Sual: Nübüvvet kelimesi ne manaya gelmektedir? Nübüvvete niçin ihtiyaç vardır?

Cevap: Türpüşti Risalesinde diyor ki; Nübüvvet kelimesi, nebee fiilinden isimdir. Nebee, haber vermek manâsındadır. Buradaki manâsı husûsî olup, Allahü teâlânın kendinden kullarına haber vermek için bir kulunu seçmesi, onu azîz edip, diğerlerinden mümtâz kılması, dünyâ ve âhiretin salâhı ve âhirette kurtuluşa ermek için, gerekli emir, yasak, nasîhat, yol gösterme, müjde, îkâz, korkutma, va’d, vaîd ve benzeri vazîfeleri ona bildirmesi demektir.

Nübüvvet [Peygamberlik] bu sayılan şeyleri bilmek ve onlardan haber vermektir.

Nebî [Peygamber], Allahü teâlânın kendisine bu bildirdiğimiz şeyleri haber verdiği seçilmiş kul demektir.

Bazı âlimler, Nübüvvet kelimesi, nebvet’ten türemedir. Nebvet ise, yükseklik manâsındadır, demişlerdir. Buna göre Nebî, mertebesi yüksek, yeri, başkalarının üstünde olan zât demektir. Bu da, Allahü teâlânın onu başkaları üzerine tercîh ettiği ilmi sebebiyledir.

Hiçbir mahlûk çalışarak Peygamber olamaz. Allahü teâlâ kime nübüvvet verdiyse, yukarıda işâret ettiğimiz dünyâ ve âhiret hâllerine âit ilim ve ma’rifetleri ona bildirmiş ve “Halkı bunlara çağır ve beni Allah size davetci gönderdi, şunları yapın, şunları yapmayın” diye söyle diyerek kendisine emretmiştir. Yâhud da nübüvvet, büyüklük ve şeref için ona verilmiş olup, bununla Hak teâlâ tarafından kendisine bildirilmiş olanları yerine getirir. Buna Nebî denir, Resûl denmez.

Allahü teâlânın nübüvvet verdiği ve kullarıma şu haberleri ulaştır ve onları bana davet et buyurduğu Nebîye [Peygambere] Resûl denir. O hâlde Nebî olan, Resûl olmayabilir, ammâ her Resûl muhakkak ki, Nebîdir.

Allahü teâlâ halkı yaratıp, ihsân ve iyiliklerine şükrü, tevhîd ve ibâdetle vâcib kılınca, ammâ onlar da şükürlerini nasıl edâ edeceklerini bilemeyince, peygamberler onlara, ihsân ve iyiliklere nasıl şükredeceklerini öğretti. Bunun için onları emir ve yasaklarla mükellef kıldı. Bunun netîcesi olarak da iyi ve sonsuz iyiliklerle müjdeleyip, mükellef olduklarını [kulluk vazîfelerini] yerine getirirlerse, âhirette sonsuz ni’metlere kavuşacaklarını, emrolunanları yapmaz, yasak edilenleri yaparlarsa, sonlarının kötü ve azablar olacağını haber verip, onları korkuttu. Hikmet de bunu iktizâ ediyordu.

Allahü teâlâ, her ne kadar aklı, kendini bulacak, bilecek ve Onu bilince yaratanının, ona ni’met ve ihsânlarının şükrünü anlayacak hilkatte, seviyede yaratmış ise de, kullar bu şükürlerinin kendiliklerinden nasıl yerine getirileceğini düşünmek ve bulmakta yanılabilir, böylece haddi aşarlar ve şükür sandıkları küfrân-ı ni’met olabilir. Hattâ bu küfürleri ni’met sâhibine uzayabilir. Bunun için eğer şerî’at bazı şeyleri yasaklamasaydı, akıl onları, hatâ ve günâh bilmeyebilir ve yaratanının isim ve sıfatlarında hatâya düşer ve nasıl hamd-ü senâ edeceğini bilemezdi.

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim ki, akıllar bir değildir, ayrı ayrıdır. Böyle olunca idrâkleri, anlamaları da farklıdır. Çok şeyler görüyoruz ki, akıllı bilinen çok kimseler, bunların nitelik ve niceliğinde ayrı ayrı söylemişler, her biri öyle ta’rîf ve tanımlar yapmışlardır ki, aralarını bulmak mümkün olmamaktadır. İş böyle olunca, Allahü teâlâdan, yapacağı iş husûsunda bütün kullara teblîği eşit ve aynı seviyede olan bir haber ve bilgi bulunmaksızın, akıl reîsinin beğenmesi ve emri ile iş yapılamaz. O hâlde sırf bunun için de olsa Peygamberlerin gönderilmesi büyük bir hikmete mebnîdir.

Eğer Peygamberler olmasaydı, kullara teklîf olmaz, iyi ve kötü bilinmez ve o zamân, kâfir, “Ben küfrün ne olduğunu bilmiyordum”, zâlim, “Yapdığımın zulüm olduğunu bilmiyordum” diyecek durumda bulunurdu. Bunun gibi, insanların nefslerinin, canlarının istediği yasak şeylerden, onları men’ edecek kimse olmazdı. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde buna işâretle meâlen, (Îmân sâhiblerine müjde vermek, kâfir ve münâfıkları korkutmak için Peygamberler gönderdik ki, insanlar Peygamberlerden sonra Allaha karşı huccet getirmesinler) yanî bizi îmâna davet eden ve şirkten alıkoyan bir peygamber gelmedi demesinler [Nisâ sûresi, 165. âyeti] ve (Eğer biz bundan (Kur’ândan) önce, onları bir azâbla helâk etseydik, muhakkak ki; “Yâ Rabbî, bize bir Peygamber gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvâlığa düşmeden önce, âyetlerine uysaydık” diyeceklerdi) [Tâhâ sûresi, 134. âyeti] buyuruyor.

Nübüvvetin isbâtında en mucez [icâzlı, sağlam] ifâde şudur ki, Allahü teâlâ tarafından insanlara peygamberler tayîn edilmesini akıl kabûl etdiği gibi, Allahü teâlânın kullarından, sâlih, doğru, emîn, zâhid, insansever, hâtır gözetir, yüzü güzel, sözü doğru, himmeti yüksek, ahlâkı güzel, iffetli, soyu temiz, aklı çok, zekâsı keskin, kuvvetli, sözü fasîh bir kaç kişi gelse ve bu davâda bulunsa ve bu davâlarının, yanî peygamber olduklarının doğruluğunu göstermek için bir çok hârikulâde hâller ve mu’cizeler gösterseler ve kendi cinslerinden olan diğer insanlar bunları yapamayıp, âciz kalsalar, meselâ İbrâhîm aleyhisselâma kızgın ateşin serin olması, Mûsâ aleyhisselâmın asâsının [bastonunun] büyük yılan olup yapmacık büyüleri yutması, Îsâ aleyhisselâmın duâsıyla ölünün dirilmesi ve aleyhissalâtü vesselâm Peygamber Efendimizin mübârek parmakları arasından suyun akmasından Peygamberliğin hak olduğunu anlamak da aklın kârıdır. Çünki çok kısa misâllerini verdiğimiz bu mu’cizeleri, Hak teâlâdan başkası yapamaz. Allahü teâlânın bu gibi hârikulâde şeyleri bu kulları için yaratması ve bu olağan üstü hâllerin onların ellerinde meydâna gelmesi, açıkca gösteriyor ki, onlar Allahü teâlânın Resûlleri, elçileri, yanî kullarına davetci olarak gönderdiği, vazîfelendirdiği peygamberleridir. Çünki Allahü teâlâ, kendine iftirâ edene ve hâlinin doğru mu, yanlış mı olduğu insanlarca bilinmeyene bu kadar yardım yapmaz ve böyle yüksek pâye vermez.

Bir mülhid, büyücüler de benzeri şeyler yapıyor, derse:

Cevâbında deriz ki, sihirbâzın ve gözboyacının, sihir ve gözboyaması, mu’cize derecesine erişemez. Fir’avn’ın sihirbâzlarından üstün sihir olmasın! Ammâ Mûsâ aleyhisselâmın asâsı, hepsini yuttu, yok etti. O sihirbâzların îmâna gelmelerinin sebebi, sihri en üstün seviyede bilmeleri idi. Fakat mu’cizeyi gördüklerinde, “Mu’cize sihri yener, ammâ sihir, sihri yenemez, yok edemez. Mûsâ aleyhisselâmın gösterdiği sihir hudûdunun dışındadır”, dediler. Âdem aleyhisselâmın devrinden, Peygamberlerin sonuncusuna “sallallahü aleyhi ve sellem” varıncıya kadar, hiçbir sihirbâzın peygamberlik iddiâsında bulunduğunu görmedim. Eğer Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra iddiâ eden olursa, kimseyi şüpheye düşürmesin. Çünki, Peygamberlik iddiâsında bulunanı tekzîb etmemiz, yalanlamamız, Onun sözü ile vâcibdir. Bununla berâber, bir sihirbâz, Peygamberlik davâsında bulunsa, davâsı sürmez; hemen veyâ bir az sonra, insanlar onun yalancı olduğunu anlar ve ona uyan kimse kalmaz. Kendisi ise, yâ hor, aşağılanmış, ürkmüş, bedbahd olarak ölür, yâ da onu öldürürler ve yakarlar. Bu da Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sıdkına, doğruluğuna bir huccet ve sened oldu.

Derse ki, siz diyorsunuz ki, Deccâl bir kimseyi öldürecek, sonra diriltecek.

Cevâb: Öldüren ve dirilten Allahü teâlâdır. Ammâ bunları ben yapıyorum diyecek. Onun fitne zamânında, Allahü teâlânın böyle olağan dışı şeyler göstermesinde derin hikmetler vardır. Bunların sırrını, içyüzünü herkes anlayamaz. Ammâ onda iştibâh yoktur. Yanî Deccâl’in peygamber sanılma şüphesi yokdur. Çünki Allahü teâlâ, bütün peygamberlerin dili ile, kullarını, Deccâl’in fitnesine karşı uyarmıştır. Buradan açıkca anlaşılıyor ki, Deccâl, Allahü teâlânın düşmanıdır. Ayrıca bu hâdisenin bizzat vuku’u, onun yalancı olduğuna kesin bir huccettir. Şöyle ki, ben ölüyü diriltirim diye iddiâ etdikten sonra, Allahü teâlâ ölüyü diriltir. Deccâl onu bir dahâ öldürmek ister, ama öldüremez. Bu da açıkca gösteriyor ki, Deccâl, insanların öldürdüğü bir adamı diriltemediğine göre, insanların karışmadığı bir ölüyü diriltmeğe elbette gücü yetmez.

Yine deriz ki, yalanı, bizzat iddiâsında bulunmaktadır. O bu hareketi ile ülûhiyyet iddiâ ediyor. Aklı olan herkes şüphesiz bilir ki, küçücük bir cisimden ibâret olan bir zavallı, ülûhiyyete lâyık değildir.

Bütün delîllerin en açığı odur ki, Deccâl’in bir gözü yoktur. Eğer iddiâ ettiği gibi kudreti olsaydı, kör gözünü görür yapardı. Buraya kadar anlatılanlar anlaşılınca, Peygamberlik iddiâsından sonra, mu’cize göstermek, Peygamberlerin doğruluğunun hucceti, şâhidi oldu. Peygamberlerin elinde bir çok mu’cizenin göründüğünde şüphe yoktur. Âdem aleyhisselâmın zamânından, Peygamberlerin sonuncusu Muhammedin “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem ve alâ sâiri ihvânihi mine’l-enbiyâi” zamânına kadar, her devirde gelen Peygamberin elinde, bir takım mu’cizeler zuhûr etmiş ve o davetde hâzır olanlar, baş gözleri ile, şüphesiz o mu’cizeleri görmüşler, her devir ve asırda sonra gelenler, önce gelenlerden bildirmiş ve gitdikce dinliyenler çoğalmış, tevâtür hâlini almışlardır. İş böyle olunca nübüvvet, yanî peygamberlik elbette hakdır, doğrudur. Zîrâ bir adam, kendisi gibi insan olan bir pâdişâha yalan üstüne yalan söylese ve pâdişâh bunun yalancı olduğuna hiç dikkat etmese, o pâdişâh yâ câhildir, yâ da âcizdir. Allahü teâlâ bundan münezzehdir.

Peygamberlerin doğruluğunun huccetlerinden biri de, hepsinin Allahü teâlâdan verdiği haberler, Allahü teâlânın ismlerinden, sıfatlarından, dünyâda olacak hâdiselerden ve kıyâmet koptuktan sonra herkesin yeniden dirilmesi, haşr, neşr, Cennet ve Cehennem, mükâfât ve azâb ve benzerlerinden bildirdikleri hep aynıdır. Bildirdiklerinin arasında kıl ucu kadar ayrılık yokdur. (Eğer O, Allahdan başkasından gelmiş olsaydı, onda bir çok tutarsızlıklar bulunurdu) [Nisâ sûresi, 82.] âyeti bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir.

 

Tavsiye Kitap —> İsbâtü’n-Nübüvve (Peygamberliğin İsbatı)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler