Hicretin ikinci senesi idi. Fahr-i kâinat sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin kızı Hazreti Fâtıma, on beş yaşına gelmişti.

Bir gün Hazreti Fâtıma, bir hizmet için Resûl-i ekrem efendimizin huzûruna girmişti. Resûlullah efendimiz, kerîmelerinin evlenme çağına eriştiğini müşahede ettiler. O günden sonra, Fâtımatüz-Zehrâ vâlidemizi pek çok kimse istedi. Resûl aleyhisselâm, bunlara iltifat etmeyip; “Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır” buyurdu.

Bir gün Ebû Bekr, Ömer ve Sa’d bin Mu’âz mescidde oturup; “Hazreti Fâtıma’yı, Hazreti Ali’den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat olunmadı” diye konuştular. Hazreti Sıddîk; “Zannederim ki, Ali’ye nasîb olur. Gelin ziyâretine gidelim ve bu mes’eleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse yardımda bulunalım” dedi. Sa’d da; “Yâ Ebâ Bekr! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk, biz de sana arkadaş olalım” dedi. Üçü birden mescidden çıkıp, Hazreti Ali’nin evine gittiler. Hazreti Ali, devesini alıp gitmiş, Ensârdan birinin hurmalığına su veriyordu. Onları görünce, karşılayıp hâl ve hatırlarını sordu. Hazreti Ebû Bekr; “Yâ Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resûl-i ekrem katında hiç kimseye nasîb olmamış bir mertebedesin. Hazreti Fâtıma’yı herkes taleb etti. Hiç kimseye iltifât olunmadı. Sana nasîb olacağını zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin?” diye sordu.

Hazreti Ali bunu işitince, mübârek gözleri yaşla doldu ve; “Yâ Ebâ Bekr! Beni ziyâdesiyle yaktın. Ona benden başka rağbet eden yoktur. Lâkin elimin darlığı buna mânidir” dedi. Hazreti Ebû Bekr; “Böyle söyleme. Allahü teâlâ ve Resûlünün yanında, dünyâ bir şey değildir. Buna fakirlik mâni olamaz. Var, taleb eyle” dedi.

Hazreti Ali buyuruyor ki; “Resûlullah’ın huzûruna utanarak ve sıkılarak girdim. Resûlullah’ın bütün heybet ve vakârı üzerinde idi. Huzûrunda oturdum ve konuşmaya kâdir olamadım. Resûlullah efendimiz; “Niçin geldin, bir ihtiyâcın mı var?” buyurdu. Sustum. “Her hâlde Fâtıma’yı istemeye geldin” buyurunca; “Evet” diyebildim. (Peygamber efendimiz, Hazreti Fâtıma’ya Hazreti Ali’nin kendisini istediğini duyurdu. O da sustu.) Peygamber efendimiz; “Fâtıma’ya mihr olarak verecek neyin var?” buyurdular. “Yanımda ona verilecek bir şeyim yok yâ Resûlallah” dedim. “Sana vermiş olduğum Hutamî zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu?” buyurdular. “Yanımdadır” deyince; “Onu sat ve parasını bana getir. Mihr olarak o kâfdir” buyurdular. Başka bir rivâyette de; “Resûlullah efendimiz, Hazreti Ali’ye; “Yanında neyin var” buyurduğunda; “Atım ve zırhlı gömleğim var” diye cevap vermiş, Resûlullah efendimiz de; “Atın sana lâzım olur, fakat zırhını sat” buyurmuştu. Başka bir rivâyette de; “Yâ Ali git kendine bir ev kirala” buyurdu.

Hazreti Ali, evleninceye kadar Peygamber efendimizle beraber oturuyordu. Peygamber efendimizin emirleri üzerine, Mescid-i Nebevî yakınında, Hazreti Aîşe’nin odasının karşısında bulunan Hârise bin Nu’mân’ın evini kiraladı. Zırhını da, Hazreti Osman efendimize 480 dirheme sattı. Hazreti Osman, zırhı satın aldıktan sonra, hediye olarak geri verdi.

Hazreti Ali, zırh ve dirhemlerle Peygamberimizin yanına gelince, Peygamber efendimiz, Hazreti Osman’a çok hayr duâ ettiler ve; “Osman, Cennet’te benim refikindir” buyurdular. Sonra Bilâl-i Habeşî’yi çağırdı ve paranın bir kısmını vererek; “Bu parayı al, çarşıya çık! Biraz gül suyu, geri kalan para ile de bal al ve Mescid’in bir kenarında temiz bir kab içinde su ile eziniz. Bal şerbeti yapınız ki, nikâh kıyıldıktan sonra içelim. Ensâr ve Muhâcirlerden mevcut bulunan Eshâbımı mescide dâvet et ve Fatma ile Ali’nin nikâhlarının kyılacağını halka ilân et” diye emretti.

Bilâl-i Habeşî, dışarı çıkıp Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma’nın nikâhlarının kıyılacağını halka îlân etti. Eshâb-ı kirâm, Mescid-i Nebevî’ ye gelerek, içini dışını doldurdular. Peygamber efendimiz ayağa kalkarak şu hutbeyi okudular: “Bütün hamd ve şükür, âlemlerin Rabbine mahsustur. O, verdiği nimetlerle öğülen, sonsuz kudretinden ve kuvvetinden dolayı ibâdet edilen, azâb ve hesâbından korkulan, hüküm ve fermânı yeryüzünde ve göklerde hâkim olandır. Mahlûkâtı kudretiyle yaratan, adaletli hükümleriyle bunları birbirinden ayıran, insanları (İslâm) dîni ve peygamberi Muhammed (aleyhisselâm) ile şereflendiren O’dur…

Allahû teâlâ bana, kızım Fâtıma’yı Ali bin Ebî Tâlib’e nikâhlamamı emretti. Şimdi sizi şâhid tutuyorum ki, (Allahü teâlânın emriyle) 400 miskâl gümüş mihr ile Fâtıma’yı, Ali bin Ebî Tâlib’e nikahladım. Rabbimkendilerinin varlıklarını bir araya getirsin ve bunu kendilerine mübârek kılsın. Nesillerini temiz ve rahmete anahtar, hikmete mâden, ümmet-i Muhammed’e emin kılsın. Söyleyeceğim bundan ibarettir. Rabbimden kendim ve sizin için mağfiret dilerim.”

Hazreti Ali de kalkarak şu kısa hutbeyi okudu: “…Huzûrunda bulunduğumuz Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederim ki, mübârek kerîmeleri Fâtıma’yı 400 miskâl gümüş mihrle bana nikâhlamıştır. Ey din kardeşlerim! Şüphesiz Peygamber efendimizin buyurduklarını işittiniz ve şâhid oldunuz. Ben de buna şâhid ve râzıyım. Aynen kabul ediyorum. Allahü teâlâ hepimizin sözlerine şâhiddir, hepimize vekildir.”

Nikâh akdi bittikten sonra, Peygamber efendimiz tâze hurma getirttiler ve; “Haydi bu hurmadan alınız, yiyiniz” buyurdular. Herkes alıp yediler. Sonra Hazreti Bilâl bal şerbeti dağıttı, onu da içtiler ve bütün sahâbîler; “Bârekellahü fî kümâ ve aleykümâ ve ceme’a şemlekümâ” diye duâ ettiler.

Hazreti Fâtıma, nikâhtan sonra ağlıyordu. Peygamber efendimiz onun yanına geldi ve; “Ey Fâtıma! Sana ne oldu ki ağlıyorsun? Allahü teâlâya yemin ederim ki, seni, isteyenlerin en âlimine, hilim ve akıllılıkta en üstününe ve ilk müslüman olanına nikâhladım” buyurdu. Hazreti Fâtıma; “Babacığım! Evlenen her kızın mihri altın ve gümüşle takdir ve tâyin ediliyor. Benim de mihrim böyle takdir edilirse, seninle diğerleri arasında ne fark olur. Kıyamet günü sen, mü’minlerin günahkârlarından ne kadar kimseye şefâatte bulunursan, ben de onların hanımlarına şefâatte bulunmak istiyorum. Murâdım budur” dedi.

Allahü teâlâ, Hazreti Fâtıma’nın bu dileğinin kabûl edildiğini bildirince, Resûlullah efendimiz; “Yâ Fâtıma, peygamber çocuğu olduğunu belli ettin” buyurdular.

Hazreti Ali buyurdu ki: “Bu işlerin üzerinden bir ay geçmişti. Bu hususta mecliste hiç söz olmadı. Ben de hicâbımdan yâni utandığımdan ağzımı açamadım. Ama Resûlullah efendimiz, bâzan beni tenhâda gördükleri zaman; “Senin hâtûnun ne iyi hanımdır. Sana müjdeler olsun ki, o, âlemdeki hâtûnlann seyyidesidir” buyururlardı. Bir ay sonra Ali’nin kardeşi Hazreti Ukayl; “Yâ Ali! Bu akd-i izdivâc ile mesrûr olduk. Lâkin murâdım odur ki, bu iki mes’ûd birbirine yakın olalar” deyince, Hazreti Ali; “Benim de muradım odur, lâkin hicâb ediyorum” dedi. Hazreti Ukayl, Ali’nin elini tutup, Peygamber efendimizin hânesine varınca, Resûlullah’ın câriyesi Ümmü Eymen’e rastladılar. Durumu ona söylediler. Ümmü Eymen de; “Bu husus için sizin gelmeniz lâzım değildir. Biz ezvâc-ı tâhirât ile ittifak edip, size haber veririz. Zîrâ bu hususta hâtûnların sözü dinlenir” dedi. Ümmü Eymen, bu hâli Resûlullah’ın hanımlarına söyledi. Diğer ezvâc-ı tâhirât, Hazreti Aîşe’nin hânesine geldiler. Hazreti Hadîce’yi anarak; “Eğer o hayatta olsaydı, bize bir endişe olmaz idi” dediler. Resûlullah efendimiz ağladı ve buyurdu ki: “Hadîce gibi hâtûn hani? Halk beni yalanlarken o tasdik etti ve bütün malını benim yoluma sarf etti. Dîn-i İslâm’a çok yardım etti. Hayâtında, Hak teâlâ bana emretti ki, Hadîce’ye müjde ver: Cennet’te onun için zümrütten bir köşk yapılmıştır.”

Resûlullah efendimizin zevceleri, Hazreti Ali’nin murâdını arz ettiler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, Ümmü Eymen’e, Hazreti Ali’yi dâvet etmesini emretti. Ali gelince, meclisteki hanımlar kalkıp gittiler. Hazreti Ali başını önüne eğip oturdu. Resûlullah; “Zevceni ister misin yâ Ali?” buyurdu.

Ali radıyallahü anh; “Evet yâ Resûlallah! Anam ve babam sana fedâ olsun” dedi. Resûl-i ekrem efendimiz, Esma binti Umeys’e; “Git, Fâtma’nın evini hazırla” buyurdu. Esmâ, Hazreti Fâtıma’nın gelin gideceği eve gitti. Bir minder yeni meşinden, bir minder yamalı meşinden, bir minder de hasırdan yapıp, içlerini hurma lifi ile doldurdu. Resûlullah efendimiz yatsı namazından sonra Fâtıma’nın evine gelip yapılanları gözden geçirdi.

Peygamberimiz, Hazreti Ali’nin getirdiği paranın üçte ikisiyle yiyecek, süs ve koku gibi şeyler; üçte biriyle de giyecek alınmasını emrettiler ve ev eşyasını tamamlattılar. Hazreti Fâtıma’nın çeyizi ve ev eşyâsında şunlar vardı: Esmâ binti Umeys’in hazırladığı üç minder, saçaklı bir halı, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el değirmeni, bir su kırbası, topraktan yapılmış bir su testisi, meşinden yapılmış bir su bardağı, bir havlu, bir etek, dabağlanmış bir koç postu, eskiyip tüyü dökülmüş alacalı bir Yemen halısı, hurma yaprağından örülmüş bir sedir. Yemen işi iki alacalı elbise, bir kadife yorgan. Bundan sonra Resûlullah efendimiz, Hazreti Ali’ye bir mikdar para verip, hurma ve yağ almasını söylediler. Hazreti Ali bundan sonrasını şöyle anlattı:

“Beş dirhemle hurma, dört dirhemle yağ aldım. Resûlullah’ın huzûruna getirdim. Deriden bir sofra istedi. Hurma, un, yağ ve yoğurdu mübârek eli ile kanştırıp, bir çeşit yemek yaptı ve; “Yâ Ali! Var,  kimi bulursan getir” buyurdu. Ben dışarı çıktım, pek çok insan gördüm, hepsini dâvet ettim ve içeri girip; “Yâ Resûlallah Halk çoktur” diyerek arz eyledim.

Alemlerin efendisi Fahr-i kâinat efendimiz; “Onları onar onar içeri getir, taam (yemek) yesinler’’ buyurdu, öyle yaptım. Hesâb ettiler, erkek ve kadından yedi yüz kimse yemek yemişler ve doymuşlar idi.”

Hazreti Ali’nin ve Fâtıma’nın velîmesi yenildikten sonra, Ümmü Eymen’in bildirdiğine göre, Peygamber efendimiz Hazreti Ali’ye “Yâ Ali, kızım Fâtıma gelin olarak evinize gitti. Ben de akşam namazından sonra gelip duâ edeceğim. Beni bekleyin.” buyurdu. Hazreti Ali eve gelince, bir köşeye oturdu. Hazreti Fâtıma da evin diğer bir köşesine oturdu. Sonra Resûlullah efendimiz gelip kapıyı çaldı. Ümmü Eymen kapıyı açtı. Resûlullah; “Kardeşim burada mı?” buyurdu. Ümmü Eymen; “Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Kardeşiniz kimdir?” dedi. Resûlullah efendimiz; “Ali bin Ebi Tâlib’dir” deyince, Ümmü Eymen; “Kerîmenizi kardeşinizle mi evlendirdiniz?” dedi. Resûlullah efendimiz; “Evet” buyurdular. Ümmü Eymen, Resûlullah’ın; “Kardeşim burada mı?” buyurmasından, nikâhın caiz olmayacağını sandı. Resûlullah efendimiz de “Evet” buyurmakla, evlenmeye mâni olanın aynı anadan doğmak olduğuna işaret ettiler.

Bundan sonra Resûlullah efendimiz Ümmü Eymen’e; “Esmâ binti Umeys de burada mı?” buyurdular. “Evet” diye cevap verince; “Demek Resûlullah’ın kerîmesine hizmete geldi” buyurdular. Ümmü Eymen; “Evet” deyince; “Hayra kavuşsun” buyurup duâ ettiler.

Bundan sonra bir kabla su getirttiler. Mübârek ellerini yıkadılar. Suyun içine de bir mikdar misk döktüler. Sonra Hazreti Fâtıma’yı çağırdılar. Hazreti Fâtıma utancından elbisesine bakıyordu. Resûlullah efendimiz sudan bir mikdar alıp, Fâtıma’nın göğsüne, başına ve sırtına serpti ve; “Allahümme innî e’îzuhâ bike ve zürriyetihâ min-eş-şeytânir racîm (yâ Rabbî Onun ve zürriyetinin racîm olan, taşlanan şeytanın şerrinden muhâfazası için sana sığınırım)” diye duâ ettiler. Sonra Hazreti Ali’ye de aynısını yapıp; “Allahümme bârik fîhimâ ve bârik aleyhimâ ve bârik lehümâ fî neslihimâ” diye duâ ettiler. İhlâs ve Mu’avvizeteyn sûrelerini okuyup; “Allahü teâlânın ismi ve bereketi ile ehlinin yanına gir” buyurdular. Sonra mübârek elleriyle kapının iki kanadını tutup, bereket ile duâ ettiler ve oradan ayrıldılar.

Hazreti Ali buyurdu ki: “Düğünümüzden dört gün sonra, Resûlullah efendimiz, hânemizi teşrif eyledi. Gönülleri alan, hikmet dolu sözleri ile bize nasîhat ettiler ve buyurdular ki: “Yâ Ali! Su getir!” Kalktım su getirdim. Bir âyet-i kerîme okudu ve; “Bu sudan biraz iç. Bir mikdar kalsın” buyurdu. Öyle yaptım. Kalan suyu, başıma ve göğsüme serpti. Tekrar; “Su getir” buyurdu. Yine su getirdim. Bana yaptığı gibi, Fâtıma’ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi.”

O dışarı çıktıktan sonra kızına, Hazreti Ali hakkında, suâl eyledi. Fâtıma dedi ki: “Babacığım, bütün kemâl sıfatlar kendisinde mevcuttur. Lâkin, bâzı Kureyş hâtûnları bana; “Senin erin fakirdir” diyorlar” deyince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey kızım! Senin baban ve helâlin fakir değildir. Bütün yer ve gök hazîne ve definelerini bana arz ettiler. Kabul etmedim. Allahü teâlânın katında makbûl olanı kabûl ettim. Ey kızcağızım! Eğer benim bildiğimi, sen bilseydin, dünyâ senin nazarında hor ve aşağı olurdu. Allahü teâlânın hakkı için, erin, sahâbenin evvelidir. İslâmın da büyüğüdür, ilim bakımından en derinidir. Ey kızım! Allahü teâlâ Ehl-i beytten iki kimse ihtiyâr etti. Biri baban ve biri helâlindir. Zinhâr ona isyân eyleme ve emrine muhalefet etme.”

Fahr-i kâinat aleyhi efdalüs-salevât efendimiz, kızına nasîhat ettikten sonra, Hazreti Ali’ yi dâvet etti. Ona da Fâtıma’yı ısmarladı; “Yâ Ali! Fâtıma’nın hatırına riâyet eyle. O benden bir parçadır. Onu hoş tut. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun” buyurdu. İkisini de Allahü teâlâya ısmarladı. Sonra kalkıp gitmeye azîmet etmişti ki, Hazreti Fâtıma; “Yâ Resûlallah! İçerinin hizmetini ben görürüm. Dışarısının hizmetini de Ali görür. Bana bir câriye ihsan ederseniz, bâzı işlerimde yardımcı olur. Beni memnun edersiniz” dedi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Fâtıma! Sana hizmetçiden daha iyi bir şey mi, yoksa hizmetçi mi ihsan edeyim?”

Fâtıma vâlidemiz; “Hizmetçiden iyisini ihsân eyle” dedi. Resûlullah efendimiz; “Her gün yatarken otuz üç kere Sübhânallah, otuz üç kere Elhamdülillah, otuz üç kere Allahü ekber, bir kere de Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr, söyle. Hepsi yüz kelimedir. Kıyamette bin hasene (iyilik) bulursun. Mîzânda hasenâtn ağır gelir” buyurdu. Sonra Peygamber efendimiz, kerîmelerinin evinden ayrılıp, hâne-i saâdetlerine gittiler.

Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma’nın nikâhları hicretten beş ay sonra, düğünleri ise Bedir gazvesinden sonra olmuştur.

 

İbn İshâk, es-Sîre, s, 230-231; Abdürrezzâk, el-Musannef, V; 485.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler