ÖNSÖZ

Besmeleyle başlayalım kitaba,
Allah adı en iyi bir sığnaktır.
Nimetleri sığmaz ölçü hisaba,
Çok acıyan, affı seven bir rabdır!

Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Muhtaç oldukları şeyleri yaratıp, herkese gönderiyor. Ebedî saadete kavuşturan yolu gösteriyor. Nefslerine, kötü arkadaşlara, zararlı kitaplara ve yabancı radyolara aldanarak, bu saadet yolundan ayrılanlardan, küfür ve dalâlet yoluna sapanlardan, pişman olup afv dileyenleri hidayete kavuşturuyor. Bunları ebedî felaketten kurtarıyor. Azgın, zalim olanlara bu nimetini ihsan etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri küfür yolunda bırakıyor. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden, dilediğini, ihsan ederek affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlayı yaratan, her varı, her ân varlıkta durduran, hepsini, korku ve dehşetten koruyan, yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak, yani Ondan yardım bekleyerek bu kitabı yazmaya başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun. O yüce Peygamberin temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Ashâbının her birine, hayırlı duâlar olsun.

Hamd, bütün nimetleri Allahü teâlânın yaratıp gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir. Şükür, bütün nimetleri İslamiyete uygun kullanmak demektir.

İslam dininin inançlarını, emirlerini ve yasaklarını bildiren binlerce kıymetli kitap yazılmış, bunların çoğu, yabancı dillere çevrilerek, her memlekete yayılmıştır. Buna karşılık, bozuk düşünceli, kısa görüşlü kimseler ve ingiliz casuslarına aldanmış olan câhil din adamları, zındıklar, her zaman, İslâmin faydalı, feyizli ve ışıklı ahkâmina, yani emirlerine, yasaklarına saldırmış, onu lekelemeye, değiştirmeye, müslümanları aldatmaya uğraşmışlardır.

İslam âlimlerinin şimdi de, dünyanın hemen her yerinde, İslam îtikadını yaymaya, savunmaya çalıştıkları şükranla görülmektedir. İslamiyeti Ashâb-ı kirâmdan işiterek, kitaplara yazan doğru yolun âlimlerine Ehl-i sünnet âlimleri denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamış veya anlayamamış, tektük kimsenin, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden yanlış mânâlar çıkararak, uygunsuz konuşmaları ve yazıları da görülüyor ise de, böyle sözler ve yazılar, müslümanların sağlam imanı karşısında, eriyip gitmekte, sâhibinin bilgisizliğini göstermekten başka tesiri olmamaktadır.

Müslüman olduğunu söyleyen veya cemaat ile namaz kılarken görülen bir kimsenin müslüman olduğu anlaşılır. Sonra, bunun bir sözünde, yazısında veya bir hareketinde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri îman bilgilerine uymayan bir şey görülürse, bunun küfür veya dalâlet olduğu kendisine anlatılır.Bundan vazgeçmesi, tövbe etmesi söylenir. Kısa aklı, bozuk düşüncesi ile cevap verip vazgeçmezse, bunun sapık veya mürted olduğu yahut ingiliz kâfirlerine satılmış olduğu anlaşılır. Namaz kılsa, hacca gitse, her ibâdeti ve iyiliği yapsa da, bu felaketten kurtulamaz. Küfre sebep olan şeyden vazgeçmedikçe, bundan tövbe etmedikçe müslüman olamaz. Her müslüman, küfre sebep olan şeyleri iyi öğrenerek, mürted olmaktan korunmalı, kâfir olanları ve müslüman görünen zındıkları ve ingiliz casuslarını iyi tanıyıp, zararlarından sakınmalıdır.

Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden, yanlış, bozuk mânâlar çıkarilacağını, böylece 72 türlü sapık müslüman fırkanın türeyeceğini, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz haber vermiştir. Berika ve Hadika kitapları, bu hadis-i şerifi, Buhârî ve Müslim kitaplarından alarak, açıklamaktadırlar. Büyük İslam alimi ve din profesörü adı altında ortaya çıkmakta olan bu sapık fırkalardaki kimselerin kitaplarına, konferanslarına aldanmamalı, bu din, îman hırsızlarının tuzaklarına düşmemek için, çok uyanık olmalıdır. Bu câhil müslümanlardan başka, komünistlerle masonlar bir yandan, hıristiyan misyonerleri ve ingilizlere satılmış olan vehhâbîler ile yahudi siyonistleri de bir yandan, yeni yeni usûllerle, müslüman yavrularını aldatmaya çalışıyorlar. Uydurma yazılar, filimler, tiyatrolar ve radyo, televizyon neşriyatı ile İslamı ve imanı yok etmeye uğraşıyorlar.Bu yolda milyarlarca lira harc ediyorlar. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bunların hepsine gerekli cevapları önceden yazmışlar, Allahü teâlânın dinini, huzur ve kurtuluş yolunu bildirmişlerdir.

Hakiki âlimlerden, büyük İslam alimi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Osmaninin “kuddise sirruh” (Îtikadname) kitabını seçtik. Bu kitap, Kemahlı merhum hacı Feyzullah efendi tarafından türkçeye tercüme edilerek (Feraid-ül-fevaid) ismi verilmiş ve hicri 1312 senesinde Mısırda tab’ edilmiştir. Birinci baskısı 1966 da yapıldı. Yaptığımız açıklamaları, kitaptan ayırmak için, köşeli parantez [ ] içine koyduk. Neşr olunmasını nasip ettiği için, Allahü teâlâya sonsuz hamd ve şükürler olsun! Bu tercümenin fârisî olan aslı, İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin (İbnül Emin Mahmud Kemâl beğ) kısmında (Îtikadname) ismi ile F. 2639 numarada mevcuttur.

(Dürr-ül-muhtar) kitabının sâhibi faziletli Alaüddin-i Haskefi “rahime-hüllahü teâlâ”, kâfirin nikahı bahsi sonunda diyor ki (Nikahlı müslüman bir kız baliğa olduğu zaman, müslümanlığı bilmezse, nikahı bozulur. [Yani mürted olur.] Allahü teâlânın sıfatlarını ona bildirmelidir. O da, tekrar etmeli ve bunlara inandım demelidir). İbni Âbidin, bunu açıklarken diyor ki (Kız küçük iken; anasına, babasına tâbi olarak müslümandır. Baliğa olunca, anasının, babasının dinine tâbi olması devam etmez. İslamiyeti bilmeyerek baliğa olunca, mürted olur. İman edilecek altı şeyi öğrenip inanmadıkça ve İslamiyete uymak lazım olduğuna inanmadıkça, (Kelime-i tevhid) söylese, yani (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) derse de, müslümanlığı devam etmez. (Amentü billahi…) de bulunan altı şeyi öğrenip, bunlara inanması ve Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettim demesi lâzımdır). İbni Âbidinin bu sözünden anlaşılıyor ki bir kâfir, Kelime-i tevhid söyleyince ve bunun mânâsına kısaca inanınca, o ânda müslüman olur. Fakat, her müslüman gibi, bunun da, imkan bulunca, (Amentü billahi ve Melâiketihi ve Kütübihi ve Rüsülihi vel Yevmil-ahiri ve bil Kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel-basü badelmevti hakkun, eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü) diye Amentünün esaslarını ezberlemesi ve mânâsını ve İslam bilgilerinden kendisine lazım olanları iyice öğrenmesi lâzımdır. Bir müslüman çocuğu da, bu altı şeyi ve İslam bilgilerini öğrenmez ve inandığını söylemezse, akıl ve baliğ olduğu zaman, mürted olur. İman ettikten sonra, (İslam bilgileri) ni, yani farzları, haramları, abdesti, gusülü ve namaz kılmasını ve avret mahallini örtmesini hemen sorup öğrenmesi de farz olur. Sorduğu kimsenin öğretmesi veya hakiki din kitabı bildirmesi, buna da farz olur. Soracak kimseyi veya kitabı bulamazsa araması farz olur. Aramazsa kâfir olur. Buluncıya kadar bilmemesi özür olur. Farzları vaktinde yapmayan ve haram işliyen Cehennemde azap görecektir. Her müslüman bu kitabı iyi okumalı ve çocuklarının ve bütün tanıdıklarının okumaları için gayret etmelidir. Avret mahalli 475. sayfada yazılıdır.

Yazılarımızda, âyet-i kerimelerin mânâlarını yazarken, (Meâlen buyuruldu) denilmektedir. (Meâlen) demek, (tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre) demektir. Çünkü, âyet-i kerimelerin mânâlarını, yalnız Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlamış ve Ashâbına bildirmiştir.Tefsir âlimleri, bu hadis-i şerifleri münâfıkların, zındıkların ve ingiliz kâfirlerine satılmış olan zındıkların, yani mezhepsiz din adamlarının uydurdukları hadislerden ayırmışlar, bulamadıkları hadis-i şerifler için, tefsir ilmine uyarak, âyet-i kerimelere kendileri mânâ vermişlerdir. Arapça bilen, fakat tefsir ilminden haberi olmayan din cahillerinin anladıklarına (Kuran tefsiri) denilmez. Bunun için, hadis-i şerifte, (Kurân-ı Kerîme kendi anladığına göre mânâ veren, kâfir olur) buyuruldu.

Allahü teâlâ, hepimizi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yolda bulundursun! İslam cahillerinin ve büyük İslam alimi gibi isimler taşıyan mezhepsizlerin, münâfıkların yaldızlı, sinsi yalanlarına aldanmaktan korusun! Âmin.

– 1 –
BAŞLANGIÇ
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, kitabına başlamadan önce, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî “rahmetullâhi aleyh” ’in (Mektûbât) kitabının 3. cildinin 17. mektubunu yazarak, kitabına ziynet ve bereket vermek istemiştir. İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”, bu mektubunda buyuruyor ki:
Mektubuma Besmele ile başlıyorum. Bizlere her nimeti gönderen ve en büyük nimet olarak, müslüman yapmakla şereflendiren ve Muhammed aleyhisselâma ümmet kılmakla kıymetlendiren, Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun!

İyice düşünmeli ve anlamalıdır ki herkese her nimeti gönderen, yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyi var eden, ancak Odur. Her varlığı, her ân varlıkta durduran hep Odur. Kullardaki üstün ve iyi sıfatlar, Onun lutfü ve ihsanıdır. Hayatımız, aklımız, ilmimiz, gücümüz, görmemiz, işitmemiz, söyleyebilmemiz, hep Ondandır. Saymakla bitirilemeyen çeşitli nimetleri, iyilikleri gönderen hep Odur. İnsanları güçlüklerden, sıkıntılardan kurtaran, duâları kabul eden, dertleri, belaları gideren hep Odur. Rızkları yaratan ve ulaştıran yalnız Odur. İhsanı o kadar boldur ki günah işliyenlerin rızkını kesmiyor. Günahları örtmesi o kadar çoktur ki emrini dinlemeyen, yasaklarından sakınmayan azgınları, herkese rezil ve rüsva etmiyor ve namus perdelerini yırtmıyor. Affı ve merhameti o kadar çoktur ki cezayı ve azâbı hak edenlere azap vermekte acele etmiyor. Nimetlerini, ihsanlarını, dostlarına ve düşmanlarına saçıyor. Kimseden bir şey esirgemiyor. Bütün nimetlerinin en üstünü, en kıymetlisi olarak da, doğru yolu, saadet ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Yoldan sapmamak ve Cennete girmek için teşvik buyuruyor. Cennetteki sonsuz nimetlere, bitmez, tükenmez zevklere ve kendi rızasına, sevgisine kavuşabilmemiz için, sevgili Peygamberine “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” uymamızı emrediyor. İşte, Allahü teâlânın nimetleri güneş gibi meydandadır.Başkalarından gelen iyilikler, yine Ondan gelmektedir.Başkalarını vasıta kılan, onlara iyilik yapmak isteğini veren, onlara iyilik yapabilecek gücü, kuvveti veren, yine Odur. Bunun için, her yerden, herkesten gelen nimetleri gönderen hep Odur. Ondan başkasından iyilik, ihsan beklemek, emanetciden, emânet olarak bir şey istemeye ve fakirden sadaka istemeye benzer. Bu sözlerimizin, yerinde ve doğru olduğunu, câhil olanlar da, âlimler gibi, kalın kafalılar da, zeki keskin görüşlü olanlar gibi bilir. Çünkü, anlatılanlar, meydanda olan, düşünmeye bile lüzum olmayan bilgilerdir.

İnsanın, bu nimetleri gönderen Allahü teâlâya, gücü yettiği kadar şükretmesi, insanlık vazifesidir. Aklın emrettiği bir vazife, bir borçtur. Fakat, Allahü teâlâya yapılması icap eden bu şükrü yerine getirebilmek, kolay bir iş değildir. Çünkü insanlar, yok iken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayblı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise, hep var, sonsuz vardır. Ayblardan, kusurlardan, uzaktır. Bütün üstünlüklerin sâhibidir. İnsanların Allahü teâlâya hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir yüce Allah’ın şanına yakışacak bir şükür yapabilir mi?Çünkü, çok şey vardır ki insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat, Allahü teâlâ, bunları kötülük bilir ve beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun içindir ki insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükretmeye, saygı göstermeye yarıyan vazifeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allahü teâlâya karşı, kalp ile ve dil ile ve beden ile yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine (İslamiyet) denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur.Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki İslamiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.

Demek ki aklı olan kimselerin, Allahü teâlâya şükretmek için, Muhammed aleyhisselâma uymaları lâzımdır. Onun yoluna (İslamiyet) denir. Muhammed aleyhisselâma uyan kimseye (Müslüman) denir. Allahü teâlâya şükretmeye, yani Muhammed aleyhisselâma uymaya (İbâdet etmek) denir. İslam bilgileri iki kısımdır: Din bilgileri ve fen bilgileri. Dinde reformcular, din bilgilerine (Skolastik bilgiler) , fen bilgilerine (Rasyonel bilgiler) diyorlar. Din bilgileri de ikiye ayrılır:

1 – Kalp ile îtikat edilmesi, yani inanılması lazım olan bilgilerdir. Bu ilimlere (Usûl-i din) veya (İman) bilgileri denir. Kısacası, (İman) Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği altı şeye inanmak ve İslamiyeti kabul etmek ve küfür alâmeti olan şeyleri söylemekten ve kullanmaktan sakınmaktır. Her müslümanın, küfür alâmeti olan şeyleri öğrenmesi ve bunlardan sakınması lâzımdır. İmanı olana (Müslüman) denir.

2 – Beden ile veya kalp ile yapılacak ve sakınılacak ibâdet bilgileridir. Yapılması emredilen bilgilere (Farz) , sakınılması emredilen bilgilere (Haram) denir. Bunlara (Füru-i din) veya (Ahkâm-ı İslâmiyye) yahut (İslamiyet) bilgileri denir.

[Herkese ilk lazım olan şey, (Kelime-i tevhid) söylemek ve bunun mânâsına inanmaktır. Kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) dır. Bunun mânâsı (Allah vardır ve birdir. Muhammed aleyhisselâm, Onun Peygamberidir) demektir. Buna inanmaya (İman etmek) ve (Müslüman olmak) denir. İnanan kimseye (Mümin) ve (Müslüman) denir. İmanın devamlı olması lâzımdır. Bunun için, küfre sebep olan şeyleri yapmaktan ve küfür alâmeti olan şeyleri kullanmaktan sakınmak lâzımdır.

Kurân-ı Kerîm Allah kelamıdır. Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm ismindeki melek ile Kurân-ı Kerîmi Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Kurân-ı Kerîmin kelimeleri arâbidir. Fakat, bu kelimeleri yan yana dizen Allahü teâlâdır. Kurân-ı Kerîmdeki Arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş âyetler halinde, harf ve kelime olarak gelmiştir. Bu harf ve kelimelerin mânâsı kelam-ı ilâhîyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere (Kuran) denir. Kelam-ı ilâhîyi gösteren mânâlar da Kurandır. Bu kelam-ı ilâhî olan Kuran mahluk değildir. Allahü teâlânın başka sıfatları gibi ezeli ve ebedidir. Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kurân-ı Kerîmi, Levh-il mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamberimiz de tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamâminı okudular. Peygamberimiz ve Ashâbın çoğu, Kurân-ı Kerîmin tamâminı ezberlemişlerdi. Ahirete teşrif ettikleri sene halife Ebû Bekr-i Sıddîk, ezber bilenleri toplayıp, yazılı olanları getirtip, bir heyete bütün Kurân-ı Kerîmi yazdırdı. Böylece (Mushaf) denilen bir kitap meydana geldi. Otuz üçbin sahabi, bu mushafın her harfinin tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi.

Muhammed aleyhisselâmın sözlerine (Hadis-i şerif) denir. Bunlardan, mânâsı Allahü teâlâ tarafından, kelimeleri Muhammed aleyhisselâm tarafından olan hadis-i şeriflere (Hadis-i kudsi) denir. Hadis kitapları çoktur. Bunlardan, (Buhârî) ve (Müslim) kitapları meşhurdur.

Allahü teâlânın emirlerinden, inanılacak bilgilere (İman) , yapılacak olanlara (Farz) , sakınılacak olanlara (Haram) denir. Farzlara ve haramlara (Ahkâm-ı İslâmiyye) denir. İslam bilgilerinden birine bile inanmayana (Kâfir) denir.

İnsana ikinci lazım olan şey, kalbini temizlemektir. Kalp deyince, iki şey anlaşılır. Göğsümüzde bulunan et parçasına herkes kalp diyor. Yürek denilen bu kalp, hayvanlarda da vardır. İkinci kalp, yürekte bulunan, görülemeyen kalptir. Bu kalbe (gönül) denir. Din kitaplarında yazılı olan kalp, bu gönüldür. İslam bilgilerinin yeri bu kalptir. İnanan ve inanmayan da bu kalptir. İnanan kalp, temizdir. İnanmayan kalp pistir, ölüdür. Kalbin temiz olması için çalışmak, birinci vazifemizdir. İbadet yapmak, bilhassa namaz kılmak ve istiğfar söylemek kalbi temizler. Haram işlemek, kalbi bozar. Peygamberimiz buyurdu ki (Çok istiğfar okuyunuz! İstigfar duâsı okumaya devam edeni, Allahü teâlâ hastalıklardan, her dertten korur. Hiç ummadığı yerden rızklandırır.) İstigfar (Estağfirullah) demektir. Duaların kabul olması için, okuyanın müslüman olması, günahlarına tövbe etmesi, mânâsını bilerek ve inanarak söylemesi lâzımdır. Kararmış kalp ile yapılan duâ kabul olmaz. Üç kere duâ okuyanın ve beş vakit namaza devam edenin kalbi de temizlenir ve söylemeye başlar. Kalp söylemeden yalnız ağız ile yapılan duanın faydası olmaz.

İslam dininin bildirdiği din bilgileri, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarında yazılı olan bilgilerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri îman ve İslam bilgileri arasında, mânâları açık olan (nasslar) dan yani âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden birine inanmayan (Kâfir) olur. İnanmadığını gizlerse, (Münâfık) denir. Hem gizler, hem de, müslüman görünerek müslümanları aldatmaya çalışırsa, buna (Zındık) denir. Mânâsı açık olmayan nassları yanlış te’vil ederek, yanlış inanırsa, kâfir olmaz. Fakat, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrıldığı için, Cehenneme girecektir.Bu kimse, mânâsı açık olan nasslara inandığı için, azapta sonsuz kalmayacak, Cehennemden çıkarılacak, Cennete sokulacaktır.Bunlara (Bidat ehli) veya (Dalâlet fırkaları) denir. 72 türlü dalâlet fırkası vardır. Bunların ve kâfirlerin, mürtedlerin yaptıkları ibâdetlerin ve insanlara yaptıkları iyiliklerin, hizmetlerin hiçbiri kabul edilmez, ahirette işe yaramaz. Îtikadı doğru olan müslümanlara (Ehl-i sünnet vel-cemaat) veya (Sünnî) denir.Sünnî olanlar, ibâdet yapmakta dört mezhebe ayrılmışlardır.Bu dört mezhepte bulunanlar, birbirlerinin Ehl-i sünnet olduklarını bilirler ve sevışırler. Dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnet olmaz. Ehl-i sünnet olmayanın da, kâfir veya bidat ehli olacağı, İmâm-ı Rabbânî’nin mektuplarında, bilhassa birinci cildin 286. mektubunda ve (Dürr-ül-muhtar) ın Tahtavi haşiyesinin (Zebayıh) kısmında ve (El-besair li-münkir-it-tevessül-i bi-ehl-il-mekabir) kitabında vesikaları ile yazılıdır. Bu iki kitap arâbidirler. İkincisi, Hindistan’da yazılmış ve basılmış olup 1395 [m. 1975] senesinde ve daha sonra İstanbul’da ofset yolu ile müteaddid baskıları yapılmıştır.

Dört mezhepten birine göre ibâdet yapanlar, günah yaparlarsa veya ibâdetlerinde kusur ederler ve tövbe ederlerse, günahları affolur. Tövbe etmezlerse, Allahü teâlâ, bunları, dilerse affeder, Cehenneme hiç sokmaz. Dilerse, günahları kadar, azap eder ise de, yine azaptan kurtulacaklardır. Dinde zaruri malum olan, yani câhillerin bile işitmiş olduğu, açık bilgilerden birine bile inanmayanlar, Cehennemde sonsuz azap göreceklerdir. Bunlara (Kâfir) ve (Mürted) denir.

Kâfirler, kitaplı ve kitapsız olmak üzere ikiye ayrılır.Müslüman evladı iken, sonradan dinden çıkarak kâfir olana, (Mürted) denir. İbni Âbidin “rahime-hullahü teâlâ”, şirk sebebi ile nikahı haram olanları bildirirken buyuruyor ki (Mürted, Mülhid, Zındık, Mecusi, Putperest, eski yunan felsefecileri, Münâfık,72 fırkadan taşkınlık edip kâfir olanlar, [Berehmen, Budist], Bâtıni, İbahi ve Dürzi denilen kimseler, hep kitapsız kâfirdirler). Komünistlerle masonlar da böyledir.Hıristiyanların ve yahudilerin, gökten inen ve sonradan değiştirilip bozulan (Tevrat) ve (İncil) kitaplarına inananları kitaplı kâfirdir. Bunlar, herhangi bir mahlukta (Ülûhiyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa, (Müşrik) olur. Allahü teâlânın (Sıfat-i zâtîye) sine ve (Sıfat-i sübûtiye) sine (Ülûhiyet sıfatları) denir.

Kitaplı veya kitapsız herhangi bir kâfir, müslüman olursa, Cehenneme girmekten kurtulur. Hiç günahsız temiz bir müslüman olur. Fakat, (Sünnî) bir müslüman olması lâzımdır. Sünnî olmak demek, Ehl-i sünnet âlimlerinden birinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitabını okuyup, öğrenip, imanının, sözlerinin ve işlerinin buna uygun olması demektir.Dünyada bir insanın müslüman olup olmadığı, zaruret olmadan, açık olarak söylediği sözlerinden ve işlerinden anlaşılır.Bu insanın ahirete imanlı gidip gitmediği, son nefesinde belli olur.Büyük günah işlemiş olan erkek veya kadın bir müslüman, temiz kalp ile tövbe ederse, günahları, muhakkak affolur. Günahsız tertemiz olur.

İMAN ve İSLAM

Bu (İTİKADNAME) kitabında, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İmanı ve İslamı) bildiren bir hadis-i şerifi açıklanacaktır.Bu hadis-i şerifin bereketi ile müslümanların îtikatlarının tamamlanacağını [kuvvetleneceğini], böylece, salaha ve saadete kavuşacaklarını ve cürmü, günahı çok olan bu Hâlidin de “kuddise sirruh” kurtulmasına sebep olacağını ümit ediyorum.

Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve keremi, ihsanı bol olan ve kullarına çok acıyan Allahü teâlâya güzel îtikadîm şöyledir ki sermayesi az, kalbi kara olan bu fakir Hâlidin yersiz sözlerini afv buyura ve kusurlu ibâdetlerini kabul eyleye! Yalancı, aldatıcı şeytanın kötülüklerinden [ve İslam düşmanlarının yalan yanlış sözlerine ve yazılarına aldanmaktan] koruyarak, şad eyleye! Merhametlilerin en merhametlisi ve ihsan sahiplerinin en cömerti ancak Allahü teâlâdır.

İslam âlimleri buyurdu ki (Mükellef) olan, yani akıl ve baliğ olan, kadın, erkek her müslümanın, [Allahü teâlâyı tanıması, bilmesi, yani] Allahü teâlânın sıfat-ı zatiyesini ve sıfat-ı sübutiyesini, doğru bilmesi ve inanması lâzımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz. Bilmemek günah olur. Ahmed oğlu Hâlid-i Bağdâdînin bu kitabı yazması, başkalarına üstünlük ve bilgi satmak ve şöhret sâhibi olmak için değildir.Bir yadigar, bir hizmet bırakmak içindir. Allahü teâlâ, bu âciz olan Hâlide ve bütün müslümanlara kendi kuvveti ile ve Resûlünün mübarek ruhunun yardımı ile imdad eylesin! Âmin.

[Allahü teâlânın (Sıfat-ı zâtîye) si altıdır. Bunlar:Vücut, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyet, Muhalefet-ün lil-havâdis ve Kıyam-ü bi-nefsihi ’dir. Vücut, kendiliğinden var olmak demektir.Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmamaktır. Bekâ, varlığı sonsuz olmaktır, hiç yok olmamaktır. Vahdâniyet, hiç bir bakımdan şeriki naziri, benzeri olmamaktır.Muhalefet-ün lil-havâdis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzemez demektir.Kıyam-ü bi-nefsihi, varlığı kendindendir, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç değildir, demektir.Bu altı sıfatın hiç biri, mahlukların hiçbirinde yoktur.Bunların, mahluklara hiçbir sûrette teallukları, bağlantıları da yoktur. Bazı âlimler, Vahdâniyet ve Muhalefet-ün lil-havâdisin aynı olduklarını söyleyerek, (sıfat-ı zâtîye beştir) demişlerdir].

Allahü teâlâdan başka olan her şeye, (Mâsivâ) veya (Âlem) denir. Şimdi (Tabiat) diyorlar. Âlemlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yarattı. Âlemlerin hepsi, mümkündür ve hadistir. Yani, yok iken var olabilir ve var iken yok olabilirler ve yok iken var olmuşlardır. (Allahü teâlâ var idi. Hiçbir şey yok idi) hadis-i şerifi, bunu bildirmektedir.
Âlemin hadis olduğunu gösteren ikinci bir delil de, âlemin her zaman bozularak değişmesidir. Her şey değişmektedir. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez. Allahü teâlânın Zâtı [yani kendisi] ve sıfatları böyledir. Bunlar hiç değişmez. [Halbuki âlemde, fizik olaylarında, maddelerin hâl değiştirmesi oluyor. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin özü, yapısı değişiyor. Cisimlerin yok olarak başka cisimlere döndüğünü görüyoruz. Bugün, yeni bilinen atom değişmelerinde ve çekirdek reaksiyonlarında, madde, element de yok oluyor. Enerjiye dönüyor.] Âlemlerin böyle değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gelemez. Bir başlangıcı olması, yoktan var edilmiş olan ilk maddelerden, elementlerden hâsıl olmaları lâzımdır.

Âlemin mümkün olduğuna, yani yok iken var olabileceğine başka bir delil de, âlemin hadis olmasıdır. Yani, her şeyin yok iken var olmalarıdır. [Vücut, var olmak demektir. Üç türlü vücut vardır:Birincisi (Vâcib-ül-vücut) dür. Yani, varlığı lazım olan vücuttur. Hep vardır. Önceleri ve sonsuz sonraları hiç yok olamaz. Yalnız Allahü teâlâ vâcib-ül-vücûddur. İkincisi, (Mümteni-ul-vücut) dür. Yani, var olamaz. Hep yok olması lâzımdır.Şerik-i bari böyledir. Yani, Allahü teâlâya ortak, Allahü teâlâ gibi ikinci bir tanrı var olamaz. Üçüncüsü, (Mümkün-ül-vücut) dür.Yani, var da olabilir, yok da olabilir.Bütün âlemler, mahluklar hep böyledir. (Vücut) kelimesinin tersi (Adem) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, yani her şey, var olmadan önce ademde idi. Yani yok idiler.]

Mevcûd, yani, var olan şey ikidir: Biri (Mümkün), ikincisi (Vâcib) dir. Eğer mevcûd, yalnız mümkün olsaydı ve vâcib-ül-vücut bulunmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. [Çünkü, yok iken var olmak, bir değişikliktir, bir olaydır. Fizik bilgimize göre, her cisimde bir olay olması için, bu cisme dışardan bir kuvvetin tesir etmesi, bu kuvvet kaynağının, bu cisimden önce mevcûd olması lâzımdır.] Bunun için, mümkün olan mevcûd, kendi kendine var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir kuvvet tesir etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendini var edemeyen, başka mümkünleri de elbette halk edemez, yaratamaz.Mümküni yaratanın, vâcib-ül-vücut olması lâzımdır. Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor. Görülüyor ki hadis olmayarak ve mümkün olmayarak, yani hep var olarak, bütün mümkünlerin tek yaratıcısı, ancak vâcib-ül-vücûddur. O kadîmdir.Yani hep var idi. Vâcib-ül-vücut demek, vücudu başkasından olmayıp ancak kendindendir.Yani kendi kendine hep vardır.Başkası tarafından yaratılmamıştır. Eğer böyle olmazsa, mümkün ve hadis olması, başkası tarafından yaratılması lazım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir neticedir. Fârisîde (Huda) demek, kendi kendine hep olucu, yani kadîm demektir.

Âlemlerin, şaşılacak bir nizam içinde olduklarını görüyoruz. Fen, her sene bunların yenilerini bulmaktadır. Bu nizamı yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kadir) gücü yetici, (Mürid) dileyici, (Semi) işitici, (Basir) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlik) yaratıcı olması lâzımdır. Çünkü, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyleyememek, birer kusurdur, utanılacak şeylerdir.Bu kainatı, bu âlemi, bu nizam üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.
[Atomdan yıldızlara kadar her varlık birer hesapla, kanunla yaratılmıştır. Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşfedilebilen kanunlardaki bağlantılardaki nizam, akllara hayret vermektedir. Darwin bile (Gözün yapısındaki nizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmıştır. Hava, yüzde 78 azot, 21 oksijen ve 1 soy gazlar karışımıdır. Bileşik değil, karışımdır. Oksijen yüzde 21 den çok olsaydı, ciğerlerimizi yakardı. 21 den az olsaydı, kandaki gıda maddelerini yakamazdı. İnsanlar ve hayvanlar, yaşayamazdı. Bu 21 miktarı, her yerde ve yağmurda değişmiyor. Bu ise büyük nimettir. Allah’ın varlığını, kudretini ve merhametini göstermiyor mu? Bu harika yanında, gözün yapısı hiç kalmaktadır. Fen bilgilerinde okutulan bütün kanunları, ince hesapları, formülleri yaratan, hiç noksan sıfatlı olur mu?]

Bundan başka, adı geçen kemâl sıfatlarını, mahluklarında da görüyoruz.Bunları, mahluklarında yaratmıştır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahluklarda nasıl yaratabilirdi?Kendisinde bulunmasaydı, mahlukları Ondan daha üstün olurlardı.

Yine deriz ki alemleri yaratanda, bütün kemâl, üstün sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lâzımdır. Çünkü noksan, kusurlu olan, Huda, yaratıcı olamaz.

Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek câiz değildir.Şüphe etmek küfre sebep olur. Yukarıda yazılı sekiz kemâl sıfatına (Sıfat-i sübûtiye) denir. Yani, Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesi sekizdir. Allahü teâlâda bütün kemâl sıfatları vardır. Onun zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusur ve karışıklık ve değişiklik yoktur. (Sıfat-i zâtîye) ve (Sıfat-i sübûtiye) ye (Ülûhiyet sıfatları) denir. Bir mahlukta ülûhiyet sıfatı bulunduğuna inanan (Müşrik) olur.

– 3 –
İSLÂMİN ŞARTLARI
Bütün alemleri, her ân varlıkta durduran ve her ân hazır ve nazır olan ve bütün iyiliklerin ve nimetlerin vericisi olan Allahü teâlânın yardımı ile şimdi, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek sözünü açıklamaya başlıyoruz.

Müslümanların kahraman imamı, Ashâb-ı kirâmın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhur, sevgili büyüğümüz, Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” buyuruyor ki:

(Öyle bir gün idi ki Ashâb-ı kirâmdan birkaçımız Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk). O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren mübarek cemalini görmek nasip olmuştu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için, (Öyle bir gün idi ki…) buyurdu. Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtaç olduğu bilgiyi, gâyet güzel ve açık olarak, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek ağzından işitmek nasip olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakit bulunabilir mi?

(O vakit, ay doğar gibi, bir Zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları da pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı). Bu gelen, Cebrâil ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişti. Cebrâil aleyhisselâmın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hâli, mühim bir şeyi bildirmektedir. Yani, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üstada gurur, kibr yakışmıyacağını göstermektedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, muallimlere serbestçe ve sıkılmadan sorması lazım geldiğini Cebrâil aleyhisselâm, Ashâb-ı kirâma, bu hâli ile anlatmaktadır. Çünkü, din öğrenmekte utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekte ve öğretmekte ve öğrenmekte sıkılmak doğru olmaz.

(O Zât-ı şerif, ellerini Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin mübarek dizleri üzerine koydu. Resûlullaha sorarak, ya Resûlallah! Bana İslamiyeti, müslümanlığı anlat dedi).

(İslam) demek, lügatta, boyun bükerek teslim olmak demektir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İslam kelimesinin, İslamiyette beş temel direğin ismi olduğunu şöyle beyan buyurdu:

Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:

1 – İslâmın şartlarından birincisi (Kelime-i şehâdet getirmektir). Kelime-i şehâdet getirmek demek, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) söylemektir. Yani, akıl ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin, (Yerde ve gökte, Ondan başka, ibâdet edilmeye hakkı olan ve tapılmaya lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakiki mâbud ancak, Allahü teâlâdır). O, vâcib-ül-vücûddur. Her üstünlük Ondadır. Onda hiçbir kusur yoktur. Onun ismi (Allah) dır, demesi ve buna kalp ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine, O gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mübarek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistanda Mekkede doğduğu için Arap denilen, Hâşimî evladından (Abdullahın oğlu Muhammed adındaki Zât-i ali, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, yani Peygamberidir). Vehebin kızı olan hazret-i Âminenin oğludur. [Miladın 571. senesi, Nisan ayının 20. pazartesi sabahı, fecir ağarırken] Mekke şehrinde dünyaya teşrif etti. 611 de, 40 yaşında iken Peygamber olduğu kendisine bildirildi. Bu seneye (Bi’set senesi) denir. Bundan sonra, on üç sene Mekkede, insanları İslam dinine davet etti. Allahü teâlânın emri ile Medine şehrine hicret etti. Burada İslamiyeti her tarafa yaydı. Hicretten on sene sonra, yani miladın 632 senesi Haziranında, Rebiul-evvelin 12. pazartesi günü Medinede vefât etti. [Tarihçilere göre, Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvere şehrine hicretinde, miladın 622. senesinde, Safer ayının 27. Perşembe günü akşama yakîn Sevr dağındaki mağaraya girdi.Pazartesi gecesi mağaradan çıkıp, efrenci Eylül ayının 20. ve rumi Eylül ayının 7. ve Rebiul-evvelin 8. Pazartesi günü Medine şehrinin Kuba köyüne ayak bastı. Bu mesut gün, müslümanların (Hicri şemsi) sene başı oldu. Şiîlerin hicri şemsi sene başlangıcı, bundan altı ay evveldir.Yani, ateşe tapan mecusi kâfirlerin Nevruz bayramları olan Martın 20. ci günü başlamaktadır. Gece ile gündüzün müsavi olduğu perşembe günü de Kubada kalıp, Cuma günü ayrıldı. O gün Medineye girdi. O senenin Muharrem ayının birinci günü de, (Hicri kameri) sene başı kabul edildi.Bu kameri sene başı, Temmuz ayının 16. Cuma günü idi. Herhangi bir miladi sene başının rastladığı hicri şemsi sene, bu miladi yeni seneden 622 noksandır. Herhangi bir hicri şemsi sene başının rastladığı miladi sene, bu yeni şemsi seneden 621 fazladır.]

2 – İslâmın beş şartından ikincisi, şartlarına ve farzlarına uygun olarak, her gün beş kere (Vakti gelince, namaz kılmaktır). Her müslümanın, her gün, vakitleri gelince, beş kere namaz kılması ve her birisini vaktinde kıldığını bilmesi farzdır. Câhillerin, mezhepsizlerin hazırladıkları yanlış takvimlere uyarak, vaktinden evvel kılmak büyük günah olur ve bu namaz sahih olmaz. Hem de, öğlenin ilk sünnetinin ve akşâmin farzının kerahet vaktinde kılınmasına sebep olmaktadır. [Namaz vaktinin geldiği, müezzinin ezan okuması ile anlaşılır. Kâfirlerin, bidat ehlinin okuduğu ve hoparlör gibi çalgıların seslerine (Ezan-ı Muhammedi) denmez.] Namazları; farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Allahü teâlâya vererek, vakitleri geçmeden kılmalıdır. Kurân-ı Kerîmde, namaza (Salât) buyuruluyor. Salât; lügatte insanın duâ etmesi, meleklerin istiğfar etmesi, Allahü teâlânın merhamet etmesi, acıması demektir. İslamiyette (Salât) demek; ilmihal kitaplarında bildirildiği şekilde, belli hareketleri yapmak ve belli şeyleri okumak demektir. Namaz kılmaya (İftitah tekbîri) ile başlanır. Yani erkeklerin ellerini kulaklarına kaldırıp göbek altına ve kadınların ellerini omuz hizasına kaldırıp, göğüs üstüne indirirken, (Allahü ekber) demeleri ile başlanır.Son oturuşta, başı sağ ve sol omuzlara döndürüp, selam verilerek bitirilir.

3 – İslâmin beş şartından üçüncüsü, (Malının zekatını vermektir). Zekatın lügat mânâsı, temizlik ve övmek ve iyi, güzel hâle gelmek demektir. İslamiyette zekat demek; ihtiyacından fazla ve (Nisâb) denilen belli bir sınır miktarında (Zekat malı) olan kimsenin, malının belli miktarını ayırıp, Kurân-ı Kerîmde bildirilen müslümanlara, başa kakmadan vermesi demektir. Zekat, yedi sınıf insana verilir. Dört mezhepte de, dört türlü zekat malı vardır:Altın ve gümüş zekatı, ticaret malı zekatı, senenin yarıdan fazlasında çayırta otlayan dört ayaklı kasap hayvanları zekatı ve toprak mahsulleri zekatıdır. Bu dördüncü zekata (Öşür) denir.Yerden mahsul alınır alınmaz öşür verilir. Diğer üç zekat, nisâb miktarı olduktan bir sene sonra verilir.

4 – İslamın beş şartından dördüncüsü, (Ramazan-ı şerif ayında, her gün oruç tutmaktır). Oruç tutmaya (Savm) denir. Savm, lügatte, bir şeyi bir şeyden korumak demektir. İslamiyette, şartlarını gözeterek, Ramazan ayında, Allahü teâlâ emrettiği için, her gün üç şeyden kendini korumak demektir.Bu üç şey; yemek, içmek ve cimadır. Ramazan ayı, gökte hilali [yeni ayı] görmekle başlar.Takvimle önceden hesap etmekle başlamaz.

5 – İslamın beş şartından beşincisi, (Gücü yetenin, ömründe bir kere hac etmesidir). Yol emin ve beden sağlam olarak, Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere,Kâbe-i muazzamayı tavaf etmesi ve Arafat meydanında durması farzdır.

O Zât Resûlullahtan bu cevapları işitince, (Doğru söyledin ya Resûlallah) dedi. Ashâb-ı kirâmdan, orada bulunanların, o Zâtın bu haline şaştıklarını, Ömer “radıyallâhu anh” haber veriyor. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevabın doğru olduğunu tasdik ediyor. Bir şeyi sormak, bilmediğini öğrenmeyi istemek demektir.Doğru söyledin demek ise, bunları bildiğini gösterir.

Yukarıda bildirilen, İslâmin beş şartından en üstünü, (Kelime-i şehâdet) söylemek ve mânâsına inanmaktır. Bundan sonra üstünü, namaz kılmaktır. Daha sonra, oruç tutmak, daha sonra, hac etmektir. En sonra, zekat vermektir.Kelime-i şehâdetin en üstün olduğu, söz birliği ile bellidir. Geri kalan dördünün üstünlük sırasında, âlimlerin çoğunun sözü, yukarıda bildirdiğimiz gibidir. Kelime-i şehâdet, müslümanlığın başlangıcında ve ilk olarak farz oldu. Beş vakit namaz, bi’setin 12. senesinde ve hicretten bir sene ve birkaç ay önce miraç gecesinde farz oldu. Ramazan-ı şerif orucu, hicretin 2. senesinde, Şaban ayında farz oldu.Zekat vermek, orucun farz olduğu sene, Ramazan ayı içinde farz oldu.Hac ise, hicretin 9. senesinde farz oldu.

Bir kimse, İslamın bu beş şartından birini inkâr ederse, yani inanmaz, kabul etmezse, yahut alay eder, saygı göstermezse, neuzübillah, kâfir olur. Bunlar gibi, helal ve haram olduğu, açık olarak ve söz birliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabul etmeyen, yani helale haram diyen veya harama helal diyen de kâfir olur.Dinde zaruri malum olan, yani, İslam memleketinde yaşıyan câhillerin bile işittiği, bildiği, din bilgilerinden birini inkâr eden, beğenmeyen, kâfir olur.

[Mesela, domuz eti yemek, alkollü içki içmek, kumar oynamak ve kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları haramdır. Yani, Allahü teâlâ, bunları yasak etmiştir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezhep, erkeklerin avret yerlerini, yani bakması ve başkasına göstermesi yasak edilmiş olan uzuvlarını farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslümanın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Buraları açık olanlara, başkalarının bakmaları haramdır. (Kimyâ-i saadet) de diyor ki (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, râzı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günahına ve azâbına ortak olurlar). Yani, Cehennemde birlikte yanacaklardır. Eğer, tövbe ederlerse, affolunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever. Akıl, baliğ olan kızların ve kadınların, yabancı erkeklere görünmemeleri, hicretin üçüncü senesinde emrolundu. İngiliz casuslarının ve bunların tuzaklarına düşmüş olan câhillerin, hicab ayeti gelmeden evvel olan örtünmemeyi ileri sürerek, örtünmeyi sonradan fıkıhcılar uydurdu demelerine aldanmamalıdır.

Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslamiyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet aliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, İslamiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Her gün hakiki tövbe etmesi lâzımdır. Tövbe edilen günah ve küfür, muhakkak affolur. Tövbe etmezse, dünyada ve Cehennemde, azabını, yani cezasını çeker. Büyük günah işliyen müslüman, günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkarılacaktır. Allahü teâlâya inanmayan ve İslamiyetin yok olması için çalışan kâfir, zındık, Cehennemde sonsuz yanacaktır.

Erkeklerin ve kadınların namazda ve her yerde örtmesi lazım olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Avret mahallini açmak ve başkasının avret mahalline bakmak haramdır. İslamiyette avret mahalli yoktur diyen, kâfir olur. İcmâ ile yani dört mezhepte de avret olan bir yerini açmaya ve başkalarının böyle avret mahalline bakmaya helal diyen, ehemmiyet vermeyen, yani azabından korkmayan kâfir olur. Kadınların avret yerini açmaları ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlüt okumaları böyledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbeli mezhebinde avret değildir.

(Ben müslümanım) diyen kimsenin, imanın ve İslâmın şartlarını ve dört mezhebin icmaı, yani söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve ehemmiyet vermesi lâzımdır. Bilmemesi özür değildir. Yani, bilip de inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhepte de avrettir. İcmâ ile olmayan, yani diğer üç mezhepten birine göre avret olmayan bir yerini, ehemmiyet vermeyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yani uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tövbe etmeli ve örtmelidir.

Yalan söylemek, dedikodu, gıybet, iftirâ, hırsızlık, hiyle, hiyanet, kalp kırmak, fitne çıkarmak, başkasının malını ondan izinsiz kullanmak, işçinin, taşıyıcının ücretlerini vermemek, devlete isyan etmek, yani kanunlarına, hükümetin emirlerine karşı gelmek de günahtır.Bunları kâfirlere karşı da, kâfir memleketlerinde de yapmak haramdır. Câhillerin bilemeyeceği kadar meşhur ve zaruri olmayan şeyleri câhillerin bilmemesi küfür olmaz. Fısk, yani günah olur.]

İMANIN ŞARTLARI

(Bu Zât yine sorarak, ya Resûlallah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”! (İmanın ne olduğunu da bana bildir) dedi). İslamın ne olduğunu sorduktan ve cevap verildikten sonra, Cebrâil “aleyhisselâm”, Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizden, imanın hakikatini ve mahiyetini açıklamasını sordu. İman, lügatta bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak demektir. İslamiyette îman demek; Resûl-i ekremin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu ve Onun tarafından seçilmiş, haber verici nebî olduğunu doğru bilmek ve inanarak söylemek ve Onun Allahü teâlâ tarafından kısaca bildirdiklerine kısaca inanmak ve geniş bildirdiklerine etraflıca inanmak ve gücü yettikçe, kelime-i şehâdeti dil ile de söylemektir. Kuvvetli îman şöyledir ki ateşin yaktığına, yılanın zehirleyip öldürdüğüne yakîn üzere inanıp kaçtığı gibi, gönlünden tam olarak, Allahü teâlâyı ve sıfatlarını büyük bilerek inanmak, Onun rızasına ve cemaline koşmak ve gazabından, azabından kaçmak ve imanı, mermer üzerine yazılan yazı gibi sağlam olarak gönlüne yerleştirmektir.

Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği îman ile İslam birdir. Kelime-i şehâdetin mânâsına inanmak, her ikisinde de vardır. Bazı umum ve husus ayrılıkları var ise de, lügat mânâları ayrı olmakla beraber, İslamiyette ayrılıkları yoktur.

İman tek bir şey midir, birkaç parçanın birleşiği midir? Birleşik ise, kaç parçadan yapılmıştır? Ameller, ibâdetler, imandan mıdır, değil midir?İmanım var derken, inşaallah demek câiz midir, değil midir? İmanda azlık çokluk olur mu? İman mahluk mudur? İman etmek, insanın elinde midir? Yoksa müminler zorla mı îman etmiştir? Eğer imanda zor, cebr varsa, herkesin îman etmesi neden emrolunmuştur? Bunları ayrı ayrı bildirmek çok uzun sürer.Bunun için her birinin cevabını burada ayrı ayrı bildirmiyeceğim. Şu kadar bilmelidir ki Eş’arî ve Mutezile mezheplerine göre, mümkün olmayan bir şeyin yapılmasını, Allahü teâlânın emretmesi câiz değildir. Kendisi mümkün ise de, insanların gücü yetmediği şeyleri emretmesi de, Mutezileye göre câiz değildir. Eş’arîye göre ise, bu câizdir. Fakat, emretmemiştir. İnsanın havada uçmasını emretmek böyledir. İman, ibâdetler ve amellerde, Allahü teâlâ, kullarından gücü yetmediği şeyleri istememiştir. Bunun için, müslüman iken deli olan, gâfil olan, uyuyan, ölen kimse, bu halinde tasdik etmekte değil ise de, müslümanlıkları devam etmektedir.

Bu hadis-i şerifte, imanın lügat mânâsını düşünmemelidir. Çünkü lügat mânâsı, tasdik ve inanmak demek olduğundan, Arap cahillerinden, bu manayı bilmeyen kimse yoktur. Nerede kaldı ki Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bilmemiş olsunlar. Cebrâil aleyhisselâm, imanın mânâsını Ashâb-ı kirâma öğretmek istiyordu. Bunun için, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” İslamiyette neye îman denildiğini sormaktadır. (İman demek) , keşif ile bularak veya vicdanla bularak, yahut bir delil ile aklın anlaması yolundan veya seçilmiş, beğenilmiş bir söze güvenerek ve uyarak, belli altı şeye can ve gönülden inanmak ve dil ile de söylemektir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, imanın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:

1 – Bu altı şeyden birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücut ve hakiki mâbud ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Dünya aleminde ve ahiret aleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. [Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cisimleri, hücreleri, hayatı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşit kuvveti, enerji nev’lerini, hareketleri, kanunları, ruhları, melekleri, canlı cansız her varı, yoktan var eden ve hepsini, her ân varlıkta bulunduran, yalnız Odur.] Alemlerde olan her şeyi, [hiçbiri yok iken, bir ânda] yarattığı gibi, [her zaman, birbirlerinden de var etmektedir.Kıyamet zamanı gelince, her şeyi bir ânda] yine yok edecektir.Her varlığın halıki yaratanı, sâhibi, hakimi Odur. Onun hakimi, amiri, üstünü yoktur diye inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, Onundur. Onda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur.Dilediğini yapabilir.Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir.Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lutflar ve ihsanlar vardır.

Kullarına iyi olanı, faydalı olanı vermeye, kimisine sevap, kimisine azap yapmaya mecbur değildir. Asilerin, günah işleyenlerin hepsini Cennete koysa, fadlına, ihsanına yakışır. İtaat, ibâdet edenlerin hepsini Cehenneme atsa, adaletine uygun olur. Fakat müslümanları ve ibâdet edenleri Cennete sokacağını, bunlara sonsuz nimetler, iyilikler vereceğini, kâfirlere ise, Cehennemde sonsuz azap edeceğini dilemiş ve bildirmiştir. O, sözünden dönmez. Bütün canlılar îman etse, itaat etse, Ona hiçbir faydası olmaz. Bütün âlem kâfir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, Ona hiçbir zarar vermez.Kul, bir şey yapmak dileyince, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullarının her hareketini ve her şeyi yaratan Odur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. O dilemezse, kimse kâfir olamaz. Kimse isyan edemez. Küfrü, günahları diler ise de, bunlardan râzı değildir. Onun işine, kimse karışamaz. Niçin böyle yaptı. Şöyle yapsaydı demeye, sebebini sormaya kimsenin gücü ve hakkı yoktur.Şirkten, küfürden başka, herhangi büyük günahı işleyip, tövbesiz ölen kimseyi, dilerse affeder.Küçük bir günah için dilerse azap eder. Kâfir, mürted olarak ölenleri hiç affetmiyeceğini, bunlara sonsuz azap edeceğini bildirmiştir.
Müslüman olan, yani (Ehl-i kıble) olup ibâdet eden, fakat, îtikadı (Ehl-i sünnet) îtikadına uymayan ve tövbe etmeden ölen kimseye, Cehennemde azap edecek ise de, böyle (Bidat sâhibi) müslümanlar, Cehennemde sonsuz kalmayacaktır.

Allahü teâlâyı, dünyada baş gözü ile görmek câizdir. Fakat, kimse görmemiştir. [Allahü teâlâ dünyada kendini göstermedi. His uzuvları ile anlaşılamadı. Böyle olması, insanlara büyük rahmettir. Görülseydi, kötü kimseler, Ona hakaret ederler, alay ederler, kahr ve gazap-ı ilâhiyye sebep olurlardı. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azap görürlerdi. İyiler, şehit olurlar ise de, dünyada rahat, huzur kalmazdı.]Kıyamet günü, mahşer yerinde, kâfirlere ve günahı olan müminlere, kahr ve celâl ile; sâlih olan müminlere ise, lütf ve Cemâl ile görünecektir.Müminler, Cennette, Cemâl sıfatı ile görecektir.Melekler ve kadınlar da görecektir.Kâfirler, bundan mahrum kalacaklardır. Cinnilerin de mahrum kalacaklarını bildiren haber kuvvetlidir. Âlimlerin çoğuna göre, (Müminlerin makbul olanları, her sabah ve akşam, derecesi aşağı olanlar ise, her Cuma günü ve kadınlar, dünya bayramı gibi, yılda birkaç kere, tecellî-i Cemâl ile ve rüyet ile müşerref olacaklardır).

[Şeyh Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri , fârisî (Tekmil-ül-îman) kitabında buyuruyor ki: Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Kıyamet günü Rabbinizi, ondördüncü ayı gördüğünüz gibi görürsünüz!). Allahü teâlâ dünyada anlaşılamadan bilineceği gibi, ahirette de anlaşılamadan görülecektir. Ebül Hasan-ı Eş’arî ve İmâm-ı Süyuti ve İmâm-ı Beyheki gibi büyük âlimler, meleklerin de Cennette Allahü teâlâyı göreceklerini bildirmişlerdir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve başka âlimler, cinnin sevap kazanmayacaklarını ve Cennete girmiyeceklerini, ancak mümin olanlarının Cehennemden kurtulacaklarını bildirdiler. Kadınlar, dünyadaki bayram günleri gibi senede birkaç kere göreceklerdir. Müminlerin kâmil olanları, her sabah ve akşam, diğerleri ise Cuma günleri göreceklerdir. Bu fakire göre, mümin kadınlar ve melekler ve cin de bu müjdeye dahildirler. Fâtımat-üz-zehra ve Hadicet-ül-Kübrâ ve Âişe-i Sıddîka ve diğer ezvac-i tahirat ve Meryem ve Asiye “radıyallahü teâlâ anhünne ecma’în” gibi kâmil ve ârif hatunların diğer kadınlardan müstesna tutulmaları uygun olur. İmâm-ı Süyuti de buna işaret etmektedir.]
Allahü teâlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünkü, Allahü teâlânın işleri akıl ile anlaşılmaz. Dünya işlerine benzemez. [Fizik ve kimyâ bilgileri ile ölçülemez.] Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ, madde değildir. Cisim değildir. [Element değildir. Karışım, bileşik değildir.] Sayılı değildir. Ölçülmez. Hesap edilmez. Onda değişiklik olmaz. Mekanlı değildir. Bir yerde değildir.Zamanlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlayamaz. Onun nasıl görüleceğini de kavrayamaz. El, ayak, cihet, yer ve bunlar gibi, Allahü teâlâ için câiz olmayan kelimelerin, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunması, bizim anladığımız ve bildiğimiz, bugün kullanılan manalarda değildir. Böyle âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere (Müteşâbihat) denir. Bunlara inanmalı, ne ve nasıl olduklarını anlamaya kalkışmamalıdır. Yahut, bunlar, kısaca veya uzun olarak, (Te’vil) olunur. Yani, Allahü teâlâya yakışacak başka mânâ verilir. Mesela, el kelimesi, kudret, enerji demek olur.
Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlâyı, miraçta gördü. Bu görmesi, dünyadaki baş gözü ile görmek gibi değildi. Bir kimse, Allahü teâlâyı dünyada gördüm derse, o zındıktır. Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm ecma’în” görmesi, dünya ve ahiret görmeleri gibi değildir. Yani (Rüyet) değildir. Onlara (Şuhûd) hâsıl olmaktadır. [Yani kalp gözü ile misalini görürler.] Evliyâ-i kirâmdan, gördüm diyenler oldu ise de, sekr halinde iken, yani akılları başlarında değil iken, şühudü, rüyet sanmışlardır. Yahut, te’vil ederek anlaşılabilecek sözlerden biridir.

Sual: Allahü teâlânın dünyada baş gözü ile görülmesinin câiz olduğu yukarıda bildirilmişti. Câiz olan bir şeyin hâsıl olduğunu söyleyen kimse, niçin zındık olsun?Vaki olduğunu söyleyen kâfir olursa, o şeye câiz denilebilir mi?

Cevap: Lügatte, câiz demek, olması da, olmaması da uygundur demektir. Fakat, Eş’arî mezhebinde, rüyetin câiz olması demek; Allahü teâlâ, bu dünyada yakın olmanın, karşısında olmanın ve dünyada yaratmış olduğu fizik kanunları ile görmenin dışında olarak, insanda bambaşka bir görmek kuvveti yaratmaya kâdirdir demektir.Mesela, Çinde bulunan kör bir kimseye, Endülüsteki sivri sineği göstermeye veya dünyadaki insana, ayda ve yıldızda bulunanı göstermeye kâdirdir ve câizdir. Böyle kuvvet, Allahü teâlâya mahsustur. İkinci olarak, dünyada gördüm demek, âyet-i kerimeye ve âlimlerin söz birliğine uygun değildir. Bunun için, böyle bir şeyi söyleyen kimse (Mülhid) veya (Zındık) dır. Üçüncü cevap olarak deriz ki dünyada rüyetin câiz olması, Onu dünyada, fizik kanunları ile olan görmek câiz olur demek değildir.Halbuki Allahü teâlâyı gördüm diyen kimse, başka şeyleri gördüğü gibi gördüm demektedir.Bu ise, câiz olmayan bir görmektir.Bunun gibi, küfre sebep olan şeyleri söyleyen kimseye mülhid veya zındık denir. [Mevlânâ Hâlid hazretleri], bu cevaplardan sonra (Dikkat ediniz!) buyuruyor. Bununla, ikinci cevabın daha sağlam olduğuna işaret ediyor. [(Mülhid) ve (Zındık) , kendisinin müslüman olduğunu söyler. (Mülhid) bu sözünde samimidir. Kendisinin müslüman olduğuna, doğru yolda bulunduğuna inanmaktadır. (Zındık) ise, İslam düşmanıdır. İslamiyeti içerden yıkmak, müslümanları aldatmak için müslüman görünmektedir.]

Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zaman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmayacağı için, geçmişte, gelecekte şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. [Şiîlerin, Hazret-i Ali’ye hulul etmiştir diyen (Nusayri) ismindeki fırkaları kâfir olmaktadır.] Allahü teâlânın zıttı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yoktur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yoktur. Her zaman, herkes ile hazır ve her şeyi muhit ve nazırdır. Herkese can damarından daha yakındır. Fakat, hazır olması, ihâtâ etmesi, beraber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir. Onun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekası ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm ecma’în” keşif ve şühudü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrayamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz. Tefekkeru fi alaillâhi ve lâ tetefekkeru fi zâtillâhi. 1. cilt, 46. mektubu okuyunuz!

Allahü teâlânın isimleri (Tevkifi) dir. Yani, İslamiyette bildirilen isimleri söylemek câiz olup bunlardan başkasını söylemek câiz değildir. [Mesela Allahü teâlâya âlim denir. Fakat, âlim demek olan fakih denmez. Çünkü, İslamiyet, Allahü teâlâya fakih dememiştir. Bunun gibi, Allah adı yerine, tanrı demek câiz değildir. Çünkü tanrı, ilah, mâbud demektir. Mesela, hindlilerin tanrıları inektir, denilmektedir. (Birdir Allah, Ondan başka tanrı yok) denilebilir. Başka dillerdeki Dieu, Gott ve God kelimeleri de, ilah, mâbud mânâsına kullanılabilir. Allah adı yerine kullanılamaz.]

Allahü teâlânın isimleri sonsuzdur. 1001 ismi var diye meşhurdur. Yani, isimlerinden 1001 tanesini insanlara bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâmın dininde, bunlardan 99’u bildirilmiştir. Bunlara (Esma-i hüsna) denir.

Allahü teâlânın (Sıfat-ı zâtîye) si altıdır. [Bunları yukarıda bildirmiştik.] (Sıfat-ı sübûtiye) si, (Mâtürîdîye) mezhebinde sekizdir. (Eş’arîye) mezhebinde ise yedidir. Bu sıfatları da, Zâtı gibi, ezelidir, ebedidir. Yani sonsuz olarak vardırlar. Mukaddestirler. Mahlukların sıfatları gibi değildirler. Akıl ile zan ile ve dünyadakilere benzetilerek anlaşılamazlar. Allahü teâlâ, bu sıfatlarından birer örnek, insanlara ihsan buyurmuştur. Bunları görerek, Allahü teâlânın sıfatları biraz anlaşılabilir. İnsan, Allahü teâlâyı anlayamayacağı için, Allahü teâlâyı düşünmek, anlamaya kalkışmak câiz değildir. Allahü teâlânın 8 sıfat-ı sübutiyesi, Zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir.Yani sıfatları, kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir. Bu 8 sıfat:

Hayat, ilim, sem’, basar, kudret, kelam, irâde ve tekvîn’ dir. Eş’arîye mezhebinde, tekvîn sıfatı, kudret sıfatı ile birdir. Meşiyet de, irâde demektir.

Allahü teâlânın 8 sıfatından her biri basittir, bir haldedir. Hiçbirinde, hiçbir değişiklik olmaz. Fakat, mahluklara tealluk bakımından her biri çoktur. Bir sıfatın mahluklara tealluku, etkisi bakımından çok olması, bunun basit olmasına zarar vermez. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu kadar çeşitli mahlukları yarattı ve hepsini, her ân, yok olmaktan korumaktadır. Fakat, O, yine birdir. Onda değişiklik olmaz. Her mahluk, her ân, her bakımdan Ona muhtaçtır. O, hiç kimseye muhtaç değildir.

2 — İman edilmesi, inanılması lazım olan altı şeyden ikincisi: (Onun meleklerine inanmaktır). Melek, elçi, haber verici veya kuvvet demektir. Melekler, cisimdir. Latıftır. Gaz halinden de daha latıftırler. Nuranidirler. Diridirler. Akllıdırlar. İnsanlardaki kötülükler, meleklerde yoktur. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca, şekil aldığı gibi, melekler de güzel şekiller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan ruhlar değildirler. Hıristiyanlar, melekleri, böyle ruh zannediyor. Enerji, kuvvet gibi, maddesiz de değildirler. Eski filozoflardan bir kısmı, böyle zannediyordu. Hepsine (Melâike) denir. Melekler, her canlıdan önce yaratıldı. Onun için, kitaplara imandan önce, meleklere îman edilmesi bildirildi. Kitaplar da, Peygamberlerden öncedir. Kurân-ı Kerîmde de, inanılacak şeylerin ismi, bu sıra ile bildirilmektedir.

Meleklere îman şöyle olmalıdır: Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Ortakları değildir.Kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle zannettiler. Allahü teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler. Günah işlemezler. Emirlere isyan etmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayat sâhibi, diridirler. Abdullah ibni Mesuttan “radıyallâhu anh” gelen haberde, meleklerden bir kısmının çocukları olduğu, İblis ve cin bunlardan olduğu bildirilmekte ise de, bunun cevabı kitaplarda uzun yazılıdır. Allahü teâlâ, insanları yaratacağını buyurduğu zaman, (Ya Rabbi! Yer yüzünü ifsad edecek ve kan dökecek mahlukları mı yaratacaksın?) gibi meleklerin (Zelle) denilen sualleri, bunların Mâ’sûm, günahsız olmalarına zarar vermez.
Sayısı en çok olan mahluk meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri, boş bir yer yoktur. Göklerin her yeri, rükûda veya secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yerlerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her molekülde, her atomda, her reaksiyonda, her harekette, her şeyde meleklerin vazifeleri vardır. Her yerde, Allahü teâlânın emirlerini yaparlar. Allahü teâlâ ile mahlukları arasında vasıtadırlar. Bâzıları, diğer meleklerin amiridir. Bâzıları, Peygamberlere haber getirir. Bâzıları, insanların kalbine iyi düşünce getirir ki buna (İlham) denir. Bazılarının, insanlardan ve bütün mahluklardan haberi yoktur. Allahü teâlânın cemali karşısında kendilerinden geçmişlerdir. Her birinin belli yeri vardır. Oradan ayrılamazlar.Bazısının iki bazısının dört veya daha çok kanadı vardır. [Her hayvanın kanadı ve tayarelerin kanadları, kendilerinin yapısında olup birbirlerine benzemediği gibi, meleklerin kanadı da, kendi cinslerindendir. İnsan, görmediği, bilmediği bir şeyin adını işitince, bunu bildiği şeyler gibi zannedip aldanır. Meleklerin kanadları vardır. İnanırız. Fakat, nasıl olduğunu bilemeyiz. Kiliselerde ve bazı mecmua ve filmlerde, melek diye görülen kanadlı kadın resmleri uydurmadır. Müslümanlar böyle resm yapmaz. Müslüman olmayanların yaptığı bu bozuk resmleri doğru sanmamalı, düşmanlara aldanmamalıdır.] Cennet melekleri, Cennettedir. Bunların büyüklerinin adı (Rıdvân) dır. Cehennem meleklerine (Zebâni) denir. Bunlar, Cehennemde emrolunan vazifelerini yapar. Cehennem ateşi bunlara zarar vermez. Denizin balığa zararlı olmaması gibidir. Cehennem Zebânilerinin büyükleri 19’dur. En büyüğünün ismi (Mâlik) dir.

Her insanın hayır ve şer, bütün işlerini yazan, ikisi gece, ikisi gündüz gelen dört meleğe, (Kirâmen katibin) veya (Hafaza melekleri) denir. Hafaza meleklerinin, bunlardan başka olduğu da, bildirilmiştir. Sağ taraftaki melek, soldakinin amiridir ve iyi işleri ve ibâdetleri yazar.Soldaki kötülükleri yazar. Kabirlerde, kâfirlere ve âsî müslümanlara azap edecek melekler ve kabirde sual soracak melekler vardır.Sual meleklerine (Münker ve Nekir) denir. Müminlere soranlara (Mübeşşir ve Beşir) de denir.

Meleklerin birbirlerinden üstünlükleri vardır. En üstünleri dörttür. Bunların birincisi (Cebrâil) aleyhisselâmdır. Bunun vazifesi, Peygamberlere (Vahiy) getirmek, emir ve yasakları bildirmektir. İkincisi (Sur) denilen boruyu üfürecek olan (İsrâfil) aleyhisselâmdır. Suru iki defa üfürecektir. Birincisinde, Allahü teâlâdan başka her diri ölecektir. İkincisinde, hepsi tekrar dirilecektir. Üçüncüsü, (Mikâil) aleyhisselâmdır. Ucuzluk, pahalîlık, kıtlık, bolluk, [İktisadi nizam] yapmak, [ferahlık ve huzur getirmek] ve her maddeyi hareket ettirmek, bunun vazifesidir.

Dördüncüsü, (Azrâil) aleyhisselâmdır. İnsanların ruhunu alan budur. [Fârisî dilinde ruha, can denir.] Bu dört melekten sonra üstün olan melekler, dört sınıftır: (Hamele-i Arş) denen melekler, 4 tanedir. Kıyamette 8 olacaklardır. Huzur-i ilâhîde bulunan meleklere, (Mukarrebîn) denir. Azap meleklerinin büyüklerine, (Kerûbiyân) denir. Rahmet meleklerine, (Rûhâniyân) denir. Bunların hepsi, meleklerin, havassı, yani üstünleridir. Bunlar, Peygamberlerden başka “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bütün insanlardan daha üstündür. Müslümanların sâlihleri ve velileri, meleklerin avâmindan, yani, aşağılarından daha efdal, daha üstündür. Meleklerin avamı, müslümanların avâmindan, yani âsî ve fasıklardan efdaldir.

Kâfirler ise, her mahluktan daha aşağıdır. Surun birinci üfürülmesinde, dört büyük melekten ve hamele-i Arştan başka, bütün melekler de yok olacaktır. Bundan sonra, hamele-i Arş ve daha sonra dört melek yok olacaktır. İkincisinde, önce bütün melekler dirilecektir. Hamele-i Arş ile bu dört melek, surun ikinci üfürülmesinden önce dirilecektir.Demek ki bu melekler, bütün canlılardan önce yaratıldıkları gibi, her canlıdan sonra yok olacaklardır.

3 — İman edilmesi lazım olan altı şeyden üçüncüsü: (Allahü teâlânın indirdiği kitaplarına inanmaktır). Allahü teâlâ, bu kitapları, melek ile bazı Peygamberlerin mübarek kulaklarına söyleyerek, bazılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, bazılarına da, meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü teâlânın kelamıdır. Ebedî ve ezelidirler. Mahluk değildirler. Bunlar, meleklerin veya Peygamberlerin kendi sözleri değildir. Allahü teâlânın kelamı, bizim yazdığımız ve zihinlerimizde tuttuğumuz ve söylediğimiz kelam gibi değildir.Yazıda, sözde ve zihinde bulunmak gibi değildir.Harfli ve sesli değildir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının nasıl olduğunu, insan anlayamaz. Fakat, o kelamı, insanlar okur. Zihinlerde saklanır ve yazılır.Bizimle beraber olunca, hadis olur.Allahü teâlânın kelamı, insanlarla beraber olunca, mahluk ve hadistir. Allahü teâlânın kelamı olduğu düşünülünce, kadîmdir.

Allahü teâlânın indirdiği kitapların hepsi haktır, doğrudur. Yalan, yanlış olamaz. Ceza, azap yapacağım deyip de affetmesi câiz denildi ise de, bizim bilemediğimiz şartlara veya Onun irâdesine, isteğine bağlıdır. Yahut, kulun hak ettiği azâbı affeder demektir. Cezayı, azâbı bildiren kelam, bir şeyi haber vermek değildir ki affedince, yalancılık olsun. Allahü teâlânın vaat ettiği nimetleri vermemesi câiz değil ise de, azapları affetmesi câizdir. Akıl da, âyet-i kerimeler de, böyle olduğunu göstermektedir.

Bir mâni, sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere, açıkça anlaşılan mânâları vermek lâzımdır. Bunlara benzeyen başka mânâ vermek câiz değildir. [Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler Kureyş lügatı ve lehcesi iledir. Kelimelere, 1400 sene önce, Hicazda kullanılan mânâları vermek lâzımdır.Zamanla değişip, bugün kullanılan mânâları vererek tercüme yapmak doğru değildir.] (Müteşâbihat) denilen âyet-i kerimelerde, anlaşılamayan gizli mânâlar vardır. Bunların mânâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine (İlm-i ledünni) verilen pek az seçilmiş büyükler, kendilerine bildirildiği kadar, anlayabilirler. Başka kimse anlayamaz. Onun için, müteşâbih ayetlerin, Allah kelamı olduğuna îman etmeli, mânâlarını araştırmamalıdır. Eş’arî mezhebindeki âlimler, böyle âyetleri, kısaca veya geniş olarak (Te’vil) etmek câiz olur dedi. Te’vil demek, kelimenin çeşitli mânâları arasından meşhur olmayanı seçmek demektir.Mesela İsra sûresinde, (Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir) mealindeki âyet-i kerime, Allahü teâlânın kelamıdır. Allahü teâlâ, bununla neyi murad ediyor ise, öylece inandım demelidir. Bunun mânâsını ben anlayamam, ancak Allahü teâlâ bilir demek, en iyi yoldur. Yahut Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir. İradesi bizim irâdemize benzemez. Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir.

Allahü teâlânın indirdiği kitaplarda, bazı ayetlerin yalnız okunması, yahut yalnız mânâsı veya ikisi birden (Nesh) edilmiş, Allahü teâlâ tarafından değiştirlimiştir. Kurân-ı Kerîm, bütün kitapları nesh etmiş, hükümlerini yürürlükten kaldirmiştir. Kurân-ı Kerîmde, kıyamete kadar, hiçbir zaman, yanlışlık, unutulmak, ziyâde ve noksanlık olmaz. Geçmişteki ve gelecekteki bütün ilimler, Kurân-ı Kerîmde vardır. Bunun için, bütün semavi kitaplardan üstün ve kıymetlidir.Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” en büyük mucizesi, Kurân-ı Kerîmdir.Bütün insanlar ve cin bir araya gelse, hepsi, Kurân-ı Kerîmin en kısa bir sûresi gibi bir söz söyleyebilmek için uğraşsalar, söyleyemezler. Arabistanın beliğ, edip, fasih şairleri bir araya geldi. Çok uğraştılar. Bir kısa âyet gibi bir söz söyleyemediler. Kurân-ı Kerîme karşı duramadılar. Şaşkına döndüler. Allahü teâlâ, İslam düşmanlarını, Kurân-ı Kerîm karşısında âciz, mağlub etmektedir. Kurân-ı Kerîmin belâgati, insan gücünün üstündedir. İnsanlar, onun gibi söylemekten âciz kalmaktadır. Kurân-ı Kerîmin âyetleri, insanların nazımına, veznli olmayan nesrine, kafiyeli sözlerine benzemiyor. Bununla beraber, Arabistandaki ediplerin, kullandığı harflerle söylenmiştir.

Semavi kitaplardan bize bildirileni 104’tür. Bunlardan 10 suhuf (Adem) aleyhisselâma, 50 suhuf Şis (Şit) aleyhisselâma, 30 suhuf (İdris) aleyhisselâma, 10 suhuf (İbrahim) aleyhisselâma indirildiği meşhurdur. (Tevrat) kitabı Mûsâ aleyhisselâma, (Zebur) kitabı Davud aleyhisselâma, (İncil) kitabı Îsâ aleyhisselâma ve (Kurân-ı Kerîm) Muhammed aleyhisselâma indirilmiştir.

Bir insan, emir vermek veya yasak etmek veya bir şey sormak, bir haber vermek istese, önce bunları zihinde düşünür, hazırlar. Zihinde bulunan bu manalara (Kelam-ı nefsi) derler. Bu manalara Arabî, fârisî veya türkçe denemez. Çeşitli dillerde söylenmesi, bunların başka başka mânâlar almasına sebep olmaz. Bu mânâları anlatan sözlere (Kelam-ı lafzi) denir. Kelam-ı lafzi, çeşitli dillerle anlatılabilir. Bundan anlaşılıyor ki kelam-ı nefsi, başka sıfatlar gibi, mesela ilim, irâde, görmek… gibi, kelam sâhibinde bulunan, basit, değişmez, ayrı bir sıfattır. Kelam-ı lafzi ise, kelam-ı nefsiyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyleyenin ağzından çıkan harfler topluluğudur. İşte Allahü teâlânın kelamı, hiç susmak olmayan ve mahluk olmayan ve Zâtı ile bulunan, ezeli ve ebedî bir kelamdır.Sıfat-ı zatiyesinden ve ilim, irâde gibi, sıfat-ı sübutiyelerinden başka olarak, başlı başına bir sıfattır.

Kelam sıfatı da basittir. Hiç değişmez. Harfli, sesli değildir. Emir, yasak, haber vermek gibi ve Arabî, fârisî, ibrani, türkçe, süryani olmak gibi başkalaşması, parçalanması yoktur. Böyle şekiller almaz. Yazılmaz. Zihin, kulak ve dil gibi aletlere, vasıtalara muhtaç değildir. Hangi dil ile söylemek istense, söylenebilir. Böylece, Arabî söylenirse, Kurân-ı Kerîm denir. İbrani olarak söylenirse, Tevrattır. Süryani olunca, İncildir. [(Şerh-ul-mekasid) kitabında, yunani söylenirse İncil, süryani olunca, Zeburdur diyor.]

Kelam-ı ilâhî çeşitli şeyleri bildirir. Kıssaları, yani olayları bildirirse (Haber) olur. Böyle olmazsa, (İnşa) olur. Yapılması lazım olan şeyleri bildirirse, (Emir) olur. Yasakları bildirirse, (Nehy) olur. Fakat, kelam-ı ilâhîde hiç değişiklik ve çoğalmak olmaz. İnen kitapların ve sayfaların hepsi, Allahü teâlânın kelam sıfatındandırlar. Kelam sıfatından, yani kelam-ı nefsidendirler. Arabî olunca, Kurân-ı Kerîmdir. Harfli olup yazılan ve söylenen ve işitilen ve zihinde ezberlenen, nazım halinde indirilen vahye (Kelam-ı lafzi) ve (Kurân-ı Kerîm) denir. Bu kelam-ı lafzi, kelam-ı nefsiyi gösterdiği için, buna da, kelam-ı ilâhî ve sıfat-ı ilâhî demek câizdir.Hepsine Kurân-ı Kerîm denildiği gibi, parçalarına da Kuran denilir.

Kelam-ı nefsinin mahluk olmadığını, kadîm olduğunu, doğru yolun âlimleri söz birliği ile söylemektedir.Kelam-ı lafzinin hadis veya kadîm olmasında söz birliği yoktur.Hadis olduğunu bildirenlerden bir kısmı, kelam-ı lafzinin hadis olduğunu söylememelidir dedi. Eğer, hadis denilirse, kelam-ı nefsinin hadis olduğu anlaşılabilir buyurdular. En iyi söz de budur. İnsanların zihni, bir şeyi göstereni işitince, hemen o şeyi hatırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Kurân-ı Kerîm hadistir diyenlerin bu sözü, ağzımızla okuduğumuz, ses ve kelimelerin mahluk olduğunu bildirmektedir. Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile kelam-ı lafzinin de, nefsinin de, Allah kelamı olduğunu söylediler. Bu sözde, mecaz yoluna sapanlar oldu ise de, Kelam-ı nefsi Allah kelamıdır demek, Allahü teâlânın kelam sıfatıdır demektir. Kelam-ı lafzi Allah kelamıdır demek, Allahü teâlâ onun halıkıdır demektir.

Sual: Yukarıdaki yazılardan anlaşılıyor ki Allahü teâlânın ezeli olan kelamı işitilmez. Allah kelâminı işittim demek, okunan ses ve kelimeleri işittim demek olur. Yahut, okunan ses ve ezeli olan kelam-ı nefsiyi anladım demek olur.Bütün Peygamberler, hatta herkes, bu iki şekilde de işitebilmektedir.Mûsâ aleyhisselâmı, (kelîmullah) diye ayırmanın sebebi nedir?

Cevap: Mûsâ aleyhisselâm, âdet-i ilâhiyyenin dışında olarak, harfsiz, sessiz olan kelam-ı ezeliyi işitti. Cennette, anlaşılamaz ve anlatılamaz olarak, Allahü teâlâ görüleceği gibi, anlatılamaz olarak işitti. Başka kimse, böyle işitmedi. Yahut, Allah kelâminı, sesle işitti. Fakat, yalnız kulakla değil. Vücudunün her zerresi, her yandan işitti. Yahut, yalnız ağaç tarafından işitti. Fakat, ses ile değildi. Hava titreşimi veya başka olaylarla işitmedi. Bu üç hâlden biri ile işittiği için (Kelîmullah) adına kavuştu. Muhammed aleyhissalatü vesselâmın, miraç gecesinde, kelam-i ilâhîyi işitmesi ve Cebrâil aleyhisselâmın vahiy alırken işitmesi de böyle idi.

4 — İman edilmesi, inanılması lazım olan altı şeyden dördüncüsü, (Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmaktır). İnsanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir. Rüsül, resûller demektir. Lügatte, gönderilmiş Zât ve haberci demektir. İslamiyette (Resûl) demek, yaratılışı, huyu, ilmi, aklı, zamanında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli, muhterem bir Zât demektir. Hiçbir kötü huyu, beğenilmiyecek hâli yoktur. Peygamberlerde (İsmet) sıfatı vardır. Yani Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiçbir günah işlemez. [İslamiyeti içerden yıkmak isteyen kâfirler, Muhammed aleyhisselâm Peygamber olmadan önce, heykellerin önünde kurban keserdi diyorlar ve mezhepsizlerin kitaplarını da vesika olarak gösteriyorlar. Bu çirkin iftirâlarının yalan olduğu, yukarıdaki satırlardan anlaşılmaktadır.] Peygamber olduğu bildirildikten sonra, Peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık ve benzerleri ayıp ve kusurları da olmaz. Her Peygamberde yedi sıfatın bulunduğuna inanmak lâzımdır:Emânet, sıdk, tebliğ, adalet, ismet, fetanet ve emnül-azl. Yani Peygamberlikten azl edilmezler. Fetanet, çok akıllı, çok anlayışlı demektir.

Yeni bir din getiren Peygambere (Resûl) denir. Yeni din getirmeyip, insanları, önceki dine davet eden Peygambere (Nebî) denir. Emirleri tebliğ etmekte ve insanları, Allahü teâlânın dinine çağırmakta, Resûl ile Nebî arasında bir ayrılık yoktur.Peygamberlere îman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin sâdık, doğru sözlü olduğuna inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan kimse, hiçbirine inanmamış olur.

Peygamberlik; çalışmakla, açlık, sıkıntı çekmekle ve çok ibâdet yapmakla ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesi ile olur. İnsanların dünyadaki ve ahiretteki işlerinin düzgün ve faydalı olması için ve zararlı işlerden koruyup, selamete, hidayete, rahata kavuşturmak için, Peygamberler vasıtası ile dinler gönderilmiştir. Düşmanları çok olduğu ve alay ettikleri, üzdükleri hâlde, Allahü teâlânın, inanmak için ve yapmak için olan emirlerini insanlara tebliğ etmekte, bildirmekte, düşmanlardan korkmamış, göz kırpmamışlardır. Allahü teâlâ, Peygamberlerin sıdk sâhibi olduklarını, doğru söylediklerini göstermek için, Onları mucizelerle kuvvetlendirdi. Hiç kimse bu mucizelere karşı gelemedi. Peygamberi kabul edip inanan kimseye, o Peygamberin (Ümmeti) denir. Kıyamet gününde, ümmetlerinden, günahı çok olanlara şefaat etmeleri için izin verilecek ve şefaatleri kabul olacaktır. Ümmetlerinden, âlim, sâlih, Velî olanlarına da, şefaat etmeleri için Allahü teâlâ izin verecek ve şefaatlerini kabul buyuracaktır.Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, mezarlarında, bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridir.Mübarek vücutlarını toprak çürütmez. Bunun içindir ki hadis-i şerifte, “Peygamberler, mezarlarında, namaz kılarlar ve hac ederler” buyuruldu.

[Şimdi, Arabistan’da bulunan Vehhâbî adındaki kimseler, bu hadis-i şeriflere inanmıyorlar. Bunlara inanan hakiki müslümanlara kâfir diyorlar. Mânâları açık olmayıp, şüpheli olan nassları yanlış te’vil ettikleri için, kendileri kâfir olmuyor ise de, (Bidat sâhibi) oluyorlar. Müslümanlara çok zarar veriyorlar. Vehhâbîlik, Muhammed bin Abdülvehhab isminde Necdli bir ahmak tarafından kuruldu. İngiliz casusu Hempher, İbni Teymiyye’nin sapık fikirlerini ileri sürerek, bunu aldattı. Abduh ismindeki bir Mısırlının kitapları ile türklere ve her yere yayıldı. Bunların beşinci mezhep değil, dalâlette, yanlış yolda olduklarını, Ehl-i sünnet âlimleri, yüzlerce kitaplarında bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, genç din adamlarını ingilizlerin çıkardığı, vehhâbîlik yoluna kaymaktan muhafaza buyursun. Hadis-i şerifler ile medholunan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayırmasın!]

Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mübarek gözleri uyurken, kalp gözleri uyumaz. Peygamberlik vazifelerini görmekte, Peygamberlik üstünlüklerini taşımakta, bütün Peygamberler müsavidir. Yukarıda bildirdiğimiz yedi şey, hepsinde vardır. Peygamberler, Peygamberlikten azl edilmez, atılmaz. Velilerden ise, evliyâlık alınabilir. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” insandan olur. Cinden, melekten insanlara Peygamber olmaz. Cin ve melek, Peygamberlerin derecelerine yükselemez. Peygamberlerin, birbirleri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır.Mesela ümmetlerinin çok olması, gönderildikleri memleketlerin büyük olması, ilim ve mârifetlerinin çok yerlere yayılması, mucizelerinin daha çok ve devamlı olması ve kendileri için ayrı kıymetler ve ihsanlar bulunması gibi üstünlükler bakımından, ahir zaman Peygamberi (Muhammed) aleyhisselâm, bütün Peygamberlerden daha üstündür. Ülül’azm olan Peygamberler, böyle olmayanlardan ve Resûller, resûl olmayan Nebîlerden daha üstündürler.

Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sayısı belli değildir.Yüz yirmi dört binden çok oldukları meşhurdur. Bunlardan 313 veya 315 adedi Resûldür. Bunların içinden de, altısı daha yüksektir. Bunlara (Ülül’azm) Peygamberler denir. Ülül’azm Peygamberler, Adem, Nuh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Mustafa dır “aleyhimüssalâtü vesselâm”.

Peygamberlerin içinde 33 adedi meşhurdur. Bunların isimleri: Adem, İdris, Şit veya (Şis), Nuh, Hud, Sâlih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyüp, Şuayb, Mûsâ, Harun, Hızır, Yuşa bin Nun, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Şem’un, İşmoil, Yunus bin Meta, Davud, Süleyman, Lokman, Zekeriya, Yahya, Uzeyr, Îsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâmdır.

Bunlardan, yalnız 28’inin isimleri Kurân-ı Kerîmde bildirilmiştir. Şit, Hızır, Yuşa, Şem’un ve İşmoil bildirilmemiştir. Bu 28’den Zülkarneyn, Lokman, Uzeyrin ve Hıdırın Peygamber olup olmadıkları katî belli değildir. (Mektûbât-ı Masumiye) C. 2, 36. mektupta, Hızır aleyhisselâmın Peygamber olduğunu bildiren haberlerin kuvvetli olduğunu yazmaktadır. 182. mektupta, Hızır aleyhisselâmın, insan şeklinde görülmesi ve bazı işleri yapması, Onun hayatta olduğunu göstermez. Allahü teâlâ Onun ve birçok Peygamberlerin ve velilerin ruhlarının insan şeklinde görülmesine izin vermiştir. Onları görmek hayatta olduklarını göstermez, demektedir. Zülkifl aleyhisselâmın ikinci ismi Harkıl’dır. Bunun İlyas veya İdris yahut Zekeriya aleyhisselâm olduğunu söyleyenler de vardır.

İbrahim aleyhisselâm, Halîlullahtır. Çünkü, bunun kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka, hiçbir mahlukun sevgisi yoktu. Mûsâ aleyhisselâm, Kelîmullahtır. Çünkü, Allahü teâlâ ile konuştu. Îsâ aleyhisselâm, Kelimetullahtır. Çünkü, babası yoktur. Yalnız (OL) kelime-i ilâhiyyesi ile anasından dünyaya geldi. Bundan başka, Allahü teâlânın hikmet dolu kelimelerini, vaaz vererek, insanların kulaklarına ulaştırırdı.

Adem oğullarının en üstünü, en şereflisi, en kıymetlisi ve mahlukların yaratılmasına sebep olan Muhammed aleyhisselâm, Habîbullahtır. Onun Habîbullah olduğunu ve büyüklüğünü, üstünlüğünü gösteren şeyler pek çoktur. Bunun için, Ona, mağlub olmak, bozguna uğramak gibi sözler söylenemez.Kıyamette, herkesten önce kabirden kalkacaktır. Mahşer yerine önce gidecektir. Cennete herkesten önce girecektir. Mucizeleri, sayılmakla bitmez ve saymaya insan gücü yetişmez ise de, miraç mucizesini yazmakla, yazılarımızı süsleyelim:

Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yatağında iken uyandırılıp, mübarek bedeni ile Mekke şehrinden Kudüsteki Mescid-i aksaya ve oradan göklere ve yedinci gökten sonra, Allahü teâlânın dilediği yerlere götürüldü. Miraca, böylece inanmak lâzımdır. [İsmaili sapık fırkasında olanlar ve İslam alimi şekline bürünen din düşmanları, miraç bir hâl idi, yalnız ruh ile oldu. Beden ile gitmedi diyerek ve yazarak gençleri aldatmaya çalışıyorlar. Böyle bozuk kitapları almamalı, bunlara aldanmamalıdır. Miracın nasıl olduğu, birçok kıymetli kitaplarda, mesela (Şifa-i şerif) de uzun yazılıdır.] Mekke-i mükerremeden (Sidre-tül-münteha) ya kadar, Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte gitti. (Sidre-tül-münteha), 6. ve 7. göklerde bir ağaçtır ki bütün bilgiler ve bütün yükselişler oradan ileri geçemez. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, Sidrede, Cebrâil aleyhisselâmı, altıyüz kanadı ile kendi şeklinde gördü. Cebrâil aleyhisselâm Sidrede kaldı. Mekkeden Kudüs-i şerife kadar veya yedinci göğe kadar, (Burak) üstünde götürüldü. (Burak), beyaz renkli, katırdan küçük ve merkebden büyük bir Cennet hayvanıdır. Dünya hayvanlarından değildir. Erkekliği, dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi. Gözün görebildiği uzaklığa ayağını basardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Mescid-i aksâ) da, Peygamberlere imâm olup yatsı yahut sabah namazını kıldırdı. Peygamberlerin ruhları, kendi insan şekillerinde orada bulundu. (Kudüs) den yedinci göğe kadar (Miraç) adındaki bilinmeyen bir merdivenle bir ânda çıkarıldı. Yolda melekler, sağa sola dizilmiş, Resûlullahı meth-u sena ederlerdi.Her göğe gelince Cebrâil aleyhisselâm Resûlullahın teşrif ettiğini haber ve müjde verirdi. Her birinde, bir Peygamberi görüp selamlaştı. (Sidre) de şaşılacak çok şeyler gördü. Cennetteki nimetleri, Cehennemdeki azapları gördü. Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görmek arzusundan ve zevkınden, Cennetteki nimetlerin hiçbirine bakmadı. Sidreden ileriye, yalnız olarak, nurlar arasında ilerledi. Meleklerin kalemlerinin seslerini işitti. 70.000 perdeden geçti. İki perde arası, 500 senelik yol gibi idi. Bundan sonra, güneşten daha parlak (Refref) adında bir döşek üzerinde Kürsüden geçti. Arş-ı ilâhiyye erişti. Arştan, zamandan, mekandan, madde alemlerinden dışarı çıktı. Cenâb-ı Hakk’ın kelâminı işitecek makâma vardı.

Zamansız ve mekansız olarak, ahirette Allahü teâlânın görüleceği gibi, anlaşılamayan ve anlatılamayan bir hâlde, Allahü teâlâyı gördü. Harfsiz ve sessiz olarak, Allahü teâlâ ile konuştu. Allahü teâlâyı, tesbîh, hamd ve sena etti. Sayısız ikramlara, şereflere kavuştu. Kendine ve ümmetine elli vakit namaz farz oldu ise de, Mûsâ aleyhisselâmın işareti ile yavaş yavaş beş vakte indirildi. Bundan önce, yalnız sabah ile ikindi yahut yatsı namazları kılınırdı. Bu kadar uzun yolculuktan ve ikramlara, ihsanlara kavuştuktan sonra ve şaşılacak nice şeyler görüp işittikten sonra, yatağına geldi. Yeri daha soğumamış idi. Bildirdiklerimizin bir kısmı, âyet-i kerimelerle, bir kısmı da, hadis-i şeriflerle haber verilmiştir. Hepsine inanmak vâcib değil ise de, Ehl-i sünnet âlimleri bildirdiği için, bu haberleri kabul etmeyen, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Âyet-i kerimeye veya hadis-i şeriflere inanmayan ise, kâfir olur.
Muhammed aleyhisselâmın Seyyid-ül-enbiyâ olduğunu, yani Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” en üstünü olduğunu gösteren sayısız şeylerden birkaçını bildirelim:

Kıyamet günü, bütün Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, Onun sancağı altında gölgeleneceklerdir. Allahü teâlâ, her Peygambere, [Mahluklarımın içinde, seçip sevdiğim, Habîbim Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğu zamana erişirseniz, Ona îman ediniz ve yardımcı olunuz!] diye emretti. Bütün Peygamberler de, ümmetlerine böyle vasiyet ve emretti.

Muhammed aleyhisselâm, (Hatem-ül-enbiyâ) dır. Yani Ondan sonra hiç Peygamber gelmiyecektir. Mübarek ruhu, her Peygamberden önce yaratıldı.Peygamberlik makâmı, en önce Ona verildi. Peygamberlik, Onun dünyaya teşrif etmesi ile tamamlandı. Îsâ aleyhisselâm, kıyamete doğru, hazret-i Mehdi zamanında, gökten Şama inecek ise de, yer yüzüne, Muhammed aleyhisselâmın dinini yayacaktır. Onun ümmetinden olacaktır.

[Hicri kameri 1296 ve miladi 1880 senesinde, Hindistan’da İngilizlerin ortaya çıkardıkları (Kadıyânî) denilen sapıklar, Îsâ aleyhisselâm için de, çirkin ve yalan söylüyorlar.Kendilerine müslüman diyorlar ise de, İslamiyeti içerden yıkmaktadırlar. Müslüman olmadıklarına fetva verilmiştir. Bunlara (Ahmedi) de denilmektedir.

Abdullah bin Mesûd buyuruyor ki (Dini olmadığı hâlde namaz kılan kimseler olacaktır). Bunlar, Cehennemin dibinde sonsuz yanacaklardır. Bunlardan bir kısmı, minare tepesindeki leylek yuvası gibi, büyük sarıkları, sakalları ve cübbeleri ile âyet-i kerimeler okuyup, bunlara yanlış mânâ vererek, müslümanları aldatıyorlar. Halbuki hadis-i şerifte (İnnallahe lâ yenzuru ilâ süveriküm ve siyabiküm ve lakin yenzuru ilâ kulubiküm ve niyatiküm), (Allahü teâlâ şekillerinize ve elbiselerinize değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakar) buyuruldu. Beyt:

Kadd-i bülend dared, destar pare pare,
Çün aşiyan-ı leklek, ber kelle-i minare.

İslam düşmanı sapıkların, zındıkların en büyük alâmeti, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarına ve bunları neşreden hakiki din kitaplarına bozuktur, bunları okumayınız demeleridir.

Muhammed aleyhisselâm, peygamberlerin en üstünü, âlemlerin rahmetidir. Onsekizbin âlem, Onun rahmet deryasından faydalanmaktadır. Söz birliği ile bütün insanların ve cinnin Peygamberidir. Meleklere, nebatata, hayvanlara ve her maddeye de Peygamber olduğunu bildirenler çoktur. Diğer Peygamberler, belli bir memlekette, belli bir kavme gönderilmişti. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” ise, bütün alemlere, canlı, cansız her mahluka Peygamberdir. Allahü teâlâ, başka Peygamberleri isimleri ile söylemiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise, ey Resûlüm, ey Peygamberim diyerek taltif buyurmuştur.Başka Peygamberlerin her birine verilen her mucizenin benzeri, kendisine de ihsan buyurulmuştur. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine, o kadar çok ikramda bulunmuştur, o kadar çok mucize vermiştir ki başka hiçbir Peygamberine böyle vermemiştir. Mübarek parmağı ile işaret buyurunca, ayın ikiye ayrılması, mübarek avucuna aldığı taşların tesbîh etmesi, ağaçların (ya Resûlallah) diyerek, kendisine selam vermesi, Resûlullah yanından ayrıldığı için, (Hannane) adındaki kuru odunun sesle ağlaması, mübarek parmaklarının arasından saf su akması, ahirette kendisine (Makâm-ı Mahmud), (Şefaat-i Kübrâ), (Kevser havuzu), (Vesile) ve (Fadile) adındaki makâmların verilmesi, Cennete girmeden önce, Cemâl-i ilâhîyi görmekle şereflenmesi ile ve dünyada hulk-ı azim, dinde yakîn, ilim, hilm, sabır, şükür, züht, iffet, adl, mürüvvet, haya, şecaat, tevazu, hikmet, edep, semahat (iyilik yapıcı), merhamet (refet) ve bitmez tükenmez faziletler ve şereflerle, bütün Peygamberlerin üstüne çıkarılmıştır. Ona verilen mucizelerin sayısını, Allahü teâlâdan başkası bilemez. Onun dini, bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldımıştır. Dini, bütün dinlerin en iyisi, en yükseğidir. Onun ümmeti, bütün ümmetlerden üstündür. Onun ümmetinin Evliyâsı, başka ümmetlerin Evliyâsından daha şereflidir.

Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin Evliyâsı arasında, Resûlullahın halifesi olmaya hak kazanan ve hilafete, başkalarından daha lâyık olan, imamların, Velilerin baş tacı (Ebû Bekr-i Sıddîk) “radıyallâhu anh”, Peygamberlerden sonra, gelmiş ve gelecek bütün insanların, en hayırlısı, en üstünüdür. Hilafet derecesini, şerefini önce kazanan Odur. Müslümanlık meydana çıkmadan önce de, Allahü teâlânın lutfü ve ihsanı ile putlara tapmadı. Kâfirlik ve sapıklık ayıplarından muhafaza buyuruldu. [Resûlullahın, nübüvvetten önce putlara taptığını sanan ve yazanların ne kadar zavallı ve câhil olduklarını buradan da anlamalıdır.]

Bundan sonra, insanların en üstünü, Fâruk-i Âzam, Allahü teâlânın, Habîbine arkadaş olarak seçtiği, ikinci halife (Ömer bin Hattab) dır “radıyallahü teâlâ anh”.

Bundan sonra, insanların en üstünü, Resûlullahın üçüncü halifesi, iyilikler, ihsanlar hazinesi, haya, îman ve irfan kaynağı, Zinnureyn (Osman bin Affan) dır “radıyallahü teâlâ anh”.

Bundan sonra insanların en hayırlısı, Resûlullahın dördüncü halifesi, şaşılacak üstünlükler sâhibi, Allahü teâlânın arslanı (Ali bin ebû Talib) dir “radıyallahü teâlâ anh”.

Bundan sonra, (Hazret-i Hasan) halife oldu. Hadis-i şerifte bildirilen otuz sene halifelik, bunun ile tamam oldu. Bundan sonra, insanların en üstünü, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, iki gözünün nuru (Hüseyin bin Ali) dir “radıyallahü teâlâ anhüm”.

Bu üstünlükler, sevâbın daha çok olması, din-i İslam uğrunda, vatanlarını, sevdiklerini terketmek, başkalarından daha önce müslüman olmak,Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” son derece uymak, Onun sünnetine sımsıkı sarılmak, dinini yaymaya uğraşmak, küfrü, fitneyi, fesadı önlemek demektir.

Ali “radıyallâhu anh”, her ne kadar, Ebû Bekrden “radıyallâhu anh” başka, herkesten önce müslüman oldu ise de, o zaman, çocuk olduğu için ve malsız olduğu için ve Resûlullahın evinde ve hizmetinde olduğu için, onun önce îman etmesi, başkalarının îman etmesine, ibret almalarına ve kâfirlerin bozguna uğramasına sebep olmadı. Halbuki diğer üç halifenin imana gelmeleri, İslamı kuvvetlendirdi. İmâm-ı Ali ve çocukları “radıyallâhu anhüm”, Resûlullahın en yakın akrabası ve Resûlullahın mübarek kanından oldukları için, Sıddîk-i ekberden ve Fâruk-ı Âzamdan daha üstün denilebilir ise de, bu üstünlükleri, her bakımdan üstünlük demek değildir.Her bakımdan, o büyüklerin önünde olmalarını sağlamaz.Hızır aleyhisselâmın, Mûsâ aleyhisselâma birkaç şey öğretmesine benzer. [Kan bakımından daha yakın olan, daha üstün olsaydı, hazret-i Abbas, hazret-i Ali’den daha üstün olurdu. Kan bakımından çok yakın olan Ebû Talib’de ve Ebû Leheb’de ise, müminlerin en aşağısında bulunan şeref ve üstünlük hiç yoktur.] Kan bakımından yakın olduğu için, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hadice ile hazret-i Aişeden “radıyallâhu anhünne” daha üstündür. Fakat, bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka söylemiştir. Hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre, üçü de ve hazret-i Meryem ve Firavunın hatunu hazret-i Asiye “radıyallahü teâlâ anhünne ecma’în”, dünya kadınlarının en üstünüdürler. Hadis-i şerifte, (Fâtıma, Cennet hatunlarının üstünüdür. Hasan ve Hüseyin de, Cennet gençlerinin yüksekleridir) buyuruluyor ki bu, bir bakımdan üstünlüktür.

Bunlardan sonra, Ashâb-ı kirâmın en üstünleri (Aşere-i mübeşşere) den yani Cennet ile müjdelenmiş on kişiden olanlardır. Bunlardan sonra, Bedr gazasında bulunan 313 kişi üstündür. Onlardan sonra Uhud gazasındaki 700 arslanın arasında bulunanların hepsi, daha sonra da (Biat-ür-Rıdvân), yani ağaç altında Resûlullaha söz veren 1400 kişi üstündür.

Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin yolunda, canlarını, mallarını fedâ eden, Ona yardım eden Ashâb-ı kirâmın “radıyallâhu anhüm ecma’în” hepsinin isimlerini, saygı ile sevgi ile söylememiz, bize vâcibdir. Onların büyüklüğüne yakışmayan sözler söylememiz, asla câiz değildir. İsmlerini saygısızca söylemek, dalâlettir, sapıklıktır.

Resûlullahı seven kimsenin, Onun Ashâbının hepsini de sevmesi lâzımdır. Çünkü, bir hadis-i şerifte, “Ashâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmeyen kimse, beni sevmemiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azap görecektir” buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever” buyuruldu.

Bunun için, Ashâb-ı kirâm arasında olan muharebeleri; kötü düşüncelerle ve halifeliği ele geçirmek, nefsin arzularını yerine getirmek için yaptıklarını sanmamalıdır. Böyle sanmak ve bunun için o büyüklere dil uzatmak, münâfıklıktır ve felakete sürüklenmektir. Çünkü, Resûlullahın huzurunda oturmakla, Onun mübarek sözlerini işitmekle, taassup [yani inatcılık, çekememek] ve mevki arzusu ve dünyaya düşkün olmak, hepsinin kalplerinden sıyrılmış, gitmişti. Hırs [doymazlık, düşkünlük], kin ve kötü huydan kurtulmuş, tertemiz olmuşlardı. O yüce Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ümmetinin Evliyâsından biri ile birkaç gün bir arada bulunan bir kimse, o Velînin güzel huylarından ve üstünlüklerinden faydalaniyor, temizleniyor, dünyaya düşkün olmaktan kurtuluyor da, Ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” her şeyden çok sevdikleri, mallarını, canlarını, Onun için fedâ ettikleri, vatanlarını terkettikleri, Onun, ruhlara gıda olan sohbetine âşık oldukları hâlde, bunların kötü huylardan kurtulamadıkları, nefslerinin temizlenmediği, geçip tükenici dünya cifesi için dövüşecekleri nasıl düşünülebilir? O büyükler, elbette herkesten daha temizdir. Bunların ayrılığını, muharebelerini, bizim gibi bozuk niyetli kimselere benzetmek, dünya için, nefslerinin bozuk isteklerine kavuşmak için dövüştüler demek hiç yakışır mı? Ashâb-ı kirâm için böyle çirkin şeyler düşünmek, câiz değildir. Böyle söyleyen bir kimse, hiç düşünmez mi ki Ashâb-ı kirâma düşmanlık etmek, onları terbiye eden, yetiştiren, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize düşmanlık etmek olur. Onları kötülemek, Resûlullahı kötülemek olur. Bunun için, din büyükleri buyurdular ki “Ashâb-ı kirâmı büyük bilmeyen, onlara saygı göstermeyen bir kimse, Resûlullaha îman etmemiş olur”. Deve ve Sıffin muharebeleri, onları kötülemeye sebep olamaz. Bu muharebelerde, Hazret-i Ali’ye karşı gelenlerin hepsini kötü olmaktan kurtaran, hatta sevaba kavuşturan dini sebepler vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki “Yanılan müctehide bir sevap, doğruyu bulana iki veya on sevap vardır. İki sevaptan birincisi, ictihad etmek sevâbıdır. İkincisi, doğruyu bulmak sevâbıdır.” Bu din büyüklerinin aralarında olan çekişmeler, dövüşmeler, inat ile düşmanlık ile değildi. İctihadları sebebi ile idi. İslamiyetin emrinin yerine getirilmesini istedikleri için idi. Ashâb-ı kirâmın her biri müctehid idi. [Mesela, Amr ibni As’ın “radıyallahü teâlâ anh” müctehid olduğu, Hadika’nın 298. sayfasındaki hadis-i şerifte bildirilmektedir.]

Her müctehidin, kendi ictihadı ile bulduğu, edindiği bilgiye uygun iş yapması farzdır. Kendi ictihadı, hernekadar, kendinden daha büyük bir müctehidin ictihadına uygun olmaz ise de, yine kendi ictihadına uyması lâzımdır. Başkasının ictihadına uyması câiz değildir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin talebesi olan Ebû Yusuf ile Muhammed Şeybani ve İmâm-ı Muhammed Şâfiînin talebesi olan Ebû Sevr ve İsmail Müzeni, çok yerde, hocalarına uymadılar.Hocalarının haram dediklerinden bazılarına helal dediler. Helal buyurduklarından bazılarına haram dediler. Bundan dolayı, bunlara günah işledi, kötü oldular denilemez.Böyle söyleyen hiç yoktur. Çünkü, bunlar da, hocaları gibi müctehiddirler.

Evet, Ali “radıyallâhu anh” efendimiz, Muaviye’den ve Amr ibni As’tan “radıyallâhu anhüma” daha yüksek, daha âlim idi. Kendini onlardan ayıracak, pekçok üstünlükleri vardır. İctihadı da, o ikisinin ictihadlarından daha çok kuvvetli ve isabetli idi. Fakat, Ashâb-ı kirâmın hepsi müctehid oldukları için, ikisinin de; bu büyük imâmin ictihadına uymaları câiz değil idi. Kendi ictihadlarına göre hareket etmeleri lazım idi.

Sual: Cemel ve Sıffin muharebelerinde, Muhacirlerden ve Ensardan pekçok Sahabi, İmâm-ı Ali ile birlikte idi. Ona itaat ettiler. Ona uydular. Bunların hepsi müctehid iken, İmâm-ı Aliyye uymayı vâcib bildiler. Bundan anlaşılıyor ki İmâm-ı Aliyye uymak, müctehid olanlara da vâcib imiş. İctihadları uymasa da, onunla birleşmeleri lazım imiş denirse:

Cevap: Aliyye “radıyallahü teâlâ anh” uyanlar, onunla birlikte harp edenler, onun ictihadına uydukları için birleşmedi. Kendi ictihadları da, İmâmin ictihadına uygun olduğu için, onların ictihadı, İmâm-ı Aliyye uymayı vâcib göstermişti. Bunun gibi, Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden çoğunun ictihadları, İmâm-ı Alinin ictihadına uymadı. O büyük imâm ile harp etmeleri vâcib oldu. O zaman Ashâb-ı kirâmın ictihadları üç türlü olmuştu. Bir kısmı, İmâm-ı Alinin haklı olduğunu anladı. Bunların, İmâm-ı Aliyye uymaları vâcib oldu. Bir kısmı ise, onunla harp edenlerin ictihadını haklı gördü. Bunların da, Ali “radıyallâhu anh” ile harp edenlere uymaları, onunla harp etmeleri vâcib oldu. Üçüncü kısım, her iki tarafa da uymamak, dövüşmemek lâzımdır dedi. Bunların ictihadı, muharebelere karışmamayı icap ettirdi. Her üç kısım da, elbette haklı idi ve sevap kazandılar.

Sual: Yukarıdaki yazı, İmâm-ı Ali “radıyallahü teâlâ anh” ile muharebe edenlerin de haklı olduğunu gösteriyor. Halbuki Ehl-i sünnet âlimleri, İmâm-ı Alinin haklı olduğunu, karşısındakilerin yanıldıklarını, özürleri olduğu için, affolunduklarını veya sevap da aldıklarını bildirmektedir. Buna ne denilir?

Cevap: İmâm-ı Şâfiî ve Ömer bin Abdülaziz gibi din büyükleri, Ashâb-ı kirâmdan hiçbiri için yanıldı demek câiz olmaz buyurdu. Bunun için, (Büyüklere yanıldı demek yanlıştır) buyurmuşlardır. Küçüklerin, büyükler için, (doğru yaptı, yanlış yaptı, beğendik, beğenmedik) gibi şeyleri söylemeleri câiz değildir. Allahü teâlâ, ellerimizi o büyüklerin kanlarına bulaştırmadığı gibi, biz de, haklı ve haksız gibi sözleri söylemekten dillerimizi korumalıyız. Derin âlimler, delilleri kavrıyarak ve olayları inceliyerek, İmâm-ı Ali haklı idi, karşısında bulunanlar yanıldı buyurdular ise de,bu sözleri ile (Ali “radıyallâhu anh”, karşı tarafta olanlarla konuşabilseydi, onların da kendi gibi ictihad etmelerini sağlayabilirdi) demek istemişlerdir.Nitekim Zübeyr bin Avvam hazretleri, deve muharebesinde, Hazret-i Ali’ye karşı olduğu hâlde, olayları daha derin inceliyerek, ictihadı değişti. Muharebeden vazgeçti. İşte Ehl-i sünnet âlimlerinden hatayı câiz görenlerin sözleri, böyle anlaşılmalıdır. Yoksa, hazret-i Ali ve onunla birlikte olanlar hak yolda, karşı tarafta olan Âişe-i Sıddîka validemiz ve bununla birlikte olan Ashâb-ı kirâm batıl işte idi demek, câiz değildir.

Ashâb-ı kirâmın bu muharebeleri, ahkâm-ı şeriyenin dallarında olan ictihad ayrılıklarında idi. İslamiyetin temel, belli başlı işlerinde hiç ayrılıkları yoktu. Şimdi bazı kimseler, Muaviye ile Amr ibni As “radıyallâhu anhüma” gibi din büyüklerine dil uzatıyor, saygısızlık gösteriyorlar. Ashâb-ı kirâmı incitmenin, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” incitmek ve küçültmek olacağını anlayamıyorlar. İmâm-ı Mâlik bin Enesin (Muaviyeye veya Amr ibni As’a “radıyallâhu anhüma” söven, kötüliyen kimse, onlara söylediği söze lâyık bir kimsedir. Onlara karşı edebsizlik yapanlara, söyleyenlere ve yazanlara ağır ceza vermek lâzımdır) buyurduğu, (Şifa-i şerif) de yazılıdır. Allahü teâlâ, kalplerimizi, Habîbinin Ashâbının sevgisi ile doldursun! O büyükleri, sâlih ve mütteki olanlar sever. Münâfık ve şaki olan sevmez.

[Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbının kıymetlerini, üstünlüklerini anlayarak, hepsini sevenlere, hepsine saygı gösterenlere ve onların yolunda gidenlere, Ehl-i sünnet denir. Birkaçını severiz, başkalarını sevmeyiz diyerek çoğunu kötüleyenlere, böylece hiçbirinin yolunda bulunmayanlara, (Rafızi) ve (Şiî) denir. Rafıziler,İranda, Hindistan’da ve Irakta çoktur.Türkiyede hiç yoktur. Bunlardan bazısı, yurdumuzdaki müslüman, temiz Alevileri aldatmak için, kendilerine (Alevî) dedi. Halbuki Alevî, Aliyi “radıyallâhu anh” seven müslüman demektir.Bir kimseyi sevmek için, onun yolunda olmak, onun sevdiklerini sevmek lâzımdır.Bunlar, Aliyi “radıyallâhu anh” sevmiş olsalardı, onun yolunda giderlerdi. Ali “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kirâmın hepsini severdi. İkinci halife olan Ömerin de “radıyallâhu anhüma” müşaviri, dert ortağı idi. Fâtımadan “radıyallâhu anha” olan kızı Ümm-i Gülsümü, Ömere “radıyallâhu anh” nikah etti. Hutbede, hazret-i Muaviye için (Kardeşlerimiz, bizden ayrıldı. Onlar kâfir ve fasık değildir. İctihadları böyle oldu) buyurdu. Kendisine karşı harp eden Talha “radıyallâhu anh” şehit olunca yüzünden toprakları sildi. Namazını kendi kıldırdı. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, (Müminlerin kardeş olduğunu) bildiriyor. Feth sûresinin son âyet-i kerimesi, (Ashâb-ı kirâmın birbirleri ile seviştiklerini) haber veriyor. Ashâb-ı kirâmdan birisini bile sevmemek ve hele düşmanlık etmek, Kurân-ı Kerîme inanmamak olur. Ehl-i sünnet âlimleri, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstünlüklerini iyi anladılar.Hepsini sevmemizi emrettiler.Müslümanları felaketten kurtardılar.

Ehl-i beyti yani Aliyi “radıyallâhu anh” ve bütün evladını, soyunu sevmeyenlere ve Ehl-i sünnetin göz bebeği olan bu büyüklere düşmanlık edenlere, (Hârici) denir. Bugün haricilere (Yezidi) denilmektedir. Yezidilerin, dinleri, imanları çok bozuktur.

Ashâb-ı kirâmın hepsini severiz deyip de, onların yolunda bulunmayan, kendi bozuk düşüncelerine, Ashâbın yoludur diyenlere, Vehhâbî denir. Vehhâbîlik, mezhepsiz din adamı Ahmed ibni Teymiyye’nin kitaplarındaki sapık fikirleri ile Hempher denilen ingiliz casusunun yalanlarının karışımından hâsıl oldu. Vehhâbîler, Ehl-i sünnet âlimlerini, tasavvuf büyüklerini ve şiîleri beğenmiyor, hepsini kötülüyorlar. Müslüman, yalnız, kendilerini sanıyorlar. Kendileri gibi olmayanlara müşrik diyor. Bunların malı, canı vehhâbîlere helaldir diyorlar. İbahi oluyorlar. Nasslardan, yani Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden, yanlış, bozuk mânâlar çıkararak, müslümanlığı bu mânâlar zannediyorlar. Edille-i şeriyeyi ve hadis-i şeriflerin çoğunu inkâr ediyorlar. Dört mezhebin âlimleri, Ehl-i sünnetten ayrılanların, dalâlete saptıklarını, İslamiyete çok zarar verdiklerini, birçok kitaplarında vesikalarla ispat ettiler. Daha geniş bilgi almak için Arabî Minhatü’l-vehbiye, Et-Tevessül-ü bin-Nebî ve bis-Sâlihin, Sebilü’n-necat ve fârisî Seyfü’l-ebrâr kitaplarını okuyunuz! Bu kitaplar ve bidat ehline red olarak yazılmış birçok kıymetli kitaplar İstanbul’da bastırılmıştır. İbni Âbidin’in 3. cildinde bagileri anlatırken ve türkçe Nimet-i İslam kitabının nikah bahsinde, vehhâbîlerin ibahi oldukları açıkça yazılıdır. Sultan II. Abdülhamid hanın amirallerinden Eyüb Sabri Paşa, Mîr’atü’l-haremeyn ve Tarih-i vehhâbîyan kitaplarında ve Ahmed Cevdet paşa, tarihinin yedinci cildinde, vehhâbîleri türkçe olarak uzun uzun yazmaktadırlar. Yusuf Nebhani’nin Mısırda basılan Arabî Şevahidü’l-hak kitabı da, vehhâbîlere ve İbni Teymiyye’ye uzun cevap vermektedir. Bu kitaptan 50 sayfa, 1972 de İstanbul’da Arabî olarak neşredilen (İslam âlimleri ve vehhâbîler) kitabında mevcuttur.

Eyüb Sabri paşa “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki: (Vehhâbîlik, 1791 yılında Arabistan yarımadasında kanlı, işkenceli bir ihtilal ile meydana çıktı.) Vehhâbîliği ve mezhepsizliği kitapları ile dünyaya yaymaya uğraşanlardan biri, Mısırlı Muhammed Abduhtur. Bir mason olan ve Kahire mason locası başkanı Cemaleddin-i Efganiye hayranlığını açıkça yazan Abduh büyük İslam alimi, ilerici fikir adamı, kıymetli reformcu denilerek, gençliğin önüne sürüldü. Ehl-i sünneti yıkmak, İslamiyeti bozguna uğratmak için pusuda duran İslam düşmanları da, din adamı kılığına girerek, yaldızlı kelimelerle müslümanlığı överek, sinsice bu fitneyi körüklediler. Abduh göklere çıkarıldı. Ehl-i sünnetin büyük âlimlerine, mezhep imamlarına câhil denildi. İsimleri söylenilmez oldu. Su uyur, düşman uyumaz. Allahü teâlâ, Habîbi, çok sevdiği Peygamberi Muhammed “aleyhisselâm” hürmetine, müslümanları, gaflet uykusundan uyandırsın. Düşmanların yalanlarına, iftirâlarına aldanmaktan muhafaza buyursun! Âmin. Yalnız duâ etmekle kendimizi aldatmıyalım! Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesine uymadan, sebeplere yapışmadan, çalışmadan duâ etmek, Allahü teâlâdan mucize istemek demektir.Müslümanlıkta, hem çalışılır, hem de duâ edilir. Önce sebebe yapışmak, sonra duâ etmek lâzımdır. Küfürden kurtulmak için birinci sebep, İslamiyeti öğrenmek ve öğretmektir. Zaten, Ehl-i sünnet îtikadını ve farzları, haramları öğrenmek, kadın erkek, herkese farzdır. Birinci vazifedir. Bugün, bunları öğrenmek, çok kolaydır. Çünkü, doğru olan din kitabı yazmak ve neşretmek serbesttir.
Ehl-i sünnet îtikadını ve İlm-i hâlini öğrenmeyen ve çocuklarına öğretmeyenler, müslümanlıktan ayrılmak, küfür felaketine düşmek tehlikesindedir. Böyle kimselerin duâları zaten kabul olmaz ki küfürden korunabilsinler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki “İlim bulunan yerde müslümanlık vardır. İlim bulunmayan yerde müslümanlık kalmaz.” Ölmemek için, yemek, içmek lazım olduğu gibi, kâfirlere aldanmamak, dinden çıkmamak için de, dinini, imanını öğrenmek lâzımdır. Ecdadımız, her zaman toplanırlar, ilmihal kitaplarını okurlar, dinlerini öğrenirlerdi. Ancak, böyle müslüman kaldılar. İslamiyetin zevkıni aldılar. Bu saadet ışığını bizlere, doğru olarak ulaştırabildiler. Bizim de müslüman kalmamız, yavrularımızı içimizdeki ve dışımızdaki kâfirlere kaptırmamamız için, birinci ve en lüzumlu çare, her şeyden önce Ehl-i sünnet âlimlerinin hazırladığı ilmihal kitaplarını okumak ve öğrenmektir. Çocuğunun müslüman olmasını isteyen ana-baba, çocuğuna Kuran öğretmelidir. Fırsat elde iken okuyalım, öğrenelim ve çocuklarımıza, sözümüzü dinliyenlere öğretelim! Mektebe gittikten sonra öğrenmeleri güç olur. Hatta imkansız olur. Felaket gelince, ah etmek fayda vermez. İslam düşmanlarının, zındıkların, tatlı, yaldızlı kitaplarına, gazetelerine, mecmua, televizyon ve radyolarına ve filmlerine aldanmamalıdır. İbni Âbidin “rahime-hullahü teâlâ”, üçüncü ciltte buyuruyor ki (hiçbir dine inanmadığı hâlde, müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri müslümanlıkmış gibi anlatarak, müslümanları dinden çıkarmaya çalışan sinsi kâfirlere (Zındık) denir).

Sual: Mezhepsizlerin bozuk kitaplarından tercüme edilmiş yazıları okuyan biri diyor ki (Kurân-ı Kerîm tefsirlerini okumalıyız. Dinimizi, Kurân-ı Kerîmi anlamayı, din âlimlerine bırakmak, tehlikeli ve korkunç bir düşüncedir. Kurân-ı Kerîmde (Ey din âlimleri) denmez. (Ey îman edenler), (Ey insanlar) gibi hitablar kullanılır. Bunun için, her müslüman, Kurân-ı Kerîmi kendisi anlayacak, başkasından beklemeyecektir).

Bu kimse, herkesin tefsir, hadis okumasını istiyor. İslam âlimlerinin, Ehl-i sünnet büyüklerinin kelam, fıkıh ve ilmihal kitaplarını okumayı tavsiye etmiyor. Diyanet işleri başkanlığının yayınladığı Mısırlı Reşid Rıza’nın 1974 tarih ve 157 sayılı (İslamda Birlik ve Fıkıh Mezhepleri) kitabı da, okuyanları büsbütün şaşırttı. Bu kitabın birçok yerinde, mesela altıncı konuşmasında diyor ki:

(Müctehid imamlarını Peygamberler “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kadar yükselttiler. Hatta,Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hadisine uymayan bir müctehidin sözünü tercih edip, hadisi bıraktılar.Bu hadisin nesh edilmiş olması veya imamımızın nezdinde başka bir hadisin bulunması muhtemeldir dediler.

Bu taklitçiler, hükmde hata etmesi veya bilmemesi câiz olan kimselerin sözü ile amel edip de, hatadan beri olan Peygamberin hadisini terketmekle, müctehidleri taklitten de ayrılmış oluyorlar. Kurandan bile ayrılmış oluyorlar.Müctehid imamdan başka kimse Kuranı anlayamaz diyorlar. Fıkıhcıların ve diğer taklitçilerin bu gibi sözleri, yahudilerden ve hıristiyanlardan intikal ettiğini gösteriyor. Halbuki Kuranı ve hadisi anlamak, fıkıhcıların yazdığı kitapları anlamaktan daha kolaydır. Arapça kelime ve üslubları hazm edenler,Kuranı ve hadisi anlamak için zorluk çekmezler. Allahü teâlânın kendi dinini açıkça anlatmaya kâdir olduğunu kim inkâr eder?Resûlullahın Allah’ın muradını herkesten iyi anladığını ve anlatmaya başkalarından daha muktedir olduğunu kim inkâr edebilir?Hz. Peygamberin açıklamaları ümmete kâfi değildir demek, Onun tebliğ vazifesini tam olarak ifa edemediğini söylemeye varır. İnsanların çoğu, Kurân-ı Kerîmi ve sünneti anlayamasalardı, Cenâb-ı Hak, o kitap ve sünnetteki hükümler ile bütün insanları mükellef kılmazdı. İnsan, inandığı şeyleri, delilleri ile bilmelidir. Cenâb-ı Hak taklitçiliği takbih etmiştir. Baba ve dedelerini taklit etmelerinin mazur görülmiyeceğini açıklamıştır. Âyetler gösteriyor ki taklit Allah katında asla makbul değildir. Dinin füru kısmını delillerinden anlamak, îman kısmını anlamaktan daha kolaydır. Güç olanı teklif edince, güç olmayanla nasıl mükellef kılmaz?Bazı nâdir hadiselerin hükmünü çıkarmak güç olur ise de, bunları bilmemek ve yapmamak özür sayılır. Fıkıhcılar, kendiliklerinden bir takım meseleler icad ettiler.Bunlar için hükümler ihtas ettiler. Bunlara, rey, kıyas-ı celi, kıyas-ı hafi gibi şeyleri delil getirmeye kalkıştılar. Bunlar, akıl yolu ile bilgi edinmek mümkün olmayan ibâdetler sahasına da taşırıldı. Böylece dini genişleterek, birkaç katına çıkardılar. Müslümanları külfete soktular.Ben kıyası inkâr etmiyorum. İbadet sahasında kıyas yoktur diyorum. İman ve ibâdetler, hazret-i Peygamber zamanında tamamlandı. Kimse, bunlara bir şey ilave edemez. Müctehid imamlar, insanları taklitten men’etmiş, takliti haram kılmışlardır.) diyor.

Mezhepsiz Reşid Rızanın (İslamda Birlik ve Fıkıh Mezhepleri) kitabından özetlediğimiz yukarıdaki yazılar, mezhepsizlerin bütün kitapları gibi, müslümanların dört mezhep imâminı taklit etmelerini men’ediyor. Herkesin tefsir ve hadis öğrenmesini emrediyor. Buna ne dersiniz?

Cevap: Mezhepsizlerin yazıları dikkat ile okunursa, sapık düşüncelerini ve bölücü görüşlerini, çürük mantık zincirleri ile ve yaldızlı kelimelerle süsliyerek müslümanları aldatmaya çalıştıkları hemen görülür. Câhiller, bu yazıları mantık, akıl çerçevesinde, ilme dayanıyor sanarak inanır, arkalarına takılırlar ise de, ilim ve keskin görüş sahipleri, asla bunların tuzaklarına düşmez.

Müslümanları sonsuz felakete sürükliyen mezhepsizlik tehlikesine karşı gençleri uyarmak için İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, 14 asırdan beri binlerce kıymetli kitap yazmışlardır. Yukarıdaki suale cevap olmak üzere, Yusuf Nebhaninin (Huccet-ullahi alel-âlemin) kitabının 771. sayfasından başlayarak, bir miktar tercüme etmeyi uygun gördük:

Kurân-ı Kerîmden ahkâm çıkarmak, herkesin yapabileceği şey değildir. Müctehid imamlar bile Kurân-ı Kerîmdeki ahkamın hepsini çıkaramayacakları için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmdeki ahkamı, hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Kurân-ı Kerîmi, ancak Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” açıkladığı gibi, hadis-i şerifleri de, yalnız Ashâb-ı kirâm ve müctehid imamlar anlayabilmişler ve açıklamışlardır.

Bunu anlayabilmeleri için, Allahü teâlâ, müctehid imamlara akli ve nakli ilimleri ve idrâk kuvveti ve keskin zihin ve ziyâde akıl ve daha nice üstünlükler ihsan eylemiştir. Bu üstünlüklerin başında, takvâ gelmektedir. Bundan sonra, kalplerindeki nur-u ilâhî gelmektedir. Müctehid imamlarımız, bu üstünlükler yardımı ile Allahü teâlânın ve Resûlullahın kelamlarından onların muradlarını anlamışlar, anlayamadıklarını (Kıyas) ile bildirmişlerdir. Dört mezhep imâminın her biri, kendi reyi ile konuşmadığını bildirmiş ve talebelerine (sahih hadise rastlarsanız, benim sözümü bırakın. Resûlullahın hadisine uyun!) demiştir. Mezhep imamlarımız, bu sözü, kendileri gibi müctehid olan derin âlimlere söylemişlerdir. Bu âlimler, dört mezhebin delillerini bilen, tercih ehli olanlardır. Müctehid olan bu âlimler, mezhep imâminın ictihadının delili ile yeni öğrenilen sahih hadisin senetlerini, ravilerini ve hangisinin sonra varid olduğunu ve daha birçok şartları inceliyerek hangisinin tercih edileceğini anlarlar. Yahut müctehid imâm, bir meseleye delil olacak hadis-i şerif kendisine ulaşmadığı için, kıyas yaparak hüküm eylemiştir. Talebeleri bu meseleye senet olacak hadis-i şerifi öğrenerek, başka türlü hüküm vermişlerdir. Fakat talebeleri böyle ictihad yaparken, mezhep imâminın kaidelerinden dışarı çıkmazlar. Daha sonra gelen müctehid müftüler de, böyle fetva vermişlerdir. Bütün bu yazılanlardan anlaşılıyor ki dört mezhep imamlarını ve bunların mezheplerinde yetişmiş olan müctehidleri taklit eden müslümanlar, Allahü teâlânın ve Resûlünün hükümlerine tâbi olmaktadırlar. Bu müctehidler,Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden başkalarının anlayamayacağı hükümleri anlamışlar, anladıklarını bildirmişlerdir. Müslümanlar da, onların kitap ve sünnetten anlayıp bildirdiklerini taklit etmişlerdir. Çünkü, Nahl sûresi 43. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bilmiyor iseniz, bilenlerden sorunuz!) buyuruldu.

Bu âyet-i kerime, herkesin Kitabı ve Sünneti doğru anlayamayacağını, anlayamayanların da bulunacağını göstermektedir. Anlayamayanların, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden anlamaya çalışmalarını değil, anlamış olanlardan sorup öğrenmelerini emretmektedir. Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin mânâlarını herkes doğru anlayabilseydi 72 sapık fırka meydana çıkmazdı. Bu fırkaları çıkaranların hepsi de derin âlim idi. Fakat hiçbiri, Nassların, yani, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin mânâlarını doğru anlayamadı. Yanlış anlayarak, doğru yoldan ayrıldılar. Milyonlarca müslümanın felakete sürüklenmelerine de sebep oldular. Nasslardan yanlış mânâlar çıkarmakta, bâzıları o kadar taşkınlık yaptılar ki doğru yoldaki müslümanlara kâfir, müşrik diyecek kadar sapıttılar.Türkçeye tercüme ederek, el altından yurdumuza sokulan (Keşif-üş-şübühat) ismindeki vehhâbî kitabında, Ehl-i sünnet îtikadında olan müslümanları öldürmek ve mallarını yağma etmek mubahtır denilmektedir.

Allahü teâlâ, mezhep imamlarının ictihad etmelerini ve mezheplerini kurmalarını ve bütün müslümanların bu mezhepler üzerinde toplanmalarını, yalnız sevgili Peygamberinin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmetine ihsan etmiştir. Cenâb-ı Hak, bir yandan îtikat imamlarını yaratarak, sapıkların, zındıkların, mülhidlerin ve insan şeytanlarının îtikat ve îman bilgilerini bozmalarına mâni olduğu gibi, mezhep imamlarını da yaratarak, dinini bozulmaktan korumuştur. Hıristiyanlıkta ve yahudilikte bu nimet olmadığı için, dinleri bozulmuş, oyuncak haline gelmiştir.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtından dörtyüz sene sonra, ictihad edebilecek derin âlim kalmadığını İslam âlimleri söz birliği ile bildirdiler. Şimdi, ictihad etmeli diyen kimsenin akıl hastası veya din cahili olduğu anlaşılır.Büyük âlim Celâleddîn-i Süyuti “rahime-hullahü teâlâ”, ictihad derecesine yükselmiş olduğunu söylemişti. Zamanındaki âlimler kendisine bir sual sorup, buna iki çeşit cevap verilmiş olduğunu, bunlardan hangisinin daha sağlam olduğunu bildirmesini söylediler. Cevap veremedi. İşinin çok olduğundan, buna vakit ayıramayacağını bildirdi. Halbuki kendisinden istenilen şey, fetvada ictihad yapması idi. Bu ise, ictihad derecelerinin en aşağısıdır. İmâm-ı Süyuti gibi derin bir âlim, fetvada ictihattan kaçınınca, müslümanları mutlak ictihad yapmaya sürükliyenlere deli veya din cahili denilmez de, ne denir? İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ”, kendi zamanında müctehid bulunmadığını, (İhya-ül-ulum) kitabında bildirmiştir.

Müctehid olmayan bir müslüman, bir sahih hadis öğrenip, mezhebi imâminın buna uymayan hükmünü yapmak kendine ağır gelirse, bu müslümanın, dört mezhep arasında, bu hadise uygun ictihad etmiş olan müctehidi arayıp bulması ve bu işini onun mezhebine göre yapması lâzımdır.Büyük âlim İmâm-ı Nevevî “rahime-hullahü teâlâ” (Ravdat-üt-talibin) kitabında bunu uzun açıklamaktadır. Çünkü, ictihad derecesine yükselmemiş olanların Kitaptan ve Sünnetten ahkâm çıkarmaları câiz değildir. Şimdi, bazı câhiller, kendilerinin mutlak ictihad derecesine yükseldiklerini, Nasslardan, yani Kitaptan ve Sünnetten ahkâm çıkarabileceklerini ve dört mezhepten birini taklit etmeye ihtiyaçları kalmadığını söylüyorlar. Senelerden beri taklit etmiş oldukları mezhebi terkediyorlar.Bozuk düşünceleri ile mezhepleri çürütmeye kalkışıyorlar. Bizim gibi olan din adamlarının reylerine uyamayız gibi cahilce, ahmakça şeyler söylüyorlar. Şeytanın vesvesesi ve nefslerinin tahriki ile üstünlük iddia ediyorlar. Böyle sözleri ile üstünlüklerini değil, ahmaklıklarını ve alçaklıklarını ortaya koymuş olduklarını anlayamıyorlar. Bunlar arasında, herkes tefsir okumalı, tefsirden ve Buhârîden ahkâm çıkarmalıdır diyen ve yazan cahilleri ve sapıkları da görmekteyiz.Sakın müslüman kardeşim! Böyle ahmaklar ile arkadaşlık etmekten, bunları din adamı sanmaktan ve uydurma kitaplarını okumaktan çok sakın! İmâminın mezhebine sımsıkı sarıl! Dört mezhepten dilediğini ve beğendiğini seçebilirsin. Fakat, mezheplerin kolaylıklarını araştırmak, yani mezhepleri (Telfik) etmek câiz değildir. [(Telfik) demek, mezheplerin kolaylıklarını toplıyarak yapılan bir işin bu mezheplerden hiçbirine uymaması demektir.Bir işi yaparken dört mezhepten birine uyduktan sonra, yani bu iş, bu mezhebe göre sahih olduktan sonra, ayrıca diğer üç mezhepte de sahih ve makbul olması için gerekli şeylere de, mümkün olduğu kadar uyulursa, buna (Takvâ) denir ki çok sevap olur.]

Hadis-i şerifleri okuyup iyi anlayabilen bir müslümanın, önce kendi mezhebinin delilleri olan hadisleri öğrenmesi, sonra bu hadislerin methettiği işleri yapıp, yasak ettiği işlerden sakınması, din-i İslâmın büyüklüğünü, kıymetini ve Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” isimlerinin ve sıfatlarının kemâlâtını ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatını ve faziletlerini ve mucizelerini ve dünyanın, ahiretin, Cennetin ve Cehennemin hallerini ve melekleri, cinleri ve geçmiş ümmetleri ve Peygamberleri ve kitaplarını ve Kurân-ı Kerîmin ve Resûlullahın üstünlüklerini ve Onun Alinin ve Ashâbının “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hallerini ve kıyamet alâmetlerini ve daha nice dünya ve ahiret bilgilerini öğrenmesi lâzımdır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şeriflerinde dünya ve ahiretin bütün bilgileri toplanmıştır.

Bu yazdıklarımız anlaşılınca, müctehidlerin hadis-i şeriflerden çıkardıkları din hükümlerinin faydası olmaz diyen kimsenin ne kadar câhil olduğu ortaya çıkar. Hadis-i şeriflerin bildirdikleri sayısız ilimler arasında, ibâdetleri ve muamelatı bildiren hadis-i şerifler pek az kalmaktadır. Bazı âlimlere göre beşyüz kadardır. [Tekrar edilmiş olanları da katılırsa, üçbini geçmez.] Bu kadar az hadis-i şerif arasından sahih bir hadisi, dört mezhep imâmindan hiçbirinin işitmemiş olması düşünülemez.Sahih hadisleri dört mezhep imâmindan en az birisi delil olarak almıştır.Kendi mezhebindeki bir işin, sahih olan bir hadis-i şerife uygun olmadığını gören bir müslümanın, bu hadis-i şerife göre ictihad etmiş olan başka bir mezhebe uyarak bu işi yapması lâzımdır.Kendi mezhebinin imamı da belki bu hadis-i şerifi işitmiş, fakat daha sahih olduğunu anladığı veya daha sonra olup birincisini nesh eden başka bir hadis-i şerife uyarak veya müctehidlerin bileceği başka sebeplerden dolayı, bu hadisi delil olarak almamıştır.Bir hadisin sahih olduğunu anlayan bir müslümanın, mezhebinin bu hadis-i şerife uymayan hükmünü bırakıp, bu hadise uyması güzel olur ise de, bu kimse için, bu hadisten hüküm çıkarmış olan başka mezhebi taklit etmesi lâzımdır. Çünkü, o mezhebin imamı, ahkâmin delillerinden onun bilmediklerini bilerek, o hadis ile amel etmeye mâni bir şey bulunmadığını anlamıştır. Bununla beraber, bu işi kendi mezhebine uyarak yapması da câizdir. Çünkü mezhebinin imâminın öyle ictihad etmesi, muhakkak sağlam bir delile dayanmıştır.Mukallidin bu delili bilmemesini İslamiyet özür saymaktadır. Çünkü, dört mezhep imamlarının hiçbiri, ictihad ederken,Kitaptan ve Sünnetten ayrılmamışlardır. Bunların mezhepleri, Kitabın ve Sünnetin açıklamalarıdır.Kitabın ve Sünnetin mânâlarını ve hükümlerini müslümanlara açıklamışlardır. Onların anlayabilecekleri şekilde anlatmışlar, kitaplara geçirmişlerdir. Mezhep imamlarının “rahime-hümullahü teâlâ” bu işleri, İslam dinine o kadar muazzam bir hizmettir ki Allahü teâlâ kendilerine yardım etmeseydi, bunu yapmaya insan gücü yetişemezdi. Bu mezhepler, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hak Peygamber olduğunu ve İslam dininin sahih olduğunu bildiren en kuvvetli vesikalardan biridir.

Din imamlarımızın ictihadlarında birbirlerinden ayrılmaları, yalnız füru-i din, yani fıkıh meselelerindedir. Usul-i dinde, yani îtikat ve îman bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktur. Dinde zaruri bilinen ve delilleri tevatür ile bildirilmiş hadis-i şeriflerden alınan füru bilgilerinde de, ayrılıkları yoktur. Füru-i din bilgilerinin bazısında ayrılmışlardır. Bunların, delillerinin kuvvetlerini anlamadaki ayrılıkları, buna sebep olmuştur. Bu ufak ayrılıkları da, bu ümmete rahmettir.Müslümanların, diledikleri, kolaylarına gelen mezhebe uymaları câizdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu ayrılığı müjde olarak bildirmiş ve bildirdiği gibi olmuştur.

Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan îtikat bilgilerinde, yani inanılacak şeylerde ve fıkıh bilgilerinde ictihad etmek câiz değildir.Dalâlete, sapıklığa yol açar.Büyük günah olur. Îtikad bilgilerinde doğru olan tek yol vardır. Bu da, (Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebidir. Hadis-i şerifte, rahmet olduğu bildirilen ayrılık, füruda, yani ahkamda olan ayrılıktır.

Dört mezhebin ameldeki hükümlerinin ayrıldıkları bir meselede, içlerinden yalnız birinin hükmü doğrudur. Bu doğru hükmü taklit edenlere iki sevap, doğru olmayan hükümleri taklit edenlere bir sevap vardır.Mezheplerin rahmet olması, bir mezhebi bırakıp başka mezhebin ameldeki hükmünü taklit etmenin câiz olacağını göstermektedir. Fakat, dört mezhepten başka, Ehl-i sünnetten olan mezhepleri ve hatta Ashâb-ı kirâmı taklit etmek câiz değildir. Çünkü, onların mezhepleri kitaplara geçmemiş, unutulmuştur. Bilinen dört mezhepten başkasını taklit etmek imkanı kalmamıştır. Ashâb-ı kirâmı taklit etmek câiz olmadığını İslam âlimlerinin söz birliği ile bildirdiklerini, İmâm-ı Ebû Bekr-i Razi “rahime-hullahü teâlâ”da, haber vermektedir. Mezheplerin ve müctehidlerin ve bilhassa dört mezhep imâminın üstünlüklerini ve mezheplerinin Kitaptan ve Sünnetten dışarı çıkmadıklarını ve icmâ ile kıyas ile bildirdikleri hükümlerin kendi reyleri olmayıp, Kitaptan ve Sünnetten alınmış olduklarını iyi anlamak isteyenlere, İmâm-ı Abdülvehhab-ı Şaraninin “rahime-hullahü teâlâ” (Mîzan-ül-Kübrâ) ve (Mîzan-ül-hıdriye) kitaplarını okumalarını tavsiye ederiz. (Huccetullahi alel’âlemin) kitabından tercüme burada tamam oldu. Yukarıdaki yazıların hepsi, Arabî aslından tercüme edilmiştir.Bütün yayınlarımızda olduğu gibi, burada da, başka kitaplardan aldığımız ilaveler köşeli parantez içine alınmış, böylece ilavelerimizin kitabın yazıları ile karıştırılmaması sağlanmıştır. (Huccetullahi alel’âlemin) kitabından yukarıdaki yazıların Arabî aslı, 1974 senesinde, ofset yolu ile İstanbul’da bastırılmıştır.

(Kurân-ı Kerîmde din âlimleri denmez) sözü doğru değildir. Çeşitli âyet-i kerimeler, âlimleri ve ilmi övmektedir. Abdülgani Nablüsi hazretleri Hadika kitabında buyuruyor ki:

Enbiyâ sûresi, 7. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bilmediklerinizi, zikir sahiplerinden sorunuz!) buyuruldu. Zikir, ilim demektir. Bu âyet-i kerime, bilmeyenlerin, âlimleri bulup onlardan sorup, öğrenmelerini emretmektedir. Âli-i İmrân sûresi 7. âyetinde meâlen, (Müteşâbih ayetlerin mânâlarını ancak ilim sahipleri anlar) ve 18. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ilim sahipleri anlar ve bildirirler) ve Kasas sûresi 81. âyetinde meâlen, (İlim sahipleri, onlara, size yazıklar olsun! İman edip, amel-i sâlih işliyenlere Allahü teâlânın vereceği sevaplar, dünya nimetlerinden daha iyidir dediler) ve Rum sûresinin 56. âyetinde meâlen, (İlim ve îman sahipleri, dünyada iken inkâr ettiğiniz kıyamet günü, işte bu gündür diyeceklerdir) ve İsra sûresi 108. âyetinde meâlen, (İlim sahipleri, Kurân-ı Kerîmi işitince secde ederler ve sâhibimizde hiçbir kusur yoktur. O, verdiği sözden dönmez derler) ve Hac sûresi 54. âyetinde meâlen, (İlim sahipleri, Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğunu anlar) ve Ankebût sûresi 50. âyetinde meâlen, (Kurân-ı Kerîm, ilim sahiplerinin kalplerinde yerleşmiştir) ve Sebe sûresi 6. âyetinde meâlen, (İlim sahipleri, Kurân-ı Kerîmin Allah kelamı olduğunu ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturduğunu bilirler) ve Mücadele sûresi 11. âyetinde meâlen, (İlim sahiplerine Cennette yüksek dereceler verilecektir) ve Fatır sûresi 27. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan ancak ilim sahipleri korkar) ve Hucurat sûresi 14. âyetinde meâlen, (En kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır) buyurulmuştur.

Hadika’nın 365. sayfasındaki hadis-i şeriflerde, (Allahü teâlâ ve melekler ve her canlı, insanlara iyilik öğretene duâ ederler) ve (Kıyamet günü önce Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehitler, şefaat edeceklerdir) ve (Ey insanlar, biliniz ki ilim alimden işiterek öğrenilir), (İlim öğreniniz! İlim öğrenmek ibâdettir. İlim öğretene ve öğrenene cihat sevâbı vardır. İlm öğretmek, sadaka vermek gibidir. Alimden ilim öğrenmek, teheccüd namazı kılmak gibidir) buyuruldu. (Hülâsa) fetva kitabının sâhibi Tâhir Buhârî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki: (Fıkıh kitabı okumak, geceleri namaz kılmaktan daha sevaptır). Çünkü, farzları, haramları, [âlimlerden veya yazmış oldukları] kitaplardan öğrenmek farzdır. Kendisi yapmak ve başkalarına öğretmek için fıkıh kitapları okumak, tesbîh namazı kılmaktan daha sevaptır. Hadis-i şeriflerde, (İlim öğrenmek, bütün nâfile ibâdetlerden daha sevaptır. Çünkü, kendine de, öğreteceği kimselere de faydası vardır) ve (Başkalarına öğretmek için öğrenen kimseye, Sıddîklar sevâbı verilir) buyuruldu. İslam bilgileri, ancak üstattan ve kitaptan öğrenilir. İslam kitaplarına ve rehbere lüzum yoktur diyenler, yalancıdır, zındıktır. Müslümanları aldatmakta, felakete sürüklemektedir. Din kitaplarındaki bilgiler,Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden çıkarılmıştır. (Hadika) dan tercüme, tamam oldu.

Allahü teâlâ, Resûlünü, Kurân-ı Kerîmi tebliğ etmek, öğretmek için gönderdi.Ashâb-ı kirâm, Kurân-ı Kerîmdeki bilgileri Resûlullahtan öğrendiler. Din âlimleri de, Ashâb-ı kirâmdan öğrendiler. Bütün müslümanlar da, din âlimlerinden ve bunların kitaplarından öğrendiler. Hadis-i şeriflerde (İlm hazinedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir) ve (İlm öğreniniz ve öğretiniz!) ve (Her şeyin kaynağı vardır.Takvânın kaynağı, ariflerin kalpleridir) ve (İlm öğretmek günahlara kefarettir) buyuruldu.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh” Mektûbât adındaki kitabının 1. cildi, 193. mektubunda buyuruyor ki:

Mükellef olan, yani akıl ve baliğ olan kimsenin, önce, imanını, îtikadını düzeltmesi lâzımdır. Yani Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevap versin! Âmin. Kıyamette Cehennem azabından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. [Onların yolundan gidenlere (Sünnî) denir.] Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâbının “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kitaptan, yani Kurân-ı Kerîmden ve Sünnetten, yani hadis-i şeriflerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan, yalnız bu büyük âlimlerin, Kitaptan ve Sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünkü, her bidat sâhibi, yani her reformcu ve her (sapık) ve mezhepsiz kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile Kitaptan ve Sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini gölgelemeye, küçültmeye kalkışıyor. Demek ki Kitaptan ve Sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.

Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin bildirdiği doğru îtikadı açıklamak için, büyük âlim Türpüşti hazretlerinin fârisî (El-mutemed) kitabı çok kıymetlidir ve açık yazılmıştır. Kolayca anlaşılabilir. Fadlullah bin Hasan Türpüşti, Hanefi fıkıh âlimlerindendir. [m. 1263] senesinde vefât etti.]

Akâidi, yani inanılacak bilgileri düzelttikten sonra, (Helal), (Haram), (Farz), (Vâcib), (Sünnet), (Mendub) ve (Mekruh) olan şeyleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları fıkıh kitaplarından öğrenmek ve bunlara uymak lâzımdır. Bu âlimlerin üstünlüklerini anlayamamış olan câhillerin çıkardıkları sapık kitapları okumamalıdır. Allah korusun! Îtikad edilecek şeylerde Ehl-i sünnet mezhebine uymayan inanışı olan müslümanlar, ahirette Cehenneme girmekten kurtulamaz. İmanı doğru olanın ibâdetinde gevşeklik olursa, tövbe etmese bile affedilebilir. Affedilmese bile azap çektikten sonra, Cehennemden kurtulur. İşin başı, îtikadı düzeltmektir.Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kaddesallahü teâlâ sirrehul’aziz” buyurdu ki: (Bütün keşfleri, kerâmetleri bana verseler, fakat, Ehl-i sünnet velcemaat îtikadını vermeseler, kendimi harab bilirim. Keşif ve kerâmetim olmasa ve kabahatim çok olsa, fakat Ehl-i sünnet vel cemaat îtikadını ihsan eyleseler, hiç üzülmem).

Bugün, Hindistan’da müslümanlar kimsesiz kaldı.Din düşmanları her taraftan saldırıyor.Bugün, İslama hizmet için bir lira vermek, başka zaman verilen binlerce liradan daha çok sevaptır. İslama yapılacak en büyük hizmet, Ehl-i sünnet kitaplarını, îman ve İslam kitaplarını alıp, köylere, gençlere dağıtmakla olur.Hangi talihli, bahtiyar kimseye bu hizmeti nasip ederlerse, çok sevinsin. Çok şükretsin. İslama hizmet etmek her zaman sevaptır. Fakat, İslamın zayıf olduğu, yalanlarla, iftirâlarla, müslümanlık yok edilmeye çalışıldığı bu zamanda, Ehl-i sünnet îtikadını yaymaya çalışmak, katkat daha çok sevaptır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâmına karşı buyurdu ki (Siz öyle bir zamanda geldiniz ki Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından 10’da 9’una uyup, onda birine uymazsanız, helak olursunuz. Azap görürsünüz! Sizden sonra, öyle bir zaman gelecek ki o zaman, emirlerin ve yasakların yalnız onda birine uyan kurtulacaktır). [(Mişkat-ül-mesabih) C. 1- 179. sayfada ve Tirmizi, Kitab-ül-fiten 79. sırada mevcuttur.] Bu hadis-i şerifte bildirilen zaman, işte bu zamandır.Kâfirlerle cihat etmek, müslümanlara saldıranları tanımak, onları sevmemek lâzımdır. [Güç kullanarak yapılan cihatı hükümet yapar. Devletin ordusu yapar. Müslümanların böyle cihatı yapması, asker olarak, hükümetin verdiği vazifeyi yapmakla olur. Cihat-ı kavlinin cihat-ı katliden, yani söz ve yazı ile olan cihatın, kuvvet kullanarak yapılan cihatdan daha faydalı olduğu, 65. mektupta da yazılıdır.]

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını, sözlerini yaymak için, kerâmet sâhibi olmak, âlim olmak şart değildir. Her müslümanın bunu yapmak için uğraşması lâzımdır. Fırsatı kaçırmamalıdır. Kıyamette her müslümana, bunu soracaklar, İslama niçin hizmet etmedin diyeceklerdir. İlmihal kitaplarını yaymak için uğraşmayanlara, din bilgilerini yayan kurumlara, kimselere yardım etmeyenlere, çok azap yapılacaktır. Özür, bahane, kabul edilmiyecektir. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, insanların en üstünleri, en kıymetlileri iken, hiç rahat oturmadı. Allahü teâlânın dinini, saadet-i ebediyye yolunu yaymak için, gece gündüz uğraştılar. Mucize isteyenlere de, (Mucizeyi Allahü teâlâ yaratır. Benim vazifem, Allahü teâlânın dinini bildirmektir) buyururlardı. Bu yolda çalışırlarken, Allahü teâlâ da, bunlara yardım eder, mucize yaratırdı. Bizim de, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarını, sözlerini yaymamız ve kâfirlerin, düşmanların, müslümanlara iftirâ ve eziyet edenlerin, kötü, alçak, yalancı olduklarını, gençlere, dostlara bildirmemiz lâzımdır. [Bunları bildirmek, gıybet olmaz. Emr-i mâ’rûf olur.] Bu yolda malı ile kuvveti ile mesleği ile çalışmayanlar, azaptan kurtulamayacaklardır. Bu yolda çalışırken, sıkıntı, işkence çekmeyi büyük saadet, büyük kazanç bilmelidir. Peygamberler “aleyhimüssalavât”, Allahü teâlânın emirlerini bildirirken, câhillerin, soysuzların hücumlarına uğrardı. Çok sıkıntı çekerlerdi. O büyüklerin en üstünü, seçilmişi, Allahü teâlânın sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâm, (Benim çektiğim eziyet gibi, hiçbir Peygamber eziyet görmedi) buyurdu. (Mektûbât) dan tercüme tamam oldu.

[Her müslümanın, Ehl-i sünnet îtikadını öğrenmesi ve sözü geçenlere öğretmesi lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerini bildiren kitapları ve gazeteleri bulup, almalı, bunları, gençlere tanıdıklara göndermeli. Okumaları için çalışmalıdır. İslam düşmanlarının iç yüzlerini açıklıyan kitapları da yaymalıdır].

Yer yüzünde bulunan bütün müslümanlara doğru yolu gösteren ve Muhammed aleyhisselâmın dinini, değişmeden, bozulmadan öğrenmemize rehber olan (Ehl-i sünnet âlimleri) , dört mezhebin ictihad derecesine yükselmiş olan âlimleridir. Bunların en büyükleri, dört büyük Zât olup birincileri, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Numan bin Sâbit dir “rahime-hullahü teâlâ”. İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. Ehl-i sünnetin reisidir. Hicretin [80] senesinde Kufede tevellüd, 150 [m. 767] senesinde Bağdatta şehit edildi.

İkincisi, İmâm-ı Mâlik bin Enes “rahime-hullahü teâlâ”, çok büyük alimdir. Hicretin 90 senesinde Medinede tevellüd, 179 [m. 795] de orada vefât ettiği, 89 sene yaşadığı İbni Âbidinde yazılıdır. Dedesi, Mâlik bin Ebû Amirdir.

Üçüncüsü, İmâm-ı Muhammed bin İdris Şâfiî “rahime-hullahü teâlâ” olup İslam âlimlerinin gözbebeğidir. [150] senesinde, Filistin’de, Gazze’de tevellüd, 204 [m. 820] de Mısırda vefât etti.

Dördüncüsü, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü teâlâ” olup [164] senesinde Bağdatta tevellüd, 241 [m. 855] de orada vefât etti. İslam binasının temel direğidir “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”.

Bugün, bu dört imamdan birine uymayan bir kimse, büyük tehlikededir. Doğru yoldan sapmıştır. Bunlardan başka Ehl-i sünnet âlimleri çok vardı. Onların da doğru mezhepleri vardı. Fakat, zamanla, mezhepleri unutuldu. Kitaplara geçirilemedi. Mesela (Fükaha-i seb’a) denilen, Medinedeki yedi büyük âlim ve Ömer bin Abdülaziz, Süfyan bin Uyeyne , İshak bin Raheveyh, Davud-i Tai, Âmir bin Şerahil-i Şabi, Leys bin Sad, Ameş, Muhammed bin Cerir Taberi, Süfyan-ı Sevri ve Abdurrahmân Evzai “rahimehümullahü teâlâ” bunlardandır.

Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, hak üzere, hidayet yıldızları idi. Herhangi birisi, bütün dünyayı doğru yola getirmeye kâfi idi. Müctehid idiler. Hepsi kendi mezhebinde idi. Çoğunun mezhepleri birbirlerine benzerdi. Fakat, mezhepleri toplanmamış, kitaplara yazılmamış olduğundan, onlara uymamız mümkün değildir. Dört imâmin mezheplerini, yani inanılacak ve yapılacak şeylerde bildirdiklerini, kendileri ve talebeleri topladı, açıkladı. Kitaplara yazıldı. Bugün, her müslümanın, adı geçen dört imamdan birinin mezhebinde bulunması, bu mezhebe göre yaşaması ve ibâdet etmesi lâzımdır. [Bu dört mezhepten birine uymak istemeyen kimse, (Ehl-i sünnet) değildir. Başlangıç kısmında ikinci sayfaya bakınız!]

Bu dört imâmin talebelerinden ikisi, îman bilgilerini yaymakta çok yükseldi. Böylece, îtikatta, imanda mezhep iki oldu. Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uygun doğru îman, yalnız bu ikisinin bildirdiği imandır. Fırka-i nâciye olan Ehl-i sünnetin îman bilgilerini yer yüzüne yayan, bu ikisidir. Birisi Ebül-Hasan Eş’arî “rahime-hullahü teâlâ” olup hicretin [266] senesinde Basrada tevellüd, 330 [m. 941] da Bağdatta vefât etti. İkincisi, Ebû Mensur-i Mâtürîdî “rahime-hullahü teâlâ” olup 333 [m. 944] senesinde Semerkantta vefât etti. Her müslümanın îtikatta, bu iki büyük imamdan birine uyması lâzımdır.

Evliyânın tarikleri haktır. İslamiyetten kıl kadar ayrılıkları yoktur. [Dini, dünya kazançlarına vesile eden, mal, mevki elde etmek için velî, mürşid ve din adamı olarak ortaya çıkan yalancılar, sapıklar her asırda vardı. Bugün de, her meslekte, her sanatta ve her vazifede kötü kimseler de bulunmaktadır. Kazançlarını, zevklerini başkalarının zararlarında arıyanları görerek, bunların karışmış oldukları vazifelilerin ve mesleklerin hepsini lekelemek, haksızlık ve cahillik olur. Bozgunculara yardım etmek olur. Bunun için, sapık din adamlarını, câhil ve sahte tarîkatçıları görerek, İslam âlimlerine, tasavvuf ehline ve hizmetleri tarihte şerefli sayfalar doldurmuş olan büyük zatlara dil uzatmamalıdır. Onlara dil uzatanların haksız olduklarını anlamalıdır.] Evliyânın, kerâmetleri vardır. Hepsi haktır, doğrudur. İmâm-ı Yafii buyurdu ki (Gavs-üs-sekaleyn Mevlânâ Abdülkâdir-i Geylânînin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’ aziz” kerâmetleri, ağızdan ağıza o kadar yayılmıştır ki şüphe etmek, inanmamak olamaz. Çünkü her yerde yayılmak, yani [Tevatür], senet yerine geçmektedir).

Namaz kılan bir kimsenin, küfür olan bir şeyi, açık olarak ve zaruretsiz söyleyerek veya kullanarak, kâfir olduğu anlaşılmadıkça, başkalarına uyarak, buna kâfir demek câiz olmaz. Kâfir olarak öldüğü bilinmedikçe lanet edilmez. Kâfire dahi lanet etmek câiz değildir. Bunun için, Yezide lanet etmemek daha iyidir.

5 — İman edilmesi lazım olan altı şeyden beşincisi (Ahiret gününe inanmaktır). Bu zamanın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyametin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği veya dünyadan sonra geldiği içindir. Hadis-i şerifte bildirilen bu gün, bildiğimiz gece gündüz demek değildir. Bir vakit, bir zaman demektir.Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi, zamanını kimse anlayamadı. Fakat, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, birçok alâmetlerini ve başlangıçlarını haber verdi:Hazret-i Mehdi gelecek, Îsâ aleyhisselâm gökten Şama inecek, Deccal çıkacak. Yecüc mecüc denilen kimseler her yeri karıştıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlaksız, namussuz kimseler Emir olacak, Allahü teâlânın emirleri yaptırılmayacak. Haramlar her yerde işlenecek, Yemenden bir ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacaktır.

Günah işleri yapan müslümanlara Fasık denir. Fasıklara ve bütün kâfirlere kabirde azap vardır. Bunlara elbette inanmak lâzımdır. Mevta kabre konunca, bilinmeyen bir hayat ile dirilecek, rahat veya azap görecektir. Münker ve Nekir adındaki iki meleğin, bilinmeyen korkunç insan şeklinde mezara gelip sual soracaklarını hadis-i şerifler açıkça bildirmektedir. Kabir suali, bazı âlimlere göre, bazı akaitten olacak, bazılarına göre ise, bütün akaitten olacaktır. [Bunun için, çocuklarımıza (Rabbin kim? Dinin hangi dindir? Kimin ümmetindensin? Kitabın nedir?Kıblen neresidir? İtikatta ve amelde mezhebin nedir?) suallerinin cevaplarını öğretmeliyiz! Ehl-i sünnet olmayanın doğru cevap veremeyeceği (Tezkire-i Kurtubi) de yazılıdır.] Güzel cevap verenlerin kabri genişliyecek, buraya Cennetten bir pencere açılacaktır. Sabah ve akşam, Cennetteki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir. İyi cevap veremezse, demir tokmaklarla öyle vurulacak ki bağırmasını, insandan ve cinden başka her mahluk işitecektir. Kabir o kadar daralır ki kemiklerini birbirine geçirecek gibi sıkar. Cehennemden bir pencere açılır. Sabah ve akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar, acı azaplar çeker.

Öldükten sonra, yine dirilmeye inanmak lâzımdır. Kemikler, etler çürüyüp toprak ve gaz olduktan sonra, bedenler, tekrar yaratılacak, ruhlar bedenlerine girip, herkes mezardan kalkacaktır. Bunun için, bu zamana, (Kıyamet günü) denir.

[Bitkiler havadan karbon dioksit gazını ve topraktan su ile tuzları, yani toprak maddelerini alıp, bunları birleştiriyorlar. Böylece, organik cisimleri ve Âzamızın yapı taşlarını meydana getiriyorlar.Senelerle uzun süren bir kimyâ reaksiyonunun, (katalizör) kullanarak, saniyeden az bir zamanda hemen oluverdiği, bugün bilinmektedir. İşte bunun gibi, Allahü teâlâ, mezarda, su, karbon dioksit ve toprak maddelerini birleştirerek organik maddeleri ve canlı uzuvları bir ânda yaratacaktır. Böyle dirileceğimizi, Muhbir-i sâdık haber veriyor. Fen ilimleri de, bunun dünyada zaten yapılmakta olduğunu gösteriyor].

Bütün canlılar, (Mahşer) yerinde toplanacak. Her insanın amel defterleri uçarak sâhibine gelecektir. Bunları, yerleri, gökleri, zerreleri, yıldızları yaratan, sonsuz kudret sâhibi olan Allahü teâlâ yapacaktır. Bunların olacağını, Allahü teâlânın Resûlü “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” haber vermiştir. Onun söyledikleri elbette doğrudur. Elbette hepsi olacaktır.

Sâlihlerin, iyilerin defteri sağ tarafından, fasıkların, kötülerin arka veya sol tarafından verilecektir. İyi ve kötü, büyük ve küçük, gizli ve meydanda yapılmış olan her şey defterde yazılı bulunacaktır. (Kirâmen katibin) meleklerinin bilmediği işler bile azanın haber vermesi ile veya Allahü teâlânın bildirmesi ile ortaya çıkarılacak, her şeyden sual ve hesap olunacaktır.Mahşerde, Allahü teâlânın dilediği her gizli şey meydana çıkacaktır.Meleklere, yerlerde, göklerde neler yaptınız? Peygamberlere “salevâtullahi teâlâ ve teslimatühü aleyhim ecma’în”, Allahü teâlânın hükümlerini Onun kullarına nasıl bildirdiniz?Herkese de, Peygamberlere nasıl uydunuz, sizlere bildirilen vazifeleri nasıl yaptınız? Birbiriniz arasında bulunan hakları nasıl gözettiniz diye sorulacaktır. Mahşerde, imanı olup ameli ve ahlakı güzel olanlara mükafat ve ihsanlar olacak, kötü huylu, bozuk amelli olanlara ağır cezalar verilecektir.

Allahü teâlâ, dilediği müminlerin büyük ve küçük bütün günahlarını, fadlı ile ihsanı ile affedecektir. Şirkten, küfürden başka, her günahı, dilerse affedecek, dilerse, adaleti ile küçük günahlar için de azap edecektir.Müşrik ve kâfir olarak öleni hiç affetmiyeceğini bildirmektedir. Kitaplı ve kitapsız kâfirler, yani Muhammed aleyhisselâmın, bütün insanlara Peygamber olduğuna inanmayan, Onun bildirdiği ahkamdan, yani emir ve yasaklardan birisini bile beğenmeyenler, bu hâlde ölürlerse, elbette Cehenneme sokulacak, sonsuz azap çekeceklerdir.

Kıyamet günü, amelleri, işleri ölçmek için, bilmediğimiz bir (Mîzan), bir ölçü aleti, bir terazi vardır. Yer ve gök bir gözüne sığar. Sevap gözü, parlak olup Arşın sağında Cennet tarafındadır. Günah tarafı, karanlık olup Arşın solunda, Cehennem tarafındadır.Dünyada yapılan işler, sözler, düşünceler, bakışlar, orada şekil alarak, iyilikler parlak, kötülükler karanlık ve iğrenç görünüp, bu terazide tartılacaktır. Bu terazi, dünya terazilerine benzemez. Ağır tarafı yukarı kalkar. Hafif tarafı aşağı iner, denildi. Âlimlerin “rahime-hümullahü teâlâ” bir kısmına göre, çeşitli teraziler olacaktır. Birçoğu da, terazilerin kaç tane ve nasıl oldukları dinde açık bildirilmedi. Bunları düşünmemelidir, dedi.

(Sırat köprüsü) vardır. Sırat köprüsü, Allahü teâlânın emri ile Cehennemin üstünde kurulacaktır.Herkese, bu köprüden geçmesi emrolunacaktır. O gün, bütün Peygamberler (ya Rabbi! Selamet ver!) diye yalvaracaklardır. Cennetlik olanlar, köprüden kolayca geçerek, Cennete gideceklerdir. Bunlardan bazısı şimşek gibi, bazısı rüzgar gibi, bazısı koşan at gibi geçecektir.Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskindir. Dünyada İslamiyete uymak da, böyledir. İslamiyete tam uymaya uğraşmak, Sırat köprüsünden geçmek gibidir. Burada, nefs ile mücadele güçlüğüne katlananlar, orada Sıratı kolay ve rahat geçecektir. İslamiyete uymayan, nefslerine düşkün olanlar,Sıratı güç geçecektir. Bunun içindir ki Allahü teâlâ, İslamiyetin gösterdiği doğru yola (Sırat-ı müstakim) adını verdi. Bu isim benzerliği de, İslamiyet yolunda bulunmanın, Sırat köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermektedir. Cehennemlik olanlar,Sırattan geçemeyip, Cehenneme düşeceklerdir.

Peygamberimiz Muhammed Mustafaya “sallallâhü aleyhi ve sellem” mahsus olan (Kevser havuzu) vardır. Büyüklüğü, bir aylık yol gibidir.Suyu sütten daha beyaz, kokusu miskten daha güzeldir. Etrafındaki kadehler, yıldızlardan daha çoktur. Bir içen, Cehennemde olsa bile bir daha susamaz.

(Şefaat) haktır. Tövbesiz ölen müminlerin küçük ve büyük günahlarının affedilmesi için, Peygamberler, Veliler, Sâlihler ve Melekler ve Allahü teâlânın izin verdiği kimseler, şefaat edecek ve kabul edilecektir. [Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim) buyurmuştur.] Mahşerde, şefaat beş türlüdür:

Birincisi, kıyamet günü, mahşer yerinde kalabalıktan, çok uzun beklemekten usanan günahkarlar, feryat ederek, hesabın bir ân önce yapılmasını isteyeceklerdir. Bunun için şefaat olunacaktır.

İkincisi, sualin ve hesabın kolay ve çabuk olması için, şefaat edilecektir.

Üçüncüsü, günahı olan müminlerin, Sırattan Cehenneme düşmemeleri, Cehennem azabından korunmaları için şefaat olunacaktır.

Dördüncüsü, günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkarmak için şefaat olunacaktır.

Beşincisi, Cennette sayısız nimetler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, 8  derecesi vardır. Herkesin derecesi, makâmı, imanının ve amellerinin miktarınca olacaktır. Cennettekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şefaat olunacaktır.

Cennet ve Cehennem şimdi vardır. Cennet, yedi kat göklerin üstündedir. Cehennem, her şeyin altındadır. 8 Cennet, yedi Cehennem vardır. Cennet, yer küresinden ve güneşten ve göklerden daha büyüktür. Cehennem de güneşten büyüktür.

6 — İnanılması lazım olan altı şeyden altıncısı; (kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır). İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsi, Allahü teâlânın takdir etmesi iledir. (Kader), lügatte, bir çokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Çokluk ve büyüklük mânâsına da gelir. Allahü teâlânın, bir şeyin varlığını ezelde dilemesine kader denilmiştir. Kaderin, yani varlığı dilenilen şeyin var olmasına (Kaza) denir. Kaza ve kader kelimeleri, birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kaza demek, ezelden ebede kadar yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazaya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü teâlâ, olacak her şeyi ezelde, sonsuz öncelerde, biliyordu. İşte bu bilgisine (Kaza ve kader) denir. Eski yunan felsefecileri buna (inayet-i ezeliye) dedi. Bütün varlıklar, o kazadan meydana gelmiştir. Ezeldeki ilmine uygun olarak, eşyanın var olmasına da (Kaza ve kader) denir. Kadere îman etmek için iyi bilmeli ve inanmalıdır ki Allahü teâlâ, bir şeyi yaratacağını ezelde irâde etti, diledi ise, az veya daha çok olmaksızın, dilediği gibi var olması lâzımdır. Olmasını dilediği şeylerin var olmaması ve yokluğunu dilediği eşyanın var olması imkansızdır.

Bütün hayvanların, nebatların, cansız varlıkların [katıların, sıvıların, gazların, yıldızların, moleküllerin, atomların, elektronların, elektro-magnetik dalgaların, kısaca her varlığın hareketi, fizik olayları, kimyâ tepkimeleri, çekirdek reaksiyonları, enerji alışverişleri, canlılardaki fizyolojik faaliyetler], her şeyin olup olmaması, kulların iyi ve kötü işleri, dünyada ve ahirette, bunların cezasını görmeleri ve her şey, ezelde, Allahü teâlânın ilminde var idi. Bunların hepsini ezelde biliyordu. Ezelden ebede kadar olacak, eşyayı, özellikleri, hareketleri, olayları, ezelde bildiğine uygun olarak yaratmaktadır. İnsanların iyi ve kötü bütün işlerini, müslüman olmalarını, küfürlerini, istekli ve isteksiz bütün işlerini, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yaratan, yapan yalnız Odur. Sebeplerin meydana getirdiği her şeyi yaratan Odur. (Her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır.)

Mesela, ateş yakıcıdır. Halbuki yakan Allahü teâlâdır. Ateşin, yakmakta hiçbir ilgisi yoktur. Fakat, adeti şöyledir ki bir şeye ateş dokunmadıkça, yakmayı yaratmaz. [Ateş, tutuşma sıcaklığına kadar ısıtmaktan başka bir şey yapmaz. Organik cisimlerin yapısında bulunan karbona, hidrojene, oksijenle birleşmek ilgisi veren, elektron alış-verişlerini sağlayan, ateş değildir. Doğruyu göremeyenler, bunları ateş yapıyor sanır. Yakan, yanma tepkisini yapan, ateş değildir. Oksijen de değildir. Isı da değildir. Elektron alış-verişi de değildir. Yakan, yalnız Allahü teâlâdır. Bunların hepsini, yanmak için sebep olarak yaratmıştır. Bilgisi olmayan kimse, ateş yakıyor sanır. İlk okulu bitiren bir kimse, (ateş yakıyor) sözünü beğenmez. Hava yakıyor der. Orta okulu bitiren de, bunu kabul etmez. Havadaki oksijen yakıyor der. Liseyi bitiren, yakıcılık oksijene mahsus değildir. Her elektron çeken element yakıcıdır der. Üniversiteli ise, madde ile birlikte enerjiyi de hesaba katar. Görülüyor ki ilim ilerledikçe, işin içyüzüne yaklaşılmakta, sebep sanılan şeylerin arkasında, daha nice sebeplerin bulunduğu anlaşılmaktadır. İlmin, fennin en yüksek derecesinde bulunan, hakikatleri tam gören Peygamberler “aleyhimüsselâm” ve O büyüklerin izinde giderek, ilim deryalarından damlalara kavuşan İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bugün yakıcı, yapıcı sanılan şeylerin, âciz, zavallı birer vasıta ve mahluk olduklarını, hakiki yapıcının, yaratıcının sebepler değil, Allahü teâlâ olduğunu bildiriyor.] Yakıcı, Allahü teâlâdır. Ateşsiz de yakar. Fakat, ateş ile yakmak adetidir. Yakmak istemezse, ateş içinde de yakmaz. İbrahim aleyhisselâmı ateşte yakmadı. Onu çok sevdiği için, adetini bozdu. [Nitekim ateşin yakmasını önleyen maddeler de yaratmiştir. Bu maddeleri, kimyâgerler bulmaktadır.]

Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratırdı. Ateşsiz yakardı. Yemeden doyururdu. Tayaresiz uçururdu. Radyosuz, uzaktan duyururdu. Fakat lütfederek, kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri, belli sebeplerle yaratmayı diledi. İşlerini, sebeplerin altına gizledi. Kudretini sebepler altında sakladı. Onun bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışır, o şeye kavuşur. [Lambayı yakmak isteyen, kibrit kullanır. Zeytinyağı çıkarmak isteyen, baskı aleti kullanır. Başı ağrıyan, aspirin kullanır. Cennete gidip, sonsuz nimetlere kavuşmak isteyen, İslamiyete uyar. Kendini tabanca ile vuran ölür. Zehr içen ölür. Terli iken su içen, hasta olur. Günah işliyen, imanını gideren de, Cehenneme gider. Herkes, hangi sebebe başvurursa, o sebebin vasıta kılındığı şeye kavuşur. Müslüman kitaplarını okuyan, müslümanlığı öğrenir, sever, müslüman olur.Dinsizlerin ve mezhepsizlerin arasında yaşıyan, onların sözlerini dinliyen, din cahili olur.Din cahillerinin çoğu kâfir olur. İnsan hangi yerin vasıtasına binerse, oraya gider.]

Hak tecellî eyleyince, her işi asan eder,
Halk eder esbabını, bir lahzada ihsan eder.

Allahü teâlâ, işlerini sebeplerle yaratmamış olsaydı, kimse kimseye muhtaç olmazdı. Herkes, her şeyi Allahü teâlâdan ister, hiçbir şeye başvurmazdı. Böyle olunca, insanlar arasında, Âmir, memur, işçi, sanatkar, talebe, hoca ve nice insanlık bağları kalmaz, dünya ve ahiretin nizamı bozulurdu. Güzel ile çirkin, iyi ile fenâ ve muti ile âsî arasında fark kalmazdı.

Allahü teâlâ dileseydi, adetini başka türlü yapardı. Her şeyi, o adetine göre yaratırdı.Mesela dileseydi, kâfirleri, dünyada zevk ve safasına düşkün olanları, can yakanları, insanları aldatanları Cennete sokardı. İmanı olanları, ibâdet edenleri, iyilik yapanları Cehenneme sokardı. Fakat, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, böyle dilemediğini göstermektedir.

İnsanların her işini, istekli ve isteksiz, bütün hareketlerini yaratan Odur. Kulların, ihtiyârî, yani istekli hareketlerini, işlerini yaratması için, kullarında (İhtiyar) ve (İrade) yaratmış, bu seçme ve dilemelerini, işleri yaratmasına sebep kılmıştır. Bir kul, bir şey yapmayı ihtiyar edince, isteyince, Allahü teâlâ da dilerse, o işi, yaratır.Kul istemez ve dilemez, Allahü teâlâ da dilemezse, o şeyi yaratmaz. O şey, yalnız kulun dilemesi ile de yaratılmaz. O da dilerse yaratır. Kullarının istekli işlerini yaratması, bir şeye ateş değerse, o şeyde yakmayı yaratması, ateş değmezse, yakmayı yaratmaması gibidir. Bıçak değince, kesmeyi yaratmaktadır. Kesen, bıçak değildir, Odur. Bıçağı, kesmek için sebep kılmıştır.Demek ki kulların istekli hareketlerini, onların ihtiyar etmeleri, hareketi tercih etmeleri ve dilemeleri sebebi ile yaratmaktadır. Fakat tabiatteki hareketler, kulların ihtiyar etmelerine bağlı değildir.Bunlar, yalnız Allahü teâlâ dileyince, başka sebeplerle yaratılmaktadır. Her şeyin, güneşlerin, zerrelerin, damlaların, hücrelerin, mikropların, atomların maddelerini, özelliklerini, hareketlerini yaratan yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı yoktur. Ancak, cansız maddelerin hareketleri ile insan ve hayvanların ihtiyârî, istekli hareketleri arasında şu ayrılık vardır ki kullar bir şeyi yapmayı ihtiyar, tercih edince ve dileyince, O da dilerse, kulu harekete geçiriyor ve yaratıyor.Kulun hareket etmesi kulun elinde değildir.Hatta nasıl hareket ettiğinden haberi bile yoktur. [İnsanın her hareketi, nice fizik ve kimyâ olayları ile hâsıl olmaktadır.] Cansızların hareketlerinde (İhtiyar etmek) yoktur. Ateş değdiği zaman, yakmak yaratılması, ateşin yakmayı tercih etmesi ve dilemesi ile değildir.

[Sevdiği, acıdığı kullarının, iyi, faydalı isteklerini, O da ister ve yaratır. Bunların kötü ve zararlı isteklerini, O istemez ve yaratmaz. Bu kullarından hep iyi, faydalı işler hâsıl olur. Bunlar, birçok işlerinin hâsıl olmadığı için üzülürler. Bu işlerin zararlı oldukları için yaratılmadığını düşünmüş, anlamış olsalardı, hiç üzülmezlerdi. Bunun için sevinirler, Allahü teâlâya şükrederlerdi. Allahü teâlâ, insanların ihtiyârî, istekli işlerini, onların kalplerinin ihtiyar ve irâde etmelerinden sonra yaratmayı, ezelde irâde etmiş, böyle olmasını dilemiştir. Ezelde böyle dilemeseydi, istekli hareketlerimizi de, biz istemeden, hep O zorla yaratırdı. İstekli işlerimizi biz istedikten sonra yaratması, ezelde, böyle istemiş olduğu içindir. Demek ki Onun irâdesi hâkim olmaktadır].

Kulların istekli hareketleri, iki şeyden meydana gelmektedir: Birincisi, kulun kalbinin ihtiyar ve irâdesi ve kudreti iledir. Bunun için, kulun hareketlerine (Kesb etmek) denir. Kesb, insanın sıfatıdır. İkincisi, Allahü teâlânın yaratması, var etmesi iledir. Allahü teâlânın emirler, yasaklar, sevaplar ve azaplar yapması, insanda kesb bulunduğu içindir. Saffat sûresinin 96. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allahü teâlâ, sizi yarattı ve işlerinizi yarattı) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, hem insanlarda kesb, yani hareketlerinde kalbinin ihtiyarı ve (İrade-i cüziye) si bulunduğunu göstermektedir. Cebr olmadığını açıkça ispat etmektedir. Bunun için (İnsanın işi) denilmektedir. Mesela, Ali vurdu, kırdı denir. Hem de, her şeyin kaza ve kaderle yaratıldığını belli etmektedir.

Kulun işinin yapılmasında, yaratılmasında, önce bu işi kulun kalbinin ihtiyar ve irâde etmesi lâzımdır. Kul, kudreti dahilinde olan şeyi irâde eder.Bu isteğe ve dilemeye (Kesb) denir. Amidi merhum, bu kesbin, işlerin yaratılmasında sebep olduğunu, tesir ettiğini bildiriyor. Bu kesbin ihtiyârî olan işin yaratılmasına tesiri olmaz demek de zarar vermez. Çünkü, yaratılan iş ile kulun istediği iş, başka değildir. Demek ki kul her istediğini yapamaz. İstemedikleri de var olabilir. Kulun, her istediğini yapması, her istemediğinin olmaması, kulluk değildir. Ulûhiyyete kalkışmaktır. Allahü teâlâ, lütfederek, ihsan ederek, acıyarak, kullarına muhtaç oldukları kadar ve emirlere, yasaklara uyabilecek kadar kuvvet ve kudret, yani enerji vermiştir.Mesela, sıhhati ve parası olan kimse, ömründe bir kere hacca gidebilir. Gökte Ramazan hilalini [ayı] görünce, her sene bir ay oruç tutabilir. Yirmidört saatte, beş vakit farz olan namazı kılabilir.Nisâb miktarı malı, parası olan, bir hicri sene sonra, bunun kırkta bir miktarı altın ve gümüşü ayırıp müslümanlara zekat verebilir. Görülüyor ki insan kendi istekli işlerini, isterse yapar, istemezse, yapmaz. Allahü teâlânın büyüklüğü, buradan da anlaşılmaktadır. Câhil ve ahmak olanlar, kaza, kader bilgilerini anlayamadıkları için, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine inanmaz. Kulların kudret ve ihtiyarlarında şüphe ederler. İnsanı, istekli işlerinde âciz ve mecbur sanırlar. Bazı işlerde kulların ihtiyarı olmadığını görerek, Ehl-i sünnete dil uzatırlar. Bu bozuk sözleri, kendilerinde irâde ve ihtiyar bulunduğunu göstermektedir.

Bir işi yapıp yapmamaya gücü yetmeye (Kudret) denir. Yapmayı veya yapmamayı tercih etmeye, seçmeye (İhtiyar), istemek denir. İhtiyar olunanı yapmayı dilemeye (İrade), dilemek denir. Bir işi kabul etmeye, karşı gelmemeye (Rıza) , beğenmek denir. İşin yapılmasına tesir etmek şartı ile irâde ile kudretin bir araya gelmesine (Halk), yaratmak denir. Tesirli olmayarak bir araya gelmelerine (Kesb) denir. Her ihtiyar edenin, hâlik olması lazım gelmez. Bunun gibi, her irâde edilen şeyden, râzı olmak lazım gelmez. Allahü teâlâya hâlik ve muhtar denir. Kula, kasib ve muhtar denir.

Allahü teâlâ, kullarının taatlarını, günahlarını irâde eder ve yaratır. Fakat, taatten razıdır. Günahtan râzı değildir, beğenmez. Her şey, Onun irâde ve halk etmesi ile var olmaktadır. Enam sûresinin yüzikinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin halıki ancak Odur) buyurulmuştur.

(Mutezile) fırkasında olanlar, irâde ile rıza arasındaki ayrılığı göremediklerinden, şaşkına döndü. İnsan dilediği işi, kendi yaratır dediler. Kaza ve kaderi inkâr ettiler. (Cebriye) fırkası da, büsbütün şaşırdı. Halk etmeksizin ihtiyar bulunacağını anlamadılar. İnsanda ihtiyar yok sanarak, insanı, taşa, oduna benzettiler. İnsanlar, haşa, günah sâhibi değildir. Bütün kötülükleri yaptıran Allahü teâlâdır, dediler. Cebriye mensublarının dediği gibi, insanda irâde ve ihtiyar olmasaydı, kötülükleri, günahları, Allahü teâlâ zor ile yaptırsaydı, eli-ayağı bağlanıp dağdan aşağı yuvarlanan kimse ile yürüyerek, etrafını seyr ederek inen kimsenin hareketlerinin birbirlerinden farklı olmaması lazım olurdu. Halbuki birincinin yuvarlanması cebr ile ikincinin inmesi, irâde ve ihtiyar ile olmaktadır. Aralarındaki ayrılığı göremeyenlerin görüşleri kısadır. Hem de, âyet-i kerimelere inanmamış oluyorlar. Allahü teâlânın emirlerini, yasaklarını, lüzumsuz, yersiz görmüş oluyorlar. Mutezile veya kaderiye adındaki fırkanın dediği gibi, insan dilediğini kendi yaratıyor zannetmek de, (Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır) âyet-i kerimesine inanmamak olduğu gibi, yaratmakta, insanlar, Allahü teâlâya şerik, ortak edilmiş olur.

Şiîler de, Mutezile gibi, insan dilediğini yaratır diyor. Eşeğin sopa yediği hâlde sudan geçmediğini buna senet gösteriyorlar. Bunlar düşünmiyor ki insan bir iş yapmak isterse, Allahü teâlâ da, o işin yapılmasını istemese, Allahü teâlânın dilediği olur. Mutezilenin sözünün yanlış olduğu anlaşılır. Yani insan, her dilediğini yapamaz, yaratamaz. Onların dediği gibi, insanın her istediği olursa, Allahü teâlânın, âciz olması icap eder. Allahü teâlâ, aczden münezzehtir, uzaktır. Ancak, Onun irâde ettiği olur. Her şeyi yaratan, var eden, yalnız Odur. Allahlık böyle olur. İnsanlar için, (şunu yarattı, şunu yarattık, bunu yarattılar) gibi söylemek, yazmak çok çirkindir. Allahü teâlâya karşı edebsizlik olur. Küfre sebep olur.

[Kulların ihtiyârî hareketleri, kendi irâdeleri ile olmayan, hatta haberleri bile olmadan, nice fiziksel, kimyasal ve fizyolojik olaylarla meydana gelmektedir. Bu inceliği anlamış olan insaflı bir fen adamı, kendi ihtiyârî hareketlerine, (yarattım) demek şöyle dursun, (ben yaptım) demeye bile sıkılır. Allahü teâlâdan haya eder. Bilgisi, anlayışı ve edebi az olan ise, her yerde her şeyi söylemekten sıkılmaz.

Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Muhtaç oldukları şeyleri yaratıp, herkese gönderiyor. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette sonsuz saadete kavuşmaları için, ne yapmaları lazım olduğunu açıkça bildiriyor. Nefslerine, kötü arkadaşlara, zararlı kitaplara ve radyolara aldanarak, küfür ve dalâlet yoluna sapanlardan, dilediğini hidayete kavuşturuyor. Bunları doğru yola çekiyor. Azgın, zalim olanlara bu nimetini ihsan etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri, içine düştükleri inkâr bataklığında bırakıyor.]

(Îtikadname) kitabının tercümesi burada tamam oldu. Bu tercümeyi yapan hacı Feyzullah efendi, Erzincan’ın Kemah beldesindendir. Uzun seneler Sökede müderrislik yapmış, 1323 [m. 1905] de vefât etmiştir. Kitabın yazarı, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Osmani “kuddise sirruh”, 1192 hicri senesinde Bağdatın kuzeyinde Şehrezur şehrinde tevellüd, 1242 [m. 1826] de Şam’da vefât etti. Osman-ı Zinnureyn “radıyallâhu anh” soyundan olduğu için, Osmani denir. Kardeşi Mevlânâ Mahmud Sâhip hazretlerine İmâm-ı Nevevi’nin (Hadis-i erbain) kitabındaki ikinci hadis olan ve (Hadis-i Cibril) adı ile meşhur hadis-i şerifi okuturken, Mevlânâ Mahmud-i Sâhip, bu hadis-i şerifi açıklıyarak yazmasını büyük kardeşinden dilemişti. Mevlânâ Hâlid “rahmetullâhi aleyh”, kardeşinin nurlu kalbini hoş etmek için, bu dileği kabul buyurmuş, bu hadis-i şerifi fârisî dil ile şerh etmiştir.

Uyan, gözün aç, akıl, yalvar güzel Allaha!
yolundan hiç ayrılma, yalvar güzel Allaha!
Her gün beş namazı kıl, Ramazanda oruç tut!
malın çoksa zekat ver, yalvar güzel Allaha!
Bir gün bu gözün görmez, hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez, yalvar güzel Allaha!
Sağlığı ganimet bil, her saati nimet bil,
emrine itaat kıl, yalvar güzel Allaha!
Ömrünü boş geçirme, nefsine kuvvet verme,
Uyan! Gaflet eyleme, yalvar güzel Allaha!
Günahın çok olsa da, ondan ümitin kesme,
Affı, keremi boldur, yalvar güzel Allaha!
Seher vakti rahmeti, yağar her memlekete,
Ol vakit paklanır kalbin, yalvar güzel Allaha!
Allah’ın adın yad et, ruhun ve kalbin şad et,
Bülbül gibi feryat et, yalvar güzel Allaha!

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler