Habeşistan’daki müslümanlar; “Mekke’de, müşriklerle müslümanlar anlaşma yapmışlar!” diye yanlış haber aldılar. Bunun üzerine “Bizim hicretimiz, yerimizi ve yurdumuzu terketmemiz, müşriklerin düşmanlığı yüzündendir. Artık onların düşmanlığı dostluğa çevrilmiştir. Öyle ise gidip, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin hizmetiyle şereflenelim” diye düşündüler. Bu sebeple Habeş hükümdârından izin alarak Mekke’ye geldiler. Fakat aldıkları haberin yanlış olduğunu öğrendiler. Sonra, Peygamber efendimizin huzûruna gelip; Habeşistan’ın suyunun, havasının ve meyvelerinin kuvvet verdiğini; dört tâne ibâdethâne bulunduğunu, her gün bu yerlerde develer, koyunlar kesildiğini, fakirlerin ve gariblerin dâvet edilip hoş tutulduğunu, hükümdarlarının kendilerini ziyâret edip emân verdiğini ve sıkıntılarının giderildiğini uzun uzun anlatıp, memnuniyetlerini bildirdiler.

Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân Mekke’ye gelince, müşrikler yine ezâ ve cefâya başladılar. Zulümleri gittikçe arttı. Her türlü işkenceyi hiç çekinmeden yapıyorlardı. Bir gün Hazreti Osman; “Yâ Resûlallah! Habeşistan’ı iyi bir ticâret yeri olarak gördüm. Bir aylık ticâret çok kazanç hâsıl eder. Allahü teâla hicret yeri tâyin edinceye kadar, müslümanlar için bundan daha iyi bir yer olamaz. Hiç olmazsa mü’minler, Kureyş’in cefâsından kurtulur. Necâşi’nin bize çok lütufları ve hayli iyilikleri vardır” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Tekrar Habeşistan’a dönün ki, Allahü teâlânın ismiyle mahfûz olasınız” buyurdu.

Hazreti Osman; “Yâ resûlallah! Eğer siz, oraya teşrif etseniz, onlar belki müslüman olurlar. Ehl-i kitap olduklarından, çabuk İslâm’a gelirler ve yardımlarını esirgemezler” deyince, sevgili Peygamberimiz; “Ben, huzûr ve rahata me’mur olmadım. Hicret husûsunda Allahü teâlânın emr-i şerîfini bekliyorum. Nasıl emrolunur ise öyle amel ederim” buyurdu.

Bir rivâyete göre yüz bir kişilik bir kâfile ikinci defâ Habeşistan’a doğru yola çıktı. Bu kâfilenin başına, Ca’fer bin Ebî Tâlib hazretleri tâyin edilmişti. Sağ-sâlim Necâşi’nin ülkesine vardılar. Habeşistan’da karşılaştıkları hâdiseleri, sevgili Peygamberimizin muhterem zevcesi Ümmü Seleme radıyallahü anhâ şöyle anlattı:

Habeşistan’a vardığımız zaman, orada çok iyi bir komşuya tesadüf ettik. Bu komşu, Melik Necâşi idi. Kendisi her arzumuzu yerine getirdi. Dînimizin emirlerini istediğimiz gibi yapabiliyorduk. Allahü teâlâya serbestçe ibâdet edebiliyor, hiç eziyete uğramıyorduk. Hiçbir kötü söz duymuyorduk.”

Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca, Habeşistan melikine iki elçi göndermeye karar verdiler. Necâşi’ye son derece kıymetli hediyeler hazırladılar. Necâşi’nin çok sevdiği Mekke’nin meşîn derisinden bolca hazırlandı. Necâşi’nin din adamlarına, devlet erkânına hediyeler ayrıldı. Bu işe, Abdullah bin Ebî Rebîa ile Âmr bin Âs vazifelendirildi.. Bu iki elçiye, Necâşi’nin huzûrunda neler söyleyecekleri öğretildi. Onlara; “Hükümdar ile konuşmadan evvel, onun patriklerine ve kumandanlarının her birine hediyelerini veriniz. Sonra Necâşi’ninkini takdim ediniz. Bu işi yaptıktan sonra, oradaki müslümanların size teslimini isteyiniz. Necâşi’nin müslümanlar ile görüşüp konuşmasına meydan vermeyiniz.” Denildi.

Elçiler, Habeşistan’a geldiler. Devlet erkânını görüp hediyelerini verdikten sonra, her birine; “Bizim içimizde birtakım insanlar türedi. Bunlar, bizim ve sizin bilmediğimiz yeni bir din uydurdular. Bu gelenleri, kendi yurtlarına götürmek istiyoruz. Hükümdârınızla, onlar hakkında görüştüğünüz zaman, gelenlerle görüşülmeden bize teslîm edilmelerini te’min için çalışınız. Bu kimselerle en çok meşgûl olabilecek olanlar, onların, öz ana-babaları ve komşularıdır. Onlar bunları gâyet iyi bilirler.” Dediler. Patrikler, bu teklifi kâbul ettiler. Sonra, Mekkeli elçiler, Necâşi’nin hediyelerini takdim ettiler. Melik Necâşi hediyeleri kabûl edip, onları dâvet ederek bir müddet görüştü.

Elçiler, Necâşi’ye şöyle söylediler: “Ey Melik! İçimizden birtakım kimseler sizin memleketinize iltîca etmişlerdir. Bu gelenler, kendi milletlerinin dînini terk ettikleri gibi, sizin dîninize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun, uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz. Bu dîni bilmiyoruz. Bizi bunların mensup oldukları milletin eşrâfı size gönderdi. Bu eşrâf, sizin memleketinize ilticâ eden adamların babaları ve kendi öz akrabâlarıdır. İstekleri, gelenlerin iâde edilmesidir. Çünkü onlar, bunların hâllerini daha yakından tanır. Onların kendi öz dinlerinde hoş görmediklerini daha iyi bilirler..” Gerek Âmr bin Âs, gerekse Abdullah bin Ebî Rebîa’nın en çok arzu ettikleri şey; Necâşi’nin bu sözleri dinleyerek, arzularına uygun hareket etmesiydi. Elçiler, bu sözleri söyledikten sonra, Necâşi’nin patrikleri söz alıp, şöyle demişlerdi:

“Bunlar çok doğru söylediler. Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgûl olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler. Onun için siz bu adamları teslîm ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler.”

Melik Necâşi bu sözlere çok kızdı; “Vallahi hayır! Ben bu adamları teslîm etmem. Bana iltîca eden, memleketime gelen adamlara hıyânet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim ülkeme gelmişlerdir. Onun için, gelen muhâcirleri sarayıma dâvet eder, onlara bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim. Eğer muhâcirler, bunların dedikleri gibi iseler, onları gelenlere verip, kendi milletlerine iâde ederim. Öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça iyilik ederim.” dedi. Daha önceleri Necâşi, semâvi kitapları incelemişti. Muhammed aleyhisselâmın gelme zamânının yakın olduğunu, kavminin O’na yalancı deyip inanmayacaklarını ve Mekke’den çıkaracaklarını biliyordu.

Necâşi, Mekkeli elçilere; “İnandıkları kimdir?” diye sordu. Onlar da; “Muhammed’dir” dediler. Necâşî, bu ismi işitince, O’nun peygamber olduğunu anladı ve belli etmedi. Gelenlere tekrar sordu: “O’nun dîni ve mezhebi nedir ve neye dâvet eder?” Amr; “O’nun mezhebi yoktur” dedi. Necâşî; “Mezhebini dînini bilmediğim, bana sığınan bir topluluğu nasıl teslîm ederim? Meclis kuralım. Onları da getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin durumu belli olsun. Onların da dînini bileyim” dedi. Müslümanları saraya dâvet ettiler.

Müslümanlar önce kendi aralarında istişâre ettiler (görüştüler) ve; “Habeş hükümdârının hoşuna gidecek ve mîzaclarına uygun olacak şekilde neler söyleyelim” diye konuştular. Hazreti Cafer; “Vallahi bizim bu husustaki bildiklerimiz, Peygamberimizin bize buyurduğundan ibârettir. Netice neye varırsa râzıyız.” buyurdu. Hepsi kabûl ettiler ve sâdece Hazreti Cafer’in konuşması için ittifak edip, Necâşî’nin huzûruna geldiler. Melik Necâşî de âlimlerini topladı. Büyük bir dîvan kuruldu. Sonra muhâcirleri getirdiler. Müslümanlar, geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler. Necâşî onlara; “Neden secde etmediniz” diye sorunca; “Biz, Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz. Peygamber efendimiz, bizi, Allahü teâlâdan başkasına secde etmekten men edip; “Secde, yalnız Allahü teâlâya mahsusdur” buyurdu” dediler.

Necâşî, muhâcirlere; “Ey huzûruma gelmiş olan topluluk! Bana söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccâr değilsiniz, bir isteğiniz de yok. Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Neden memleketiniz halkından buraya gelenlerin selâm verdiği gibi selâm vermiyorsunuz?” dedi. Ca’fer radıyallahü anh;

“Ey Hükümdar! Ben önce, üç söz söyliyeceğim. Eğer doğru söyler isem, beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın. Her şeyden önce emret ki, şu adamlardan yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun!” dedi. Amr bin Âs ; “Ben konuşayım” dedi. Necâşî; “Ey Ca’fer, önce sen konuş” dedi. Hazreti Ca’fer; “Benim, üç sözüm var. Şu adama sorunuz. Biz, yakalanıp efendilerimize iâde edilecek köleler miyiz?” dedi. Necâşî; “Ey Amr! Onlar köle midirler?” diye sordu. Amr; “Hayır! Onlar köle değil, hürdürler!” dedi. Hazreti Ca’fer; “Acabâ biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dökülenlere iâde edileceğiz” dedi. Necâşî, Amr’a; “Bunlar, haksız yere birini mi öldürdüler!” diye sorunca, Amr; “Hayır, bir damla bile kan dökmediler” dedi. Hazreti Ca’fer, Necâşî’ye; “Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardı?” dedi. Necâşî; “Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pek çok altın bile olsa, borçları varsa, onu ben ödeyeceğim, söyleyin” dedi. Amr; “Hayır, bir kırat (bir para birimi) bile yok!” dedi. Necâşî; “O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz?” diye sorunca, Amr; “Onlar ile biz, bir dinde ve bir yolda idik. Onlar, bunları bıraktılar. Muhammed’e ve dînine uydular” dedi. Necâşî, Ca’fer’e; “Siz, bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dîninden ayrıldığınıza, benim dînimde de olmadığınıza göre, sizin inandığınız bu din nasıldır? Hakkında bilgi verir misiniz!” diye sordu.

Hazreti Ca’fer; “Ey Hükümdâr! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan leşi yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabâlarımızla münâsebetlerimizi keser, komşularımıza iyi davranmazdık. Kuvvetlilerimiz, zayıflara zulmeder ve merhamet nedir bilmezlerdi. Allahü teâlâ bize, kendimizden; doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar, bu vaziyette kaldık. O peygamber bizi, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmaya, O’na ibâdete, bizim ve atalarımızın tapına geldiği taşları ve putları bırakmaya dâvet etti. Doğru sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi, akrâbalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malına el uzatmaktan, nâmuslu kadınlara iftîrâ etmekten bizi sakındırdı. Bize, Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi emretti. Biz de kabûl ettik ve Allahü teâlâdan ne getirmişse hepsine inandık ve söylediklerini yerine getirdik. Allahü teâlâya ibâdet ettik. O’nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl bildik ve öyle amel ettik. Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, zulmetti. Bizi, dînimizden döndürüp, Allahü teâlâya ibâdetten vazgeçirip, tekrar putlara tapmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bize zulm ettiler. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle dînimizin arasına girdiler ve bizi dînimizden ayırmak istediler. Biz de yurdumuzu, yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık. Seni, başkalarına tercih ettik. Senin himâyene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız” dedi. Hazreti Ca’fer konuşmasına şöyle devâm etti:

“Selâm verme işine gelince, biz seni Resûlullah’ın selâmı ile selâmladık. Birbirimize de öyle selâm veririz. Cennettekilerin selâmlarının da bu şekilde olduğunu Peygamber efendimiz haber verdi. Bunun için yüce zâtınızı öyle selâmladık. Peygamber efendimiz insanlara secde edilmeyeceğini buyurduğu için, Allahü teâlâdan başkasına secde etmekten Allahü teâlâya sığınırız.

Necâşî; “Sen, Allah’ın bildirdiklerinden biraz biliyor musun?” diye sordu. Hazreti Ca’fer; “Evet” deyince, Necâşî; “Onu bana oku” dedi. Hazreti Ca’fer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumaya başladı. (Ankebût ve Rum sûrelerinden okuduğu da bildirilmiştir.) Necâşî ağlıyordu. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı. Râhipler de ağladı. Necâşî ve râhipler; “Ey Ca’fer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha oku” dediler. Hazreti Ca’fer, Kehf sûresinin başından itibâren okudu ki, meâlen; “Kâfrleri (yüce) katından sâdır olan en çetin bir azâb (cehennem) ile korkutmak, salih amel işleyen mü’minleri de içinde ebedî olarak kalacakları güzel bir ecir (Cennet) ile müjdelemek, “Allahü teâlâ çocuk edindi” diyenleri korkutmak için lâfzında bir bozukluk, mânâsında bir tezât kılmadığı, (ifrat ve tefrîtten uzak olan) dosdoğru kitabı (Kur’ân-ı kerîmi) kuluna (Muhammed aleyhisselâma) indiren Allahü teâlâya hamd olsun. Ne onların (Allahü teâlâ çocuk edindi diyenlerin), ne de atalarının buna (o söze) dâir hiçbir ilimleri yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz, büyük bir küfür (şirk) oldu. Onlar ancak yalan söylerler.

(Ey Resûlüm!) Bu Kur’ân-ı kerîme inanmazlarsa, hüzün ve gadabla arkalarından kendini helâk mı edeceksin! Biz yeryüzünde olanları (mâdenler, hayvanlar ve bitkileri) yer ehlinin; hangisinin ameli sâlihdir (hangisi dünyâ arzularını terk etmiştir) imtihan edelim diye zînet kıldık…” (el-Kehf 18/1-7.) buyuruluyordu. Necâşî kendisini tutamayarak; “Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur. Mûsa ve İsâ da (aleyhimüsselâm) onunla gelmiştir.” Dedi. Kureyş elçilerine dönerek; “Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslîm eder, ne de bunlar hakkında bir kötülük düşünürüm.” Dedi. Abdullah bin Ebî Rebîa ile Amr bin Âs, Necâşî’nin huzûrundan çıktılar.

Amr, Abdullah’a; “‘yemin ederim ki, onların bir kabahatini Necâşî’nin yanında ortaya koyup, köklerini kazıtayım da gör” dedi. Arkadaşı, Amr’a; “Onlar bize muhâlefet ediyorlarsa da iyi kötü akrabâlığımız var, bunu yapma” dedi. Amr; “Onların, İsa aleyhisselâmı, bir kul olarak bildiklerini Necâşî’ye ihbâr edeceğim” dedi.

Ertesi günü, Necâşi’nin yanına varıp; Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu İsâ’ya (aleyhisselâm) ağır sözler söylüyorlar. Onlara adam gönderip, İsâ aleyhiselâm için ne söylediklerini bir sor dedi. Necâşî, Hazreti İsâ hakkındaki telâkkîlerini sormak üzere müslümanlara adam gönderdi. Tekrar geldiler. Birbirlerine; “İsâ aleyhisselâm hakkında sorarlarsa ne cevap vereceğiz” dediler. Hazreti Ca’fer; “Vallahi Hazreti İsâ hakkında Allahü teâlânın buyurduğunu, Peygamber efendimizin bize getirdiğini söyleriz” dedi.

Necâşî’nin huzûruna çıkınca, Necâşî; “Siz Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm hakkında ne diyorsunuz.?” diye sordu. Hazreti Ca’fer; “Biz İsâ aleyhisselâm hakkında, Peygamber efendimizin bize Allahü teâlâdan getirip tebliğ eylediğini söyleriz. O’nu, Allahü teâlânın kulu ve resûlü olduğunu, dünyâdan ve erkeklerden vaz geçerek, Hak teâlaya bağlanmış bir afîfe olan Hazreti Meryem’e Allahü teâlânın ilkâ eylediği kelimesi olduğunu kabûl ederiz. Meryem oğlu İsâ’nın hali, şânı bundan ibarettir. Hazreti Âdem’i topraktan yarattığı gibi, İsâ aleyhisselâmı da babasız yaratmıştır deriz” deyince, Necâşi, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve; “Yemin ederim ki, Meryem oğlu İsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark yoktur.” dedi.

Necâşî bunu söylediği zaman, etrafındaki hükûmet erkânı ve kumandanları, aralarında fısıldaşmaya ve homurdanmaya başladılar. Necâşî bunu görünce, onlara; “Yemin ederim ki siz ne derseniz deyin, ben bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum” dedi. Sonra müslüman muhâcirlere dönerek; “Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki, O, Allahın Resûlüdür. Zâten biz, O’nu İncîl’de görmüştük. O Resûlü, Meryem oğlu İsâ da haber verdi. Vallahi eğer O, buralarda olsaydı, gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecâvüzden uzak, emniyet ve huzûr içinde yaşayınız. Size kötülük edeni helâk ederim. Bana dağ kadar altın verseler sizlerden birini üzüntüye sokmam” dedi.

Necâşi, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeler için; “Benim bunlara ihtiyâcım yoktur! Başkalarının gasp ettiği bu mülkümü, Allahü teâla bana geri verirken ve halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı” diyerek hediyelerini iâde etti. Kureyş elçileri, Necâşi’nin huzurundan elleri boş döndü. Bahtiyar Necâşî de İslâmiyeti seçmiş, Eshâb-ı kirâmı ziyadesiyle sevindirmişti.

 

İbn İshâk, es-Sîre, s, 195; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 332-334.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler