yeri yazılmışdır). Ya’nî Cehennemlikler ve Cennetlikler belirlenmişdir. Bu beyân üzerine Resûlullahın Eshâbı “aleyhimürrıdvân”, Yâ Resûlallah, mâdem ki, yazılmış ve herbirimizin Cennetde veyâ Cehennemdeki yeri kesin olarak belirlenmişdir, o hâlde bu yazımıza güvenip ameli bırakmayalım mı? Zîrâ Cennete ve Cehenneme girmek, amel işlemeden önce kararlaşdırılmışdır. Amel bir işe yaramıyacak demekdir. O zamân niye amel edelim?” dediler. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Siz amel edin, çalışın. Herkese, ne için yaratılmışsa, o şey kolaylaşdırılır. Se’âdet ehli olanlara (ismi Allah katında se’âdete erer diye yazılanlara) se’âdetli ameller müyesser olur. Şekâvet ehli [kötü] olanlara da kötü ameller müyesser olur.) Ya’nî kazâ ve kaderin ezelde mevcûdiyyeti, [biraz dahâ anlaşılır bir ifâde ile, Allahü teâlânın ezelde, kullarının yapacakları şeyleri bilmesi, iyi şeyler isteyip yapacaksa iyi, kötü şeyler isteyip yapacaksa kötü bilmesi] iyi amelleri terke sebeb değildir. Bilâkis, iyi amel se’âdetin, kötü amel şekâvetin alâmetidir. (Akâid-i Hüseynî)

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler