Bu mektûb tevhîd-i vücûdîyi açıklamaktadır.

Kıymetli efendim! Tevhîd-i vücûdîyi istediğiniz şekilde yazıyorum. Biliniz ki, (Şerh-i kitâb-ı merâtib-i sitte)de şöyle yazıyor. Allahü teâlâ ilm-i ezelîsiyle küllî ve cüz’î hakîkatleri biliyordu. Bir şeyi bilmek, ilimde o şeyin varlığını göstermektedir. O hâlde eşyâ tamâmıyle ilm-i ezelînin varlığıyla mevcûttur. Bunun içindir ki, sôfiyye, ilm-i ezelîde a’yân-ı sâbiteye kâildirler. Tasavvuf ehline göre, bâtın-ı vücûd denilen ve eşyânın ilim mertebesindeki varlıklarında öncelik ve sonralık yoktur. Vücûd-i hâricî böyle değildir. Onda öncelik ve sonralık açıktır. Vücûd-i ilmînin (ilimdeki varlığın) vücûd-i hâricîden (hâricdeki varlıktan) başka ve ona mukaddem, ondan önce olması gerekir. Vücûd-i ilmînin vücûd-i hâricîye önceliği aslın fer’e, zıl sâhibinin, zılle olan önceliği gibidir. Varlıkların vücûd-i hâricîsinin, vücûd-i ilmîden hâsıl olmasının keyfiyeti şöyledir: Allahü teâlâ suver-i ilmiyyeden (ilimde ilim olarak var olan sûretlerden) bir sûreti (ki bu vücûd-i münbesitden ibâret olup, sôfiyye ona zâhirî vücûd der) var etmeyi ve o sûrete âid eserleri o sûretden zuhûra getirmeyi murâd edince, o sûret ile bu vücûdun (varlığın) nûru arasında, zihinde bilinen, fakat nasıl olduğu meçhûl bir nisbet yaratır. Vücûd-i münbesitin aynası, o sûretin aksinin zılliyle boyanır. Şöyle ki, aynı isimle boyanmak (adlanmak) vücûd olmaz. (… En yüksek sıfatlar ise Allahındır…) (Nahl sûresi: 60). Nitekim aynanın karşısında duran ve aynaya bakan kimsenin aksi aynada görünür. Bununla berâber aynanın ziyâsı bu aks sebebiyle yok olmaz. Akıl, görüntünün ve aynanın sûretinin yanî şekil, renk ve aynanın sûretini iyice düşününce, oraya bir görüntünün girmediğini söyleyemez. Her ne kadar, zâhiren ve avâmın anlayışına göre görüntünün sûreti ve aynalık sıfatı aynı tarafda, yanî aynada olsa da ve gerçekte, sûretten ve sûretin aynalığından herbiri aynadan ortaya çıkmıştır. Aynanın derinliği ve tümsekliği sûretten meydâna gelmiştir.

Mevlânâ Câmî, Merâtib-i sitte kitâbında şöyle buyuruyor: Vücûd (varlık) için mertebelerin varlığı kabûl edilirse, zâhir olan onda suver-i ilmiyyenin (ilimde veyâ ilim olarak var olan sûretlerin) hükümleri ve eserleri vardır. O sûretlerin bizzat kendisi değil. Çünki a’yân-ı sâbite hâricde vücûd (varlık) kokusu koklayan şeylerdir. Eğer suver-i ilmiyyeye ayna denirse, zâhir olur ki, onda hazret-i Vücûdun esmâ, sıfat ve şüyûnâtı vardır. Vücûdun kendisi yoktur. Nitekim varlık aynasının ve ilim hazînesinin durumu şekilli bir sahîfe gibidir. Vücûd-ı münbesit (yayılmış olan varlık) ise, onun karşısındaki parlak bir ayna durumundadır. O sahîfeden bir şekil çıkmamış, varlık aynasına da bir şekil bir sûret girmemiştir. Çünki, suver-i ilmiyyenin ilim mertebesinden çıkması cehli gerektirir. Sûretin vücûd aynasına girmesi ise, hadîsin (sonradan var olanın) kadîmle (başlangıcı olmayanla) kâim olmasını gerektirir. Her ikisi de muhâldir. O hâlde bâtın-ı vücûd (varlığın bâtını) ile zâhir-i vücûd arasında muhkem bir tılsım vardır. Sôfiyye ıstılâhında buna vehm mertebesi ve dâire-i imkân denir. Dâire-i imkân, meşhûr beş tenezzülâttan, tenezzülât-ı selâse-i imkâniyyeyi ihtivâ eder. Bunlar tenezzülât-ı rûhî, misâlî ve cesedîdir. Nitekim ilm-i vâcibî iki tenezzül-i vücûbîyi ihtivâ eder. Yanî vahdet ve vâhidiyyeti. Bu ikisi Allahü teâlânın mulahâzasından (düşünülmesinden) ibârettir. Vahdet-i vücûda kâil olan sôfiyye, hâricde tek vücûttan (varlıktan) başka hiçbir şeyin tahakkûku, sübûtu (varlığı) yoktur. Kesret, vehm mertebesinde olmaktadır. Hikmet-i bâliga bu vehme sağlamlık vermiştir. Ebedî eserler onun üzerine kurulmuştur. Vehm edenin yok olmasıyla kaybolan, yok olan bir vehm üzerine değil, demişdir. Tevhîd-i vücûdî ehli olan sôfiyyenin, buna vehm demesinden murâd şudur: Bu kesret için başka bir hakîkat yoktur. O tek varlık, vücûd-ı münbesit aynasında, kesret tecellîleriyle tecellî etmişdir. Bu tecellîlerin çokluğunun kaynağı şüyûnâtdır. Bunlar, hazret-i vücûdda mündemic, ağacın tohumdan açılması, çıkması gibi, ilim mertebesinde açılmış, mümkinâtın hakîkatleri olmuşlardır. Bu hakîkatler, vücûd-ı mümbesit aynasına aks edip, âlem diye adlandırılmıştır. Eşyânın vehmî varlığının başka bir hakîkatı yokdur. Bilâkis eşyâ, vücûd-i ilmînin aksidir. Hakîkatte eşyâ o vücûd-ı ilmî ile vardır. Dahâ önce anlatıldığı gibi, ilim mertebesinden çıkmamıştır. İlm, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Vahdet-i vücûd ehli olan sôfiyyeye göre sıfatlar, zâtın aynısıdr. Bu îzâha göre, eşyânın varlığı, Hakkın varlığının aynısıdır. Nitekim, hazret-i Şeyh-i Ekber “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki: İstersen tek varlıktan başka hâricde hiçbir varlık yoktur dersin. Vahdet-i vücûdun manâsı budur. Bu manâ büyüklerin “rahmetullahi aleyhim” keşfi ve müşâhedesidir.

 

Sonraki Mektup –> 24. Mektup

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler