Medine’deki yahûdî kabilelerinden biri. Beni Nâdirde, diğer Medine yahûdîleri gibi, islâm’a ve bilhassa sevgili Peygamberimize ziyadesiyle düşman idiler. Resûîullah efendimizin, peygamber olduğunu biliyorlar, fakat kendi kavimlerinden olmadığı için, bir türlü îmân etmiyorlardı. Hattâ Peygamber efendimizin doğumundan beri tuzak kurarak, mübarek vücûdunu ortadan kaldırmak için çalışıyorlardı. O’nu Allahü teâlânın, koruduğunu bir türlü, akıl edemiyor, zarar vermek için, inatla, fırsat kolluyorlardı.

Benî Nâdir yahûdîleri, bir gün aralarında gizlice anlaşıp, Resûlullah efendimize bir suikast tertiplediler, öldürmek için 3 kişi seçdiler. Sonra, Peygamber efendimize; “Eshâbından 3 kişi ile birlikte yola çıkıp, gönderdiğimiz âlimlerimizden 3 kişi ile filanca yerde buluşun. Eğer, âlimlerimiz sana îmân ederlerse, biz de îmân eder, sana tâbi oluruz!…” diye haber gönderdiler, Kiraladıkları 3 yahûdî, yanlarına zehirli hançerlerini alarak yola çıktılar.

Fakat suikast plânını haber alan yahûdî kadınlarından biri, Ensâr’dan müslüman olan kardeşine acele haber gönderdi. O da, Peygamber efendimize yolda yetişip durumu bildirdi ve geri döndüler.

Hicretin 4. senesi, Uhud gazasından sonra, sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, eshâbdan hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Ali, Talha, Zübeyr bin Avvâm, Sa’d bin Mu’âz, Useyd bin Hudayr ve Sa’d bin Ubâde (radiyallahu anhüm) ile birlikte anlaşma hâlinde bulundukları Nâdiroğulları kalesine gittiler. Nâdiroğulları, görünüşte Peygamber efendimizi iyi karşıladılar ve bir evin gölgesine oturmak üzere buyur ettiler Resûlullah efendimiz, davetlerine icabet edip, şanlı eshâbıyla gösterilen yere oturdular. “Size yemek hazırlatalım!…” bahanesiyle yanlarından ayrılan yahûdîler, aralarında görüştüler. İçlerinden Huyey bin Ahtap; “Muhammed’i bundan daha yalnız ve korumasız bulamayız. Bir daha elde edemiyeceğimiz bu fırsatı hemen değerlendirelim. Kim şu damın üzerine çıkıp koca bir kaya parçasını O’nun üzerine bırakabilir?” dedi. İçlerinden Sellam bin Mişkem; “Şimdi sözümü dinleyiniz de, bundan sonra isterseniz hiç dinlemeyiniz! Yemîn ederim ki, sizin bu yapacağınız suikast, O’na vahy ile bildirilir. O zaman kendinize ve bütün Nâdiroğullarına zarar vermiş olursunuz. Müslümanlarla aramızdaki andlaşma bozulur. Sakın bu işe girişmeyin! Girerseniz yahûdî kavminin kökü kazınmış, İslâm dîni yücelmiş olur!…” diyerek nasihatlerde bulundu. Fakat, gözleri dönmüş hâin yahûdîler bu söze kulak asmadılar. İçlerinden biri, koca bir kaya parçası alıp arka taraftan dama çıkmağa başladı.

O anda Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize Cebrail aleyhisselâm gelip, yahûdîlerin konuşmalarını ve suikastı haber verdi. Sevgili Peygamberimiz, hemen yerlerinden kalktılar ve Eshâbına oturmalarını tenbih ederek Medine’ye doğru yürüdüler.

Yahûdîler, Eshâb-ı kiramın yanına geldiklerinde Peygamber efendimizi göremeyince, şaşırıp kaldılar, fakat hâllerini sahâbîlere belli etmediler. Bir ihtiyâcını gidermek için gitmiştir, geri gelir düşüncesiyle bir müddet beklediler. Sevgili Peygamberimiz gelmeyince, sahâbîler, gitmek için ayağa kalktılar. Huyey yahûdîsi; “Ebü’l-Kâsım acele etti. Yemek hazırlamıştık, ikram edecektik!…” dediyse de, Eshâb-ı kiram onu dinlemediler ve Medine’ye gittiler.

Suikastçı yahûdîler donakalmalardı. İçlerinden Kinâne ismindeki yahûdî; “Yemîn ederim ki, yapacağımız suikast Muhammed’e vahy ile bildirilmiştir. Kendimizi aldatmayalım! Yeminle söylüyorum ki, O, Allah’ın Resûlüdür. Hem de kitabımızda bildirilen son peygamber, Hâtem-ül-enbiyâdır. Biz, O’nun kendi soyumuzdan geleceğini umuyorduk. Hâlbuki Allah, dilediğini gönderir. Tevrat’da geleceği bildirilen peygamberin sıfatları, O’na tamâmiyle uyuyor… Doğum yerinin Mekke, hicret yerinin Medîne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Artık sizin, götürebileceğiniz malları bineklerinize yükleyip, çoluk-çocuğunuzun feryatlarına bakmadan, evinizi-barkınızı arkada bırakıp büyük bir üzüntü içinde Medîne’den sürüldüğünüzü görür gibiyim. Şimdi size 2 yol göstereceğim. Geliniz bu 2 hususta nasîhatımı dinleyiniz!…” dedi. Onlar da; “Nasîhatlarını söyle!” deyince, Kinâne; “Birincisi, Muhammed aleyhisselâma îmân edip, Eshâbından olmaktır. Ancak bu şekilde canımız, malımız ve çoluk-çocuğumuz emniyette olur. Yurdumuzdan, yuvamızdan çıkarılmaz ve servetimiz elimizden alınmaz!… İkincisi de; İslâmiyet’i kabul etmediğimiz takdirde Muhammed aleyhisselâm, bize; “Medîne’den çıkın” diyecektir. O zaman, yanımıza alabildiğimiz kadar malı hazırlayıp gitmekten başka yapacağımız bir şey yoktur. Fakat, eğer beni kınamanızdan korkmasaydım, müslüman olmakla şereflenirdim!…” dedi. Yahûdîler de; “Biz, kitabımızdan ve peygamberimizden asla ayrılmayız. Ancak yurdumuzdan çıkıp gidebiliriz” dediler. Onlar böyle konuşurken yanlarına, Peygamber efendimizi Medine’de gördüğünü söyleyen bir yahûdî geldi.

Bu sırada, Nâdiroğulları yurdundan ayrılan Eshâb-ı kiram, Mescid-i şerîfe gelip, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize; “Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! Birden kalkıp gitmenizin sebebini anlıyamadık” dediler. Efendimiz, “Yahudiler beni öldürmeyi tasarlamışlardı. Allahü teâlâ, bana, bunu haber verince kalktım” buyurarak, onlarla çarpışmak üzere hazırlık yapmalarını, ve Muhammed bin Mesleme’nin (radiyallahu anh) huzuruna gelmesini emr buyurdular. Gelince ona; “Nâdiroğulları yahûdîlerine git! Onlara; “Resûlullah beni size; yurdumdan çıkıp gidiniz! Burada benimle birlikte oturmayınız! Siz, bana bir suikast plânı kurdunuz. Size on gün süre tanıyorum. Bu müddetten sonra buralarda sizden kim görülürse boynu vurulacak, emrini bildirmek üzere gönderdi” de!” buyurdu. Muhammed bin Mesleme hazretleri bu emri bildirince, korkularından yol hazırlığına başladılar. Fakat münafıkların başı Abdullah bin Übeyy; “Sakın kalenizden çıkmayınız. Mallarınızı ve yurdunuzu terkedip gitmeyiniz. Adamlarımdan 2.000 kişi ile size yardıma geliyoruz” diyerek, haber gönderdi ve onları savaşa kışkırttı. Buna aldanan yahûdîler, Peygamber efendimize haber gönderip; “Biz, yurdumuzu terkedip gitmiyoruz. Elinizden bir şey geliyorsa, yapmakta serbestsiniz. Bizimle çarpışırsanız, biz de sizinle çarpışırız!” diyerek meydan okudular.

Bunun üzerine Kâinatın sultânı efendimiz, Eshâb-ı kirâmıyla, Medine’ye 4 km uzaklıkta bulunan Nâdiroğulları kalesine yürüdüler. Sancağı hazret-i Ali taşıyordu. Kale kuşatılıp, muhasara başladı. Daha önce meydan okuyan yahûdîler, kaleden çıkmaya cesaret edemediler. Münafıkların yardımı da ulaşmadı. Eshâb-ı kiram, kaleyi kontrol altına alıp, kuş uçurtmuyordu. 20 günden ziyâde süren muhasara sonunda, teslim bayrağını çektiler. Bütün silâhlarını, altın ve gümüşlerini müslümanlara terk ederek; bir kısmı Şam’a, bir kısmı da Hayber’e sürüldü. Böylece Medine’de, yahûdîlerden sâdece Kureyzâoğulları kaldı.

 

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler