Sual: Muhammed aleyhisselamın peygamberliğine iman nasıl olmalı?

Cevap: Türpüşti Risalesi’nde bu mevzuda deniyor ki;

Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” îmân, Onun risâletini, yanî Peygamberliğini kalb ile tasdîk ve dil ile itirâf etmekdir. Bu îmân da, Allahü teâlâya îmân manâsı taşır. Çünki Peygamber efendimize îmân etmek, Allahü teâlâya îmân etmeden mümkün olmaz. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem”, Allahü teâlânın gönderdiği bir peygamberdir demek, zarûrî olarak Allahü teâlâyı kabûllenmeği gösterir. Böylece Resûlullahın peygamberliğine inanınca, Ona tâbi olmak, Ona uymak gerekir. Zîrâ Resûlullahın emir ve yasaklarını kabûllenmek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını kabûllenmek olur. Bu yüzdendir ki, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” itâat, Allahü teâlâya itâat, Ona itâatsızlık ve muhâlefet etmek, Allahü teâlâya itâatsızlık ve muhâlefet olmaktadır.

Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” icmâlen [kısa ve toplu olarak] îmân, Onu her sözünde tasdîk etmekten ibârettir. Bunun tafsîli [geniş ve açık] olanı vardır ki, bu kadarını bilmek zarûrîdir. Ancak bununla icmâlen îmân ettiğine, geniş olanda muhâlefet etmemiş olur. O hâlde Resûlullaha îmân ve Onu tasdîk şöyle olmalıdır: Allahü teâlâ Onu ne ile göndermişse, Onu söylemiş ve insanlara ne ulaştırmış ise, Allahü teâlânın emri ile ulaştırmış ve bu vazîfesini yaparken bir kelime az veyâ fazla söylememiştir. Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” insanların ve cinlerin peygamberi olduğunda tasdîk etmelidir. Nitekim kendisi “aleyhissalâtü vesselâm”, “Cinnîlere ve insanlara peygamber olarak gönderildim” buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîm de bundan haber vermekde ve “Hani, cinlerden bir grubu Kur’ân dinlemeleri için sana yöneltmişdik. Kur’ânı dinlemeğe hâzır olunca birbirlerine: ‘Susun’ demişler; Kur’ânın okunması bitince, uyarıcılar olarak kavmlerine dönmüşlerdi de demişlerdi ki, ey kavmimiz! Doğrusu biz Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitâb dinledik. Ey kavmimiz! Allahın davetcisine uyun; Ona îmân edin ki, Allah da sizin günâhlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azâbdan korusun” buyurmakdadır. [Ahkâf sûresi, 29, 30, 31. âyetleri] [1]

Cinnîler, semâvî emrin yeryüzünde vâki olduğunu, yanî Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” gönderilmiş olduğunu anladılar, ammâ bilemediklerinden, öğrenmek için yeryüzünde dolaştılar. Allahü teâlâ onların yüzünü Peygambere çevirdi. İz sarafnâ ibâresi ile bunu bildirdi. Yanî, “Onların yüzünü Sana çevirdim” veyâ “Senden Kur’ân dinlemeğe getirdim” gösteriyor ki, eğer onlar Senin huzûrunda bulunmak isteselerdi, bunu yapamazlardı. Çünki onları oraya ben çevirdim, buyurdu.

Cinnîler, Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” Kur’ân dinledikten sonra, cinnîlerin bulunduğu yere gittiler ve dediler ki: “Ey bizim kavmimiz, Allahü teâlânın davetine, yanî Peygamberine, cevâb veriniz. Ona îmân ediniz.” Bu âyet-i kerîme açıkca gösteriyor ki, Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi, cinnîlere de gönderilmiştir. Ondan önce, Süleymân aleyhisselâm hâric, Allah tarafından cinnîlere hiç peygamber gönderilmemiştir. “Gerçekten biz Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitâb dinledik” [Ahkâf sûresi, 30.] âyeti, cinnîlerin Mûsâ aleyhisselâma îmân ettiklerini gösteriyor. Yoksa Mûsâ aleyhisselâmın cinnîlere peygamber olarak gönderilmiş olduğunu göstermiyor. Nitekim bizim Mûsâ aleyhisselâmın peygamberliğine inanmamız, Mûsâ aleyhisselâmın bize peygamber olarak gönderildiğine delâlet etmez.

Bu âyet-i kerîmenin tefsîri yapılırken, tefsîr kitâblarındaki, Îsâ aleyhisselâmın daveti onlara ulaşmadı, yâhud cinnîler Îsâ aleyhisselâmın peygamberliğini kabûl etmedi gibi yazılar ve sözler, zan ile söylenmiş olup, kesin ifâdeler değillerdir. Cinnîlerin Tevrâtı bilip, İncîli bilmemelerinin sebebi şudur ki, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra ve Îsâ aleyhisselâmdan önce gelmiş olan Süleymân aleyhisselâm ve diğer İsrâîl oğullarına âit peygamberlerin kitâbı Tevrât idi ve onunla hükmederlerdi. Süleymân aleyhisselâm onlara [cinnîlere] peygamber olarak gönderilince, Ondan Tevrâtı kabûl buyurup, ona uydular. Süleymân aleyhisselâmdan sonra Peygamber efendimizin insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmesine kadar, cinnîlere hiçbir peygamber gelmedi. Onun için âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, özel olarak Mûsâ aleyhisselâmın ismini belirttiler.

Bir kimse suâl eder ve derse ki, cinnîler, Süleymân aleyhisselâmdan önce emir ve nehy ile muhâtab değiller miydi?

Cevâbında deriz ki, emr ve nehy, va’d ve vaîd ile muhâtab ve mükellef idiler ve Âdem aleyhisselâmdan önce, bütün bunlar meleklerin risâleti [peygamberliği, aracılığı, haber vermesi] ile onlara ulaştırılmıştı. Dahâ sonra Süleymân aleyhisselâm zamânında, Onun peygamberliği ve bildirmesi ile bu da’vet yenilendi. Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Eğer bir kimse, insanlardan veyâ cinnîlerden bir sınıfı, Resûl-i ekrem efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” da’vetinden hâric tutarsa, Resûlullaha îmânı doğru olmaz.

Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” davetinin ilk zamânlarında Allahü teâlâ kendisine, kavmini ve akrabâlarını, yanî Kureyşi Allaha çağır, buyurdu. Kavmi arasında daveti ortaya çıkınca, Allahü teâlâ Ona, bu Kur’ânı Sana gönderdim, Mekke ve civârında olanları, yanî arabları bununla korkutasın ve uyarasın. Dahâ sonra, Seni bütün insanlara gönderdim, buyurdu. Nitekim, Sebe’ sûresi 28. âyetinde meâlen, “Biz Seni bütün insanlara, ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler” buyurulmaktadır.

İbrâhîm sûresinin 4. âyetinde meâlen, “Allahın emrlerini onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” buyuruldu. Bu âyetten, Resûl-i ekrem efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, sâdece arablara peygamber olarak gönderildiği lâzım gelmez. “Yalnız kendi kavminin diliyle…” ibâresinde bildirilen kendi kavmi, Peygamberin kendilerinden olduğu ve onların arasında da’veti izhâr ettiği kimselerdir. Bu ise, kendi kabîlesinden olmayan, kendi dili ile konuşmıyan ve davetinde bulunmayan kimselere peygamber olmadığını göstermez.

Bu kavimden maksad, davet ehlidir denirse,

Cevâbında deriz ki, Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlâ tarafından İsrâîl oğullarına peygamber olarak gönderilmiş olup, dili ibrânice idi. Tevrât da bu dilde idi. Eğer İsrâîl oğullarından bir takım kimseler arabların arasında yetişmiş bulunsaydı ve ibrânice bilmeselerdi, bu yüzden Mûsâ aleyhisselâmın davetinin dışında olmazlardı. Bunun gibi, Îsâ aleyhisselâm da, İsrâîl oğullarına gönderilmişti. Onun zamânında konuşulan dil ise süryânice idi. Rûmları davet edince, bu dille Hakka davet etdi. İncîl de bu dilde indirilmiş idi. Rûmlar, süryânice bilmezlerdi. Îsâ aleyhisselâm da yunanca bilmediği gibi, başka yabancı dil de bilmezdi. Bilenler Onun dînini rûmcaya [yunancaya] çeviriyorlardı ve bu sebepten dolayı yunanlılar Onun davetinin dışında kalmadılar. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü teâlâ tarafından insanlara gönderilen bu Kur’ân-ı kerîmin kendisine vahyedildiğini ve davet ettiklerini ve Kur’ân-ı kerîmin ulaşacağı kimseleri bununla uyaracağını biliyordu. Nitekim En’am sûresi 19. âyetinde meâlen, “De ki, hangi şey şehâdetce en büyükdür? De ki, –hak peygamber olduğuma dâir– benimle sizin aramızda Allah şâhiddir. Bu Kur’ân bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile berâber, başka ilâhlar olduğuna şâhidlik mi ediyorsunuz? De ki, ben buna şâhidlik etmem. O ancak bir tek Allahdır. ‘Ben sizin ortak koşduğunuz şeylerden kesinlikle uzağım’ de” buyuruldu. “Ya’nî Kur’ân-ı kerîm kime ulaşırsa, arablardan veyâ diğer milletlerden olsun, cin veyâ insan olsun, hepsini uyarıyorum demekdir. Îmâm Mukâtil “rahimehullah” buyuruyor ki, Kur’ân-ı kerîm kime ulaşdıysa, Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onun nezîri [uyarıcısı]dir. Bu sebebdendir ki, Muhammed bin Ka’b Kurezî, ‘Kur’ân-ı kerîm kime ulaşmışsa, O, Muhammed aleyhisselâmı görmüş gibidir’ buyurdu.”

Hiçbir müslümânın bunda bir şüphesi olmaz. Ancak müslümânlar arasında bulunup, Peygamberliği inkâr etmez görünen zındıklar, halktan câhil ve din bilgisi olmayanları şaşırtmak ve doğru yoldan saptırmak için, münâzara, münâkaşa yollu onlara der ki, Allahü teâlâ, “Her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” [İbrâhîm sûresi, 4. âyeti] buyurdu. Arabîden başka dil bilmiyene, peygamber aleyhisselâm nasıl başka dille hitâb etsin. Bunun cevâbı kılıçtan başka, yukarıda anlatdığımızdır.

Şunu da söyleyelim ki, bir müslümân Resûlullah efendimizin Allahü teâlânın peygamberi olduğunu ve arab kavminden bulunduğunu bilirse, hiç şüphesiz Onun her söylediğini tasdîk etmelidir. Zîrâ Allahü teâlânın gönderdiği bir peygamberin Allahü teâlâya karşı yalan söylemesi mümkün değildir. İşte O Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Allahü teâlâ beni cinlere ve insanlara ve onlardan davetimin ulaştıklarına peygamber olarak gönderdi.”

Resûlullahın Habeşistân hükümdârı Necâşi’ye mektûb yazıp, onu islâma davet ettiği ve onun kabûllendiği, ayrıca Bizans kralı Herakl’e ve Îrân şâhına mektûblar gönderip, islâm dînine davet etdiği haberleri kesin olarak doğrudur. Hâlbuki bunlardan hiçbiri arab değildi. Şunu da belirtelim ki, Allahü teâlânın emri ve izni olmadan bir peygamberin, bir kavmi [milleti] kendi dînine davet etmesi düşünülemez.

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hakkında inanılması gerekenlerden biri de, Peygamber efendimizden sonra, Resûl olsun, hiçbir peygamberin gelmeyeceğine inanmaktır. Hâtemünnebiyyîn demek, peygamberlik mühürlendi ve nübüvvet Onun gelmesiyle tamâmlandı demektir. Yâhud da Allahü teâlâ Peygamberliği Onunla mühürledi, bitirdi demektir. Çünki Allahü teâlânın mühürlemesi, imzâsı demek, hükmettiği bir işten dönmeyecek ma’nâsındadır. Nitekim Bakara sûresi 7. âyetinde meâlen, “Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemişdir” buyuruyor. Yanî kâfirlerin kalblerine ve kulaklarına mühür vurdu, yanî onların hiçbir zamân îmân etmiyeceklerini hükmetdi. Hatmin bir manâsı da, sona erdirmekdir. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmi hatmettim, yanî başdan sona kadar okudum, bitirdim denir. Bir sûre veyâ bir âyet kalmış olsa, hatmetdim denemez. Buradan giderek peygamberlerin sonuncusudur denirse, câizdir, ammâ biraz önceki manâ dilin yapısı ve özüne dahâ uygundur. [2]

Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” bize ulaşan çok sayıda sahîh hadîs-i şerîfler, peygamberliğin kendisinin gelmesiyle tamâm olduğunu bildirmektedir. Meselâ, Ebû Hüreyre’nin “radıyallahü anh” bildirdiği hadîs-i şerîfte, “Yakındır ki, ümmetimden 30 tâne yalancı deccâl çıkar ve hepsi de peygamberlik davâsında bulunur” buyuruldu. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Tebük gazâsına giderken, hazret-i Alî’yi “radıyallahü anh” Medîne-i münevverede bırakınca, hazret-i Alî ağladı ve “Beni kadınlarla ve çocuklarla mı bırakıyorsun?” deyince, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Yanımda, Hârûn’un Mûsâ aleyhisselâmın yanındaki yere sâhib olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur” buyurdu. Bunu Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” haber vermektedir.

Bir başka hadîs-i şerîfde, “Ben ve kıyâmet şu iki parmak gibiyiz” buyurup, işâret ve orta parmağını gösterdi. Yanî bu iki parmak arasında bir başka parmak bulunmadığı gibi, benimle kıyâmet arasında başka din ve peygamber yokdur ve olmaz. Benim da’vetim kıyâmete kadar devâm eder, demekdir. Bu hadîs-i şerîfi Ensârdan hazret-i Câbir “radıyallahü anh” bildirmişdir.

Bu husûsdaki haber ve hadîs-i şerîfler sayılamıyacak çokdur. Yukarıdaki beyânlardan açıkca anlaşılmış oldu ki, Ondan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra artık hiçbir Nebî olmaz. Nebî olmadığına göre Resûl de zâten gelmez. Çünki Nebî olmıyan Resûl yokdur. Nübüvvet olmayınca, risâlet hiç olmaz.

Bizim Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” dünyâyı teşrîf etmeden önce, peygamber olarak gönderilmiş olanlar, Muhammed, Enbiyânın [Peygamberlerin] sonuncusudur, demişlerdir. Ehl-i kitâb, küfr ve hasedlerinden dolayı bu sözleri gizlemiş ve inkâr etmişlerdir. Ammâ onların âlimlerinden islâm dînini kabûl edenlerin hepsi sözbirliği hâlinde, Onu “sallallahü aleyhi ve sellem” Tevrât ve İncîlde okudukları sıfat üzere bulduklarını bildirmişlerdir. Peygamberlerin kitâblarında, bütün peygamberlere gelen kitâbların, Muhammed aleyhisselâmın peygamberlerin sonuncusu olduğu yazılıdır dedikleri bildirilmekdedir. Ayrıca Ondan sonra Peygamber gelmeyeceği ve davetinin kıyâmete kadar devâm edeceği de, yine peygamberlerin kitâblarında ve sözlerinde bulunmakdadır.
Yahûdîlerden bir takım kimseler, bizim Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” uymamamız, Mûsâ aleyhisselâmdan bize, “Gök ve yer durdukca, benim dînim de durur” buyurması sebebiyledir, dediler. Eğer bu söz doğru ise, bundan maksad, bütün peygamberlerin halkı davet ettikleri tevhîd, îmân, tenzîh, va’d, vaîd, öldükden sonra dirilme, Cennet veyâ Cehennemden birine gitmeye âid bilgiler olup, gerçekten gök ve yer durdukca, bunlar değişmez demektir. Bunlarda ayrılık olmaz. Her peygamber bunları söylemiştir. Neshin, değişmenin câiz olduğu şerî’at ve amelî ahkâmda söylenmemiştir. Nitekim Şûrâ sûresi 13. âyetinde açıkca bildirilmektedir: “Dîni ayakda tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nûha tavsiye etdiğimi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimizi, Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu din, Allaha ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dilediğini kendine peygamber seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”

Allahü teâlâya nihâyetsiz hamd ve şükürler olsun ki, bu mesele, müslümânlar arasında bir dahâ açıklanmayacak kadar açık ve seçikdir. Ammâ Kur’ân-ı kerîmden bu kadarını bildirmemin sebebi, zındıkların câhilleri şüpheye düşürüp, Allahü teâlâ her şeye kâdirdir [yanî isterse bir peygamber dahâ gönderir] ve Onun kudretini zâten inkâr eden yoktur düşüncesini hâtıra getirebilir endîşesini taşımamdandır. [3]

Ammâ, Allahü teâlâ bir şeyden haber verip, şöyle olacaktır veyâ şöyle olmayacaktır derse, Onun dediğinden başka türlüsü olamaz. İşte Allahü teâlâ bildiriyor ki, Ondan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra bir başkası peygamber olmaz. O hâlde bunu inkâr eden, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğine inanmamış demektir. Çünki Onun peygamberliğine inanmış olsaydı, Onun bildirdiği, haber verdiği her şeyde doğru sözlü kabûl ederdi. Bizden önce Onun peygamberliği, tevâtür yollarının hangi huccet ve delîlleri ile sahîh olmuşsa, yine aynı yollarla sâbit olmuştur ki, O “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberlerin sonuncusudur. Kıyâmete kadar artık bir başka peygamber gönderilmez. Birinde şüphe eden, öbüründe de şüphe eder demekdir.

Muhammed aleyhisselâmdan sonra da peygamber var idi, yâhud vardır, yâhud olacakdır diyen ve Ondan sonra peygamber olabilir diyen kâfir olur.

Peygamber efendimize doğru inanmanın şartları bunlardır.

Bilinmesi lâzım gelen ve i’tikâd edilmesi gerekenlerden biri de, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” aslâ kavminin dîninde olmayışıdır. Allahü teâlâ onu, Kendinden başkasına tapmaktan korumuşdu. Hayâtı boyunca küfrden ma’sûm idi. Bütün peygamberler hakkında da bu i’tikâdda olmalıdır. Bütün peygamberler Allahü teâlâdan kendilerine bildirilenleri insanlara ulaştırırken, yalandan, yanılmaktan muhakkak ma’sûm idiler. Eğer herhangi birinden küçük bir günâh meydâna gelmiş ise, yanılma, unutma, zelle ve sehv cihetindendir. Onlar aslâ bilerek onu işlememiştir ve devâm etmemişlerdir. Farkına varır varmaz hemen rücû’ etmişlerdir. Âdem aleyhisselâmın zellesi de bu cinstendi. “Âdem aleyhisselâm Rabbine verdiği sözü tutmadı ve bu yüzden maksadı olan ebedî yaşamaya kavuşamadı. Sonra tevbe ve istigfâr eyledi ve Muhammed Mustafânın hürmetine afv diledi. Allahü teâlâ onu seçkin kıldı ve tevbesini kabûl buyurdu ve tevbe üzerine sebâtı için onu doğru yola yöneltdi” [Tâhâ sûresi, 121, 122. âyetleri]. Buradan anlaşılıyor ki, sözünü unutdu da öyle yapdı.

Peygamberler için, büyük günâh işledi demek câiz değildir. Yûsüf aleyhisselâmın kardeşlerinden meydâna gelenler, peygamberlikden önce idi. Bir takım kimselerin, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” için, Peygamber olmadan önce kavminin dîninde idi sözleri, dalâletdir, büyük iftirâdır. Çünki, sahîh hadîsde gelmiştir ki, “Mekkeliler Kâ’beyi binâ ederken ve Kureyşliler omuzlarında ve sırtlarında taş çekerlerken, Abbâs bana dedi ki, Ey kardeşimin oğlu, sen de eteğini topla ve sırtına yerleşdir de, taşdan sırtın incinmesin. Ben de öyle yapıyordum ki, uzun boylu bir şahıs geldi ve arzû edilmiyen bir şekilde böğrüme eliyle vurdu ve ‘Sen böyle bir iş yaparsan [yanî eteğini kaldırırsan ve dizinden yukarısı açılırsa] diğerleri de sana uyup öyle yapacaklar’ dedi. O esnâda kendimden geçtim. Aklım başıma gelince, bana ‘Sana ne oldu?’ dediler. Bense, peştemâlım nerededir? diye sordum.” O hâlde, Allahü teâlânın dahâ çocuk yaşda olan bir kimsenin avret yerinin açılmasına müsâde etmemesinden ve bir an avret mahalli açılınca tedib buyurmasından ve onu korumasından anlaşılıyor ki, onu elbette küfrden korumuştur.

Bir kimse Cübeyr bin Mut’am’ın “radıyallahü anh” sözü ile bize itirâza kalkarsa –ki, Cübeyr dedi ki, Resûlullahı gördüm, kavminin dîni üzere idi– cevâbında deriz ki, burada dinden maksad, İsmâ’îl aleyhisselâmın vârisi bulunduğu İbrâhîm aleyhisselâmın milletinden, Kureyş kabîlesinde bozulmadan bulunan dindir. Haccın menâsiki, nikâha âid meseleler, alışverişle alâkalı hükümler ve benzerleridir. Bu şekilde manâlandırmanın delîlini de yine bu hadîsde, yanî Cübeyr hazretlerinin sözünde buldum. “O kavminin dîni üzere idi” dedikten sonra devâm ederek, “O Arafat’ta devesi üzerinde vakfede idi. Kavminden ondan başka bu hâlde olana rastlamadım. Bu Allahın Ona tevfîkı idi” dedi. Bu sözden yine anlaşılmış oldu ki, Hak teâlânın ismeti onu, Arafat’ta vakfeyi terk eden kavmine uymaktan korudu. Çünki Arafat’ta vakfe yapmamak İbrâhîm aleyhisselâmın milletine muhâlif idi. Kureyşliler haccın vakfesi için Haremden dışarı çıkmazlardı. Hâlbuki Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Haremden dışarı çıktı. Dikkat buyurun! İbrâhîm aleyhisselâmın hacla alâkalı ahkâmının birinde Allahü teâlâ Resûlünü, kavmine uymaktan koruyunca, bütün peygamberlerin dînine uymayan ve tevhîdi temelinden yıkan bir meselede, nasıl kavmine uyduğu söylenebilir? Kavmi, yanî Kureyşliler putperest idiler. Yukarıdaki peştemal haberi zâten bu husûsda kâfîdir.

Yine bir delîl ileri sürüp diyorlar ki, Allahü teâlâ Şûrâ sûresi 52. âyetinde meâlen, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ânı vahyettik. Sen kitâb nedir, îmân nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şübhesiz ki, Sen doğru bir yolu göstermektesin” ve Ed-Duhâ sûresi 7. âyetinde meâlen, “Seni şaşırmış bulup da sana yol göstermedi mi?” buyurulmuşdur. Bu gibi âyet-i kerîmelerin, onların anlamış olduklarından başka vecîhleri, tefsîrleri vardır. Bunlardan birkaçını bildirelim:

1) Kur’ân-ı kerîmde Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” 3 şekilde hitâb vardır:

A) Hitâb kendisinedir, muhâtab da kendisidir.

B) Hitâb kendisinedir, murâd, yanî muhâtab hem kendisidir, hem de ümmetidir.

C) Hitâb kendisinedir, murâd ve muhâtab ümmetidir. “Sen Kitâb nedir, îmân nedir bilmezdin” ve “Seni şaşırmış bulup da sana yol göstermedi mi?” âyetleri buna girmekdedir ki, hitâb Resûlullaha, muhâtab ise ümmetidir. Nitekim anana ve babana öf deme ve onları azarlama ve onlarla hep iyi konuş da bu kısımdandır. Ve kezâ İsrâ sûresi 23. âyetinde bunu açıkca bildirmekdedir: “Rabbin, sâdece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veyâ her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “öf!” bile deme, onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle!” Herkes bilir ki, bu âyet-i kerîmede hitâb, Peygamber efendimizedir ve muhâtab ve murâd o değildir. Çünki bu hitâb ve emrden nice yıllar önce ana ve babası âhırete göçmüşlerdi.

2) “Sen kitâb nedir, îmân nedir bilmezdin”, yanî Kitâbın ne olduğunu, yanî Kitâbda hangi ilimlerin bulunduğunu ve içindeki hükümleri bilmezdin; îmân nedir bilmezdin, yanî îmânın şu’belerini, dallarını, yollarını, kollarını, sana bildirdiğim şeklde bilmezdin demekdir. Yoksa Allahü teâlâyı bilmezdin demek değildir. “Seni şaşırmış bulup da sana yol göstermedi mi?” yanî şerî’atin bütün esâs ve inceliklerini ve kulluğa âid edebleri sana gösterdi demektir.

3) Arablarda âdettir ki, birini helâk olmağa yakın görünce “onu helâkde buldum” derler. Yanî şaşırmağa yakın idin demektir. Nitekim İsrâ sûresi 74. âyetinde meâlen, “Eğer seni sebâtkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse, onlara birazcık meyledecekdin” buna açık bir şâhiddir.

4) Dalâl=şaşırmış, azda da çokda da kullanılır. Sahrâda yolunu kaybedene, yoldan çıktı, yolunu şaşırdı derler. O kimse yoldan az çıksa da böyle denir, 50 kilometre çıksa da, yine böyle denir. Buradaki şaşırmaktan murâd, Allahü teâlâ bilir, birincisidir.

Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsûs sıfat ve hâllerden biri de, Resûlullahın bütün peygamberlerden iyi ve üstün olduğuna inanmakdır. Bu sözümüzün delîli, Resûlullahın, “Ben Âdem oğullarının efendisiyim, öğünmüyorum” açık, seçik ve kâfî sözleridir. Ma’lûmdur ki, Âdem aleyhisselâmın oğulları arasında, Âdem aleyhisselâmdan fazîletlileri vardı. Onlar ülûl-azm peygamberlerdir: Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ aleyhimüsselâm bunlardandır. Bu hadîs-i şerîfin beyânı ile bu ülûl-azm peygamberlerden üstün olduğu anlaşılınca, Âdem aleyhisselâmdan da üstün olduğu mantîken ve açıkca ortaya çıkmakdadır. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrıca, “Âdem ve öbürlerinin hepsi benim sancağım altında olurlar”, diğer bir hadîs-i şerîfde de, “Kıyâmet günü ilk şefâ’at eden ben olurum ve ilk şefâ’ati kabûl edilen ben olurum” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf sahîhdir. Bütün hadîs âlimleri sıhhatinde söz birliği hâlindedir. Bu Resûlullahın bütün mahlûkâtdan üstün olduğunu göstermekdedir. Bütün peygamberlerden üstün olduğunu gösteren alâmetlerden, delîllerden biri de, onun risâletinin, bütün risâletlerden, şerefli olmasıdır. Çünki kendinden önceki dinlerdeki ahkâmı nesh etdi, değişdirdi ve kendinden sonra artık, risâlet, yanî şerî’at sâhibi bir peygamber gelmez ki, onun şerî’atini değişdirsin. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde bu ma’nâya işâretle, Fussilet sûresi, 41. ve 42. âyetlerinde, “Kendilerine kitâb geldiğinde onu inkâr edenler, şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır. Hâlbuki o, azîz, eşsiz bir kitâbdır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sâhibi, çok övülen Allahdan indirilmişdir” buyurdu. Ya’nî bu azîz, çok yüce bir kitâbdır. [4] Ondan evvel onu tekzîb eden ve Ondan sonra onu nesh edecek, yürürlükden kaldıracak bir başka din yokdur. Bu sözün delîlleri çoktur. Biz bu kadarla yetindik. Ammâ bu delîllerin açıklanması ve bildireceğimiz şüphelerin kalkması için, temâmlayıcı ilâveleri vardır. Bu temâmlayıcı bilgiler, Resûlullahdan bildirilen bir takım hadîs-i şerîflerde, ilim bakımından eksik olanları, Resûlullahın diğer peygamberlerden üstünlüğünde şübhe ve tereddüde düşürebileceği zâhirî ifâdelerin bulunmasıdır. İşte böyle hadîs-i şerîflerle, fazîleti bildiren hadîs-i şerîfleri bir araya getirip, aralarını bulmak lâzımdır ki, âlim olmıyan sıradan kimseleri muhtemel bir şüpheden kurtaralım.

O hadîs-i şerîflerden biri şudur: “Peygamberler arasında muhâyere yapmayın.” Muhâyere, bir kimsenin, bir peygamberin diğerinden üstün ve iyi olduğunu söylemesi, bir başkasının da ona, hâyır, diğeri dahâ iyi ve üstündür demesidir. Bu haber ayrı iki millet [din] sâhibleri arasında farklı değerlendirilir ve herbiri, kendi söylediğini büyük, diğerinin söylediğini küçük ve eksik göstermeğe çalışır. Bu küfrdür. Müslümânlar arasında olursa, münâzara ve hasmını yenmek yoluyla, birini diğerinden üstün tutmak, o şekilde dile alınır ve söylenir ki, o sözlerde diğer peygambere hakâret veyâ onu aşağılamak bulunur. Bu da küfrdür. Yâhud da Allahü teâlânın ve Resûlünün sözüne, kendi nefsi için muaraza eder [karşı koyar]. Bu ise, dalâletdir, sapıklıkdır. Her hâlükârda şu 3 kısımdan birinde bulunur:

1) Kimin dahâ üstün olduğu Kitâb ve sünnette açıkca bildirilmiş olur. Bu kısımda zâten bir ayrılık olmaz.

2) Kimin dahâ üstün olduğu Kitâb ve sünnette hiç bildirilmiş olmaz. Bunda da zâten konuşulmaz. Çünki bunda konuşmakta bir zarûret yoktur.

3) Kitâb ve sünnetde bu üstünlük husûsunda gizli, örtülü ifâdeler bulunur. Bunda da herkesin söz söylemesi câiz olmaz. İşte Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu üçünden biri bulunmak cihetinden, peygamberlerden birini diğerinden üstün tutmayın buyurmuştur.

Kitâb ve sünnette kapalı olarak bulunan üstünlük alâmet ve işâretlerini, ilimden nasîbi büyük ve çok olan âlimler anlar. Allahü teâlâ bu husûsta Bakara sûresi 253. âyetinde meâlen, “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık” buyuruyor. İşte bu büyük âlimler, Allahü teâlânın işâret buyurduğu huccet ve delîlleri inceleyip, hangisinin veyâ hangilerinin dahâ fazîletli olduğunu beyân edip, yüksek ve üstün makâmlardaki kadr ve yerlerini muhâfaza ederler ve bu ilim o büyük âlimlere lâyıkdır. Bu kısmda belirtilenler, Resûlullahın men’ etdiği kısmlara girmez.

Bu hadîs-i şerîflerden biri de, “Beni Mûsâ’dan üstün tutmayın” hadîsidir. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu sözü, bir yahûdînin, Allaha yemîn ederim ki, Allahü teâlâ, Mûsâyı herkesden üstün kıldı ve hepsinin en seçkini eyledi dediği zamân, müslümânlardan birinin, bu yahûdînin yüzüne tokatı yapışdırdığı zamân söyledi. Çünki, onun bu sözü diğerlerine hakârete yaklaşmış ve nerede ise, her birinin diğerinin peygamberine yakışmıyacak derecede sözler söylemesine sıra gelmişdi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun için üstün tutmayı men etti. “Beni Mûsâ’dan üstün tutmayın” sözünden maksad, siz kendiliğinizden beni ondan üstün tutmayın. Üstünlük, Allahü teâlânın üstün tutmasıyla olur, sizin sözünüzle biri öbüründen üstün olmaz demekdir.

“Benim İbrâhîm’den iyi tutmayın” hadîs-i şerîfine gelince, bunun da manâsı, işâret olunduğu gibi, kendiliğinizden beni ondan dahâ iyi ve hayırlı bilmeyin demekdir. Bu sözü, tevâzû’ için de söylemiş olabilir. Çünki İbrâhîm Halîl aleyhisselâm, Resûl-i ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük ceddi idi.

Bir diğeri de şudur: Birisi Resûlullaha, (Yâ hayrel-beriyye) –ey insanların en iyisi– diye hitâb edince, “Bahsettiğin İbrâhîm aleyhisselâmdır” buyurdu. Bu da tevâzû’dan olabilir. Ve yine muhtemeldir ki, İbrâhîm aleyhisselâma Halîlullah dendiği gibi, Hayrül-beriyye de denmişdir. Resûlullah bunu bildiği için, kendisine öyle hitâb edene, bu ismle çağrılan İbrâhîm aleyhisselâmdır demişdir.

Bir çok kitâplarda yazılıdır ki, İbrâhîm aleyhisselâmın zamânında, yeryüzünde, kendinden başka muvahhid [Lâ ilâhe illallah diyen] yok idi. Çünki Allahü teâlâ kendisine Halîlim [dostum] dedi. Hayrül-beriyye de bu manâyı ihtivâ eder. Nitekim eğer Resûlullaha, yâ Halîlallah [ey Allahın dostu] denmiş olsaydı, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellelm” de, “O İbrâhîm aleyhisselâmdır” cevâbını verirdi. Yanî bu isim, Onun âlemi [özel tanımı] olmuş idi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” de Halîlullah, yanî Allahü teâlânın dostu olmakla berâber, bunu kendisi için söylemedi. Hâlbuki kendisi için, “Sizin sâhibiniz, yârınız [sevgili büyüğünüz] Allahın Halîlidir” buyurmuştu. Bu manâda, kendinden önceki, yâhud zamânındaki peygamberlere nisbetle, Hayr-ül beriyye idi. Şöyle de îzâh edilir ki, Resûlullah kızı hazret-i Fâtıma’ya, “Dünyâdaki kadınların kadın efendisi olmayı istemez misin?” buyurduğunda, hazret-i Fâtıma, bu müjdeyi hazret-i Meryem için vermiştiniz, şimdi benim için söylüyorsunuz, bu nasıl olur, diye arz edince, “O dünyâdaki kadınların efendisidir, sen ise kendi zamânındaki kadınların efendisisin” buyurmuştur. Bu şekilde manâlandırmanın delîli şudur ki, beriyye, Allahü teâlânın yarattığı halkdır ve bu manâ esâs alınarak İbrâhîm aleyhisselâma, o halka nisbetle Hayr-ül beriyye buyurmuşdur. Yoksa, dahâ dünyâya gelmemiş olanları kasd etmemişdir. Bu fakîrin bu hadîs-i şerîfler ve bu konu ile alâkalı çok doğru bir yorumu vardır. Şöyle ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfi telaffuz buyurduğu zamân, kendi hâlinin ve kendisinin en iyi ve en üstün olduğuna, henüz vâkıf değildi. Emâre ve işâretlerini görmüş olsa bile, kendisine kesin bir emir ulaşmamıştı.

İşte bu duraklama zamânında böyle buyurmuştur. Eshâb-ı kirâm, kendisinden bu husûsta kesin bir söz duymamış olduklarından, kendisi için böyle sözler söylenmemesini buyurmuştu.

Diğer bir hadîs-i şerîfte, “Kıyâmetde ilk elbise giydirilen İbrâhîm aleyhisselâm olur” buyurulmasına gelince: Allahü teâlâ en iyisini bilir, sebebi şudur ki, dünyâda Allah için elbisesi çıkartılanların ilki, ateşe attıkları zamân İbrâhîm aleyhisselâm olmuş idi. Allahü teâlâ onu bu mükâfâtla şereflendirdi ki, ilk Cennet elbisesi giyen de o olur. Nitekim Resûlullahın Mûsâ aleyhisselâm hakkındaki şu sözleri bu sözümüzü açıklamağa yeter: “Kıyâmetin dehşetinden herkes kendinden geçince, ilk defa kendine gelen ben olurum. Başımı kaldırdığımda Mûsâyı ayakta Arşın yanını tutmuş görürüm. Tûr dağının eteğinde kendinden geçmiş olmasına karşılık, kıyâmet günü hiç mi kendinden geçirilmedi yoksa benden evvel mi kendine getirildi bilmem.”

Eğer O büyük peygamberler, söylenen bir sebepten ötürü, Resûlullah efendimizden ileride iseler de, Resûl-i ekrem efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir çok bakımlardan onlardan üstün kılınmıştır. Bütün cinnîlere ve insanlara peygamber olarak gönderilmiş olması, davetinin [dîninin] kıyâmete kadar devâm etmesi, davetle birlikte mucizesinin bulunması, herkesten önce kabrinden kalkması, herkesten evvel şefâ’at etmesi, herkesten önce Cennete girmesi ve buna benzer kendilerine mahsûs çok fazîletler bu cümledendir. Herkes bilir ki, on fazîlet sâhibi, bir fazîleti olandan dahâ üstündür. [5]

Yûnüs aleyhisselâmla alâkalı hadîs-i şerîfe gelince: “Ben Yûnüs’dan iyiyim demek kimseye yakışmaz.” Buradaki ben kelimesinden maksad, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” değil, bu söyliyenin kendisidir. Yanî bir kimsenin kendini Yûnüs aleyhisselâmdan iyi bilmesi câiz olmaz. Bu hadîs-i şerîfde Yûnüs aleyhisselâmı zikretmesinin sebebi, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde, Peygamberimize, Yûnüs aleyhisselâm gibi olma; O sabr etmedi ve kavminin helâkine acele etdi. Onların tevbesini kabûl edip, azâblarını kaldırdığımda, kızmışdı. İşte buradan şeytân bir yol bulup, bir kimsenin kalbine, onun Yûnüsdan iyi olduğu düşüncesini getirebilir. Çünki bu kişi mâl ve cânını Allah yoluna veriyor ve karşılaşdığı musîbet ve meşakkatlere sabrediyor. Hâlbuki onun kendisini iyi hasletlerden birinde bir peygamberden dahâ ileride bulması doğru yoldan ayrılmakdır. Yâhud Yûnüs aleyhisselâmın hâlini aşağı bulmakdadır. Bu da bir başka sapıklıkdır. O hâlde, Peygamberlere ta’zîm husûsunda, ümmeti terbiye etmek ve şeytânın hîlesini bozmak için bu hadîsi telaffûz etdiler.

Eğer Resûlullahın maksadı, “Beni Yûnüs’dan iyi bilmek kimseye yakışmaz” demek ise, o zamân tevâzu’ ile söylenmiş olur. Bunun da sebebi, Kur’ân-ı kerîmde Yûnüs aleyhisselâm hakkında söylenmiş olan ifâdelerden, müslümânların kalblerinde ona karşı bir noksanlık ve kusûrun bulunmamasını sağlamaktır. Çünki peygamberlik makâmı, hurmetle bakmamak ve hurmeti zedeleyecek söz söylemekten çok yüksektir. Dahâ önce bildirdiğimiz bakımlara da yorumlanabilir.

Peygamber efendimize mahsûs hâllerden biri de, şöyle inanmak lâzımdır ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hak olan hiç bir şeyi gizlemez, hiç bir bâtıla karşı susmaz, hakkı hak olarak, bâtılı bâtıl olarak bildirirdi. Ammâ kimini âlimlerin anlayabileceği şeklde mücmel, kimini de herkesin anlayabileceği kadar mufassal ve açık beyân ederdi.

Biri de, yine inanmalıdır ki, kendisine mahsûs olarak bildirdiklerinde, ondan başkası dâhil değildir. Çünki başkası için câiz olan şeyler, sırf ona mahsûs olmamış olur. Resûlullaha mahsûs olmak 3 kısımdır:

1) Bütün mahlûkâta nisbetle kendisine mahsûs olmak. Makâm-ı Mahmûd böyledir ve kıyâmet günü buna kavuşacaktır. Sahîh hadîste, “Benden başka hiç kimse o makâma varamaz” buyuruldu.

2) Bütün insanlara nisbetle kendisine mahsûs olmak. Kıyâmete kadar davetinin, dîninin devâmı ve insanlar için başka din gelmemesi.

3) Ümmetine nisbetle kendisine mahsûs olmak. Meselâ bir anda 9 hanımı nikâhı altında bulundurmak ona helâl idi.

Biri de, şöyle itikâd etmelidir ki, kıyâmette ümmetinden hattâ diğer peygamberlerden hiçbiri, onun Allahü teâlâ katındaki yeri ve makâmına ihtiyâc duymamaktan müstagnî [ihtiyâcsız] değildir. Bu sözümüzün delîli olan hadîs-i şerîf sahîh olup, herkes nefsî, nefsî [ben kurtulayım] derken, O “sallallahü aleyhi ve sellem”, şefâat kapısını açmadıkca, kimse şefâat edemeyecekdir.

Biri de, inanmalıdır ki, toprak Onun bedenini yimez, çürütmez. Yer yarıldığı zemân mubârek vücûdu, kabrine konduğu hâlde bulunur. Onun ve diğer Peygamberlerin haşrı, kabrinden kalkışları böylece kendi vücûdları ile olur. Nitekim sahîh hadîsde, “Allahü teâlâ toprağa, peygamberlerin cesedlerini harâm etmiştir. Onlar kabirlerinde diri olup, namâz kılarlar” buyuruldu. Ve en önce kabrinden kalkacak olan bizim Peygamberimizdir.

Bu bildirdiklerimizi bilmek çok mühimdir. Hak teâlânın bize farz kıldığı, Resûl-i ekreme “sallallahü aleyhi ve sellelm” ta’zîm, hurmet ve saygı, ancak Onu tanımak ve bu anlattıklarımızı bilmek ve yerine getirmekle olur.

 

[1] Resûlullah, Tâif seferinde Nahl vâdîsinde sabâh namâzını kıldırırken yedi, yâhud 9 kişilik bir cin tâifesi, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” okumakta olduğu Kur’ânı dinlemeğe gelmişlerdi. Âyetin belirttiğine göre, cinler, Allah yolunun davetcisi olan Muhammedün Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” kavmlerinin uymalarını isterken, Allahü teâlânın, günâhlarının bir kısmını bağışlayacağını beyân etmişlerdir. Çünki kul hakkıyla ilgili günâhlar, hak sâhibinin rızâsı olmadıkca bağışlanmaz.

 

[2] “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allahın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur” [Ahzâb sûresi, 40. âyeti.] Kâinâtın Efendisinin “sallallahü aleyhi ve sellem” gönderilmesinden maksad, dîni tamâmlamak idi. Nitekim Mâide sûresi 3. âyetinde meâlen, “Bugün sizin dîninizi ikmâl etdim, üzerinize ni’metimi tamâmladım ve sizin için din olarak islâmı beğendim” buyuruldu ki, bunu bildirmekdedir. Ayrıca Onunla güzel ahlâkı da tamâmladı ve buna işâretle Kalem sûresi 4. âyetinde meâlen, “Ve Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” buyurdu. Bunlar gösteriyor ki, başka bir peygambere ihtiyâc kalmamışdır. Ümmetindeki halîfeler, âlimler ve evliyâ Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” dînini taşımak ve muhâfaza etmekde yeterlidirler. “Ümmetimin âlimleri İsrâîl oğullarının peygamberleri gibidir” hadîs-i şerîfi böyle olduğunu açıkca göstermekdedir.

(Hayât-ül ârifîn) kitâbında yazıyor: Geçmiş bütün peygamberler iksir sâhibi idiler. Bizim Peygamberimiz ise, büyük iksir sâhibi idi. Büyük iksir odur ki, hangi bakıra sürülse onu altın yapar ve ona iksir özelliği verir. İşte bu ümmetin Evliyâsı Resûl-i ekreme “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi olmakla, bu büyük devlet ve nimete kavuşmuştur. Eski ümmetlerin Evliyâsında bu yok idi. Muhammed Mustafânın “sallallahü aleyhi ve sellem” gelmesiyle Nübüvvet tamâmlandı ve “Benden sonra peygamber yoktur” buyurdu, ammâ bu büyük iksir, Onun ümmetindeki Evliyâda devâm etdi. Bu sebebden başka bir peygambere ihtiyâc kalmadı. “Ümmetimin âlimleri, İsrâîl oğullarının peygamberleri gibidir” ve “Kavmi içinde şeyh, ümmeti içinde peygamber gibidir” hadîs-i şerîfleri, bu büyük iksire işâret etmekdedir. Anlıyan anladı. (Nûr-ül ebsâr)

[3] Allahü teâlâ kâdirdir, ammâ zulme, yalana ve sefîhliğe kudreti vardır denemez. Çünki muhâl [imkânsız] olanlar kudretin manâsına girmez. Muhâl, yanî imkânsız olan şeyler, kudrette bulunmamakla kudret sâhibi olan Allahü teâlâya acz, yanî kudretsizlik [gücü yetmemek] sıfatı yakıştırılamaz. Çünki acz, yapabileceği şeyi yapamamak demektir. Ve yine zîrâ kudretin dâhilinde olan, bir şey demektir. Muhâl [imkânsız] ise, bir şey değildir. Çünki şey demek, vücûdü [varlığı] bulunmaktan ibârettir. Muhâl ise, mümteni’ül vücûddür, yanî var olması mümkün değildir. Zulüm, sefeh ve yalan sözlerini Allahü teâlâya nisbet etmek ise muhâldir. Çünki Allahü teâlâ Hakîmdir [Hikmet sâhibidir, yanî kelâmı, fi’li hep fâidelidir]. Hakîm ise zulm etmez, sefîh ve yalancı olamaz. Bunun için bunlar kudrete dâhil edilmez.

Mâide sûresi 120., (O her şeye kâdirdir) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Tefsîr-i Hüseynî, “Dilediği her şeye gücü yeter”, Celâleyn, “Allahü teâlâ dilediği herbir şeye kâdirdir” diye bildirmekdedir.

[4] Kur’ân-ı kerîm, azîz bir kitâbdır. Ya’nî Allahü teâlâ katında çok yüce ve kıymetlidir. Yâhud çok fâidelidir. Yâhud eşsizdir. İmâm Kuşeyrî “kuddise sirruh” buyuruyor ki: Kur’ân azîzdir. Çünki Azîz olan Rabbin, azîz olan meleği, onu azîz olan Peygambere, azîz ümmeti için getirmiştir. Yâhud dostun dostu yanındaki mektûbudur. Dostun dosta mektûbu ise azîz, yanî çok değerli olur.

Beyt:
İsminden, mektûbundan izzet, kerâmet buldum,
İsmine, mektûbuna binlerce fedâ oldum.

Bu azîz Kitâba, hiç bir tarafdan, hiçbir bakımdan bâtıl ve fesad yaklaşamaz. Onda ziyâdelik ve noksanlıktan konuşulamaz. Geçmişten verdiği haberlerde yalan-yanlış olmadığı gibi, gelecekten verdiklerinde de yanlışlık olamaz. Çünki O, Hakîm olan tarafından indirilmiştir, teâlâ ve tekaddes.
(Tefsîr-i Hüseynî)

 

[5] Hazret-i Şeyh Alî Dekkak “kuddise sirruh” yazıyor: Şevkın 100 bölümü vardır. 99’u Resûlullahındır “sallallahü aleyhi ve sellem”. Kalan bir bölümü bütün insanlarındır. (Tâc-ül-kısas) kitâbında diyor ki, akıl bin kısımdır. 999’u Resûlullah efendimize, bir kısmı bütün insanlara âiddir. (Avârif Tercemesi)nde Vehb bin Münebbehden bildirilir: Gökden indirilen yetmiş kitâbda buldum: İlk insandan dünyâya gelecek son insana kadar bütün insanların aklı, Âlemlerin efendisinin “sallallahü aleyhi ve sellem” aklı yanında dünyâdaki bütün kumlara nisbetle bir kum tânesi gibidir. Bunun için Onun tertemiz rûhuna akl-ı kül ismi verilir.

(Mirsâd-ül ibâd) sâhibi, kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek kulların en hayırlısından “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirir. Buyurdu ki, eğer ilk yaratılmış olandan sorulsa: “En evvel Allahü teâlâ benim nûrumu yarattı” ve eğer kıyâmetde kabrinden en önce kim kalkar denirse: “Kıyâmet günü kabrinden ilk kalkan ben olurum”. Eğer başına kadar günâhlara batmış olana ilk şefâ’atcı aranırsa: “İlk şefâ’at eden ve şefâ’ati en önce kabûl olunan ben olurum”. Sırat köprüsünü geçenlerin önderi kimdir denirse: “Sıratı ilk def’a geçen ben olurum”. Cennet kapısına ilk varan ve Cennet kapısının ilk açıldığı kimdir denirse: “Cennet kapılarının ilk açıldığı kişi ben olurum”. Âşıkların önderi, şevk sâhiblerinin rehberi ve muhabbet mertebesinin müstesnâ sâhibini görmek istiyenlere: (Bu benim vechimdir, ey Muhammed bana bak) müjdesine kavuşan benim. Çünki Resûlullah efendimizi sevmek, Allahü teâlâyı sevmenin tâ kendisidir. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen, “Ey Habîbim, de ki, Allahı seviyorsanız, bana tâbi’ olun, Allah da sizi sever” buyurulmakdadır. Aynı şekilde hadîs-i kudsîde: “Herkes benim rızâmı ister, ben de senin rızânı isterim” müjdeli haberi gelmektedir.

(Meâric-ün-nübüvve) kitâbında yazar: İbrâhîm aleyhisselâma hıllet verildi ve “Allahü teâlâ İbrâhîm’i Halîl edindi”) buyuruldu. Bizim Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” Mahbûbiyyet verildi. Şu nükte hepsinden güzeldir ki, orada İbrâhîm’e Halîl dedi; burada ise, Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olanlara habîb ismini verdi. Halîl olan habîb olmayabilir. Ammâ hiçbir habîb yokdur ki, halîl olmasın. Resûlullaha uyan böyle hurmetli olunca, ya uyulanın kendisinin hâli ve makâmı nasıl olur? (Nûr-ül ebsâr).

(Şemâil-i Etkıya)da Sehl bin Abdüllah Tüsterî’den “kuddise sirruh” bildirilir. Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” görünüşde insan şeklinde idi. Doğrusunu isterseniz, hakîkatte O, nûr idi. Nûr bedene benzer mi? Mâide sûresi 15. âyetinde meâlen, “Gerçekten size Allahdan bir nûr geldi” buyuruldu. Eğer nûr olmayıp, sâdece bir kalıb [beden] olsaydı, A’râf sûresi 198. âyetinde meâlen, “Onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler” buyurulmazdı. Eğer benim ve senin gibi sâde bir kalıb [beden] olsaydı, niçin bizim gibi gölgesi olmazdı? “Yürürdü, fakat gölgesi olmazdı” bunu açıklamakdadır. (Nûr-ül ebsâr)

(Meâric-ün-nübüvve) kitâbında yazılıdır: Âdem safiyyullah “aleyhissalâtü vesselâm” su ve çamurdan yaratıldı. Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” ise, rûh ve kalbden hâsıl oldu. Bu sözümüze 5 delîl vardır:

1– Âdem aleyhisselâmın gölgesi vardı, Resûlullahın gölgesi yoktu. Bu ise

Onun rûh ve kalbden olduğunu, su ve çamur özelliği taşımadığını gösterir.

2– Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” karanlık gecede öyle bir parlardı ki, yanan kandilden çok ışık verirdi ve gün ışığında nasıl görürse, karanlık gecede de öyle görürdü.

3– Resûl-i ekremin “salallahü aleyhi ve sellem” yedi kat göklerin üstüne yükselmesinin sebebi, su ve çamuru değil, rûh ve kalbinde bulunan letâfetdir. Şu beyti kim demişse, ne güzel demiştir:

Bedeninin hilkati latîf olan rûh gibi, Bedenle yükselmesi kolay olur rûh gibi.

4– Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” önden gördüğü gibi, arkadan da görürdü. Bu da rûh ve kalbin gâlib olduğunun alâmetidir.

5– Resûlullahın uykusu ile uyanıklığı arasında fark yoktu. (İki gözü uyur, kalbi uyumazdı.)

Yine orada yazar: Resûlullahın gölgesinin olmamasının hikmeti odur ki, her bir şeyin gölgesi kendisi gibidir. Dünyânın yaratılışından inkırazına kadar Server-i Âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” benzeri, eşi bulunmıyacağına göre, kişinin kendisini andıran gölgesi, Ondan nefy edilmiş, bir mucize olarak kaldırılmışdır.

Yine aynı kitâbda yazıyor: Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma vahy gönderip, “Ey Mûsâ, Sana senden, diline sözünden, kalbine düşünceden, bedenine rûhundan, gözüne gören gözbebeğinden, kulağına işitmenden, ağzına ağız suyundan, gözünün beyâzına siyâhından yakın olmamı ister misin?” buyurdukda, Mûsâ aleyhisselâm, yâ Rabbî, Senden bütün arzûm ve isteğim budur dedi. Allahü teâlâ, “Muhammede çok salevât gönder ve İsrâîl oğullarına haber ver ki, benimle görüşmek isteyen, Ona salevât okusun” buyurdu. Buradan Resûl-i ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem” Kurbu, Allahü teâlâya yakınlığı anlaşılabilir ki, ülûl-azm peygamberlere, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize salevât okumakla ne yakınlıklar hâsıl olmaktadır. Yazıklar olsun o kimselere ki, Resûlullaha tâbi’ olmağı ve Onu vesîle edinmeği inkâr ederler de bu devlet ve saâdetden nasîbleri olmaz.

Emîr Hüsrevin derlediği Hâce Nizâmeddîn Evliyânın “kuddise sirruh” (Melfûzât)ında yazar: Bir gün düânın kabûlünden konuşuluyordu. İnci saçılan mubârek dillerinden şöyle çıkdı: Âdem aleyhisselâm düâ edip, afv ve magfiret dilediği zamân, “Ey Âdem, benim Muhammedime salevât getirmedikce, duânı kabûl etmem” nidâsı geldi. Resûl-i ekreme “sallallahü aleyhi ve sellem” salevât getirince, düâsı kabûl oldu. Yine buyurdu: Allahü teâlâ Dâvüd aleyhisselâmın tevbesini kabûl etmek isteyince, ona buyurdu ki, “Ey Dâvüd, Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” ismini benim makâmıma şefâ’atcı olarak getir ki, tevben kabûl derecesine yakın olsun.” Hazret-i Şeyh bundan sonra şöyle buyurdu: Evet anlaşılıyor ki, yaratılmış olan herşey, Onun tufeylisi olup, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” hurmetine yaratılmıştır. Hıristiyanlar bir yere toplanıp, “Ey Îsâ, eğer ölüyü diriltirsen, senin dînin üzere oluruz” dediklerinde, derhâl Cebrâîl aleyhisselâm indi ve “Ey Îsâ, bu mu’cize senindir, çekinme! Bir ölü getirsinler, sen düâ et, biz de onu diriltelim” buyurdu. Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâm bir ölü getirmelerini söyledi. İmtihân için 300 sene evvel ölmüş birini getirdiler. Hakdan bir nidâ geldi ve “Ey Îsâ, Muhammed aleyhisselâmın ismini diline al ve bu ölüye üfle, ben de onu dirilteyim” buyuruldu. Îsâ aleyhisselâm Muhammed şerefli ismini ağzına alıp, o ölünün üzerine üfleyince, Allahü teâlânın kudreti ile, Muhammed aleyhisselâmın bereket ve hurmetine o ölü dirildi. Yine hazret-i Şeyh buyurdu: Mûsâ aleyhisselâm münâcât esnâsında, Rabbini görmek isteyip, “Ey Rabbim, bana görün, sana bakayım” deyince, Hak teâlâdan bir emr geldi ki: “Ey Mûsâ, bana karşı edebi gözetmedin. Zîrâ ben kendime söz vermişim ki, Âhır zamân peygamberi Muhammed aleyhisselâm –ki benim mahbûbumdur– ve ümmeti beni görmedikce, hiç kimse beni göremez. O hâlde, ey Mûsâ, bir nefes al [biraz dinlen ve düşün].” Fakat Mûsâ aleyhisselâmın Rabbini görme arzûsu o kadar kuvvetli idi ki, bu söze kulak veremedi ve tekrâr rü’yet [rabbini görmek] istedi. Yine önceki cevâbı aldı. 3. def’a isteğini tekrâr edince, A’râf sûresi 143. âyetinde bildirildiği gibi hitâb olundu: “Mûsâ ta’yîn ettiğimiz vakitde Tûr’a gelip de, Rabbi onunla konuşunca: “Rabbim, bana kendini göster, Seni göreyim” dedi. Rabbi: Sen beni aslâ göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecellî edince, onu param parça etdi. Mûsâ da baygın yere düşdü. Ayılınca dedi ki, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim, Sana tevbe etdim. Ben inananların ilkiyim” emir geldi ki, sen tecellînin bir zerresine dayanamadın. Âhır zamânda Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden kullarım olur ki, günde onlara bin kerre tecellî ederim de, yüzlerine bakan bunu anlamaz, hâlleri hiç değişmez ve “Dahâ yok mu?” deyip feryâd ederler. Hazret-i Şeyh sonra buyurdu ki, eğer Resûlullahın mu’cizelerini yazmağa kalkışsam, Onun bir mucizesindeki hâl ve işâretleri yüz senede bitiremem. Umarım ki, Hak teâlâ bizi ve bütün müslümânları Onun sancağı altında bulundurur. Bunun için Allahü teâlâya hamd olsun. Tâbi’înin eserlerinde yazılmış gördüm ki, Mûsâ aleyhisselâm bir zemân, Tevrâta her bakdığında, her yaprağında Muhammed ismi görürdü. Yâ Rabbî, bu Muhammed kimdir? dedi. Hak teâlâdan nidâ geldi: Ey Mûsâ o benim dostum, çok sevdiğim kulum ve peygamberimdir. Habîbimin, yanî çok sevdiğimin ismini, yedi kat gökleri ve dünyâyı yaratmadan bin sene önce, Arşın sütûnlarına yazmışım. Ey Mûsâ, Onun muhabbeti üzere ol ve Onun muhabbeti üzere öl ki, yarın seni Onunla birlikde haşr edeyim. (Nûr-ül besâr)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler