4. BÖLÜM

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin nesebi ve doğumu

İlâhî nûrların kendisinde zuhûr ettiği, âsâr ve huzûr kaynağı ve agâhî olan, tarîka-i Ahmediyyeyi devâm ettiren, sünnet-i nebeviyyeyi ihyâ eden, asrının bir tânesi, Şemseddîn Habîbullah hazret-i Mirzâ Cân-ı Cânân “radıyallahü teâlâ anh” seyyidlerdendir. Neseb-i şerîfi 28 göbek sonra Muhammed bin Hanefiyye vâsıtasıyla Emîrü’l-mü’minîn hazret-i Alî Mürtezâ’ya “kerremallahü vecheh” ulaşır. Kıymetli dedeleri büyük umerâdan idiler. Timûriyye Sultânlarının yakınlarından olup, üstün vasıflar ve beğenilen hasletlere sâhip idiler. Mürüvvet, adâlet, şecaât, cömerdlik ve dîne tam bağlılıklarıyla tanınmış kimseler idiler. Dedesi Emîr Abdüssübhân, mevki ve makâm sâhibi olmasına rağmen, Çeştiyye tarîkatında yüksek hâller sâhibi idi. Seher vakitlerinde kalkar, muhabbet gözyaşları dökerdi. İnsanları irşâd ile meşgûl olurdu. Talebelerinin hepsi zikirle meşgûl idiler. Teheccüde kalkarlardı.

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin ninesi, vezîr Esed hânın kızkardeşi idi. Üstün vasıflar sâhibi eşsiz bir hanımdı. Onun sohbetinin bereketiyle Esed hân, Ehl-i sünnet vel cemâat yolunu tanıyıp, mânevî yönden çok şeylere kavuştu. Cansız varlıkların tesbîhini işitirdi. Zevk ve şevk hâlinde olup, muhabbeti ilâhiyye ile dolu idi. Zâhirî ilimleri de öğrenmişti. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sini okuturdu “rahmetullahi aleyhimâ”. Babası Mirzâ Cân mevki ve makâmı terk edip, fakîrliği ve kanâati tercîh etti. Servetini Allah için fakîrlere dağıttı. Kızını evlendirmek için ayırdığı 25.000 rupye miktârındaki altını, bir dostunun şiddetli sıkıntıda olduğunu işitince, tamâmen ona hediye etdi. Güzel ahlâkta ve üstün vasıflarda zamânın en seçkini idi. Vefâkârlık, hayâ, şükretmek, sabır, onun tabîati hâline gelmişti. Bir defasında evinin önüne kabak dikmişti. Hizmetcisi; hem tevekkül davâsındasınız, hem de kabak mı yetiştiriyorsunuz. Yokluk vaktinde onun yaprağını yerim diye düşünüp, sebeblere itimâd etmiş olmayasın dedi. Hizmetciye bu sözü Allahü teâlânın söylettiğini kabûl edip, kabak fidesini kökünden söktü. Uzlet ve inzivâyı tercîh edip, iki cihân şerefini Allahü teâlâyı anmakda gördü. Tasavvufa yöneldi. O zamânda kuvvetli cezbeler ve açık tasarruflarıyla meşhûr olan hazret-i Şâh Abdürrahmân’dan Kâdiriyye tarîkatını aldı. O zâtın sohbetinin bereketiyle yüksek hâllere kavuştu. Vakitlerini zikir, tâat ve Kur’ân-ı kerîm okumakla ma’mûr etti. Bir defasında hocası enbe denilen meyveyi yiyordu. Ekşi olduğu için meyvenin suyunu ağzından yere döktü. Hocasına son derece bağlılığı sebebiyle nezâket ve makâmını bir tarafa bırakarak hocasının ağzından yere döktüğü suyu dili ile yalayıp, yuttu. Bu hareketinin ve kendini hiç saymasının bereketiyle yüksek bir hâle kavuştu “rahmetullahi aleyhimâ”.

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri 1111 [m. 1699] veyâ 1112 [m. 1700] yâhud 1113 [m. 1701] senesinde Ramazân-ı şerîfin 11’inde Cum’a günü fecr vaktinde doğdu. O güneş doğup cihânı aydınlattı. Ebced hesâbına göre “Tulû’u şems-il-mille ve’ddîn tevellüddü sâhib-i şer’” sözü onun doğum târihini gösterir. Onun doğumunda iki fark dışında diğer husûslar, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile aynıdır. Bu sebeple rüşd ve hidâyet eserleri kendisinde zuhûr etdi. Dahâ küçük yaşta iken, rüşd ve hidâyet alâmetleri görülüyordu. Alnında anlayış ve zekâ nûrları parlıyordu. Firâset sâhibleri onun yaratılışındaki üstünlüğü görüp, bu çocuk kemâl sâhiblerinin rehberi olur, zamânında herkesten önde olur derlerdi.

Bu sebeple babası onun ilim öğrenmesine, talîm ve terbiyesine çok önem verdi. Dahâ küçük yaşta iken, olgunlaşması için, ona zamânın kıymetini anlatırdı. Vakit ve ömür pahâ biçilemeyecek derecede kıymetlidir. Boş yere geçirilmemeli derdi. Ona pâdişâhlık âdâbını, askerlik bilgilerini ve çeşitli mahâretleri öğretti. Kendisine, eğer sen emîr olsan, hüner sâhiplerinin kadrini bilirsin derlerdi. Eğer gönlümüz istediği şekilde fakr ve terki tercîh etsen, sanat ve hüner erbâbına ihtiyâç kalmaz. Sonra ona her fende mahâret nasîp oldu. Her sanatın mâhirleri sanatlarının inceliklerini ondan sorup öğrenirlerdi. Onunla görüşen her sanat erbâbı, o sanatta onun mütehassıslığını kabûl ederdi.

Güvenilir bir kimseden, onun elbiseyi 50 türlü biçtiğini işittim. Buyurdu ki: Silâhları kullanmakta o kadar mahâret kazandım ki, 20 kişi kılıçlarını çekip bana hücûm etseler, benim elimde de sâdece ağaçtan bir sopa olsa, onlardan birisi bile beni yaralayamaz.

Bir defasında, birisi, akşâm namâzının selâmını verdiğim sırada, karanlıkta bana hançerle saldırdı. Hançeri onun elinden aldım. Tekrâr eline verdim. Yine saldırdı. Elinden alıp, geri verdim. Yedi defa alıp verdim. Nihâyet özür dileyip ayaklarıma kapandı.

Yine bir defasında yolda azgın bir fil geliyordu. Ben de at üzerinde karşıdan geliyordum. Filin sâhibi bana, yaklaşma, kenâra çekil diye bağırdı. Böyle bir hayvândan kaçmaya gönlüm râzı olmadı. Fil tam bir kızgınlıkla, beni hortumuyla sarıp kaldırdı. Belimden hançeri çekip, filin hortumuna vurdum. Fil feryâd ederek beni bırakdı. Allahü teâlânın lütfu ile kurtuldum.

Bir defa bir savaşta idik. Savaş o kadar şiddetli idi ki, iş ok ve mızrak kullanmaya düştü. Bindiğim filde kumandan benimle birlikte idi. Benim korkduğumu zan ediyordu. O sırada ben bir şiir okumaya başladım. Kumandan benim bu hâlime çok şaştı.

Yine kendileri şöyle anlatmıştır: 9 yaşında iken hazret-i İbrâhîmi “aleyhisselâm” rüyâda gördüm. Çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. O yaşlarımda her ne zamân hazret-i Ebû Bekr’den “radıyallahü anh” bahsedilse, mübârek sûreti bana görünürdü. Onu defalarca baş gözümle gördüm. İltifâtlarına kavuştum.

Buyurdu ki: Bir gün bir şahıs, babamın huzûrunda, önceki sûfîler vahdet-i vücûd ehli idiler. Hazret-i Müceddid “radıyallahü anh” ise vahdet-i şühûdu tercîh ettiler, dedi. Bunlar konuşulurken, o sırada güneş ışığı gibi bir nûrun parladığını ve hazret-i Müceddidin o nûrlar arasında görünüp, bana oradan kalkmamı işâret buyurduğunu gördüm. Bunu babama anlattım. Anlaşıldı ki sen, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolundan istifâde edeceksin, dedi.

Buyurdu ki: Allahü teâlâ benim tabîatımı son derece mu’tedîl yaratmış. Benim yapıma Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnet-i seniyyesine uyma hasletini yerleştirmiştir.

Buyurdu ki: Çocukken babamla berâber, hocası hazret-i Şâh Abdurrahmânı “rahmetullahi aleyh” ziyârete gidiyordum. Şâh Abdurrahmân kerâmet sâhibi birisiydi. Ancak, namâz kılarken pek dikkat etmezdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine riâyet etmiyen kimse rehberliğe lâyık değildir, diye gönlümde ona karşı bir soğukluk vardı. Babamın bana, ona bî’at etmemi teklîf etmesinden de korkuyordum. Bir gün babama hazret-i Şâh Abdurrahmân namâz kılarken niçin dikkatli değildir diye sordum. Onda sekr hâli gâlibdir. O mazûrdur, dedi. Namâzda sekr hâli gâlib, diğer işlerde ise uyanık hâldedir, dedim. Babam hayret ederek, Allahü teâlâ sana akıl ve zekâyı pîrimize itirâz edesin diye mi verdi, dedi. Bu söz onun şeyh Abdurrahmân hakkındaki düşüncelerinden vaz geçmesine sebep oldu.

Buyurdu ki, aşk ve muhabbet heyecânı benim hamurumun mayasıdır. Çocukluğumdan beri bende güzel şeylere karşı tam bir meyl vardır. Şöyle hâtırlıyorum, 6 aylık çocuk iken, güzel biri beni kucağına alıp, bir köşede emziriyordu. Onun güzelliği bana çok tesîr etti. Gönlüm ona tutuldu. Onu görmeden edemiyordum. O ayrılınca ağlıyordum. 5 yaşına girince, benim âşıklığım dillere düştü. Halk arasında bu çocuk âşık bir mizâca sâhipdir diye yayıldı.

Buyurdu ki, bendeki muhabbet hâli o dereceye ulaştı ki, güzel kimselerin cisimlerine âit özellikler benim tabîatımda görülüyordu. Bir gün sıtmalı bir genci gördüm. Ben de sıtma oldum. O genç ilâç içti iyileşdi. Ben de iyileştim. Mehtâplı bir gece yarısı idi. Evin kapısı da kapalı idi. O genç ansızın evde görünüverdi. Yâsemin ağacının çiçeklerini toplamıştı. O çiçekleri benim başıma koydu ve gözden kayboldu. O çiçekler sabâha kadar yatağımın üzerinde kaldı.

Buyurdu ki, her kimin gözü ve yüzü aşk zavallılığı toprağında eskimemişse, hadîs-i şerîfe muvâfık olarak, Allahü teâlâya secde eden kimsenin secdesinin şevkinin lezzetini ne bilir. Bazı ilâhî tecellîler, gözü cezb eder. Bazıları ise, zülüf kemendi ile yakalar. Tecellîlerde yanak ve benin görünmesinin tesîrinin zevki ayrı ayrı muhabbetle anlaşılır.

Hâce Hâfız Şirâzî, Şeyh Fahreddîn Irâkî ve Şeyh Evhâd Kirmânî’nin “rahmetullahi aleyhim” şiirlerinde tecellîlere işâret olarak söyledikleri tabîrler doğrudur. Şiirlerinde güzel dilber, aşk bîtablığı manâsında kullanılmış olup, hakîkî güzelin cemâlinin cezbesidir. Çünki, dilberde zuhûr eden güzellik, hakîkî güzelin parıltısıdır.

Evhâd Kirmânînin dîvânında şöyle denilmekdedir. Nazm:

Körün gözü olsa da görünme boşanadır,

Bu cihân cemâlin aynasının aynasıdır.

Güneş, ay, erd ve semânın hepsi şeklin aynasıdır,

Kendi perdesinde âşık için bir süs vardır.

Bu husûsda Ârif-i Câmî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurmuşdur:

Mukaddes iklimin dışına mahbûb çadır kurdu,

Âfak ve enfüse tecellî etdi.

Onun ışığından bir parıltı güle düşdü,

Gülden bülbülün cânına bir ateş düşdü.

Yanağı o ateşin ışığıyla aydınlandı,

Her kâşâne yüz pervâneyi yakdı.

Aşk-ı mecâzî, katı, donmuş gönüllerin yanması için ilâhî bir ateştir. Ancak, bu ateş kavuşma olmamak şartıyladır. Çünki, kavuşma gönüldeki ateşi soğutur. Bundan dolayı aşk ateşi bulunmayan kimse, tarîkata lâyık değildir.

Buyurdular ki, güzel, islâm dîninin güzel gördüğü şeydir. Çirkin de, islâm dîninin çirkin gördüğü şeydir. Vera’ ve takvâ yolunda nûr ve safâ varsa da, muhabbet yolunda yanma ve erimeden zevk alma vardır. Nakledildi ki, Mugîs adında bir şahıs, hazret-i Âişe-i Sıddîka’nın “radıyallahü anhâ” câriyesi Berîre’ye âşık olmuştu. Berîre her ne zamân pazara çıksa, onun peşini takîb eder ve göz yaşı döker, hep âh çekerdi. Sakalı göz yaşıyla devâmlı ıslanırdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onun bu hâline acıdı. Berîre’ye onunla nikâhlanmasını tavsiye buyurdu. Berîre, yâ Resûlallah, bu husûsda vahiy gelirse o zamân kabûl ederim, yoksa kabûl etmem. Çünki ben onu görünce râhatsız oluyorum, dedi. Bu söz üzerine Mugîs aşk derdiyle oradan süratle uzaklaştı. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kim âşık olur, aşkını gizler, iffetini muhâfaza eder, sonra ölürse, şehîd olarak ölür) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi Dârimî rivâyet etti.

Muhabbetin tesîrine dâir nâdir haberlerden birini şöyle anlattılar. Bir âşık ayrılık ateşine dayanamayıp, kendini denize attı ve boğuldu. Sevgilisi onun ölüm haberini işitip, onun üzüntüsünden o da kendini denize attı. Her ikisini de arayıp, bularak denizden çıkardılar. Muhabbetleri sebebiyle birbirine sarılmış olduklarını gördüler. Beyt:

Bir kimseyi kılıcın ikiye böldüğünü çok gördüm,

Aşk kılıcını gör ki, iki kimseyi bir yapdı.

Buyurdular ki: Zavallı âşık gözetleyiciler karşısında tâkad getiremeyip, sevdâ ile o kadar dîvâne oldu ki, sevgilisini yaralamak istiyordu. Birisi kusûru nedir dedi. Onun kusûru gönlümü darmadağınık yapmasıdır, dedi. Göğsünü yarıp, kalbini çıkardı, hançerle parça parça yapdı.

Buyurdular ki: Bir âşık, sevgilisini başkalarının meclisine gitmekten men etdi. Sevgilisi, güzelliğinin gurûrundan onun sözünü dinlemedi. İstediği yere gitti. Bîçâre âşık, bir müddet gayretinden gamlandı. Gayret ateşi zavallı cânını yaktı ve öldü. Onun ölümünü sevgilisine bildirdiler. Sevgilisi yaptığına çok pişmân oldu. Çok kısa bir süre sonra rûhu sevgilisinin rûhunun peşine takılıp o da öldü. İkisini birlikte defnetdiler. Beyt:

Cehennemde yanayım eğer Cennetde hevesim varsa,

Senin bulunduğun mahâlleden bir karış bana yeter.

Buyurdular ki: Bir tavus kuşu güzel bir kadına âşık oldu. Başı etrâfında dolaşıyor. Kadın hayvanların âşık olduğu kimse diye insanların diline düştü. Kadın insanların bu kınamasından gayrete gelip, tavus kuşunu çağırdı. Tavus kuşu oynayarak yanına geldi. Kuşa gözünü bana çevir, dedi. Canıyla oynayan âşık tavus, gözünü çevirdi. Kadın tavusun gözüne mil çekip, kör etti. Diğer gözünü de çevir, dedi. Çevirince ona da mil çekti. Tavus, toprak üzerinde çırpınıp bir müddet sonra âşık olduğu kadının ayakları dibinde öldü. Böyle bir zulmün pişmanlığından birkaç gün sonra o kadın da öldü.

Buyurdular ki: Merhametsiz bir genç, üveyk kuşu çiftinden birini avladı. Diğeri ondan ayrı kalmak ve yalnızlık acısına tahammül edemeyip, kendini helâk etmek istedi. Çer-çöp toplayıp, kanatları üzerine yığdı. Bir ateş parçasını gagasıyla alıp, o çer-çöp üzerine koydu. Kendini ateşe verip, şöyle dedi: Beyt:

Halîlullah gibi benim gönlümde bir ateş var,

Bu ateşi kendimde gül sayıyorum.

Buyurdular ki: İlkbahârda bir bülbülün kafesine gül astılar. Bülbül, yüzünü o gülün yaprağına sürüp, vezinli iniltiler yapmağa başladı. Uzun bir müddet feryâdlar etti. Ansızın sesi kesildi. Bir müddet sonra öldüğünü görmüşler. Beyt:

Dostun çadırında ölmeğe şaşılmaz,

Can çıkdıkdan sonra yaşamaya şaşılır.

Bu kitâbın yazarı fakîr (Abdullah-ı Dehlevî) der ki: Muhabbet yolunun nice koşan yolcuları vardır ki, dostun muhabbetinin îcâbı alevlenip tutuşarak can vermişlerdir. İki cihândan ellerini çekmişler. Mahbûbun (sevgilinin) müşâhedesine dalmışlardır. Allahım! Beni, Senin muhabbetinle dirilt. Muhabbetinle rûhumu al. Muhabbetinle beni haşreyle.

Buyurdular ki: Babam şöyle derdi: “Senin ayağın bize bereketli geldi. Senin doğduğun sene, elimi dünyâya âit bağlardan çektim. Fakr ve kanâat devletini seçtim.” Babamın sohbeti bereketi ile tabîatımda terk ve tecrîde rağbet meydâna geldi. Fakrı, zenginliğe tercîh hâsıl oldu.

Buyurdular ki: 16 yaşındayken babam vefât etti. Vefât ederken şöyle vasıyyet etti: Ömrünü fâidesiz meşgûliyetlere sarfetme. Babanı, başında, hayâtda say. Babanın varlığından maksad, hüner sâhibi olmanı ve kemâle ermeni temîn etmektir.

Buyurdular ki: Babamın vasıyyetinin bereketiyle, vaktlerimi, ilm, amel ve dostların, sevdiklerimizin sohbetine ayırdım. Bu husûslarda ömrüm- den ve hayâtımdan büyük pay aldım.

Buyurdular ki: Babamın vefâtından sonra, benim iyiliğimi isteyenler, dedelerime pâdişâhlıktan mîrâs kalan makâmı edinmeye teşvîk ettiler. Pâdişâhın mübârek gidişâtına yapışmamı söylediler. Her nasılsa, pâdişâh nezle hastalığına yakalandı. Serâya çıkmadı. O gece, bir rüyâ gördüm. Bir büyük zât, mezârından çıkıp, külâhını başıma koydu. O zât, Hâce Kutbüddîn “kuddise sirruh” idi. Bundan sonra, gönlümde hiç, makâm ve mevki’ arzûsu kalmadı. Gönlümü dervîşleri ziyâret arzûsu kapladı. Nerede kemâl sâhibi birini işitsem, onun ziyâretine giderdim. Bir defasında zamânın meşâyihinden olan Şeyh Kelîmullah Çeştî’yi “rahmetullahi aleyh” görmek için gittim. Hadîs-i şerîf dersi yapıyordu. Hadîs-i şerîfde şunlar anlatılıyordu: Cinnîlerden bir ifrit Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hücûm etti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu yakalamak istedi. Süleymân aleyhisselâmın duâsıyla tasarrufta bulunmadı. Hâtırıma, acabâ şeyh hadîsi nasıl açıklayacak diye geldi. Bunun üzerine Kelîmullah Çeştî şöyle buyurdu: Bu hadîs-i şerîften, şeyhinin izni olmadan yabancı mürîde tasarrûfta bulunmamak lâzım olduğu anlaşılmaktadır.

Buyurdular ki: Şâh Muzaffer Kâdirî’nin ziyâretine gitmiştim. Birisi ona, “Zamânımızda ebdâl ve evtâd var mıdır?” diye sordu. Cevâben şöyle buyurdular: Hiçbir zamân dünyâ, Allah dostlarından boş değildir. Ebdâli ziyâret etmek isteyen, bu gence baksın diyerek, beni gösterdi. Hâlbuki o sırada tarîkata girmemiştim. Fakat şeyh benim hakkımda bu sözü firâsetiyle söyledi.

Buyurdular ki: Şâh Gulâm Muhammed Muvahhidi ziyâret etmiştim. Onun dergâhı, sabır, kanâat, zühd ve tevekkül bakımından hazret-i Cüneyd’in “rahmetullahi aleyh” dergâhına benziyordu.

Buyurdular ki: Mîr Hâşim Câliserî’yi ziyâret etmişdim. Sohbet sırasında hocalarının Kur’ân-ı kerîmi beş bin kerre hatmetdiğini söylediler.

Mîr Hâşim’e buyurdular ki; Ölümün yakındır. Keşmîr’de bir yere defn olunacaksın, diye ilhâm olundu. Mîr Hâşim “rahmetullahi aleyh” Keşmîr’deki o yere gittiler.

İşte Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri, böyle birçok büyüğü ziyâret edip, onların sohbetlerine, nazâr ve teveccühlerine kavuştu.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler