Sual: İmanın 6 şartından birisi olan peygamberlere iman nasıl olmalı?

Cevap: Türpüşti Risalesi’nde bu mevzu hakkında deniyor ki;

Nübüvvetin (peygamberliğin) hak olduğu bilindikten sonra, şunu iyice bilmeli ve anlamalıdır ki, Allahü teâlânın bu iş için irâde ettikleri, ne o zâtların isteği, ne de çalışmaları iledir. Peygamberlik çalışmak ile elde edilir diyen veyâ inanan kâfir olur. Bundan sonra deriz ki, bütün Peygamberlere îmân, yanî kalb ile inanıp dil ile ikrâr etmek, Allahü teâlâya îmân etmenin hemen ardından gelmektedir. Allahü teâlâya îmân ise, peygamberlere îmân olmadan doğru olmaz. Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin bir çok yerinde, Allahü teâlâya îmânla, Peygamberlerine îmânın arasını açmağa çalışanların küfre girdiklerini bildirmektedir. Meselâ, Nisâ sûresi 151 ve
152. âyetlerinde meâlen, “Allahı ve Peygamberi inkâr edenler ve (inanma husûsunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip: Bir kısmına îmân ederiz, ammâ bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar, yanî îmân ile küfr arasında bir yol tutmak istiyenler yok mu? İşte gerçekden kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere, alçaltıcı azâb hâzırlamışızdır” buyuruyor.

Peygamberlerin hepsine îmân şöyle olmalıdır: Kalb ile inanmalı ve dil ile ikrâr etmelidir ki, Peygamberler Allahü teâlânın kullarıdır. Hak teâlâ tarafından seçilmiş, peygamber kılınmışlardır. İnsanları Hakka davet edip, “Bizi Allahü teâlâ size peygamber olarak gönderdi” demişlerdir. Doğru sözlülerdir. Davâlarında sağlam huccetler, mucizeler getirmişlerdir. Peygamberler yalan söylemezler. Hangi kavme gönderilmiş iseler, bunu bildirirler. Allahü teâlâdan ne isteseler, Allahü teâlâ istediklerini verirdi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hâric, diğer peygamberlere îmân husûsunda bu kadar yeter. Peygamber efendimiz için, ayrı bir fasılda bildireceğimiz birkaç şart ve husûsiyyet dahâ vardır.

Peygamberlerin hepsine îmân etmekte, sayılarını, isimlerini, soylarını bilmek lâzım değildir. Çünki Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde bu husûsa işâretle meâlen, “Bir kısım peygamberleri, sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık” [Nisâ sûresi, 164. âyeti] buyuruyor.

Bilinmesi vâcib olanlara gelince: “Allahü teâlâ iki şeyi peygamberlere mahsûs kılmıştır: Biri ta’lîm, öbürü te’yîd.

Ta’lîm, ilâhî ilimlerden bilmediklerinin kendilerine öğretilmesi, Te’yîd ise, huccetler [mu’cizeler] izhâr ederek kuvvetlendirilmeleri olup, kendi kuvvetleriyle birlikte onlara kuvvet vermesi ve yardım etmesidir.

O hâlde ta’lîme giren her şey, nübüvvetdir; te’yîde girenler ise, nübüvvetin huccet ve delîlleridir. Ta’lîm kısmından olanların hâsıl olması birkaç bakımdandır:

1) Hak teâlânın kelâmını işitmekle olur. Mûsâ aleyhisselâmın işitmesi gibi.

2) Allahü teâlâdan gelen ilhâmla olur. Allahü teâlânın Peygamberlere ilhâmı, onların dahâ önce bir istidlâlı bulunmadığı, yâhud dahâ önce iyiliği hakkında bir eserin olmadığı şeyler hakkında kalblerine verdiği ilimdir.

3) Allahü teâlânın melek dili ile Peygamberine vahiy vermesi iledir. Peygambere melek söyler. Peygamberin bir insanı görmesi ve ondan dinlemesi gibi, meleği görmesi ve ondan işitmesi ile olur.

4) Allahü teâlâ meleğe emredip, dilediği şeyin ilmini, Peygamberin kalbine üfler. Bu kalbe mahsûs vahiy olup, kulak bundan hiçbir şey duymaz. Ta’lîm, yanî Allahü teâlânın Peygambere öğretme çeşitleri bunlardır. Uykuda vahiy [1] de ilhâm kısmına girmektedir, ister melek vâsıtasıyla olsun, ister olmasın fark etmez.

Burada bir kimse dese ki, melek, peygamberden başkasının kalbine de ilim getirdiğine göre, peygamber olanla olmayan nasıl ayırd edilir?

Cevâbında deriz ki, dînin ahkâmına âit ilimler, ileriye dönük bilgiler, bir zamân sonra meydâna gelecek hâdiseler, dünyâ yok olduktan sonra olacaklar ve bunlara benzer şeylere dâir ilimler, peygamberlere mahsûstur. Bir kimse bunlardan bahsetmiş olsa, peygamberlerden kendine ulaşan bu bilgileri söylüyor, yâ da onların sözlerinden anladığını ifâde ediyor demektir.

Peygamberden başkasına meleğin ettiği ilhâm, yâ Hakdan kalbe gelen bir müjdedir, yâhud vâki’ olacak bir şeye dâir firâsetdir. Hangisi olursa olsun, onunla ilhâm arasındaki fark gâyet açıktır. Peygamber şüphe ve yanılmaktan ma’sûmdur. Ona ilhâm ne gelmişse, onu olacağı gibi bilir. Peygamberden başkası şüpheden ve yanılmaktan ma’sûm [emîn] değildir. [Velî günâhtan mahfûz olur. Mahfûzla ma’sûm arasındaki fark odur ki, ma’sûm günâh işlemez, mahfûz ise, az da olsa işleyebilir, ammâ ısrârla yapmaz, yapınca da, ardından hemen tevbe eder. (Yahyâ Münîrî’nin Mektûbâtı)] Peygamberden başkası ilhâmı, bu kadar açıkca anlayamaz.

Te’yîd kısmından olanlar ise, iki çeşittir:

1) Peygamberler bizzat onunla müeyyed [kuvvetlendirilmiş] olurlar.

2) Onların duâ ve bereketleri ile gayb ve kudret âleminden meydâna gelirler. Bu kısma girenler sayılamıyacak kadar çoktur. Çeşitli yollarla çokları, tevâtürle insanların kulaklarına ulaşmışlardır.

Bizim esâs maksadımız, kendi nefslerinde bizzat müeyyed oldukları kısma girenleri anlatmaktır:

1) Onların hevâsı [istekleri] Hak teâlânın emrine tâbi’ ve uygundur. Nefsleri ise, dâimâ Ona tâ’at, ibâdet ve emre hâzır hâldedir. Bu bakımdan onlar kasden Hak teâlâya itâatsizlikden ma’sûm bulunmuşlar ve onları ismet sâhibi bilmek vâcib olmuştur. Allahü teâlânın emrine uymamak onlar için câiz değildir. Zîrâ Allahü teâlâ, insanlara, onların izi üzere yürümeği emretmişdir. Eğer kasden onlardan bir isyân meydâna gelme ihtimâli olsaydı, Allahü teâlâ onlara uymağı emretmezdi. Peygamberlerin birinden bir zelle sâdır olmuşsa, muhakkak bir yanılma ve unutma sebebiyle meydâna gelmiştir.

2) Peygamberlerin akılları tam olup, bütün akıllardan mükemmeldir. Akılları bozulmaz ve gitmez. Allahü teâlâ tarafından korunurlar. Peygamberlerin akıllarının idrâki, diğer insanların akıllarının idrâki [anlaması, kavraması] gibi olmayıp, çok yüksektir.

3) Peygamberlerin reyleri [görüşleri, ictihâdları], reylerin en kuvvetlisi olup, zekâları ve anlayışları son derece keskindir. Bu sebepten Onların vahiyden anladıklarını, başkaları anlayamaz.

4) Ezberleme ve hâtırda tutma kuvvetleri, diğer insanlardan çok ileridedir. Beyândaki kuvvetleri, sözlerindeki fesâhat da aynı şekilde çok yüksektir.

5) Duyguları da, diğer insanların duygularından keskindir. Zâhir ve bâtın [bedenî ve rûhî] kuvvetleri, diğer insanlarınkinden dahâ ileridedir.

6) Ahlâkları son derece mükemmel olup, gerçek iyi ahlâk sâhibi onlardır. Vücûdları mükemmel olup, kusûrsuzdur. Mu’tedîldirler. Görünüşleri pek güzeldir. Sesleri de, yüzleri gibi güzel ve tatlıdır. Manâda başkalarından ileride oldukları gibi, sûret de böyledirler.

[7) Evliyâ Peygambere uymakla, onun safvetinden, temizliğinden ve Allahü teâlâya yakınlığından tâbi’ olduğu kadar alır. (Nûr-ül Ebsâr)]

Peygamberler derece, makâm, mertebe bakımından, Allahü teâlânın kendilerine ihsân buyurduğu nasîbleri mikdârınca farklılık gösterirler. Kimi kiminden dahâ fazîletli bulunur. Tâ’atleri de farklı olabilir. Ammâ Hakka da’vetde hepsi eşitdir. “Allahın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız…” [Bakara sûresi, 285.] âyeti buna işâretdir. Mâide sûresi 54. âyetinde meâlen, “Sayılan bu ziyâde sıfatlar Allahü teâlânın ihsânıdır. Onları dilediğine verir. Allahın lütfu ve ilmi geniştir” buyuruldu. [2]

Bu faslın başında, öz ve kısa olarak peygamberlerin ismetinden [ma’sûmluğundan-günâhsızlığından] bahsetmişdik. Bu sözümüzü biraz genişletmeyi, avâm müslümânların onların tamâmen temiz olduklarına, günâh lekelerine bulaşmadıklarına îmânlarının sağlam olmasını te’mîn etmeği, onlardan bir zelle vâki’ olsa dahî, hemen farkına varıp, telâfisine koyulduklarını, bu yüzden bir kazâya uğramadıklarını ve ziyân etmediklerini açıklamak istedim. Çünki çok müslümânlar bu konuda yanılıyorlar.

Mu’tezîleden ve Şîa’dan bir takımları peygamberlerin ismetinde o kadar ileri gittiler ki, iş ifrâta vardı. Müteşebbihlerden ve ihtiyâtsız nakledenlerden bir gurûb da, onların tersine o kadar taşkınlık yaptılar ki, iş tefrîte vardı. Kitâblarında sözlerinin doğruluğunu göstermek için, bildirdiklerinden hiçbirinin aslı yoktur. Tutunmak için sarıldıkları şeylerin hiçbirine güvenmek câiz değildir. Hattâ nakletmesi bile zararlıdır. Çünki o sözlerde câhillere ve sıradan insanlara göre Peygamberleri aşağılama vardır. Hâlbuki Hak teâlâ bize, onları hak bilip, hurmet ve saygılı olmayı farz kıldı. Onların zellelerinden bahsetmeyi, nass ile sâbit olsa bile, edebden uzak buluruz. Nerede kaldı ki, işe bir de yalanlar eklensin.

Peygamberler içinde zellesi nass ile bildirilen en meşhûr hâdise, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde bildirdiği, bir kaç yerde işâret buyurduğu ağaçtan yeme zellesidir. Âdem aleyhisselâm için, “Nihâyet o ağaçtan yediler. Bunun üzerine kendilerine edeb yerleri göründü. Üstlerini Cennet yaprağı ile örtmeğe çalıştılar. Bu sûretle Âdem Rabbine muhâlefet etti ve arzûladığı sonsuz ömre kavuşamadı” buyuruldu. [Tâhâ sûresi, 121. âyeti] Bununla berâber bu manâyı îzâh buyurup, onun hâlinin âsî kulların hâline benzemediğini kullarına bildirdi. Çünki âsîler, günâhkârlar, günâha kalbleri ile azmederler. Öyle ki, onların günâhlarını, başka bir niyet veyâ tarafa yorumlamak, hattâ şüphe bile etmek mümkün olmaz. Ammâ Âdem aleyhisselâmın zellesi, Rabbine verdiği sözü unutmak idi. Bunun için Tâhâ sûresi 115. âyetinde meâlen, “Biz, dahâ önce de Âdem’e akd (emr ve vahy) vermişdik. Ne var ki, o, (akdi) unuttu. Onda bir azm –yanî kasden yapmak– bulmadık” buyuruldu. Unutulmuş akd, bu âyetden sonraki âyetde bildirilmekde olup, “Âdem’e dedik ki, İblîs senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın, sonra yorulur, sıkıntı çekersin” [Tâhâ sûresi, 117. âyeti] buyuruldu. İblîs, Âdem aleyhisselâmı yemînle aldattı. Hanımı Havvâ vâlidemizi, insanın tabi’î arzûsu olan, sonsuz Cennetde kalacaksınız, ifâdeleri ile kandırdı.

Allahü teâlânın bu âyette hikmetleri vardır. Bu hikmetlerin herbirinde bütün insanlar için nice ibretler vardır. Şöyle ki, insan İblîsi [şeytânı] düşman bilince, ona karşı uyanık olur, ondan sakınır, aldatma ve iğvalarına kanmaz. Eğer bir aldanma olduysa, tevbe ile günâhının tedârikine koyulur, kötülük yaptığını, günâhını, kusûrunu, câhilliğini i’tirâf eder. Allahü teâlânın bu hikâyeyi bildirmesi, bu ve buna benzer hikmetleri ve Safiyullah Âdem aleyhisselâma yaptığı ihsânı ve hele tevbesinden sonra en büyük makâm olan nübüvvetle şereflendirdiğini bildirmek içindir. Yoksa Âdem aleyhisselâmı kötülemek, şân ve kıymetini küçültmek için değildir. Ayrıca diğer insanlar bunu bilsinler, dikkat etsinler ve faydalansınlar içindir. Bir ziyân ve zarara uğrasınlar gibi ters bir hikmet düşünülemez.

Âdem aleyhisselâmdan başka peygamberlerden, bilhâssa Resûllerden sâdır olan zellelere gelince, eğer sağlam bir nass ile sâbit olmuş bir zelleleri varsa, Âdem aleyhisselâmın zellesi gibi kabûl etmelidir ve Peygamberler “aleyhimüsselâm” söz konusu olunca, şunu hiç unutmamalıdır ki, onlar bizim gibi hevâ ve şehvetlerinin esîri olsalardı, Allahü teâlâ kullarına, onlara uymağı farz kılar mıydı ve mahlûkâtın zübdesi, mevcûdâtın hulâsâsı olan Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem”, “İşte o peygamberler, Allahın hidâyet etdiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki, ben buna (Peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’ân) âlemler için ancak bir öğüttür” buyurmazdı. [En’am sûresi, 90. âyeti]. [Onların yoluna uy demek, peygamberlerin sîretini, ahlâkını edin, onların hâllerine tâbi’ ol demeği gösteriyor ki, her birinin sıfatlarını, ahlâkını, huylarını öğrenip, en güzel ve en iyisini al, diye emrolunmakdadır. Çünki Peygamberimizin dînin usûlünde onlara uyması gerekmez. Çünki bu konuda taklîde cevâz yoktur. Furû’da [fıkhda] da olmaz. Zîrâ Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” şerî’ati, onların şerî’atlerini neshetmişdir. O hâlde murâd, güzel ahlâk ve beğenilen sıfatlardır. İşte güzel sıfatlardan ve beğenilir hasletlerden, diğer peygamberlerde ayrı ayrı bulunanların hepsi, Peygamber efendimizde yalnız olarak toplanmış idi. Bunun için hepsinden efdal ve ekmel olur. (Tefsîr-i Hüseynî)]

Burada açıklanması gereken en mühim noktalardan biri, İbrâhîm aleyhisselâmın durumudur. O ulül’azm peygamberlerden Halîl-ur-rahmândır. Hillet süslü makâmı kendisine verilmiştir. Bir müddet, bütün insanlar içinde yalnız başına Rabbine ibâdet etmiş ve babası için, ona söz vermiş olduğundan, Hak teâlâdan magfiret istemiş [3], “And olsun ki, senin için magfiret dileyeceğim” [Mümtehine sûresi, 4. âyeti] demişdi. Fakat İbrâhîm aleyhisselâm o zamân babasının Cennet yüzü görmeyecek olanlardan olduğunu, Allahü teâlâya düşmanlığından ötürü hakkında böyle bir hükmün verilmiş bulunduğunu bilmiyordu. Hak teâlâ Onun ümmetini, kâfirleri sevmekten men ettiği, kendini sevmekte ve düşmanlarına düşmanlık etmekde, İbrâhîm aleyhisselâma uymalarını emrettiğinden, babasına magfiret dilemesi ile alâkalı bu bir meselede ona uymağı istisnâ etmiş, hâric tutmuştur. Nitekim yukarıda bir kısmına işâret etdiğimiz Mümtehine sûresinde Allahü teâlâ şöyle buyurur: “İbrâhîm’de ve Onunla berâber olanlarda, sizin için gerçekden güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘Biz sizden ve Allahı bırakıp tapdıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allaha inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmişdir’. Şu kadar var ki, İbrâhîm babasına: ‘And olsun, Senin için magfiret dileyeceğim. Fakat Allahdan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeğe gücüm yetmez’ demişdi.” Sonradan öğrendi ki, babası hakkındaki magfiret dileme sözü, onun hâline uygun değildi ve Allah katında da tasvîb görmedi. Bunun için bu husûsda ona uyulmaz. Ammâ bu arada onun özrü ve iyi niyyeti de anlaşılmış oldu. Nitekim böyle olduğunu Allahü teâlâ Tevbe sûresinin 114. âyetinde bildirmekde ve “İbrâhîm’in babası için afv dilemesi, sâdece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allahın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaşdı. Şübhesiz ki, İbrâhîm çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi” buyurmakdadır.

O hâlde Peygamberlerin zellelerinin durumunu buradan anlamağa çalışmalı ve yine buradan onlara uymak lâzım geldiğini kavramalıdır. Yûsüf aleyhisselâmın Zelihâ’ya kasd ettiğini, bel bağını çözdü, kadının yanında erkeğin oturması gibi oturdu demeleri ve bunu Abdüllah ibni Abbâs’a dayandırmaları hikâyesini bir kaç yönden kabûl edemeyiz:

1) Bu hikâyeyi bu şekilde kitâplarında bildirenler, bunu kendilerinden İbni Abbâs hazretlerine kadar, hep sağlam râvilere dayanarak bildirmediler. Bunu yapmış olsalar dahî, huccet olmağa yetmezdi. Çünki ehad [tek bir kimsenin rivâyet ettiği] hadîslerdendir. Böyle hadîsler ise ilmî sened değillerdir.

2) Rivâyet İbni Abbâs hazretlerine mevkûftur. Yanî İbni Abbâs hazretlerinin, bu hadîs-i şerîfi hangi Sahâbîden duyduğu bildirilmemiştir. Evet, Sahâbî bunu duymasaydı, nakletmezdi, ammâ kimden duyduğunu söylemeyince, muhtemelen gâlib olarak beklenir ki, ehl-i kitâbdan [yahûdî ve hıristiyan olanlardan] kendisine ulaşmıştır. Onların nakli ise i’timâda şâyân değildir. Çünki Allahü teâlâ onların fâsık olduklarını bildirmekte ve onları, yalan söylüyorlar diye vasıf buyurmakta, “Onlar kitâblarını tahrîf etdiler. Kendi elleri ile kitâb yazıp, Allahdan geldi dediler” diye bildirmekte, Âl-i İmrân sûresi 78. âyetinde meâlen, “Ehl-i kitâbdan bir grub, okudukları kitâbdan sanasınız diye, kitâbı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları kitâbdan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı hâlde, bu Allah katındandır derler. Onlar bile bile Allaha iftirâ ediyorlar” buyurmaktadır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Onları doğrulamayın, yalanlamayın da” buyurdu. Yalanlamayın buyurdukları, onların kitâblarındaki haberlerden bize kadar gelmiş olanları içindir. Ammâ din bilgilerinden bildiğimize ters olanlara inanmamamız vâcibdir. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” ehl-i kitâb için, “Biz onları tasdîk etmeyiz, doğrulamayız. Çünki onları Allahü teâlâ tekzîb etmiş, yalancı olduklarını bildirmişdir” demişdir. Târîhcilerin kitâblarında bildirdikleri ve tefsîr âlimlerinin nakl ettikleri peygamber kıssalarının çoğu onlardan alınmışdır. Bunları anlatmak câiz değildir. Nerede kaldı ki, onlar huccet, delîl olarak öne sürülsün.

Şunu da bildirelim ki, Yûsüf sûresi 24. âyetinde meâlen, “O kadın, Yûsüf aleyhisselâmla berâber olmak istedi. Yûsüf de, eğer Rabbinin burhânını [îkâz ve işâretini] görmeseydi, onunla olmak isterdi. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için delîlimizi gösterdik. Şüphesiz O, ihlâslı kullarımızdandı” buyuruyor. Bu âyet-i kerîmenin ifâdesi, kasd edeceğini, onunla birlikde olmayı istediğini göstermez. Çünki, Rabbinin bürhânını görmeseydi, kasd edebilirdi deniyor. Yûsüf aleyhisselâmın kasdı, Rabbinin bürhânını görmeğe bağlanınca ve bürhânı görmek de hâsıl olunca, bu kasd olmamış, yanî yok demekdir. Nitekim aynı sûrenin 52. âyetinde meâlen, “Yûsüf dedi ki: Bu azîzin yokluğunda ona hâinlik etmediğini ve Allahü teâlânın hâinlerin hîlesini başarıya ulaştırmıyacağını herkesin bilmesi içindir” buyuruluyor.

Allahü teâlâ Yûsüf aleyhisselâma Sıddîk buyurdu. Allahü teâlânın sıddîk olarak vasıflandırdığı kimseyi tasdîk etmek bize farz olur. Onu tasdîk ettikden sonra, artık ona hâin diyemeyiz. Hikâye anlatanların “Onun yanında kadının yanında erkeğin oturması gibi oturdu” demek hiyânet olur. Çünki aklı olan herkes bilir ki, onların dediği gibi bir kadına belli bir fiil için yaklaşan, ona hiyânet yapmış olur. Yûsüf aleyhisselâm ise, hiyâneti kendinden giderdi. Allahü teâlâ ona, doğru konuşan buyurdu. O hâlde, öyle yakışıksız bir sözü Yûsüf aleyhisselâm için söylemek hiç câiz olmaz.

Dahâsı var; Zelihâ, bu hâdiseden evvel, bana kasd etdi iddiâsında bulundu ve Allahü teâlâ Yûsüf aleyhisselâmın doğru, Zelihâ’nın yalan söylediğine bürhân [sened, delîl] getirdi.

“Yûsüf aleyhisselâmın kardeşleri de peygamberlerden idi. Allahü teâlânın açık nass ile onlar hakkında buyurduğu, Yûsüf aleyhisselâm hakkında bildirdiğinden dahâ çoktur” denirse,

Cevâbında deriz ki, Yûsüf aleyhisselâmın kardeşlerinin peygamberlikleri, ilme esâs olan mütevâtir sarîh bir nass ile bize ulaşmamıştır. Allahü teâlâ Bakara sûresi 136. âyetinde meâlen, “Biz, Allaha ve bize indirilene, İbrâhîm, İsmâ’îl, İshak, Ya’kûb ve esbata indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sâdece Allaha teslîm olduk, deyin” buyuruyor. İhtimâldir ki, buradaki esbât kelimesi, Ya’kûb aleyhisselâmın Sulbî çocuklarıdır. Yine muhtemeldir ki, hepsi buna dâhildir. Muhtemeldir ki, bir kısmı buna girmektedir. Yine muhtemeldir ki, esbât, İsrâîl oğullarının peygamberleridir ki, hepsi Ya’kûb aleyhisselâmın oğullarındandır. Biz kat’î nass ile biliyoruz ki, Yûsüf aleyhisselâm insanlara gönderilmiş peygamberlerden idi ve Allahü teâlânın Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem”, “İşte o peygamberler, Allahın hidâyet etdiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy…” [En’am sûresi, 90. âyeti] buyurduğu peygamberlerden biridir. O hâlde ma’sûm olmaklık husûsunda, Yûsüf aleyhisselâmın mertebesi diğerlerinden yüksektir.

Yine deriz ki, Yûsüf aleyhisselâmın kardeşleri, peygamber olmuş olsalar bile, ona yaptıklarını peygamberlikten önce yaptılar. Yûsüf aleyhisselâmdan hikâye olunanda, Zelihâ’nın ona kasdının nübüvvet ona gelmeden önce mi, sonra mı olduğunu tam bilmiyoruz. Hikâyede anlattıkları “Yûsüf aleyhisselâm, Zelihâ’nın yanında, erkeğin kadının yakınında oturması gibi oturmuştu” demek, onun için aslâ câiz değildir. Peygamberlikten evvelki hâli için de câiz değildir. Zîrâ peygamberliği zamânında, kadınların hîlelerini bildirince, kendisi tarafından bir hiyânetin olmadığını bildirdi ve peygamberlerin söylediği her şey doğrudur. O hâlde, bahsedilen bu hâl hiçbir şekilde câiz olmaz. Anlatması da câiz olmaz. Çünki, bırakalım büyük bir peygamberi, sıradan bir adam böyle bir iş yapmış, bir başkası da onu gözleri ile görmüş olsa, yine onu anlatması, insanlara duyurması câiz olmaz. Yâ görmediği hâlde anlatırsa, demek ki, hiç câiz olmaz. Yâ bu ayıbladığı büyük bir Peygamber ise, anlatanın hâlini ve vebâlini siz düşünün. Bu hikâyeyi dinlemekten Allahü teâlâya sığınırız. Nerede kaldı ki, dilimize alalım.

Dâvüd aleyhisselâmdan anlatdıkları, Uryâ’yı zorla Tâbuta karşı gönderdi, öldürülmesini ve hanımını kendine almasını istedi ve buna benzer sözler, dînimizin aslına çok aykırıdır. Bunları dile almak harâmdır. Nakl olsa dahî kıymeti yokdur. Çünki dînin aslına uymamaktadır. Bununla büyük bir Peygambere zulm, haksızlık isnâd edilmişdir. Nitekim Sad sûresi 23. ve 24. âyetlerde açıkca buna işâretle, meâlen, “Yanına gelen iki kişiden biri şöyle dedi: ‘Bu, kardeşimdir. Onun 99 koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken, onu da bana ver dedi ve tartışmada beni basdırdı’, Dâvüd, and olsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkda bulunmuşdur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız îmân edip de, sâlih ameller işliyenler müstesnâ. Bunlar da ne kadar azdır! dedi…” buyuruyor. Bu âyet-i kerîmelerden Dâvüd aleyhisselâmın azminin, niyetinin ne olduğu açıkca anlaşılmıyor. Kur’ân-ı kerîmi en iyi açıklıyan Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” gelen, bu husûsda bir nakil de yoktur. Müfessîrlerden bir kısmı, ehl-i kitâbın, yanî yahûdî ve hıristiyanların sözlerinden bu husûsda söylenen en kötü nakli alıp bildirdiler. Onlar bu nakllerinde isâbet etmiş, doğruyu bulmuş değillerdir. Sebebi, biraz önce Yûsüf aleyhisselâm mes’elesinde anlatıldı. Hakîkate eren âlimlerden ve gizli ma’nâ eshâbından bir kısmı buyurmuşlardır ki, bu kıssada Dâvüd aleyhisselâma sitem edilen yer, davâ sâhibinin haklı olup olmadığını bilmeden, “Ortakcılardan çoğu, birbirlerinin haklarını tecâvüz ederler” demesi idi. Bu te’vîl [manâlandırma], Kur’ân-ı kerîmin nazmına [dizgi ve akışına] diğer te’vîllerden dahâ uygundur. İhtiyât yoluna da dahâ yakındır. Böyle manâlandırmayı kuvvetlendiren, sonraki âyetde, “Ey Dâvüd, biz seni yeryüzünde halîfe yaptık. O hâlde insanlar arasında adâletle hükmet…” [Sad sûresi, 26. âyeti] buyurulmasıdır.

Buradan açıkca anlaşılmış oldu ki, Dâvüd aleyhisselâm bu hâdisede hâkim olup, hasım değildi. Böyle olmasaydı, “O hâlde insanlar arasında adâletle hükmet” buyurulmazdı. Bu âyetlerden murâdın, bu anlatdıklarımızdan başka olması da muhtemeldir. Mâdem ki, bu kıssa Kur’ân-ı kerîmde mübhemdir ve Resûlullahdan da “sallallahü aleyhi ve sellem” güvenilecek, dayanılacak bir açıklama bize ulaşmamıştır, burada susmak en ihtiyâtlı yol olur ve şöyle i’tikâd etmek gerekir ki, eğer Uryâ’nın hanımı ile alâkalı kıssanın aslı varsa, bu, hikâye edenlerin anlattıkları gibi değil, dahâ başka şekildedir. Hazret-i Alî’den “radıyallahü anh” bildirirler. “Dâvüd aleyhisselâmın kıssasını, hikâye edenlerin inandığı gibi anlatana, iftirâ edenlere vurdukları kadar, sopa vururum” buyurmuşdur. Burada akla dahâ yakın olan, bazı âlimlerin dediği gibi, Dâvüd aleyhisselâm gayr-i ihtiyârı Uryâ’nın hanımını gördü. Kendisine çok güzel geldi. Bunun için ona emr ve saltanâtla değil, ümmetin sâlihlerinin peygamberle olan mu’âmelesi gibi, muhabbet ve arzû ile, mümkünse bunu bırak, ben hanım edineyim dedi. Bazıları da, Uryâ o hanımı istiyordu, Dâvüd aleyhisselâm, onu eş olarak istediğini bildiği hâlde, insanlar gönderip, kendine istedi ve Allahü teâlâ onun için ona sitem etdi dediler. Bu iki ifâde tarzı da, dost sözüne benzemiyor. Hakîkatini yalnız Allahü teâlâ bilir.

Evet, biz ilmî olarak biliyoruz ki, hikâyecilerin anlattıkları şekilde bu kıssayı anlatmak câiz değildir. Çünki Allahü teâlâ, peygamberleri insanlığa zulmü gidermek ve fesadı [bozgunculuğu] kaldırmak için göndermiş ve kullarına, onlara uymalarını, söz ve amellerini örnek almalarını emretmiştir. Bu gibi şeylerin, Peygamberler için câiz görülmesi, bu sözlerin ve emirlerin işe yaramadığına yol açar. Hâlbuki Allahü teâlânın her emri muhakkak haktır, doğrudur ve sırf adâlettir. O hâlde lâzım geliyor ki, Hak teâlâ, mutlak olarak, insanlara, onlara tâbi’ olmalarını emrediyor. Bunun için Peygamberleri hak olmamak ve adâlet sâhibi olmamakdan ma’sûm biliriz.

İmâm Ebû Mansûr Mâtürîdi “rahmetullahi aleyh” demiştir ki, hakîkî nazar, yanî dikkatli bakış ve düşünceye göre, Peygamberler “aleyhimüsselâm” hakkındaki ma’sûmluğun vâcib oluşu, meleklerinkinden dahâ kuvvetlidir. Zîrâ insanlar peygamberlere uymakla me’mûr olup, meleklere uymakla me’mûr değillerdir. [4]

O câhile ne kadar şaşılır ki, böyle sözleri sıradan müslümânlara anlatır. Hayret; peygamberlerin yüksek dereceleriyle alâkalı bilgilerden haberi yok ise de, onların dînin usûl bilgilerindeki doğru ma’rifet ve ilimlerini de mi hak bilmiyor. Bu alçak yaratılışlı kimse, şerî’at bilgilerinden duymamış, öğrenmemiş midir ki, böyle bir hâli, bir takvâ ehlinden değil, fâsıkdan görse, onu söylememesi gerekir. Söylerse, başkalarına anlatırsa, gîbet ve ayıb olur. Günâhlar içinde bulunanın böyle hâllerini anlatmak, bu kadar kötü ve çirkin olunca, yâ peygamberler hakkında hiçbir iyiliğe yol açmayan, bilâkis nübüvvetin ismetini sarsan bu gibi hikâyeleri anlatana ne demeli. Allahü teâlâ bizi böyle şeylerden muhâfaza eylesin!

Hele Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Zeyneb ile evlenmesi hakkında anlattıkları dahâ da çirkindir. Diyorlar ki, Resûlullah, hazret-i Zeyneb’i gördü, ona içi ısındı ve hemen ona sâhib olmak istedi. Bu kuyruklu yalandır ve apaçık katıksız bir bühtândır. Anlatmasına az veyâ çok güvenilen hiçbir nâkıl ve rivâyetine i’timâd olunan hiçbir râvi, bunu bildirmemişdir. Büyük âlimlerin, Resûlullahın zamânını anlatan târîh kitâplarından, diğer hâllerini ve Sahâbe-i kirâmın siyerini bildiren eserlerinden bize ulaşanların hiçbirinde böyle bir anlatmaya rastlamadık. Hadîs kitâblarında bildirilen ise şöyledir: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” âzâdlısı ve evlâdlığa kabûl buyurup, kendisine Muhammed’in oğlu denilen Zeyd bin Hârise, hazret-i Zeyneb ile evlendikten sonra, Zeyneb, onun velâyeti, nikâhı altında bulunmaktan hoşlanmadı. Çünki Zeyd “radıyallahü anh” mevâliden [köle iken âzâd edilenlerden] idi. Zeyneb ise şerefli olup, Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” halasının kızı idi. Arablarda bir gelenek vardı. Eşrâfdan olanlar, mevâli ile berâber bulunmaktan utanırlardı. Allahü teâlâ Ahzâb sûresinin 36. âyetini gönderip, “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zamân, inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” buyurdu. İnanmış erkekden maksad, Zeyneb’in kardeşi Abdüllah bin Cahş, inanmış kadından murâd Zeyneb’dir. Kendisi de, kardeşi de Zeyd’i istemiyordu. Ammâ bu âyet-i kerîme geldikten sonra Zeyd ile evlendi. Câhiliyye âdetlerine göre, evlâdlığa kabûl edilen birinin hanımı, kendi çocuğunun hanımı gibi kişiye harâm tutulurdu. Allahü teâlânın hikmeti öyle iktizâ etdi ve bu âdetleri kaldırdı ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” bir hareketi ile, bu işi o insanlara kolaylaşdırdı ve Zeyd’den ayrıldıkdan sonra, semâvî [ilâhî] bir hüküm ile Zeyneb, Resûlullah ile evlendirildi. Böylece o câhiliyye âdeti, Eshâb-ı kirâm için kolaylaşdırılmış oldu. Zîrâ evlâdlığının hanımını, kocasından ayrıldıkdan sonra Resûlullahın hanımı olarak aldığını görmeselerdi, yüreklerinde yara kalırdı ve o kadınlarla birlikde olmakdan nefret ederlerdi. Hâlbuki karı ve kocalık öyle bir şeydir ki, canları istemedikce ve tenleri birbirini aramadıkca, hâsıl olmaz. Allahü teâlâ Peygamber efendimize bildirdi ki, Zeyneb senin hanımın olacak. Bunun için Allahü teâlâ Zeyd’in kalbine bir soğukluk verdi. Zeyd Resûlullaha gelip, “Yâ Resûlallah! Zeyneb şerefli bir kadındır. Ayrıca sözleriyle bana serkeşlik yapıyor. Ben onunla birlikde olmak istemiyorum, onu boşamak istiyorum” dedi. Resûlullah, “Hanımına sâhib ol, Allahdan kork!” buyurdu. Yanî mühim bir sebep yok iken hanımını boşuyorsun buyurdu. Hak teâlâ, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sâdır olan söz sebebiyle sitem edip, “Allahın meydâna çıkarmak istediğini örtüyorsun. Sen insanlardan çekiniyorsun. Çekineceklerinin en evlâsı Allahdır” buyurdu. Yanî Zeyd’in Zeyneb’i boşamasından ve Senin Zeyneb’le evlenmenden münâfıkların söyleyecekleri sözler ve câhillerin evlâdlığının hanımı ile evlendi demelerinden çekiniyorsun. Hâlbuki Sen biliyorsun ki, bu olacak ve Zeyneb’le evleneceğini Sana Ben bildirdim. Nitekim Ahzâb sûresinin 37. âyetinde meâlen, “Ey Resûlüm, hani, Allahın ni’met verdiği, senin de kendisine iyilik etdiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allahtan kork! diyordun. Allahın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allahdır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, biz onu sana nikâhladık ki, evlâdlıkları, hanımları ile ilişkilerini kestiklerinde, o kadınlarla evlenmek isterlerse, mü’minlere bir güçlük olmasın. Allahın emri yerine getirilmiştir” buyuruyor. Demek ki, hikmeti bu imiş.

Haberde geldi ki, Zeyneb “radıyallahü anhâ”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” hanımlarına övünür ve “Sizi, Resûlullaha babalarınız verdi, beni ise Allahü teâlâ vahiy göndererek, kendisi verdi” derdi.

Yine haberde geldi ki, Zeyneb’in Zeyd’den “radıyallahü anhümâ” iddet zamânı dolunca, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Zeyd’e, “Git Zeyneb’e de ki, Resûlullah Seni istiyor” buyurdu. Zeyneb cevâbında, “Rabbimden izin almadan, yanî istihâre yapmadan, bir şey yapmam” dedi ve kalkıp, namâz kıldığı odaya gitdi, ya’nî bu haberi duyunca Zeyneb sevincinden şükür secdesi yapdı. Derler ki, iki rekat namâz kıldı ve “Yâ Rabbî, Senin Resûlün beni ister. Eğer ben Ona lâyık isem, beni şu ânda ona ver” dedi ve düâsı o ânda kabûl edildi ve: “Zeyd o kadından ilişiğini kesince, biz onu sana nikâhladık…” âyet-i kerîmesi geldi.

Bu âyet-i kerîme geldikden sonra, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” kalkdı, Zeyneb’in evine gitdi. Kapıyı çalıp izin istemeden içeri girdi. Hazret-i Zeyneb’in başı açık idi. Başını örtmeğe davranıp, entârisinin kolu ile saçını örttü ve “Ey Allahın Resûlü, istemeden, nikâh için hâzırlık yapmadan ve şâhid bulunmadan mı?” dedi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Bizim nikâhımızı Allahü teâlâ yapdı ve Cebrâîl de şâhidimizdir” buyurdu. İşte bu ilâhî emri anlamayan, yâhud anlamak hesâblarına gelmiyen münâfıklar, bundan sonra, Resûlullaha dil uzattılar ve “O kendisi evlâdlıklarınız size harâmdır, onlarla evlenmeyin diyor, ammâ kendisi evlâdlığının boşadığı hanımı alıyor” dediler. Allahü teâlâ onlara cevâb olarak Ahzâb sûresi 38. âyetini gönderip, “Allahın kendisine helâl kıldığı şeyde Peygambere herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelmiş olanlar arasında da Allahın âdeti böyle idi. Allahın emri mutlaka yerine gelen yazılmış bir kaderdir” buyurdu ve ardından, “O Peygamberler ki, Allahın gönderdiği emirleri duyururlar. Allahtan korkarlar ve Ondan başka kimseden korkmazlar. Hesâb görücü olarak Allah (herkese) yeter. Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allahın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi hakkıyla bilendir” âyetlerini inzâl eyledi.

İşte bu hâdise bu şekilde olmuştur. Uydurmacıların, bid’at ehlinin ve dinsizlerin insanlara anlattıkları ve bayağı ifâdelerle, “Resûlullah Zeyneb’i görünce, kalbi ona takıldı ve Sübhânallah, kalbleri değişdiren sensin dedi” gibi sözleri, münâfıkların, Resûlullah zamânında söyledikleri sözlere benzemektedir. Söylenen sözleri ortaya atanlara dikkat edilirse, nifâk ehline yakınlığı, îmân ehline yakınlığından çok olduğu görülür.

Ne kadar şaşılır ki, bu kıssaya dayanarak müteehirin âlimlerinden bazısı, mezheblerinin fıkhında, Peygamber efendimizin nazarı hangi kadına alsaydı, kocasına harâm olurdu demeleridir. Bu sözün şerî’atte Kitâb ve Sünnetten hiçbir aslı yoktur. Eğer ilim erbâbından biri, bunu şer’î mes’eleler, fetvâlar kitâbına koyduysa, bunda isâbet ve doğru yapmamıştır. Bu şekilde ictihad yolu kapalıdır. Burada sağlam ve inandırıcı bir nakil yoktur. Nakillerde de muttasıl [kopuksuz] bir sened yoktur. O hâlde zarûret olmadan, hangi bakımdan bu kadar büyük tehlikeye cesâret edilebilir. Böyle bir iş, büyük âlimlere nisbet edilecek, yakışacak bir hâl değildir. Bilâkis, zındıkların, dalâlet çağırıcıları diye isimlendirdikleri kendi önderleri hakkındaki, “Onlar bir kadını görüp beğenirse, kocasına lâzım gelir ki, hanımını, onu beğenen için boşasın, ona versin”, sözleridir. Allah cezâlarını versin.

Resûlullahın nâ-mahreme bakmadığının ve temiz bakışında hiyânetten bir leke bulunmadığını gösteren bir iki hikâye anlatalım. Resûlullah Mekke’ye gelirken, bir kaç kişinin öldürülmesini istedi. “Hattâ, Kâ’be’nin örtüsüne asılıp, yalvarsalar da, onları öldürün” buyurmuştu. Onlardan biri, Abdüllah bin Sa’d idi. Mekke’nin fethi günü hazret-i Osmân bunun elini tutup, Resûlullaha getirdi. Çünki hazret-i Osmân’la süt kardeş idi. Resûlullahdan bir kaç defa, mubârek elini ona uzatıp, Resûlullaha bî’atını sağlamak istedi. Resûlullah, hazret-i Osmân’ın bu isteğine karşı sessiz kaldı. Ammâ bir müddet sonra, bî’atını kabûl buyurdu. Sonra mubârek yüzünü kalabalığa dönüp, “Onun için sustum ki, sizden biriniz kalksın, onun boynunu vursun” buyurdu. Sahâbeden biri, yâ Resûlallah, niçin gözünüzle bir işâret etmediniz deyince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Bir Peygambere, bakışında hiyânet bulunmak yakışmaz” buyurdu.

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, din için doğru bildiği bir işte, gözle işâreti hiyânet sayıp, yapmayınca ve şeklen hiyânete benzerliğinden ictinâb edip, Peygambere yakışacak âl-i cenâblık gösterince, müslümânların, o anlatdıkları şekilde bir na-mahreme bakmalarını Peygamberlerine yakışdırmaları nasıl câiz olur!

Eğer bakışı kasıtla değildi, sonra kalbine oturdu, onu çok etkiledi derlerse, cevâbında deriz ki, niçin inanmıyorlar ki, Allahü teâlânın onlara verdiği ismet sıfatı, onun ihtiyâr [irâde ve isteği]nden, dahâ sağlam, dahâ tamâm ve dahâ güzel idi. Resûlullahdan sâdır olan her söz ve harekette Hakkın ismeti [Onu günâhtan uzak tutması] onunla berâberdi. Ben Kur’ân-ı kerîmde, Resûlullahın nazarının temiz olduğuna, nazarında hep güzellik olup hiç çirkinlik bulunmadığına dâir bir işâret buldum. O da şu âyetdedir: “Resûlüm, mü’min erkeklere, gözlerini, nâ-mahreme bakmaktan kapamalarını, korumalarını söyle!” [Nûr sûresi, 30. âyeti]. Bu âyet-i kerîmeden murâd, bakması câiz olmayanlara, bakmanın günâh olduğunu bildirmekdir. Bu ve benzeri âyetlerdeki emrlerde hitâb her ne kadar Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” ise de, maksad ümmetidir. Nitekim İsrâ sûresi 22. âyetinde meâlen, “Allahla birlikte bir ilâh dahâ tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın” ve 23. âyetinde meâlen, “Rabbin, sâdece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veyâ her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine, öf! bile deme! Onları azarlama! İkisine de güzel söyle” ve 24. âyet-i kerîmede meâlen, “Onları esîrgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve ‘Ey Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetişdirmişlerse, şimdi de Sen onlara öyle rahmet et,’ diyerek duâ et!” buyuruyor. Bu şekilde, Peygamberi muhâtab alıp, maksad ümmeti olduğunu gösteren âyetler sayılamıyacak kadar çoktur. Sonuna doğru hitâbı Peygamberden çevirdi ve “Mü’minlere de ki, böyle yapsınlar” buyurup, murâdın Peygamber mi, ümmet mi olduğu şüphesini kaldırdı. Böylece kısa görüşlülerin yanlış düşünmesi önlenir ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” nefsinin Hakkın emrinde bulunduğunu, hevânın ona gâlib gelemediğini, cinden yanında bulunanın emrinde olduğunu, hayrdan başka Ona “sallallahü aleyhi ve sellem” bir şey söylemediğini anlarlar.

İ’tikâd edilmesi gereken mes’elelerden biri de Garanik-ı ulâ [ince yapılı beyâz kuş] konusudur. Tefsîrlerde bundan bahsedilir. Kısaca arz edelim: Resûlullah namâz kılıyordu. Necm sûresini okuyordu. “Efereey- tüm-ül-lâte vel-uzza ve menâte-s-sâlise-tel-uhrâ” [19 ve 20. âyetler] –Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’i– âyetlerini okurken, şeytân Onun dilinden: “Tilkel-garânik-ul ulâ ve inne şefâ’atehünne letürcâ –Mertebeleri yüksek olan bu putlar; elbette şefâatleri umulur– sözlerini çıkardı. [Lât, Sakıf kabîlesinin Tâif’deki, yâhud Kureyş’in Nahle’deki putu idi. Uzzâ, Gaffân oğullarının taptığı bir ağaç idi. Menât ise, Hüzeyl ve Huzaa oğullarının etrâfında tavâf etdikleri bir kaya, yâhud Benî Kâb’ın tapındıkları zincirli bir put idi. Kâfirlerin inançlarına göre, her putun içinde bir cinnî vardır. Bu cinnîlere, yâhud meleklere Allahü teâlânın kızları derlerdi. (Tefsîr-i Hüseynî)]

Bu hadîs-i şerîfi hiçbir hadîs imâmı, huccet sayılabilecek bir yolla nakletmemiş olup, nakledenlerin çoğu Sa’îd bin Cübeyr’den, o da İbni Abbâs’dan “radıyallahü anhüm” bildirmektedir. Rivâyet eden, Sa’îd bin Cübeyr’den aldığını, yanî işittiğini, Onun ise, sâdece İbni Abbâs’dan bildirdiğini söyler. Böyle bir olay, böyle bir rivâyetle isbât edilemez. Bununla berâber, tefsîrlerde bu kıssanın kendilerinden Sa’îd bin Cübeyr’e kadar nakledilen kimselerin hâllerinin adâlet üzre olup olmadığı bilinmemektedir. Bu hadîs beğenilen yeterli isnâdları taşımış olsa bile, huccet olamazdı. Çünki haber-i âhad kısmındandır. Haber-i âhad ise, ilim için yeterli sened değildir. Nerede kaldı ki, bunun hakkında çok sözler ve ihtilâflar vardır. Bu kadar sıhhatten uzak olmakla birlikte dînin aslına da ters düşmektedir. Yoksa Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” şeytân bir şey bildirsin, telaffuz etsin ve şeytânın sözünü, Cebrâîl aleyhisselâmın bildirdiği vahiyden ayıramasın. Ve hele namâzda. Sonra da, küfür manâsı taşıyan sözler mubârek ağızlarından çıksın. Dînimizde böyle bir i’tikâdın bozukluğu gâyet açıktır. Aklı ve anlayışı olan hiçbir mü’min böyle sözlere inanmaz. Böyle bir hadîsi, naklinden doğacak zararı, birisi bilemeden nakletse, diğer saf nakledenlerin böyle bir hadîsi kitâblarında bildirmelerine dahâ çok şaşılır. İçinde bulunacak dînî ve aklî sakatlıkları hiç düşünmediler ve bilmediler ki, Allahü teâlâ, dahâ henüz bu sûrenin başında Resûlullahın yanlış yapmadığını ve hevâsından söz söylemediğini bildirmekte ve “Sâhibiniz –Muhammed– sapmadı ve bâtıla inanmadı ve arzûsuna göre de konuşmaz. Onun bildirdikleri vahy edilenden başkası değildir” [Necm sûresi, 2, 3, 4. âyetleri] buyurmaktadır.

Bu sûreyi okuma esnâsında ve hem de namâzda iken, mubârek dillerinden küfr sayılabilecek bir sözün sâdır olması nasıl câiz görülebilir. Allahü teâlâ bu gibi sözlerden çok a’lâ ve Peygamberlik makâmı da böyle yanılmaktan çok yüksektir.

Abdüllah ibni Ömer’in “radıyallahü anh”, “Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” her duyduğumu yazıyordum. Kureyşliler beni bu işten men ettiler ve Peygamber de bir insandır, neşeli hâlinde ve üzüntülü hâlinde bir takım şeyler söyler. Ondan her duyduğunu yazmamalısın”, dediği haberi doğrudur. Abdüllah ibni Ömer’e “radıyallahü anhümâ” böyle söyleyenler, demek isterler ki, insanoğlu öyledir ki, kızdığı ve üzüldüğü zamân, normal hâlinde söylenmeyecek sözler söyleyebilir. Bunun için Ondan duyduğun her şeyi yazma dediler. Abdüllah “radıyallahü anh” bu sözü Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” arz ettiğinde Resûlullah, “Yaz! Muhammedin cânı yed-i kudretinde olan Allaha yemîn ederim ki, Muhammedden, haktan başka bir söz sâdır olmaz” buyurdu ve sanki yukarıdaki kıssaya işâret eyledi ve onun doğru ve sahîh olmadığını bildirdi.

Birisi suâl eder ve tefsîr âlimlerinden bir çoğu, (Ey Muhammed!) Biz, Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennîde bulunduğunda, şeytân onun dileğine, ille de –beşerî arzûlar– katmağa kalkışmasın. Ne var ki, Allah, şeytânın katacağı şeyi ibtâl eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini –lafz ve manâ bakımından– sağlam olarak yerleştirir” [Hac sûresi, 52.] âyetini bu şeklde tefsîr etmişlerdir [5] derse,

Cevâbında deriz ki, Kur’ân-ı kerîmin lafzında [ifâdesinde] şeytânın, Resûlullahın diline bir şey ilka ettiğine, okuduğu âyetlere birşeyler katdığına dâir açık bir beyân yoktur. Ümniyye kelimesini, tilâvetle, yanî dille okumakla tefsîr edersek, manâsı şöyle olur: “Senden önce gönderdiğimiz her nebî ve Resûl, Allahdan gelen bir hükmü veyâ kitâbı insanlara okurken, şeytân o arada onun sözlerine birşeyler karışdırmışdır.” Şeytânın bu ilkası, karışdırması iki bakımdan olur. Yâ lafız, ya da ma’nâda olur. Manâ bakımından ise, onun ilkası, fâsid te’vîller ve nefsânî tesvîllerle sözlerini âyetlere benzetdi. Lafız [söz] bakımından olursa, ilkası, Kur’ândan veyâ Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünden olmıyan bir şeyi, onun arasına sokması demek olur. Allahü teâlâ kendi kelâmını ondan korudu ve şeytânın sözünü yok etdi.

Eğer bu âyet, bu hâdise ile alâkalı olarak gelmiş ise ve “Tilkel-garaniku…” haberinin aslı varsa, doğrusu te’vîlini şöyle yapmak gerekir: Resûlullah, “efereeytümüllâte vel-uzzâ…”yı okuyunca, şeytân onun konuşduğu dil ve telaffuzuna uygun olarak bu kelimeleri okudu. Müşrikler bunu işitince, kendilerinde bulunan görüş eksikliğinden dolayı, bunları okuyanın, Peygamber olduğunu sandılar ve çok sevindiler ve bu haberi yaydılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hâlden çok üzüldü ve Allahü teâlâ onu tesellî için, yukarıda bildirilmiş olan Hac sûresi 52. âyetini indirdi. Eğer garanik haberinin aslı varsa, böyle te’vîl edilmelidir ki, Kitâba, Sünnete ve dînin usûl [akâid] bilgilerine ters düşmesin. Eğer İbni Abbâs’dan “radıyallahü anh”, Resûlullahın diline ilka eyledi haberi sahîh ise, murâdı konuştuğu dile olur. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

 

[1] Vahiy, Allahü teâlâdan gelen haber, Allahü teâlânın kitâbı, işâret ve hafîf söz, kalbe bir şeyi atmak, yazmak, gizli konuşmak ve işâret etmek (Keşfüllugat).

Fâide: Aslında vahiy, gizli söz manâsındadır. Bu da Allahü teâlâdan peygamberlere olup, birkaç çeşittir. Kimi, Allahü teâlânın azîz kelâmını vâsıtasız işitmişdir. Mûsâ aleyhisselâma ve Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” Mi’râc gecesi olduğu gibi. Biri de, melek vâsıtasıyladır. En çok vâkı’ olan budur. Biri de, kalbe ilhâm vermekle olur. Bu manâ bakımındandır.

İlhâm, peygamberden başkasına da olmaktadır. Mûsâ aleyhisselâmın annesinin kalbine getirilen ilhâm gibi. (Annene vahy [ilhâm] ettik) buyuruluyor. (Mezra’ul-hasenât)

 

[2] Bu âyet-i kerîmede geçen, Allah onları sever, onlar da Allahı sever kısmında âlimler çok sözler söylemişlerdir. Şerî’at ehli diyor ki, Allahü teâlânın kulunu sevmesi, dünyâda kuluna tevfîk ve hidâyet dilemesi, âhıretde ise, çok güzel sevâblar ve sayısız ikrâm ve ihsânlarda bulunmasıdır. Kulun Rabbini sevmesi, Ona ibâdet etmeyi sevmesi ve günâh kıldığı şeylerden kaçınmasıdır.

Tasavvuf ehline göre, Allahü teâlânın kuluna muhabbeti demek, kulunu kendine yaklaşdırması olup, kulun Hak teâlâya muhabbeti, Onun için kalbini Ondan başkasından temizlemek, kalbinde Allahü teâlâdan başkasına yer vermemekdir. Hakîkat sâhibleri, Hakkın muhabbetinin kadîm, kulun sevgisinin hâdis [sonradan olma] olduğunu söylemişlerdir. Beyt:

Ezelî sıfatlar edince zuhûr, Beşerî sıfatlar, yanar, kaybolur.

Hiratın büyük üstâdı Hâce Abdüllah Ensârî “kuddise sirruh” (Menâzilü’s-sâirîn) kitâbında buyurur: Muhabbet ilk zamânlar, ibâdetlerden lezzet almak ve kalbini başka şeylere bağlayacak şeylerden kurtulmağa çalışmak şeklinde tezâhür eder. Sonda ise, Zât için zâtın sevgisi hazret-i Ehâdiyyetde tam fenâya kavuşmasıdır. Semnûndan muhabbeti sordular. Allahü teâlânın kuluna muhabbetini mi, yoksa kulun Allahü teâlâya muhabbetini mi soruyorsunuz, buyurdu. Allahü teâlânın kuluna muhabbetini soruyoruz dediler. Buyurdu ki: “Şimdi Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile idim. Hak teâlânın kuluna muhabbetinden bir nükte anlatıyordum. Melekût melekleri bunu dinlemeğe dayanamadılar.” Yine Semnûn hazretlerinden anlatırlar. Muhabbetden konuşuyordu: Can kuşu (Ondan geldi, yine Ona döner) yuvasından uçup, hüviyyet havasında uçardı. Havadan bir kuş yere inip, gagasını yere vurdu ve ağzından kan geldi. O kuş toprak ve kan içerisinde yuvarlandı durdu. Zîrâ muhabbet ateşinin alevinden tutuşup, kolu kanadı yanıp, can verinceye kadar bu hâli devâm etdi.

Tarîkatin şeyhi, hakîkate ermiş evliyânın kutbu [Muhyiddîn Arabî] “kuddise sirruh” (Futûhât-ı Mekkiyye) kitâbında yazar: Allahü teâlâ o kuşa Semnûn’un sözlerini anlama kuvveti verdi de, muhabbet hâlinin ne olduğunu anladı ve muhabbet sultânının mahkûmu oldu. Bu enteresan hâdise, Şeyh Semnûn hazretlerinin huzûrunda bulunanlara bir nasîhat, ibret ve muhabbet dersinin tatbîkatı, muhabbet ehli olmayıp da; iddi’â sâhibi olanlara bir uyarı oldu.

(Levâmi’) sâhibi buyuruyor ki, muhabbet, Hakîkî Cemîlin, kendi cemâline toplu ve geniş olarak meylidir. O da temâmiyle Cem’ makâmından olup, Hakkın kendi cemâlini, kâinât araya girmeden, kendi zâtının aynasında seyr etmesidir.

[3] (Tefsîr-i Mazharî)de bu âyetin tefsîrinde diyor ki, İbrâhîm aleyhisselâmın baba dediği kişi, amcası bulunan Âzer’dir. Yoksa İbrâhîm aleyhisselâmın gerçek babasının ismi Târuh’dur.

[4] Peygamberler hakkında ismet sıfatının vâcib olduğu sâbit olunca, küçük ve büyük günâhlardan ma’sûm olmaları da vâcib olur. Çünki büyük günâhı câiz görsek, bundan küfrün de cevâzı çıkar. Küçük günâh işlemelerini câiz görsek, büyük günâha da cevâz çıkmış olur. Çünki kasd ve niyyetle işlenen küçük günâh, büyük günâh olur. Bu ise câiz değildir. O hâlde küçük ve büyük günâhlardan ma’sûm olması vâcib oldu. (Temhîd-i Ebû Şekûr)

[5] Ba’zı tefsîr kitâblarında, şeytânın, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” dileklerine bir şeyler karışdırması kıssası öyle anlatılıyor ki, hakîkate kavuşmuş büyük âlimler ve velîler bu ifâdelerden râhatsız olmakdadır. Biz burada (İlm-ül hüdâ), (Teysîr), (el-Mu’temed fil-mu’tekâd), (Ravdât-ül ahbâb) gibi çok kıymetli kitâblarda yazılı olanları Ehl-i sünnetin beğendiği şeklde bildirelim:
Vennecmi sûresi nâzil olunca, Seyyid-i âlem [Âlemlerin efendisi] “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunu Mescid-i harâmda Kureyş topluluğuna okurken, âyetler arasında duraklıyor, dinliyenlerin ezberlemesine kolaylık gösteriyordu. Aynı şeklde: “Efereeytüm-ül-lâte vel-uzzâ…” âyetini okuyunca, yine durdu. Şeytân o arada fırsat bulup, müşriklerin kulaklarına, Tilkel-garani- ku… ya’nî mertebeleri yüksek olan bu putlar; elbette şefâ’atleri umulur” sözlerini ulaşdırdı. Ya’nî, onlar kavmin ileri gelenleri, yâhud yüksek uçan kuşlardır. Şefâ’at etmeleri umulur.

Kâfirler bu sözleri işitince sevindiler, râhatladılar. Çünki Resûlullah onların putlarının ismlerini söylemiş ve onları övmüştü. Sûrenin sonunda Resûlullah mü’minlerle berâber secde edince, müşriklerden çoğu ittifâkla, Cebrâîl aleyhisselâmın Resûlullaha geldiğini ve vâki’ olanları bildirdiğini, Resûlullahın mubârek kalbinin bundan çok üzüldüğünü ve bunun için Allahü teâlânın, Resûlullahı tesellî edip, sevindirmek için, (Ey Muhammed), biz senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennîde bulunduğunda, şeytân onun dileğine, ille de –beşerî arzûlar– katmağa kalkışmasın. Ne var ki, Allah, şeytânın katacağı şeyi ibtâl eder. Sonra Allah kendi âyetlerini –lafız ve manâ bakımından– sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir) [Hac sûresi, 52. âyetini] indirdi dediler.
(Tefsîr-i Hüseynî)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler