Sual: Bildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti Hanefî mezhebinde idi. Peki ceza hukukunda veya başka işlerde, diğer üç mezhebe mensup olan ahalisine nasıl muamele ediyordu?

Cevap: Mahkemede kadı efendinin mezhebi tatbik edilir. O da Osmanlı Devleti’nde Hanefî mezhebidir. Taraflar hangi mezhebde olursa olsun, kadı Hanefî mezhebinin esahh kavillerine göre hüküm verir. Taraflar isterse, mahkemeye gitmeyip, kendi mezheblerinden hakeme müracaat edebilir. Bu hakem, tarafların mezhebini tatbik edebilir.

Sual: Osmanlı Devleti’nde Trablusgarb’da Mâlikî mezhebinden Müslümanların dâvâlarına hangi mezhebe göre bakılmaktaydı?

Cevap: Her yere Hanefî müftü ve kadısı tayin edilir. Başka mezhepler de yaygın ise, taraflar isterse, bu mezhepten bir âlim, nâib (vekil) tayin edilir. Tarafların hiç mahkemeye gitmeden, kendi mezheplerindeki bir hakeme de gitmeleri mümkündür.

Sual: Osmanlı millet sistemi çerçevesinde bir Yahudi ile bir Rum arasındaki ticarî veya başka bir meselenin halline hangi mahkeme bakacaktır?

Cevap: Osmanlı Devleti’nde, bir dâvânın tarafları aynı milletten Osmanlı vatandaşları ise, salahiyetli merci o kişilerin ruhanî mercii, yani piskopos veya hahamdır. Burada o kişilerin kendi dinlerinin hükümlerine göre dâvâya bakılır; Osmanlı makamları müdahale etmek şöyle dursun, verilen hükmü icra ve infaz eder. Taraflar sizin sorduğunuz şekilde ayrı milletten ise, o halde dâvâlının ruhanî mercii veya tarafların anlaştığı bir hakem salahiyetlidir. Taraflar bunda anlaşamazlarsa, dâvâya Osmanlı mahkemesi, bunların dinini de nazara alarak bakar. Taraflardan biri Müslüman ise, salahiyetli merci mecburen Osmanlı mahkemesidir ve şer’î hukuka göre bakılır. Gayrımüslimin dini de icabında nazara alınır. Tabiî bu, dâvânın hususî hukuka veya ahvâl-i şahsiye denilen şahıs, aile ve miras hukukuna dair olması hâlindedir. Dâvâ ceza veya vergi yahud arazi dâvâsı ise, mutlaka Osmanlı mahkemesi bakar. Taraflar ecnebi ise, salahiyetli merci konsolosluktur. Taraflar iki farkı devlet vatandaşı ecnebi ise, dâvâya dâvâlının konsolosluğunda bakılır. Taraflardan biri Osmanlı ise, Osmanlı mahkemesi salahiyetlidir.

Sual: Divan-ı mezâlimde tatbik edilen muhakeme ve tahkikat usulleri, niçin normal kadı mahkemelerinde câri değildi? Şeriat bu usullere izin veriyorsa, bunların kadı mahkemelerinde tatbik edilmemesi adaletin tecellisi bakımından bir kusur değil midir?

Cevap: İki çeşit delil sistemi vardır. Bazı davalarda kanunî delil aranır. Bu deliller sâbit olmadıkça, o davaya bakılıp karar verilemez. Mesela zina suçunun sabit olması için ya dört defa ayrı ayrı suçun ikrarı veya dört hür, erkek, Müslüman ve âdil şahidin şahidliği lâzımdır. Bu, kanunî delildir. Burada hâkimin o hâdise hakkında bilgisi bile delil sayılmaz. Bir de vicdanî delil sistemi vardır. Burada hâkim mevcut her çeşit delil, karine ve emareyi takdir edip vicdanî bir karar verir. Kadı mahkemelerinde, ekseriya kanunî delil sistemi arayan davalara bakılır. Her dava kanunî delil istemez, vicdanî delil kâfidir. Divan-ı Mezâlimlerde bu vicdanî delil arayan davalara bakılır. Hazret-i Peygamber ve Sahâbe’nin tatbikatı böyle olmuştur. Bu bir kusur değil, üstünlük sayılabilir. Bu şekilde İslâm hukuku, zamanın ve zeminin değişikliğine kolayla adapte olabilmiştir. Osmanlılarda Tanzimat’tan sonra nizamiye mahkemeleri kurulurken, divan-ı mezâlimler örnek alınmış ve bu mahkemelerin bir nevi kurucusu sayılan Ahmed Cevdet paşa, Celâleddin Devânî’nin Divan-ı Def-i Mezâlim adlı risâlesini Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edip, meşruluk temeli olarak takdim etmiştir.

Sual: İslâm hukukunda adam öldürme suçundan dolayı kısas değil de diyete mahkûm olana veya mağdurun vârisleri tarafından affedilen kimseye, ayrıca mahkemenin ceza vermesi meşru mudur?

Cevap: Katl suçundan diyete mahkûm olan veya affedilen kimseye, mahkeme ta’zir cezası verebilir. Buna salahiyeti vardır. Osmanlılarda ta’zir cezaları öteden beri padişah kanunnameleri ile tanzim edilir. Hemen hepsinde de bu gibi kimselere ayrıca verilecek ta’zir cezalarından bahsolunur. Şu halde, Osmanlılarda kadılar, bu ta’zir cezasını vermeye mecburdur. Kanunnamede olmasaydı, kadı faile ta’zir cezası verip vermemekte muhayyerdir. Bu ceza kanunnamelerinden bilinen en eskisi Sultan Fatih’e aittir. Şu halde Osmanlılarda Fatih’den beri kadılar, diyet cezasına mahkûm olan veya affedilen faile ayrıca bir ta’zir cezası vermektedir. Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bu usul devam etmiş; yeni kurulan nizamiye mahkemeleri, adam öldürme gibi ceza davalarında şer’iyye mahkemelerinin hükmü verilene kadar beklemiştir.

Sual: Kavânîn ve düstur eserlerinin mahiyeti nedir?

Cevap: Kavânîn, kanunlar demektir. Düstur, Osmanlı kanunlarının toplandığı bir kitaptır.

Sual: Kanun-ı Esasi’ye göre yargı salahiyetinin hükümdarda değil müstakil mahkemelerde olması İslâma mugayir değil midir?

Cevap: Hayır. Davalara kadılar bakar. Kadıları padişah tayin eder. Kadılar şeriata göre hüküm verir. Padişah bunlara şu şekilde hüküm verin diye emir veremez.

Sual: Divan- muhasebat azalarına 3 zilhicce 1281 tarihli nizamname ile tayin, istifa etmedikçe ve kanunen azilleri gerekmedikçe vazifeden alınamayacakları tanzim olunmuştur. Âzâlara tanınan bu teminat, daha önce başka bir müesseseye veya memura tanınmış mıdır?

Cevap: 1250/1834 tarihinde kadıların istifa etmedikçe veya kendilerinden bir şikâyet olmadıkça vazifelerinden azledilemeyeceği esası getirilmiştir.

Sual: Tarihçiler, Osmanlı padişahlarının ani kararlarla kişilerin infazına hükmettiklerini anlatıyor. Padişahların hakikaten böyle salahiyetleri var mı?

Cevap: İslâm hukukunda, hükümdarların siyaseten katl salahiyeti vardır. Din, millet ve vatan için zararlı olan kimseleri cezalandırabilir; hatta öldürebilir. Buna ta’zir bi’l-katl de denir. Osmanlı padişahları da bu salahiyeti kullanmıştır. Bunu kullanırken zaman zaman ölçü kaçmış, meşru dairenin sınırından çıkılmış, yani hak ettiğinden fazla ceza verilmiş olabilir. Ama zamanımızda bu gibi hadiseler sebeplerinden ayrılarak ve mübalağa edilerek anlatılmaktadır.

Sual: Mecelle, ceza hukukunda da kabil-i tatbik bir kanun mudur?

Cevap: Mecelle, borçlar, eşya ve usul hukukuna dair hükümler ihtiva eder. Osmanlı Ceza Kanunnamesi ayrıdır. Ancak Mecelle’nin ilk 100 maddesi, küllî kaideler, yani İslâm hukukunun umumi prensipleri olup, bunların bazısı, ceza hukukunda da kabil-i tatbiktir. “Beraet-i zimmet asıldır” gibi.

Sual: Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ile Mısır’da Kadri Paşa’nın eserleri muhteva cihetinden birbirini tamamlayıcısı mıdır?

Cevap: Ayrı birer teşebbüstür. Mecelle, eşya, borçlar ve usul hukukuna dairdir. Kadri Paşa’nın iki eserinden biri, ahval-i şahsiyye (şahıs, aile ve miras); diğeri ise borçlar hukukuna dairdir. Kadri Paşanın eserleri kanunlaşamamıştır.

Sual: Osmanlı padişahları kendi başlarına bir emir verip idam etme salahiyetine sahip midir?

Cevap: Şer’î hukuk, hükümdara ve hâkime siyaset cezası vermeyi salahiyet olarak tanımıştır. Bu ceza, ölüm bile olabilir. Padişah, dine ve millete zararlı olan bir kimseyi cezalandırılabilir; idam ettirebilir. Buna siyaseten katil veya ta’zir bil katl derler.

Sual: Ben İngiltere’de hapis cezaları üzerine doktora yapıyorum. Osmanlı devrinde müebbet hapis cezalarının tatbik edilip edilmediği hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Cevap: İslâm ceza hukukunda zaten hapis cezası yoktur ki müebbed hapis olsun. Ancak Tanzimat’tan sonra bazı suçlar için kalebentlik cezası getirilmiştir ki bugünkü hapis cezasına benzemektedir. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin Osmanlı Hukuku kitabında tafsilat vardır.

Sual: Fatih ile mimarın muhakemesi hadisesi uydurma ise, halifeyi muhakeme edecek bir kuvvet yok mudur?

Cevap: Elbette. Divan-ı Mezalim bunun için kurulmuştur. Osmanlılarda bunun yerini Divan-ı Hümayun almıştır. Padişah ile davası olan buraya müracaat eder. Kazasker bakar. Bunun tarihte bir iki misali vardır. Ama teoride böyle bir şey olmaz. Zira padişah her işini vekiller vasıtasıyla yürütür. Cezai mesuliyet bunlara racidir. Hukuki mesuliyet zaten karşılanır.

Sual: Osmanlı Devleti’nin son zamanlarda hakik bir meşrutiyet olduğunu söylemişsiniz. Meşrutiyette parlamento olması gerekmez mi? Parlamenter bir monarşi İslâmiyete aykırı mıdır?

Cevap: 1876’da parlamento kuruldu. Kanunları burası yapıyor. Ama son sözü halife söylüyor. Bu sebeple İslâm hukukuna mugayir değildir. Sultan Abdülhamid iktidarının 30 senesinde ise seçimler yapılmadı ve parlamento toplanmadı. Ama yine de padişahın salahiyetleri mahduttur. İttihat ve Terakki devri bir diktatörlüğe dönüşerek bu hususiyetini fiilen kaybetmiştir.

Sual: Enver Ziya Karal ve İsmail Hakkı Uzuncarşılı Osmanlıda yalnızca memurların fes giymekle mükellef tutulduklarını ve bu sebeple de halk için “başı bozuk” tabirinin kullanıldığını söylerken, İsmail Hami Danişmend ahali ve memurların mükellef tutulduklarını yazıyor. Bunların hangisi doğrudur?

Cevap: Fes Nizamnâmelerine göre dal fes memurlar ve sarıklı fes ulema için kanundur. Ahali serbesttir.

Sual: İstanbul ahalisinin askerlikten muaf olması gibi pozitif ayrımcılığın sebebi nedir?

Cevap: İstanbul ahalisi, memuriyet ve esnaflık ile meşgul olur. Askere giderlerse, bu işler sekteye uğrar. Başşehrin istikrarı ve düzeni imparatorluklarda çok mühimdir.

Sual: Osmanlı da işkence var mıydı? Var ise, hangi suçlara ve nasıl tatbik olunurdu?

Cevap: Osmanlı hukukunda, işkence yasaktır ve suçtur. Bu yolla elde edilen itiraf muteber değildir. Ancak bir suçu işlediği mahkemece sâbit olan kimse, suç ortağını veya kullandığı silahı göstermesi için zorlanabilir, dövülebilir. Ama suçunu itiraf etmesi için dövülemez. İdam cezası bile acı çektirilerek infaz olunamaz.

Sual: Osmanlı Devleti’nde işkence yapıldığı, bu işkencelerin türlü türlü olduğuna dair bazı kitaplardan nakiller yapılıyor. Bunların aslı var mıdır?

Cevap: İslâm hukuku işkencenin her türlüsünü yasaklar. Hayvanlara bile eziyet câiz değildir. Güya Osmanlılardaki işkence resimlerini ecnebi seyyahlar muhayyilelerinden çizmiştir. Harem gibi. Aslı yoktur. Gerçi bir cemiyette salahiyet ve güçlerini suiistimal edenler, sadistler her zaman bulunur. İvo Andriç gibi romancıların uydurduklarına inanmamalıdır. Psikopat insan her yerde her zaman vardır. Suçlunun cezası bellidir. Suçu itiraf ettirmek için işkence yapılmaz. Çünki işkence korkusundan yalan söyleyebilir. Bu itiraf da makbul olmaz. Ancak bazı hallerde suç sâbit olduktan sonra, meselâ silahı veya cesedi yahud suç ortağını göstermesi için suçluya dayak atılabilir. Dayak zaten aslî bir cezadır. İşkencenin ustası İtalyan ve İspanyollardır. Engizisyonun işkenceleri pek meşhurdur.

Sual: Zimmî kâfirlerin dârülislâmda fâizcilik yapması câiz midir? Osmanlı Devleti’nde Galata bankerleri tefecilik yapmıyorlar mıydı? Eğer yapıyorlarsa, devlet buna neden izin vermiştir?

Cevap: Hayır. Dârülislâmdaki zimmîler ile Müslümanlar ahkâm bakımından aynıdır. Osmanlı zimmîlerinin tefecilik yapmaları yasaktı. Fakat bazıları hukukun inceliklerini kullanarak, hile-i şer’iye yaparak, bir yandan da borç verip kendilerine râm ettikleri devlet ricalini ayarlayarak el altından tefecilik yapmıştır. Ama resmiyette mümkün değildir. Nitekim meselâ mahkemeye alacakları için dâvâ açsalar, fâiz talebinde bulunamazlar. Mahkeme reddeder. Nitekim buna dair hüccetler mahkeme sicilinde mevcuttur. Fuhuş ve müslümana içki satışı da yasaktır ama umumhane ve meyhanelerin gizliden gizliye çalışmasını engellemek mümkün değildir.

Sual: İslâm kanunlarının tatbik edildiği memleketlerde gayrımüslimler ibâdethâne açabilirler mi? Ebussuud Efendi’nin “mevcut olanlarla iktifa ederler” diyerek buna cevaz vermediği doğru mudur?

Cevap: Müslümanların sulh yolu ile fethettiği yerdeki gayrımüslim mâbedleri anlaşmaya tâbidir. Müslümanların silahla fethettiği veya kurduğu şehirlerde mevcut mâbedler yıkılmaz; ama Müslümanlara ait olur; hükümdar dilerse, gayrımüslimlerin burada ibadet etmesine izin verebilir. Yeni mâbed açmaları da hükümdarın iznine tâbidir. Şeyhülislâmın fetvâsı, kâideyi bildirmektedir.

Sual: İslâm hukukunda İslâm beldesinde başka bir dine ait ibâdethâne açılabilmesi mümkün müdür? Bu mevzuda Fatih Sultan Mehmed’in Ermeniler’e müsamaha gösterdiği söylenmektedir. Doğru mudur?

Cevap: Gayrımüslimlerin bir yerde ibâdethâne açması sulh anlaşmasının hükümlerine tâbidir. O belde sulh ile değil de, savaş ile alınmışsa, gayrımüslimler kaideten yeni mabed açamazlar. Ama hükümdar izin verirse açabilirler. Osmanlılarda da böyle cereyan etmiştir. Sadece Ermenilere değil hepsine aynı statü tanınmıştır. Ermeniler Bizans zamanında mezhep farklılığı sebebiyle çok zahmet çekerdi. Osmanlılar bunların vaziyetini iyileştirmiştir.

Sual: Osmanlı Devleti’ndeki çoklu hukuk sisteminde İslâm hukukuna dâhil X, diğer bir hukuka dâhil Y’ye bir zarar verdiğinde dava hangi mahkemeye açılır? Çoklu hukuk sisteminin olduğu bir yerde, farklı kanunlar tatbik eden mahkemeler arasında anlaşmazlık çıkarsa bu nasıl çözülür?

Cevap: Osmanlı Devleti’nde herkes Osmanlı hukukuna tabidir. Müslüman olsun, gayrimüslim olsun, yerli olsun, ecnebi olsun, fark etmez. Bu, devletin hâkimiyetinin bir vasfıdır. Ancak gayrimüslimler kendi aralarındaki evlenme ve boşanma davalarını, ayrıca miras ve alışveriş gibi muamelata dair davalarını, kendi dini mahkemelerine götürebilirler. Taraflardan bir tanesi müslüman ise Osmanlı Mahkemesi vazifelidir. Ecnebiler de kendi aralarındaki davalarını konsolosluk mahkemelerine götürebilirler. Taraflardan bir tanesi Osmanlı vatandaşı ise, mutlaka Osmanlı mahkemesi bakar. Bakacakları davaların ne olduğu kati hatlarla ayrılmıştır. Bir ihtilaf olduğunda, hükümet karar verir.

Sual: İslam-Osmanlı hukukunda suçluların iadesine dair hüküm var mıdır?
Cevap: Bu daha ziyade devletler hukukunun bir mevzudur. İslam Devleti kendi toprakları içinde suç işleyen bir şahsı kendisi cezalandırır. Bunu hiçbir ülkeye vermez. Hele bu kendi vatandaşı ise asla veremez. Başka bir ülkede suç işlenmiş ve İslâm devletine kaçmış olan birisini de arada anlaşma olmadığı müddetçe iade etmez.

Sual: Osmanlılar, tasavvufa meraklı ve evliyaya hürmetkâr olduğu halde, nasıl oluyor da İsmail Maşuki, Oğlan Şeyh, Hamza Bali gibi Allah dostları şeyhülislam fetvasıyla cezalandırılıyor?
Cevap: Bunlar itikadı bozuk insanlar olduğu, milletin imanını bozduğu veya cezbe halinde söyledikleri başkalarına zarar verdiği için, dini korumak maksadıyla hükümet böyle davranmıştır. Bu çok normaldir. Bir de siyasi sebeplerle enterne edilenler vardır ki, bu ayrı bir meseledir.

Benzer Suallerin Cevapları İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler