Müşriklerin ileri gelenleri çeşitli hilelerle ve zulümle insanların îmân etmesine mâni oluyorlardı. Mekke halkını, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın okuduğu âyet-i kerîmeleri dinlemekten men ederlerdi. Kendileri ise, geceleri gizlice, Muhammed aleyhisselâmın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz, gece Kur’ân-ı kerîmi dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri, birbirilerini ayıplarlar; “Bir daha böyle yapmayalım” derlerdi. Ancak ertesi gece gene birbirlerinden habersiz, gidip bir köşeye saklanarak tekrar dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemîn ederek ayrılırlar, fakat bundan vazgeçemezlerdi. Ancak nefslerine uyup, üstünlük taslayarak, diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha bir çok boş düşüncelere kapılarak îmân etmediler. Başkalarına da mâni oldular. Üstelik sokaklarda; “Muhammed sihirbazdır” diye bağırdılar.

Bir akşam üzeri müşrikler Kabe’nin etrafında toplanıp; “Muhammed’i çağırtıp bu mes’eleyi görüşelim! Tâ ki sonunda bizi kınamasınlar ve mazur görsünler” diyerek Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize haber gönderdiler. Bu dâvet üzerine Peygamber efendimiz Kabe’ye gelip, müşriklerin karşısına oturdu. Müşrikler; “Ey Muhammed! Sana haber salmamızın sebebi, seninle anlaşmak içindir. Yemîn ederiz ki, Arablardan senin gibi kavminin başını derde sokan bir kimse görülmedi! Sen dînimizi ayıpladın! Tanrılarımıza dil uzattın! Akıllarımızı beğenmedin! Birliğimizi bölüp, bizi birbirimize düşürdün! Başımıza getirmediğin kötü iş kalmadı! Eğer sen, bu hareketlerinle ve sözlerinle zengin olmak istiyorsan, istediğinden fazla mal toplayalım. Şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni başımızda efendi kabul edelim. Hükümdar olmak istiyorsan, hükümdar olduğunu îlân edip etrafında toplanalım. Şâyet te’siri altında kaldığın bir şey varsa, seni ondan kurtaralım. Cinlerden meydana gelen bir hastalık ise, bütün varlığımızı dökerek şifâsını arayalım!…” dediler.

Âlemlerin efendisi onları sabırla dinledikten sonra, şu muazzam cevâbı verdiler: “Ey Kureyş topluluğu! Bu söylediğiniz şeylerin hiç birisi bende yoktur. Ben size getirdiğim şeylerle, ne mallarınızı istemek, ne içinizde büyük şeref ve şan kazanmak, ne de üzerinize hükümdar olmak için gelmiş değilim. Fakat Allahü teâlâ, beni size peygamber olarak gönderdi ve bana bir de Kitap indirdi. Sizin (kabul edenleriniz) için (Cennetle) bir müjdeleyici ve (kabul etmeyenleriniz için de Cehennem’le) bir korkutucu olmamı, bana emretti. Ben de, Rabbimin bu emrini size tebliğ ettim, size nasihatta bulundum. Eğer getirdiğim şeyi kabul ederseniz, O, size dünyâda ve âhirette nasîb ve azık olacaktır. Şâyet kabul etmez de reddederseniz, Allahü teâlâ, benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar, bana düşen, cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getirmek üzere her güçlüğe göğüs gerip katlanmaktır…”

Ebû Cehl, Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler dediler ki: “Yâ Muhammed! Geçim hususunda bizden daha zor şartlar altında olan bir kimsenin olmadığını bilirsin. Madem ki peygambersin, Rabbinden dile de, bizi sıkan, geçimimizi zorlaştıran şu dağları ortadan kaldırıp uzaklaştırsın! Yurdumuzu genişletip, üzerinde Şam ve Irak ırmakları gibi nehirler akıtsın! Ayrıca başta Kusay bin Kilâb olmak üzere geçmiş dedelerimizden bâzılarını diriltsin! Kusay bin Kilâb ki, doğru sözlü ulu bir kimse idi. Söylediklerinin hak mı bâtıl mı olduğunu ona soralım! Eğer o, seni tasdik ederse ve bizim istediklerimizi yaparsan seni tasdik ederiz. Hem böylece senin Rabbin katındaki mevkiini de öğrenmiş oluruz. Eğer bizim için bunları yapmazsan, kendin için Rabbinden bir şeyler edin. Söylediklerini tasdik edecek, bizi, senin üzerinden geri çevirecek bir melek göndermesini iste! Ayrıca Rabbin sana bahçeler, köşkler, hazîneler versin de geçim sıkıntısından kurtul! Çünkü, sen de, bizim gibi çarşılarda dolaşıyor, geçim için uğraşıyorsun!…”

Fahr-i âlem efendimiz onlara; “Ben, size, bunlarla gönderilmedim. Allahü teâlâ, beni ne ile gönderdi ise, ben, ancak Cenâb-ı Hak tarafından size onu getirdim. Size onu tebliğ ettim. Ben, (mal, mülk vermesi için) Rabbimden istekte bulunacak bir insan değilim… Allahü teâlâ beni (getirdiklerimi kabul edenleriniz için Cennet’le) bir müjdeleyici ve (kabul etmeyip reddedenleriniz için de Cehennemle) bir korkutucu olarak gönderdi. Eğer, size getirdiğim şeyleri kabul ederseniz o, dünyâda ve âhirette sizin nasîb ve azığınız olur. Onu kabul etmez, reddedersiniz, Allahü teâlâ benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar bana düşen, Rabbimin emrini yerine getirmek üzere her güçlüğe göğüs gerip katlanmaktır?” buyurdu.

Müşrikler bu defa da; “Madem ki, Rabbin isterse her şeyi muhakkak yapar, iste bakalım, şu göğü parçalayıp üstümüze düşürsün!… Sen bunu yapmadıkça biz sana inanmayız!” dediler. Peygamber efendimiz; “Bu iş Allahü teâlâya aittir. O, size bunu yapmak isterse elbette yapar” buyurdu. Bunun üzerine müşrikler daha da ileri giderek; “Ey Muhammed! Senin Rabbin, bizim, seninle oturacağımızı, sana soracaklarımızı, senden isteyeceklerimizi bilmiyor mu idi ki, sana daha önceden haber verip öğretmedi? Senin, bize tebliğ ettiklerini kabul etmediğimiz takdirde, bize ne yapacağını niçin bildirmedi?… Sözlerinin doğruluğuna melekleri şâhid olarak bize getirmedikçe sana inanmayız… Artık sana karşı bir sorumluluğumuz kalmadı. ..Yemîn ederiz ki, artık senin yakanı bırakmayız? Ya biz seni yok ederiz, veya sen bizi…” dediler. Onların, kendisine yaklaşacakları yerde böyle büsbütün uzak- laştıklarını gören sevgili Peygamberimiz yanlarından ayrıldı.

Mekkeli müşriklerin, Kâinatın sultânını reddetmesi üzerine, Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâm ile vahy göndererek onlara âyet-i kerîmelerle cevap verdi. Onların düşecekleri acı azâbları bildirdi. En’âm sûresinin 4. âyet-i kerîmesinden 11.âyet-i kerîmesine kadar meâlen şöyle buyruldu:

“Onlara, Rablerinin âyetlerinden gelen hiç bir âyet (Kur’ân-ı kerîmin âyetlerinden bir âyet, delîllerden bir delil veya mûcizelerden bir mûcize) yoktur ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar. İşte onlar, Hak (Kur’ân-ı Kerîm) kendilerine geldiği vakit tekzîb ettiler, yalanladılar. Fakat yakında onlara, ne ile istihzâ, alay etmekte olduklarının haberi (cezası) gelecektir. (Mekke halkı), kendilerinden evvel, nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yakînen bilmediler mi? Onlara, size vermediğimiz bütün imkânları vermiş idik. Gökten üzerlerine bol bol yağmurlar göndermiştik. (Bostanlarının, bahçelerinin ve köşklerinin) altından akan ırmaklar akıttık. Sonra onları (bu nîmetlere şükretmemeleri ve) günahları sebebiyle helâk ettik. Onların yerine başka başka nesiller yarattık. Eğer sana kâğıt hâlinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleriyle onu tutmuş olsaydı, yine o kâfirler inâdlarından; “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” diyeceklerdi. Ayrıca; “Ne olaydı O’na (Muhammed aleyhisselâma bizim de göreceğimiz) bir melek gönderileydi (de bize O’nun peygamber olduğunu söyleyeydi)” dediler. Eğer biz, bir melek göndermiş olsa idik (ve onlar da îmâna gelmeseydi), elbette iş bitirilmiş olurdu (hepsinin helâkına hüküm verilmiş olurdu). Sonra, kendilerine göz açıp kapayıncaya kadar mühlet verilmez, nazar olunmazdı. Eğer O’nu (Peygamberi) bir melek yapsaydık, elbette O’nu, yine bir erkek (sûretinde) gösterir ve onları yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük. And olsun ki, senden önceki peygamberlerle de istihzâ, alay edildi de, istihzâ ettikleri şeyin cezası olan belâ ve azâb, onları çepeçevre kuşatıverdi. De ki: “Yeryüzünde dolaşınız, sonra da bakınız. Peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl olmuştur?”

Furkân sûresinin 7 ve 10. âyet-i kerîmelerinde de meâlen; “Kâfirler; “Bu nasıl peygamberdir? Bizim gibi yiyip içiyor, sokaklarda geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelirdi. Yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yâhud, Rabbi para hazîneleri gönderir, yâhud meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yerdi’ dediler. O zâlimler birbirlerine dediler ki: “Eğer siz buna tâbi olursanız büyülenmiş bir adama tâbi olmuş olursunuz.” (Ey Habîbim!) Nazar et ki, senin hakkında ne kötü misâller getirip, hak yoldan ayrıldılar, dalâlete düştüler. Artık dalâletten çıkıp hidâyete yol bulamazlar. Allahü teâlanın şânı ne yücedir ki O, dilerse sana, (dünyâda) bunlardan daha hayırlı olmak üzere, altından ırmaklar akan bostanlar, bahçeler verir, senin için saraylar yapar!” buyruldu.

21. âyet-i kerîmede de meâlen; “Bize kavuşmayı ümîd etmeyenler dediler ki: “Ne olaydı bize melekler indirileydi (de Muhammed’in doğru söylediğini haber vereydi) veya Rabbimizi göreydik.” And olsun ki, onlar nefslerinde bir büyüklük görmüşler ve büyük bir azgınlıkla haddi aşmışlardır…” buyruldu.

Sebe’ sûresinin 9. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Eğer biz dilersek onları (açık âyetlerimizi görüp de yalanlamaları sebebiyle, Karun gibi) yere geçirirdik veya gökten üzerlerine ateş parçaları düşürürdük” buyruldu.

İsrâ sûresi 97. âyet-i kerîmesinde de meâlen; “…Biz, onları kıyamet günü körler, dilsizler, sağırlar olarak yüzü koyun haşr edeceğiz! Onların varacağı yer, Cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça, biz onun alevini artırırız!” buyruldu.

Müşrikler, kendileri hakkında gelen âyet-i kerîmeler karşısında düşmanlıklarını iyice arttırdılar. Bilhassa Übey bin Halef ile kardeşi Ümeyye, Resûlullah efendimizi çok üzüyorlardı. Bahtsız Übey, çürümüş bir kemikle, Peygamberimizin yüksek huzûrlarına geldi. Sonra; “Ey Muhammed! Şu kemiği çürüdükten sonra, senin Allah’ın diriltecekmiş, öyle mi? Demek sen, çürüdükten sonra, bunu Rabbinin dirilteceğini sanıyorsun ha!” dedi ve kemiği ufaladı. Sonra tozunu sevgili Peygamberimize doğru üfledi. Devam ederek; “Yâ Muhammed! Bunu böyle çürüdükten sonra, kim diriltebilecekmiş?” dedi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, buyurdular ki: “Evet. Allahü teâlâ seni de öldürecek, onu da… Sonra seni diriltecek ve Cehennem’e sokacaktır.” Bu hâdise üzerine, cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeleri indirdi. Meâlen; “O (inkarcı) insan, onu bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi, yakînen bilmedi mi? Öyle iken aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi. Yaratılışını unutarak, bize; “Çürüyüp dağılmışken bu kemiği kim diriltir?” diye misâl getirdi. (Ey Resûlüm!) Deki: “Onları (yok iken) ilk defa yaratan (Allahü teâlâ) diriltir ve O, her yaratılanı hakkıyla bilendir. O (Allahü teâlâ) ki, size yemyeşil bir ağaçtan ateş çıkarandır. Şimdi de siz ondan ateş yakarsınız. Gökleri ve yeri yaratanın onlar gibisini yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir…” buyruldu. (Yâsîn, 36/77-81)

 

İbn Hişâm, es-Sîre, I, 315.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler