İslâm dîni gün geçtikçe yayılıyor, Kur’ân-ı kerîmin nûru, rûhları aydınlatıyordu. Günahkâr insanlar, Allahü teâlânın ihsânı olarak îmân ediyor, hidâyete kavuşuyorlardı. Eshâb-ı kirâmdan olmakla şereflenen bu mübârek zevât; el ele, gönül gönüle veriyor, Resûlullah efendimizin etrâfında pervâne gibi dönüyorlardı. O’nun küçücük bir arzu ve işâretini büyük bir emir biliyor, yerine getirmek için yarışıyor, hâtta bu uğurda canlarını bile fedâ etmekten çekinmiyorlardı. Müşriklerin telaş ve endişeleri ise, had safhaya varmıştı. Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan Hazreti Hamza da müslüman olmuş, Rasûlullah’ın saflarında yer almıştı. Bu beklenmedik hâdise, müşrikleri, büsbütün çileden çıkardı. Bu sebeple Hattâb oğlu Ömer, (henüz müslüman olmamıştı) bir gün, Rasûlullah efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı. Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Harâm’da namaz kılarken buldu, namazın bitirmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i ekrem efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerifini okuyordu. Meâlen; “O meydana geleceği hak olan kıyâmet!..Nedir o hak olan kıyâmet? O geleceği hak olan kıyâmeti, sana hangi şey bildirdi? Semûd ve Âd (kavimleri) dehşetinden kalplerin titreyeceği kıyâmeti tekzip ettiler, yalanladılar. Semûd kavmi, azgınlıkları sebebiyle (Cebrâil aleyhisselâmın sayhası ile) helâk edildiler. Âd kavmine gelince; onlar da kasıp kavuran, uğultulu, azgın ve şiddetli bir kasırga ile helâk edildiler. Allahü teâlâ o fırtınayı, yedi gece ve sekiz gündüz devamlı olarak, onların üzerlerine musallat etti. (Öyle bir hâle geldiler ki, o vakit orada hazır olsaydın) onların köklerinden kopup yere serilen kof hurma kütükleri gibi nasıl ölüp, yıkıldıklarını görürdün! Şimdi onlardan geriye kalan bir fert görebiliyor musun?

Fir’avn da, ondan öncekiler de, alt üst olan kasabalar halkı da (Lût kavmi), hep o hatâyı (şirk ve isyanı) işlediler… Böylece Rablerinin peygamberine (Lût aleyhisselâma ve diğerlerine) isyân ettiler. Bunun üzerine diğer ümmetlere gelen azâbdan, daha şiddetli bir azâb onları yakalayıverdi…Gerçekten biz, (Nûh tûfânında) her tarafı su kapladığı vakit, size bir ibret olsun ve onu işiten kulaklar da onu hıfzetsin, ezberlesin diye sizi (varlığınıza sebep olan atalarınızı) gemide taşıdık. Sûr’a bir kere üfürülünce, yeryüzü ve dağlar, yerlerinden kaldırılıp silkilecektir. O gün kıyâmet kopacak, gök, kuvvet ve salâbeti kalmayıp yarılacak ve dağılacaktır ve melekler semânın çevresindedirler. (Rablerinin emrine müntazırdırlar). O gün Rabbinin arşını, (semânın etrâfında bulunanlardan) sekiz melek üstlenerek taşır. O gün (hesap için Allahü teâlâya) arz olunacaksınız. Öyle ki, (dünyâda iken gizlediğinizi zannettiğiniz) size ait hiçbir sır, (Allahü teâlâya) gizli kalmayacaktır.

İşte o vakit, kitabı sağ eline verilmiş olan kimse (sevinerek) der ki: “Alınız, kitabımı okuyunuz! Çünkü ben, hesâbıma kavuşacağımı yakînen bildim. İşte o, râzı olunmuş bir hayat içindedir. Yüksek bir Cennet’tedir… (Meyveleri) çabucak devşirilecek yakınlıktadır. (Onlara denilir ki:) “Geçmiş günlerde (dünyâda) takdim ettiğiniz sâlih amellere karşılık olarak; yiyin, için, âfiyet olsun.”

Kitabı sol eline verilmiş olan kişiye gelince, o da; “Âh! Keşke, benim kitabım verilmeseydi… Hesâbımın da ne olduğunu bilmeseydim. Âh! Keşke o (ölüm, hayâtıma) kat’î bir son verici olsaydı (da dirilmeseydim)! Malım bana bir fayda vermedi. (Bütün) saltanatım (kuvvetim, delîlim, varım, yoğum) benden ayrılıp mahvoldu!..” der. (Allahü teâlâ Cehennem’de vazifeli meleklere buyurur ki:) “Tutun onu da (ellerini boynuna) bağlayın!.. Sonra onu, o alevli ateşe atın! Daha sonra, onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde, oraya (tekrar) sokun!.. Çünkü o, O yüce Allahü teâlâya inanmazdı. Yoksula yemek (yedirmek şöyle dursun, başkalarını da) vermeye teşvik etmezdi. Onun için, bugün burada kendisine (acıyacak) hiçbir yakın (ve dost) yoktur. Gıslîn’den (cehennem ehlinin kanla karışık irinlerinden) başka yiyecek de yoktur. Onu, (bilerek) hatâ edenler (kâfirler) den başkası yemez…”

Hazreti Ömer, peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi sonradan şöyle anlattı: “Dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayrân olmuştum. Kendi kendime; “Yemîn ederim ki bu, Kureyşîlerin dediği gibi, bir şâir olmalı!” dedim. Bu sırada, Peygamberimiz, âyet-i kerîmeleri okumaya devâm ettiler:

“Gördüklerinize ve görmediklerinize yemîn ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur’ân-ı kerîm), Allahü teâlânın katında çok şerefli bir Resûlün, (Rabbinden) getirdiği bir kelâmdır. O, bir şaîr sözü değildir. Siz ne az inanır insanlarsınız!.. “

Hazreti Ömer; “Yine kendi kendime; “Bu bir kâhin olmalı. Çünkü içimden geçirdiklerimi anladı!..” dedim. Rasûlullah, sûreyi okumaya devâm ediyordu: “O, bir kâhin sözü de değildir. Siz ne kıt düşünür insanlarsınız!.. O (Kur’ân-ı kerîm), âlemlerin Rabbinden (Muhammed aleyhisselâma Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla) indirilmiştir. Eğer (Peygamber, söylemediğimiz) bâzı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette O’nun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverir, sonra da hiç şüphesiz O’nun kalb damarını koparır (yaşatmaz)dık! O vakit, sizden hiç biriniz buna mâni de olamazdınız! Şüphesiz ki o (Kur’ân-ı kerîm), takvâ sâhipleri için kat’î bir öğüttür. İçinizde, onu (tasdik edenlerin bulunduğu gibi) yalanlayanların bulunduğunu biz elbette biliyoruz. Muhakkak ki, o (Kur’ân-ı kerîm, ahirette, onu tasdîk edenlere verilen nîmetleri gören) kâfirlere karşı (kaçınılmaz) bir hasrettir. Muhakkak ki, o (Kur’ân-ı kerîm), hakkul-yakîndir. (Kendisine uyup, emir ve yasakları ile amel edeni hakkul-yakîn mertebesine kavuşturur.) O hâlde, O yüce Rabbinin ismini tesbih et.”

Hazreti Ömer; “Resûlullah, sûrenin tamamını okuduktan sonra, kalbimde İslâm’a karşı bir meyl hâsıl oldu” dedi.

Hazreti Hamza’nın müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehl, müşrikleri toplayıp; “Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen atalarımızın Cehennem’de azâp gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi!.. O’nu öldürmekten başka çâre yoktur!.. O’nu öldürecek kimseye yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!..” dedi. Bir anda Hattaboğlu Ömer’i kalbinden İslâma olan meyl kayboldu ve yerinden fırladı; “Bu işi Hattaboğlundan başka yapacak yoktur” dedi. “Haydi Hattaboğlu! Görelim seni” diyerek onu alkışladılar.

Kılıcını kuşanarak yola düştü. Giderken Nu’aym bin Abdullah’a rastladı. “Bu şiddet ve hiddetle nereye yâ Ömer!” diye sordu. O da “Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeye gidiyorum” dedi. Nu’aym; “Yâ Ömer! Bu zor bir iş. Eshâbı, çevresinde pervâne kesilmiş, O’na bir şey olmasın diye titreşiyorlar. Yanlarına yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen bile Abdülmuttalip oğullarının elinden yakanı kurtaramazsın” dedi.

Hazreti Ömer, bu sözlere çok kızdı; “Yoksa sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim” diye kılıca sarıldı. “Yâ Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile, zevci Sa’îd bin Zeyd’e git; onlar da müslüman oldu” dedi. Hazreti Ömer bu söze inanmadı. “Eğer inanmazsan, git sor! Anlarsın” dedi.

Hazreti Ömer bu işi başarırsa, din ayrılığı ortadan kalkacak, fakat Arapların âdeti olan kan dâvâsı ortaya çıkacak ve Kureyş ikiye bölünerek ardı arkası kesilmeyen çarpışmalar başlayacaktı. Böylece, değil yalnız Ömer bin Hattâb, bütün Hattaboğulları öldürülecekti. Fakat Ömer bin Hattâb çok kuvvetli, cesur ve öfkeli olduğundan bunları düşünememişti. Kardeşini merak edip, hemen evlerine gitti. O sıralarda Tâhâ sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Fâtıma radıyallahü anhümâ bunu yazdırıp, Hazreti Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Hazreti Ömer kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. O’nu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, Hazreti Habbâb’ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince; “Ne okuyordunuz?” dedi. “Bir şey yok” dediler. Kızması artarak; “İşittiğim doğru imiş, siz de O’nun sihrine aldanmışsınız” diye çıkıştı. Hazreti Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı. Kardeşi efendisini kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fâtıma’nın canı yanmış, kana boyanmış idi. Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak; “Yâ Ömer! Niçin Allah’dan utanmaz, âyetler ve mûcizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz” dedi ve Kelime-i şehâdeti okudu.

Hazreti Ömer, kız kardeşinin bu îmânı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle; “Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın” dedi. Fâtıma; “Sen temizlenmedikçe onu sana vermem” dedi. Hazreti Ömer gusül abdestini aldı. Ondan sonra Fâtıma, Kur’ân-ı kerîm sahifesini getirdi. Hazreti Ömer güzel okurdu. Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesâhati, belâgatı, mânâları ve üstünlükleri kalbini git gide yumuşattı.

“Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve (yedi kat) toprağın altındaki şeyler hep O’nundur” (Tâha 20/6.)  meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı. “Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın mıdır? dedi. Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe mi var?” diye cevap verdi. “Yâ Fâtıma! Bizim bin beş yüz kadar altundan, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiç birinin, yeryüzünde bir şeyi yok” diyerek şaşkınlığı arttı. Biraz daha okudu;

“Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir mâbud yoktur. En güzel isimler O’nundur”71 meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşündü. “Hakîkaten, ne kadar doğru” dedi. Habbâb bu sözü işitince, yerinden fırladı ve tekbir getirdikten sonra; “Müjde yâ Ömer! Resûlullah, Allahü teâlâya duâ ederek; “Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehl ile yâhud Ömer ile kuvvetlendir” buyurdu. İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu” dedi.

Bu âyet-i kerîme ve bu duâ Hazreti Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen; “Resûlullah nerede?” dedi. Kalbi, Resûlullah’a tutulmuştu. O gün, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Hazreti Erkam’ın evinde, Eshâbına nasîhat veriyordu. Eshâb-ı kirâm toplanmış, O’nun nûrlu cemâlini görmekle, tatlı, te’sirli sözlerini işitmekle kalplerini cilâlıyor; sonsuz lezzet, zevk ve neş’e içinde hâlden hâle dönerek, rûhlarını ferahlatıyorlardı.

Hazreti Ömer’in geldiği, Erkam’ın evinden görüldü. Kılıcı da yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm, Resûlullah’ın etrâfını sardı. Hazreti Hamza, “Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum” derken, Resûlullah; “Yol verin, içeri gelsin!” buyurdu.

Cebrâil aleyhisselâm, daha önce, Hazreti Ömer’in îmân etmek için geldiğini ve yolda olduğunu haber vermişti. Resûlullah efendimiz, Hazreti Ömer’i tebessüm buyurarak karşıladı; “Bırakınız, yanından ayrılınız” buyurdu. Hazreti Ömer, Resûlullahın önünde diz çöktü. Resûlullah, Hazreti Ömer’i kolundan tutup; “Îmâna gel, yâ Ömer!” buyurdu. O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı kirâm, sevinçlerinden tekbir seslerini göğe yükselttiler.

Hazreti Ömer, müslüman olduktan sonra hâlini şöyle anlattı: “Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm, ve; “Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?” diye sordum. Peygamber efendimiz; “Evet. Varlığım, yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlaya yemîn ederim ki, ister ölü ister diri olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz” buyurdu. Bunun üzerine; “Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i İslâm’ı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve daha lâyıkız. Allahü teâlânın dîni, Mekke’de hiç şüphesiz üstün gelecektir. Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileri ile çarpışırız.” dedim. Resûlallah efendimiz; “Biz, sayıca çok azız!” buyurdu.

“Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâm’ı anlatmadığım bir müşrik topluluğu kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım” dedim. Kabûl buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük. Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım. Sert adımlarla, toprağı un edercesine, tozuta tozuta mescid-i Haram’a girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hamza’ya bakıyorlardı. Öyle bir hüzün ve kedere uğradılar ki, belki hayatlarında böyle bir ye’se hiç düşmemişlerdi.”

Hazreti Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehl ileri çıkıp; “Yâ Ömer! Bu ne haldir?” deyince, Hazreti Ömer hiç aldırış etmeden; “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” dedi. Ebû Cehl ne diyeceğini şaşırdı. Dona kaldı. Hazreti Ömer bu müşrik gürûhuna dönerek; “Ey kureyş!… beni bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattâb oğlu Ömer’im…Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!…” deyince, Kureyşli müşrikler bir anda dağılıp, oradan uzaklaştılar. Resûlullah ve yüce Eshâbı saf tutup, yüksek sesle tekbir aldılar. Mekke semâları, Eshâbı kirâmın; “Allahü ekber!… Allahü ekber!…” nidâlarıyla çınladı. İlk defâ Haremi şerîfte açıktan namaz kılındı.

Hazreti Ömer müslüman olunca, Enfâl sûresinin 64. âyeti kerîmesi indi. Meâlen; “Ey peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve mü’minlerden senin izinde gidenler yetişir.” buyuruldu. Tereddüt içinde bocalayan bâzı kimseler, Hazreti Ömer’in müslüman olduğunu görünce, İslâm’ı seçtiler. Eshâb olmakla şereflendiler. Artık müslümanların sayısı gün geçtikçe çığ gibi büyümeye başlamıştı.

 

İbn İshâk, es-Sîre, s, 160-165, 221-229; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 342-350; Süheyli, er-Ravzül-Ünf, II, 119.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler