Sual: Amentü’yü yani inanılacak şeyleri okurken orada ve “melâiketihi (ve meleklerine)” ifadesi geçiyor. İmanın 6 şartından biri olan “meleklere iman” nasıl olmalıdır? İblis de bir melek mi?

Cevap: Türpüşti Risalesi’nde bu mevzu hakkında deniyor ki;

En önce bilmelidir ki, melekler, Allahü teâlânın yaratmış olduğu bir kısım varlıklardır. Diridirler, konuşurlar, bilirler. Mükellefdirler. Allahü teâlâ onlara birşeyler emretmiş, onları birşeylerden men etmiştir. Yanî insan ve cinler gibi mükellefdirler. İslâm dîninde bulunanlardan bazısı, mükellef olanlar iki olup, insanlar ve cinlerdir. Cinlerin sâlihleri melekler, kâfirleri şeytânlardır demiştir. Bir başka dahâ diyen olmuştur ki, yaklaşık olarak bu manâdadır. Şöyle ki, cinlerden göklerde bulunanlara melek ve mele-i a’lâ denir. Yeryüzünde bulunanlara, mutlak olarak cin derler. Bunlar iki kısımdır. Mü’minler ve kâfirler. Bunların, yanî yeryüzünde bulunan cinlerin kâfirleri şeytânlardır. Mü’minleri ise iki kısımdır: İyiler ve kötüler. Bu sözlerini isbât için Kur’ân-ı kerîmden birkaç delîl getirmişlerdir. Bunların en açık delîlleri Hicr sûresi 30 ve 31. âyetleridir. Bu âyetlerde meâlen, “Meleklerin hepsi de hemen secde etdiler. Ancak iblîs hâric. O secde edenlerle berâber olmakdan kaçındı” buyuruluyor. Diyorlar ki, Allahü teâlâ buyurdu ki, meleklerin hepsi secde ettiler, ancak iblîs etmedi. Hâlbuki işin doğrusu iblîsin cinden olmasıdır. Çünki Allahü teâlâ, “İblîs Cin tâifesinden idi” buyuruyor. Eğer meleklerden olmasaydı, onun bütün meleklerden istisnâ edilmesi, hâric tutulması doğru olmazdı. Nitekim birisi, Âdem oğullarının hepsi gözle görülür, ancak iblîs hâric dese, bu söz doğru bir söz olmaz. Onlar şöyle cevâb verirler ki, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, meleklere, Âdem’e secde edin buyurduğunu, meleklerin secde ettiklerini, ancak cinden olan iblîsin secde etmediğini ve Rabbinin emrini dinlemediğini bildirmektedir. Kehf sûresi 50. âyetinde meâlen, “Hani biz meleklere, Âdeme secde edin, demiştik. İblîs hâric olmak üzere, onlar hemen secde etdiler. İblîs cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da, onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fenâ değişmedir!” buyurmakla, önceki âyet açıklanmakta, yanî iblîsin meleklerden değil, cin tâifesinden olduğu bildirilmektedir. İblîsin secde emrinde meleklerden ayrılmasının sebebinin onun cin tâifesinden olduğu açıkca bilinince, meleklerin cinden olduğu nasıl söylenebilir. Zîrâ hepsi cinnî olsaydı, isyânda hepsi iblîsle berâber olurlardı.

Böyle olmakla berâber, niçin iblîs meleklerle birlikte bildirildi, suâlinin cevâbında deriz ki, iblîsin yeri gökler idi. Meleklere komşu ve onlarla berâber idi. İbâdet ve gayretin çokluğunda onlarla bir olmuş idi. Bunun için meleklere secde emri gelince, aslen onlardan olmamakla berâber, onlarla kaldığı için, emirde onlarla berâber sayıldı. Yanî yaratılışının aslı onlardan değil idi. Bu şuna benzer. Yabancı birisi arabların arasına karışır, onların dili ile konuşur, onlar gibi giyinir, onların hâlini ve huyunu alır. Bütün arablar kendilerinin tarzı olan bir işte birleşip, o birisi onlara uymazsa, bütün arablar şu husûsta birleşti, yalnız aslen yabancı olan hâric derler. Burada da öyle olmuştur. Bundan dolayı meleklerin cin olması lâzım gelmez.

Meleklerin cinden başka olduğunun delîlini, yine Kur’ân-ı kerîmde bulmak mümkündir. Şöyle ki, Sebe’ sûresi 40 ve 41. âyetlerinde meâlen, (O gün Allah onların hepsini toplayacak; sonra meleklere, Size tapanlar bunlar mıydı? diyecek. Melekler de Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, Sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı; diyecekler) buyuruldu.

Eğer melekler cin olsaydı, meleklerin, onlar bize değil, cinnîlere tapıyorlardı demeleri doğru olmazdı. Buradan anlaşılmış oldu ki, melekler, Allahü teâlânın mahlûklarından bir cinsdir. Cinlerden ve insanlardan ayrı başlı başına bir tâifedirler.

Meleklere îmân bahsine gelelim: Meleklere îmânın bir kaç manâsı vardır. Biri meleklerin varlığına inanmak olup, biraz önce var olduklarını, Allahü teâlânın kelâmından ve onun Peygamberlerinin insanlara bildirdiklerinden söyledik. Kâfirler, mü’minlerin aksine, aslâ meleklere inanmazlar. Zındıklar ise, melekleri, Allahü teâlânın bildirdiği sıfatlarla tanımazlar. Felekî kuvvetlere melâike derler. Meselâ rûhları kabz eden [canları alan] Azrâîl ismindeki meleğe Zuhâl kuvveti, vahy emîni olan Cebrâîl aleyhisselâma, Müşteri kuvveti, derler. Bu şekilde çok yakışıksız ve pek asılsız bir kaç bâtıl uydurmuşlardır ki, Allahü teâlânın la’neti onların ve bozuk yollarının üzerine olsun!

Melekler, Allahü teâlânın kulları ve yarattıklarıdır. İnsanlar ve cinler gibi, Allahü teâlânın emirleri ile me’mûr ve mükellefdirler. Allahü teâlânın emrinden çıkamazlar. Ölürler, ammâ Allahü teâlâ onlara çok uzun hayât vermiştir. O uzun müddet dolunca, onları öldürür. Dahâ sonra tekrâr diriltir.

Meleklere îmân etmek lâzımdır dedik, ammâ bu îmân müşriklerin îmânı gibi olmamalıdır. Onlar, melekler ilâhdır ve çocukları olur dediler. Zındıkların inandığı gibi de olmamalıdır. Çünki onlar, kâinâttaki her şeyi, her olayı onlar düzenler, kuvvetleri Allahtan değil, kendilerindendir dediler ve onlar için ölüm yoktur i’tikâdında oldular.

Yine inandık ki, meleklerden bazısını, Hak teâlâ risâletle peygamberlere gönderdi. Bazı meleklerin, diğer bazılarına risâletle gönderilmeleri de câizdir. Âdem oğullarının cinnîleri tevhîde davetlerinden önce, melekler cinnîleri tevhîde [Allahü teâlâya, Onun birliğine îmâna] davet ederlerdi. Bilinmesi lâzım gelen dahâ birkaç mesele vardır ki, meleklerin hâllerinde cehâlet veyâ yanılma ile, bid’ate düşmekten korunmuş olunsun.

Bunlardan biri, melekler Allahü teâlâya itâat etmemekten masûmdurlar. İsteseler de isyân edemezler itikâdında olmaktır. Eğer Allahü teâlâ tarafından masûm yaratılmasalardı, itâatsizlikleri mümkün olurdu. Çünki Hak teâlâ onlara emir ve yasak verdi, onları mükellef ve memûr kıldı. Zîrâ bir şeyi yapamıyacak kimseye onu yapmak için emir vermek veyâ sakınamıyacak bir kimseye filân şeyden sakın demek hikmetten, akıldan uzaktır. Emir ve yasak imkânsız olunca, sevâb ve azâb yersiz olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, meleklerin Allahü teâlâdan korktuğunu bildirmektedir. Nitekim Mü’minûn sûresi 57. âyetinde meâlen, “Onlar, Rablerinin azâbından korkarlar” buyurulmaktadır. Bu âyetden sonra bildiriyor ki, onlardan kim, ben ilâhım derse, ona ebedî olarak Cehennemde azâb ederim. Azâbla tehdîd ve azâbdan korkmak itâatsizlik söz konusu olmazsa, mümkün olmaz.

Biri de, itikâd etmelidir ki, Allahü teâlânın seçilmiş kullarıdır. Bunun için onların hak ve hurmetine riâyet, fazîletlerine göre vâcibdir. İslâm âlimlerinin, insan mı melekten, melek mi insandan dahâ üstündür konusunda çok çeşitli sözleri vardır. Meleklere ve peygamberlere inanmak hakkında zarûrî olanları bildirdik. Bunlardan birini diğerinden üstün bilmek, îmâna bir zarar vermez. Lâkin birinde çok ileri gider ve sözünden bu birine tazîmi, diğerine tahkîri hâtıra getirirse, Allah korusun küfre girer. Ammâ câhillikle söylerse, gene de câiz değildir. O hâlde bu husûsta konuşan, ihtiyâtlı ve dikkatli olmalı ve Ehl-i sünnet ve cemâ’at mezhebinden Rabbânî âlimlerinin, Kitâb ve sünnetten çıkardıkları manâları aşmamalıdır.

Biri de, melekler ibâdet etmekten bıkmaz, usanmaz, yorulmaz. Hep Allahü teâlânın zikrinde olurlar. Allahü teâlânın emri ile yaptıkları başka işler, onları tesbîhten alıkoymaz.

Meleklerden bir kısmı Hamele-i Arşdır [Arşı tutan meleklerdir]. Bazıları da Arşın etrâfında saf tutmuşlardır. Bazısı Arşın etrâfında tavâf ederler. Bazısı Cennette vazîfelidir, bazısı da Cehennemde vazîfelidir. Kimi rahmet, kimi azâb melekleridir. Kimi rûhları kabz eder, kimi insanların amellerini yazar, kimi bulutları sürer. Bundan başka vazîfeli melekler de vardır. Onları Peygamberler haber vermiştir. Bunlara Rûhâniyân derler. Zîrâ rûhlardır. Onlarda rûhtan başka, su, toprak, ateş ve hava yoktur. Onlar insanlar ve cinler gibi değildir. Görülmemeleri, letâfetlerindendir. Allahü teâlâ onları bir kimseye göstermek isterse, göstereceği kimsenin gözünün görme kuvvetini artdırır ve görür. Kimini insan şeklinde gösterir. Onların insan şeklinde görünmeleri, kendi güç ve tasarrufları ile olmayıp, Allahü teâlânın kudret ve tasarrufu iledir. Onlar bunun dışına çıkamazlar. Bazı kimseler onlara Revhâniyân derler. Sebebi de onların dâimâ ibâdet revh ve râhatında olmalarıdır. Çünki onlar göklerde çok geniş fezâda, râhatlık ve genişlikde olup, insanlar gibi dünyâ zindânında değillerdir. Onlara Rûhâniyân ve Kerûbiyân da derler. Bazı âlimler de, bunları, insanları iki ayrı kabîle, iki ayrı millet olması gibi, ayrı ayrıdırlar demişlerdir. Ammâ bilinen bir gerçek var ki, Rûhâniyân rahmet melekleri, Kerûbiyân azâb melekleridir. Biri ravhdan, diğeri kerbden [gam, gussa, şiddetten] alınma kelimelerdir.

 

Tavsiye Yazı —> Allahu tealanın varlığının delilleri nelerdir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler