Sual: Zümer sûresinin, 30. ayetiyle sarâhaten, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” öldüğü belli iken, hâlâ kabir ziyareti ile ölülerden şefaat istemek olur mu? (Bütün şefaatler Allah’ın izini iledir) ve (O’na, ancak O’nun izin verdiği kimse şefaat eder) ve (Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez) âyetlerini okuduğumuz hâlde (Şefaat ya Resûlallah!) lafzı, şirkin en çirkini değil midir?

Cevap: Yukarıda bildirilen âyet-i kerimeler, şefaat olmadığını göstermek şöyle dursun, şefaat yapılacağını göstermektedir. Tâ-hâ suresi 109. ayet-i kerimesinde mealen “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.” buyuruluyor. Bu ayet-i kerimeye şefaati inkar edenler cevap verememektedir. Sadece Arabî bilip Ulûm-i İslâmiyyeden habersiz olan bir kimse, Kurân-ı Kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışırsa, böyle yanlış ve hatta ters mânâ çıkarıp doğru yoldan kayar. Dininin, imanının sarsıldığını, belki de, küfre bulaştığını anlamaz da, kendini doğru yolda bir Müslüman sanır ve doğru yoldaki Müslümanlara leke sürmeye çabalar. Arabî dilini iyi bilmekle, Kurân-ı Kerîmin mânâsı anlaşılabilseydi, Beyrut’taki Arap hristiyanların, Kurân-ı Kerîmi herkesten daha iyi anlamaları icap ederdi. Halbuki bunlar, Kurân-ı Kerîmden hiçbir şey anlayamamış, îman şerefine bile kavuşamamışlardır.

Kurân-ı Kerîmin mânâsını anlayabilmek için, İlm-i lügat, İlm-i metn-i lügat, İlm-i bedî’, İlm-i beyân, İlm-i meânî, İlm-i belâgat, İlm-i usûl-i tefsir gibi çeşitli ilimleri iyi öğrenmek, sarf, nahiv, mantık gibi alet olan bilgilerde derinleşmek, âyet-i kerîmelerin mânâ-yı zâhirisi, mânâ-yı zımnîsi, mânâ-yı murâdîsi, mânâ-yı iltizâmîsini ve her âyet-i kerimenin, ne zaman, ne sebeple ve kimler için nazil olduğunu, âyet-i kerimelerin hangi hadis-i şeriflerle ve nasıl açıklandığını iyi bilmek lâzımdır. Ancak, böyle bir İslam âlimi Kurân-ı Kerîmi tefsir edebilir. Yani, kelam-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlayabilir. Böyle bilgisi olmayanların, Kurân-ı Kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışması, ilk mektep talebesinin üniversite kitabı okumasına, kimya deneyleri yapmaya kalkışmasına benzer. Böyle nice zavallının, deneylerde kurban gittiklerini gazetelerde çok okuduk, okuyoruz.

Bu ilimleri bilmeyenler, mevcûd ve muteber tefsirlere müracaat etmeli, ilim sahiplerinin anlayıp yazdığı mânâları, tefsirlerden anlamaya çalışmalıdır. Tefsir okuyabilmek ve anlayabilmek için de, Arabîyi ve alet ilimlerini iyi bilmek lâzımdır. Bu ilimleri hiç bilmeyenler, tefsirden de bir şey anlayamaz.

TEFSİR ÂLİMLERİ NE DİYORLAR?

Yukarıda sayılı ilimlerde mütehassıs olan, İslam dünyasında asırlardan beri parmakla gösterilen büyük tefsir âlimleri, “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir.” hadis-i şerifi ile metholunan büyük âlimler, yukarıdaki sualde bulunan âyet-i kerimelere, sual sâhibinin anladığı gibi mânâ vermediler. Derin ilimleri ve keskin görüşleri ile doğru mânâlarını anladılar. Murâd-ı ilâhînin hiç de öyle olmadığını bildirdiler.

Tefsir âlimlerinin başlarının tâcı, bu ilmin mütehassıslarının üstâdı olan Kâdî Beydâvî hazretleri, dünyaca tanınan ve İslam dininin temel direklerinden biri olan tefsirinde, birinci âyet-i kerimeye şöyle mânâ vermektedir:

Zümer sûresi, 30. âyet-i kerimesinde meâlen, “Sen öleceksin. O kâfirler de ölecekler. Sonra, kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız. Senin haklı olduğun, müşriklerin, bâtıl, bozuk olduğu meydana çıkacak.” buyuruldu. Tefsîr-i Hüseynî’de ve Mevâkib tefsirinde, (Mekke kâfirleri, Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” ölecek, ondan kurtulacağız diyorlardı. Allahü teâlâ da, evet, sen öleceksin. Fakat, o müşrikler de, elbette ölecekler. Kendileri elbet ölecek olan kimselerin, başkasının ölümünü beklemeleri, açık bir cahilliktir) diyor. Bu âyet-i kerime, kâfirlerin yanlış yolda olduklarını bildirmek için geldi. Yoksa, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” öldükten sonra, duymaz, ruhsuz toprak olur gibi bir şey bildirmediği gibi, bununla bir alâkası yoktur. Ölmek, dünya hayatından ayrılmak demektir. Bundan, kabir hayatının yok olması, ruhun da ölmesi anlaşılmaz.
Zümer sûresi 44. âyet-i kerimesine gelince, (Kureyş kâfirleri, putların kendilerine şefaat edeceklerini söylüyor. Onlara söyle ki Allahü teâlânın izini olmadan, hiç kimse şefaat edemez) olarak tefsir edilmektedir. Putların, heykellerin şefaat edemeyeceklerini bildiren âyet-i kerimeyi, Resûlullah şefaat edemez diye açıklamak çok yanlıştır. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” şefaat etmesi için izin verilecek. O da, dilediği müminlere şefaat edecektir. Bakara sûresindeki Âyet-el Kürsî’nin tefsiri de, böyle olduğunu bildirmektedir.

Müddessir sûresi 48. âyet-i kerimesi de, “Şefaat etmelerine izin verilenler, kâfirlere şefaat ederlerse, şefaatleri onlara fayda vermez.” demektedir. Böyle olduğunu bildiren hadis-i şerifler, Tefsîr-i Mazharî‘de yazılıdır.

Görülüyor ki âyet-i kerimelerin hepsi, şefaat etmek için, müminlere yardım etmek için izin verileceğini, kâfirlere şefaat edilmeyeceğini bildirmektedir.

ŞEFAAT HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER 

Resûlullahın müminlere şefaat edeceğini bildiren çeşitli hadis-i şerifler vardır:

Hatib-i Bağdâdînin bildirdiği hadis-i şerifte, “Ümmetimden, Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim buyurulmaktadır.” Sevmek, yalnız lafla olmaz!

İmâm-ı Ahmed’in “rahmetullâhi aleyh” Müsned kitabında bildirilen hadis-i şerifte, “Ümmetimden, büyük günah işliyenlere şefaat edeceğim.” buyurulmaktadır.

Deylemî “rahmetullâhi aleyh” Müsned’inde bildirilen hadis-i şerifte, “Ashâbıma dil uzatanlardan başka, herkese şefaat edebilirim.” buyurulmaktadır.

Yine Deylemî’nin bildirdiği hadis-i şerifte, “Ümmetimden, nefsine zulmedenlere, nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.” buyurulmaktadır.

Hatib-i Bağdâdînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadis-i şerifte, “Ümmetimden, günahı çok olanlara şefaat edeceğim.” buyurulmaktadır.

İbni Ebû Şeybenin bildirdiği hadis-i şerifte, “Kıyamet günü, mezardan önce çıkan ben olacağım ve en önce şefaat eden ben olacağım.” buyurulmaktadır.

İmâm-ı Müslim’in “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadis-i şerifte, “Kıyamet günü, en önce ben şefaat edeceğim.” buyurulmaktadır.

Şirâtü’l-İslâm Şerhi, 28. sayfasındaki hadis-i şerifte, “Şefaatime inanmayan, ona kavuşamaz.” buyuruldu.
Ahmed ibni Kemâl efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” kırk hadisinin sekizinci hadis-i şerifinde, “Sünnetimi elinden kaçıran kimseye şefaatim haram oldu.” buyurulmaktadır. Yani, doğuşta mâlik olduğu imanını bırakana, müslüman olmayana şefaat etmem buyuruldu.

Buhârî ve Müslim’de ve Sünen kitaplarında bildirilen hadis-i şerifte, “Kabrimi ziyaret eden kimseye şefaat etmek bana vâcib oldu.” buyurulmaktadır.

Taberânî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadis-i şerifte, “Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.” buyuruldu. Bu iki hadis-i şerif, Resûlullahın kabir-i şerifini ziyaret etmenin lazım olduğunu göstermektedir.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin çeşit çeşit şefaat edeceğini bildiren daha nice hadis-i şerifler vardır. el-Milel ve’n-Nihal kitabı, 67. sayfasında diyor ki (Resûlullahın şefaat edeceğine ve kirâmen kâtibîn meleklerine ve Cennetteki rü’yete inanmayan kimsenin arkasında namaz kılınmayacağı Hülâsa‘da yazılıdır). Bunun için Vehhâbî imâm arkasında namaz kılmamalıdır.

HER PEYGAMBER ŞEFAAT EDECEK

Ehl-i sünnet âlimleri bildiriyor ki kıyamet günü, her Peygamber şefaat edecektir. Sonra âlimler, sonra şehitler, sonra sâlihler, sonra Kurân-ı Kerîmi tecvid ile teganni etmeden ve Allah rızası için okuyan hâfızlar, küçük çocuklar şefaat edecektir. Böyle olduğunu bildiren hadis-i şerifler Kurtubî Tezkiresi muhtasarında ve Birgivî Vasiyetnâmesi‘nde yazılıdır. Çocukların cenaze namazını kılarken, (Ya Rabbi! Bu çocuğu şefaatçi eyle!) diye okunacağı, bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır.

Kıyamet günü, iyilerin, günahlı olanlara şefaat edeceklerini bildiren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki bunlar karşısında inanmayanın, ya çok câhil veya İslam’ı yıkmak için uğraşan zındıklara aldanmış bir zavallı olduğu düşünülebilir. Bunun için, yukarıdaki suali soranın, şefaate inanmadığını değil de, kabir ziyaretinin ve ölmüş bir kimseden bir şey istemenin câiz olmadığını bildirmek istediğini sanıyoruz.

Bugün bazı kimseler, Evliyâ ziyareti ve meyyitten bir şey istemek şirktir diyorlar. Bir Velîyi ziyaret edenlere, Resûlullahtan şefaat isteyenlere kâfir, yani müslüman değil diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, meyyit ile tevessülün câiz olduğunu, kelâm ve fıkıh kitaplarında, çeşitli delillerle ispat etmektedirler.

Dürrü’l-Muhtâr‘da, cenaze namazını anlattıktan sonra, “Kabirleri ziyaret etmenizi yasak eylemiştim. Bundan sonra, kabirleri ziyaret ediniz!” hadis-i şerifini bildirmektedir. Bu hadis-i şerifte, kabir ziyareti emredilmektedir. İbni Âbidîn bunu açıklarken buyuruyor ki “Mevta, Cuma günü ve bir gün önce ve bir gün sonra kendini ziyaret edenleri tanır. Muhammed Vâsi’ böyle bildirmekte ve Cuma gününün, başka günlerden üstün olduğu buradan da anlaşılıyor demektedir. İbni Ebû Şeybe, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin Uhud şehitlerinin kabirlerini her sene ziyaret ettiğini ve onlara, “Esselamü aleyküm” dediğini haber verdi. Uzakta durarak da ziyaret mendubdur. İbni Hâcer, fetvalarında, “Haram olan şeyler bulunsa da, mesela erkekler arasına kadınlar karışsa da, Evliyânın mezarlarını ziyareti terketmemelidir.” diyor. Çünkü bir kimse, başkasının yaptığı günah için ibâdetini terketmez. Cenaze taşımak da, bu sebeple terkedilmez. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâbının “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” mezarlarını ziyaret için Bâkî kabristanına gider, ayakta, onlara “Esselamü aleyküm” derdi. Kabrin ayak ucunda durmak iyidir. Baş tarafında durmak da câizdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir mezarın baş tarafında Bakara sûresinin bir kısmını okuyup, geri kalanını ayak ucunda okudu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki “Kabristana giren kimse, Yâsîn sûresini okusa, o gün meyyitlerin azapları hafifler. Meyyitlerin sayısı kadar, ona da sevap verilir”. Bir hadis-i şerifte de, “On bir ihlas okuyup, sevâbı ölülere gönderilirse, mevtâların sayısınca ona da sevap verilir.” buyuruldu.

Hidâye fıkıh kitabında diyor ki “Bir kimsenin, namaz, oruç ve sadaka gibi bütün ibâdetlerinin sevâbını başkasına hediye etmesi câizdir”. İbni Âbidin, cenaze namazı sonunda diyor ki “(Tatarhâniyye) kitabında, zekatı anlatırken diyor ki (Nâfile sadaka veren kimsenin, sevâbının bütün müminlere verilmesi için niyet etmesi çok iyi olur. Kendi sevâbından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevâbı erişir. Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi böyledir). Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre, namaz ve Kurân-ı Kerîm okumak gibi yalnız beden ile yapılan ibâdetlerin sevâbı da, böyle hediye edilebilir. Mutezile mezhebi, hiçbiri hediye edilemez dedi. Şâfiî âlimlerinin sonra gelenleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Kurân-ı Kerîmin ve namazın da meyyite fayda vereceğini bildirdiler. Çünkü, Kurân-ı Kerîm okunan yere, rahmet ve bereket iner. Bu zaman yapılan duanın kabul olması çok umulur. Farz ve nâfile ibâdetlerin sevâbı, ölülere ve dirilere gönderilebilir. İbadeti yaparken, sevâbını başkasına niyet etmek câiz olduğu gibi, ibâdeti kendi için yapıp, sonra sevâbını başkasına hediye etmek de câizdir. Sevap, hediye edilenlere taksim edilmeksizin, her birine bütünü kadar erişir. Her çeşit ibâdetin sevâbı, Resûlullahın mübarek ruhuna da gönderilebilir. Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma”, Resûlullah için ömre yapardı. Halbuki bunu vasiyet etmemişti. İbnis-Serrâc, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için on binden fazla hatim okumuştu. Mübarek ruhu için kurban kesmişti. Bu hediyelerle derecesi ve şerefi artar denildi.”

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, fârisî Medâricü’n-Nübüvve kitabında, 2. cilt, 132. sayfada diyor ki: (Bedr gazasında, dokuz yüzü aşan kâfir ordusundan, yetmişi öldürülmüştü. Bunlardan yirmi dördü, bir leş çukuruna atıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” üç gün sonra çukur başına geldi. Birkaçının ismini sayarak, “Rabbinizin ve O’nun Resûlünün bildirdikleri azaplara kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin vaat ettiği zafere kavuştum” buyurdu. Ömer “radıyallâhu anh” bunu işitince: “Ya Resûlallah! Cansız ölülere neden söylüyorsun?” dedi. “Sözlerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Fakat onlar cevap veremez.” buyurdu. Bu hadis-i şerif, hadis âlimlerinin söz birliği ile bildirilmektedir. Bu hadis-i şerif, ölülerin diriler gibi işittiğini, fakat cevap veremediklerini gösteriyor. Müslim-i şerif’de bildirilen bir hadis-i şerifte de: “Definden sonra cemaat dağılırken, ölü, bunların ayak sesini işitir.” buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Bâkî kabristanını ziyaret ederken, oradaki meyyitlere selam verir, onlara söylerdi. İşitmeyen, anlamayan kimseye bir şey söylenir mi? Hatta saçma söz olur.

MEYYİTİN AYAK SESLERİNİ İŞİTMESİ

Sual: Meyyitin, ayak seslerini işitmesi, sual meleklerine cevap verinceye kadar işiteceğini gösteriyor. Bundan her zaman işiteceği anlaşılır mı?

Cevap: Hadis-i şerifte, suallere cevap verinceye kadar işitir denilmiyor. Suali işitmesi ve cevap vermesi için, meyyit sonra ayrıca diriltilecektir.

 

Sual: Meyyit, yalnız Resûlullah’ın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sözlerini işitir. Bu ise, bir mucizedir. Herkesin sözünü işitir demek nasıl doğru olur?

Cevap: Hadis-i şerifte açıkça bildirilen bir şeyi sınırlamak için veya başka türlü anlatmak için, bu şeyin, açıkça bildirildiği gibi olamayacağını ispat etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, ölüye, kulaksız, sinirsiz, bizim bilmediğimiz bir sûretle işittirebilir.

 

Sual: Fâtır sûresinin 35. âyetinde meâlen, “Sen ölüye işittiremezsin. Sen kabirde olana duyurucu değilsin!” buyuruluyor. Bu âyet-i kerime karşısında, o hadis-i şerif nasıl doğru olabilir? Hazret-i Ömer’e “radıyallahü teâlâ anh” verilen cevapta, (Daha iyi bilici) denilmiş, bizlere ise, yanlışlıkla (Daha iyi işitici) şeklinde gelmiş olabilir. Çünkü, ölüler, ahiret işlerini, dirilerden elbette daha iyi bilirler.

Cevap: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” gibi çok sağlam bir zâtın bildirdiği bir hadis-i şerifte yanlışlık olabileceğini, hiçbir Müslüman düşünemez. Bu âyet-i kerimede meâlen, “Ölülere sen işittiremezsin. Senin sesini, Allahü teâlâ işittirir.” buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Mekke kâfirlerinin îman etmeleri için uğraşıyordu. İnanmadıkları için üzülüyordu. Bu âyet-i kerime o zaman gelmişti. Ölülere işittiremezsin demek, ölü kalpleri, yani kâfirleri imana kavuşturamazsın demektir. Kâfirlerin bedenleri kabre, kalpleri de ölüye benzetilmektedir.

Hadis-i şerifler ve din büyüklerinin kitapları, ölülerin işittiklerini ve anladıklarını gösteriyor.

Enfâl sûresi 17. âyetinde meâlen, “Kâfirlere attığını sen atmadın, onları Allahü teâlâ attı.” buyuruldu. Bu âyet-i kerimeyi yanlış anlayarak, insanın yaptığı şeyleri, insan yapmıyor demek, insandan bir şey istemenin câiz olmayacağını sanmak yanlıştır. Böyle olsaydı, ağaç meyve verdi, yemek beni doyurdu, ilaç ağrıyı durdurdu, taş camı kırdı gibi sözler yanlış ve günah olurdu. Halbuki böyle sözleri kendileri de söylemektedir. Bu sözler “Bu şey, bu işin yapılmasına sebep oldu, vasıta oldu” demektir. Mesela, taş camı kırmaya sebep oldu demektir. Her şeyi yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. İnsan bir şeyi yarattı demek şirk olur. Çok çirkin söz olur. Fakat Allahü teâlâ, çok şeyleri yaratmasına, insanları ve mahlukları sebep kılmıştır. Âdeti böyledir.

Bu âyet-i kerimeyi Kâdî Beydâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh” şöyle tefsir ediyor: “Ya Muhammed “aleyhisselâm”! Kâfirlere attığın o bir avuç toprağı, onların gözlerine sen götürmedin. Allahü teâlâ gözlerine götürdü. Yahut Uhud gazasında, Übeyy ibni Halefe attığın süngüyü o kâfire sen atmadın. Allahü teâlâ attı). Hüseynî ve Mazharî tefsirlerinde diyor ki “Kesb etmeleri, istemeleri ve sebep olmaları bakımından, işleri insan yaptı denir. Yaratması bakımından da, Allah yaptı denir. Allahü teâlâ, “Dâvûd, Câlût’u öldürdü.” buyuruyor. Halbuki Muhammed aleyhisselâma, “Sen atmadın, ben attım.” buyuruyor. Böylece, Muhammed aleyhisselâmın derecesinin yüksek olduğunu bildiriyor.”

Nisa sûresinin 78. âyetinde meâlen, “Ey insan! Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsanı olarak, nimeti olarak gelmektedir. Her dert ve bela da, kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır.” buyuruldu. [Allahü teâlâ, dertleri, belaları, günahlara ceza olarak, azap olarak göndermiyor. Günahların affedilmeleri için, ihsan olarak gönderiyor.] Görülüyor ki Allahü teâlâ, çok şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Sebeplere yapışmak, sebeplerden beklemek, istemek, O’nun âdetine uymak, O’ndan beklemek, O’ndan istemek olur. Peygamberden “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” şefaat istemek de, tabibden ilaç istemek, buluttan yağmur beklemek gibidir. Böyle sebeplere yapışmak, Allahü teâlâya şirk olmaz. Onun adetine uymak, O’na itaat etmek olur. “Bana itaat etmek isteyen, Resûlüme itaat etsin!” meâlindeki âyet-i kerime meşhurdur.

Mutezile fırkası, şefaat edileceğine inanmadı. Emâlî Kasîdesi’nin “Dağlar gibi günahları olanlara, iyiler şefaat edecektir.” beyti, şefaat olacağını bildirmektedir. Bu kasidenin Nuhbetü’l-leâlî ismindeki şerhi İstanbul’da neşredilmiştir.

Şarta bağlı olarak evliyâya adak yapmak da, kendini, günahı çok, duâ etmeye yüzü yok bilerek, mübarek birini vesile edip Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Mesela “Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yâsîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun” deyince, bu dileğin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kurân-ı Kerîm okunup veya koyun kesip, sevâbı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanmakta, onun şefaati ile Allahü teâlâ, hastaya şifa vermekte, kazayı, belayı gidermektedir. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Hiçbir mezarın yanında kesmemelidir. Puta tapanların put yanında kesmelerine benzememelidir. İbni Âbidin, nâfile namazları adak yaparak kılmayı anlatırken bildirdiği hadis-i şerife göre, bir dilek için adak edilen bir ibâdet, o dileği hâsıl etmez. Bu ibâdet, o dileğin hâsıl olması için yapılmaz. Allahü teâlâ, o ibâdetten dolayı veya sevdiği bir kuluna yapılan bir iyilikten dolayı, merhamet ederek, o dileği kabul ve ihsan etmektedir.

Şerh-ı Mekâsıd’da diyor ki: “Eski Yunan felsefecilerine göre, eşyayı tanımak için, bunların görüntülerinin, his organları üzerinde hâsıl olması lâzımdır. İnsan ölüp ruh bedenden ayrılınca, his organları çalışmıyor ve çürüyüp yok oluyor. Eşyayı tanımak imkansız oluyor. Bir şeyin hâsıl olması için lazım olan şart yok olunca, o şey de hâsıl olmaz diyorlar. Onlara deriz ki eşyayı tanımak için, his organları şart değildir. Çünkü, eşyanın tanınmaları, histe de, ruhta da, onların sûretlerinin, görüntülerinin hâsıl olması ile değildir. Bundan başka, görüntü, his organlarında hâsıl olmaksızın, doğruca ruhta hâsıl olamaz demek, mesnedsiz, kuru bir iddia olur. İslam inancına göre, ruhta, bedenden ayrıldıktan sonra, yeni bir anlayış, dirilerin hallerini ve bilhassa dünyada iken tanımış oldukları kimselerin hallerini anlamak kuvveti hâsıl olmaktadır. Bundan dolayı velîlerin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” kabirlerini ziyaret etmek ve onların mübarek ruhlarından istigâse etmek, yani yardım dilemek ile iyiliklere kavuşulmakta ve zararlardan kurtulmak nasip olmaktadır. Ruhun, bedenden ayrıldıktan sonra, bedenle ve bedenin bulunduğu toprakla alakası, ilgisi vardır. Bir kimse, bu toprağı ziyaret eder ve velînin ruhuna teveccüh ederse, ikisinin ruhları buluşurlar ve birbirlerinden faydalanırlar.”
Tefsîr-i Kebîr‘de diyor ki: “İnsanın ruhu, bedenden ayrılıp dünya ilgisinden kurtulunca, melekler alemine, kudsî makâmlara gider. O âleme mahsus kuvvetler kendinde hâsıl olur. Birçok şeyler yapabilirler. İnsan hocasını rüyada görüp, bilmediklerini sorup öğreniyor.”

Fahrüddîn-i Râzî el-Metâlibü’l-Aliyye kitabının 18. faslında da buyuruyor ki: “Ruhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir velînin kabri yanına gidip bir zaman durulur ve o topraktaki velî düşünülür ise, ruhu o toprağa bağlanır. Meyyitin ruhu da, bu toprağa bağlı olduğu için gelen insanın ruhu ile velînin ruhu buluşmuş olurlar. Bu iki ruh, karşılıklı iki ayna gibi olur. Her birinde olan meârif, kemâlât, ötekine akseder, yansır. İkisi de çok faydalanır.”

Alaüddîn-i Attâr “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri buyurdu ki: “Meşâyihin kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hâsıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda alınır. Fakat, ruhlarına bağlanmak, (yani râbıta yapmak) daha faydalıdır. Çünkü, uzak ve yakın olmanın bunda bir tesiri yoktur.”

Benzer Suallerin Cevapları İçin Tıklayınız

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler