İlm-i huzûrî ile ilm-i husûlî hakkındadır.

Efendim! Huzûrun devâmlılığına sebeb olan fenânın hâsıl olmasından sonra, bazen Allahü teâlâdan gaflet hâsıl oluyor. Bunun sebebi nedir diye soruyorsunuz.

Biliniz ki, bu şüphe, karıştırma sebebiyledir. Şöyle ki: Huzûr, ilm-i hudûrî ve husûlî olmak üzere iki kısımdır. Hudûrî, bu ilme sâhib olanın kendisinden ayrılmayan özellik veyâ kendisidir. Kişinin kendisini ve kendisinde meydâna gelen şeyleri bilmesi böyledir. İlm-i husûlî, bilinen şeylerin akıl ve duyu organları vâsıtasıyla zihinde şekillenmesidir. Seyr-i ilmî ile imkân derekesinden vücûb derecesine yükselen sâlikin bu ilmi, ilm-i hudûrî kabîlindendir. Husûlî değildir. Ârifin ilm-i hudûrîsi dâimâ Allahü teâlâya tealluk eder. Sofiyyeye göre eşyânın varlığı zıllîdir. Hakîkî değildir. Yanî görünen bu kesret, vücûd-u hakîkînin zılleridir. Hâricde o tek varlıktan başkası yoktur. Çokluk, vücûdun şüyûnâtının çokluğundandır. Zıl kendinin zıl olduğundan haberdâr olmadığı müddetce varlığı yalnız kendine mahsûs zanneder. Sâlik ben derken o vehmî varlığa işâret eder. Sâlik, tasavvuf ehlinin ıstılâhı olan kat-ı mesâfe denilen ve hadîs-i şerîfte bildirilen Hâlık ile mahlûk arasındaki zulmânî ve nûrânî perdeleri geçip, kendi aslına kavuşunca, kendini o aslın zıllından başka bir şey görmez. Kendi varlığını ve ona bağlı olan şeyleri Allahü teâlâdan emânet olarak bilir. Zıllın kendi başına bir hakîkatı olmadığını hattâ o aslın ikinci mertebede zıl sûretinde zuhûr ettiğini idrâk eder. O zamân kendisine ben derken o benin zıl değil, asıl olduğunu anlar. Ondan sonra ene (ben) diyenin ilm-i hudûrîsi asla bağlanır. Artık ben deyince, önceki asıl kastedilir. Sonra da asla tâbi olarak ikinci derecede zıl kastedilir. Bu durum devâmlı olunca buna devâm-ı huzûr denir. Fenâ gerçekleştikten sonra, bu huzûr artık kaybolmaz. Eğer bazen bu hâlde gevşeklik görülürse bu ilm-i huzûrîye sâhip olanın ilminde meydâna gelir. İlm-i huzûrînin kendisinde değil.

İnsanlarının işlerinin yürümesi his organlarına bağlı olduğu için, his organları devâm etdiği müddetce ârifin ilm-i husûlîsi avâmınki gibidir. Bu ilim, Allahü teâlâya ulaşamaz. Çünki his organları o yüce makâma erişemez. Bu şüphelerin kaynağı şudur: Âlimin ilmini unutması, ilm-i hudûrîde za’îflik zannedilip, devâmlı huzûr hâli yoktur denmesinden dolayıdır. Hazret-i Ömer Fârûk “radıyallahü anh” Namâz kılarken orduyu techîz ediyorum” buyurmuştur. Bununla her iki ilme işâret etmiştir. Çünki ordunun techîzi, ilm-i husûlî ile ilgili namâzdaki huzûr, ilm-i huzûrî kâbilindendir. Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anh” namâzını huzûr hâlinden uzak olarak kılmayacağı ve cihâda âit tedbîrinin sebeblerinin düşüncesi meydâna gelmeyeceği açıktır. O hâlde her iki ilim, biraraya gelmedikçe, her iki işin aynı anda meydâna gelmesi mümkün değildir. Yoksa ikinci halîfenin “radıyallahü anh” sözünün manâsı olması, mümkün değildir. Bu manâyı iyi anla.

Sonraki Mektup –> 5. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler