Bu mektûb, hazret-i Müceddid-i elf-i sânînin torunu Muhammed Sa’îd’in oğlu Şeyh Abdül Ehad’e tâbi olanlara “rahmetullahi aleyhim” yazılmıştır.

Kayyûm-i Rabbânî hazret-i Müceddid-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Serhendî’ye “radıyallahü teâlâ anh ve nefeanâ bi berekâtihî” mahsûs olan yol kısaca şöyledir: İnsan 10 latîfeden meydâna gelmiştir. Bunlara letâif-i aşere (10 latîfe) denir. 5 tânesi âlem-i halktan olup, nefs ve anâsır-ı erbe’adır. Diğer 5 tânesi âlem-i emirdendir. Bu âlemde cisimlerin özellikleri yoktur. Âlem-i emirden olan 5 latîfe, kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Allahü teâlâ, insanı âlem-i halktan yarattıktan sonra, arşın üstünde mekânsız olan âlem-i emrin 5 latîfesinden herbirini insan bedenindeki alâkalı yerle irtibâtladı ki, insan âlem-i halka ve âlem-i emre câmî olsun ve âlem-i sagîr ismine müstehâk olsun. Bu sebeble önce kalb latîfesiyle meşgûl olunur. Onun sol memenin altındaki et parçasıyla alâkası vardır. Ona kalb-i sanevberî denir. Onun meşgûl olma şekli şöyledir: Sâlik kalb-i sanevberîye teveccüh eder. Bu et parçasının hücre (oda) mesâbesinde olduğunu bilir. Allah mübârek ismini o et parçası üzerinden geçirir. O sırada nefesini göbeğinin altında tutar. Dilini dimâğına yapışdırır. Bütün his organlarını bir tarafa yöneltip, kalbi sanevberîye tam olarak teveccüh eder. Allah mübârek isminin müsemmâsını bîçûn ve bîçigûne vasfıyla düşünür. Kalbin sûretini ve yalnız Allahü teâlâyı düşünür. Semî’, basîr, hâzır ve nâzır gibi hiçbir sıfatını düşünmez. Nefesi (huzûr) hâlinde gevşeklik ve halel (bozulma) oluncaya kadar tutar. Bu şekilde devâm eder. Otururken, kalkarken, yerken, içerken ve uyurken şuûr hâli devâm eder. Sâlik, nigâhdaşt (Allahü teâlâdan başka herşeyi unutma) husûsunda, büyük gayret gösterir. Elbette Allahü teâlânın lütfuyla, harâret, şevk ve zevke kavuşur. Onun nûrları ve eserleri hâsıl olur. Kalb nûru sarı denilmiştir. Fenâ ve gaybet de ele geçer. Gaybet hâlinde istidâda göre bir şey açılır. Bu latîfenin kemâl derecesinde açılması şöyledir. Sâlik, Allahü teâlânın fiilinde fânî olur. O fiil ile bâkî olur. Sâlik o vakitte kendinin fiili olmadığını görür. Bütün bu fiillerini Hakkın fiilleri olarak bilir. Allahü teâlâdan başkasını bilmez, görmez. Mâsivâyı tamâmen unutur. Bu unutma, bazısı için uzun bir müddet sürer, bazısı için ömür boyunca sürer. Bu unutma, o derecede olur ki, ona zorla hâtırlatsalar yine hâtırlamaz. Sâlik bu vakitte, vilâyet dâiresine dâhil olur. Bu mertebeye, tecelli-i fiilî ve fenâ-i kalb denir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Âdem’in “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ayağının altındadır. Âdem aleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin Allahü teâlâya kavuşması bu latîfe ile olur. Onun seyri, diğer latîfelere olmaz. Mürşid-i kâmilin himmet edip, çektiği kimse bundan müstesnâdır.

Sonra rûh latîfesiyle meşgûl olunur. O latîfe sağ memenin altındaki yere bağlanır. Bu latîfe Allahü teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesinde fenâ ve bekâ ile müşerref olur. Sâlik bu latîfenin seyrinde kendi sıfatlarını kendinden nefy eder. (Kendindeki sıfatları yok görür.) Bu sıfatları Allahü teâlâya nisbet eder. İster işitmek, ister görmek olsun, bütün sıfatları Allahü teâlâ işitiyor, o görüyor diye bilir. Kendi işitmesini ve görmesini yok bilir. Bu hâlin meydâna gelmesinin, tecelli-i sıfattan olduğunu söyler. Bu latîfenin nûru kırmızıdır. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i İbrâhîm’in “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ayağının altıdır. İbrâhîm aleyhisselâmın meşrebinde olanların Allahü teâlâya kavuşmaları, kalb latîfesini geçdikten sonra, bu latîfe ile olur.

Sonra sır latîfesi ile meşgûl olunur. Sır latîfesi göğsün ortası ve kalbin arası ile irtibâtlıdır. Bu latîfeye tecelliyi şüyûnât-ı zâtiyye ile fenâ ve bekâ hâsıl olur. Bu latîfeyi beyâz nûr gösterir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Mûsâ’nın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ayağı altındadır. Mûsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü teâlâya kavuşması, önceki mertebelerden sonra bu latîfe ile olur.

Sonra hafî latîfesiyle meşgûl olunur. Bu latîfe rûh ile göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, sıfât-ı selbiyyededir. Bu latîfenin nûru siyâh nûr ile belirlenmiştir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Îsâ’nın “aleyhisselâm” ayağı altıdır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Îsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü teâlâya kavuşması, önceki dereceleri kat ettikden sonra, bu latîfe ile olur.

Sonra ahfâ latîfesi ile meşgûl olunur. Bu latîfe, göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, mertebe-i tenzîh ve mertebe-i ehâdiyyeti mücerredede, mertebe-i berzâhiyyenin tecellîsiyle olur. Bu latîfenin nûru, yeşil nûrdur buyurmuşlardır. Bu latîfenin vilâyeti, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem ve âlihî ve eshâbihî efdalüssalâti etemmühâ ve ekmelühâ” ayağının altıdır. Muhammed aleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin, Allahü teâlâya kavuşması bu latîfe ile olur. Önceki mertebeleri kat ettikden sonra, kalb latîfesinin tecelliy-i sıfatının tecellisinden ve evliyânın vilâyeti olan dâire-i zılâlî vilâyet-i sugrâya seyrden nasîbi vardır. Nefs latîfesinin, sıfatın tecellîsinden ve Enbiyânın aleyhimüsselâm vilâyeti olan dâire-i sıfatı, vilâyet-i kübrâya seyrden nasîbi vardır. Anâsır-ı erbe’âdan, toprak hâriç diğer üç unsûrun ism-i bâtın itibâriyle tecelli-i sıfatdan hissesi vardır. Nefsin ism-i zâhir itibâriyle tecelli-i sıfatdan nasîbi olduğu gibi. Bu vilâyet-i ulyâ dâiresine seyr vilâyet-i melâikeye seyrdir. Toprak unsûrunun, nübüvvet kemâlâtı olan tecelliy-i zâttan nasîbi vardır.

Letâif-i aşere kemâlâtını ve bunların fenâsını elde ettikten sonra tecellî, heyet-i vicdânî üzere olur. Çünki âlem-i emrin 5 latîfesinden ferâğ hâsıl olur. (Yanî âlem-i emrin 5 latîfesini bitirir.) Âlem-i halkın latîfeleri ile muâmele vâki olur. Âlem-i halkın latîfeleri, nefs ve anâsır-ı erbe’âdır. Önce nefs mutma’inne olur. Rızâ ile şereflenir. İslâm-ı hakîkî ele geçer. Sonra anâsır-ı erbe’ânın asıllarına seyr vâki olur. Sonra nübüvvet kemâlâtı, Kur’ân-ı kerîmdeki mukatta’a harflerinin ve müteşâbih âyet-i kerîmelerin keşfi, risâlet ve ulûl-azm kemâlâtı hâsıl olur. Bilmek gerekir ki, latîfelerin fenâsını elde etmek için, nefy ve isbât zikri yapılır. Bu zikir şu şeklde yapılır: Önceki usûllerle haps-i nefes edip, (Lâ) lafzı göbekten çekilir. Nefs latîfesinin yeri olan dimâga ulaştırılır. (İlâhe) lafzı sağ tarafa götürülür. (İllallah) lafzı göğüsde bulunan latîfelere uğrayacak şekilde kalbe vurulur. Bu sırada Allahü teâlânın hiçbir şeye benzemeyen zâtından başka hiç ma’bûd ve maksûd olmadığı düşünülür. Buna bâzgeşt denir. Bir nefeste, zikrin adedi 21’e ulaşınca, şartlarına uygun olarak hergün bir vuruş yapar, fenâ bundan hâsıl olur.

Beyt:

İstenen hazînenin nişânını verdik sana,

Belki sen varırsın, biz varamadıksa da.

Bu satırları yazan fakîr (Abdullah-ı Dehlevî) derim ki: Bu yolun sonra gelenleri, sâliklerin fırsatı olmadığından, terkîb bakımından 7 olan letâif-i aşereye zikir hareketi verdikten sonra, nefs latîfesinin tehzîbinden (ıslâhından) sonra, kalb latîfesinin tehzîbinin eserlerini tercîh etmişlerdir. Zîrâ bu her iki latîfenin zımmında, âlem-i emrin dört latîfesine de kendi asıllarına kadar, fenâ, bekâ, urûc ve su’ûddan bir renk hâsıl olur. Tedrîcen kendi kemâline ulaşır. Hazret-i Îşân’dan ve onun eshâbı tarafından yapılagelen Allahü teâlânın zikrinde, habs-i nefes yoktur. Kalbin hareketi o kadar zarûrî değildir. Maksad teveccüh-i ilallahdır (Allahü teâlâya yönelmekdir.) Bazı faydaları ihtivâ eden bu yazılar teberrüken yazıldı. Allahü teâlâya râzı olduğu ve beğendiği şekilde hamd olsun. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun âline ve eshâbına salât ve selâm olsun.

 

Sonraki Mektup –> 25. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler