Sual: Kibirli olmak günah mıdır? İnsanın kibirli olduğunu gösteren alametler nelerdir? Kibrin her çeşidi de aynı hükümde midir?

Cevap: Kibir, ahlak kitaplarında kalp hastalıkları ve kötü huylar arasında zikredilir. Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kendini ondan üstün görmekle, kalbi rahat eder. Ucub da kendini ondan üstün bilmektir. Burada başkasını düşünmez. Kendini ve ibadetlerini beğenir. kibir; kötü huydur. Haramdır. Halıkını (Yaratanını), Rabbini unutmanın alâmetidir. Çok din adamı, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Hadis-i şerifte, “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez” buyuruldu. Kibrin aksine tevazu denir. tevazu kendini başkaları ile bir görmektir. Başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemektir. tevazu, insan için çok iyi bir huydur. Hadis-i şerifte, “Tevazu edene müjdeler olsun” buyruldu. Tevazu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmez. Zelil ve miskin olmaz. Malını helalden kazanıp çok hediye verir. Alimlerle ve fen adamları ile tanışır. Fakirlere merhamet eder.

Hadis-i şerifte, “Tevazu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak olan ve kimseye kötülük yapmayan, çok iyi bir insandır” ve “Allah için tevazu edeni, Allahü teâlâ yükseltir” buyuruldu. Tekebbür edene, yani kibir sahibi olana karşı tekebbür etmek caizdir. Allahü teâlâ, kullarına karşı mütekebbirdir. Allahü teâlâ, kibriya sahibidir. kibir sahibine tekebbür etmek, sadaka vermek gibi sevaptır. kibir sahibine karşı tevazu eden kimse, kendisine zulüm etmiş olur. Bidat sahiplerine ve zenginlere karşı da tekebbür etmek caizdir. Bu tekebbür kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir. Harpte düşmana karşı tekebbür etmek sevaptır. Bu tekebbüre huyela denir. Sadaka verirken, neşe ve sevinç ile karışık tekebbür etmek lazımdır. Sadaka verenin tekebbür etmesi, fakire karşı değildir. Verdiği malı küçültmektir. Mala kıymet vermediğini gösterir. Hadis-i şerifte, “Veren el, alandan yüksektir” buyuruldu. Riya, gösteriş yapanlara karşı da tekebbür etmek caizdir. Kendinden aşağı olanlara karşı tevazu göstermek iyi ise de, bunun ifrata kaçmaması, yani aşırı olmaması lazımdır. Aşırı olan tevazua, temelluk denir. Temelluk, ancak üstada ve âlime karşı caizdir. Başkalarına karşı caiz değildir. Hadis-i şerifte, “Temelluk, müslüman ahlakından değildir” buyuruldu.

Muallim ile tabibe
temelluk etmek lazımdır.
Biri batın, biri zahir,
tedavisine hadimdir.

Kibir çeşitlerinin en kötüsü Allahü teâlâya karşı kibirli olmaktır. Nemrud böyle idi. Tanrı olduğunu ilan etti. Allahü teâlânın nasihat vermek için gönderdiği Peygamberi ateşe attı. Firavun da böyle ahmaklardan biri idi. Mısırda ulûhiyetini ilan etti. Ben sizin güçlü tanrınızım dedi. Allahü teâlâ, nasihat vermek için, Musa aleyhisselâmı gönderdi. Buna inanmadı. Allahü teâlâ, onu Süveyş denizinde boğdu. Bunlar gibi, bu dünyanın yaratıcısına inanmayanlara dehri, ateist denir. [Her asırda böyle ahmaklar gelmiştir. Mao gibi, Stalin gibi zalimler, milyonlarca insanı öldürerek ve işkence yaparak ve din, İslam adamlarını ve kitaplarını yok ederek, milletlerini sindirmişler, korkutmuşlardır. Her istediklerini zorla yaptırarak şımarmışlardır. İlaha, mabuda mahsus üstünlüklere mâlik olduklarını sanmışlar ve söylemişlerdir. İslam kitaplarının yurdlarına sokulmasını, okunmasını yasak etmişler, dinden, Allahü teâlâdan bahsedenleri öldürmüşlerdir. Allahü teâlânın kahrından, gazabından kurtulamayıp yok olmuşlar. Tarihte geçen bütün zalimler gibi, lanet ve nefret ile anılmışlardır. İhtilal ve hile yolu ile bazı Arap memleketlerinin başına geçen, zehirli propagandalarla beyinleri yıkanmış, zalimler, diktatörler de, o ateistleri taklit ediyor, İslam düşmanlığı yapıyorlar. Tarih kitaplarında okudukları zâlimlerin feci akıbetlerinden ibret almıyorlar. Dünyada, ahirette başlarına gelecek olan azapları, felaketleri hiç düşünmüyorlar.]

Resûlullaha karşı da tekebbür edenler çok işitildi. Allahın gönderdiği Peygamber bu mudur? dediler. Bu Kur’an, Mekke şehrinin ileri gelenlerine indirilseydi iyi olurdu dediler. Tarih boyunca, İslamın büyüklerine karşı da, böyle tekebbür edenler, alay edenler, hiç eksik olmadı. Bu tekebbürler, âciz, zayıf, elinden bir şey gelmeyen, hatta kendinden ve bedeninin yapısından haberi olmayan kulun, kendi malikine, sahibine, kuvveti, gücü sonsuz olan Rabbine karşı bir savaş idi. Vaktiyle iblis de, böyle tekebbür etti. Meleklere, Âdem aleyhisselâma karşı secde etmeleri emrolununca, toprağa karşı niçin secde edeyim? Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın diyerek, Rabbine karşı geldi. Ateşin alevini, latifliğini ve ışık yaydığını görünce, onu sudan ve topraktan üstün sandı. Halbuki üstünlük, kendini üstün görmekte değil, tevazu göstermektedir. Cennette toprak vardır ve misk gibi kokacaktır. Cennette ateş yoktur. Ateş, Cehennemde azap vasıtasıdır. Ateş, harab etmeye, toprak, bina yapmaya yarar. Mahluklar toprak üstünde yaşamaktadır. Hazineler, defineler toprakta bulunur. Kâbe topraktan yapılmıştır. Ateşin ışığı gecelere son verir, gündüzü getirir ise de, topraktan çiçekler, meyveler hâsıl olmaktadır. Kainatın, varlıkların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmın yeri topraktır.

Hadis-i şeriflerde, “Allahü teâlâ buyuruyor ki kibriya, üstünlük ve Âzamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç acımam” ve “Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete girmeyecektir” buyurduğunda, güzel elbise giymeyi ve temiz nalın kullanmayı seven kimse, böyle midir? denildi. Cevabında, “Allahü teâlâ cemildir. Cemal sahiplerini sever” buyurdu. [Çirkin, iğrenç olmamak için, çirkinlikle meşhur olmamak için yapılan temizliğe, güzelliğe, cemal sahibi olmak denir. İhtiyaç eşyasını, hoş ve sevimli görünecek şekilde kullanmak, cemal olur. Süslenmek, güzel görünerek, başkasına üstünlük sağlamak için, bedeninde, elbisesinde, eşyasında yapılan değişikliklere ziynet denir. Bedenini, sıhhatini, şerefini, değerini korumak için ihtiyaç olunandan fazla şeylerdir. Erkeklerin her yerde, kadınların ise, yabancı erkeklerin yanında, ziynet eşyası kullanmaları caiz değildir.]

Allahü teâlânın her işi güzeldir. Ahlakı güzel olanları sever. Bu hadis-i şerif, kibir sahiplerinin, diğer günah işliyenler gibi, azapsız hemen Cennete giremeyeceklerini bildirmektedir. Cennete girmeyenlerin gidecekleri yer Cehennemdir. Çünkü, ahirette bu ikisinden başka gidecek yer yoktur. Zerre kadar imanı olan, Cehennemde sonsuz kalmayacak, Cennete gidecektir. Büyük günah işleyip de tövbe etmeyen, şefaate, afva kavuşmayan mümin, Cehennemde, günahlarının karşılığı olan azapları çektikten sonra, çıkarılacak, Cennete sokulacaktır. Cennete giren, Cennetten hiç çıkmayacaktır. Hadis-i şerifte, “Kibri ve hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, hesapsız Cennete girecektir” ve “Kul hakkı müminin aybı, kusurudur” buyuruldu. Nafaka için ödünç almak ve malı olunca, hemen ödemek lazımdır. Yukardaki hadis-i şerifte, ihtiyaç olmadan alınan ve malı olunca ödenmeyen ve haram yollarla alınan borc ve zevcesine olan mehr borcu ve din bilgisi öğretmek borcu bildirilmektedir.

Resûlullah vefat edeceği zaman, “Ya Ali! Filan yahudiye borcum vardır. Onu öde!” buyurdu. Yahudiden ödünç arpa almıştı. Ödenmesi için vasiyet buyurdu. Yahudi âlimlerinin büyüklerinden iken, Resûlullah ile bir kere konuşmakla, hak Peygamber olduğunu anlayarak imana gelen Abdullah bin Selam “radıyallahü teâlâ anh”, sırtında odun demeti taşıyordu. Bunu görenler, o kadar çok malın, paran var iken, niçin bu zahmeti çekiyorsun dediklerinde, nefsimi kibirden kurtarmak için dedi. Zenginin, hamal ücreti vermemek için, malını kendi götürmesi, tezellüldür, aşağılıktır. Sünnete uymak ve nefsini kırmak için götürmesi iyidir ve sevaptır. Hadis-i şerifte, “Allahü teâlâ kıyamet günü, üç kimse ile konuşmayacak, hepsine çok acı azap yapacaktır: Zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükümet reisi ve kibirli olan fakir” buyuruldu.

Ömer “radıyallâhu anh”, Şam’a gelince, Ebû Ubeyde bin Cerrah “radıyallahü teâlâ anh”, emrinde olanlarla birlikte karşıladı. Halife devesinden indi. Yerine kölesini bindirdi. Çünkü, kölesi ile nevbet ile biniyorlardı. O saat, binme sırası köleye gelmişti. Kendisi yuları tuttu, su kenarından geçerken mestlerini çıkardı. Ayaklarını suya soktu. Şam ordusunun kumandanı olan Ebû Ubeyde, “ya halife! Böyle ne yapıyorsun? Bütün Şamlılar, bilhassa rumlar, müslümanların halifesini görmek için toplandılar. Sana bakıyorlar. Bu yaptığını beğenmiyecekler” deyince, ya Eba Ubeyde! Senin bu sözün, burada toplananlar için çok zararlıdır. İşitenler insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Şerefin, müslüman olmakta ve ibadet yapmakta olduğunu anlamayacaklar. Biz aşağı, bayağı insanlardık. [Acem şahlarının elinde esir idik.] Allahü teâlâ müslüman yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü teâlânın verdiği bu izzetten, bu şereften başka şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi yine zelil eder. Her şeyden aşağı eder buyurdu. İzzet, İslamdadır. İslamın ahkamına uyan, aziz olur. Bu ahkamı beğenmeyip, izzeti, huzuru, saadeti başka şeylerde arayan zelil olur dedi. İslamın emirlerinden biri tevazudur. tevazu gösteren aziz olur. Yükselir. Tekebbür eden zelil olur.

Bir hadis-i şerifte, “Kıyamet günü, dünyadaki kibir sahipleri küçük karınca gibi zelil ve hakir olarak kabirden çıkarılacaktır. Karınca gibi, fakat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları hakir göreceklerdir. Cehennemin en derin ve azâbı en şiddetli olan Bolis çukuruna sokulacaklardır. Buraya girenler kurtulmaktan meyus oldukları için Bolis denilmiştir. Ateş içinde kaybolacaklardır. Su istediklerinde kendilerine Cehennemdekilerin irinleri verilecektir” buyuruldu. Medine valisi olan Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh”, odun demeti taşıyordu. Muhammed bin Ziyad, bunu tanıyarak, yanındakilere, yol verin, emir geliyor dedi. Gençler valinin böyle tevazuuna hayret ettiler. Hadis-i şerifte, “Önceki ümmetlerde kibir sahibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i ilâhiyeye dokunarak, yer bunu yuttu” ve “Merkebe binmek, yün elbise giymek ve koyunun sütünü sağmak, kibirsizlik alâmetidir” buyuruldu.

Kibrin başlıca 7 sebebi vardır: İlim, yani din bilgileri, ibadet, neseb, cemal, kuvvet, mal, mevki. Bu sıfatlar cahillerde bulununca kibre sebep olurlar.

İlim kibre sebep olduğu gibi, kibrin ilacı da ilimdir. Kibre sebep olan ilmin ilacı çok zordur. Çünkü ilim, çok kıymetli bir şeydir. Bunun için, ilim sahibi kendini üstün ve şerefli sanır. Böyle kimsenin ilmine cehil demek daha doğru olur. Hakiki ilim, insana aczini, kusurunu ve Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir. Halıkına karşı korkusunu ve mahluklara karşı tevazuunu arttırır. Kul haklarına ehemmiyet verir. Böyle ilmi öğretmek ve öğrenmek farzdır. Buna ilm-i nafi denir. İhlas ile ibadet etmeye sebep olur. Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur. Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih niyete bağlıdır. Cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müftü olmak, din adamı tanınmak için öğrenmemek lazımdır. İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadis-i şerifte, “Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır” buyuruldu. Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, yani dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadis-i şerifte, “Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır” buyuruldu. Fen bilgilerini dünya menfaati için öğrenmek caizdir. Hatta lazımdır.

Hadis-i şerifte, “Bu ümmetin âlimleri iki türlü olacaktır: Birincileri, ilimleri ile insanlara faydalı olacaktır. Onlardan bir karşılık beklemeyeceklerdir. Böyle olan insana denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvanlar ve havadaki kuşlar duâ edeceklerdir. İlmi başkalarına faydalı olmayan, ilmini dünyalık ele geçirmek için kullananlara kıyamette Cehennem ateşinden yular vurulacaktır” buyuruldu. Yerde ve gökte bulunan mahlukların hepsinin tesbih ettiklerini Kur’ân-ı Kerîm haber veriyor. “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir” hadis-i şerifindeki âlim, Resûlullahın yolunda olan, Onun yoluna uyan din alimi demektir. İslamiyete uyan âlim, etrafına ziya saçan ışık kaynağı gibidir. “Kıyamet günü bir din adamı getirilip Cehenneme atılır. Cehennemdeki tanıdıkları etrafına toplanıp, sen dünyada Allahın emirlerini bildirirdin. Niçin bu azâba düştün derler. Evet, günahtır yapmayın derdim, kendim yapardım. Yapınız dediklerimi de yapmazdım. Bunun için, cezasını çekiyorum der” ve “Miraç gecesi göğe götürülürken insanlar gördüm. Ateşten makaslarla dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını Cebrâile sordum. Ümmetinin hatiblerinden, vaizlerinden, kendilerinin yapmadıklarını yapınız diyenlerdir dedi” ve “Cehennem Zebânileri, günah işleyen hafızlara, puta tapanlardan daha önce azap yapacaklardır. Çünkü bilerek yapılan günah, bilmeyerek yapılandan daha kötüdür” hadis-i şerifleri meşhurdur.

Ashâb-ı kirâm çok âlim oldukları için küçük günahlardan da, büyük günahlar gibi korkarlardı. Buradaki hafızlar, Tevrat hafızları olsa gerektir. Çünkü günah işleyen müslümanlara kâfirlerden daha şiddetli azap yapılmayacaktır. Yahut, bu ümmetten olup da, günahlardan, haramlardan sakınmaya ehemmiyet vermeyip, kâfir olan hafızlardır. Hadis-i şerifte, “Âlimler devlet adamlarına karışmadıkça ve dünyalık toplamak peşinde olmadıkça, Peygamberlerin eminleridir. Dünyalık toplamaya başlayınca ve hükümet adamlarının arasına karışınca, bu emanete hıyanet etmiş olurlar” buyuruldu. Emanetcinin kendisine bırakılan malları muhafaza etmekte emin olması lazım geldiği gibi, din aliminin de, İslam bilgilerini bozulmaktan muhafaza etmekte emin olması lazımdır. Resûlullah, Kâbe’yi tavaf ediyorken, hangi insan daha kötüdür? diye soruldu. “Kötü olanı sorma! İyi olanları sor. Âlimlerin kötüsü, insanların en kötüsüdür” buyurdu. Çünkü âlimler, bilerek günah işlemektedir. İsa aleyhisselâm, (Kötü âlimler, su yolunu kapayan kaya gibidir. Su, kayadan sızıp geçemez. Akmasına da mâni olur) dedi. Kötü din adamı, kanalizasyona benzer. Görünüşte, sağlam, sanat eseridir. İçi ise, pislik doludur.

Hadis-i şerifte, “Kıyamet günü azapların en şiddetlisi, ilmi kendisine faydalı olmayan din adamınadır” buyuruldu. Bunun için, münafıklar, yani müslüman görünen kâfirler, Cehennemin dibine gideceklerdir. Çünkü, bunlar işittikleri, bildikleri hâlde, inat ederek, kâfir olmuşlardır. İlim sahibi, yani din bilgilerini öğrenen kimse, ya sonsuz saadete kavuşur, yahut nihayetsiz felakete düçar olur. Hadis-i şerifte, “Cehennemde azap çekenlerden bazıları, kötü kokular yayar. Bu koku diğerlerine ateşten daha fazla azap verir. Sen ne günah işledin ki böyle pis koku çıkarıyorsun denildiğinde, ben din adamı idim. Bildiklerimi yapmazdım der” buyuruldu. Ebudderda “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki (İlmi ile amil olmayan din adamına âlim denilmez.) İblis, bütün dinleri biliyordu. Fakat ilmi ile amel etmedi. Çölde kalan kimsenin yanında on adet kılıç ve çeşitli silahlar bulunsa, bunları kullanmasını iyi bilse ve çok cesur olsa, kendisine hücum eden arslana karşı kullanmadıkça, bu silahların faydası olur mu? Elbette olmaz. Bunun gibi, din bilgilerinden 100.000 mesele öğrense, bunları kullanmadıkça, faydalarıni görmez. Hasta olan kimse de, derdinin en faydalı ilacı bulunsa, kullanmadıkça, faydasını görmez.

“Ahir zamanda ibadet edenlerin çoğu din cahili olacaktır. Din adamlarının çoğu da fasık olacaktır” hadis-i şerifinde bildirilen fasık din adamları, dünyalık ele geçirmek için, hükümet adamları arasına karışacaklardır. Süfyan-ı Sevri diyor ki Cehennemde ateşten bir vadi vardır. Bu vadide, hükümet adamları arasına karışan riyakar hafızlar azap göreceklerdir. Yine Süfyan diyor ki ilimde o kadar ilerledim ki bir âyet-i kerimeye 33 türlü mânâ veriyordum. Sultanın ziyafetine gittim. Yediğim lokmaların tesiri ile bildiklerimin hepsini unuttum. Muhammed bin Seleme diyor ki dünya menfaati için hükümet adamlarının kapısında bekleyen bir hafızın hâli, pislik üzerine konmuş olan sineğin halinden daha kötüdür.

“Allahü teâlânın ihsan ettiği ilmi, insanlara öğretmeyen kimseye, kıyamet günü ateşten yular bağlanacaktır” hadis-i şerifi, yukarıda bildirilmişti. İlmi, ehlinden saklayan din adamları böyle olacaktır. Nisa sûresinin, “Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!” mealindeki 5. âyet-i kerimesi, alçaklara, münafıklara ilim öğretmeyi men’ etmektedir.

“İslamiyet her tarafa yayılacaktır. Hatta, İslam tacirleri, ticaret için büyük denizlerde serbest yolculuk yapacaklar ve gazilerin atları başka memleketlere yayılacaklardır. Sonra, hafızlar türeyecek, benden daha iyi okuyan var mı? Benden daha çok bilen var mı? diyeceklerdir. Cehennemin odunları bunlardır” hadis-i şerifinden anlaşılıyor ki riya ile okumaları ve tekebbür etmeleri kendilerini Cehenneme sürükleyecektir.

Hadis-i şerifte, “Âlim olduğunu söyleyen kimse, cahildir” buyuruldu. Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mânâ çıkaran ve her yerde bilgi satan kimse, cahilliğini ortaya koyar. Bilmiyorum, öğrenip de söylerim diyen kimsenin, derin âlim olduğu anlaşılır. Resûlullaha, en kıymetli yer neresidir, denildiğinde, “Bilmiyorum, Rabbim bildirirse söylerim” demiştir. Bunu Cebrâil aleyhisselâma sormuş, ondan da, aynı cevabı almıştır. O da, Allahü teâlâya sormuş, “Mescidlerdir” cevabını almıştır. Araf sûresinin “Affet ve marufu emret” mealindeki 198. âyet-i kerimesi gelince, Cebrâil aleyhisselâmdan bunu açıklamasını istemiş, o da, Rabbimden öğreneyim, diyerek gitmiştir. Tekrar geldiğinde, Allahü teâlâ, “Senden uzaklaşana yaklaş! Senden esirgeyene ihsan et! Sana zulmedenleri affet!” emrini verdi dedi. Şabi, kendisine sorulanlardan birine bilmiyorum deyince, sen Irak memleketinin müftüsüsin. Bilmiyorum demek, sana yakışır mı? dediklerinde, meleklerin üstünleri bilmiyoruz dediler. Benim söylememden ne çıkar, buyurdu. İmam-ı Ebû Yusuf, bir suale bilmiyorum deyince, hem Beytülmaldan maaş alıyorsun, hem de cevap vermiyorsun, dediler. “Beytülmaldan, bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, Beytülmalda bulunanların hepsi yetişmezdi” dedi. Nefsine uymayan cahil ile arkadaşlık etmek, nefsinin esiri olan din adamı ile arkadaşlık etmekten iyidir. Din adamı olduğu için tekebbür etmek, cahil olmanın alâmetidir. Çünkü, ilim, tevazua sebep olur, kibirden men eder.

Tekebbür etmek haramdır. Tekebbür, Allahü teâlânın bir sıfatıdır. kibir ve kibriya sıfatı, ona mahsustur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz. kibirin zararını bilmeyen kimse için âlim demek, yalan olur. İnsanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması artar. Günah işlemeye cesaret edemez. Bunun için, Peygamberler, tevazu sahibi idiler. Allahü teâlâdan çok korkarlardı. Kendilerinde kibir ve ucub gibi kötü huylar hiç yoktu. Küçüklere, fasıklara ve facirlere karşı da kibirli olmamalıdır. Yalnız, tekebbür sahibine karşı tekebbür etmek lazımdır. Bir âlim, cahili görünce, bu, bilmediği için günah işliyor. Ben ise, bilerek işliyorum, demelidir. Bir alimi görünce, bu benden daha çok biliyor ve ilminin hakkını veriyor. İhlas ile amel yapıyor. Ben böyle değilim, demelidir. Kendinden daha yaşlı bir kimseyi görünce, bu benden daha çok ibadet etti, demelidir. Gençleri görünce, bunların günahı az, benim günahlarım çok demelidir. Kendi yaşındakileri görünce, günahlarımı biliyorum, onun ne yaptığını bilmiyorum. Bilinen kötülükleri tahkir etmek lazımdır, demelidir. Bir bidat sahibini veya kâfiri görünce, insanın hâli son nefeste belli olur. Acaba benim halim ne olacak, demeli, bunlara da tekebbür etmemelidir. Fakat, bunları sevmemelidir. Hele, küfrü, bidati yaymaya uğraşan dinde reformcular, Resûlullahın sünnetine düşmandırlar. Sünnetin nurlarını söndürmeye ve bidati, dalaleti yaymaya ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötülemeye ve âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar vererek, İslamiyeti içerden yıkmaya çalışmaktadırlar.

Bu yıkıcıları, bölücüleri de sevmemelidir. Fakat, insanın kendi günahlarını unutmaması ve ezelde kendi hakkında nasıl takdir olunduğunu ve son nefesinin nasıl olacağını düşünmesi lazımdır. Ahirette kimin kimden üstün olacağı, dünyada kesin olarak bilinemez. Çok din adamı, kâfir olarak can vermiştir. Çok kâfirlere de iman ile can vermek nasip olmuştur. Şimdi, kâfire Cehennemlik, kendine Cennetlik diyen kimse, gaybı bildiğini iddia etmiş olur. Bu ise, küfürdür. Çünkü, Cennetlik ve Cehennemlik olmak son nefeste belli olur. Son nefesin nasıl olacağını söylemek, gaybı bilmek olur. Onun için, kimseye tekebbür etmek caiz değildir.

Sual: (Kâfire ve bidat sahibine nehy-i münker yapmak, nasihat vermek lazımdır. Kendini bunlardan aşağı gören kimse, onlara nasıl nasihat verebilir? Bundan başka, âdet-i ilâhiye şöyledir ki insan nasıl yaşadı ise, öyle can verir. Bunun aksi olmuş ise de, nadırdir. Hem de, Allahü teâlâ, müminleri methetmekte, imansızlardan üstün olduklarını bildirmektedir) denirse, ne cevap verilir?

Cevap: Buna cevap olarak deriz ki onları sevmemek lazım olması, Allahü teâlâ (Sevmeyiniz!) dediği içindir. Onlardan daha üstün olduğumuz için değildir. Sultan, küçük oğlunu, hizmetçisi ile bir yere gönderirken, çocuk kabahat yaparsa, darılmasını, hatta dövmesini emreder. Bu da, çocuk kabahat yapınca, onu döver. Fakat döverken, kendisinin çocuktan daha kıymetli olmadığını bilmektedir. Ona tekebbür edemez. Müminin kâfiri sevmemesi, buna benzemektedir. Allahü teâlâ müminlerin, kendilerinin değil, imanlarının üstün olduğunu bildirdi. İman kimde bulunursa, o üstün olur. Sonsuz üstünlük, son nefeste belli olur.

İbadetin kıymetli olması da, şartlara bağlıdır. Müslüman, malayani ile yani faydasız şeyler ile vakit geçirmez. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki biz, bir harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş helali işlemekten sakınırdık. Bunun için, kimse ibadetine güvenmemelidir. Çok ibadet yaptığı için tekebbür etmemelidir. İbadetin kabul olması için, niyetin halis olması, yani yalnız Allahü teâlânın rızası için yapılması lazımdır. Bu ihlası elde etmek kolay değildir. Nefsi temizlemek takva ile olur. Takva, haramlardan sakınmak demektir. Nefsi temizlenmeyen kimsenin ibadetlerini ihlas ile yapması çok güçtür.

Babaları ile dedeleri ile övünmek ve tekebbür etmek, cahillik ve ahmaklıktır. Kabil, Âdem aleyhisselâmın oğlu idi. Ken’an, (Nuh aleyhisselâmın üç oğlundan biridir. Diğer ismi Yamdır. Kardeşi Yafes din alimi idi. Bu ise küfürden kurtulamadı.) Babasının Peygamber olması, bunu küfürden kurtarmadı. İnsanın övündüğü dedeleri, bir avuç toprak oldu. Toprak ile övünmek akla uygun olur mu? Onların salih olmaları ile övünmemeli. Onlar gibi salih olmaya, onların yolunda bulunmaya çalışmalıdır. Medh ve sena olunmayı sevmek kalp hastalıklarındandır. Bunun sebebi, insanın kendini beğenmesi, yüksek, iyi sanmasıdır. Medh olunmak, böyle kimseye tatlı gelir. Bunun üstünlük, iyilik olmadığını, olsa da, geçici olduğunu düşünmelidir.

Kadınların çoğu, güzellikleri ile tekebbür eder. Halbuki güzellik, insanda kalıcı değildir, çabuk gider. İnsana mülk olmaz. Ariyet olan şeyle tekebbür etmek, ahmaklıktır. Zahirin güzelliği, kalbin güzelliği ile yani iyi huyla birlikte olunca kıymetlidir. Kalbin temizliği de, Resûlullahın sünnetine uymakla belli olur. İnsanın kalbine, ruhuna, ahlakına kıymet verilmezse, insanın hayvandan farkı olmaz. Hatta hayvanlardan aşağı olur. Pislikle dolu, bozulan, parçalanan bir makina olur. Her zaman beslenmesi, temizlenmesi, tamir edilmesi lazım gelen harab bir makinaya benzer. Böyle kimseye tekebbür etmek yakışır mı? Bunun ancak tevazu göstermesi lazım olur.
Genç ve kuvvetli olmakla tekebbür etmek de, cahilliktir. Hayvanların mekanik ve his organlarındaki kuvvetleri, insanlardan katkat fazladır. Hayvanların insanlara tekebbür etmesi lazım olur. Hep kuvvetli kalacağını, hastalığa, tehlikeye, kazaya yakalanmıyacağını kim iddia edebilir? Gençliğinden, gücünden, kuvvetinden, hatta hareketinden, solumasından ayrılmayan kimse görülmüş müdür? Böyle geçici olan, devamı çok kısa olan ve hayvanlarla ortaklaşa bulunan şeylerle tekebbür etmek akla uygun olur mu?

Mal ile evlat ile mevki ile ve rütbe ile tekebbür etmek, insana hiç yakışmaz. Çünkü bunlar, kendinde bulunan üstünlükler değildir. Gelip geçen, kendinde kalmayan, insandan çabuk ayrılan şeylerdir. Bunlar ahlaksızlarda, kötü kimselerde de bulunur. Hem de onlarda daha çoktur. Bunlar üstünlük olsalardı, bunlara kavuşmayanların ve kavuşup da ayrılanların, çok aşağı kimseler olmaları lazım gelirdi. Mal, şeref vesilesi olsaydı, hırsızların, az zamanda bile olsa, şerefli kimseler olmaları lazım gelirdi.

Hıkd da, tekebbüre sebep olmamalıdır. hıkd, lügatta kin tutmak, kin beslemek demektir. Kalbinden düşmanlık beslemektir. Kendisi ile aynı derecede olan veya daha üstün olan kimseye kızar. Bir şey yapmak elinden gelmediği için, ona tekebbür eder. tevazu gösterilmesi lazım olan kimseye tevazu edemez. Onun haklı sözlerini, nasihatlerini kabul etmez. Herkese karşı ondan daha üstün olduğunu göstermek ister. Ona eziyet verirse, özür dilemez.

Hased de, tekebbüre sebep olur. Onda bulunan nimetlerin ondan ayrılarak kendisine gelmesini ister. Onun haklı olan sözlerini ve nasihatlerini reddeder. Ondan bir şey sorup öğrenmek istemez. Kendinden yüksek olduğunu bildiği hâlde, ona tekebbür eder.

Riya da, tekebbür etmeye sebep olmaktadır. Riya ile gösteriş yaparak, tanımadığı kimseye, başkalarının yanında tekebbür eder. Yalnız oldukları zaman etmez. Böyle kimselerin tekebbüründen kurtulmak için, âlimlerin vekar sahibi olmaları, şereflerine uygun elbise giymeleri lazımdır. Bunun için, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, sarığınız büyük olsun ve cübbenizin kol ağzı geniş olsun, buyururdu. İnsanlara vaaz ve nasihat edecek kimselerin yeni, temiz elbise giyerek kendilerine cemal vermeleri ibadet olur. Hürmet edilmezlerse, sözleri dinlenmez. Çünkü, cahiller, insanın zahirine bakar. İlminden, ahlakından anlamazlar.

Çok kimse, kibirli olduğunun farkında değildir. Bunun için, kibirin alâmetlerini bilmek lazımdır. İçeri girince, herkesin kendi için ayağa kalkmalarını sever. Kendisine hürmet edildiğini anlayarak, onlara nasihat vermek isteyen âlimin, kendisi için ayağa kalkıldığını arzu etmesi kibir olmaz. Kendi oturup, başkalarının kendine karşı ayakta durmalarını istemek, tekebbürdür. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, buyurdu ki (Cehennemlik bir kimse görmek isteyen, kendi oturup başkalarını ayakta durduran kimseye baksın!) Ashâb-ı kirâm, Resûlullahı her şeyden çok severlerdi. Geldiği zaman ayağa kalkmazlardı. Çünkü, ayağa kalkılmasını istemediğini bilirlerdi. Bununla beraber, âlimler gelince, ilmin şerefini göstermek için, ayağa kalkmak lazımdır. Yahya bin Kattan, ikindi namazını kıldıktan sonra, camiin minaresine dayanarak oturmuştu. Yanına zamanın meşhur âlimlerinden birkaçı geldi. İçlerinde Ahmed bin Hanbel de vardı. Hepsi, ayakta olarak hadis ilminden sordular. Yahya, her birinin cevabını verdi. Hiçbirine otur demedi. Hiç biri de, oturmaya cesaret edemedi. Konuşmaları akşam namazına kadar devam etti. Genç olan âlim, yaşlı olan cahilin üst tarafına oturur. Talebe, hocasından evvel söze başlamaz. Hocası yok iken, onun yerine oturmaz. Sokakta önünde yürümez. Bir kimse, kendisi için ayağa kalkılmasını sever, fakat bu sevgiden kurtulmak isterse, sevgisi meyl-i tabii, yani tabiat icabı olur. Yahut şeytanın vesvesesinden olur. Her ikisi de, günah değildir. Elinde değildir, irâdesinin dışındadırlar.

Yalnız olarak yürümeyip, arkasından başkalarının da gelmesini istemek, yahut kendisi hayvan üstünde, talebelerinin yerde gitmelerini sevmek de kibir alâmetidir. Resûlullah, Medine’nin Bâkî kabristanına gidiyordu. Birkaç kişi görüp, arkasından geldiler. Durarak öne geçmelerini emir buyurdu. Arkalarından yürüdü. Sebebi sorulduğunda, “Ayak sesini işittim. Kalbime kibirden bir zerre gelmemesi için böyle yaptım” buyurdu. Kendisine kibir gelmez. Ashâbına ders vermek için böyle yaptı. Ebüdderda “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki kibirli kimsenin arkasında yürüyenlerin sayısı arttıkça, bunun Allahü teâlâdan uzaklaşması da artar.

Üzerinde hakkı bulunanları, yani tanıdıklarını ziyaret etmemek de kibir alâmetidir. Kendinden aşağı olanları ziyaret etmek tevazu alâmetidir.

Yanına başkasının oturmasını istememek ve hastalarla birlikte oturmamak, evinin işini yapmamak, evine lazım olan şeyleri satın alıp evine getirmemek ve kullanılmış elbisesini tekrar giymek istememek, hep kibir alâmetidir. İş başında iş elbisesi giymek istememek de, böyledir. Fakirlerin davetine gitmeyip, zenginlerin davetine gitmek de tekebbürdür. Akrabasının ve çocuklarının muhtaç oldukları şeyleri temin etmemek ve doğru sözü kabul etmeyip münakaşa etmek, kusurunu, kabahatini bildirenlere teşekkür etmemek, herkesin yanında olursa riya olur. Hem yalnız iken, hem de başkalarının yanında yaparsa, kibir olur.

Tevazu sahibi olabilmek için, dünyaya nerden geldiğini, nereye gideceğini bilmek lazımdır. Hiç yok idi. Önce bir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihayet ölecek, çürüyecek ve toprak olacaktır. Hayvanlara, böceklere gıda olacaktır. İdam odasına sokulmuş olup idam olunacağı zamanı bekleyen kimsenin, ölüm odasında çektiği sıkıntılar gibi dünya zındanında, her an ne zaman azâba götürüleceğini beklemektedir. Ölecek, leş olacak, böceklere yem olacak, kabir azâbı çekecek, sonra diriltilip kıyamet sıkıntılarını çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşıyan kimseye tekebbür mü yakışır, tevazu mu? İnsanların yaratıcısı, yetiştiricisi, her an tehlikelerden koruyucusu olan ve kıyamette hesaba çekecek, sonsuz azap yapacak olan, sonsuz kuvvet, kudret sahibi, benzeri, ortağı olmayan tek hakim ve kadir olan Allahü teâlâ, “Tekebbür edenleri sevmem, tevazu edenleri severim” buyuruyor. Âciz, elinden hiçbir şey gelmeyen zavallı insana bunlardan hangisini yapmak yakışır? Aklı başında olan, kendini ve Rabbini tanıyan kimse, hiç tekebbür edebilir mi? İnsan, aşağılığını, âcizliğini, Rabbine karşı her an izhar etmek mecburiyetindedir. Bunun için, her an, her yerde aczini göstermesi, tevazu üzere bulunması lazımdır. Ebû Süleyman Darani diyor ki (Bütün insanlar, beni olduğumdan daha aşağılamak, hakaret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakaret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum). İnsan, kendini herkesten, hatta İblisten, Firavundan daha aşağı düşünebilir mi? Çünkü, bu ikisi [ve Stalin, Mao ve çömezleri gibi İslam ve insanlık düşmanı olan zalimler] kâfirlerin en kötüleridir. Tanrılık davası eden, dilediğini yapmaları için milyonlarca insanı öldüren ve işkence altında inletenlerin, kâfirlerin en aşağısı oldukları muhakkaktır. Allahü teâlâ, bunlara gazab etmiş, küfrün en kötüsüne düşürmüştür. Bana ise, merhamet etmiş, iman ve hidayet ihsan etmiştir. Dileseydi, bunun aksini yapardı. Elhamdülillah, yapmadı. Bununla beraber, bu yaşa gelinceye kadar, çok günah işledim. Kimsenin yapmadığı kötülükleri yaptım. Son nefesimin nasıl olacağını da bilmiyorum, diyerek tevazu yapması lazım geldiğini, kendi kendine anlatmalıdır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, tevazu üzere olmayı bana emretti. Hiçbiriniz, hiçbir kimseye tekebbür etmeyiniz!” Zimmi denilen gayr-ı müslim vatandaşlara ve izin ile [pasaport ile] gelmiş olan yabancı tüccarlara, ecnebi iş adamlarına ve turistlere de, tekebbür etmemek lazım olduğu, bu hadis-i şeriften anlaşılmaktadır. Her insana tevazu yapmak lazım olunca, onlara hıyanet yapmak, incitmek hiç caiz değildir.

[Darülharpte bulunan kâfirlerin mallarına, canlarına, ırzlarına, namuslarına saldırmak, orada da hırsızlık, çapulculuk yapmak, can yakmak, kâfirlerin de kanunlarına karşı koymak, idarecilerine hakaret etmek, huzursuzluk, karışıklık çıkarmak, vergi kaçakçılığı yapmak, nakil vasıtalarının ücretlerini ödememek ve İslamın şerefine ve güzel ahlakına yakışmayan herhangi bir çirkin harekette bulunmak caiz olmadığı, bu hadis-i şeriften ve yukarda yazılı açıklamasından da anlaşılmaktadır. Kâfir memleketlerindeki hıristiyan kanunlarına karşı gelmemek, onları ülülemr olarak tanımak demek değildir. Allahü teâlâya isyana sebep olacak emirlere karşı gelinmez. Ülülemrin de, kâfirlerin de, böyle emirlerine karşı isyan edilmez. Hükümete, kanunlara karşı gelmek, nerede olursa olsun, fitne çıkmasına sebep olur. Fitneye sebep olmak haramdır. Fıkıh kitaplarında, ikrah kısmında ve Muhammed Masum hazretlerinin 3. cilt, 55. mektubunda, bunun açıklaması mevcuttur. Bir kimse, İslam memleketinde veya Darülharpte, yani kâfir memleketinde, Peygamberimizin bu emrine uymayarak, kâfirlere karşı da edebsizlik, taşkınlık yaparsa, onların idarelerine, karşı gelerek suç işlerse, günah işlemiş olacağı gibi, İslamiyeti ve müslümanları bütün dünyaya karşı barbar olarak tanıtmış olur. İslamiyete büyük hıyanet yapmış olur.

KAYNAK: İslam Ahlâkı

Tavsiye Yazı  —> Bir Müslüman İle Küs Durmak Caiz Mi?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.