Resûl-i ekrem efendimiz, Hudeybiye’de iken öteden beri Müslümanlarla dost olan Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, huzûra gelip, Kureyş ordusunun çevre kabîlelerinin de katılmasıyla Hudeybiye’de konduklarını, orduları dağılıncaya kadar çarpışmaya yemîn ettiklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak Umre yapmak, Kâbe-i muazzamayı tavâf ve zyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna rağmen bizi, kim Beytullah’ı ziyâretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız. Şüphesiz ki, harpler Kureyş’i ziyâdesiyle yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve pek çok zararlara uğratmıştır. Şâyet onlar arzu ederlerse, kendilerine bir mütâreke müddeti tâyin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabîleler arasına girmesinler. Beni, onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o kabîlelere gâlip gelir de, cenâb-ı Hak da onlara hidâyet ihsân edip müslüman olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse, onlar gibi müslüman olabilirler. Şâyet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara gâlip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş, kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez de benimle çarpışmaya kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, yaymaya çalıştığım bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki vaadini şüphesiz yerine getirecektir!” buyurdu.

Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, Peygamber efendimizin buyurduklarını Kureyş ordugâhına ulaştırmak üzere yola çıktı. Müşrikler, Büdeyl’den, Resûlullah efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra, ileri gelen adamlarından Urve bin Mes’ûd’u, görüşmek üzere Peygamber efendimize gönderdiler. Urve, Kureyş’in hiç kimseyi Mekke’ye sokmamak üzere kesin kararlı olduğunu bildirince Habîb-i ekrem efendimiz; “Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Kâbe-i muazzamayı ziyâret ve tavâfa mâni olunur mu?” buyurduktan sonra, Huzâa kabîle reîsine söylediklerini Urve’ye de anlattılar.

Urve, bir taraftan Peygamber efendimizi dinlerken, bir taraftan da Eshâb-ı kirâmın hâl ve hareketlerine, birbirlerine ve Âlemlerin efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu. Sevgili Peygamberimizin teklifini dinledikten sonra kalktı, Kureyşîlere bunu anlatmak üzere yürüdü. Onların yanına varıp; “Ey Kureyş topluluğu! Benim Kayser, Necâşî, Kisrâ gibi bir çok hükümdarların huzûrlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemin ederim ki, ben, şimdiye kadar, müslümanların, Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve saygının hiç bir hükümdâra yapıldığını görmedim. Sahâbîlerinden hiç biri, ondan izin almadıkça konuşmuyor, başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Yanında konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O’na olan hürmetlerinden, yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar, O, Eshâbına bir işaret verse veya bir emirde bulunsa, canı pahâsına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar. Ey Kureyş cemâati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza atsanız, bütün çârelere başvursanız onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslîm etmezler. Hattâ her hangi bir zararın erişmesine ve O’na kimsenin el sürmesine bile meydan vermezler. Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hâl böyle iken, Muhammed bize iyi bir mütâreke teklif ediyor, bundan faydalanın!” dedi.

Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabûl etmeyip, Urve’ye kaba davrandılar ve onu darılttılar. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Kureyş karargâhından bir haber gelmeyince, Hırâş bin Ümeyye’yi, tekliflerini tekrar etmek üzere elçi olarak gönderdiler. Müşrikler, İslâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hırâş bin Ümeyye, Peygamber efendimizin huzûruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakârete çok üzüldüler.

Bu sırada müşrik karargâhından Ahâbiş kabîlesinin reîsi Huleys göründü. Peygamber efendimize doğru geliyordu. Müşrikler, elçi olarak onu görevlendirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz Huleys’in geldiğini görünce; “Bu gelen, kurbana saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibâdet yapmaya özenen bir kavimdendir. (Ey Eshâbım!) Kurbanlık develeri ona doğru sürünüz de görsün!” buyurdu. Eshâb-ı kirâm, kurbanlık develeri ona doğru salıverdiler ve; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” diye telbiye getirdiler.

Huleys, boyunları bağlı, kulakları işaretli olan kurbanlıkları görünce, uzun uzun baktı. Gözleri doluktu ve; “Müslümanların, Kâbe’yi tavaf ve ziyâretten başka hiç bir niyetleri yok. Onları, bundan men etmek ne kadar kötü bir harekettir! Kâbe’nin Rabbine yemîn ederim ki, Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helâk olacaklardır!” demekten kendini alamadı. Bu sözleri işiten Âlemlerin efendisi; “Evet öyledir, ey Kinâneoğullarına mensûb olan kardeş” buyurdu. Huleys, utancından Resûlullah efendimizin huzûruna gelemediği gibi, mübârek yüzüne dahî bakamadı. Geri Kureyş karargâhına döndü. Gördüklerini anlatıp; “Sizin, O’nu, Kâbe’yi ziyâretten men etmenizi doğru bulmuyorum” diye fikrini açıkça söyledi. Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys’i câhillikle suçladılar.

Müşrikler, bu defa gaddarlığı ile nam salmış Mikrez bin Hafs’ı elçi gönderdiler. O da cevâbını alarak geri döndü. Mikrez’in elçiliğinden sonra müşrikler, müslümanların âni bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.

Peygamber efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce îtibârlı olan bir Eshâbını göndermek istiyordu. Neticede Hazreti Osman’ın gönderilmesine karar verildi. Sevgili Peygamberimiz, Osman bin Affân’a; “Biz buraya, hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sâdece Kâbe-i muazzamayı tavâf ve ziyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle, ve Onları İslâm’a dâvet et!” buyurdular. Ayrıca, Mekke’de bulunan Müslümanlara, Mekke’nin yakın bir zamanda fethedileceğini müjdelemesini de tenbih ettiler.

Hazreti Osman, müşriklerin yanına gidip, Peygamber efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, Hazreti Osman’ın teklifine de olumsuz cevap verdiler. İstediği takdirde sâdece kendisinin Beytullah’ı tavâf edebileceğini söylediler. Hazreti Osman ise; “Resûl aleyhisselâm, Beytullah’ı tavaf etmedikçe, ben de etmem!” buyurdu.

Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshâba; “Osman şehîd edildi!” şeklinde ulaştı. Durumu Peygamber efendimize bildirdiklerinde çok üzüldüler ve; “Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız” buyurdular. Sonra orada bulunan Semûre ismindeki ağacın altına oturup; “Allahü teâlâ, bana bîat etmenizi emretti” buyurarak, Eshâbını bîate dâvet etti.

Kahraman Eshâb, elini, Peygamber efendimizin mübârek eli üzerine koyarak; “Allahü teâlâ, sana zafer ihsân edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek, veya bu uğurda şehîd olmak üzere bîat ettik!” diye söz verdiler. Peygamber efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak orada bulunmayan Hazreti Osman nâmına kendi kendine bîat etti. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Eshâbının bu bî’atına çok memnun olup; “Ağaç altında, gerçekten bî’at edenlerden hiç biri, Cehenneme girmeyecektir”‘ buyurdu. Bu bî’ate, Bî’at-ı Rıdvân denildi.

Eshâb-ı kirâm radıyallahü anhüm, artık kılıçlarını çekmiş yerlerinde duramıyor, Resûl aleyhisselâmın bir işaretini bekliyordu.

Bu sırada İslâm karargâhını gözetleyen Kureyş casusları, mücahitlerin, sevgili Peygamberimize, bu uğurda şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bî’at ettiklerini ve hazırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhâl Kureyş karargâhına varıp, olup bitenleri anlattılar.

Peygamber efendimiz, her ihtimâle karşı geceleri, Eshâbını korumak üzere nöbetçiler bırakıyordu. Hazreti Osman’ın tutuklandığı günlerden bir gece, Mikrez yönetiminde elli kişilik bir müşrik gürûhu, İslâm askerlerini uykuda bastırmak üzere saldırdılar. O gece, Muhammed bin Mesleme ve arkadaşları nöbet tutuyorlardı. Gelen küffârı kısa bir mücâdeleden sonra kıskıvrak yakaladılar. Sâdece Mikrez kaçabildi. Esirleri, Resûlullah efendimizin huzûruna getirdiler. Bir kısmı hapsedilip, bir kısmı da affedildiler. Müşrikler, ertesi gece de baskın yapmak istediler fakat yine yakalandılar. Peygamber efendimiz, onları da affedip salıverdi.

İslâm ordusunun, gecegündüz savaşa hazır durumda beklediğini ve her an saldırabileceklerini anlayan küffâr ordusunun kalbine korku düştü. Andlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını görerek, acele bir elçi heyeti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığında seçilen bu hey’ete; “Bu sene Mekke’ye girmemeleri şartıyla andlaşma yapın” denildi.

Sevgili Peygamberimiz, Kureyş elçilerini kabûl buyurdu. Elçilerin ilk istekleri, hapsedilmiş adamlarının bırakılması oldu. Âlemlerin efendisi de; “Mekke’de tutukladığınız Eshâbımı bırakmadığınız müddetçe, bu adamlarınızı salıvermem!” buyurdular. Süheyl; “Doğrusu bize, çok adâletli ve insaflı davrandınız” diyerek, Mekke’de tutuklanan Hazreti Osman’ı ve daha önce hapsettikleri on kadar Eshâbın serbest bırakılmasını sağladı. Bundan sonra, baskın sırasında yakalanıp hapsedilen müşrikler serbest bırakıldı.

Uzun konuşmalardan sonra, andlaşmaya varıldı. Sıra yazılmasına gelmişti. Hazreti Ali kâtip olarak seçildi. Sulhnâmeyi yazmak üzere kâğıt, divit hazırlandı.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Habîbullah efendimiz Hazreti Ali’ye; “Yaz” buyurdu.“Bismillâhirrahmânirrahîm!” Buna Süheyl derhal îtirâz edip; “Yemîn ederim ki, ben Rahmân sözünün ne demek olduğunu bilmiyorum. Böyle yazma; Bismike Allahümme diye yaz! Yoksa barışa yanaşmam!” dedi. Peygamber efendimiz, barışın yapılmasında çok büyük hikmetler görüyordu. Bu sebeple; “Bismike Allahümme de güzeldir” buyurdular ve Hazreti Ali’ye böyle yazmasını emrettiler. Yazıldıktan sonra, Peygamber efendimiz; “Bu, Muhammed Resûlullah’ın, Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaştıkları ve sulh oldukları, şartlarını taraflarca yerine getirmek üzere imzâladığı maddelerdir” buyurduğunda, Süheyl’in, Hazreti Ali’nin elini tuttuğu görüldü ve Peygamber efendimize dönüp; “Yemîn ederiz ki, biz senin Resûlullah olduğunu kabul etseydik, sana karşı gelmez, Kâbe’yi ziyâret etmene engel olmazdık. Bu sebeple, Resûlullah yerine, Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz!” dedi.

Peygamber efendimiz, onu da kabûl buyurarak; “Vallahi siz, beni yalanlasanız da, ben yine hiç şüphesiz Allahü teâlânın Resûlüyüm. İsmimi ve babamın ismini yazdırmak, benim peygamberliğimi gidermez ki. Yâ Ali! Onu sil, Muhammed bin Abdullah yaz” buyurdular.

Resûlullah kelimesinin silinmesine, Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin gönlü râzı olmadı. Bir anda her şeyi unutup; “Yâ Ali! Muhammed Resûlullah yaz, aksi hâlde, bu müşriklerle aramızı ancak kılıç hâlleder!…” dediler. Peygamber efendimiz, Eshâbının bu gayretlerine memnun oldular, fakat mübârek elleriyle susmalarını işâret buyurdular. Hazreti Ali’ye, silinmesini emir buyurunca, o; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Senin bu mübârek sıfatını silmeye elim varmıyor!…” diyerek özür diledi. Sevgili Peygamberimiz orayı göstermesini istedi. Gösterince elinden alıp, kendi mübârek parmağı ile silerek Abdullah’ın oğlu yazdırdı.

Sonra, maddeler yazılmaya başlandı.

1) Andlaşma 10 yıl geçerli olacak, bu zaman içinde 2 taraf birbiriyle harb

2) Müslümanlar bu sene Kâbe’yi ziyâret etmeyecek. Ancak bir sene sonra ziyâret

3) Kâbe’yi ziyârete gelen Müslümanlar, üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu silâhından başka silâh

4) Müslümanlar Kâbe’yi tavaf ederken, Mekkeli müşrikler Kâbe’den dışarı çıkıp onların serbestçe tavâf yapmalarını sağlayacaklar.

5) Kureyşlilerden Müslüman olan bir kimse, velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse, iâde edilecek, Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek, Mekke’ye giderse iâde edilmeyecektir. Hazreti Ömer bu madde için; “Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye sorunca; sevgili Peygamberimiz gülümseyerek; “Evet. Bizden onlara gidecek olanları Allahû teâlâ bizden uzak etsin!”

6) Eshâbdan biri, hac veya umre yapmak niyetiyle Mekke’ye gelse, canı ve malı emniyette

7) Müşriklerden biri, Şam’a, Mısır’a veya başka yere giderken Medîne’ye uğrarsa, onun da canı, malı emniyette

8) Diğer Arab kabîleleri, istedikleri tarafın himâyesine girebilecekler. Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklardı.

Sıra andlaşmanın imzalanmasına gelmişti. O sırada ayaklarındaki zincirleri sürükleye sürükleye İslâm ordusuna doğru bir kimsenin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaştı, yaklaştı; “Beni kurtarın!…” diyerek bağırdı. Bu sesi işiten Kureyş hey’eti reîsi, derhal yerinden fırladı. Eline aldığı dikenli ağaç dalını, onun başına yüzüne vurmaya başladı. O, bütün gayretini toplayarak kendini ‘Resûlullah efendimizin mübârek dizleri dibine attı ve; “Kurtar beni yâ Resûlallah!” diye yalvardı. Bu, Mekke’de müslümanlıkla şereflendiği için, babası tarafından zincire vurulmuş bir müslümandı. Her gün ağır işkenceler edilir, putlara tapmaya zorlanırdı. Müşriklerin, Hudeybiye’ye gitmesinden faydalanarak, zincirlerini koparmış, kimseye görünmeden Mekke’den çıkıp, müslümanların arasına kendini atmıştı. Hidâyete eren bu mübârek kimse, müşrik hey’etinin reîsi Süheyl’in oğlu Ebû Cendel hazretleriydi. Süheyl, Peygamber efendimize, oğlu Ebû Cendel’i göstererek; “Biraz önce yazdığımız andlaşma gereğince, bana iâde edeceğin ilk adam budur!” dedi.

Peygamber efendimiz ve sahâbîler çok müteessir olmuşlardı. Herkes, Resûlullah efendimizin ne cevap vereceğini merakla bekliyorlardı. Bir tarafta sulhnâme, bir tarafta işkence altında bulunan bir sahâbî… Âlemlerin efendisi, Süheyl’e; “Biz, bu sulhnâmeyi daha imzalamadık!” buyurdu. Süheyl; “Yâ Muhammed! Andlaşmanın maddelerini, oğlum daha buraya gelmeden önce yazıp bitirmiştik. Eğer oğlumu iâde etmezsen, ben de hiç bir zaman sulhnâmenin altını imzalamam!” diye inâd etti.

Peygamber efendimiz; “Onu benim hâtırım için andlaşmanın dışında tut” buyurdu ise de müşrikler bunu kabûl etmediler. Süheyl bin Amr, oğlunu çeke çeke götürürken, Ebû Cendel; “Yâ Resûlallah! Ey Müslüman kardeşlerim!… Müslüman olmakla şereflenip size ilticâ ettiğim hâlde, beni müşriklere mi teslîm ediyorsunuz. Bana her gün dayanılmaz işkencelerin yapılmasını mı revâ görüyorsunuz? Yâ Resûlallah! Dînimden döndürsünler diye mi beni iâde ediyorsunuz?!…” diye feryâd ediyordu.

Bu içler acısı yalvarışa dayanmak çok zordu. Gönülleri yaralanan sahâbîler, ağlamaya başladılar. Merhamet deryâsı, sevgili Peygamberimizin de mübârek gözleri dolmuştu. Süheyl’in yanına varıp; “Gel etme! Onu bana bağışla!” diye ricâ etti. Fakat Süheyl; “İmkansız bağışlamam!” diye cevap verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; “Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret! Sana yapılanlara katlan! Bunların mükâfatını Allahü teâlâdan dile. Allahü teâlâ, sana ve senin gibi zayıf ve kimsesiz müslümanlara muhakkak bir genişlik, bir çıkar yol ihsân edecektir” buyurarak tesellî eyledi ve;

“Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz” buyurdu.

Bu içler acısı hâdiseye, heyetteki müşrikler bile dayanamamış ve; “Ey Muhammed! Ebû Cendel’i senin hâtırın için biz himâyemize alıyoruz. Ona, Süheyl’in işkence yapmasına meydan vermeyeceğiz!” demişlerdi. Bundan sonra Resûlullah efendimiz ve Eshâb-ı kirâm biraz rahatladılar. (Süheyl bin Amr, Mekke’nin fethinden sonra müslüman olup Eshâb-ı kiramdan oldu.)

Sulhnâme 2 suret yazılıp, taraflarca imzalandı. Müşrikler karargâhlarına döndüler. Müslümanların aleyhlerinde gibi görünen bu maddeler için, Kureyş hey’eti çok sevinçli idi. Aksine bu sulhnâme büyük bir zaferdi ve bu maddeler müslümanların lehine idi. Her şeyden önce, müslümanların bir devlet olduğunu kabul ediyorlardı. Mekke’den bir müşrik, ticâret veya başka bir şey için Şam’a, Mısır’a giderken Medîne’ye uğrasa, canı malı emniyette olacaktı. Böylece müşrikler Müslümanların  yaşayışlarını  yakından  görecek,  İslâm’ın  adaleti,  Eshâbın  birbirlerine  olan güzel davranışları karşısında hayran kalacak ve İslâmiyet’i seveceklerdi. Neticede müslüman olup sahâbîlerin safları arasına katılacaklardı.

On sene devam etmesi gereken bu andlaşma ile, Müslümanlar çoğalacaklar, güçleneceklerdi. İslâmiyet her tarafa yayılacaktı.

Ancak; “Kureyşlilerden biri, müslüman olup Medîne’ye sığınmak isterse, iade olunacak” maddesi için, Peygamber efendimiz müteessir olmuşlar ve; “Allahü teâlâ, onlar için, elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” buyurmuşlardı…

Artık müşriklerle yapılacak bir iş kalmamıştı. Resûl-i ekrem; sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Eshâb-ı kirâma; “Kalkınız! Kurbanlarınızı kesiniz. Başlarınızı tıraş ettikten sonra ihrâmdan çıkınız” buyurdular. Peygamber efendimiz, herkesten önce kurbanını kesti. Sonra kendisini berberi Hırâş bin Ümeyye hazretleri tıraş etti. Eshâb-ı kirâm, o mübârek saçları daha yere düşmeden havada kapıştılar ve bereketlenmek için sakladılar. Sahâbîler de kurbanlarını kesip, bir kısmı saçlarını kazıttı, bir kısmı kısalttırdı.

Hudeybiye’de 20 gün kadar kalınmıştı. Peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte Medîne’ye dönmek üzere hareket ettiler. Yolda Allahü teâlâ, Peygamber efendimize Fetih sûresini vahyederek, nîmetini ve yardımlarını tamamlayacağını müjdeledi.

Kâinatın sultânı sallallahü aleyhi vesellem, muzaffer olarak nûrlu Medîne’yi teşrif ettiği günlerde, Kureyş’in Sakîf kabîlesinden Ebû Basîr, Müslüman olmakla şereflenmişti. Müşriklerin arasında yaşayamayacağını anlayan Ebû Basîr, yaya olarak Medîne’ye geldi. Hudeybiye andlaşmasının gereği olarak da Medîne’den ayrılıp, Kızıldeniz sahilindeki Îs denilen yere yerleşti.

Burası, Kureyş müşriklerinin Şam’a gittikleri ticâret yolu üzerinde bulunuyordu. Bundan sonra, Kureyş’ten müslüman olanlar Mekke’yi terkedip, Medîne’ye değil, Îs’e, Ebû Basîr’in yanına gittiler. Bunlardan ilki Ebû Cendel hazretleriydi. Artık bunun arkası devâm etti. 50 kişi, 100 kişi, 200, 300 kişi oldular. Kureyş kervanı Şam’a giderken buradan geçmek mecbûriyetinde kalıyorlardı. Ebû Basîr hazretleri yanındaki müslümanlarla, buradan geçen müşrikleri yakalıyor ve müslüman olmalarını istiyorlardı. Müslüman olmayanlarla çarpışıp, onları güç durumda bırakıyorlardı.

Mekkeli müşrikler, artık Şam ticâret yollarının kesildiğini görüp, Medîne’ye bir hey’et gönderdiler. Hudeybiye sulhnâmesinin, “Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse iâde edilecek!…” maddesinin kaldırılması için yalvardılar. Peygamber efendimiz merhamet buyurup, onların bu isteklerini kabûl ettiler. Böylece Kureyşlilerin Şam ticâret yolları açılmış oldu. Müslümanlar da sabretmelerinin karşılığında Medîne’ye Peygamber efendimizin yanına geldiler.

 

Buhârî, “Megâzi”, 35; Ebu Dâvûd, “Cihâd”, 168; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 323; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 307;

Vâkıdî, el-Megazî, II, 608; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 97-98.

 

Kudûmün rahmet-i zevk u safâdır yâ Resûlallâh

Zuhûrrun derd-i uşşâka devâdır yâ Resûlallâh

 

Nebî idin dahî Âdem dururken mâ ü tîn içre

İmâm-ı enbiyâ olsan revâdır yâ Resûlallâh

 

Kemâl-i zümre-i kümmel senin nûrunla olmuştur.

Vücûdun mazhar-ı tâm-ı Hudâdır yâ Resûlallâh

 

Seninle erdiler zâta dahi envâ-ı lezzâta

İşin erbâb-ı hâcâta atâdır yâ Resûlallâh

 

Hüdâyîye şefaat kıl eğer zâhir eğer bâtın

Kapına intisâb etmiş gedâdır yâ Resûlallâh!

  AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ

 

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler