Bugün herkes, atomu ve atom enerjisini merak etmekte, dost, düşman her memlekette atom üzerinde çalışılmaktadır. İstikbâlin harbleri, atom silahları ile yapılacak, atom kuvveti bulunmayan milletler, yaşamak hakkı bulamayacaktır. Küçük, büyük, herkesin sık sık işittiği atomu ve atom enerjisini ve kullanılmasını, din kardeşlerime kısaca bildirmeyi lüzumlu gördüm. Çünkü, atom kuvveti, harpte de, sulhta da kullanılacaktır. Müslümanların, düşmanda bulunan silahları öğrenmesi ve yapması, farzdır. O hâlde, bugün atom bombasını yapmaya ve bunun için lüzumlu matematik, fizik, kimyâ bilgilerini öğrenmeye çalışmak farzdır. Önümüzde bulunan atom harbine hazırlanmazsak, dinimizi, milletimizi koruyamayız. Harp için, atom tesislerini hazırlamak, bunlardan sulh zamanında, terfih-i ibad için istifade etmek, dini vazifemiz ve ibâdetimizdir. Devletin, milleti cihâtâ hazırlaması, ibâdettir. Hazırlamaması, büyük günahtır.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (İlim, Çinde de olsa alınız!) buyurdu. Yani ilim, dünyanın en uzak yerinde bulunsa ve kâfirlerde de olsa, gidin alın! buyurdu. Çünkü Çin, o zaman, en kâfir ve çok uzak bir yer idi. O hâlde, cihat için gerekli bilgileri, en uzak kâfirlerden de arayıp, bulup, öğrenmemiz, yapmamız, hazırlıklı olmamız, beş vakit namazdan sonra, en birinci vazifemiz, ibâdetimizdir. İbni Âbidin, 3. cilt, (Cihat) bahsinde buyuruyor ki (Düşman hücum ettiği veya hücum korkusu olduğu zaman, her müslümanın harp etmesi farz-ı ayndır). Atom harbi muhakkak olduğundan, buna hazırlanmak, farz-ı ayn haline gelmiştir.

(Hadika)da el afetlerinde buyuruyor ki (Nefsin hoşuna giden faydasız şeylere lehv ve lab denir ki boş yere vakit geçirmektir. Yalnız zevcesi ile oynamak ve harp oyunları helal olup başkaları haramdır). Harbe hazırlanmak için, at yarışları, atış, güreş, ok tâlimleri, lüzumlu teknik tecrübeleri yapmak câizdir. Hatta lâzımdır ve çok sevaptır.
Üzerinde yaşadığımız yer küresi, hava, su, taş, toprak tabakaları ve bütün yıldızlar, güneşler, hep maddeden yapılmıştır.

Madde demek, boşlukta yer kaplıyan ve ağırlığı olan varlık demektir. İki madde, bir yerde birlikte bulunamaz. Birinin orada bulunması için, ötekinin oradan gitmesi lâzımdır. Hava, maddedir. Çünkü, ağırlığı vardır ve yer kaplar.

Maddenin şekil almış parçalarına cisim denir. Şişe, bardak, pencere camı, ayrı ayrı birer cisimdir. Fakat hepsi, cam maddesinden yapılmıştır. Madde ikiye ayrılır: Saf madde. Karışım.

Etrafımızda gördüğümüz bütün maddeler, saf değil, birer karışımdır. Mesela, içtiğimiz su, homogen olduğu, her tarafı aynı göründüğü hâlde, içinde az da olsa, tuzlar ve hava vardır. O hâlde, bir karışımdır. Karışımların hassaları [özellikleri] her zaman aynı değildir. Belirli özellikleri yoktur. Karışımda bulunan maddeler, kendi özelliklerini gayb etmez. Maddeler, birbirleri ile her miktarda karışabilir. Yalnız bir maddeye (Saf madde) denir. Saf maddenin belirli özellikleri vardır. Saf maddenin belirli özellikleri, hiç değişmez.

Tam saf madde yok gibidir. Bir madde içinde bulunan yabancı maddeler, kimyâ usûlleri ile anlaşılamayacak kadar az olunca, bu maddeye, saf diyoruz. Saf süt demek, kimyâ bakımından doğru bir söz değildir. Çünkü, süt belli özellikler taşıyan tek bir madde değildir. Saf madde, iki türlü olur: Element. Bileşik cisim.

Element: Kendisinden, başka başka özellikte maddeler çıkarılamayan saf maddelere (Element=eleman) veya (Basit cisim) denir. Saf şeker, bir eleman değildir. Çünkü, şekerden, karbon [kömür], hidrogen ve oksigen maddeleri çıkabilir. Saf demir, bakır, kükürt birer elementtir. Yüzbeş element vardır. Her element, kimyâ tepkimelerinde bölünemeyen en küçük parçaların yığınıdır. Bu parçalara, yunanca (Atom) denir. Her bir element, birbirlerine benzeyen atomlar yığınıdır.

Birbirine benzemeyen atomların yığınına, bileşik cisim veya (Mürekkeb cisim) denir. Su, mürekkeb bir cisimdir. Çünkü, hidrogen ve oksigen atomlarından yapılmıştır. Bileşik bir cisim, başka başka özellik taşıyan maddelere ayrılabilir.

Elementler üçe ayrılır:

1 — Hakiki metal [maden], yetmişsekiz tanedir. Bunlar, fizik bakımından parlaktır. İçlerinde yalnız civa, normal şartlarda, mâyi [sıvı] halindedir. Diğerleri sulb [katı]dır. Döverek levha ve tel haline gelir. Harareti [ısıyı] ve elektriği iyi nakleder, iyi iletir. Kimyâ bakımından da, buhar halinde, birer atom halinde uçar ve bileşik hâle geçince, atomları artı elektrik yüklü olur. Eksi yüklü olamaz. Elektrik yükü taşıyan atomlara (İyon) denir. İyon, serbest hâlde bulunamaz. Artı elektrik taşıyan atomlara (Katyon) denir. Eksi elektrik taşıyan atomlara (Anyon) denir. O hâlde, bir maden atomu, başka bir maden atomu ile veya hidrogen atomu ile birleşemez. İki element atomunun bir araya gelmesi için, başka başka elektrik taşıması lâzımdır. Çünkü, benzer yüklü iki atom, birbirini çekmez, iter. Hidrogen atomları maden olmadığı hâlde, bileşik hâlde dâima artı elektrik taşır.

2 — Maden olmayan [ametal] elementler, on yedi tanedir. Bunlardan bir tanesi [Brom] sıvı halinde, on bir tanesi gaz halindedir. Altısı âdi gaz olup molekül halindedir. Beşi necib [soy] gaz olup hep atom halindedir. Fizik hassaları, madenlerin aksidir. Kükürt gibi, katı olanları döğülünce, levha haline gelmeyip, toz haline gelir. Kimyâ bakımından, gaz halinde iken, iki atomdan yapılmış molekül halinde uçarlar. [Necib gazlar müstesna.] Bileşik hâlde iken atomları, bâzen artı, bazanneksi yüklü olabilir. O hâlde, birbirleri ile ve hidrogen atomu ile ve madenler ile birleşebilirler. Oksigen gazı ametaldir. Müstesna olarak, bileşiklerinde, hep eksi elektrik taşımaktadır. Karbon, kükürt de ametaldir.

3 — Yarı madenler, on adettir. Bunlar, fizik bakımından madenlere, kimyâ bakımından ametallere benzer. Arsenik, kalay, kurşun yarı madendir.

Bileşik cisimler ikiye ayrılır:

A — Organik [veya uzuvi] bileşik cisimlerdir. Bunların suda eriyikleri dâima molekül halinde bulunur. Molekülleri karbon ile hidrogeni hâvidirler. Başka elementler de bulunabilir. Yanıcıdırlar. Yağ, şeker, ispirto gibi.

B — Organik [uzuvi] olmayan bileşiklerdir. Bunlarda, karbon ile hidrogen bir arada bulunmaz. Bunlara, anorganik veya inorganik bileşikler denir. Yemek tuzu, cam gibi. Pencere camı 572 [m. 1176] da, gözlük camı 686 [m. 1287] da keşfedildi. Anorganik bileşikler ikiye ayrılır: Birinci sınıf bileşikler. İkinci sınıf bileşikler.

Herhangi bir bileşik cismi meydana getirmek için atomlar iki türlü birleşebilir:

1 — İki veya ziyâde elementin atom iyonları, boşlukta, sıra ile dizilir. Böyle milyonlarla iyon yığını, bir cisim meydana getirir. Böyle bir cisim, bir sandık kesme şekere benzer. Bunlara, (İyon şebekesi) denir. İnorganik maden bileşikleri, yani içinde maden bulunan inorganik bileşikler, iyon şebekesidir. Bunlar katıdır, ısıtılınca uçmaz, parçalanır.

2 — İki veya daha ziyâde ametalin muayen ve az sayıda atomu birleşerek, molekül yapar. Moleküller de, biraraya gelerek, bir cisim meydana getirir. Böyle bir cisim, bir sandık şeker külahına benzer. Bunlara, (Molekül şebekesi) denir. İçinde maden bulunmayan inorganik bileşikler ve organik bileşiklerin hemen hepsi molekül şebekesidir. Bunlar, gaz halinde, sıvı (mâyi) ve katı hâlde de olur. Katı ve mâyi halindekiler ısıtılınca, gaz hâle geçerek, molekül halinde uçarlar.

Bütün elementler, serbest element halinde iken, atomları elektrik yükü taşımaz, nötrdür, sıfır kıymetlidir. İki elementin birleşmesinden meydana gelen anorganik bileşiklere, (Birinci sınıf) bileşik denir. Birinci sınıf bileşikler üçe ayrılır: Oksit, asid, tuz. İçinde üç element bulunan anorganik bileşiklere, (İkinci sınıf bileşikler) denir. Bunlar da üçe ayrılır: Asid, baz, tuz. Bir bileşik içindeki maden atomları dâima artı elektrik yükü taşır.

Yanmak, oksigen gazı ile birleşmek demektir. Gazların, buharların yanmasına (Alev) denir. Katı cisimler alevle yanmaz. Kükürdün buharı, odunun, mumun sıcakta parçalanmasından meydana gelen gazlar, alevle yanıyor. Yanma yerine, (Oksitlenme) ve (Yükselme) de denir. Yanan bir atomun elektrik yükü artar. Mesela, hidrogen gazı oksigenle birleşince, serbest hidrogen atomları, sıfır kıymetli iken, oksigenle birleşirken, oksigen atomuna elektron vererek, artı bir [+1] kıymetli olurlar. O hâlde, bir atomun değeri yükselince, bu atom yandı, oksitlendi denir. Maddeler yanarken hararet [ısı] saçar.

Şua: Sulb, yani katı veya mâyi haldeki bir madde ısıtılırsa, beşyüz derecede zıya [ışık] yaymaya başlar ve madde değişmez. Evvela kırmızı zıya olur. Daha sıcakta beyaza döner. Elektrik ampullerinde, elektrik ceryanı, ampul telini ısıttığı için, tel zıya yayar. Böyle zıya yaymaya (Şualanma) veya (Işıma) denir. Gördüğümüz zıya, elektro-manyetik dalgalardan ibarettir. Fezadaki elektrik akımı, saniyede yüz binlerle defa cihet değiştirince, elektro-manyetik dalgalar meydana geliyor. Yani şualanma oluyor. Bir saniyedeki dalga adedine (Frekans=tekerrür) denir. Bir şualanmada meydana gelen dalgaların boylarını aramaya, (Spektroskopi) denir. Herhangi bir madde tarafından yayılan şualanmanın spektroskopisini yaparak, bu maddede hangi elementlerin bulunduğunu aramaya (Tayf analizi=spektral analiz) denir. Spektroskopi yapılacak şualar, bir yarıktan geçirildikten sonra, bir cam menşurdan [prismadan] geçirilince, karşısındaki perdede parlak renkler dizilir. Bu renkli şeride tayf [Spektr] denir. Her rengin dalga boyu başkadır ve kitaplarda yazılıdır. Bu dalga boyları (Angstron) denilen, uzunluk birimi ile söylenir. Bir Angstron, bir milimetrenin onmilyonda biridir. Dalga boyları dörtbin ile sekizbin Angstron arasında bulunan şuaları ışık halinde görebiliyoruz. Her şua, bir enerjiye mâliktir. Enerji, kudret, yani iş yapabilmek demektir. Şua emen cisim, enerji almış olur ve ısınır. Şua enerjisinin, bölünemeyen en küçük parçasına (Kvant) denir. Bir madde ne kadar çok ısınırsa, yaydığı şuaların dalga boyu o kadar kısa olur. Sulb ve mâyi maddelerin tayfı devamlıdır. Yani, bütün dalga boyları yanyana bulunur. Ampul teli ikibinbeşyüz derecede şualanıyor. Bunun tayfında, yedi renk devamlı görülür ve kırmızı altında, görünmeyen, uzun ısı dalgaları da vardır. Kısa olan ultraviole dalgalar yok gibidir.
Tazyikı az olan gazların ve buharların verdikleri tayf, devamlı tayf olmuyor, (Hatlar tayfı) oluyor. Yani, tayfta, birbirinden uzak ayrı ayrı yerlerde, muayen dalga boyları bulunuyor ve her biri, başka renkte hat şeklinde görünüyor.
Alkali ve toprak alkali madenlerin buharları, hava gazı alevî sıcaklığında, kendilerine mahsus renkte şua verdiği hâlde, gazların şua vermesi için, bunları Kroks borularına koyup, tazyikı az iken yüksek gerilimli elektrik cereyanı geçirmek lâzımdır. Katottan çıkan elektronlar, gazın moleküllerine çarpınca, gaz şualanır. Mesela, iki tarafı kapalı bir cam borunun [Geissler borusunun], iki ucuna sokulmuş olan maden çubukları [elektrodları], tel ile bir endüksiyon makarasına bağlayıp, yüksek gerilimli akım geçirince, borudaki hava içinden elektrik geçmez. Cam boruyu, ortasındaki bir delikten, lastik boru ile bir hava boşaltma makinesine bağlayıp, borudaki havanın tazyikını azaltırsak, borudaki hava içinde ışıklı çizgiler hâsıl olur. Hava elektrik ceryanını geçirir ve ışıklanır. Basıncı azaldıkça ışıklar artar ve borunun içi pembe zıya ile dolar. Boruda havadan başka gaz varsa, ışığın rengi gazın cinsine göre başka olur. Mesela, Neon gazı varsa, kırmızı, turuncu olur. Reklam lambaları ve bugün evlerde de kullanılan flüoressan lambalar böyle yapılmaktadır.
Borudaki gaz, daha boşaltılıp, tazyikı daha azalırsa, ışık da azalır ve bir ân gelir ki borunun içi zıyasız kalır. Fakat şimdi, makaranın (—) Kutubuna bağlı katodun tam karşısındaki cam üzerinde mavi renklenme görülür. Demek ki katottan, görülemeyen şualar çıkmaktadır. Bunlara, (Katod şuaları) denir. Katod şuaları camdan geçmez, borunun dışına çıkmaz. Bazı cisimlere çarpınca bunları mavi renkli gösterir. Katoda dik olarak çıkarlar. Bu şualar, makaradan gelip, katottan fırlatılan elektronlar tarafından, borudaki gaz atomlarından koparılan elektronlardır. Halbuki tazyikı daha yüksek olan gazlardan elektriğin geçmesi, gaz moleküllerinin, elektriklenerek iyon haline geçmesi ile elektroliz olayı gibi olmaktadır. [1860] senesinde Bunsen ve Kirchof, her element buharının, kendine mahsus hatlar tayfı meydana getirdiğini anladı. Sodium buharı beşbinsekizyüzdoksan angstrom boyunda, dalgalardan ibaret bir sarı hat yapıyor. Ultraviyole şualar, parlak olmadığı için görülmiyor. Böyle şuaların tayfı, fotoğraf alarak görülür. Tayflar haddina bakarak, herhangi bir cisimdeki elementleri anlamaya (Tayf analizi) demıştık.
Tayf hatlarını, atomlar meydana getirmektedir. Serbest bir atom, belirli bir sıcaklıkta verdiği dalgaları, aynı sıcaklıkta mas edebilir, emer. Bir ampulün devamlı tayfı içinde, emilen dalgaların yeri siyah hat halinde görünür. Ampul şuaları, mesela sodiumlu bir alevden geçerken, sodium atomları, kendilerine mahsus olan dalgaları mas edip, tekrar her tarafa yayıyor ve lambanın devamlı tayfı üzerinde, sodium atomlarına mahsus olan sarı hatlar, siyah olarak görülüyor. Güneş zıyasının tayfı devamlıdır. Fakat, içinde binlerce siyah hatlar vardır. Güneş sulb değildir. Gaz halindedir. Fakat, tazyikı pek fazla olduğundan sulb imiş gibi, devamlı tayf veriyor. Güneş şuaları, güneş etrafındaki tazyiksız gazlardan geçerken, bu gazlar, kendilerine mahsus dalgaları emiyor. Bu gazların tayf hatlarına bakarak, güneşin ve yıldızların, bildiğimiz elementlerden yapılmış olduğunu anlayoruz.
DEVİRİ SİSTEM: [1867] senesinde Mendeleyef ve Lother Meğer isminde iki kimyâger, birbirinden haberi olmadan yüzbeş elemandan, o gün bilinenleri, atom ağırlığına göre, soldan sağa doğru sıra ile yazmış, birkaç elemandan sonra gelenlerin, kimyâ hassalarının [mesela kıymetlerinin], tekrar baştakilere benzediğini görmüş, bunları, baştakilerin altına yazmıştır. Böylece yedi satır meydana gelmiştir. Her satıra, Devre [periyod] denir. Alt alta olan elemanların kimyâ hassaları birbirinin aynıdır. Bunlara, yukardan aşağı, bir (Gurup) denir. Yanyana sekiz gurup vardır. Yüzbeş elementin, yedi devir ve sekiz gurup teşkil etmek üzere sıralanmasına, (Periyodik sistem) veya (Deviri tasnif) denir.
Sol taraftan birinci gurupta, kalevi [alkali] madenler, ikinci gurupta, toprak kalevi madenler, yedinci gurupta halogenler [F, Cl, Br, I], sekizinci gurupta da necib [soy] gazlar bulunur.
Elementlerin deviri sistemdeki soldan sağa doğru sıra numarasına, (Atom numarası) denir. Hidrogenin atom numarası 1, oksigenin 8, uraniumun 92 dir.
[1913] senesinden itibaren, Röntgen tayfları ve Moseley kanunu sayesinde, her elementin atom numarası tecrübe ile bulunmuştur. Şöyle ki:
1. ci devirde 2 x 12= 2
2. ve 3. cü devirlerde 2 x 22= 8
4. ve 5. devirlerde 2 x 32= 18
6. cı devirde 2 x 42= 32
eleman bulunduğu anlaşılmıştır. Geri kalan on dokuz element de yedinci devirdedir.
(Deviri tasnif cedveli) kimyâ ilminin temelidir.
RADİO-AKTİVİTE: Uranium ve Radium gibi bazı madenler, siyah kağıt içindeki fotoğraf camına tesir edip karartıyor ve etrafındaki havayı elektrikliyor. Bunun sebebini, ilk olarak [m. 1903] de Rutherford anladı. Şöyle ki:
Radioaktif cisimler kendi kendilerine üç cins şua vermektedir:
1 — Alfa şuaları, artı elektrik yüklü atomlardır. Birkaç santimetreye kadar uçarlar. Kağıttan bile geçemez. Tehlikeli değildirler.
2 — Beta şuaları, elektronlardan ibarettir. [Lambalarımızı yakan şehir elektriği, elektron akımıdır. Bölünemeyen en küçük elektrik parçasına elektron denir. Elektron, eksi elektriktir.] Beta şualarının sürati pek fazla olup zıya hızına yakındır. Birçok yerlerden geçerler. Tehlikelidirler.
3 — Gama şuaları, Röntgen şuaları gibi çok kısa dalgalı, elektro-manyetik şualardır. Hemen her şeyden geçerler, çok tehlikelidirler.
Saf Radium atomları, yalnız alfa şuaları saçar. Radioaktif cisimlerin atomları, enerji saçarak, çekirdekleri patlıyor ve başka element atomları haline dönüyor. Milyon kere milyon [1 billion] Radium atomu içinden her saniye on üç tanesi patlıyor. Bir radium tuzunun beta ve gama şuaları da vermesi, kendi atomlarından değil, bunların patlaması neticesinde meydana gelen, yeni radioaktif elemanların atomlarından hâsıl olur. Zaten, Radium da, Uraniumun patlamasından, birçok ara elementlerden sonra, meydana gelmiştir. Tabiatte, üç radioaktif değişme sırası vardır. Uranium sırası, Thorium sırası ve aktinium sırası.
Radioaktif parçalanmadan meydana gelen yeni elementlerin atom ağırlıkları ve şualanmaları farklı olduğu hâlde, çoğunun kimyâ hassaları aynıdır. Böyle elementler, aynı bir element demektir. O hâlde, deviri sistemde aynı yerde bulunur. Atom ağırlığı farklı, atom numarası aynı olan maddelere, (İzotop) maddeler denir.
FAYANS KANUNU: Bir atom, bir alfa şuaı saçınca, atom ağırlığı dört azalır. Atom numarası iki azalır. Beta şuaı verince, atom ağırlığı değişmez, atom numarası bir artar. Bir alfa taneciğinde iki artı elektrik bulunduğu ispat edilmiştir. O hâlde, atom numarası, atomun artı elektrik yüküne tâbi olmaktadır.
RÖNTGEN ŞUALARI: Katod şuaları, borudaki sulb bir maddeye çarparsa, bu sulb madde, röntgen şuaları yayar. Röntgen şuaları görünmez. Fotoğraf câmina tesir eder. Etten çok, kemikten az geçer. Atom numarası yüksek olan maddeler, Röntgen şualarını çok emer, geçirmez. Atom numarası büyük olan bir maddenin, hâsıl ettiği Röntgen şuaının, maddelerden geçme kabiliyeti fazla olur.
Laue [Lave] röntgen şualarının tayfını yapmak için, cam prisma yerine, kaya tuzu billurundan geçirdi. Elde edilen tayf, ilmin yeni bir buluşu, büyük bir zaferi oldu. Çünkü, bir yandan Röntgen şualarının elektromanyetik dalga olduğu anlaşıldı, bir taraftan da, billurdaki atomların dizilişi meydana çıktı. Âdi zıya ile elde edilen tayflar, atomun bileşiklerine göre farklı olduğu hâlde, Röntgen tayfları, atomun kimyevi haline bağlı değildir. Her elementin Röntgen tayfı, hatlar tayfıdır.
Mosli [Mosley] de, bir elementin verdiği Röntgen şualarının dalga boyunu ölçerek, elementlerin atom numarasını hesap etmiştir. Bu atom numarasının, atom çekirdeğinin elektrik yükü olduğunu, daha sonra Bohr [Bor] anlamıştır.
ATOMUN YAPISI: Rutherford [m. 1911] de, ince bir maden levhadan alfa tanecikleri geçirdi. Alfaların çoğu, serbestce doğru geçip, binde biri, yolundan saptı. Madenler, atom şebekesi olduğundan, alfaların doğru geçmesi, atomların içinin boş olduğunu göstermektedir. Demek ki atomların ortasında, atomun artı elektrik yükünü ve aynı zamanda, bütün kütlesini hâvi bir nüve (çekirdek) vardır. [Bu çekirdeğin çapı atomun tekmil çapından yüzbin defa daha küçüktür.] Atomlar elektrikçe nötr [yani elektriksiz] olduğu için, çekirdek etrafında, çekirdekteki artı elektrik kadar elektron bulunması lâzımdır. Alfa taneciklerinin sapma açısı ölçülerek, çekirdekteki artı elektrik miktarı hesaplanmış ve elemanın atom numarasına müsavi olduğu anlaşılmıştır.
Demek ki Rutherforda göre, her atomun ortasında (+) yüklü bir çekirdek ve etrafında elektronlar dönmektedir. Elektronlar dönmeseydi, çekirdek tarafından çekilirler idi. Maddedeki atomlar da, birbirine yapışık değildir. Çünkü elektronlar birbirini iter. Radioaktiflik, atomun çekirdeğinden meydana gelmektedir. Alfa şuaları demek, çekirdekten, artı iki elektrik yüklü Helium çekirdeklerinin atılması demektir. Beta şuaları ise, atomdan elektron atılmasıdır.
Kimyâ hadiseleri [yani kimyevi değişmeler], atomların dış halkalarındaki elektronlar arasında olur. İç halkalarda ve çekirdekte olmaz.
Atom yapısının son şeklini, [m. 1922] de Danimarkalı fizikçi Bohr bulmuştur. Bohr, gazların tayf vermeyip, hatlar halinde muayen dalga boyları meydana getirdiklerini düşünerek, atom elektronlarının, çekirdek etrafında ayrı ayrı ve muayen mahrekler üzerinde döndüğünü kabul etti. Elektron, kendi mahrekinden, çekirdeğe daha yakın bir mahreke geçerken, enerji verir, yani şua yayar dedi. Bir elektron dıştan birinci mahrekten, ikinciye geçerken verdiği şuada muayen bir tayf hattı, üçüncüye geçerken, başka bir tayf hattı, ikinci yörüngeden üçüncüye geçerken, başka bir tayf hattı hâsıl ediyor. Spektroskopisi yapılan bir element içinde, milyonlarca atom olduğundan, tayfta çeşitli hatlar hâsıl oluyor. Atomlar, şua emerse, elektronları, çekirdekten uzak mahreklere sıçrar ve enerjileri artar. Sonra şua [yani enerji] neşrederek kendiliğinden, çekirdeğe yakîn mahreklere geçer.
Röntgen şualarına gelince, katod şualarının bir elektronu, katod karşısına konan maden levhanın atomlarına vurarak iç mahreklerde dönmekte olan bir elektronu atomdan dışarı atar. Bu elektronun boş kalan yerine, dışındaki mahrekten bir elektron atlar. Bunun da yerine, daha dışardaki mahrekten ve böylece çeşitli mahreklerden, iç mahreklere elektron atlarken röntgen şuaları hâsıl olur. Göze görünen ve ultraviole şualar, atomun dış elektronları tarafından husule getirilir. Röntgen şuaları ise, iç mahreklerdeki elektronlardan hâsıl olur.
Bir elementin, deviri tasnif cedvelinde bulunduğu yerin gurup numarası, elementin en dış mahrekinde bulunan elektron adedini gösterir. Elementin bulunduğu devir numarası, çekirdek etrafındaki mahrek (elektron halkası) miktarını, elementin atom numarası da, atomdaki bütün elektronların mecmuunu gösterir.
RADAR — Uzaklarda veya karanlık, bulut veya sis içinde olup görünmeyen cisimlerin durumunun ve yerinin yüksek frekanslı dalgalar ile tesbitini sağlayan bir cihazdır. İlk adı (Radiolocation)dur. Bu cihaza Radar adı Amerikalılar tarafından, ikinci dünya savaşında verilmiştir. Radar kelimesi İngilizce (Radio Angle, Direction and Range), (Radyo, Açı, İstikâmet ve Menzil) kelimelerinin baş harfleri bir araya getirilerek yapılmıştır. [m. 1939] yılında İngilterede uçakların uzaktan tesbiti için radar istasyonları kuruldu. Cihaz, bir verici ve bir de alıcıdan müteşekkildir. Verici vasıtası ile yayınlanan enerji, boşlukta bir cisme çarpıp geri döndüğü vakit, alıcının kadıranındaki katod ışınlı silloskop üzerinde ışıklı bir nokta halinde görünür. Bu şekilde cihazı çalıştıran şahıs, çok uzaklarda bulunan uçakları veya gemilerin yerini, sayısını, uzaklıklarını ve yüksekliklerini katî olarak hesaplamaya muvaffak olur. Radarlar, ikinci dünya savaşında, yer kontrolü, yol kesicileri, savaş uçaklarının geceleri tahribinde yardımcı olmuştur. Radardan istifade edilerek yapılan manyetron valfı, uçaklara da monte edilmiş, böylece, geceleri karanlık veya bulut yüzünden görülmeyen hedeflerin uçaktan hatasız bombardımanı mümkün olmuştur.
AYA SEYAHAT — Bu seyahat, bir dev füze ile yapılmaktadır. Füze fransızca bir kelimedir. Fişenk demektir. Silahların sınıflandırılmasında güdümlü mermilere, balestik mermilere, topçu roketlerine ve fezada silah olarak bulunan peyklere şamil olan umumî bir tabirdir. Kısa menzilli, orta menzilli, uzun menzilli, kıtalar arası ve kıtalar üstü ve Aya seyahat füzeleri mevcuttur. Füzelerin faaliyetine esas, Newton prensibidir. [m. 1867] de ifade edilen bu prensibe göre (her tesire karşı kendisine müsavi bir aks-i tesir hâsıl olur).
[1388] hicri ve [1968] miladi seneleri nihâyetlerinde, Amerikalıların aya ilk olarak sevk ettikleri dev füze, 110 metre tulündedir. Bu uzunluktaki yatay vaz’ıyette bir vince rabt edilmiştir. Vinc dikilerek füzeyi şakuli vaz’ıyete getirmektedir. Dev füze, iki kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım alttadır. 85 metre irtifaındadır. Buna (SATURUN-5) roketi tesmiye olundu. İkinci kısım, 25 metre irtifaındadır. Asıl feza gemisi bu kısımdır. Buna, (Apollo-8) feza gemisi tesmiye edilmiştir. Dev füzede ikimilyon alet mevcuttur. Birinci roket kısmı, 3 kademe ile idare merkezinden müteşekkildir. Tahtani kademe 42 metre irtifaındadır. Dahilinde 1600 ton mâyi oksigen ve 650 ton gaz yağı ihtiva etmektedir. Dev füze, elektrik tesİsatı ile (LANCER) tesmiye edilen çelik vinçten, yani rampadan ayrıldıktan iki üç dakika sonra, bu kademenin ateşlenmesiyle, dev füze atmosferin üstüne kadar çıkmıştır. Yanma bitince, bu kademe, atmosferin hâricinde füzeden ayrılarak fezaya gitmiştir. İkinci kademe, birincinin fevkindedir. 25 metre irtifaında ve 10 metre kutrundadır. Dahilinde sıvı hidrogen ve oksigen mevcuttur. Birinci kademe koptuktan sonra bu kademe ateşlenerek füzeyi yer cazibesi sahası nihâyetine kadar götürmüştür. Fevkani kademe, 18 metre irtifaında ve 6,5 metre kutrundadır. Dahilinde 115 ton mâyi hidrogen ve bunu yakacak miktarda oksigen mevcuttur. İkinci kademe koptuktan sonra, bu kademedeki hidrogen yanarak Apollo-8 feza gemisini yer cazibesinden kurtarıp, aya sevk etmiş ve ayın mahrekine yerleştirmiştir. Bu kademe de kopup ayrılmıştır. Bu üçüncü kademenin fevkinde bir metre irtifaında roketin idare merkezi bulunur. Bu idare merkezi kademelerdeki yanma hadiselerini ve kopup ayrılmalarını otomatik olarak tanzim etmiştir. 25 metre irtifaındaki Apollo-8 feza gemisi, idare merkezinin fevkine merbuttur. Bu da dört kısımdan müteşekkildir. (Hizmet kısmı), yedi metre irtifaındadır. En mühim cihazlar buradadır. Apollo-8, ayın mahrekinde 20 saatte on devir yaptıktan sonra, bu cihazlar çalıştırılarak, mahrekten ayrılmış ve yer küresine müteveccihen hareket etmiştir. Bu hareket esnasında astronotlar bir yokuşu çıkıyorlarmış hissine kapılmışlardır. Ayın cazibesinden kurtulma hareketi, bu hissi hâsıl etmiştir. Yerdeki üs ile televizyon muhabereleri devamlı cereyan etmiştir. Atmosfere gelince, hizmet kısmı da koparak ayrılmıştır. İkinci parça (Ay kısmı)dır. Bu kısım aya inmeyi temin eder. Bu seferte, mevcûd değil idi. Üçüncüsü (İdare kısmı)dır. 3,18 metre irtifaında ve mahrut şeklindedir. Üç insan burada idi. Dördüncü (Endaht kısmı)dır.
Feza gemisi aya 112 kilometre yaklaşmıştır. Ayın 15 gün devam eden gecesinde [—1420C] soğuk ve 15 gün devam eden gündüzünde [+1350C] sıcaklık olduğu ve hava, su bulunmadığı ve devamlı hacer-i semavi yağdığı ve ay yüzeyinde hayatın imkansız olduğu anlaşılmıştır.
Apollo-8, atmosfere, saatte kırkbin kilometre süratle dâhil oldu. Atmosfer tabakasına asgari 5,4 derece ve Âzami 7,5 derecelik bir zaviye ile dâhil olmak için hizmet kısmındaki motorlardan istifade edildi. Atmosfere girerken, hizmet kısmı da koparak ayrıldı. Atmosfere dâhil olurken yukarıda bildirilen giriş zaviyesinin temin edilmesi şart idi. Çünkü, 5,4 dereceden küçük olsaydı, su üstünde sekerek giden bir taş gibi, atmosfer üzerinde seke seke feza boşluğunda gidecekti. 7,5 dereceden daha büyük olsaydı, feza gemisi harab olacaktı. Bu sebeple 45 kilometre derinlik ve ikibin kilometre genişliğindeki bir sahadan atmosfere dâhil oldu. Zemine 3047 metre kala, otuz metre kutrunda üç dev paraşüt vasıtasıyle, saatte elli kilometre süratle Pasifikte, evvelce tesbit edilmiş olan mahalle indi. Atmosfere duhulünden bir kaç saniye sonra, hava tabakasına delk ve temas sebebi ile Apollo-8 in hârici sathında sıcaklık [32000C] ye tecavüz etmişti.
[1388] hicri ve [1968] miladi seneleri nihâyetine kadar Amerikada, insan ile feza seyahati adedi 18 dir. Fezaya gönderilen insan sayısı, 32 dir. Dahilinde insan bulunan feza gemilerinin fezada kaldıkları müddet, 3215 saattir. Fezada kapsül dışında yaşanılan müddet 12 saattir. Fezada cihazların birleşmesi 12 defadır. Feza gemisi adedi 12 dir. Ruslarda bu rakamlar, 10, 13, 629 saat 10 dakika, 2 defa, 1 adettir. Bu mukayese rakkamlarından çıkarılan netice şudur: Feza çalışmalarında ve ay seyahatlerinde, Amerikalılar, Ruslardan çok ileridedir.
[m. 1969] senesi Temmuzun on yedinci günü Amerikadan atılan füze ile ikinci olarak aya üç astronot gönderildi. 21 Temmuzda onaltı tonluk örümcek şeklindeki cihazla aya inerlerken iki astronot telsizle şu haberi gönderdi: (Kim olursanız olunuz, nerede bulunursanız bulununuz. Şu andaki işimizi düşünerek, kendi adetlerinize göre Allaha duâ ediniz!). Aya inen cihazın on iki tonu yakıt idi. Tulü 6,98, kutru 9,4 metre, hacimı 4,5 metre-küp idi. Beş köşeli bir topaç gibi idi. Dört müteharrik ayaklı, dört milimetre kalın alüminium ile kaplı idi. Ay üzerinde yirmibirbuçuk saat kaldı. İki astronot ay yüzeyine merdivenle inip, iki saat on üç dakika kaldı. Aya telsiz merkezi ve bayrak yerleştirdiler. Ay sathı, taş parçaları ve ince kum idi. Aydan yirmi beş kilo taş parçaları aldılar. Ay çekimi dünyadan altı defa azdır. Örümcek, aydan kalkıp, yörüngede dönen hizmet kısmı ile birleşti. İki astronot buradaki arkadaşlarının yanına geçip örümceği attılar. İdare kısmındaki motorları ateşliyerek 9100 kilometre hızla ay mahrekinden ayrıldılar. Pasifiğe indiler.
Astronotlardan (Alan Bean) hatıralarını anlatmaya şöyle başlamıştır:
İnsan uzayda uçarken pek az kimseye nasip olan bir fırsat elde ediyor. Ufkunu genişletmek arzusu. Gerçekten, bu yolculuktan sonra içimde, insanları, Allah’ı, Kainatı ve bunların arasındaki ilişkileri daha iyi öğrenmek, anlamak arzusu doğdu.
Amerikalıların üçüncü ay yolculuğunu yapan (Apollo-14) gemisi, 31 Ocak 1971 Pazar günü, Huston feza merkezinden fırlatıldı. Üç astronot ayda otuz üçbuçuk saat kalmış, dokuz gün sonra, Şubâtın on birinci Perşembe gecesi, büyük Okyanus denizine inmişlerdir. Ayda büyük bir tetkik laboratuvarı bırakmışlar ve elli iki kilo aytaşı ve toprağı getirmişlerdir. Astronotları taşıyan hucre, hizmet hucresinden ayrıldıktan iki dakika sonra, saatte otuzsekizbin kilometrelik süratle atmosfere girmiş, az sonra paraşütleri açılarak denize inmiştir.
Rusların 6 Haziran 1971 günü fezaya gönderdikleri (Soyuz-11) feza cihazı, felaketle ve yüz karası ile neticelendi. 30 Haziranda dünyaya dönen kapsülün içindeki 3 feza adamı ölmüş görüldü. Amerikalılar 26 Temmuz 1971 de aya Apollo-15 gönderdi. 12 dakikada dünya yörüngesine girdi. Ayda 67 saat kaldılar. Otomobil yürüddüler. Üç ay adamı 7.8.1971 günü salimen dünyaya döndü. 77 kg. ay taşı getirdiler.
1392 [m. 1972] senesinin son ayında da, Apollo-17 ile üç astronot gönderdiler. İkisi ay üzerine inip gezdiler. Dünyaya getirdikleri penbe taşlardan, ayda su ve hayat olmadığı bir kere daha anlaşıldı.
İslam dini, aya, yıldızlara gidilmesine mâni değildir. Mülk sûresinde, bütün yıldızların birinci semada bulundukları açık olarak bildirilmiş olduğu, (Tefsir-i Mazhari)de yazılıdır. Rahmân sûresindeki bir âyet-i kerimede meâlen, (Ey cin ve ey insan! Gücünüz yeterse, yer yüzünden ve semalardan dışarı çıkınız. Çıkmanız için, çok kuvvet ister. O kuvvet de sizde yoktur) buyruldu. Bu âyet-i kerime, insanın ve cinnin aya çıkamayacaklarını göstermiyor. Cinniler, göklerin yedi tabakasına da çıkarlardı. (Mevahib-i ledünniye tercümesi) 463. cü sayfasında diyor ki (Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” dedi ki önceleri şeytanlar göklere çıkmaktan men’ olunmazlar idi. Göklere girerler, meleklerden işittiklerini, kahinlere haber verirlerdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” doğduğu zaman, göklere çıkmaktan men’ olundular). Şeytanlar, cinnin kâfir olanlarından bir sınıftır. İblisten üremişlerdir. Bu haber, göklerden dışarı çıkılamaz ise de, göklere ve birinci semada oldukları için, aya ve yıldızlara, insanların ve cinnin çıkmalarının mümkün, hatta cin için vaki olduğunu göstermektedir.

32 — ATOM KUVVETİ VE SULH ZAMANINDA BUNDAN FAİDELENME
Bugün, atom endüstrisinin esasını, Uranium madeni teşkil etmektedir. Bu cisim, çok ağır bir madendir. Bileşikler halinde, arzımızın her tarafında bulunmaktadır. Radioaktif bir metaldir. Uraniumun atom numarası doksanikidir. Yani, yüzbeş elemanın (Deviri sınıflandırma) cedvelindeki sıra numarası 92 dir. Atomların büyüklüğü, bu sıraya göre arttığına göre, Uranium atomu, kendinden önce gelen 91 elemanın atomlarından daha büyüktür. Böyle olmakla beraber, bir gram Uraniumda, üçbinmilyar kere milyar atom vardır. Yani, üç önüne yirmibir sıfır yazarak okunan aded kadar Uranium atomu, bir santimetre kübden yirmi defa az bir hacim tutmaktadır. Uraniumun bu minimini atomunun çekirdeği ise, bundan yüzbin defa kadar, daha küçüktür. İnsan düşüncesinin yaklaşamadığı bu pek küçük çekirdek içinde, protonlarla, nötronlar doludur. Uranium atomlarındaki proton adedi, atomun sıra numarası kadar, yani doksaniki adettir ve hiç değişmez. Her atomunda 92 proton bulunur. Nötron adedi ise üç türlüdür. Bazı çekirdeklerde 142, bazısında 143, bazısında da 146 nötron bulunan Uranium çekirdeği vardır. Şu hâlde, üç türlü Uranium atomu, yani üç türlü Uranium vardır. Buna, Uraniumun üç izotopu vardır diyoruz. İzotop, yunanca (aynı yer) demektir. Çekirdekteki proton adedi ile nötron adedi toplâmina (Atom ağırlığı) diyoruz. Uranium izotoplarının atom ağırlığı, 234, 235 ve 238 dir. Bu üç izotopun atom numarası, yani proton adedi, yani çekirdek yükü hep aynı 92 olduğundan, üç izotop atomunda hep 92 elektron bulunmaktadır. Elemanların kimyâ özellikleri, atomun dış yörüngesinde (mahrekinde) dönen elektronlarına bağlı olduğundan, bir elemanın çeşitli izotoplarının kimyâ özellikleri birbirinin aynıdır. Kimyâ usûlleri ile bunları birbirinden ayıramayız. Uranium izotoplarının atom ağırlıkları, birbirinden pek az olmakla beraber, farklı olduğundan, dışardan gelip, bunların çekirdeklerine çarpan bir nötrona karşı, farklı tesir ederler. Bunların içinde, 143 nötronlu olan 235 atom ağırlıklı Uranium izotopunun gösterdiği tesir çok mühimdir. Şöyle ki:
Uranium 235 izotopu çekirdeğine, haricden bir nötron çarpınca, derhal (saniyenin birkaç milyonda bir anında) kırılıp, ikiye bölünüyor. Meydana gelen parçaların ikisi de, o ân içinde, etrafa nötronlar ile gama şuaları saçıyorlar. Uranium 235 atomunun bu sûretle parçalanmasına fission (inşikak=yarılma) denir ki Radioaktiviteye hiç benzemiyor.
İnşikak eden Uraniumun izotopu, yalnız Uranium 235 dir. Yani 92 protonu ve 143 nötronu olan Uranium atomudur. İnşikaktan, her zaman aynı iki parça meydana gelmiyor. Kırktan fazla çeşitli parça meydana gelmektedir. Bunların her biri de dayanıksızdır. Yani radioaktif olup parçalanarak, zerreler ve enerji neşrederler. Bu zerreler de, tekrar parçalanır. Böylece Sâbit zerrelere ayrılıncaya kadar az veya çok uzun bir zaman parçalanmaya uğrarlar.
İkinci mühim bir nokta da: İnşikak esnasında meydana gelen iki kısım ile saçılan nötronların kütleleri toplamı, inşikak eden Uranium 235 atomu kütlesinden, onda birkaçı kadar noksan oluyor. Demek ki kütle kayboluyor, enerji haline dönüyor: Einstein (Aynştayn) hesabı:
Enerji (kudret)=Kütle x zıya sürati karesi. Yani W=m.C2 hesabı ile kütle, enerjiye dönüyor. Bu Uranium çekirdeğinin bir patlamasından, ikiyüz milyon elektronvolt miktarında enerji hâsıl oluyor. Bir elektronvolt 4,5×10-26 kilowatsaatlik enerjidir. Yani, bir kilowatsaatlik enerji hâsıl olması için, onmilyon kere milyar inşikak olması lâzımdır. Bir inşikaktan hâsıl olan enerji, son derece az ise de, enerjinin meydana geldiği yerin küçüklüğüne göre pek çoktur.
Bu enerjinin çıkışı, bize ne şekilde görünüyor? Bu enerjinin [% 4] ü, inşikak esnasındaki şualar halinde, [% 16] yüzde onaltısı inşikaktan doğan parçaların radioaktif şua saçmaları ile geri kalan [% 80] kısmı da, parçaların kinetik enerjisi, süratleri ile taşınıyor. Büyük süratle atılan bu parçalar, etraftaki Uranium atomlarına çarparak bu enerjiyi de hararet şeklinde saçarlar. Atom cihazı [Reakdör] kullanarak, elektrik yapan dinamonun türbinini çevirmek için lazım olan su buharı, işte bu hararet ile elde edilmektedir. Her inşikakta bir veya dörde kadar nötron saçılmaktadır. Bu nötronlardan biri, etraftaki Uranium 235 atomuna çarparak, bu atom da inşikak eder. Görülüyor ki kendiliğinden veya haricden gelen bir nötronun çarpması ile bir inşikak başlarsa, kendiliğinden devam edecek ve hemen çoğalarak müthiş bir infilak hâlini alacaktır.
Fakat, tabiatte mevcûd Uranium parçalarında bulunan Uranium 235 miktarı pek azdır ve binde yedi kadardır. Geri kalan, binde 993 kısmı Uranium 238 dir ki bu pek nâdir olarak inşikak edebilmektedir. [Uranium 234 izotopu, pek az olduğundan bundan bahs etmiyeceğiz.] O hâlde, bir inşikaktan meydana gelen ve pek büyük bir hızla atılan bir nötronun, bir Uranium 235 çekirdeğine çarpmak ihtimali pek az, hemen hemen hiç yok gibidir. Demek ki bir Uranium parçasında başlayan bir inşikakın devam edebilecek infilak hâlini alabilmesi için, bazı sebeplere baş vurmamız lâzımdır.
Akla gelen birinci şey, Uranium parçasını çok dikkatle temizlemektir. Çünkü, kıymetli nötronlar, hemen hemen bütün cisimler tarafından tutulur. Bundan başka, Uranium 238 miktarı, Uranium 235 miktarından pek fazla bulunmakla kalmayıp, nötronları kendine daha kuvvetle çekiyor ve böylece, inşikakın zincirleme olarak ilerlemesini durduruyor.
İkinci nokta, bir inşikaktan saçılan nötronların sürati pek çok olduğundan, atom çekirdekleri tarafından tutulmasına vakit bulunamıyor. Nötronların hızı azalıp, orta süratli olunca, Uranium 238 atomları tarafından da yakalanıyorlar. Bilhassa süratleri, belirli bir miktar olunca, bu yakalanma ihtimali artmaktadır. Böyle süratte iken taşıdıkları enerjiye (resonance enerjisi) deniliyor. Uranium 238 atomları, bir nötron alınca Uranium 239 haline dönüyor ki bu cisim radioaktif olup beta şuaları saçıyor ve neptünium 239 denilen yeni bir element şekline dönüyor. Bu eleman da bir beta şuaı neşrederek plutonium 239 cismi hâsıl oluyor ki bu cisim de, atom cihazı (reakdör nükleer) için ayrıca ehemmiyet taşımaktadır. Uranium 235 in zincirleme inşikak etmesi için, nötronların bu şekilde yakalanması, arzu edilen bir şey değildir. Uranium 235 tarafından yakalanmak için süratleri azaltılmış nötronlara (Nötron thermique) hararet nötronları diyoruz. Çünkü, bunların sürati, hararet meydana getirmek için moleküllerin hareketlerinin süratlerinden [hareket enerjilerinden] biraz fazladır. Termik nötronları, 238 çekirdeklerinden ziyâde 235 çekirdekleri tarafından tutularak inşikak hâsıl ediyor.
Tabiatte bulunan bir Uranium parçasında, meydana gelen nötronlar, miktarı pek fazla olan Uranium 238 çekirdeklerine çarparak süratleri yavaş yavaş azalıyor. Yani hareket enerjileri azalıyor ve rezonans enerjisi dediğimiz miktara düşünce, 238 çekirdekleri tarafından yakalanıyorlar. Böylece, hiçbir nötron, sürati daha azalarak termik nötron haline gelemiyor. Uranium 235 saf olarak, pek güç ayrılabiliyor ve bugün ancak Birleşik Amerika ve Rusyada ve pek az miktarda da İngilterede elde edilebiliyor. Fakat, saf bir uran 235 parçasında, saçılan bütün nötronlar yeni inşikaka sebep olarak, parçanın kütlesi, kritik (tehlikeli) miktarı bulunca, zincirleme inşikak bir ânda hâsıl oluyor. Bu sûretle bir atom cihazı değil, bir atom bombası meydana geliyor.
Fen sahalarında, faydalı işlerde kullanılan ve ayarlaması mümkün, zincirleme inşikaklar yapılmasına yarayan atom cihazına, (Réacteur nucléaire) diyoruz. Reakdör nükleer içinde, saf Uranium 235 kullanılmıyor. Süratleri rezonans enerjisine düşen nötronlardan, kâfi miktarının, Uranium 238 tarafından yakalanması önleniyor. Kurtarılan bu nötronların hızı, daha azalıp, termik nötron olunca inşikak yapıyorlar. Bunu başarmak için, tabiî Uranium parçası içine, nötron yakalamayan çekirdekli atomlardan yapılmış maddeler karıştırılıyor. Bu maddelere (modérateur) deniyor ki nazım (tanzim edici) demektir. Süratle saçılan nötronlar, nazım madde çekirdeklerine çarparak, enerjileri azalıyor. Tabiî uranium içine, nazım madde konmazsa, zincirleme inşikak elde edilemez. Nazım olarak, atom ağırlığı az olan maddeler kullanılır. Çünkü, bir nötron, büyük çekirdeğe çarpınca, sürati hemen değişmeden, ayrılır. Çok küçük çekirdeğe, mesela bir protona (yani hidrogen atomunun çekirdeğine) çarparsa, birkaç çarpmada, bütün enerjisini gayb edebilir. Bugün nazım madde olarak, saf grafit halinde, karbon, yani saf kömür kullanılmaktadır. İkinci derecede, deutérium (döterium) ismi verilen ve hidrogen gazının bir izotopu olan madde kullanılıyor. Döteryum maddesi, ağır su ismindeki bileşiği halinde kullanılmaktadır. Hidrogenin çekirdeğinde, yalnız bir proton bulunduğu hâlde döteryum atomu çekirdeğinde bir proton ile bir nötron vardır. Yani atom ağırlığı ikidir. Ağır su, grafitten daha elverişli ise de, elde etmesi pek paHâlidır. Tabiî uranium yerine, Uranium 235 i çoğaltılmış uranium kullanılırsa, nazım olarak âdi, bildiğimiz su da kullanılabilir. İçerisinde, uygun bir şekilde yerleştirilmiş, nazım madde ile uranium bulunan alete (Pil) denir. Bir reakdörde hâsıl olan nötronların hepsi, inşikak için kullanılmaz. Aksi takdirde infilak olur, bomba olur. Nötronların, bir inşikakta meydana gelip, yeni bir inşikak yapıncıya kadar geçen zaman, bir saniyenin binde biri kadardır. Reakdörlerde, inşikaklara sebep olacak nötron miktarını tanzim etmek çok mühimdir. Bu miktar az olursa, alet çalışmaz. Fazla olursa, infilak hâsıl olur.
Reakdörler çalışırken ısınır. Isınınca, nötronların sürati artar ve reakdördeki maddeler de bozulur. Reakdörlerde soğutma tertibatı çok mühimdir. Soğutma, ağır su veya ergimiş sodium madeni veya münasib gaz (karbon dioksit veya hidrogen veya helium) akımı ile yapılır. Soğutma tertibatı ile işlemeyen reakdör, bozulur, çalışmaz. Yoksa, atom bombası haline dönmek tehlikesi olmaz.
Reakdörlerde Uranium 235 bitince, yenilemek lâzımdır. Bugün, reakdörlerde Uranium 238 izotopu da, nötron çarparak, plutonium haline çevrilip, bu inşikak ettiriliyor. Böylece, uranium ile çok zaman çalışıyor.
Bugün reakdörler, thorium 232 elemanı ile de çalıştırılmaktadır. Bu madenin atom çekirdeği, bir nötron alarak, thorium 233 şekline dönüyor. Bu izotop thorium ise, radioaktif olup iki kere beta şuaı verdikten sonra, Uranium 233 haline dönüyor ki uraniumun bu izotopu da inşikak edebilmektedir.
Reakdörlerde hâsıl olan radioaktif maddelerin bazısı gaz halindedir. Bu maddeler ve inşikaklarda hâsıl olan gama şuaları, insan, hayvan ve nebatlar için çok zararlıdır. Bunları sızdırmayacak şekilde, her reakdörü, maden örtü ile sıkı örtmek ve beton-arme içine almak lâzımdır. Ekseriya dörtte üçü toprağa gömülür. Etrafta, zararlı maddeleri haber verecek hassas aletler bulundurulur. İşçilerini, doktorlar sık sık muayene eder. Atom sanayiinde çalışanların ölüm miktarı, diğer yerlerde çalışanlardan fazla değildir.
Uranium bir maden olup arz kabuğunda, mesela, bakırdan az değildir. Fakat, yer yüzünde çok yayılmış olduğundan, bir ton kayada, bir kilo veya birkaç gram bulunur. Bunun için, elde etmesi güç ve paHâlidır. Bir tonda, on kilo bulunan filizine nâdir rastlanmaktadır. Afrikanın ortasındaki Niger topraklarında ve Keralada çok bulunmaktadır. Plutonium, reakdörde, uranium 238 den meydana gelen bir madendir. Çok zehrli olup miligrâmin binde yedi miktarı insanı öldürür. Çok dikkatli ve gizli usûllerle serbest hâlde elde edilmektedir. Thorium madeni tabiatte mevcuttur ve miktarı, uraniumdan dört defa fazladır.
Reakdörlerde kullanılan grafit, suni olarak Achéson üsûlü ile elde edilmektedir. Bunun için, kok tozu ile petrol hamur yapılıp, tedricen [8000C] ye kadar ısıtılır. Sonra elektrik fırınında [28000C] de grafit halinde billurlaşır.
Ağır su, âdi sudan daha az nötron yakalar. Termik nötron sürati saniyede ikibinbeşyüz metre olup ağır suda, onsekizbin kere çarptıktan sonra tutulur. Böylece, tutuluncıya kadar üç yüzaltmışbeş metre yol hareket etmiş olur. Âdi su içinde bir nötron, hidrogen çekirdeği tarafından tutularak döteryum hâsıl oluncaya kadar, ancak on yedi santimetre hareket ediyor. [1960] da muhtelif memleketlerde, reakdörlerle elde edilen atom enerjisinden, elektrik fabrikaları çalıştırılmaktadır. Mesela Fransada, 5 kilowatt ile 150000 kilowatt arasında güçleri (puissence) olan 9 reakdör merkezi vardır. İngilterede 100 watt ile 300 megawatt arasında güçleri olan 16 merkez vardır. Amerikada, tayyâre ile taşınabilen merkezler hazırlanmaktadır. Türkiyede İstanbul’un Küçükçekmece tarafında kurulan reakdör, [1963] de çalışmaya başlamış bulunmaktadır.
Bugün, bütün milletler uranium reakdörü yapıp, işletmek, bu sûretle bol enerji kuvvet menbaı elde etmek için çalışıyorlar. Kömür ve benzin ocakları gibi, reakdörler de, hararet hâsıl edip, buhar kazanını kaynatarak elektrik yapan dinamoları döndürüyor. Böyle reakdör ilk olarak Amerikada [1951] de işletildi ve 150 kilowatt kudretinde idi. Sonra, reakdörle işliyen denizaltı da yapıldı. Bugün Amerikada, atom enerjisi ile çalışan gemiler, trenler, tanklar ve tayareler yapmak için çalışılmaktadır. [1958] son aylarında İngilterede 100000 kw.lık reakdör çalıştırılmaya başlandı. Rusyada ilk reakdör [1954] de çalıştırıldı ve 5000 kw.lık idi. Pakistan da, yabancı milletin yardımı olmadan, yaptığı reakdörü, [1962] de işletmeye başladı. Uraniumla işliyen bir reakdör, uraniumdan 10000 defa daha fazla kömür kadar enerji vermektedir. Breeders kullanılarak bu enerji yüz misli artacaktır. Breedersler uranium 233 ile plutonium kullanacaktır.
Uranium reakdörü ile [8000C] den az sıcaklık elde edilmelidir. Çünkü, uranium madeni [11000C] de erir ve [6600C] de hacmi değişerek, koruma için örtülen kısımlar çatlar. Daha yüksek sıcaklık elde etmek için uranium bileşikleri kullanılır.
RADİO-İSOTOP — Tabiatte bulunan basit cisimler, yani elemanların her biri, pek azı müstesna olmak üzere, birbirine benzemeyen atomların karışımı halinde bulunur. Yani bir eleman parçası, birbirine benzemeyen atomların karışımıdır. Mesela üç türlü hidrogen atomu vardır: Hafif hidrogen, ağır hidrogen veya deutérium (döteryum) ve çok ağır hidrogen veya tritium atomları gibi ki üç atomun da çekirdeğinde bir proton ve çekirdek etrafında birer elektron vardır. Fakat, döteryum çekirdeğinde ayrıca bir de nötron ve tritium çekirdeğinde iki nötron bulunur. Yani, üç atomun çekirdek yükleri hep [+1] olup hepsindeki elektron adedi de bir tanedir. Fakat, çekirdek kütleleri farklıdır. Bunun gibi, atom ağırlığı on iki olan karbon atomları yanında, on üç olan atomlar da vardır. Böyle atomlara, bir elemanın izotopları denir. Uranium, radium, thorium ve daha birkaç radioaktif eleman müstesna olarak, diğer bütün elemanların tabiatte bulunan izotopları sabittir. Yani atomların hiçbiri parçalanmaz, değişmez. [1933] den beri birçok elemanların suni olarak, izotop atomları yapıldı. Suni olarak yapılan izotop atomların hepsi Sâbit değildir, radioaktıftırler. Böyle izotoplara (radioizotop) diyoruz. Mesela, tabiatte bulunan iki karbon izotop atomunun her ikisinde de altı proton olup birinde altı, diğerinde yedi nötron vardır. Bugün, atom ağırlığı, 10, 11 ve 14 olan karbon atomları da yapılmıştır ki hepsinin çekirdeğinde altı proton, fakat 4, 5 ve 8 de nötron vardır ve üçü de radioaktıftır. Bütün radioaktif izotoplar, hususi bir şua saçarak, Sâbit şekle dönerler. Her biri bu şuaları ile tanınır. Kimyâ yolları ile tanınamaz. Radioizotoplar, bugün faydalı cisimler olarak insanlığın hizmetine girmiş bulunmaktadır. Atom reakdörlerinde, uranium, plutoniuma çevrilerek izotoplar elde edilmektedir. [1963] yılı başında, Amerikan atom enerjisi komisyonu, değişik elemanlardan üç yüz çeşit izotop elde edebiliyordu. [1954] de, içindeki fosforun bir kısmı, radioizotoplarla değiştirilmiş olarak bir ton fosforlu gübre yapılmıştı. Bu gübredeki radioaktif fosfor bitkiler tarafından alınmış, Geiger saati vasıtası ile aldıkları fosfor miktarı ölçülerek fosforun, bitkileri nasıl beslediği anlaşılmıştır.
Buğday gibi hububat, izotop madde önünden akıtılarak, içindeki haşerat öldürülmektedir.
Fosforun beyne şırınga edilen radioaktif izotopu, beyin tümöründe toplanmakta ve radyasyon dedekdörleri vasıtası ile tümörün yeri tesbit edilmektedir.
Radioizotoplarla, kan deveranının ve böbreğin çalışması kontrol edilmektedir.
Radyasyonların, maddelerden geçme enerjileri farklı oluyor. Bu sûretle maddelerin kalınlığı ölçülüyor. Uzun feza seyahatlarında, atom enerjisi kullanan roketler yapıldı. Bugün, yer küresi etrafında dönmekte olan transit IV-A navigasyon peykinin iki vericisinin enerjisini, atom pilleri sağlamaktadır. Atom piline, Amerikada (Snap) adı verilmektedir. Bu piller 2.270 gram ağırlığında olup beş ton akümülatörün, beş yılda verdiği enerjiyi hâsıl etmektedir. Bu pil ile deniz fenerleri yapılmaktadır. On wattlık elektrik gücü veren atom pilinin, on sene çalışacağı hesap edilmektedir. Atom generatörleri, elektrik enerjisi sağlamakta ve bu iş için stronsium 90 maddesi kullanılmaktadır.
Nükleer enerji ile çalışan ilk yolcu gemisi (Savannah), [1965] de işlemeye başladı. Bu gemi, onbin ton yük ile Atlantiği yedi günde geçmektedir. Hızı saatte yirmibir mil [otuzsekiz kilometre]dir. Bu gemi, üçbuçuk senede, ellisekiz buçuk kilo Uranium 235 kullanacak, bütün yer küresini dolaşacaktır. Başka gemilerde bu işi yapmak için yüzbinlerce ton akaryakıt lâzımdır. Fakat geminin yapılması, çok pahalı olmuştur. Atom enerjisi ile çalışan Nautilus denizaltı gemisi, [1957] de şimal Kutubunun buzları altından geçti. Triton adındaki denizaltı gemisi de, [1960] da, seksenüç gün su yüzüne çıkmadan dünyayı dolaştı. Polaris tipindeki denizaltıların onuncusu olan (Thomas Jafferson) gemisi, [1963] yılı başında Amerikan deniz kuvvetlerine katıldı. [1963] yılı başında, batı Avrupa sahillerinde vazifeli, dokuz atom denizaltısı vardı.
Güney Kutubda çalıştırılan bir Amerikan reakdörü, binbeşyüz kilowattlık elektrik enerjisi gücünde olup bir metre boyunda, altmış santimetre çapındaki çekirdeği, üç yılda bir değiştirilmektedir. Bu enerji ile ısı ihtiyacı da temin edilmektedir.
Amerikan atom enerjisi komisyonu ile hava kuvvetlerinin elde ettikleri, seksenbeş ton ağırlığındaki bir robot, çok radioaktif olan sahalarda bile içindeki insanı radioaktiviteden korumaktadır. Nükleer roket yaparken ve reakdör çalıştırılırken kullanılan bu robot üzerinde periskop, fotoğraf makinesi, televizyon vardır. Dört metre eninde, beş metre boyundadır.
Radyolardaki büyük ve ağır transformatör ve lambaların yerine, bugün küçük ve hafif transistörler kullanılmakla, el, ceb radyoları yapılmaktadır. Elektronik hesap makinaları, elektronik beyinler, elektronik motorlar, fotoğraf makinaları, telefon makinaları çok küçük ve daha kullanışlıdır.
Fezaya gönderilen peyklerin içine konan binlerce alet, küçültme sayesinde mümkün olmaktadır.
Şimdi, Amerikada, pille işliyen, çok küçük televizyon ve hastanın midesine inerek resm çeken makinalar yapılmaktadır.
Radioaktif maddelerle tehlikesiz çalışmak, henüz mümkün olamamıştır. Büyük bir reakdör bile radioaktif su husule getirmektedir. Etrafı tehlikeye koymadan, bu su atılamıyor. Rusyada, doğu Almanyadan getirilen fen adamları, kullanılmış suların, biyolojik temizlenmesi ve uzuvi maddelerin oksitlenmesi ve radioaktif çekirdeklerin, iyon değiştirici reçinelerle emilmesi ve inbiklenmesi sûreti ile izotopların tutulmasına yardım eden bir usûl hazırladılar. Bunlar, erimez maddeler halinde çimento içine bırakılmaktadır. Fransızlar, radioaktif artıkları bir jel ile tutup polietilenle kaplı çelik kablarda saklamaktadırlar.
Radioaktif havayı da süzerek temizlemek lâzımdır.
Atom merkezlerinde çalışanlar, tabib muayenesine tabi tutulmaktadır. Şualara yakalananların teşhis ve tedâvisi için, kan formülü tetkik edilmektedir. Son zamanda, Yugoslav atom işçilerini tehtid eden kaza, çabuk ve müessir bir tedâvi lüzumunu ispat etti.
Reakdörün faal sahasında insan bulunmaz. Burada, bütün işler, tele-idareli [uzaktan idare edilen] veya otomatik aletlerle yapılmaktadır. Bu sahanın dışında, insanlar çalışabilir. Bunlar ancak dikkatli bir yıkama, elbise değişmesi ve başka sıhhi tedbirler aldıktan sonra, buraları terkedebilirler. Kendini himaye etmek ve gelen şuaları tanıyabilmek için, herkesin üzerinde fotoğraf filimleri ve ceb sayacı bulunur. Atom fabrikasına haricden kimse sokulmaz.
Etrafa saçılan radioaktif maddeler ve izotoplar, insanlarda şuaların sebep olduğu, tehlikeli tesirleri hâsıl eder. Bu da, spektroskopta belli olur. Bugün 2.10-10 curieyi belli eden aletler yapılmıştır. Curie, şuaların miktarını ölçmede kullanılan birimin [ölçü vahidinin] ismidir. Normal olarak, bir gram insan kemiği külü, gıdalarla alınan, günlük Radium ve Thoriumdan husule gelen, 5.10-13 curie ihtiva etmektedir. Bu miktar, artmadan, her gün yenilenmekte, idrar ve kazurat ile muntÂzam çıkarılmaktadır. Dünyanın, ortalama senelik şualanması, 0,1 rad’dır. Buna mukabil, Hindistan’ın cenubundaki Kerala civarında 1,3 rad’dır. Çünkü, Kerala yakınında monazit minerali çok bulunmaktadır. Bir mineral içinde % 19 thorium madeni vardır. Bununla beraber, Brezilyada, bu mıntıkada oturanlar, şualanmadan husule gelecek zararları önlemek için tedbir almamaktadır.
Şuaların had tesirinden başka müzmin ve bilvasıta olan tesirleri de mühimdir. Sigorta şirketlerinin istatistikleri, Amerikan radyologlarının ömrlerinin kısaldığını göstermektedir.
LASER: Bir cam tüp içine kristal halinde bir katı veya sıvı yahut bir gaz konur. Tüpün bir ucuna yarı sırlı, diğer ucuna tam sırlı birer ayna yerleştirilir. Tüpe çok kuvvetli enerji verilir. Bu, ışık, elektrik veya kimyâ enerjisi olabilir. Tüpteki maddenin atomları enerji emerek, elektronları yörünge değiştirir. Bu değişmeden, foton denilen enerji saçarlar. Fotonlar, diğer atomlara da tesir ederek onların da foton yaymasına sebep olurlar. Açığa çıkan foton [Şua] enerjisi, aynalar arasında gidip gelerek kuvvetlenir ve yarı sırlı aynadan dışarı çıkar. Laser şuaı olurlar. Laser şuaları, paralel, aynı dalga boyuna sâhip, tek renkli, hemen hemen düz dalgalardan meydana gelir. Laser şuaları, delme, kaynatma, haberleşme, tıb, ölçme, harp vasıtaları gibi sahalarda kullanılmaktadır. Amerikalılar, güneş enerjisinden istifade ederek Laser yapabilmek için, fezada tesİsat kurmaya çalışmaktadırlar.
Kim bulur, zor ile maksadına, her zaman zafer,
gelir elbet zuhûra, ne ise hüküm-i kader!
Hakka bırak her işini, esbâba yapış yeter,
bu sözüm olsun sana, ârif isen, her ân rehber:
Mihneti kendine zevk etmektir, âlemde hüner,
gam ve neşe insanda, böyle gelir, böyle gider.

33 — ATOM BOMBASI
Bugün bilinen yüzbeş türlü atomdan her birinin ortasında bir nüve, yani çekirdek bulunduğunu ve çekirdek etrafında elektronların döndüğünü bildirmiştik. En küçük atom, hidrogen gazının atomu olup bir elektronu vardır. Daha büyük atomların elektronları içiçe muhtelif halkalarda döner. Mesela, uranium ismindeki bir basit cismin atomunun yedi halkası üzerinde dönen doksaniki elektronu vardır.
Hidrogen atomunun çekirdeği, artık bölünemeyen mini mini bir taneciktir. Bu hidrogen çekirdeğine, (Proton) denir. Protonlar, bir müsbet elektrik taşır. Diğer bütün atomların çekirdeklerinde protonlar ile birlikte, (Nötron) denilen elektriksiz tanecikler de bulunur. Yani, her çekirdek, protonlar ve nötronlardan yapılmıştır. Proton adedi, çekirdek etrafında dönen elektron adedi kadardır. Nötronun ağırlığı, proton ağırlığı kadardır. Nötronlar çekirdekten dışarı fırlayabilir ve maddelerden kolay geçer ve başka çekirdekler tarafından yutularak, yeni çekirdek meydana gelir. Proton ile nötronların ikisine de, (Nükleon) denir.
Atom etrafında dönen elektron kaybolup kuvvet haline dönebilir.
Bazı büyük atomların çekirdekleri sağlam değildir. Böyle çekirdekler, kendiliklerinden patlayarak, etrafa enerji, kudret neşrediyorlar. Böyle enerji saçan cisimlere (Radio-aktif) cisim denir. Muayen bir radioaktif elementin, mesela radiumun, atomları arasında, saniyede muayen bir miktar kendiliğinden patlıyor. Etrafa saçtığı enerjiye, radioaktif şualar denir. Bu şualar görülmez. Radioaktif cisimler, şua neşrederek, başka maddeye dönüyor. Yani atom değişip başka atom oluyor.
Kimyâ, atomların birbirlerine tesirlerini tetkik eden bir ilmdir. Güneşte atomlar birbirlerine tesir etmeyip ayrı ayrı uçtukları için, güneşte kimyâ yoktur. Güneş gaz halindedir, katı değildir. Güneşin ve diğer Sâbit yıldızların sıcaklığı kırkmilyon derece civarında olup bu sıcaklıkta, atomlar elektronlarını gayb etmiştir. Çıplak çekirdekler uçuşur. Atomların birbiri üzerine yaptıkları tesirler, yalnız dış halkalarında dönen elektronların adedini değiştirir. Yani, iki elemanın atomlarının elektron alış verişine kimyâ tepkimesi (reaksiyon şimik) diyoruz. Yanma hareketleri ve bütün enerji değişmeleri bu elektron mübadelesinden meydana geliyor. Kimyâ kanunları, atomun iç halkalarına ve hele çekirdeğine giremiyor, karışamıyor.
Atom bombasının enerjisi, kuvveti ise, atomun çekirdeğinin değişmesinden meydana geliyor. Atom bombası yerine, çekirdek bombası demek daha doğrudur.
Atom çekirdeğinde muazzam kuvvetlerin saklanmış olduğu, ilk olarak radioaktif cisimleri tetkik ederken meydana çıktı. Bu cisimlerin, asırlar zarfında, neşrettikleri enerjiyi bir ânda çıkarmakla, atom bombası yapıldı.
Çekirdeklerde sıkışmış olan protonlar hep müsbet (pozitif) elektrikli olduğundan, birbirlerini itip, çekirdeğin dağılması lazım iken, çekirdeklerin dağılmamasına sebep, protonlar arasındaki muazzam bir cazibe kuvvetidir. Buna (Nükleon kuvvetleri) denir. Bir çekirdeğe haricden bir nükleon [proton veya nötron] ilave edilirse, çekirdekten muazzam kuvvet çıkar. Bu sırada, çekirdekten bir veya birkaç nükleon atılır veya çekirdek büyük ise, ortadan ikiye yarılır. Her iki sûrette de, başka atomlar meydana gelir. Güneşin ve diğer Sâbit yıldızların muazzam sıcaklığı, merkezlerinde hidrogen atomlarından Helium elemanı hâsıl olması ile meydana çıkan müthiş enerjidendir. Hidrojenden Helium teşekkül enerjisini erdımızda da gerçekleştirmek için, en az altı milyon derece sıcaklık lâzımdır. Bu da, atom bombası ile temin edilebilir.
[1939] senesinde, uraniuma, nötronlarla vurulduğu zaman, uranium çekirdeklerinin bu kısmının, ortadan bölündüğü ve bu esnada uranium kütlesinin binde birinin enerji (kudret) haline döndüğü ve çekirdekten nötron da atıldığı anlaşıldı. Bu kudret, hararet şeklinde ve gama şuaları neşrederek meydana çıkıyor. Hâsıl olan ilk yeni çekirdek de, beta radioaktif şuaları neşrediyor. Bu keşfler Almanyada yapıldı ise de, fen adamları Amerikada toplanarak, ilk atom bombası orada yapıldı. Uranium cinsleri içinde parçalanabilen çekirdekler, binde yedi kadar az bulunuyor ve bunlara uran 235 ismi veriliyor. Bir kilo uran 235, bir saniyenin milyonda biri kadar az zamanda parçalanarak, bir gram kadarı kudret haline dönüyor. Yani yirmibin kere milyon (kilo kalori) hâsıl ediyor. Bu sûretle uran bombası yapıldı. [Halbuki bir watt elektrik gücünden 0.24 küçük kalori hâsıl olmaktadır.] Uran 235 çekirdeklerinin zincirleme parçalanmaya başlaması için, haricden nötronlarla çekirdeğine vurmaya hâcet yoktur. Uranium, radioaktif olduğundan, nötron da saçmaktadır. Bereket versin ki çekirdeği parçalanabilen uran 235 cinsi, erdımızda saf bulunmadığı için ve saçılan nötronların sürati pek fazla olup diğer çekirdeklere girmeden uzaklaştıkları için, kendiliklerinden patlamıyor.
Demek ki bomba yapmak için, saf uran 235 elde etmek lâzımdır ve saniyede ikibin kilometre süratle uçan nötronların komşu çekirdeklere tesadüf edebilmesi için, uran 235 sathı, asgari bir miktardan az olmamalıdır. O hâlde, iki küçük saf uran 235 parçası yan yana getirilirse (asgari boy) hâsıl olup hemen ani olarak zincirleme parçalanabilir. Bu asgari boy için elli kilo saf uran 235 lâzımdır [ki üç litre kadardır]. İlk atom bombasında, üstüvane şeklinde saf bir uran 235, bombada bulunan bir topla, ikinci uran 235 parçasında bulunan aynı boydaki delik içine atıldı ve elli gram kadar kudret, yani bir milyon kere milyon kilo kalori, milyonda bir saniyede meydana geldi. Bu bomba ilk olarak [1945] de Japonyada Hiroşima şehrine atılarak, yetmiş bin insanın ölümüne, bu kadar da yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep oldu.
İkinci atom bombası, plutonium bombasıdır. Bunun için, grafit kömüründen, kalın bir levhada açılan üstüvane [silindir] şeklindeki boşluklara, saf olmayan uran üstüvanecikleri yerleştirilir. Buna, (uran pili) ismi verilmiştir. Kömür tabakası, nötronların süratini azaltıyor. Uraniumdan çıkan nötronlar, yavaşladığından, diğer çekirdeklere girebiliyor ve uran 235 çekirdeklerini parçalıyarak, yeni nötronlar saçıldığı gibi, âdi uranium çekirdekleri de, bir sıra değişmeden sonra, plutonium atomu çekirdeği haline dönüyor ki bu da, uran 235 gibi, bir nötron girmesi ile ikiye bölünebilmektedir ve müthiş kuvvet meydana getirir. Meydana gelen plutoniumlar, diğer maddelerden, kimyâ usulleri ile kolayca ayrılarak, asgari boyu iki litrelik bombaları yapıldı ve ilk olarak [1945] de Japonyada Nagazaki şehrine atıldı. Her iki bomba patlayınca, ölüm şuaları neşrediyor ve etraftaki hava, milyonlarca derece ısınıyor ve büyük bir tazyik dalgası hâsıl oluyor. Yani bomba patlayınca, müthiş yakma ve yıkma tesiri derhal görülüyor. Gama şuaları da, insanları birkaç hafta sonra öldürüyor. Etrafa yayılan plutonium zerreleri ise, radioaktif zehirlenmesini aylarca icra ediyor. Japonyaya atılan iki atom bombasından ölenlerin sayısı kesin bilinemedi. Yirmiyedisi Amerikan ve kırktokuzu Japon olan dokuzyüzaltmışaltı kişinin onbeş sene çalışarak anladığına göre Hiroşimada yüzkırkdörtbin, Nagazakide ellibirbin beşyüzyetmiş kişi ölmüştür.
İkinci Cihan Harbinden sonra, atom çekirdeğinin parçalanmasından meydana gelen kuvvetten istifade ederek, yeni silahlar yapıldı. Bu sûretle atom torpilleri, roketleri ve güdümlü mermileri, atom topu mermisi ve mayınları meydana geldi.
Atom silahları patlayınca, hemen şiddetli bir rüzgar etrafa yayılıyor. Bu rüzgar beş saniye sürüyor. Sonra etraftan buraya, ikinci bir rüzgar hâsıl oluyor. Bu rüzgarlar, binaları, ağaçları yıkıyor. Ancak kuvvetli çelik çerçevelerle takviye edilmiş beton binalar, bunlara dayanabiliyor. Gama şuaları, kandaki ak yuvarları [lökositleri] tahrib edip, al yuvarların [hematilerin] üremesini men’ ediyor. Hiroşimada bu şualarla dokuzbin kişi ölmüştür ki bu miktar, tekmil zayiatın [% 15] i kadardır. Patladığı yerden itibaren birkaç kilometreye kadar şiddetli tesiri vardır. Otuz üç santimetre kalınlığında çeliğin, bir metre betonun, yüzaltmışyedi santimetre toprağın atom bombası tesirinden korudukları tesbit edilmiştir.
Üçüncü ve en tehlikeli atom bombası da (Hidrogen) bombasıdır. Bir kilo plutonium, bir gram kudret verdiği hâlde, bir kilo hidrogen, yedipuçuk gram kudret veriyor. Hidrogen bombası, âdi hidrogenle değil, ağır hidrogenle işletilmektedir. Çünkü, iki ağır hidrogen çekirdeği, altı milyon derece sıcaklıkta, daha kolay birleşerek bir helium çekirdeği hâsıl ediyor.
Bugün, tesiri daha fazla ve daha korkunç atom bombaları yapılmaktadır. Fakat, şimdi atom bombasından endişe ve korku kalmamış gibidir. Çünkü, haber alma merkezlerinde, radar ile düşmanın bomba taşıyan tayaresinin harekete geçtiği görülüyor. Yerden idare edilen roket atılarak, tam isabet ile bomba düşmanın memleketi üzerinde patlatılacak, onun bombası ile kendisi imha edilecektir.
Radar merkezindeki odanın duvarında düşman memleketlerinin, büyük bir haritası vardır. Herhangi bir şehrden, bir üsten kalkan tayarenin, cinsi, yüksekliği, hızı, uçuş istikâmeti, her saniye görülmektedir. Keşif tayareleri ve gemiler, düşmanın, binlerle kilometre uzaktaki hareketi, o ânda, perdede görülmektedir. Tam isabetli roket ve füzeler gönderilerek, düşmanın hareketi önlenmektedir.
Bugün, Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Pakistan, Mısır, Japonya ve Almanya bu savunma vasıtalarını kendileri yapmaktadır. Müttefik oldukları memleketlerde de bu merkezler kurulmuştur. Zaman geçtikçe, daha kuvvetlileri yapılıp, öncekilerin ehemmiyeti kalmamaktadır. Mesela, İngilterede orta menzilli balistik füze üsleri inşa edildi. Fakat, Polarisin büyük inkişaf kayd etmesi karşısında bunlar da, modası geçmiş silah sınıfına dâhil oldu.
Polaris füzeleri, nükleer yakıt ile müteharrik atom denizaltıları tarafından taşınmakta ve su altından atılabilmektedir. İstenilen küçük hedeflere, tam isabet ettirilmektedir. Her bir Polaris denizaltısında, onaltı füze vardır. A-1 modeli Polaris füzesinin menzili binbeşyüz, A-2 nin ise ikibinbeşyüz kilometredir. Halen üzerinde çalışılan A-3 modelinin dörtbin kilometrelik menzili olacaktır.
Kara üslerinde bulunan Jüpiter füzelerinin, düşman taarruzu karşısında, kolayca isabet alabilecek Sâbit hedefler husule getirdikleri uzun zamandan beri bilinmekte idi. Bilhassa Türkiyedeki Jüpiter üsleri, Rusyanın Ortadoğudaki hudutları boyunda, NATO’nun nükleer gücünü teşkil etmişlerdir.
SEYAH MERMİLER: Amerika Birleşik Devletlerinin 1979 senesinde elde ettiği seyah (Cruise) mermileri, hedefi tıpkı mütehassıs bir pilot gibi arayıp bulan mekanik beyin sistemi ile mücehhezdir. (Akıllı füzeler) ismi de verilen bu mermiler, diğer füzeler gibi doğru bir mahrek üzerinde hareket etmiyor. Jet motoru ile techiz edilen seyah mermiler, havadan, denizden veya zeminden, kara hedeflerine doğru fırlatılmaktadırlar. İçinde bir pilot varmış gibi, muhtelif irtifalar alarak muhtelif istikâmetlerde seyr ederek, radarlardan kaçmakta, arzu edilen uzak hedefine vasıl olmaktadır. Hangi hedefe gönderildiği anlaşılamamaktadır. Çok inkişaf etmiş bir elektronik beyni vardır. Tercon ismi verilen elektronik tertibatı ile hedefini arayıp bulmaktadır. Fırlatıldığı andan itibaren uçuş yoluna rastlıyan tabiî mania ve teşekkülleri, mekanik müşahede sistemi ile görerek, içinde bulunan yirmi kadar haritalar ile karşılaştırmakta ve istikâmetini ayarlamaktadır. On kilometrelik bir sahayı nezaret ederek gerekli cihete teveccüh edebilmektedir. Tayareden atıldıktan sonra, yere paralel olarak, çeşitli irtifalardan uçabilmekte, bu sebeple radarlar tarafından tesbit edilememektedirler. Önlerine çıkan maniaların üstlerinden aşarak veya etrafını dolaşarak, arzu edilen hedefe vasıl oluyorlar. Böylece tam isabet temin etmektedirler. Amerika eski devlet reisi Carter, başta Rusya olmak üzere, bütün komünist memleketleri dehşete düşüren ve çok korkutan bu seyah mermileri, Avrupanın Sovyetlere karşı müdafeası için NATO memleketlerine vermişti.
[1957] senesinde Amerikada sekiz, Kanadada bir, İngilterede iki uran pili işletilmekte idi. Bunlar, harp için hazırlandıkları gibi, kömür yerine daha ucuz ve daha bol kuvvet bulmak, tıbda, tedâvi usûlleri ele geçirmek için uğraşıyorlar.
[1956] senesinde memleketimize gelip, atomda saklı muazzam kudret hakkında müteattid konferanslar veren atom alimi (W.Heisenberg), sözlerini şöyle bitirmişti: (Bütün nutuklarımda, atomdaki enerjiden nasıl istifade edilebileceğini anlattım. Şimdi aklımıza, haklı olarak, şu sual gelmektedir: Bu muazzam kudreti, küçücük yere kim ve nasıl koydu? Buna ancak metafizik, yani İlm-i kelam [ilâhîyat] cevap verecektir). Adada kendisini gezdiren bir profesörümüz, bu suale, hangi dinin cevap vereceğini sorduğu zaman, (Buna ancak İslam dini cevap vermektedir. Ben ve arkadaşım atom alimi Hahn bu fikirdeyiz) demiştir.
Fen adamlarının, İslamiyetin yüksekliğine, üstünlüğüne hayranlıklarını gösteren bu canlı misali, din kardeşlerime arz etmeyi lüzumlu gördüm. Fen taklitçileri, her hakikatin dışında kaldıkları gibi, şüphesiz bu sözüme dâhil değildir.
İnternet dalgaları vasıtası ile haberleşme: Fezaya, yani her yere yayılmış olan elektro-manyetik dalgalarla haberleşme yapılmaktadır. Bir telden elektrik ceryanı geçince, telin etrafında miknatis dalgaları hâsıl olur. Bu dalgalara (Elektro-manyetik dalgalar) denir. Bu dalgalar fezaya yayılır. Bunlardan istifade için, (Bilgisayar) makineleri kullanılır. Bu makine, çocukların kitap koydukları çanta gibi 2 cm. kalınlığında plastik bir kutudur. Kutunun kapağının iç yüzü parlak bir levhadır. Bu levhaya (ekran) denir. Bilgisayarın içinde, avuç içi kadar bir pil vardır. Bu pil, şehir ceryanından gelen kordonun fişi, bu pilin prizine takılarak doldurulur. Bu pil, bilgisayara üç saat kadar ceryan verir. Bilgisayarın içinde, bir altın lira kadar (Modem) cihazı vardır. Bilgisayarda okunan kitaplardan hâsıl olan resmlerin ve seslerin havadaki dalgaları, bilgisayarda bulunan modem cihazı vasıtası ile miknatis dalgaları haline çevirilip, telefon hattı vasıtası ile ara merkeze ve oradan, özel cihazlar vasıtası ile yayılan kendine mahsus uzunluktaki elektro-manyetik dalgalarla birlikte fezaya gönderiliyor. Seslerden hâsıl olan miknatis dalgaları, elektro-manyetik dalgalarına yüklenmiş oluyor. İnternet adında bir merkez ve alet yoktur. Ara merkezlerde bulunan bilgisayar, yani (computer)lerin bir uydu vasıtası ile semaya gönderdikleri elektro-manyetik dalgaların fezadaki topluluğuna (İnternet) denir. Her merkez, başka merkezlerin fezaya gönderdikleri yüklü dalgalardan dilediğini fezadan alarak, bilgisayarına veriyor. Yüklenmiş olan elektro-manyetik dalgalar, burada ses dalgalarına çevrilerek, ekranda okunuyor. Küçük bilgisayarlar da muhtelif ebadlarda plastik bir kutudur. Piyasada satılmaktadır. Kapağın iç yüzündeki ara merkezden gelen yüklü dalgalardan, modem cihazında elde edilen yazılar ve kitaptan okunan, ara merkeze gönderilecek yazılar ve bilgisayarın daktilo gibi kısmında yazılanlar okunur ve hâsıl olan sesler dinlenir. Bunların bir sûreti, bilgisayardaki mahalline yerleştirilmiş olan bir hafıza [disket] üzerine mikro harflerle yazılır. Bir diskette binlerce kitap vardır. Disket, 10 cm. kutrunda plastik levha olup her memlekette satılmaktadır. Bu alınıp, bilgisayardaki yerine konulunca, bilgisayardaki ekranda okunur. İnternete bağlanmak için, telefon ile bir ara merkezle müraceat edilir. Milyonlarca lira verilerek, bir adres alınır. Türkiyede birçok ara merkez vardır. Her ara merkezin bir uyduya irtibatı vardır.
Geçti gençlik tatlı bir rüya gibi ey çeşmim zar! [ağla!]
Beni mecnun etti girye, meskenim olsun mezar!

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler