Fahr-i kâinât efendimiz buyurdular ki: “Kim vefâtımdan sonra beni ziyâret ederse, beni hayâtta iken ziyâret etmiş gibidir.” “Mir’ât-i Medîne” kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcib oldu” buyurdu. Bu hadîs-i şerifi, İbn-i Huzeyme ve Bezzâr ve Dâre-Kutnî ve Taberânî haber vermektedir. Bezzâr hazretlerinin bildirdiği başka bir hadîsi şerîfde; “Kabrimi ziyâret edene şefâatim helâl oldu” buyruldu.

‘Mislim-i şerifde ve Ebû Bekr bin Mekkârî’nin “Mu’cem” kitabında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir kimse beni ziyâret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyâmet günü, ona şefâat etmemi hak etmiş olur” buyruldu. Bu hadîs-i şerif, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin kendisini ziyâret etmek için Medîne-i münevvereye gelenlere, şefâat edeceğini haber vermektedir.

Dâre-Kutnî’nin haber verdiği başka bir hadîs-i şerîfde; “Hac edip de beni ziyâret etmeyen kimse, beni incitmiş olur” buyruldu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin ziyâret olunmak istemeleri, ümmetinin, bu yoldan da sevâb kazanmaları içindir. Bunun  için,  fıkıh  âlimlerimiz,  hac vazifesini  yaptıktan sonra,  Medîne-i  münevvereye gelerek, Mescid-i şeritte namaz kılarlardı. Sonra “Ravda-i mutahhera” ile Minber-i münîri ve Arş-ı âlâdan efdal olan kabr-i şerifi, sonra oturdukları, yürüdükleri, dayandıkları yerleri, vahiy geldiği zaman dayandıkları direği ve mescid yapılırken ve tâmir edilirken çalışan ve para vermekle şereflenen Es- hâb-ı kirâmın ve Tâbiîn’in geçtikleri yerleri ziyâret ederler, görmekle bereketlenirlerdi. Onlardan sonra gelen âlimler ve sâlihler de, hacdan sonra Medîne’ye gelirler, fıkıh âlimlerimiz gibi yaparlardı. Dün olduğu gibi bugün de hacılar, buna bağlı kalarak Medîne-i münevverede ziyâretlerde bulunuyorlar.

 

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu,

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!

Murâ’ât-ı edeb şartıyle gir Nâbî bu dergâha,

Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu!

NÂBÎ

 

 

İslâm âlimlerinin güneşi Ebû Hanîfe hazretleri; “Müstehâbların en üstünlerinden olan kabr-i seâdetin ziyâreti, vâcib derecesine yakın bir ibâdettir” buyurdu.

Resûlullah efendimizin kabr-i şeriflerini ziyârete giden kimsenin, çok salevât-ı şerîfe getirmesi lâzımdır. Okunan bu salât ve selâmların Peygamber efendimize ulaştığı, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimizi ziyâret etme âdâbı şöyle bildirildi:

Medîne-i münevvere şehri uzaktan görününce, salât ve selâm getirilir. Sonra; “Allahümme hâzâ haremü nebiyyike, fec’alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen min-el-azâb ve sû-il-hisâb” denir. Mümkünse şehre veya mescide girmeden önce gusl abdesti alınır. Güzel koku (esans) sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Çünkü bunlar, tâzim ve hürmet ifâde ederler. Medîne-i münevvereye mütevâzı, vekarlı ve sükûnet hâli ile girilir. “Bismillahi ve alâ milleti Resûlillâh” dedikten sonra, İsrâ sûresinin 80. âyet-i kerîmesini okumalıdır. Onun akabinden; “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Vagfir lî zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike” diyerek, Mescid-i Nebevî’ye girilir. Sonra Resûlullah efendimizin minberinin yanında iki rekat tahıyyetü’l-mescid namazı kılmalı, minberin direği, sağ omuzuna gelecek şekilde durmalıdır.

Sevgili Peygamberimiz, burada namaz kılardı. Burası, Peygamber efendimizin kabri ile minberi arasıdır. Hadîs-i şerîfde; “Kabrim ile minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim, havzım üzerindedir” buyrulmuştur.  Sonra, ziyâret eden kimse Allahü teâlâya, Resûlullah’ın mübârek kabrini ziyâret etmeyi kendisine nasîb ettiğinden dolayı secdeye varmalıdır. Duâdan sonra kalkıp, Peygamber efendimizin kabr-i şerîfine, hücre-i seâdete gelmeli, arkasını kıbleye vererek Resûlullah’ın mübârek yüzüne karşı iki metre kadar uzakta edeble durmalıdır. Daha fazla yaklaşılmaz. Huşû ve hudû üzere olmalı, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde emrettiği şekilde, Resûlullah efendimize, hayâtta imiş de yüksek huzûrlarında bulunuyormuş gibi edeb üzere bulunmalıdır. Sekînet ve vekârı terketmemelidir. Elini, kabr-i şerîfin duvarlarına koymayıp uzakta edeble durmak, hürmete daha muvafıktır. Namazda gibi durmalıdır.

Resûlullah efendimizin mübârek, latîf sûretini hayâline getirmeli, kendisini bildiğini, sözünü, selâmını ve duâlarını işittiğini düşünmeli ve cevap verdiğini, âmîn dediğini düşünmelidir. Nitekim Resûlullah efendimiz; “Kim bana kabrimde salât okursa, onu işitirim” buyurdu. Yine hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimizin kabr-i şeriflerinde bir melek vekîl bırakıldığı, o meleğin, ümmetinden selâm edenlerin selâmını kendisine ulaştırdığı bildirildi. Sonra; “Esselâmü aleyke yâ seyyidî yâ Resûlallah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyallah! Esselâmü aleyke yâ Safiyyallah! Esselâmü aleyke yâ Habîballah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyerrahmeti! Esselâmü aleyke yâ Şefî-al ümmeti! Esselâmü aleyke yâ Seyyid-el-mürselîn! Esselâmü aleyke yâ Hâtemennebiyyîn!

Allahü teâlâ sana en yüksek mükâfât ve karşılık ihsân eylesin. Ben şehâ-det ederim ki, sen peygamberlik vazifeni yaptın. Emâneti edâ ettin. Ümmetine nasîhat eyledin. Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar, Allahü teâlânın yolunda cihâd eyledin. Allahü teâlâ sana kıyâmet gününe kadar, salât ve selâm eylesin. Yâ Resûlallah! Bizler sana çok uzak yerlerden geldik. Senin kabr-i şerîfini ziyâret etmek, senin hakkını ödemek, senin yaptıklarını yerinde görmek, seni ziyâret ile bereketlenmek, senin Allahü teâlânın katında bize şefâatçi olmanı istemek için geldik. Çünkü hatâlarımız bellerimizi büktü. Günahlarımız omuzlarımıza ağır geldi. Yâ Resûlallah! Sen, hem şefâat eden ve hem de şefâati kabûl olunansın. Makâm-ı Mahmûd senin için vâd edilmiştir.

Hem, Allahü teâlâ da Kur’ân-ı kerîmde (Nisa sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen); “Biz, her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itâat olunması için gönderdik. Onlar, nefslerine zulüm ettikten sonra, gelirler, Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de onlar için istigfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tevbeleri kabûl ve merhamet edici bulurlar” buyurmaktadır. Bizler, senin huzûruna geldik. Fakat bizler, nefslerimize zulmettik. Günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz.

Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın katında bize şefâat eyle. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâdan, bizim rûhumuzu, sünnetin üzere almasını, yarın kıyâmet gününde, senin ile beraber mahşer yerine gelenler arasına katmasını, senin havzına gelip, orada senin havzından içmeyi nasîb etmesini dile. Yâ Resûlallah! Senin şefâatini istiyoruz” diye duâ edilmeli ve “… Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla! îmân etmiş olanlar için kalble-rimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, şefkat ve merhamet sâhibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesini okumalıdır.

Sonra selâm gönderenlerin selâmını iletip; “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Şu kimse, senin Allahü teâlânın katında kendisine şefâatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün müslümanlara şefâat eyle” demeli ve dilediği kadar salevât okumalıdır. Sonra yarım metre sağa, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin mübârek başı hizâsına gelip; “Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah! Esselâmü aleyke yâ refîkahu fil-gâr! Esselâmü aleyke yâ emînehu alel-esrâr! Allahü teâlâ, bu ümmetinin imâmı olarak sana en yüksek mükâfat ve karşılığı lutfetsin. Sen Resûlullah’a en güzel şekilde halîfe oldun. En iyi şekilde O’nun yüce sünnetini tâkib ettin. Mürtedlerle (dinden dönenlerle) ve doğru yoldan ayrılmış olanlarla, muharebe ettin. Dâima hakkı söyledin. Vefât edinceye kadar, hak yolda olanlara yardımcı oldun. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun! Allah’ım! Rahmetinle, onun sevgisi üzere rûhumuzu al. Onu ziyâretimizi boşa çıkarma!” diye duâ etmelidir.

Sonra yine yarım metre sağa, Hazreti Ömer’in kabrinin hizâsına gelmeli ve; “Esselâmü aleyke yâ Emîrel-mü’minîn! Esselâmü aleyke yâ Müzhirel-İslâm! Esselâmü aleyke yâ Müksirel-esnâm! Allahü teâlâ sana en yüksek karşılık ve mükâfat versin. Hayâtta iken de, ölümünde de İslâm’a ve müslü- manlara yardım ettin. Yetimlere kefil oldun. Akrabaya iyilik yaptın. Müslümanlara; onların râzı oldukları, hem hidâyet üzere bulunan ve hem de insanları doğru yola ileten bir rehber oldun. Onların işlerini derleyip topladın. Fakirlerini zengin yaptın, yaralarını sardın. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!” demelidir.

Sonra Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer’e hitâben; “Esselâmü aleykümâ yâ dacîay-resûlillah ve refikayhi ve vezîreyhi ve müşîreyhi vel muâvineyni lehû alelkıyâmi fid-dîni vel-kâimeyni ba’dehû bi-mesâlihil-müslimîn! Allahü teâlâ, size en güzel karşılığı versin. Resûlullah’ın bize şefâat etmesini Allahü teâlâdan, bizim sa’yimizi kabûl etmesini, bizi İslâm dîni üzere öldürüp, yine İslâm dîni üzere diriltmesini, kıyâmet gününde Resûlullah’a yakın olanlar arasında hasretmesini dilemesi için, sizi Resûlullah’ın yanında vesîle ediniyoruz” demelidir.

Sonra kendisine, ana-babasına, duâ isteyenlere ve bütün müslümanlara duâ etmelidir. Bundan sonra Resûlullah efendimizin mübârek yüzüne karşı durup; “Ey Allah’ım! “Biz her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itâat olunması için gönderdik. Onlar neftlerine zulüm ettikten sonra, gelirler, Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de onlar için istigfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tevbeleri kabûl ve merhamet edici bulurlar” buyuruyorsun. (en-Nisâ 4/64.) Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmına uyarak, emrine itâat ederek, sevgili Peygamberinin senin huzûrunda bize şefâat etmesini diliyoruz” diye duâ ettikten sonra daha önce okuduğu; “Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla. îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sâhibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesi ile; “Rabbenagfir lenâ ve li-âbâinâ ve li-ümmehâtinâ ve liihvâninel-lezîne sebekûne bil-îmâni” “Rabbena âtinâ…” ve “Sübhâne rabbike…” âyet-i kerîmelerini okuyarak Hücre-i seâdet ziyâretini tamamlar.

Sonra Resûlullah’ın kabri ile minberi arasında bulunan ve Ebû Lübâbe hazretlerinin kendini bağlayarak tevbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada iki rekat namaz kılar ve Allahü teâlâya tevbe ve istiğfârda bulunur. Dilediği duâları yapar. Sonra Ravda-i mutahheraya gelir. Burası kare şeklinde bir yerdir. Burada istediği kadar namaz kılar. Duâ eder. Tesbîhler okur. Allahü teâlâya hamd ü senalarda bulunur. Sonra minbere gelir. Resûlullah’ın bereketinin kendisine ulaşması niyetiyle, Peygamber efendimizin hutbe okurlarken mübârek elini üzerine koymuş oldukları yere elini kor. Burada iki rekat namaz kılar. Allahü teâladan dilediklerini ister. Allahü teâlânın gadabından, rahmetine sığınır. Sonra Hannâne direğine gelir. Bu direk, Resûlullah efendimizin hutbe okumak için minbere geçtiğinden dolayı, kendisini terkettiği için inleyip, sonra Resûlullah’ın inip, kendisini kucaklaması üzerine sükûn bulan direktir. Burada kaldığı müddet içerisinde, gecelerini Kur’ân-ı kerîm okumakla, Allahü teâlâyı zikretmek, minber ile kabrin yanında, gizli ve açıktan duâ yapmakla ve râbıta yapmakla meşgûl olmalıdır.

Resûlullah’ın mübârek zevcelerinin odaları, Mescid-i seadete katılmadan önce, Hücre-i seadetin kıble tarafında pek az yer vardı. Muvacehe-i seadete karşı durmak güçtü. Ziyâretçiler, Hücre-i seadetin Ravda-i mutahhera duvarındaki kapısı önünde kıbleye karşı durup, selâm verirlerdi. Sonra İmâm-ı Zeynel’abidin, Ravda-i mutahherayı arkaya alıp, selâm verirdi. Uzun zaman böyle ziyâret edildi. Mübârek zevcelerin odaları, mescide katıldıktan sonra, Muvâcehe-i şerîfe penceresi önünde durup ziyâret edilmeye başlandı.

Hazreti Âişe’nin odası, üç metre yüksekliğinde, kerpiçle hurma dallarından yapılmıştı. Biri batı, öteki kuzey tarafında iki kapısı vardı. Batı kapısı, Ravda-i mutahhera tarafındadır. Hazreti Ömer halifeliğinin son senelerinde Mescid-i seadeti genişletirken, Hücre-i seadetin etrafına taştan kısa bir duvar çevirdi.

Abdullah bin Zübeyr halifeliğinde bu duvarı yıkıp, siyah taştan daha sağlam yaptırdı. Üstü açık olan duvarın kuzey tarafında bir kapısı bulunuyordu. Hazreti Hasen, kırk dokuz senesinde, vefât edince, vasiyeti gereğince, Hazreti Hüseyin, ağabeyisinin cenazesini Hücre-i seadet kapısına getirip, dua ve istigase edeceği zaman, buraya defnedeceklerini sanarak, içeri sokulmasını istemeyenler çıkınca, Bâkî kabristanına defin ettirdi. İleride bu şekilde hâdiselerle karşılaşmamak düşüncesi ile duvarın ve odanın kapısını örerek kapattılar.

Emevi halifelerinin altıncısı olan Velid, Medîne vâlisi iken, Mescid-i saadetin duvarını yükseltti ve üzerini küçük bir kubbe ile örttü. Üç kabir, dışardan görülemez ve içeri girilemez oldu. Ömer bin Abdülaziz, Medîne-i münevvere vâlisi iken, 707 (H.88) senesinde halife Velid’in emri ile, zevcat-ı tahiratın odalarını yıktırıp, Mescid-i seadet-i genişletti. Ayrıca bu duvarın etrafına beş köşeli ve kapısız olan ikinci bir duvar çektirdi.

Irak’ta Zengilerin idare ettiği Atabekler Devleti’nin veziri ve Selahaddin-i Eyyubi’nin amcası oğlu olan Cemaleddin-i İsfehani, 1189 (H.584) senesinde, Hücre-i seadetin dış duvarı etrafına sandal ve abanoz ağaçlarından mescidin tavanına kadar yükselen bir parmaklık yaptırdı.

Fakat, birinci yangında 1289 senesinde yanınca, yerine demirden bir parmaklık yapılarak yeşile boyandı. Bu parmaklığa Şebeke-i seadet denir. Şebeke-i seadetin kıble tarafına Muvacehe-i seadet, doğu tarafına Kadem-i seadet, batı tarafına Ravda-i mutahhera, kuzey tarafına ise; Hücre-i Fatıma denir.

Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevverenin güneyinde olduğu için, Mescidi nebînin ortasında, yani Ravda-i mutahherada, kıbleye dönen kimsenin sol tarafında, Hücre-i seadet, sağ omuzu tarafında ise, Minber-i şerîf bulunur.

847 (H.232) senesinde Şebeke-i seadetin bulunduğu yer ile dış duvarların arasına ve bu yerin dışına zaman zaman değiştirilen mermerler döşendi. Bu vazifeyi en son Sultan Abdülmecid Han yaptırdı.

Hücre-i seadetin beş köşeli duvarları ile birlikte üzerlerine Kubbetün-nûr denen küçük bir kubbe de yapılmıştı. Osmanlı padişahlarının gönderdikleri Kisve-i şerîfe bu kubbe üzerine örtülürdü. Kubbetün-nûr üzerine gelen, Mescid-i Seadetin büyük yeşil kubbesine Kubbetül-hadra denir. Şebeke-i seadet denilen parmaklığın dış tarafına örtülen kisve, Kubbetül-hadra altındaki kemerlere asılıdır. Bu iç ve dış perdelere Settare denir.

Şebeke-i seadetin doğu, batı, kuzey taraflarında birer kapısı vardır. Şebeke-i seadetin içine harem-i şerîf ağalarından başkası giremezdi. Zaten kapı ve pencereleri olmadığından, yalnız kubbe ortasında ufak bir delik olup, tel kafes ile kapalıdır. Bu deliğin hizasında Kubbetül-hadraya da bir delik açılmıştır. Mescid-i şerîf kubbesi 1837 (H. 1253) senesine kadar kurşun renginde idi. Sultan İkinci Mahmud Adli Han’ın emri ile yeşile boyandı. 1872 (H. 1289)’da, Abdülaziz Han’ın emri ile yeniden boyandı.

Mescidi seadeti tamir ve tezyin için sultan Abdülmecid Han kadar çok para harc eden ve gayret gösteren hiç bir kimse olmamıştır. Haremeyni tamir için yedi yüz bin altın sarfetmiş ve tamirat 1861 (H. 1277)’de tamamlanmıştır.

Mescid-i Nebevî’nin tamir ve bakımı için binlerce altın sarfeden Sultan Abdülmecid Han, eski şeklini, İstanbul’da Hırka-i şerîf Camii’nde bulundurmak için emretmiş, bunun için 1850 senesinde, mühendis mektebi hocalarından binbaşı ressam Hacı İzzet Efendi, Medîne’ye gönderilmiştir. İzzet Efendi, her yeri ölçerek, elli üç defa küçültülmüş bir modelini bir senede yapıp İstanbul’a gönderince, Sultan Abdülmecid Han’ın yaptırdığı Hırka-i şerîf Camii’ne konmuştur.

Abdülmecid Han’ın tamirinden sonra, kıble duvarı ile Şebeke-i seadet arası yedi buçuk metre, doğu duvarından Kadem-i seadet şebekesine altı metre, Şebeke-i Şami genişliği on bir metre, Muvâcehe-i şerîfe şebekesi ile Şebeke-i Şami arasındaki uzunluk on dokuz metredir. Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafından genişliği yetmiş yedi metre; kıble duvarından, duvar-ı Şami-ye kadar olan uzunluğu yüz on yedi metredir. Hücre-i seadet ile minber-i şerîf arası olan Ravda-i mutahhera genişliği ise on dokuz metredir.

Hücre-i seadet ile minber-i şerîf arası olan Ravda-i mutahhera genişliği ise on dokuz metredir. Osmanlılardan sonra, bu mukaddes beldelerde birçok değişiklikler yapılmış, böylece ecdadımızın yaptırdığı paha biçilmez tarihi eserler yıkılmış ve yağma edilmiştir.

Resûlullah efendimizi ziyâretten sonra Bakî’ kabristanına gitmek, orayı da ziyâret etmek müstehâbdır. Sonra diğer kabirleri, bilhassa Seyyid-üş-şühedâ (şehîdlerin efendisi) Hazreti Hamza’nın kabrini ziyâret etmelidir. Yine Bakî’de Hazreti Abbâs’ı ve orada bulunan Hasen bin Ali’yi, Zeynelâbidîn’i, oğlu Muhammed Bâkır ve oğlu Ca’fer-i Sâdık, Emîrül-mü’minîn Hazreti Osman’ı, Resûlullah efendimizin oğlu İbrâhim’i, Resûlullah efendimizin orada bulunan zevce-i mutahheralarını, halası Safiyye’yi ve daha birçok Sahâbe ve Tâbiîn’den olan büyükleri ziyâret etmelidir. Bakî’deki Fâtıma Mesci-di’nde namaz kılmalıdır. Perşembe günü Uhud şehîdlerini ziyâret etmek müstehâbdır. Orada; “Selâmün aleyküm bimâ sabertüm. Feni’me ukbeddâr. Selâmün aleyküm yâ ehle dâril-kavmil-mü’minîn ve innâ inşâallahü an karîbin biküm lâhikûn” demelidir. Sonra Âyet-el-kürsî ve İhlâs sûresini okumalıdır.

Hücre-i seadeti ziyâret edenlerin çok uyanık olmaları lazımdır. Gönlünde dünya düşünceleri bulunmamalıdır. Muhammed aleyhisselâmın mübârek nurunu ve derecesinin yüksekliğini düşünmelidir. Dünya işlerini ve büyük kimselerle görüşüp fayda sağlamayı ve alış-veriş düşünceleri içinde yapılan duaları Allahü teâlâ kabul etmez, dileklerine kavuşamazlar.

Hücre-i seadeti ziyâret etmek şerefli bir ibadettir. Buna inanmayanların, müslümanlıktan çıkmalarından korkulur. Çünkü bunlar, Allahü teâlâya, Resûlüne ve bütün müslümanlara karşı gelmiş olur. Mâlikî âlimlerinden bir kaçı, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi ziyâret etmek vacibdir demiş ise de, müstehab olduğu söz birliği ile bildirilmiştir.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

 

 

 

 

 

 

 

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler