11– KİTÂB-ÜS-SİRKAT

“Sirkat”, lügatda başkasının bir şeyini gizlice almak demekdir. Çalınan şeye sirkat denilmesi mecâzîdir. Şerî’atde ise, mükellef olan, ya’nî akl ve bâlig olan erkek, kadın, köle, efendi, müslimân veyâ zımmî, gören ve konuşabilen bir kimse, on dirhem hâlis gümüş parayı veyâ değerinde olan ve kendinde mutekavvim olan ve durmakla bozulmayan bir malı, müslümân veyâ zımmî olan sâhibinin mülkünden, gizlice almakdır.

Âlimler, sirkat ile alâkalı mes’eleleri ve hükümleri aşağıdaki bâblara göre yazmışlardır. Bu bâblar: “Bâb-u-keyfiyyet-il-kat’i ve isbâtihî, bâb-u kat-ıt-tarîk”.

Bâb-u-keyfiyyet-il-kat’i ve isbâtihî:

Bu bâb, hırsızın elinin kesilmesine âid meseleleri ve hükümleri bildirir.

Kat-ı tarîk bâbı:

“Kat-ı tarîk”, en büyük hırsızlıkdan olup, bu husûs ile alâkalı şer’î mes’eleler ve hükümler bu bâbda yazılıdır.

12– KİTÂB-ÜL CİHÂD

“Cihâd”, lügatda “Câhede fî sebîlillah” sözündeki “câhede” fi’linden masdardır. Şerî’atde, “hak dîne da’vet, kabûl etmeyenlerle harb etmek” diye ta’rîf edilmişdir. Bir ta’rîfi de şöyledir: “Allah yolundaki harbde, doğrudan yâhud malıyla, görüşüyle, kalemiyle başka şeylerle yardım etmek sûretiyle bütün gücünü sarf etmekdir.”

Cihâd ve benzeri hayrlı işlerin öldükden sonra sevâblarının devâm edeceği bildirilmişdir. Bu husûsda Şeyh Muhaddis Abdülbâkî Hanbelî hazretlerinin yazdığı bir şi’r teberrüken buraya alınarak sahîfemiz süslendi.

Şiirin tercemesi:

Âdemoğlu ölür, ameli biter, Onüç ecri, ardından ta’kîb eder:
Yaydığı ilmler, evlâd düâsı, Ağaç dikmek ve cârî sadakası.
Bir mıshaf bırakmak, hudûd nöbeti, Kuyu kazmak, su akıtmak ni’meti.
Bir garîbe sığınacak ev yapmak, Yâ ilm-ü zikr için bir binâ kurmak.
Kur’ân-ı kerîmi halka öğretmek,
Hak yolunda cihâdda şehîd düşmek.
Bir de dinde iyi bir çığır açmak, Bunları tut, hatâ olur unutmak.

Âlimler, cihâd ile alâkalı şer’î meseleleri ve hükümleri aşağıdaki bâblara göre bildirmişlerdir. Bu bâblar: “Ganîmet ve taksîmi bâbı, kâfirlerin istîlâsı bâbı, müste’min bâbı, uşr, harâc, cizye bâbı, mürted bâbı, âsîler bâbı.”

Ganîmet ve taksîmi bâbı:

Bu bâb, cihâdla alınan ganîmet malı ve onun taksîmine âid mes’eleleri ve hükümleri ihtivâ eder.

Kâfirlerin istîlâsı bâbı:

Bu bâb, istîlâ ile alâkalı şer’î meseleleri ve hükümleri içine alır.

Müste’min bâbı:

“Müste’min”, lügatda emân dileyen ma’nâsına olup, bununla alâkalı meseleler ve hükümler bu bâbda yazılmışdır.

Uşr, harâc ve cizye bâbı:

Bu bâb, uşr, harâc ve cizye ile alâkalı şer’î mes’eleleri ve hükümleri ihtivâ eder.

Mürted bâbı:

“Mürted”, lügatda mutlak dönme manâsınadır. Şerî’atde ise, Allahü teâlâ muhâfaza buyursun, dîn-i islâmdan dönmek manâsına olup, bununla alâkalı hükümler ve meseleler, bu bâbda yazılmışdır.

Bâgîler bâbı:

“Bugât”, bâgî lafzının çoğuludur. Bâgî lügatda taleb ma’nâsınadır. Örfde ise, halâl olmayan zulmü taleb etmekdir diye ta’rîf edilmişdir. Şerî’atde bâgî, haksız olarak devlet reîsine isyân eden diye ta’rîf edilmiştir.

Bu husûsa dâir şer’î meseleler ve hükümler bu bâbda yazılmışdır.

13– KİTÂB-ÜL-LAKÎT

“Lakît”, lügatda melkût ya’nî yerden alınan şey demekdir. Manâ bakımından dahâ ziyâde, kasden bırakılan çocuk ma’nâsına kullanılır. Şerî’atdaki ma’nâsı: “Fakîrlikden korkarak, şek ve şübheden kaçınmak için, sokağa bırakılan canlı çocuğa verilen isimdir.” Onu terk eden, sokağa bırakan günâhkâr olur. Alan kimse sevâb kazanır. Bu husûs ile alâkalı şer’î hükümler ve mes’eleler kitâb-ül-lakîtde anlatılmışTır.

14– KİTÂB-ÜL-LUKATA

“Lukata” kelimesi, yerde bulunan mala verilen isimdir.

Şerî’atde lukata, yerde bulunup, sâhibi belli olmayan maldır diye ta’rîf edilmişdir. Bir kimse lukatayı sâhibine vermek niyyeti ile alırsa onu yerden alması halâldır. Eğer kendisi alırsa, o kimse gasb edici ve günâhkâr olur. [Bir işden maksad ne ise hüküm ona göredir. (Mecelle: madde 2)]

İnsanlar için “lakît”, insandan başka şeyler için “lukata” lafzı kullanılır. “İltıkad”, yere düşen bir şeyi kaldırıp almak demektir. “Telakkut”, bir şeyi sağdan soldan toplayıp almak manâsınadır. Kitâb-ül-lukata, lukataya âid hükümleri ve meseleleri ihtivâ eder.

15– KİTÂB-ÜL-ÂBIK

“Abk” ve “İbâk”, kölenin efendisinden korku ve endîşesi yâhud zor işler derdi olmaksızın nefsine uyarak kaçması manâsınadır. Gizlenip, sonra bir yere kaçıp gitmek ma’nâsına olduğu da bildirilmişdir.

“Âbık” ve “Ebûk”, ism-i fâil olup, efendisinden kaçan köleye denir. “Âbık” lafzının çoğulu “ubbâk ve ubbek”dir. Fakat bu maddenin îcâbı olarak “Ebûk” lafzı, kaçan köle için söylenir.

“Teebbuk”, gizlenmek, bir kavle göre ise, bir yerde oyalanıp kalmak ma’nâsınadır. Günâh işlemek ma’nâsına da kullanılır.
Bu kitâb, “âbık” ile alâkalı hükmleri ve mes’eleleri bildirir.

16– KİTÂB-ÜL-MEFKÛD

“Mefkûd”, fakd lafzından alınmış olup, lügatda ma’dûm olan şey ma’nâsınadır ki, gayb olan şeye denir. Dindeki ma’nâsı, hayâtda veyâ ölü olduğu bilinmeyen gâib bir şey demekdir. “Fakîd” kelimesi de bu manâdadır.

“Fakd” ve “fükûd”, mevcûd olan şeyi gayb etmek ma’nâsınadır. “İfkâd”, bir kimseye bir şeyini gayb etdirmek demekdir.

“Fâkıd”, zevci veyâ çocuğu vefât etmiş olan kadına denir. Bir rivâyete göre de, kocası vefât etdikten sonra başkası ile evlenen kadına denir.

Yavrusunu yırtıcı hayvan parçalamış olan ineğe de fâkıd denir.

“İftikâd” ve “tefekkud”, bir kimsenin gayb ettiği şeyi araması ma’nâsınadır.

Mefkûd ile alâkalı mes’eleler ve hükümler bu kitâbda yazılmışdır.

17– KİTÂB-ÜŞ-ŞİRKET

“Şirket”, lügatda birbirine eklemek, karışdırmak ma’nâsınadır. Şerî’atde: “İki veyâ dahâ çok kimsenin, sermâyede ve kazancda ortak olmak üzere yapdıkları akd”dir diye ta’rîf edilmişdir. Aslında birden çok kimseye bir şeyin âid olması ve onların o şey ile imtiyâz sâhibi olmalarıdır. Fakat böyle bir âid olmaya sebeb olan akd, örfde ve ıstılâhda şirket manâsında da kullanılır. Bundan dolayı şirket iki kısma ayrılır: Birincisi, şirket-i mülk, diğeri şirket-i akddir.

Şirket-i mülk: İki veyâ dahâ çok kimsenin, mîrâs veyâ hediyye sûretiyle veyâ parasını belirli mikdârda verip satın alarak, ayn veyâ deyn olan bir mala berâber sâhib olmalarıdır. Yâhud, mallarını, ayrılamayacak şekilde karıştırıp, ortak olmalarıdır.

Şirket-i akd: İki veyâ dahâ fazla kimse arasında sermâye ve kârı müşterek olmak üzere ortaklık akdinden ibâret olup, ortaklar arasında îcâb ve kabûl ile hâsıl olur. Bunlardan başka bir de şirket-i ibâha vardır.

Şirket-i ibâha: Mübâh olan su gibi aslında kimsenin mülkü olmayan şeyleri alarak mülk edinmeye salâhiyyete herkesin ortak olmasıdır.

İştirak, ortak olmak ma’nâsınadır. Teşârük ve müşâreket de aynı ma’nâda kullanılır.

Şerîk, ortakların her birine denir. Çoğulu “eşrâk” ve “şürekâ”dır. Müennesi “şerîke” olup, bunun çoğulu ise “şerâik”dir.

Şirket mu’âmelelerine âid mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında “Kitâb-üş-şirket” kısmında yazılmışdır.

18– KİTÂB-ÜL-VAKF

“Vakf”, lügatde habs, alıkoymak ma’nâsınadır. Şerî’atde: “Bir mülkü alınıp satılmamak üzere, Allah için devâmlı olarak alıkoymak” manâsınadır. [Şart-ı vâkıf, nâssı şâri’ gibidir, sözü vakfın temel kâidesidir.] Buna malını vakf eylemek denir. Vakfa dâir meseleler ve hükümler, fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-vakf” kısmında yazılıdır.

19– KİTÂB-ÜL-BÜYU’

“Büyu’ ”, bey’ kelimesinin çoğuludur. Bey’: İki kişinin mallarını, râzı olarak, birbirlerine “Temlik” etmeleri, ya’nî isteyerek değiştirmeleridir.

Âlimler büyu’a âid meseleleri ve hükümleri aşağıdaki bâblara göre yazmışlardır. Bu bâblar: Muhayyerlik bâbı, görünce muhayyerlik bâbı, ayıbda muhayyerlik bâbı, murâbaha bâbı, ikâle bâbı, fâsid bey’ bâbı, selem bâbı, sarf bâbı.

Muhayyerlik bâbı:

“Hıyâr”, muhayyerlik demektir.

“Hıyâr-üş-şart”, bâyı’ veyâ müşteri yâhud ikisi birden belli bir müddet içinde bey’i fesh etmek yâhud izin ile icrâ etmek husûsunda muhayyer olmak üzere bey’de şartdan ibâretdir. Buna âid meseleler ve hükümler bu bâbda yazılıdır.

Malı görünce muhayyerlik bâbı:

“Hıyâr-ur-ru’yet”, bir kimse bir malı görmeden satın alsa, görünceye kadar muhayyer olup, görünce onun bey’i dilerse bozması, dilerse kabûl etmesidir. Buna âid hükmler ve mes’eleler bu bâbda yazılıdır.

Ayıpda muhayyerlik bâbı:

“Bey’i mutlak”, mebîin, satılan malın aybsız olmasını gerekdirir. Bey’i mutlak ile satılan bir malda, eski bir ayıp ortaya çıkarsa, müşteri muhayyerdir. Dilerse vaz geçer, dilerse satın alır. Yoksa malı alıkoyup da aybı için fiyâtını düşüremez. Buna hıyâr-ül-ayb denir. Ehl ve erbâbı arasında ayb malın fiyâtını düşüren ayba denir. Bununla alâkalı mes’eleler ve hükümler, bu bâbda yazılıdır.

Fâsid bey’ bâbı:

“Bey’i fâsid”, aslı sahîh olup, vasfı sahîh olmayan, ya’nî aslen gerçekleşip, ba’zı hâricî vasflar bakımından meşru’ olmayan bey’dir. Bununla alâkalı hükmler ve mes’eleler fıkh kitâblarında bu bâbda yazılıdır.

İkâle bâbı:

“İkâle”, lügatda refi’, kaldırmak ma’nâsınadır. Şerî’atde, bey’ akdini bozmak demekdir. Bununla alâkalı hükmler ve meseleler, fıkıh kitâblarında bu bâbda yazılmıştır.

Murâbaha ve tevliye bâbı:

“Murâbaha”, ribh kelimesinden masdardır. Şerî’atdeki ma’nâsı: “Bir malı, alış fiyâtını söyleyerek ve üzerine kâr koyarak başkasına rızâsı ile satmakdır.”

“Tevliye”, mütevellî ta’yîn etmek, başkasını kendi yerine geçirmektir. Şerî’atdeki ma’nâsı: “Malı aldığı fiyâta satmak”dır diye ta’rîf olunmuştur.

Bunlara âid meseleler ve hükümler, fıkh kitâblarında bu bâbda yazılıdır.

Ribâ bâbı:

“Ribâ”, lügatda ziyâde, artma ma’nâsınadır. Şerî’atdeki manâsı: “Bir mal diğer bir mal karşılığında verilirken, alıcıdan veyâ vericiden birinin ötekine karşılıksız olarak vermesi şart edilen fazla mala denir” diye ta’rîf edilmişdir. Bu konu ile alâkalı hükümler ve meseleler, fıkh kitâblarında bu bâbda yazılmıştır.

Hukûk bâbı:

“Hukûk”, hak, kelimesinin çoğuludur.

“Hak” bâtılın zıddıdır. Satılan mala bağlı olan haklara âid meseleler ve hükümler bu bâbda yazılıdır.

İstihkâk bâbı:

“İstihkâk”, hak taleb etmek ma’nâsınadır.

İstihkâk, iki çeşittir: Birincisi, mülkiyeti, mâlik olmayı kaldırır. Köle âzâd etmek ve benzerleri gibi. İkincisi, mülkiyeti bir şahısdan diğerine nakletmekdir. Mülke hak sâhibi olmak gibi. Bu bâb, istihkâk ile alâkalı meseleleri ve hükümleri bildirir.

Selem bâbı:

“Selem”, dinde peşin para ile veresiye mal almakdır. Bu bâb, selem ile alâkalı meseleleri ve hükümleri bildirir.

Sarf bâbı:

“Sarf”, lügatda ziyâde demekdir. Şerî’atdeki ma’nâsı: “Aynı cins veyâ farklı olan iki semeni birbiri karşılığında satmakdır. Altını, gümüş karşılığında satmak gibi” diye ta’rîf edilmişdir. Bunun ile alâkalı mes’eleler ve hükümler bu bâbda anlatılmışdır.

20– KİTÂB-UL-KEFÂLET

“Kefâlet”, lügatda ilâve ma’nâsınadır.

Şerî’atde, bir şeyin istenmesi hakkında zimmeti zimmete ilâve etmektir. Yanî bir kimse kendini başkasına katıp, onun hakkında lâzım gelen talebi kendisinin de kabûl etmesidir.

“Kefâlet bin-nefs”: Bir kimsenin şahsına kefîl olmakdır. “Kefâlet bil-mal”: Bir malın ödenmesine kefîl olmaktır. “Kefâlet bit-teslîm”: Bir malın teslîmine kefîl olmaktır.

“Kefâlet bid-derk”: Satılan mal, hak sâhibi olmakla zabt olunduğu takdîrde, bedelini ödemeye, teslîme veyâ satana kefîl olmakdır.

“Kefâlet-i münceze”: Şarta ve gelecek zemâna bağlanmayan kefâletdir.

“Kefîl”: Kendi zimmetini başkasının zimmetine katan, yanî başkasının te’ahhüd etdiği şeye kendisi de te’ahhüd eden kimsedir. Kefîl olunan şahsa (asîl ve mekfûlün anh) denir.

“Mekfûlün leh”: Kefâlet husûsunda alacaklı olan kimsedir. “Mekfûlün bih”: Kefîlin teslîmini yâhud ödemeyi te’ahhüd etdiği şeydir. Kefâlet bin-nefs, yanî şahsa kefîl olmakda mekfûlün anh ile mekfûlün bih aynı şeydir.

Kefâlete âid meseleler ve hükümler, fıkh kitâblarında kitâb-ül-kefâlet kısmında yazılıdır.

21– KİTÂB-ÜL-HAVÂLE

“Havâle”, lügatda nakl ma’nâsına olup, ihâle lafzından bir ismdir. Şerî’atde, borcu bir zimmetden diğer zimmete nakl etmekdir.
“Mühîl”: Havâle eden kimse olup, borçlu şahısdır. “Muhâlün leh”: Alacaklı olan kimsedir.

“Muhâlün aleyh”: Kendine yapılan havâleyi kabûl eden kimsedir. “Muhâlün bih”: Havâle olunan maldır.

“Havâle-i mukayyede”: Havâle edenin, havâleyi kabûl edenin zimmetinde, yâhud elinde olan malından vermek üzere diye yapdığı havâledir.

“Havâle-i mutlaka”: Havâle edenin, havâleyi kabûl edendeki malından vermek üzere diye kaydlı olmayan havâledir.

Havâle ile alâkalı mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-havâle” kısmında yazılıdır.

22– KİTÂB-ÜL-KAZÂ

“Kazâ”, lügatda hükm ma’nâsınadır. Şerî’atde, da’vâyı hükme bağlayarak hâlletmek ve ihtilâflara son vermek diye ta’rîf edilmiş olup, hükm ve hâkimlik ma’nâlarına gelir.

“Hâkim”: İnsanlar arasında meydâna gelen davâları ve ihtilâfları şer’î hükümlere uygun olarak hâlletmek ve hükme bağlamak için devlet reîsi tarafından ta’yîn edilen zâtdır.

“Hükm”: Hâkimin da’vâyı hükme bağlamasıdır. Hükm iki kısma ayrılır:

Birinci kısım: Hâkimin hükmettim, iddi’a olunan şeyi ver gibi sözlerle da’vâ edilen şeyi, aleyhine hükm olunan kimsenin vermesini ilzâm etmesi, ya’nî lâzım kılmasıdır. Buna “kazâ-i ilzâm” ve “kazâ-i istihkâk” denir.

İkinci kısım: Hâkimin hakkın yokdur, münâzeâdan men’ edildin demesi gibi sözlerle da’vâ sâhibini münâzeâdan men’ etmesidir. Buna
“kazâ-i terk” denir.

“Mahkûmun bih”: Hâkimin aleyhine hükm olunan kimseye lâzım kıldığı şeydir. Bu kazâ-i ilzâmda da’vâ sâhibinin hakkını i’fâ etmesi, kazâ- i terkde ise, da’vâcının münâzeâdan vazgeçmesidir.

“Mahkûmun aleyh”: Aleyhine hükm olunan kimsedir. “Mahkûmun leh”: Lehinde hüküm olunan kimsedir.

Kazâ ile alâkalı meseleler, fıkıh kitâblarında “Kitâb-ül-kazâ” kısmında yazılıdır.

Bâb-üt-tahkîm:

“Tahkîm”, iki kısmın husûmet ve da’vâlarını hükme bağlamak için rızâlarıyla başka kimseyi hâkim yapmalarıdır. O kimseye “Hâkem” ve “Muhakkim” denir. Bu bâb, tahkîme âid hükmleri ve meseleleri ihtivâ eder.

23– KİTÂB-ÜŞ-ŞEHÂDÂT

“Şehâdât”, şehâdet kelimesinin çoğuludur. Şehâdet lügatda kat’i haber manâsınadır. Fıkh âlimlerinin ıstılâhında, bir kimsenin başka kimsede olan hakkını isbât için, hâkimin huzûrunda ve hasmının yanında, şehâdet lafzı ile yanî şâhidlik ederim diye haber vermesidir. Böyle haber verene “şâhid”, lehine şâhidlik edilene “meşhûdün leh”, aleyhinde şâhidlik yapılana “meşûdün aleyh”, şâhidlik edilen hakka “meşhûdün bih” denir.

Bazı âlimlere göre “şühûd” ve “şihâd”, görmekle berâber hâzır olmak manâsındadır. Bu ise, baş ve kalb gözüyle görmek ile olur ki, ilim yanî kesin bilgidir. Ba’zan “şühûd” ve “şihâd”, sâdece hâzır olmak manâsında kullanılır. Fakat, sâdece hâzır olmak ma’nâsı için “şühûd”, görmekle birlikde hâzır olmak ma’nâsı için “şehâdet” lafzının kullanılması dahâ iyidir. “Şehâdet”, şâhidlik demek olup, baş veyâ kalb gözüyle görmek sebebiyle hâsıl olan ilm ve haberdâr olmak ile söylenen sözdür. Bazen yemîn yerinde de kullanılır. “Allahü teâlâya şehâdet ederim ki, o böyledir” denir. Burada “eşhedü”, şehâdet ederim lafzı, yemîn ederim manâsınadır. Ba’zan Allahü teâlânın ism-i şerîfi zikr edilmeden de söylenir.

“Şehâdet”, ism olup, Allah yolunda öldürülmeye de denir. “Müşâhede”, yüz yüze görmek ma’nâsınadır.

“Teşehhüd”, namâzda otururken kelime-i şehâdetin içinde bulunduğu tehiyyâtı okumak ma’nâsınadır. Bu ma’nâda olması, şerî’atde bildirilmesi iledir.

“Meşhûd”, Cum’a günü, bir kavle göre kıyâmet günü yâhud arefe günüdür. Buradaki murâd, Burûc sûresinin 3. âyet-i kerîmesinde geçen “Ve şâhidün ve meşhûd”daki “meşhûd” kelimesidir.

“İşhâd”, bir şeyi hâzır etmek ma’nâsınadır. “Müşhed”, harbde şehîd edilen kimseye denir.

“Meşhed” ve “Meşhede” ve “Müşhede”, insanların hâzır olduğu yerlere denir.

“İstişhâd”, bir kimseden bir husûs için şâhidlik etmesini istemek ma’nâsınadır. Yine şehîd olmak, ya’nî Allah yolunda öldürülmek manâsına da kullanılır.

Şehâdete âid mes’eleler ve hükmler, fıkıh kitâblarında “Kitâb-üş-şehâdât” kısmında yazılıdır.

24– KİTÂB-ÜL-VEKÂLET

“Vekâlet”, bir kimsenin işini başkasına havâle etmesi ve o işde onu kendi yerine koymasıdır. Vekîl edene “Müvekkil”, yerine koyduğu kimseye “Vekîl”, o işe ise “Müvekkelün bih” denir.

“Tevkîl”: Bir kimseyi vekîl yapmak manâsınadır. “Vekîl”: Vekele lafzından isimdir.

“Vekele”: Her husûsda Allahü teâlâya güvenmek ve boyun eğmek manâsınadır.

“Vükûl”: Bir işi temâmen bir kimseye havâle etmek, ısmarlamak manâsınadır.

“Tevekkül”: İşlerinde Allahü teâlâya itâ’at ve boyun eğmek manâsınadır.

“Îkâl ve ittikâl”: İşlerini Allahü teâlâya havâle ederek boyun eğmek, i’timâd etmek demekdir.

“Vekele, vükele, tükele, müvâkil”: Kendi işlerini görmekden âciz olup, işlerini dâimâ başkasına havâle eden kimseye denir.

“Tevâkül”: İnsanların bir kimseyi temâmen terk edip, unutması ve ondan bî kayd olmaları [onunla ilgilenmemeleri] ma’nâsınadır.

“Tüklân”: Tevekkül ma’nâsınadır. Âcizliğini belirterek, başkasına i’timâd etmeye, güvenmeye denir.

“Mütevekkil”: Tevekkül eden demekdir.

Vekâlete âid hükümler ve meseleler, fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-vekâlet” kısmının alâkalı bâblarında yazılıdır.

25– KİTÂB-ÜD-DA’VÂ

“Da’vâ”, bir kimsenin bir kimseden hâkim huzûrunda hakkını taleb etmesidir. Hakkını taleb eden kimseye “Müddaî”, aleyhine da’vâ açılan kimseye de “Müddeâ aleyh” denir.

“Müddeâ”, da’vâcının, da’vâ etdiği şeydir. Buna “Müddeâ bih” de denir. Da’vânın sıhhatinin şartlarına, def-i da’vâya, hasma ve tenâkuza ve tafsilâtına dâir hükmler ve mes’eleler, fıkh kitâblarında “Kitâb-üd- da’vâ” kısmında yazılıdır.

(Def’-i da’vâ, da’vâlı tarafından, da’vâcının da’vâsını hükümsüz kılacak bir da’vâ ortaya koymakdır. Meselâ, bir kimse karzdan dolayı belli bir mikdâr da’vâ etdiğinde, da’vâlının ben onu ödemişdim veyâ sen beni ondan afv etmiştin yâhud biz anlaşmışdık veyâ bu ödünc olan para değildir. Belki, sana satmış olduğum falan mülkün parasıdır. Yâhud falan kimsede alacağım olan o kadar mikdâr parayı sana havâle etmişdim, sen de bana o parayı vermişdin dese, davâcının da’vâsını yok etmiş olur.

Yine, bir kimse diğer bir kimseden falanın zimmetinde alacağım olan şu kadar paraya sen kefîl olmuştun diye da’vâ ettiğinde, o kimse, borclunun sözü edilen parayı ödediğini iddia etse, da’vâcının da’vâsını geçersiz kılar.

Yine bir kimse, diğer kimsenin elinde bulunan bir malı benimdir diye da’vâ etdiğinde, o kimse da’vâcıya dahâ önce falan adam o malı benden da’vâ etdiğinde, sen onun da’vâsına şâhid olmuşdun dese, da’vâcının da’vâsını geçersiz kılar.

Yine bir kimse, bir meyyitin bırakdığı maldan bir mikdâr para alacağı olduğunu, davâ etse, fakat mîrâscının bunu inkârı üzerine bu davâsını isbât ettikden sonra, meyyitin hayâtda iken o borcu ödemiş olduğunu vârisi iddia etse, da’vâcının da’vâsını def’ etmiş olur.

Tenâkuz: Da’vâcının kendi da’vâsına zıd, ya’nî da’vâsının geçersizliğini gerekdiren bir söz söylemiş olmasıdır.

26– KİTÂB-ÜL-İKRÂR

“İkrâr”, lügatda isbât etmek, sâbit kılmak ma’nâsınadır. Şerî’atde ise, bir kimse diğer kimsenin kendisinde bulunan hakkını i’tirâf etmesi demekdir. Böyle i’tirâfda bulunan kimseye “Mukır”, kendi lehine i’tirâfda bulunulan kimseye de “Mukarrun leh”, i’tirâf edilen hakka da “Mukarrun bih” denir.

İkrâra âid mes’eleler ve hükmler, “Kitâb-ül-ikrâr”da yazılıdır.

27– KİTÂB-ÜS-SULH

“Sulh”, lügatda musalaha kelimesinden ismdir. Şerî’atde, karşılıklı rızâ ile nizâyı gideren akddir. Bu ise îcâb ve kabûl ile meydâna gelir.

“Musâlih”, sulh akdini yapan kimsedir. “Musâlehun aleyh”, sulhun bedelidir. “Musâlehun anh”, da’vâ edilen şey demekdir.

Sulh üç kısma ayrılır:

Birinci kısm: İkrâr-ı sulh olup, aleyhine da’vâ açılan kimsenin ikrârı ile meydâna gelen sulhdur.

İkinci kısm: İnkâr-ı sulh olup, aleyhine da’vâ açılan şahsın inkârı ile meydâna gelen sulhdur.

Üçüncü kısm: Aleyhine davâ açılan kimsenin ikrâr ve inkâr etmeyip, sükûtu ile meydâna gelen sulhdur.

“İbrâ”, iki kısma ayrılır: Birincisi, ibrâ-ı iskât, ikincisi, ibrâ-ı istîfâdır. “İbrâ-ı iskât”: Bir kimsenin diğer kimsede olan hakkının temâmını
düşürmesi, yâhud bir mikdârını azaltarak o kimseyi borcundan kurtarmakdır.

“İbrâ-ı istîfâ”: Bir kimsenin diğer kimseden hakkını aldığını i’tirâf etmek olup, bu bir nev’î ikrârdır.

“İbrâ-ı hâs”: Bir ev yâhud bir çiftlik veyâ bir sebebden dolayı alacak da’vâsı gibi bir husûsa âid da’vâdan bir kimseyi ibrâ etmekdir.

“İbrâ-i âmm”: Bir kimseyi bütün da’vâlardan ibrâ etmekdir.

Sulh ve ibrâya dâir mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında “Kitâb-üs-sulh” kısmında yazılıdır.

28– KİTÂB-ÜL-MUDÂREBE

“Mudârebe”, bir tarafdan sermâye, diğer tarafdan da iş yapmak üzere kurulan bir çeşid şirket, ortaklıkdır. Sermâye sâhibine “rabb-ül-mâl”, iş yapana “mudârib” denir. Mudârebenin rüknü, îcâb ve kabûldür.

Mal sâhibi işi yapacak olana, şu sermâyeyi al, kârı aramızda yarı yarıya yâhud ikili birli bölüşmek üzere mudârebe ortaklığı üzere çalış dese, yâhud şu paraları al ve sermâye yap, kârı aramızda şu nisbet üzere ortak olsun demek gibi, mudârebe ma’nâsını ifâde eden bir söz söylese, işi yapacak olan da kabûl etse, mudârebe meydâna gelir.

Mudârebe iki kısma ayrılır. Birincisi, mudârebe-i mutlaka, ikincisi, mudârebe-i mukayyededir.

Mudârebe-i mutlaka: Zamân, mekân ve bir nev’î ticâret ile satıcı ve alıcıyı ta’yîn ile kaydlı olmayan mudârebedir.

Mudârebe-i mukayyede: Zamân, mekân ve bir nev’î ticâret ile bâyi’ ve müşteriyi belirtme kaydı taşıyan mudârebedir. Meselâ, falan zamân yâhud falan yerde veyâ falan cins malı al, sat, yâhud falan kimseler ile yâhud falan belde halkı ile alış-veriş et dese, mudârebe-i mukayyede olur.

Mudârebeye âid meseleler ve hükümler, fıkıh kitâblarında “Kitâb-ül- mudârebe” kısmında yazılıdır.

29– KİTÂB-ÜL-ÎDÂ’

“Îdâ’ ” kelimesi vedî’, lafzından alınmış olup, lügatda terk manâsınadır. Şerî’atdeki ma’nâsı: Kendi malının muhâfazasını başkasının uhdesine vermekdir. Havâle eden kimseye “mûdı’ ”, kabûl eden kimseye “vedî’ ” ve “müstevda’ ” denir.

“Vedîa” muhâfazası için bir kimsenin uhdesine verilen maldır. Îdâ’, sarîh olarak veyâ dalâleten, işâretle îcâb ve kabûlle meydâna
gelir.

Vedîa sâhibi, şu malı senin uhdene verdim, yâhud emânet etdim dese, uhdesine verilen de kabûl etdim dese, sarâhaten îdâ’ yapılmış olur.

Yine bir kimse hâna girip, hâncıya hayvanımı nereye bağlayayım dediğinde, hâncı bir yer gösterip, o da oraya bağlasa, delâleten îdâ’ meydâna gelir.

Yine bir kimse malını bir dükkâncının yanına bırakıp gitse, o da bunu görüp sükût etse, o mal o dükkân sâhibi yanında vedîa olur. Eğer dükkân sâhibi kabûl etmem diyerek red etse, îdâ’ meydâna gelmez.

Yine bir kimse malını vedîa olmak üzere birkaç kişinin yanına bırakıp gitse ve onlar da görüp sükût etseler, o mal hepsinin yanında vedîa olur. Fakat birer birer kalkıp gitseler, en sonraya kalan kimsenin o malı koruması belli olmakla, mal onun yanında vedîa olur.
Îdâ’a, damân ve vedîaya âid mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-îdâ’ ” kısmında yazılıdır.

30– KİTÂB-ÜL-ÂRİYET

“Âriyet”, lügatda bir şeyi karşılıksız olarak vermek demekdir. Şerî’atdeki ma’nâsı, menfe’ati karşılıksız olarak verilen maldır. Buna “Muâr” ve “Müsteâr” da denir.

“İâre”, âriyet vermekdir. Âriyet veren kimseye “Muîr” denir. “İstiâre”, âriyet almakdır. Alan kimseye “Müsteîr” denir.

“İâre”, îcâb ve kabûl ile teâtî, ya’nî yalnız bir tarafdan veyâ her iki tarafdan teslîm etmek ile meydâna gelir. Meselâ, bir kimse birine şu malımı sana iâre etdim yâhud âriyet verdim dese, o da kabûl etdim dese, yâhud birşey söylemeyerek kabz etse, teslîm alsa veyâ biri diğerine şu malı bana âriyet ver dese, o da verse iâre meydâna gelir.

Muîrin, âriyet veren kimsenin sükûtu kabûl sayılmaz. Buna göre bir kimse birinden birşey âriyet istese, sâhibi sükût etdiği hâlde gasb etmiş olmaz.

Âriyete âid mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-âriyet”de yazılıdır.

31– KİTÂB-ÜL-HÎBE

“Hîbe”, bir malı karşılıksız olarak başkasına temlik etmek, vermekdir.

Hîbe eden kimseye “Vâhib”, hîbe olunan mala “Mevhûb”, hîbeyi kabûl eden kimseye “Mevhûbün leh”, hîbe kabûl etmeye de “ittihâb” denir.

Hîbenin rükn ve kabzına, şartlarına ve hîbeden dönmeye ve hastanın hîbesine âid mes’eleler ve hükümler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-hîbe”nin alâkalı fasllarında yazılıdır.

32– KİTÂB-ÜL-İCÂRE

“İcâre”, lügatda ücretin ismidir. Fakat îcâr, kirâya vermek ma’nâsında da kullanılır. Fıkh âlimlerinin ıstılâhında, belli bir menfe’ati belli bir karşılık mukâbilinde satmakdır.

“Ücret”: Kirâ, ya’nî menfe’atin bedelidir. “Îcâr”: Kirâya vermekdir.

“İstîcâr”: Kirâ ile tutmakdır.

“Âcir”: İcâreye veren kimsedir. “Mukârî” ve “Mucîr” de denir. “Müste’cir”: Kirâ ile tutan kimseye denir.

“Me’cûr”: Kirâya verilen şeydir. Buna “Mücer” ve “Müste’cer” de denir.

“Müste’cerun fîh”: Ücretlinin, ücretle yapmayı kabûl etdiği işi yerine getirmesi için, kirâlayan kimse tarafından kendisine teslîm edilen maldır.

“Ecîr”: Ücretle tutulan kimsedir.

“Ecr-i misl”: Ehl-i vukûfun [bilir kişilerin], garazsız olarak takdîr ettikleri ücretdir.

“Ecr-i müsemmâ”: Akd sırasında konuşulan ve tesbît edilen ücretdir.

İcâre mu’âmelelerine, fâsid icâreye, daman-ı ecîr ile icârenin feshine âid mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-icâre”nin husûsî bâblarında yazılıdır.

33– KİTÂB-ÜL-MÜKÂTİB

“Mükâtebe”, lügatda yazışmak, mektûblaşmak manâsınadır. Şerî’atde ise, kölenin efendisinden kendisini satın alıp, borcunu ödeyince âzâd olmak üzere yazdırmasıdır. Yazmak iki tarafdan yapılır. Bu da efendinin koyduğu şart hâsıl olunca, sözünü yerine getirip, âzâd etmek üzere, kölenin de istenilen parayı kazanıp ödemek üzere yazmalarıdır. Bazı âlimlerin beyânına göre, böyle köleye “Mükâtib” ve “Mükâteb” denilmesi de sahîhdir. Fakat bu husûstaki yazıyı önce efendi yazdığından ona “Mükâtib” denmesi dahâ uygundur.

34– KİTÂB-ÜL-VELÂ’

“Velâ’ ”, velî lafzından alınmış olup, mâlik olmak ma’nâsınadır. Yakınlık ma’nâsına da gelir. Ba’zı âlimlerin beyânına göre “Velâ-i ıtk” bunlardan alınmışdır.

“Velâ’ ” şerî’atde, ıtâka ve muvâlât yakınlığı sebebiyle yardımlaşmakdır. Âzâd edilme ve velîlik sebebiyle efendi ile köle arasında karşılık- lı yardımlaşmadır. Buna âid mes’eleler ve hükmler fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-velâ’ ”da yazılıdır.

35– KİTÂB-ÜL-İKRÂH

“İkrâh”, bir kimseyi korkutarak, rızâsı olmaksızın, bir işi yapmaya haksız olarak zorlamakdır. Zorlanan kimseye “Mükreh”, zorlayan kimse “Mücbir”, zorla yapdırılmak istenen işe “Mükrehûn aleyh”, korkutulan şeye “Mükrehün bih” denir.

İkrâh, iki kısımdır: Birinci kısm, ikrâh-ı mülcî, ikinci kısm, ikrâh-ı gayr-ı mülcîdir.

İkrâh-ı mülcî: Öldürmek veyâ bir uzvu kesmek yâhud bunlardan birine sebeb olacak kadar şiddetli dövmek ile olan ikrâhdır.

İkrâh-ı gayr-ı mülcî: Yalnız gam ve eleme sebeb olan dövme ve habs gibi şeyler ile yapılan ikrâhdır.

İkrâh ile alâkalı meseleler ve hükmler, “Kitâb-ül-ikrâh”da anlatılmışdır.

36– KİTÂB-ÜL-HİCR

“Hicr”, lügatda mutlak olarak mâni’ olmak ma’nâsınadır. “Hucrân” diye de ifâde edilir. Şşerî’atde, belli bir şahsı tasarrufu kavlîsinden [alış- veriş, kirâlama, havâle, kefîllik, emânet ve rehn, hîbe gibi işleri yapmaktan] men’ etmektir. Böyle men’ edilen kimseye “Mahcûr” denir.

Hicr ile alâkalı mes’eleler ve hükmler, “Kitâb-ül-hicr”de yazılıdır.

37– KİTÂB-ÜL-ME’ZÛN

“Me’zûn” kelimesi, bu başlıkda izn ma’nâsınadır. İzn lügatda men’ etmek ma’nâsına olan hicr kelimesinin zıddına denir. Bu kelimenin lügatda, bildirmek ma’nâsına kullanıldığı da rivâyet olunmuşdur. Düstûr ve icâzet manâsına da kullanılır. Şerî’atdeki ma’nâsı, hicri çözmek, men’ etmek hakkını kaldırmakdır. İzn verilen şahsa me’zûn denir. Buna âid mes’eleler, “Kitâb-ül-me’zûn”da yazılıdır.

38– KİTÂB-ÜL-GASB

“Gasb”, bir kimsenin izni olmaksızın malını almakdır. Alan kimseye “gâsıb”, alınan mala “mahsûb”, malın sâhibine “Mahsûbün minh” denir.

Gasba, mübâşeret-i ıtlâfa, ya’nî bir şeyi bizzat telef etmeye, tesebbüben itlâfa ya’nî, bir şeyin telefine sebeb olmaya ve bunların tafsilâtına âid mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında “Kitâb-ül-gasb”da yazılıdır.

39– KİTÂB-ÜŞ-ŞÜF’A

“Şüf’a”, istenen bir şeyi, yanında bulunan başka bir şeye katmak ve artdırmakdır. Bu ise, bir iken çift yapmakdır. Fıkıh âlimlerine göre şüf’a: Yeni mülk sâhibi olan ortağa, bedel ile zorla sâbit olan bir şeye sâhib olma hakkıdır. Bu hak irâd getiren mülkde olur. Urûzda yanî altın ve gümüş dışındaki mallarda olmaz. [Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın alma hakkına şüf’a denir.] Meselâ Zeyd ve Amrın mülkleri olan evlerinin kapıları karşı karşıya husûsî bir yol üzerinde olsa ve o yoldan gelip geçme hakkına ortak olsalar, Zeyd evini Bekre belli bir bedel karşılığında satıp teslîm etse, Amrın o evi şüf’a hakkı ile satın alma hakkı bulunduğundan, bunu duyduğu ânda fetvâ kitâblarında yazılı olan şartlara uyarak, o evi şüf’a hakkı sebebiyle Bekrden alır. Ba’zı âlimlerin beyânına göre, şüf’anın aslı, ziyâde manâsınadır. Bu i’tibârla örf-i şer’îde bildirilen şeklde, ziyâde olan mülke şüf’a denir.

Çiğneyip yutulan şeye lokma denildiği gibi, mülk edinme ma’nâsına kullanılır. Bundan bir iş yapmak ma’lûm değildir. İmâm-ı Şa’bî “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin bu husûsdaki sözü şudur: Şüf’a mülk mikdârı üzere değildir. Bilâkis kişi sayısına göre sâbit olur. Meselâ, bir ev üç kimse arasında müşterek olup, birinin yarı, birinin altıda bir, başka birinin de üçde bir hisseleri olsa, yarı hisse sâhibi olan kendi hissesini başka bir şahsa belli bir bedelle sattıkdan sonra, diğer hissedârlar işitdikleri ânda şüf’a hakkı ile davâ etseler, hâkim o satılan hisseyi onlara yarımşar olarak vermeye hükm eder ve teslîm eder. Fakat imâm-ı Şâfi’î hazretlerine göre, bu hissedârlar arasında hisseleri kadar yanî üçde birer olarak taksîm olunur, eğer altıda bir hisse sâhibi olan kimse satmışsa, satılan mal beşde birer, satan üçde bir, hisse sâhibi olan kimse ise dörtde birer olarak taksim olunur. Hanefî mezhebine göre ise, bildirilen durumların tamâmında hepsi yarımşar hisse olarak paylaşdırılır.

“Şefî’ ”: Şüf’a hakkı olan kimseye denir.

“Meşfû’ ”: Kendisinde şüf’a hakkı bulunan maldır.

“Meşfûün bih”: Şüf’a hakkı olan kimsenin, şüf’alı mülküdür.

Şüf’a ile alâkalı mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-üş- şüf’a”da yazılıdır.

40– KİTÂB-ÜL-KISMET

“Kısmet”, lügatda iktisâm [paylaşmak] kelimesinden ismdir. Şerî’atde, hisse-i şâyı’ayı ta’yîn etmekdir. Ya’nî kile, vezn, zrâ’ gibi bir ölçü ile hisseleri birbirinden ayırmakdır.

Kısmet iki şeklde olur. Yâ müşterek olan mallar kısmlara bölünerek, her bölümünde bulunan hisseler birer kısmında toplanmış olur. Üç kişi arasında müşterek olan otuz baş koyunu, onar onar üçe taksîm etmek gibi. Buna “Kısmet-i cemi’ ” denir. Yâhud müşterek olan bir mal taksîm edilip, her parçasında şâyi’ olan hisseler birer kısmında ta’yîn eder. Bir arsanın ikiye taksîmi gibi. Buna “Kısmet-i tefrîk” ve “Kısmet-i ferd” denir.

Kısmet, bir bakımdan paylaşma, bir bakımdan da mübâdeledir. Meselâ, iki kimse arasında yarı yarıya müşterek olan bir kile buğdayın her dânesinde her birinin yarım hissesi vardır. Buğdayın temâmı kısmet-i cemi’ kâbilinden olarak, iki kısma taksîm ile, yarısı birine, yarısı da diğerine verilince, herbiri kendisinin yarım hissesini paylaşmış, diğer yarısını da öbür kimsenin hissesi ile mübâdele etmiş olur.

Yine bunun gibi, iki kişi arasında yarı yarıya müşterek olan (ortak oldukları) bir arsanın her parçasında her birinin yarım hissesi bulunmakdadır. Arsa, kısmet-i tefrîk ile ikiye taksîm olunarak, her birine birer kısmı verilince, herbiri kendi yarım hissesini paylaşmış, diğer yarısını öbür kimsenin yarım hissesi ile mübâdele etmiş olur.

Kısmet ile alâkalı mes’eleler ve şer’î hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-kısmet” kısmında yazılıdır.

41– KİTÂB-ÜL-MÜZÂRE’A

“Müzâre’a”, ekincilik, harman yapılan şeyleri yetişdirmek için yapılan mu’âmeledir. Tarla ya’nî toprak birinden, işçilik diğerinden olmak üzere ve mahsûlü, sözleşilen nisbetde paylaşmak üzere iki kişi arasındaki şirketdir.

Müzâre’anın rüknü, esâsı, îcâb ve kabûldür. Şöyle ki, arazî sâhibi, çiftciye şu tarlayı, mahsûlünden şu kadar hisse almak üzere sana müzâre’a yoluyla verdim dese, çiftci de kabûl etdim dese veyâ râzı oldum dese, yâhud rızâsını gösteren bir söz söylese yâhud da çiftci toprak sâhibine ben senin tarlanda müzâre’a yoluyla çalışırım dese, o da râzı olsa, müzâre’a akd edilmiş, yapılmış olur.
Müzâre’a ile alâkalı mes’eleler ve hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-müzâre’a” kısmında yazılıdır.

42– KİTÂB-ÜL-MÜSÂKÂT

“Müsâkât” sekâ kelimesinden alınmışdır. Şerî’atde, birinden ağaç, diğer kimseden yetişdirmek ve elde edilen meyvenin aralarında taksîm olunmak üzere yapılan şirketdir.

Müsâkâtın rüknü, esâsı, îcâb ve kabûldür. Şöyle ki, ağaç [bağçe] sâhibi meyvesinden şu kadar hisse almak üzere, müsâkât yoluyla şu ağaçları sana verdim demesi, işi yapacak olan, yanî o ağaçlara bakıp meyve yetişdirecek olan kimse de kabûl etse, müsâkât yapılmış olur.

Müsâkât ile alâkalı hükmler ve şer’î mes’eleler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-müsâkât” kısmında yazılıdırdır.

43– KİTÂB-ÜZ-ZEBÂYIH

“Zebâyıh”, zebîha kelimesinin çoğuludur.

“Zebîha” zebh olunan şeye denir. Boğazlanan hayvan ma’nâsına“Zebh” ve “Zebâh”, yarmak manâsınadır. Konulduğu, kullanıldığı
asıl ma’nâ budur. Bir şeyi yarıp ayırmak ma’nâsına ve boğazlamak ma’nâsına da gelir. Boğmak manâsına dahî kullanılır.

“Zibh” şeklinde söylenince, boğazlanacak hayvana denir. Kurbanlık koyun gibi. Hacda, kurban bayramında kurban edilebilen hayvana denir ki, bıçağa gelir hayvan diye ta’bîr olunur.

“İzzibâh”: Kurbanlık koyun edinmek ma’nâsınadır. “Mizbâh”: Boğazlayacak bıçağa denir.

Zebâyıh ile alâkalı mes’eleler ve şer’î hükmler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-zebâyıh” kısmında yazılıdır.

44– KİTÂB-ÜL-ÜDHİYYE

“Üdhiyye”, kurban bayramı günlerinde zebh olunan, kesilen kurbana denir. erî’atde: “Belli bir hayvanı kurban niyyeti ile belli vaktde kesmekdir” diye ta’rîf edilmişdir.

Bu konu ile alâkalı meseleler ve şer’î hükümler, fıkh kitâblarında yazılmışdır.

45– KİTÂB-ÜL-HAZAR VEL-İBÂHA

“Hazr” (hazar): Bir şeyi bir kimseye vermeyip, men’ etmek, sakındırmak ma’nâsınadır. Şerî’atde ise, şer’an yapılması yasak olan şeydir.

“Mahzûr”: Mubâhın zıddıdır.

“Mubâh”: Yapmakda ve yapmamakda mükellefin muhayyer olduğu şeydir. Bu mevzû’ ile alâkalı meseleler ve hükümler, fıkh kitâblarında yazılıdır.

“İbâha”, ifâde vezninde bir şeyi bir kimseye halâl kılmak ve istifâde etmesine izin verip, muhayyer etmek ma’nâsınadır. Bir kimsenin kendi mülkü olan bir şeyi almağa izn ve müsa’ade vermesidir. Hazar ve men’in zıddıdır.

İbâha, izhâr etmek manâsına da gelir. Sırrını söyleyen kimse için, sırrını ibâha etdi, izhâr etdi, açığa çıkardı denir.

46– KİTÂB-Ü İHYÂ-İL-MEVÂT

“Arâziy-i mevât”: Kimsenin mülkü olmayan, bir kasabanın veyâ köyün mer’ası ve baltalığı olmayıp, meskûn yerlerden uzak, ya’nî bir kasabanın veyâ köyün kenârındaki evlerden bağıran kimsenin sesinin işitilemeyeceği kadar uzak mesâfede olan yerler [işlenmemiş arâzîler]dir.

Meskûn yerlere yakın olan arâzîler ahâliye mer’a, harman yeri ve bal- talık olarak bırakılır. Buralara arâzî-i metrûk denir. İhyâ-i mevât ile alâkalı meseleler ve şer’î hükümler, fıkh kitâblarında, alâkalı kısımda yazılıdır.

47– KİTÂB-ÜL-EŞRİBE

“Eşribe”, şerâb kelimesinin çoğuludur.

“Şerâb”, içilen ve içilmeye elverişli olan her türlü sıvıdır. “Şürb” ve “Teşrâb”, içmek manâsınadır.

48– KİTÂB-ÜS-SAYD

Fıkh ilminden bir bölüm olan “Kitâb-üs-sayd”, avcılık ile alâkalı mes’eleleri ve şer’î hükümleri ihtivâ eder. Sayd, av avlamak manâsınadır.

49– KİTÂB-ÜR-REHN

“Rehn”, lügatda birşeyi habs etmek ma’nâsınadır. Şerî’atde rehn, bir malı ondan istifâdesi mümkin bir hak karşılığında bir şeyi habs etmek, alıkoymak [ipotek] demekdir. Rehn yapılan mala “merhûn” da denir.

“İrtihân”: Rehn almak demekdir. “Râhin”: Rehn veren kimseye denir. “Mürtehîn”: Rehn alan kimseye denir.

“Adl”: Rehn veren ve rehn alanın emniyyet edip, rehni emânet ve teslîm ettikleri kimsedir.

Rehni veren ve alan kimselerin, îcâb ve kabûlü ile rehn akd edilmiş, yapılmış olur. Fakat kabz edilmedikce, yerine getirmek lâzım olmaz. Nitekim rehn veren rehni teslîmden önce akdden dönebilir. Rehnin îcâb ve kabûlü rehn verenin bu şeyi sana deynim (borcum) karşılığında rehn olarak verdim, yâhud başka bir söz söyleyip, rehn alan da kabûl etdim, yâhud râzı oldum diyerek rızâyı gösteren bir söz söylemekdir. Rehn kelimesinin söylenmesi şart değildir.

Meselâ, bir kimse bir mikdâr paraya, bir şey satın alıp, satana bir mal vererek, parayı verinceye kadar bu mal sende dursun dese, o malı rehn vermiş olur.

Rehn alınması câiz olan veyâ câiz olmayan şey, rehnin adl sâhibine teslîmi, rehnin tesarrufu ve rehne dâir diğer mes’eleler ve şer’î hükümler, fıkh kitâblarında, “Kitâb-ür-rehn” kısmında ve bunun husûsî bâblarında yazılıdır.

50– KİTÂB-ÜL-CİNÂYÂT

“Cinâyet”, lügatda yapılan şer [kötü] işlere verilen ismdir. Şerî’atdeki ma’nâsı, harâm olan işin ismidir. Katl, adam öldürmek gibi.

Cinâyâte, katlde şehâdete ve diğer şeylere müte’allık meseleler ve hükmler, “Kitâb-ül-cinâyât” kısmında ve husûsî bâblarda yazılıdır.

51– KİTÂB-ÜD-DİYÂT

“Diyât”, diyet kelimesinin çoğuludur.

Şerî’atde diyet, nefse karşılık verilen maldır. [Kâtilin vereceği para cezâsıdır.]

Buna dâir meseleler ve şer’î hükümler, fıkh kitâblarında ilgili kısımlarda yazılıdır.

52– KİTÂB-ÜL-VESÂYÂ

“Vesâyâ”, vasıyyet kelimesinin çoğuludur.

“Vasıyyet”: Ölümden sonra yapılması istenilen işler ile alâkalı olarak, mâlik kılmak diye ta’rîf edilmişdir. [Bir malı veyâ menfe’ati, ölümden sonraya nisbetle bir şahsa veyâ bir hayr cihetine teberru’ olarak temlik etmek, vermekdir.]

Vasıyyetlere, malın üçde birini vasıyyet etmeye, hastalıkda köleyi âzâd için vasıyyete, akrabâlar ve başkaları için vasıyyete dâir ve vâsî ile alâkalı mes’eleler ve şer’î hükümler fıkh kitâblarında, “Kitâb-ül-vesâyâ” kısmında husûsî bâblarda yazılıdır.

53– KİTÂB-ÜL-HÜNSÂ

“Hünsâ”, şerî’atdeki ma’nâsı: Hem zekeri, ya’nî erkeklik uzvu ve hem de âlet-i ünüseti, ya’nî dişilik uzvu olan veyâ bu iki uzvdan hiçbiri bulun- mayan kimse demekdir. Eğer böyle kimse erkeklik uzvundan bevl ederse erkekdir. Dişilik uzvundan bevl ederse dişidir. Her iki tarafdan da bevl ederse, hükm en çok bevl etdiği uzva göredir. Eğer her iki uzvdan da bevli müsâvî ise müşkildir. Bülûgdan önceki durum i’tibâra alınmaz. Bâlig olunca, sakalı çıkarsa yâhud kadına vâsıl veyâ ihtilâm olursa erkekdir. Eğer memesi çıkarsa yâhud hayz hâli görülürse veyâ gebe olursa, yâhud vaty mümkün olur ise kadındır. Şâyet aslâ bir alâmet görülmezse veyâ alâmetler birbirine zıt olursa hünsâ-i müşkildir.

Hünsâ ile alâkalı meseleler ve şer’î hükümler, fıkh kitâblarında, alâkalı bâblarda yazılıdır.

54– KİTÂB-ÜL-FERÂİZ

Bu bölüm, mîrâs taksîmine, zevil-erhâm olan akrabânın mîrâscı olmalarına ve alacakları mikdârlara dâir mes’eleleri ve şer’î hükmleri ihtivâ eder.

İlm-i şurût ves-sicillât:

Bu ilm, delîl sâhibi olmaya elverişli olacak şeklde sâbit olan hükümlerin, kâdînin, hâkimin yanında kitâblara ve sicillere nasıl kaydedileceğinden ve yazılacağından bahs eder.

Bu ilmin mevzû’u: Yazılma bakımından sâbit hükmlerdir. Temelleri: Bu ilmin esâslarından ba’zısı fıkh ilminden, ba’zısı inşâ
[güzel yazı usûlleri] ilminden, ba’zısı da güzel ve beğenilen âdet ve işlerden alınmışdır.

Bu ilm, muhtevâsı, şerî’atin esâslarına uygun olarak tertîb edildiğin- den, fıkh ilminin kollarından sayılır. Sözü güzelleşdirmek bakımından ise edebiyyât ilminin kollarından sayılmışdır.

Âlimler bu ilme dâir kitâblar yazmışlardır. Bu ilm ile alâkalı kitâb yazan büyük zâtların ilki Hilâl bin Yahyâ el-Basrî el-Hanefî hazretleridir. Bu zât 245 [m. 859] senesinde vefât etmişdir.

İlm-i hıyel-i şer’ıyye:

Bu ilim, fıkh bâblarından bir bâb, hattâ ferâiz gibi husûsî bir ilimdir. Âlimler tarafından, bu ilme dâir kitâblar te’lîf ve tasnîf buyurulmuştur. Bunlardan en meşhûru, Hassâf el-Hanefî diye bilinen Eş-şeyh El-imâm Ebû Bekr Ahmed bin Ömer hazretlerinin yazdığı (Kitâb-ül-hıyel)dir. Bu kitâb üzerine büyük âlimler şerhler yazmışdır. Ebû Bekr Ahmed bin Ömer hazretleri 261 [m. 874] senesinde vefât etmişdir.

İlm-i cedel:

İlm-i cedel, ibrâm, ya’nî usandıracak derecede ısrâr etmeye ve karşıdakinin da’vâsını bozmaya güç kazandıran kâidelerden ve usûllerden bahs eder.

Bu ilm, ilm-i münâzaranın kollarından sayılıp, ilm-i hilâfın temelidir.

İlm-i cedel, mantık bahslerinin uygulanmasından bir kısmdır. Ancak bu ilm, dînî ilmlere mahsûs olmuşdur.

İlm-i cedelin temellerinden ba’zısı, münâzara ilminde bildirilmişdir. Bu temellerden bir kısmı hitâbet ile alâkalı, bir kısmı da umûmî bilgiler ile alâkalıdır.

İlm-i cedel, âdâb-ı bahs diye meşhûr olan ilm-i münâzaradan fâidelenir.

İlm-i cedelin mevzû’u: Bir şeyi kabûl etdirmek için usandıracak şeklde ısrâr etmek ve muhâlifin sözünü geçersiz hâle getirmekdir. Gâye- si ise, bu husûslarda meleke kazandırmakdır.

Fâidesi: Muhâlifleri iknâ edici delîller ile susdurmakdır. İlmî ve amelî hükümlerde çok fâidesi vardır.

İlm-i cedelin, ilm-i münâzaranın aynı olduğu sözü hakîkatden uzak değildir. Çünki ikisi de aynı manâdadır. Fakat cedel, münâzaradan dahâ husûsîdir. Çeşidli ilmlerde âlim olan târîhci İbni Haldun’un açıklaması da cedel ilminin, münâzara ilminin aynı olduğunu te’yîd etmekdedir. Onun beyânına göre cedel, fıkh mezhebleri âlimleri ile başkaları arasında cereyân eden münâzara âdâbını bilmekdir. Red ve kabûl husûsunda münâzara çerçevesi genişleyip, doğru ve yanlış olan şeylerin delîl ile ortaya konması hâlleri görülünce, delîl getirenin ve ona cevâb verenin durumunun bilinmesi için, usûl ve kâideler konmasına ihtiyâc hâsıl oldu. Bundan dolayı ilm-i cedel, delîl getirmekde, belli şeylere ri’âyetden bahs eden kâideleri bilmekdir, denildi. Bu kâideler ile gerek fıkh ilminde, gerek başkalarındaki görüşün muhâfazası veyâ terk edilmesi sağlanır. Bu kâideler için iki yol vardır. Birincisi Pezdevî’nin usûlü olup, istidlâl, icmâ’ ve nâsdan ibâret olan edille-i şer’ıyyeye mahsûsdur. İkincisi Rükneddîn Âmidî’nin usûlü olup, hangi ilmde olursa olsun, dayanılan her delîle şâmildir. Rukneddîn Âmidî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, bu ikinci usûlü ilk koyan olup, (İrşâd) adında muhtasar bir kitâb yazmışdır. Ondan sonra gelen âlimlerden imâm-ı Nesefî hazretleri ve diğer büyük âlimler de, onun usûlüne tâbi’ olarak pek çok eser yazmışlardır.

Âlimlerden mevlâ Ebü’l-Hayr hazretlerine göre ilm-i cedele dâir çok usûller olup, bunların en iyisi Rükneddîn Âmidînin usûlüdür.
Büyük âlimlerden ilm-i cedele dâir ilk eseri yazan zât, imâm-ı Ebû Bekr Muhammed bin Alî bin İsmâ’îl el-Kaffâl eş-Şâşî eş-Şâfi’î hazretleridir. Bu zât, 336 [m. 947] senesinde vefât etdi.

Büyük âlimlerin vefâtlarından sonra, ortaya çıkan cidâl, mücâdele ile meşgûl olmayı, ba’zı âlimler men’ etmişlerdir. Böyle cedellerin, fıkh tahsîline mâni’ olduğu ve insan ömrünü zâyi’ etdiği ve insanlar arasında dargınlık, kırgınlık ve düşmanlığa sebeb olduğu ve hadîs-i şerîfde bildirildiği üzere kıyâmet alâmetlerinden olduğu bildirilmişdir. Şiir tercemesi:

Asrın din adamları uzak düşdü ilmden, Niçin, demekden başka şey gelmez ellerinden. Onlarla görüşürsen, bir şey vermezler sana, Niçin, neden, olamaz, dökülür dillerinden.

Ba’zı âlimlerin beyânına göre, meâl-i şerîfi, (Onlarla en güzel şekilde mücâdele et) olan, Nahl sûresinin 125. âyet-i kerîmesine göre, doğruyu ortaya çıkarmak için olan cedelde mahzûr yokdur. Cedelden dahâ çok zihni kuvvetlendirmek için fâidelenilir. Yasak olanı, vakti zâyi’ eden ve fâidesi olmayan cedeldir.

İlm-i ferâiz:

“Ferâiz”, fârizâ kelimesinin çoğuludur. Lügatda takdîr yâhud kesmek ma’nâsınadır.
“Farîza”, mükellefe farz olan teklîfdir. Sonra mîrâs mes’elelerine ilm-i ferâiz denildi. Bu ilmi bilen kimseye “Farazî”, “Farîz” ve “Ferrâz” denir.

İlm-i ferâiz: Vefât eden kimsenin vârisleri bilindikden sonra, terikenin vârislere nasıl paylaşdırılacağını bildiren kâidelerdir.

Ferâiz ilminin mevzû’u, terikelerdir. Terike, dinde ölenin geriye bırakdığı ve başkasının hakkı bulunmayan mal, mülk, eşyâ ve benzeri şeylerdir.

Terike; ölenin techîz ve tekfîni yapılıp, borçları ödendikden ve vasıyyetleri yerine getirildikden sonra, farz edilen şeklde mîrâscılar arasında taksîm edilir.

Ferâiz ilminin gâyesi, hakları sâhiblerine ulaşdırmakdır.

Ferâiz ilminin rüknleri üçdür: Birincisi “vâris”, ikincisi “müverris” ya’nî mîrâs bırakan, üçüncüsü “mevrûs” ya’nî mîrâs bırakılan maldır.

Bu ilmin üç şartı vardır:

Birinci şart; mîrâs bırakanın hakîkaten veyâ hükmen veyâ takdîren ölmesidir. Hakîkaten ölüm ma’lûmdur. Hükmen ölüm, mîrâs bırakanın gayb olmasıdır. Takdîren ölüm, kendisinde gurre bulunan, yanî ana karnında iken köle hükmünde olan çocuk.

İkinci şart; meyyit öldüğü vaktde, vârisinin gerek hakîkî gerek takdîrî olsun, hayâtda bulunmasıdır. Vârisin takdîren mevcûd olması anne karnındaki çocuk gibidir.

Üçüncü şart; mîrâsın düşme yönünü, sebeblerini ve mâni’lerini bilmekdir.

İlm-i ferâizin asılları üçtür. Kitâb, sünnet, icmâ’dır.

İlm-i ferâiz, aklî ve naklî ilimleri birleşdirerek, mîrâscıların haklarının doğru ve kat’î şekilde ulaşmasına sebeb olduğundan, husûsî bir ilm hâline getirilmişdir. 4 mezhebin büyük âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” tarafından pek çok kıymetli eserler yazılarak, ferâiz meselelerinin temâmı hâlledilip, îzâhı yapılmışdır.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler