Sual: Reşid Rıza, Muhaverat kitabında dinde reformcunun ağzından şöyle söylüyor:

(Müctehid imamların faziletlerini ve ilimlerini inkar etmem. Onların faziletleri ve ilimleri her medh ve senanın üstündedir. Fakat, müctehidlerden önce, her müslüman delilleri arıyordu. Sonra gelenler, delili bırakıp, müctehid imamları Peygamber kadar yükselttiler. Hatta, müctehidin sözünü, hadise tercih ettiler. Hadis mensuh olabilir veya imamımızın nezdinde başka bir hadisin bulunması muhtemeldir dediler. Hükümde hata etmesi veya bilmemesi caiz olan, hatadan salim olmayan kimselerin sözü ile amel edip, hatadan beri olan Peygamberin hadisini terketmeyi, müctehidler doğru bulmuyordu. Bu taklitçiler, apaçık rehber ve kati delil olan Kurandan da ayrılıyorlardı. Dini Kurandan öğrenmek caiz değildir. Kuranın mânâsını ancak müctehid anlar diyorlardı. Müctehidin söylediğini bırakıp da, Kuran ile amel etmek caiz değildir diyorlar. Allah şöyle buyuruyor. Resûlullah şöyle buyuruyor demek caiz değildir. Fıkıh alimi böyle anladı demelidir, diyorlardı. Hiç bir ilim yoktur ki bütün meseleleri insanların çoğunun anlama kabiliyetini aşsın ve onları yalnız muayen zamanda gelen belli kimseler anlayabilsin. Sonra gelen âlimlerin öncekilerden daha ileri olması, ilâhî kanunlar icabıdır. Çünkü, sonrakilerin hareket noktası, öncekilerin sonunda başlar. Kuranı ve hadisi anlamak, fıkıh kitaplarını anlamaktan daha kolaydır. İyi bir Arapça öğrenen kimse, onları daha kolay anlar. Allahü teâlâ, dinini fıkıhcılardan daha açık anlatmaya kadir değil midir? Resûlullah da, Allahın muradını herkesten daha iyi anlamış, açık olarak bildirmiş, her şeyi tebliğ etmiştir.

İnsanların çoğu Kitaptan ve Sünnetten hüküm çıkarmaktan âciz olsalardı, bu hükümler ile bütün insanlar mükellef edilmezdi. İnsan, inandıklarını delilleri ile bilmeli. Cenab-ı Hak, taklitçiliği, taklitçileri takbih ediyor. Babalarını, dedelerini taklit etmekle mazur olmayacaklarını bildiriyor. Dinin füru kısmını delillerinden anlamak, iman kısmını anlamaktan daha kolaydır. Allahü teâlâ, güç olan ile mükellef kılıyor. Nasıl olur da, güç olmayanla mükellef kılmaz?

Peygamberler yanılmaz. Müctehidler ise yanılabilir. Müctehidler, dini genişleterek, birkaç katına çıkardılar. Müslümanları külfete soktular. İbadet sahasında kıyas yoktur. İbadetlere de kimse bir şey ilave edemez. Kıyas ve istihsan, kazai hükümlerde olabilir. Müctehidler de, insanları taklitten men’ etmişlerdir)

Bunlara ne cevap vermek lazım?

Cevap: Dinde reformcu, bozuk mantığı ile kendisini tezatlara düşürmektedir. Bir ilim üzerinde mantık yürütebilmek için, o ilimden anlamak şarttır. İslamın temel bilgisinden anlamayanların kuru bir mantıkla döndüreceği fırıldaklar, kendisini rezil etmekten başka netice vermez. Evet, müctehidlerden önce gelen müslümanlar, yani Ashâb-ı kirâm, delilleri soruyordu. Birbirlerini taklit etmiyorlardı. Çünkü, onların hepsi müctehid idiler. Resûlullahın medh ve sena ettiği, birinci asrın insanları idiler. Ashâb-ı kiramın hepsi, Tabiinin bir kısmı müctehid idi. Müctehidin kendi anladığı ile amel etmesi lazımdır. Başka müctehidi taklit etmesi, caiz değildir. (Sonra gelenler müctehidleri Peygamber kadar yükselttiler. Hatta daha üstün tuttular) sözünü bir müslüman söyleyemez. Çünkü bu söz, dört mezhepte bulunan milyarlarca müslümana kâfir damgasını basmaktır. Müslümana haksız olarak kâfir diyenin ve yazanın kendisi kâfir olur. Taklitçileri Kurandan ayrılmakla suçlamak ise, bundan daha büyük bir iftiradır. Dinde reformcular şunu iyi bilsin ki mezhep demek, Kuran ve Sünnet yolu demektir. Bir mezhep imamına uyan, Kur’ân-ı Kerîme ve Resûlullaha uyduğuna iman etmektedir. Hiçbir müslüman (müctehidin söylediğini bırakıp da, Kuran ile amel etmek caiz değildir) demez ve dememiştir. Bu söz, dinde reformcuların ve masonların temiz müslümanlara yaptıkları çirkin iftiralardan biridir.

Müslümanlar (Ben, Kur’ân-ı Kerîme uymak istiyorum. Fakat, Kur’ân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden kendim hüküm çıkaramıyorum. Anladığım hükümlere güvenemem ve uymam. Mezhep imamının anlamış olduğuna güvenirim ve uyarım. Çünkü o, benden daha alimdir. 8 ana ilmi ve 12 yardımcı bilgiyi benden daha iyi bilir. Benden daha müttekidir. Kur’ân-ı Kerîmden kendi anlayışı ile hüküm çıkarmaz. Resûlullahın çıkardığı manaları, Ashâb-ı kiramdan öğrenmiştir. (Kendi anlayışı ile mânâ çıkaran kâfir olur) hadis-i şerifinden korkarım. İlimlerinin, takvalarının, sonra gelenlerden katkat üstün olduğu, hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitaptan ve Sünnetten çıkardıkları hükümler birbirine benzemiyor. Hüküm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı) der. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor, Resûlullah böyle buyuruyor demek, bir cahil için nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeyi men’ etti. Tefsir âlimleri ve mezhep imamları bile bu sözü söylemeye cesaret edememiştir. Anladıklarını bildirdikten sonra, (Bu benim anladığımdır. Doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’ân-ı Kerîmin mânâsını Ashâb-ı kirâm bile anlamakta güçlük çeker, Resûlullaha sorarlardı. Yazdıklarımız iyi anlaşılırsa, dinde reformcunun ne kadar cahilce ve ahmakça bir hulya peşinde olduğu zahir olur.

Sonra gelen âlimlerin, öncekilerden daha ileri olması sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde, Resûlullahın, (Her asır, kendinden öncesinden daha şerdir. Kıyamete kadar hep böyle olur) hadis-i şerifi muteberdir. Bu hadis-i şerif, fen adamlarının şahsiyetleri ve fen vasıtalarını kullanmaları bakımından da muteberdir. Şüphesiz bu kaide çoğunluk için muteberdir. Her asırda bundan müstesna olanlar bulunmuştur. Dinde reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karıştırmakta, fen ile fen adamını da aynı şey sanmaktadır. Fen elbet ilerliyor. Fakat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden daha geri, daha bozuk ve daha alçak olanları az değildir.

Kur’ân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri anlamak için Arabî bilmek lazım ise de, yalnız Arabî bilmek kâfi değildir. Kâfi olsaydı, Beyrut’taki Arap hıristiyanların her birinin, birer İslam alimi olması lazım gelirdi. Çünkü onların içinde Mısırdaki dinde reformculardan daha kuvvetli Arabisi olanlar, Arap lisanının mütehassısları, Müncid gibi lügat kitapları yazanlar var. Bunların hiçbiri, Kur’ân-ı Kerîmi anlayamamış, iman etmek şerefine bile kavuşamamıştır. Kur’ân-ı Kerîm, insanları saadete, imana, İslama çağırıyor. Onlar, bu daveti anlayabilselerdi icabet ederlerdi. Onların inanmaması, Allahü teâlânın davetinin açık ve beliğ olmadığını göstermez. Kur’ân-ı Kerîm, Ashâb-ı kirama hitab ediyor. Onların nurlu kalplerine ve selim akıllarına hitab ediyor. Kureyş lisanı ile davet ediyor. Camiul-Ezher’in ve Beyrut’un arabisi ile konuşmuyor.

Ashâb-ı kirâm, Resûlullahın sohbetinde yetiştikleri ve bütün ümmetin üstünde kemal sahibi oldukları hâlde, Kur’ân-ı Kerîmi anlayışları ayrı ayrı oldu. Anlayamadıkları yerler de oldu. O büyükler böyle âciz kalınca, bizim gibi, argo dili ile Arabî anlayanların hâli nice olur? Din imamlarımız, Kur’ân-ı Kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resûlullahın Kur’ân-ı Kerîme nasıl mânâ verdiğini Ashâb-ı kiramdan sorup araştırdılar. Ashâb-ı kiramın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercih ettiler. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe herhangi bir sahabinin sözünü kendi anladığına tercih ederdi. Resûlullahtan ve Sahabeden bir haber bulamayınca, ictihad etmek zorunda kalırdı. Her asırda gelen İslam âlimleri, daha önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvaları karşısında titrerler. Onların sözlerine senet, delil olarak sarılırlardı. Bu din, edep dinidir. Tevazu dinidir. Cahil olan, cesur olur. Kendini âlim sanır. Halbuki âlim olan tevadu gösterir. Tevazu göstereni Allahü teâlâ yükseltir. Resûlullahın Cehenneme gideceklerini haber verdiği 72 bidat fırkasının reisleri de derin âlim idiler. Fakat onlar, ilimlerine güvenerek, Kitaptan, Sünnetten mânâ çıkarmaya kalkıştılar. Böylece, Ashâb-ı kirama tabi olmak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından saptılar. Yüzbinlerle müslümanın da Cehenneme gitmelerine sebep oldular.

Dört mezhebin âlimleri, derin ilimlerini Kur’ân-ı Kerîmden ahkâm çıkarmakta kullanmadılar. Buna cesaret edemediler. Resûlullahın ve Ashâb-ı kiramın bildirdiklerini anlamakta kullandılar. Allahü teâlâ, insanlara Kur’ân-ı Kerîmden hüküm çıkarınız diye emretmiyor. Resûlümün ve Ashâbının çıkardığı hükümlere uyunuz, bunları kabul ediniz diyor. Bidat sahiplerinin, yani mezhepsizlerin, bu inceliği anlayamamaları, kendilerini felakete sürüklemiştir. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Resûlüme itaat ediniz!), (Resûlüme tabi olunuz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime ve Resûlullahın (Ashâbımın yoluna sarılınız!) emri, bu sözümüzün vesikasıdır. Mezhep imamlarına uymak, Allahı ve Resûlü bırakıp, kula kul olmak olsaydı, Ashâb-ı kirama uymak da böyle olurdu. Böyle olmadığı için, Resûlullah bunu emretmiştir. Resûlullah insanların kısaca iman etmelerini ve gördükleri gibi ibadet yapmalarını emrederdi. Bunların delillerini bilmeyi hiç teklif etmezdi. Bunu imam-ı Gazali, Kimya-ı saadet kitabında uzun bildiriyor. Cenab-ı Hak, kâfirlerin analarını, babalarını taklit etmelerini takbih ediyor. Böylece, küfrü bırakıp, iman etmelerini emrediyor. Peygamberini taklit etmeyi takbih etmiyor. Bunu emrediyor. Resûlullah da, Ashâbını taklit etmemizi emrediyor. Şakileri taklit fenadır. Fakat bunun fenâ olması saadet yolcularını taklite mâni olamaz. İman kısmının delillerini anlamak kolay olsaydı, Beyruttaki hıristiyan Arapların kolayca imana gelmeleri lazım olurdu. İman edilecek şeylerin delillerini anlamak kolay olmadığı için, delillerini anlamadan iman etmemiz emrolundu ve böyle iman edenlere mümin ve müslüman denildi. Allahü teâlâ, ahkâm-ı İslamiyenin delillerini öğrenmek ve anlamak ile de müslümanları mükellef kılsaydı, Onun Resûlü de, bunu teklif ederdi. Halbuki hiç teklif etmediğini, yukarda bildirdik.

Reşid Rıza, (Peygamberler yanılmaz, müctehidler yanılır) diyerek, müctehidlerin bildirdiği ahkamın, Peygamberlerin bildirdiğinden başka olduğunu sanıyor. Halbuki müctehid demek, mezhep imamı demek, ömrünü sarf ederek, gece gündüz çalışarak, Peygamberin ve Ashâb-ı kiramın bildirdikleri ahkamı araştırıp bulan ve bunları müslümanlara bildiren büyük âlim demektir. Hiçbir müctehid, hiçbir ibadete, hiçbir şey ilave etmemiştir. Bunun bidat olduğunu ve büyük günah olduğunu söz birliği ile bildirmişlerdir. Müctehidlerin yasak ettiği her şeyi, onlara yüklemeye kalkışmak kadar çirkin ve iğrenç bir iftira olamaz. Müctehidlerin dini genişlettiklerini söylemek, çok cahilce ve ahmakça bir sözdür. Buna gülmekten başka cevap verilmez. Din genişlemez. Hadiseler çoğalır. Zamanla zuhur eden ve gelişen hadiselere İslamiyeti tatbik etmek, İslamiyete büyük hizmet ve çok kıymetli ibadettir. Bu da müceddid imamlara nasip olmuş ve olmaktadır.

Müceddidlerin mutlak müctehid olmaları lazım değildir. Dört mezhep imamları, takliti men’ ettiler. Bu muhakkaktır. Fakat onlar, talebeleri arasında yetişen, ictihad derecesine yükselen âlimlerin birbirlerini taklit etmelerini, men’ettiler. Hiçbir müctehidin, başka müctehidi taklit etmesi caiz değildir dediler. Kıyamete kadar bu hüküm caridir. Fakat kendilerini müctehid sanan cahiller ve dinde reformcular, bu hükmün dışındadır. Fare, rüyada kendisini arslan görüp, kedinin karşısına çıkarsa, aldandığını anlar. Ama bu aldanması hayatına mal olur.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler