(Mecmua-i Zühdiyye) kitabının başında diyor ki:

Fıkıh kelimesi, Arapçada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, yani dördüncü babdan olunca, bilmek, anlamak demektir. Beşinci babdan olunca, ahkâm-ı İslamiyeyi bilmek, anlamak demektir. Ahkâm-ı İslâmiyyeyi bildiren ilme Fıkıh ilmi adı verildi. Fıkıh bilgilerini bilen kimseye Fakih denir. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lazım olan işleri bildirir. Fıkıh bilgileri, Kurân-ı Kerîmden, hadis-i şeriflerden, icmâ-ı ümmetten ve kıyastan meydana gelmektedir. Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına Edille-i şer’iyye denir. Müctehidler, bu dört kaynaktan ahkâm çıkarırlarken dört (Mezhep)e ayrılmışlardır. Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve bunlardan sonraki asırda gelen müctehidlere Selef-i sâlihin denilir. Selef-i sâlihinin söz birliğine İcmâ-ı ümmet denir. Kurân-ı Kerîmden veya hadis-i şeriflerden veya icmâ-ı ümmetten çıkarılan ahkâm-ı İslamiyeye (Kıyas-ı fükaha) denir. Bir işin, helal veya haram olduğunu Kıyas yolu ile anlamak için, helal veya haram olduğu bilinen başka bir işe benzetilir. Bunun için, o işi helal veya haram yapan sebebin, birinci işte de bulunması lâzımdır.

Fıkıh ilmini kuran, ilk yapan, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’dir “rahmetullahi teâlâ aleyh”. Fıkıh ilmi, yani Ahkâm-ı İslâmiyye, dört büyük kısma ayrılır:

1 — İbadat olup beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekat, hac, cihat. Her birinin dalları çoktur. Dürrü’l-muhtar’da ve Reddü’l-muhtar’da diyor ki (Cihat, insanları İslam dinine çağırmak, kabul etmeyenlerle [Bu çağırıyı işitmelerine, işitenlerin îman etmelerine mâni olan zâlimlerin orduları ile] kıtal, yani harp etmektir. [Harbi devlet yapar.] Harp edenlere mal ile fikir [söz ve yazı] ile ve sayılarını arttırmak ile ve tedâvileri ile [ve duâ ederek] yardım etmek de cihatdır. Hadis-i şerifte, (Kâfirlere karşı malınızla, canınızla ve dilinizle cihat ediniz!) buyuruldu. Sulh zamanında hudud başında beklemek, harp vasıtalarını kullanmasını ve bunun için lazım olan fen bilgilerini öğrenmek de cihatdır. Müslümanların böyle cihat etmeleri farz-ı kifâyedir. Düşman hücum ettiği zaman, kadın, çocuk herkese, yani yakın olanlara, eğer bunların da gücü yetişmezse, uzakta ve daha uzaklarda olanlara da farz-ı ayn olur.

[(İbn-i Âbidin) “rahmetullahi teâlâ aleyh” 5. cilt, 272. sayfada diyor ki (Kadınlar cihâtâ mesture olarak ve zevci veya mahremi ile gider).] [Cihat yapan devlete] yardım etmeyenler günaha girer. Hücum edince öldürüleceğini, hücum etmezse esir olacağını anlayan, harp etmez. Fakat, düşmanlara zarar, müslümanlara fayda mevcûd olunca, [fedâi olarak çıkıp] hücum etmesi iyi olur. Fasık müslümanlara (Nehy-i anilmünker) yapmak [zararlarına mâni olmak] böyle değildir. Nasihat ile ve zor ile mâni olmaları vâcib olanların, [din adamlarının ve diğer vazifelilerin] faydası olmasa da, öldürüleceğini bilse de, mâni olmaları câiz olur. Fitneye sebep olunca câiz olmaz. Kumandan kâfir şehrini muhasara edince, önce İslama davet olunur. Kabul ederlerse, müslümanlar ile kardeş olurlar. Kabul etmezlerse, cizye denilen vergiyi verip (Zimmi) olmaları istenir. Cizye, ceza, karşılık demektir. Ölümden kurtulma ve mallarını, canlarını, her türlü haklarını koruma karşılığında, kâfirlerin devlete verecekleri paradır. İki türlü cizye vardır: Birincisi, kâfirlerle sulh yaparken, kararlaştırılan miktardır. Bu miktar, sonradan hiç değiştirilemez. Cizyenin ikincisi, her ay sonunda, fakirlerden bir dirhem gümüş alınır [ki yarım gram altın değerindedir]. Orta hallilerden iki dirhem, zenginlerden dört dirhem alınır. Çalışamayandan ve senenin yarısından fazla hasta olandan bir şey alınmaz. Senede onbin dirhemden fazla geliri olana zengin denir. 200 dirhemden fazla kazanan orta hallidir. Çocuktan, kadından, çok ihtiyardan ve din adamlarından ve müslümandan cizye alınmaz. Zekat, öşür, cizye ve haracdan başka hiç kimseden zorla vergi alınmaz. Alınırsa zulüm olur. Sahiplerine geri vermek lazım olur.

[Devlet, millete hizmet için yapacağı bütün masrafları, beyt-ül-maldan karşılar. Beyt-ül-malın gelirleri yok ise veya az olup ihtiyacı karşılayamıyor ise, devlet yapacağı hizmetlerin karşılığını milletten vergi olarak ister. Milletin bu vergi borçlarını devlete tam vaktinde ödemesi lâzımdır. Ödemeyenlerden zor ile alınır.]

Kâfir ordusunun kumandanı veya hükümetleri, cizye vermeyi de kabul etmezse, [İslam askeri] hücum eder. Cizyeyi kabul ederlerse, vatandaş olur, İslâmin adaleti altında hür olarak yaşarlar. İbâdetlerini yapmaları, birbirlerine hınzır ve alkollü içki satmaları sahih olur. Birbirleri arasında ve müslümanlarla onlar arasında, müslümanlar arasındaki haklar ve cezalar ve ticari muameleler yapılır. Onlara içki haddi cezası yapılmaz. Faizden başka adetleri suç sayılmaz. [Çünkü fâiz, onların dininde de haramdır.] Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek bile sulh yapmak câiz olur. Mürtedler kuvvetli olup şehirleri alırlar, oraları (Dar-ül-harp) olursa, devletin zaruret halinde, onlarla da, sulh yapması câiz olur.

İslâmın 5 şartından sonra, ibâdetlerin en üstünü cihatdır. Şehitin, kul haklarından başka bütün günahları affolur. Kul haklarını da, Allahü teâlâ Kıyamette helallaştıracaktır. Cihatda ve hac yolunda ve hudud boyunda nöbette ölenlere, Kıyamete kadar, bu ibâdetlerin sevâbı devamlı verilir. Bedenleri çürümez. Her biri Kıyamette yetmiş kişiye şefaat eder). Abdülgani Nablüsi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Hadika)da, 2. cilt, 638. sayfada diyor ki “Suda boğularak şehit olana, karada şehit olanın iki misli sevap verilir”.

Hadis-i şerifte, (Ok atmasını ve ata binmesini öğreniniz!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Ok atmasını öğrenip, sonra unutan bizden değildir), başka bir hadis-i şerifte, (Oyunun faydası olmaz. Yalnız, ok atmayı öğrenmek ve atını terbiye etmek ve ailesi ile oynamak haktır) buyuruldu. Yani faydalı ve lüzumludur. Bu hadis-i şerifler, bütün harp vasıtalarının hazırlanmasını ve kullanılmalarının sulh zamanında öğrenilmesini emir ve teşvik buyurmaktadır. Görülüyor ki cihâtâ hazırlanmak ibâdettir.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, din düşmanları ile cihatın üç türlü olduğunu bildiriyor: Fiil ile kavl ile duâ etmek ile. Fiil ile cihâtâ hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Zamanımızda ikinci savaş, yani, dinsizlerin yazı ile film ile radyo ile her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihatdır. [Bu kavli cihatın daha mühim ve çok sevap olduğu, İmâm-ı Rabbânî Mektûbât’ının 65. ve 193. mektuplarında uzun yazılıdır. Bu iki cihat, devletin emri ve izini ile yapılır. Devlete isyan etmemek, kanunlara karşı gelmemek vâcibdir.]

2 — Fıkıh ilminin 2. kısmı Münakehat olup evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.

3 — Fıkıhın 3. kısmı Muamelat olup alışveriş, kira, şirketler, fâiz, miras… gibi birçok bölümleri vardır.

4 — Ukubat yani Had denilen cezalar olup başlıca altı kısma ayrılmaktadır: Kısas, sarhoşluk, sirkat, zina, kazf, rittet, yani mürted olmak cezalarıdır. Cezalar günahı takip ettiği için (Ukubat) denir.

Fıkhın ibadat kısmını kısaca öğrenmek her müslümana farzdır. Münakehat ve muamelat kısımlarını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Yani, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. [Her müslümanın, fıkıhın dört kısmını, Dar-ül-harpte de ahkâm-ı İslamiyeye uygun yapması, öşür vermesi lâzımdır. Mesela, kâfir ve mürted kadınların avret yerlerine, başlarına, kollarına, bacaklarına bakmak, Dar-ül-harpte de haramdır. Yalnız, Dar-ül-harpte, kâfirler ile yapılan muamelatın ahkâm-ı İslamiyeye uygun olmaması câizdir. Sigorta bahsine bakınız!] Muamelat ve ukubat kısımlarını, zimmilerin de, yani gayr-ı müslim vatandaşların da öğrenmeleri lâzımdır. Çünkü, zimminin de muamelata ve ukubata uymasını İslamiyet emretmektedir. Dar-ül-İslamda bulunan kâfir müsteminin yalnız muamelata uyması lâzımdır.

Tefsir, hadis ve kelam ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nâfile namaz kılmaktan daha sevaptır. Âlimlerden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” okumak da, yalnız okumaktan daha sevaptır. Aşağıdaki 6 hadis-i şerif, fıkhın şerefini göstermeye kâfidir.

Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakih yapar.

Bir kimse fakih olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.

Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakih olan kimsedir. İmâm-ı Âzâm’ın üstünlüğünü göstermeye, yalnız bu hadis-i şerif yetişir.

Şeytana karşı bir fakih, bin abitten [ibâdet çok yapandan] daha kuvvetlidir.

Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.

İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.

Hanefi mezhebindeki ahkâm-ı İslâmiyye, Ashâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Mesud’tan “radıyallâhu anh” başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Yani, mezhebin reisi olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammad’dan, Hammad da, İbrahim-i Nehai’den, bu da Alkama’dan, Alkama da, Abdullah bin Mesûd’tan, bu da Resûl-i ekremden “sallallâhü aleyhi ve sellem” almıştır.

Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer bin Hüzeyl ve Hasan bin Ziyad, hep, İmâm-ı Âzâm’ın talebesidir “rahimehümullah”. Bunlardan, İmâm-ı Muhammed, din bilgilerinde, bin kadar kitap yazmıştır. Talebesinden olan İmâm-ı Şâfiî’nin annesini nikah ettiği için, ölünce, kitapları, İmâm-ı Şâfiî’ye miras kalarak, İmâm-ı Şâfiî’nin bilgisinin artmasına hizmet etmiştir. Bunun için İmâm-ı Şâfiî (Yemin ederim ki fıkıh bilgim, İmâm-ı Muhammedin kitaplarını okumakla arttı. Fıkıh bilgisini derinleştirmek isteyen, Ebû Hanîfenin talebesi ile beraber bulunsun) dedi. Bir kere de (Bütün müslümanlar, İmâm-ı Âzâm’ın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir) buyurdu. Yani, bir adam, çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi, İmâm-ı Âzam da, insanların, işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi güç bir şeyden kurtarmıştır. İmâm-ı Şâfiî’nin ayrı bir mezhep kurması, İmâm-ı Âzam’ı beğenmemesi, ondan ayrılması demek değildir. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” da ayrı mezhepleri vardı. Bununla beraber birbirlerini çok severler ve hürmet ederlerdi. Feth sûresinin son ayeti buna şahittir.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh”, fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırttığı ve usûller, metotlar koyduğu gibi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiği îtikat, îman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden (İlm-i kelam) yani îman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmâm-ı Muhammed Şeybaninin yetiştirdiklerinden Ebû Süleyman Cürcani ve bunun talebelerinden Ebû Bekr-i Cürcani meşhur oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasır-ı İyad, kelam ilminde, Ebû Mensur-i Mâtürîdîyi yetiştirdi. Ebû Mensur, İmâm-ı Âzamdan gelen kelam bilgilerini, kitaplara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet îtikadını kuvvetlendirdi, her tarafa yaydı.
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh”, her gün sabah namazını camide kılıp, öğleye kadar taliblere cevap verirdi. Öğleden önce, oturduğu yerde kaylule yapardı. Güneş zevale yaklaşınca kaylule yapmak, yani biraz uyumak sünnet olduğunu, İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bey’-ı fâsid babında bildirmektedir. (Mevahib-i ledünniye)nin rüya tabiri faslında ve (Şirat-ül-İslam)da yazılıdır. Kaylulenin öğleden sonra da yapılabileceği, (Mîzan)da yazılıdır.

Öğle namazından sonra, yatsıya kadar, talebeye ilim öğretirdi. Yatsıdan sonra evine gelip, biraz dinlenir, sonra camie gider, sabah namazına kadar ibâdet ederdi. Bu hâli, Selef-i sâlihinden, Mis’ar bin Kedâm-ı Kufi ve başka kıymetli kimseler haber vermiştir.

Ticaret ederek helal kazanırdı. Başka yerlere mal gönderir, kazancı ile talebesinin ihtiyaçlarını alırdı. Kendi evine bol harc eder, evine harc ettiği kadar da, fakirlere sadaka verirdi. Her Cuma günü, anasının, babasının ruhu için, fakirlere ayrıca 20 altın dağıtırdı. Hocası Hamad’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” evi tarafına ayağını uzatmazdı. Halbuki aralarında yedi sokak uzaklık vardı. Ortaklarından birinin, çok miktarda bir malı, İslamiyete uygun olmayarak sattığını anlayınca, bu maldan kazanılan doksanbin akçanın hepsini fakirlere dağıtıp, hiç kabul etmedi. Kufe şehrinin köylerini haydudlar basıp, koyunları kaçırmışlardı. Bu çalınan koyunlar şehirde kesilip, halka satılabilir düşüncesi ile o günden beri, yedi sene, Kufede koyun eti alıp yemedi. Çünkü, bir koyunun, en çok yedi yıl yaşayacağını öğrenmişti. Haramdan bu derece korkar, her hareketinde İslamiyeti gözetirdi.

İmâm-ı Âzam “rahmetullâhi aleyh”, 40 sene, yatsı namazının abdesti ile sabah namazı kıldı [yani yatsıdan sonra uyumadı]. Böyle olduğu Mevduatü’l-ulum ve Dürrü’l-muhtar’da ve İbni Âbidin önsözünde ve Mîzanü’l-Kübrâ’da senetleri ile yazılıdır. [Bu büyüklerin zevceleri de, kendileri gibi, Allahü teâlâya ibâdet etmeyi, Onun dinine hizmet etmeyi zevk edinmişler, kendi haklarını ve zevklerini, Allah yolunda fedâ etmişlerdi. Ashâb-ı kirâmın hepsi de, zevcelerinin arzuları ve izinleri ile Allah’ın dinini yaymak için uzak yerlere cihâtâ gitmişler, çoğu şehit olup geri dönmemişlerdi. Zevceleri de, bu sevaplara ortak oldukları için sevinmişlerdi.] 55 defa hac yaptı. Son haccında, Kâbe-i muazzama içine girip, burada iki rekat namaz kıldı. Namazda, bütün Kurân-ı Kerîmi okudu. Sonra, ağlayarak (Ya Rabbi! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Fakat, senin akıl ile anlaşılamayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu, bu anlayışıma bağışla!) diyerek duâ etti. O ânda bir ses işitildi ki (Ey Ebû Hanîfe! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet eddin. Seni ve kıyamete kadar, senin mezhebinde olup yolunda gidenleri afv ve mağfiret ettim) buyuruldu. Her gün bir ve her gece bir kere Kurân-ı Kerîmi hatm ederdi. Bunlar (Dürr-ül-muhtar)da ve (İbni Âbidin)in önsözünde ve (Hayrat-ül-hisan)da ve (Mîr’at-i kainat)da yazılıdır. (Mîr’at)da, (Hazanet-ül-müftün) sonunda yazılı olduğu da bildirilmektedir. Bir rekat namazda Kurân-ı Kerîmin hepsini hatm etmek, yalnız, Osman bin Affan ve Temim-i Dari ve Saîd bin Cübeyr ve İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye nasip olmuştur. (Şirat-ül-İslam)da diyor ki (Kurân-ı Kerîmi kırk günde hatm etmek müstehaptır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” senede bir kere hatm ederdi. Çünkü, Onun mübarek kalbinde yerleşmişti. Kurân-ı Kerîmi okurken, mânâsını düşünmek ve kalbine yerleştirmek lâzımdır. Bunun için, üç günden önce hatm etmeyi yasak etmiştir. Osman bin Affan, Zeyd bin Sâbit, Abdullah ibni Mesut, Übey-übnül Kab-il-Hazreci ve birçok sahabiler “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, haftada bir kere hatm ederlerdi. Âbidler, haftada iki kere, ilim neşredenler, haftada bir kere hatm okumalıdır). Hadis-i şerifte, (Kurân-ı Kerîmi üç günden önce hatm eden, mânâsını anlayamaz) buyuruldu. Hadis-i şerif, bir namazı hatm ile kılmayı yasaklamamaktadır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sual edenlerin, haline ve işine uygun bir zamanda hatm etmesini emir buyururdu.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İmâm-ı Âzâm’ın geleceğini haber verdi. Diya-i mânevî’de ve Mevduatü’l-ulum’da ve Hayratü’l-hisan’da ve Mîr’at-i kainat’da ve Dürrü’l-muhtar’da yazılı olan ve İbni Âbidin’de sahih olduğu bildirilen hadis-i şerifte, (Adem ve bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm”, benimle öğündüğü gibi, ben de, ümmetim içinde, soy adı Ebû Hanîfe, ismi Numan olan bir kimse ile övünürüm ki ümmetimin ışığı olacaktır. Onları, yoldan çıkmaktan, cehalet karanlığına düşmekten koruyacaktır) buyurdu. (150 senesinde dünyanın ziyneti gider) hadis-i şerifinin, İmâm-ı Âzam için olduğunu, büyük âlim İbni Hacer-i Mekki bildiriyor. Çünkü, İmâm-ı Âzam, 150 senesinde, 70 yaşında iken vefât etti. Şemseddin Sami beğ, Kamusü’l-alam’da diyor ki:
(İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin adı Numan’dır. Babasının adı Sabit’tir. Ehl-i sünnetin dört büyük imâmının birincisidir. Muhammed aleyhisselâmın parlak olan dininin büyük bir direğidir. Acemistan’ın ileri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, İslam dinini kabul etmişti. 80 yılında, Kufe şehrinde doğdu. Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Ebû Evfa ve Sehl bin Sad-i Said’i ve Ebüttufeyl Âmir bin Vasile zamanlarına yetişmiştir. Fıkıh ilmini, Hamad bin Ebû Süleyman’dan öğrendi. Tabiînden birçok büyük zatlarla ve İmâm-ı Cafer Sâdık’la sohbet etti. Çok hadis-i şerif ezberledi. Mezhep imamı olmasaydı, büyük bir hakim, fikir adamı olacak şekilde yetişti. Üstün bir akıl ve herkesi şaşırtan zekası vardı. Fıkıh ilminde, az zamanda, eşi, benzeri olmayan bir dereceye yükseldi. Mervan bin Muhammedin Irak valisi Yezid bin Amr, kendisine, Kufe mahkemesi hakimliğini teklif etti ise de, züht ve takvâsı ve veraı da ilmi ve zekası gibi son derece çok olduğundan, kabul etmedi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmekte kusur etmesinden korktu. Yezid’in emri ile başına 110 kamçı vurulduğu hâlde, yine kabul etmedi. İkinci Abbasi halifesi Ebû Cafer Mensur tarafından Bağdat şehrine çağrıldı. Hâkim olması emredildi ise de, yine kabul etmedi.

Fıkıh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış ve (Feraiz) ve (Şurut) kitaplarını yazmıştır. Fıkıhtaki çok geniş bilgisini ve hele kıyastaki harik-ul’âde kuvvetini ve züht ve takvâdaki ve hilm ve salahtaki akllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitaplar, sayılamayacak kadar çoktur. Talebesi pekçok olup içlerinden büyük müctehidler yetişmiştir. [150] yılında, yetmiş yaşında vefât etti. Ebû Cafer Mensurun emrettiği temyiz başkanlığını kabul etmediği için, zindana atıldı. Kamçı ile döğüldü. Her gün on kamçı arttırılarak döğüldü. Kamçı sayısı yüz olduğu gün şehit oldu. Selçuki padişahlarından sultan Melikşahın vezirlerinden Ebû Saîd-i Harezmi, Ebû Hanîfe hazretlerinin mezarı üzerine mükemmel bir türbe yaptı. Sonra, Osmanlı padişahları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu türbeyi çok defa tâmir ve tezyin etti.

Hanefi mezhebi, Osmanlı devleti zamanında her yere yayıldı. Devletin resmi mezhebi gibi oldu. Bugün, dünya yüzünde bulunan Ehl-i İslâmin yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pekçoğu, Hanefi mezhebine göre ibâdet etmektedir).

Mîr’atü’l-kainat kitabında diyor ki:

(İmâm-ı Âzâm’ın babası Sâbit, Kufe’de, İmâm-ı Ali ile “radıyallâhu anh” buluşup, İmam hazretleri, buna ve evladına duâ buyurmuştu. [Bunu Dürrü’l-muhtar ve Mevduatü’l-ulum ve Galiye kitapları yazmakta, İbni Âbidin vesikasını da bildirmektedir.] Ashâb-ı kirâmdan Enes bin Maliki ve daha üç veya yedisini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gördü. Bunlardan hadis-i şerifler öğrendi.

Hadis-i şerifte, (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. Bu, kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacaktır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Numan bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dinini ve benim sünnetimi canlandıracaktır) buyuruldu. (Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayırlısıdır), (Ümmetimden biri, sünnetimi canlandırır. Bidatleri öldürür. Adı, Numan bin Sabittir), (Her asırda, ümmetimden, yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe, zamanının en yükseğidir), (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dinini, onun eli ile canlandırır) hadis-i şerifleri meşhurdur. Âlimlerden biri, rüyada, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevabında, (Onun ilmi herkese lâzımdır) buyurdu. Başka bir âlim, rüyasında, (Ya Resûlallah! Kufe şehrindeki Numan bin Sabitin bilgileri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğrettiği ile amel et. O, çok iyi kimsedir) buyurdu. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” (Size, bu Kufe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilim ile hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır. Nitekim, şiîler de, Ebû Bekr ve Ömer için helak olacaklardır) dedi. İmâm-ı Muhammed Bakır “rahmetullâhi aleyh”, Ebû Hanîfeye “rahmetullahi teâlâ aleyh” bakıp (Cettimin dinini bozanlar çoğaldığı zaman, sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!) buyurdu.

Yukarıdaki hadis-i şeriflerden 1, 2 ve 5.leri, (Hayrat-ül-hisan)da ve allame Taşköprülünün (Mevduat-ül’ulum) kitabında da yazılıdır. Kıymetli fıkıh kitabı (Dürr-ül-muhtar)ın müellifi, önsözünde, (Adem “aleyhisselâm” benimle öğündüğü gibi, ben de ümmetimden bir kimse ile övünürüm. İsmi Numan, soyadı, Ebû Hanîfedir. Ümmetimin ışığıdır) ve (Peygamberler benimle öğündükleri gibi, ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Onu sevmeyen, beni sevmemiş olur) hadis-i şeriflerini yazıyor ve İbni Cevzinin buna mevdu demesi taassubundandır, yani inatındandır. Çünkü, çeşitli yollardan bildirilmiştir diyor. İbni Âbidin, bu hadislerin sahih olduğunu bildiriyor ve bu satırları açıklarken buyuruyor ki (İbni Hacer-i Mekkinin, (Hayrat-ül-hisan) kitabında bildirdiği gibi, (Buhârî) ve (Müslim)deki hadis-i şerifte, (İman süreya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri, elbette alıp getirir) buyuruldu. Faris demek, İranın Fers denilen memleketindeki insanlar demektir. İmâm-ı Âzâmın dedesi buradandır. Bu hadis-i şerifin, İmâm-ı Âzam’ı “rahmetullahi teâlâ aleyh” gösterdiği açıktır. Bunda hiç şüphe yoktur.)

Süyuti, Zehebi ve Askalani gibi hadis âlimleri, birkaç hadis-i şerife mevdu demişler ise de, bu sözleri, (Benim mezhebimdeki sahih olmak şartları yoktur) demektir. Uydurma hadistir demek istememişlerdir. İbni Teymiye, İbni Cevzi ve Aliyü’l-kari gibi kimselerin taassup ile hased ile yazdıklarına aldanarak, kıymetli kitaplarda bulunan bu hadis-i şeriflere uydurma dememelidir. Berika kitabının 310. sayfasında diyor ki Buhârî’de ve Müslim’deki hadis-i şerifte, (İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan müslümanlardır. Yani Ashâb-ı kirâmdır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Yani Tabiîndir. Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde, yalan yayılır. Bunların sözlerine ve işlerine inanmayınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, vehhâbîlerin Fethu’l-mecid kitabında da yazılıdır. Ashâb-ı kirâmın hepsi, onlardan sonraki asırlarda gelenlerin ise çoğu, hadis-i şerifte bildirildiği gibidirler. İmâm-ı Âzam, bu hadis-i şerifte müjdelenen Tabiînden biridir. Hatta, Tabiînin en üstünlerinden olduğunu, bütün müslümanlar, hatta dinli dinsiz her ilim adamı bilmektedir. İmâm-ı Âzam “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu hadisle müjdelenenlerin en üstünlerinden biri olduğundan, onun şanını, yüksekliğini anlatmak için, başka hadis-i şerif aramaya lüzum yoktur. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin büyüklüğünü bildiren âlimlerden birisi Muhammed bin Mahmud Harezmidir. İmâmin Müsnedini şerh etmiş ve başında faziletlerini bildirmiştir. Bu yazısı (Üsulül-erbea) sonunda mevcuttur.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, yukarıdaki hadis-i şerifte, mezhep imamlarını överken, vehhâbîler için bakınız ne buyuruyor: (Tenbih)de ve (Muhtasar-ı tezkire)de yazılı iki hadis-i şerifte, (Kıyamete yakîn ilim azalır, cehalet artar) ve (İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar) buyurdu. Bu hadis-i şerifler, son zamanlarda, câhil, fasık ve sapık din adamlarının çoğalacaklarını, müslümanları aldatacaklarını haber vermektedir).

Gençliğinde kelam ilmine ve mârifete çalışıp, pek mahir oldu. Sonra, İmâm-ı Hammad’a 18 yıl hizmet edip yetişti. Hamad vefât edince, onun yerine, müctehid ve müftü oldu. İlmi, üstünlüğü her yere yayıldı. İlmi, fazileti, zekası, anlayışı, züht ve takvâsı, emaneti, çabuk cevaplı olması, dine bağlılığı, doğruluğu ve bütün insanlık olgunluklarında, herkesin üstünde idi. Zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler ve başka âlimler, üstün kimseler, hatta hıristiyanlar, kendisini hep methetmiş, övmüştür. İmâm-ı Şâfiî’nin (Fıkıh bilgisinde, herkes, Ebû Hanîfenin çocuklarıdır) buyurduğu Hayratü’l-hisan ve Mîzanü’l-Kübrâ ve Mîr’at-i kainat ve Mevduatü’l-ulum’da yazılıdır. Hafız Zehebi, Es-sayfa fi menakıb-i Ebû Hanife’de ve İbni Hacer-i Mekki,Kalaidü’l-ukban fi-menakıb-in Numan’da ve Hamevi, Eşbah şerhinin başında ve Muhammed bin Yusuf, Siret-i Şami’de ve müftü Mahmud Pişavüri, fârisî Huccetü’l-İslam kitabında, imamı Şâfiî’nin (Fıkıh alimi olmak isteyen, Ebû Hanîfe’nin kitaplarını okusun!) dediği ve bunu İmâm-ı Müzeninin haber verdiğini yazmaktadırlar. Bir kere de (Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Her gün, mezarını ziyaret ediyorum. Zor bir durumda kalınca, Onun kabrine gidip, iki rekat namaz kılarım. Allahü teâlâya yalvarırım. Dileğimi verir) buyurduğunu, yine bu kitaplar yazmakta ve İbni Âbidin önsözünde ve Şevahidü’l-hak 166. sayfada bunu izah etmektedir. Galiye’de diyor ki (İmâm-ı Şâfiî, Ebû Hanîfe’nin kabri yanında sabah namazını kılar, Ona hürmeten, kunut okumazdı. Yeryüzünde Ebû Hanîfeden üstün âlim yoktu). İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Âzâm’ın ikinci talebesi olan İmâm-ı Muhammed’in talebesi idi. (Allahü teâlâ, bana ilmi iki kimseden ihsan etti. Hadisi, Süfyan bin Uyeyne’den, fıkıhı, Muhammed Şeybani’den öğrendim) buyurdu. Bir kere de (Din bilgilerinde ve dünya işlerinde, kendisine minnettar olduğum bir kişi vardır. O da, İmâm-ı Muhammed’dir) buyurdu. Yine İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki (İmâm-ı Muhammed’den öğrendiklerimle, bir hayvan yükü kitap yazdım. O olmasaydı, ilimden bir şey edinemeyecektim. İlimde, herkes, Irak âlimlerinin çocuklarıdır. Irak âlimleri de, Kufe âlimlerinin talebesidir. Kufe âlimleri ise, Ebû Hanîfe’nin talebesidir). İmâm-ı Âzam, dörtbin kimseden ilim aldı. Hanefi mezhebinde, 500.000 din meselesi çözülmüş, hepsi cevaplandırılmıştır.

İmâm-ı Âzâm’ın takvâsı çok fazla idi. Helal yemek için, ticaret yapardı. Ortakları vardı. Şüpheli sandığı binlerle lira kazancı, fakirlere ve din adamlarına dağıtırdı. Yüzlerce talebesini kendi kazancından besler, ihtiyaçlarını giderirdi. Otuz yıl, her gün oruç tuttu. [Yalnız bayramlarda 5 gün tutmazdı.] Geceleri namaz kıldı. Günün çok saatini, mescitte ders vermekle, halkın sorularını cevaplandırmakla geçirirdi. Geceleri, mescitte ve evinde, sâhibine ibâdet ederdi. 40 yıl, yatsının abdesti ile sabah namazını kıldı. Çok kere, bir rekatta veya iki rekatta bütün Kurân-ı Kerîmi okurdu. Bâzen da, yalnız bir azap veya rahmet ayetini namazda veya namaz dışında tekrar tekrar okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. İşitenler, haline acırdı. Fakirler gibi giyenirdi. Bâzen da, Allahü teâlânın nimetlerini göstermek için çok kıymetli elbise giyerdi. 55 kere hac yaptı. Yalnız ruhu kabz olunduğu yerde, yedipin kere hatm-i Kuran okumuştu. (Ömrümde bir kere güldüm. Ona da pişmanım) demiştir. Az söyler, çok düşünürdü. Bazı din konularında, talebesi ile münazara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı namazını cemaat ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken, bir konu üzerinde, talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabah namazını kılmak için, yine mescide girmiştir. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” (Dörtbin dirheme kadar nafaka câizdir) buyurdu diyerek, kazancının dörtbin dirheminden fazlasını fakirlere dağıtırdı. Yezid bin Amr, Kufe şehrine Vâli ve hakim yapmak istedi. Kabul buyurmadı. Hapsedip döğdürdü. Mübarek başı, yüzü şişti. Ertesi gün, İmamı “rahmetullahi teâlâ aleyh” çıkarıp tekrar teklif ve sıkıştırdıkta (Danışayım) buyurup izin aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, 5-6yıl orada kaldı.

Halife Mensur, İmama çok hürmet ederdi. 10.000 akça ile bir cariye hediye etmişti. İmam, kabul etmedi. Bir akça, bir dirhem gümüş idi. Mensur zalim idi. 145 senesinde, İbrahim bin Abdullah bin hazret-i Hasan, Medine-i münevverede halifeliğini ilan eden kardeşi Muhammed’e yardım için asker topluyordu. Kufe’ye gelmişti. Ebû Hanîfe buna yardım ediyor diye yayıldı. Mensur işitip, İmamı, Kufe’den Bağdat’a getirtti. Mensur, haklı olarak halifedir diye herkese bildir dedi. Buna karşılık temyiz reisliğini verdi. Çok zorladı. İmâm-ı Âzam, çok takvâ sâhibi olup dünya makâmlarına kıymet vermediğinden, kabul buyurmadı. Mensur, incinip hapsetti. Otuz değnek vurdurup, mübarek ayağından kan aktı. Mensur pişman olup otuzbin akça gönderdi ise de, kabul buyurmadı. Tekrar hapsedip, her gün on değnek fazla vurdurdu. On birinci günü, halkın hücumundan korkulup, zorla sırt üstü yatırıldı. Ağzına zehirli şerbet döküldü. 150 senesinde vefât ederken secde etti. Namazını ellibin kadar kimse kıldı. Çok kalabalık olduğundan, güçlükle, ikindiye kadar kılındı. 20 gün nice kimseler gelip, kabri üzerinde namazını kıldı).

730 talebesi vardı. Oğlu Hamad, talebesinin ileri gelenlerinden idi.

İmâm-ı Âzam “rahmetullahi teâlâ aleyh” ile talebesi arasında, bazı meselelerde ayrılık olmuştur. (Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık, rahmettir) hadis-i şerifi, bu ayrılığın faydalı olduğunu haber vermektedir.

Allahü teâlâdan çok korkardı. Her işinde Kurân-ı Kerîme uymaya çok dikkat ederdi. Talebesine (Bir iş için, sözüme uymayan bir senet elinize geçerse, benim sözümü bırakınız. O senede uyunuz!) buyururdu. Çünkü, talebesi de, kendisi gibi müctehid idiler. Bütün talebesi yemin ediyor ki (Ona uymayan sözlerimizi de, elbette ondan işittiğimiz bir delile senede dayanarak söyledik).

Müftüler, İmâm-ı Âzâmin sözü ile hareket etmelidir. Onun sözü bulunmazsa, İmâm-ı Ebû Yusufa uymalıdır. Bundan sonra, İmâm-ı Muhammedin sözü ile amel olunur. İmâm-ı Ebû Yusuf ile İmâm-ı Muhammedin sözü bir tarafta, İmâm-ı Âzâmin sözü karşı tarafta ise, müftü her iki tarafa göre fetva verebilir.

İbni Âbidin’in ve Türkçe Mecmua-i Zühdiyye’nin önsözlerinde ve şeyhulislam Kemâl Paşazade’nin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Vakfunniyyat kitabında diyor ki

(Fıkıh âlimleri 7 tabaka, 7 derecedir. En yüksek derecesi, ahkâm-ı İslamiyede müctehid olanlardır. Bunlara mutlak müctehid denir. Dört mezhep imamları böyledir. 2. tabaka, mezhepte müctehid denilen büyük âlimlerdir. Ebû Yusuf ve İmâm-ı Muhammed Şeybani ve İmâm-ı Âzâmın diğer talebeleri böyledir. Bunlar, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin koymuş olduğu usûl ve kaidelere uyarak, delillerden ahkâm çıkarırlar. Çıkardıkları hükümlerden bâzıları, İmâm-ı Âzâmin çıkarmış olduğu hükümlere uymayabilir. [Bunlara da mezhepte mutlak müctehid denildiği Mîzanü’l-Kübrâ’da sh. 17 de yazılıdır.] 3. tabaka, meselelerde müctehid olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan meselelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lâzımdır. Hassaf, Tahavi, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvani, Şemsü’l-eimme Serahsi, Pezdevi, Kadıhan ve benzerleri olan derin âlimler, 3. tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. Mukallittirler. Mesela, 4. tabakadaki (Ashâb-ı tahric) denilen âlimler, ictihad yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir mânâsını seçen Ebû Bekr Ahmed Razi bunlardandır. 370 [m. 981] de Bağdatta vefât etmiştir. Fıkıh âlimlerinin 5. tabakası, (Ashâb-ı tercih)dir. Kendilerine gelmiş olan, çeşitli haberler arasından sahih, evla olanları seçerler. Kuduri ve Hidaye sâhibi Burhaneddin Mergınani bunlardandır. 6. tabaka, (Ashâb-ı temyiz) olup kavi hükümleri zayıf olanlardan, zâhir haberleri, nâdir haberlerden ayıran mukallid âlimlerdir. Kenz, Muhtar ve İhtiyar, Vikâye ve Mecmaul-bahreyn kitaplarının sahipleri bunlardandır. Bunların kitaplarında merdud ve zayıf rivayetler yoktur. 7. tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamayan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakil yapabilen, onları bildiren mukallidlerdir. [Tahtavi ve İbni Âbidin’in ve Dürrü’l-muhtar sâhibinin bunlardan olduğu, Mecmua-i Zühdiyyede yazılıdır.] Altıncı tabakadan âlimler kıyamete kadar bulunacaklar, hakkı batıldan ayıracaklardır. (Ümmetimden hak üzere olan âlimler, Kıyamete kadar bulunacaktır) hadis-i şerifi, bunu haber vermektedir).

Mîzanü’l-Kübrâ’nın önsözünde diyor ki (Dört mezhep imâmindan “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, hiçbir âlim, mutlak müctehid olduğunu iddia etmedi. Yalnız İmâm-ı Muhammed bin Cerir-i Taberi “rahmetullahi teâlâ aleyh” böyle iddiada bulundu ise de, kabul edilmedi. İmâm-ı Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyh”, mezhepte mutlak müctehid olduğunu söyler ve Şâfiî mezhebine göre fetva verirdi. Tasavvufun yüksek derecesine varmış olan ârif-i kamiller, zevk ve vicdan ile ictihad sâhibi olurlar. Helal olan şeyleri, güzel kokuları ile haramları da, habis kokuları ile anlarlar. Bir Ârif-i kamilden feyiz almadıkça, ictihad derecesine yükselmek mümkün değildir. Bu dereceye yükselen Velînin, bir mezhebi taklit etmesine lüzum kalmaz. Onların hanefi, Şâfiî olduklarını söylemeleri, bu dereceye yükselmeden evvel, taklit etmiş oldukları mezhepleridir. Velâyet derecelerine yükselebilmek için, dört mezhepten birinin fıkıh bilgilerini doğru olarak öğrenmek lâzımdır. Bunun için, Ehl-i sünnet îtikadında olan ve o mezhebe bağlılığı bilinen sâlih bir zattan dinliyerek veya böyle birinin yazdığı ilmihal kitabından okuyarak öğrenmek şarttır. Îtikadı bozuk, mezhepsiz bir din adâmindan dinliyerek veya ne olduğu belirsiz kimsenin yazdığı kitaptan okuyarak öğrendiğine uyan yahut dört mezhepten birini taklit etmeyen sufi, dalâlete düşer, (zındık) olur. Başkalarını da yoldan çıkarmakta şeytanın yardımcısı olur.)

[Yeni müslüman olan kimsenin veya akıl ve baliğ olan müslüman evladının, evvela Kelime-i şehâdet söylemesi ve bunun mânâsını öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan îtikat, yani îman edilmesi lazım olan bilgileri öğrenip, bunlara inanması lâzımdır. Sonra Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin kitaplarında yazılı olan fıkıh bilgilerini, yani İslâmın 5 şartını ve helal, haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun yaşaması lâzımdır. Bunları öğrenmek ve uymak lazım olduğuna inanmayan, ehemmiyet vermeyen mürted olur. Yani kelime-i şehâdet getirerek müslüman olduktan sonra, tekrar kâfir olur. Dört mezhebin îtikadı birbirinin aynıdır. Dört mezhepten birinin îman ve fıkıh bilgilerine tâbi olan [uyan] bir müslümana Ehl-i sünnet veya Sünnî denir. Dört mezhepten birinde olmayan kimsenin imanı bozulur. Ya, (bidat sâhibi), yani sapık müslümandır. Yahut, mürted olur. Bunun her ikisi de, tövbe etmeden ölürse, muhakkak Cehenneme girecek, ateşte yanacaktır. Bir iş yaparken, özrü hâsıl olup bu işin kendi mezhebindeki şartlarından birine uyması güçleşen kimse, bu işi, dört mezhepten herhangi birindeki şartlarına uyarak yapar. Bu ikinci mezhebin, bu iş için olan şartlarının hepsine uyması lazım olur. Bu şartlardan birine uyması zor olur, fakat kendi mezhebinde kolay olursa, bu işi yapması sahih olur. İki mezhep zaruri telfik edilmiş olur. Kendi mezhebinde de zor olur ise, kendi mezhebindeki birinci şartı yapmaması câiz olur. Fakat, Ashâb-ı kirâmdan birinin ictihadına göre câiz olabileceğini düşünmek iyi olur. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtında hayatta bulunan binlerce Sahabinin her biri müctehid idi. Dört mezhepten birini taklit etmekte zorluk hâsıl olduğu zaman, Ashâb-ı kirâmdan birinin ictihadına uygun olan ibâdetimiz sahih olur. Özür olunca zann-ı galipimiz makbul olur. Tövbe sûresinin 102. âyet-i kerimesinde meâlen, (Muhacirinin ve Ensarın önce olanları ve bunlara tâbi olanlar, Allahü teâlâdan razıdır. Allahü teâlâ da onlardan razıdır. Onlara Cennetleri hazırladım. Burada sonsuz kalacaklardır) buyurulmuştur. Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” alemlere rahmet oldukları ve herhangi birine tâbi olanın sonsuz saadete kavuşacağı bu âyet-i kerimeden de anlaşılmaktadır.]

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler