KIYAMET ve AHİRET KİTABI ÖNSÖZÜ

Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyarak, faydalı şeyleri yaratıp göndermektedir. Bütün insanların, dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde yaşamaları için, nasıl hareket etmeleri lazım olduğunu bildirmiştir. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden dilediğine ihsan ederek affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlıyı yaratan, her varı, her ân varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak bu kitabı yazmaya başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun, verdiği nimetlere, iyiliklere, sonsuz şükürler olsun!

Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamd ve şükürlerin hepsi, Allahü teâlâya yapılmış olur. Çünkü, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran hep Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. O hatırlatmazsa, hiçbir kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irâde, arzu edemez. Kul irâde ettikten sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse hiçbir kimseye, zerre kadar iyilik veya kötülük yapamaz.

Onun Peygamberlerinin hepsine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve önce, onların en üstünü olan Muhammed Mustafa’ya “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” selamlar ve duâlar olsun! O yüce Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Ehl-i beytine ve Onun ruhlara şifa olan güzel yüzünü görmekle, faydalı sözlerini işitmekle şereflenen, böylece bütün insanların en kıymetlileri olan Ashâbının her birine “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bizden selamlar ve duâlar olsun!

Müslüman olmak için, (Kelime-i tevhid) denilen (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) sözünü söylemek ve bunun mânâsını kısaca bilmek ve inanmak lâzımdır. Bunun mânâsını bilmek de, 6 şeyi bilmek demektir. Bu 6 şeye (İmanın şartları) denir. Bu 6 şeyden 5.si ahiret hayatına inanmaktır. 450 hicri yılında tevellüd ve 505 [m. 1111] de vefât etmiş olan, büyük İslam alimi İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullâhi aleyh” kıyamet bilgilerini açıklamak için “Dürretü’l Fahire fi-keşf-i ulumi’l-ahıre” adında ayrıca bir kitap yazmıştır. Bu kitabı, Keşifü’z-zünun’da da bildirilmektedir. Kastamoni Askeri Rüşdiye, yani ortamekteb Arabî muallimi Ömer Bey, bu kıymetli kitabı, Arabîden Türkçeye çevirerek, “Kur’ân-ı Kerîm’de kıyamet ve ahiret halleri” ismini vermiş ve 13 Kasım 1911 ve 5 Zilkade 1329 hicri yılında Kastamoni’de basılmıştır. Başka muteber kitaplardan alarak sonradan yapılan açıklamalar, bir köşeli parantez [ ] içine yazıldı. Din kardeşlerimize bu hizmette bulunmayı ihsan buyuran Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun! Allahü teâlâ hepimize, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru bilgileri öğrenmek ve bunlara inanmak ve sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği emirlere ve yasaklara uyarak, iyi bir insan olmak nasip eylesin!

KIYAMET ve AHİRET

Hamd, Zâtının ebedî olduğunu bildiren Allahü teâlâya olsun. Kendisinden başka bütün varlıkların yok olmalarını diledi. Kâfirleri ve günahkarları kabir azâbı ile cezalandıracaktır. Kullarının dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için Peygamberleri vasıtası ile emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının ahirette azap veya mükafat görmelerini dünyadaki yaptıkları birkaç günlük amellerine bağladı. Ahiret yoluna girip, rızasına kavuşmayı, seçtiği ve sevdiği kullarına kolay etti.

Allahü teâlâ, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselâma, Onun Âline ve Ashâbına salât ve selâm eylesin ki onların isimlerini müslümanlar arasında pek yüksek etti.

Bilmelisin ki her şeyi dirilten ve öldüren Allahü teâlâ, Âli-i İmrân sûresinin 185. ve El-Enbiyâ sûresinin 35. ve El-Ankebût sûresinin 57. âyetinin meâl-i şerifinde, “Her canlı ölümü tadacaktır” buyurdu. Bununla âlemlerin üç ölümünü bildirdi. Dünya alemine gelen elbette ölür. Ceberut alemine ve melekut alemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünya aleminde olanlar, Ademoğulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada olan hayvanlardır.

Melekuti olan [yani gözle görülemeyen] ikinci âlem, melekler ile cin sınıflarının bulunduğu alemdir.

Ceberuti olan üçüncü âlem ki meleklerden seçilenlerin âlemidir. Nitekim Kurân-ı Kerîmde, Hac sûresi 75. âyetinde meâlen, “Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler seçti” buyuruldu.

İşte bu üçüncü sınıf Ceberut aleminin ehli, Kerûbiyân, Rûhâniyân, Hamele-i Arş melekleri ve Suradıkat-ı celâl ehli olanlardır. Enbiyâ sûresinin 19 ve 20. ayetlerinde meâlen, “Allahü teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki kendisine ibâdette, kendilerini beğenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar” buyurularak, bunları bildirmektedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerime ile meth buyurmuştur. Bunlar çok şerefli olup Cennet bahçelerinde bulunurlar. Bunlar Kurân-ı Kerîmde bildirilmiş olup sıfatları anlatılmıştır. Bunlar Cenâb-ı Hakka yakın oldukları ve bulundukları mekanları Cennet olduğu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakın olmaları, ölmelerine mâni olmaz.

Sana önce dünya ölümünü anlatacağım. Haber vereceğim şeyi dinlemek için kulağını iyi ver ki eğer Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne, kıyamet gününe ve ahirete inanıyorsan; sana insanların bir hâlden diğer bir hâle nasıl geçtiklerini nakledip, onların hallerini, vasflarını haber vereceğim. Çünkü, bu haberler ancak delil ve şahit iledir ki anlatacaklarıma Allahü teâlâ ve Kurân-ı Kerîm şahittir. Kurân-ı Kerîm ile Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” nakledilen sahih hadisler sözümü tasdik eder. [İnsan ölünce, (Dünya hayatı) biter. (Ahiret hayatı) başlar. Ahiret hayatı üç kısımdır: Tekrar dirilinciye kadar, (Kabir hayatı) dır. Sonra, (Kıyamet hayatı) , bundan sonra, (Cennet ve Cehennem hayatı) dır. Bu üçüncü hayat, sonsuzdur.]
____________________
Dünyada iyi, faydalı şeyler, kötü, zararlı şeylerle karışıktır. Saadete, rahat ve huzura kavuşmak için, hep iyi, faydalı şeyleri yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, iyi şeyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yarattı. Bu kuvvete (akıl) denir. Temiz ve sağlam olan akıl, bu işini, çok iyi yapar, hiç yanılmaz. Günah işlemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. İyiyi kötüden ayıramaz. Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu işi kendi yapmakta, iyi işleri Peygamberler vasıtası ile bildirmekte ve bunları yapmayı emretmektedir. Zararlı şeyleri de bildirip, bunları yapmayı yasak etmektedir. Bu emir ve yasaklara (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dine (İslamiyet) denir. Bugün, yeryüzünde, değiştirilmemiş, bozulmamış tek din vardır. O da İslamiyettir. Rahata kavuşmak için, İslamiyete uymak, yani müslüman olmak lâzımdır. Müslüman olmak için de, hiçbir formaliteye, imama, müftüye gitmeye lüzum yoktur. Önce kalp ile îman etmeli, sonra da, İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenmeli ve yapmalıdır.
____________________
Sual melekleri kabre geleler,
Namazını doğru kıldın mı diyeler.
Hemen kurtuldun mu sandın ölünce,
Senin için azap hazır diyeler.

1. FASIL

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, belini kudretiyle mesh buyurduğu zaman, ondan iki avuç aldı. Birisini sağ tarafından, diğerini ise sol tarafından aldı. Her insanın zerresini birbirinden ayırttı. Âdem aleyhisselâm onlara baktı ki onların zerreler gibi olduğunu gördü. El-Vakia sûresindeki bir âyet-i kerimede meâlen, (İşte bu sağdakiler Cennet ehlinin amelini yapacaklarından, Cennetlik olanlardır. Bana bunların amellerinden bir fayda ve zarar yoktur. Bu soldakiler Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından, Cehennemlik olanlardır. Bana bunlardan da bir fayda ve bir zarar yoktur) buyuruldu.

Adem “aleyhisselâm” Allahü teâlâya, (Ya Rabbi! Cehennem ehlinin ameli nedir?) diye sordu. Allahü teâlâ da, (Bana şirk koşmak ve gönderdiğim Peygamberlere inanmamak ve ilâhî kitaplarımda (Peygamberlere verilen kitaplar) olan emir ve nehyimi tutmayıp, bana isyan etmektir) buyurdu.

Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâya duâ ederek, (Ya Rabbi! Bunları kendilerine şahit kıl. Umulur ki Cehennem ehli ameli işlemezler) dedi. Allahü teâlâ da, nefslerini şahit yapıp (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) buyurdu. Hepsi, (Rabbimizsin. Biz şahadet ettik) dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Ademi “aleyhisselâm” de şahit tuttu ki onlar Allahü teâlânın rububiyetini ikrar ettiler. Bu sözleşmeden sonra, onları tekrar eski mekanlarına gönderdi. Çünkü bunların hayatları yalnız ruhani bir hayat idi. Cisimani bir hayat değildi. Allahü teâlâ bunları Âdem aleyhisselâmın sulbüne yerleştirdi. Ruhlarını kabz edip, arşın hazinelerinden birinde muhafaza kıldı.

Bir babanın nutfesi ananın rahminde karar edip, çocuğun cisimani sûreti tamam olduğu zaman, henüz ölüdür. Melekuti bir cevheri olduğundan, cesedin fenâlaşması men edildi. Allahü teâlâ rahmde ölü olan bu çocuğa ruh vermeyi murad buyurduğunda, arşın hazinelerinde bir müddet gizleyip muhafaza buyurduğu ruhu, o cesede iade eder. Çocuk o zaman hareket etmeye başlar. Çok çocuk vardır ki anne karnında hareket eder. Validesi bâzen işitir. Bâzen işitmez. Allahü teâlânın ruhlara, (Ben sizin rabbiniz değil miyim) diye sorduğu mİsaktan (sözleşmeden) sonraki ölüm yani, ruhunu arşın hazinelerine göndermesi birinci ölüm ve şimdiki ana karnındaki hayat, ikinci hayattır.

2. FASIL

Bundan sonra, Allahü teâlâ, insanı hayatı boyunca, dünyada durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar ve ezelde takdir edilmiş olan amelleri bitinceye kadar, dünyada durur. Dünyadaki ölümü yaklaştığı vakit, dört melek gelir. Bunların biri, ruhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden ve biri sol elinden çekerler. Çok defa, ruhu gargara haline gelmezden evvel (Âlem-i melekuti) ye görmeye başlar. Melekleri, yaptıkları işlerin hakikatini, alemlerinde durdukları hâl üzere görür. Eğer dili söyler ise, onların vücudunü haber verir. Çok defa da, gördüğü şeyleri, şeytanın bir işi zanneder. Lisanı tutuluncaya kadar hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike ruhunu parmak uçlarından çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırıl öter. Facirin ruhu da yaş keçeye takılmış olan diken çekilir gibi çıkarılır ki bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile dolu zanneder. Ruhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zanneder.

Hazret-i Kab’dan “radıyallâhu anh”, ölüm nasıl oluyor diye sual olundu. Buyurdu ki: (Bir diken dalını bir kişinin içerisine koymuşlar. Ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor. Kestiğini kesiyor. Kalan kalıyor gibi buldum).

Peygamberlerin efendisi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, 300 kere kılınç vurmaktan daha şiddetlidir).

İşte bu zamanda insanın cesedi terler. Gözleri sürat ile iki tarafa gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır, benzi sararır. Âişe-i Sıddîka “radıyallâhu anha” validemiz, Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş dökerek şu mealde şiir söyledi:

(Nefsimi sana fedâ ederim ya Resûlallah ki seni fenâ hareketlerden bir şey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zamana kadar seni cin de çarpmadı. Bir şeyden dahi korkmadın. Şimdi ne oldu ki güzel yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum. Her ölünün rengi solduğu hâlde, senin mübarek yüzünün nurları hakikaten her tarafı aydınlatıyor.)

Ruhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse ruhu göğsüne gelmiş iken konuşamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, iş gâyet büyük olduğundan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmıştır.

Görmezmisiniz, insanın göğsüne vurulsa bayılır. Ancak az sonra söze kâdir olur. Çok kere de söyleyemez. İnsanın neresine vurulsa seslenir. Göğsüne vurulsa, hemen sessiz ölü gibi düşer.

İkinci sebebi de, ses akçiğerlerinden dışarı çıkan havanın hareketinden hâsıl oluyor idi. Bu soluk ise kalmadı. Nefes alıp veremediği için, bedenin harareti kalmaz, soğur. Bu zamanda mevtaların halleri muhtelif olur.

Bâzıları vardır ki melek zehr ile su verilmiş kızgın demir ile vurur. Hemen ruh kaçar, harice çıkar. Melek onu eline alır, civa gibi titremeye başlar. Bal arısı kadar insan şeklinde olur. Sonra melek onu Zebâniye (azap yapıcı meleğe) teslim eder.

Bazı mevta vardır ki ruhu azar azar çekilir. Ta ki boğazında tutulur. Boğazında da kalmaz. Ancak kalbe bağlı olarak kalır. Bu zamanda, melek zehrli kızgın demir ile vurur. Zira, o demirle vurmayınca, ruh kalpten ayrılmaz. Bu demirle vurmanın sebebi, demir ölüm denizine daldırılmıştır. Kalp üzerine konulunca, diğer yerlerine de sirâyet eden zehr gibi olur. Zira, hayatın sırrı ancak kalptedir. Onun sırrı ancak dünya hayatında tesir eder. Bunun için, bazı kelam âlimleri (hayat ruhun gayrıdır) ve (hayatın mânâsı, ruhun beden ile karışmasıdır) dediler.

Ruh çekilip, son bağı kopacağı zaman, kendisine birçok fitneler arız olur. Bu, ol fitnelerdir ki iblis avanını (yardımcılarını) hassaten o kimseye musallat eder. O hâlde iken o insana gelirler ve onun anası ve babası ve kardeşi ve kızkardeşi ve sevdiği kimselerden vefât etmiş olanlar sûretinde görünürler ve ona derler ki:

(Ey filan! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçtik. Sen yahudi dininde olarak öl. Bu din, Allah indinde, makbul olan hak dindir). Eğer bunların sözlerine aldanmaz, dinlemez ise, yanından giderler. Başkaları gelip, derler ki (Sen nasrani (hıristiyan) olarak öl! Zira o din Mesihin, yani Îsâ aleyhisselâmın dinidir ki Mûsâ aleyhisselâmın dinini, nesh etmiştir.) Böylece, her milletin dinlerini ona söylerler. O zamanda ,Cenâb-ı Hakk’ın şaşırmasını dilediği kimse şaşırır. İşte bu; (Ey bizim Rabbimiz! Dünyada iken bize îman verdiğin gibi, ölürken de kalplerimizi şaşırtma) mealindeki Âli-i İmrân sûresi 8. âyet-i kerimesinin haber verdiği haldir.

Cenâb-ı Hak bir kuluna hidayet ve imanda sebâtını dilerse, o kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Bâzıları, bu rahmetten maksat Cebrâil aleyhisselâmdır, dediler.

Rahmet-i ilâhiyye, şeytanı uzaklaştırıp, hastanın yüzünden o yorgunluğu giderir. O zaman insan ferahlar, güler. Çok kimselerin bu hâlde güldüğü görülür ki Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâilim. Bunlar ise, senin düşmanların olan şeytanlardır. Sen Millet-i Hanifiye ve din-i Muhammediye üzre vefât et!) der. İnsana işte bu melekten daha çok sevgili ve ferahlandırıcı bir şey yoktur. (Ya Rabbi, bize rahmetini ihsan eyle. İhsan sâhibi ancak sensin) meâl-i şerifindeki Âli-i İmrân sûresi 8. âyet-i kerimesi, bu hâli haber vermektedir.

Bazı kimseler vardır ki ayakta namaz kılarken vefât eder. Bazısı uykuda iken, bazısı, bir şeyle meşgul iken, bazısı da, çalgı ve oyunlara dalmış iken, kimisi de, sarhoş iken, ansızın vefât eder. Bazı kimselere, ruhu çıkarken kendinden evvel geçen tanıdıkları gösterilir. Bunun için, etrafında olan kimselere bakar. Bu zamanda, o kimse için horuldamak olur ki insandan başka her şey onu işitir. İnsan işitmiş olsa, elbette helak olur, korkudan ölürdü.

Ölünün his duygularından en son gayb edeceği şey işitmesidir. Zira ruh kalpten ayrıldığı vakit yalnız görmesi bozulur. Fakat işitmek, ruh kabz oluncaya kadar kaybolmaz. Bunun için Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm hastalığında olanlara şahadeteyn-i kelimeteyn ki “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”dır. Bu kelimeyi telkin ediniz!) buyurmuştur. Ölüm halinde olanın yanında çok söz söylemekten de nehy buyurmuştur. Çünkü o zaman, insan şiddetli sıkıntı içindedir.

Eğer ölünün ağzından tükrüğü akmış, dudağı sarkmış, yüzü kararmış, gözü dönmüş ise, bilmiş ol ki o şakidir. Ahiretteki şekavetini görmüştür.

Eğer görür isen ki ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor, gözü dahi kırpık gibidir. Bilmiş ol ki o kimse ahirette kavuşacağı sürur ile tebşir (müjde) olunmuştur.

Melekler, bu ruhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar. O Saîd olan kimsenin ruhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Aklından ve ilminden hiçbir şey gayb etmemiştir. Dünyada ne yapmış ise, hepsini bilir. O melekler, bu ruhla beraber semaya doğru uçarak yükselirler. Bu yükselmeyi bazı ölü bilir, bazı ölü ise bilmez. Böylece, önceki geçmiş Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmetlerini ve yeni ölmüş olanları, bir yere yayılmış olan çekirgeler gibi görerek geçerler ve birinci kat sema olan dünya semasına varırlar.
Bu meleklerin başında olan Cebrâil “aleyhisselâm”, dünya semasına çıkar. Kimsin diye sorulur. Ben Cebrâilim, yanımdaki de filandır, diyerek o kimsenin güzel ve sevdiği isimleri ile haber verir. Dünya semasının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir ki îtikadı, inancı güzel idi. Ve hiç şüphesi yoktu) derler.

Bundan sonra ikinci kat semaya çıkarlar. Kimsin denir. Cebrâil “aleyhisselâm” birinci kat semadaki meleklere söylediği sözünü tekrar eder. İkinci kat semadaki melekler, o sâlih ruha, (Hoş safa geldi. Dünyada iken namazlarını bütün farzlarına riâyet ederek edâ ederdi) derler.

Sonra geçer, üçüncü kat semaya ulaşırlar. Kimsin denir. Cebrâil “aleyhisselâm” daha önce söylediklerini tekrar eder. Bunun üzerine (Malının hakkını muhafaza edip zekatını, tarladan aldığı mahsulün öşrünü emrolunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen bu Zât hoş ve safa geldi) denir. Oradan da geçerler.

Dördüncü kat semaya varırlar. Kimsin denir. Daha önce söylediği gibi cevap verir. (Dünyada, Ramazan orucunu tutup da, orucu bozan şeylerden ve yabancı kadınlarla görüşmekten ve haram yemekten kendini muhafaza eden kimse, hoş ve safa geldi) denir.
Sonra geçerler. 5. kat semaya varırlar. Kimsin denir. Daha önce söylediği gibi cevap verir. (Farz olduğu zaman haccını riyasız ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hoş ve safa geldi) denir.

Sonra geçerler. 6. kat semaya varırlar. Kimsin denir. Evvelce vermiş olduğu cevabı verir. (Seher vakitlerinde çok istiğfar eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden Zât, hoş, safa geldi) denir.

Oradan da geçerek (Suradikat-i celâl) denilen, celâl perdelerinin bulunduğu bir makâma varırlar. Kimsin diye sorulunca, öncekiler gibi cevap verir. Yine (Hoş ve safa geldi. Çok istiğfar edip, [çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere] emr-i mâ’rûf yapan, Allahü teâlânın dinini, Onun kullarına öğreten, miskinlere [ve darda kalanlara] yardım eden, sâlih kula ve güzel ruha merhabalar olsun) denir. Sonra meleklerden bir cemaate uğrarlar ki hepsi onu Cennet ile müjdeleyip, onunla musâfaha ederler.

Sonra (sidret-ül-müntehaya) kadar giderler. Yine kimdir diye sorulunca, öncekiler gibi cevap verir. (Hoş safa geldi. Her iyiliğini Allahü teâlânın rızası için yapan zata merhaba) denir.

Bundan sonra ateş tabakasından geçer. Sonra nur, zulmet, su ve kar tabakalarından geçer. Sonra soğuk denizine uğrar ve geçerler. Her tabakanın birbirine uzaklığı bin senelik yoldur.

Sonra Arş-ur-Rahmân üzerine örtülmüş olan perdeler açılır ki 80.000 perdedir. Her perdede 80.000 şerefe vardır. Her şerefede bin kamer yani ay vardır ki Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh ederler. Onlardan bir kamer dünyada görünse, nuru âlemi yakar ve herkes Allahü teâlâdan başka olarak ona ibâdet ederdi. Bu zamanda, perde arkasından bir münadi nida eder ki bu getirdiğiniz ruh kimdir? Cebrâil “aleyhisselâm” filan oğlu filandır, der.

Allahü teâlâ, (Bunu yakınlaştırın. Ve sen ne güzel kulumsun buyurur.) Allahü teâlânın huzur-i maneviye-i ilâhiyyesinde durduğu vakit, bazı levm-ü itab (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır. Hatta o kul, zanneder ki hakikaten helak oldu. Sonra, Cenâb-ı Hak onu affeder.

Nitekim Kadı Yahya bin Eksem hazretlerinden rivayet olundu. Vefâtından sonra rüyada görülüp de sual olundu ki Hak teâlâ sana ne muamele etti. Yahya bin Eksem, (Allahü teâlâ beni mânevî huzurunda durdurdu. Ey Şeyh-i Su [yani fenâ ihtiyar]! Sen şunu ve bunu işlemedin mi? buyurdu. Allahü teâlânın yaptıklarımı bildiğini anladığım zaman, beni korku kapladı ve ya Rabbi, böyle sual soracağını bana dünyada bildirmediler, dedim. (Sana nasıl bildirildi) buyurdu. Ben de, bana Muammer, İmâm-ı Zühriden, o da Urveden, o da Âişe-i Sıddîka “radıyallâhu anha”dan, O da hazret-i Peygamberden “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, O da hazret-i Cibrilden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler. Rauf ve rahim olan Allahü teâlâ, (Ben azimüşşan, İslamda ağaran saç ve sakala azap etmekten haya ederim) buyurdu; dedim. O zaman Allahü teâlâ buyurdu ki (Sen ve Muammer ve İmâm-ı Zühri ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibril sâdıksınız. Ben de seni mağfiret ettim.)

[Kadı Yahya bin Eksem “rahmetullâhi aleyh” Bağdatta kadı iken 242 [m. 856] de Medinede vefât etti. Şâfiî fıkıh alimi idi. (Tenbih) adındaki kitabı meşhurdur.

Muammer bin Müsenna, Ebû Ubeyd-i Nahvi adı ile meşhurdur. Edip idi. 110 da Basrada tevellüd, 210 [m. 825] da vefât etti. Hârici idi. Çok kitap yazdı. Hadis ve tarih alimi idi.

Muhammed bin Müslim Zühri tabiîndendir. Kitaplarını duvar gibi dizip, içine kapanarak okumakla vakit geçirirdi. Zevcesi bir gün (Bu kitaplar bana üç ortaktan daha şiddetlidir) demişti. 124 [m. 741] de vefât etti “rahime-hullahü teâlâ”.

Urve bin Zübeyr, Zübeyr bin Avvâmin ikinci oğludur. Esma bint-i Ebû Bekrin oğludur. Fukaha-i seb’adan biridir. Aişeden “radıyallâhu anha” çok hadis-i şerif bildirdi. 22 de tevellüd, 93 de Medinede vefât etti “rahime-hullahü teâlâ”.]

Yine, Abdülaziz ibni Nübate rüyada görülüp, Allahü teâlâ hazretleri sana nasıl muamele buyurdu diye sorulunca, Allahü teâlâ bana buyurdu ki (Sen şu kimse değilmisin ki sözünü kısaltır. Ve sana bu ne güzel fesâhatli söz söyler denilsin diye konuşurdun.) Ben de, ya Rabbi! Yüce Zâtını noksan sıfatlardan tenzîh ve takdis ederim ki ben hakir kulun, dünyada Zât-i rububiyetini vasf ve meth ve sena ederdim.) (Öyle ise, dünyada dediğin gibi vasf eyle) buyurdu. Ben dahi, (Önce yoktan yaratan, onların yine ruhlarını kabz ederek öldürür. Onlara nutk (konuşma hassası) veren, yine nutklarını yok eder. Yok ettiği gibi, sonra yine yoktan icad eder. İnsan öldükten sonra, uzuvlarını birbirinden ayırttığı gibi, onları yine kıyamet günü cem eder) dedim. Günahları affedici olan Allahü teâlâ, (Doğru söyledin. Git ben de seni mağfiret ettim) buyurdu dedi. [İbni Nübate şair olup divanı vardır. 405 [m. 1014] de Bağdatta vefât etti.]
Mensur bin Ammâr da “rahmetullâhi aleyh”, rüyada görülüp, Allahü teâlâ sana ne muamele buyurdu diye sorulunca, şöyle cevap verdi. Cenâb-ı Hak, beni mânevî huzurunda durdurup, (Bana ne ile geldin ey Mensur) buyurdu. Ben de, ya Rabbi, 36 hac ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabul etmedim. Ne ile geldin?) buyurdu Ben de; ya Rabbi, senin rızan için, okuduğum 360 hatm-i şerif ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabul etmedim. Ne ile geldin, ey Mensur?) buyurdu. Ben de ya Rabbi, rahmetin ile geldim, dedim. Bunun üzerine, Allahü teâlâ da, (İşte şimdi bana geldin, git ben de seni mağfiret ettim) buyurdu dedi.

Bu hikayelerin çoğu ölümün korkulu hallerini haber verir. Ben sana, Allahü teâlânın yardımı ile söz dinleyecek kimselerin uyabilecekleri şeyleri haber verdim. Bazı insanlar vardır ki kürsüye ulaştıkları zaman bir nida işitir. Ve orada, onu geri çevirirler. Bâzıları da, perdelerden geri çevrilir. Allahü teâlânın huzuruna ulaşanlar, Ârif-i billah olanlardır, yani Evliyâ-i kirâmdır. Velâyetin dördüncü derecesi ve daha üst makâmlarında olan kimselerin dışındakiler, Allahü teâlânın huzuruna ulaşamazlar.
____________________
Beterdir günbegün halim, begayet, ya Resûlallah!
Düzelsin artık ef’âlim, inayet ya Resûlallah!
Azıttı bu deni nefsim, beni şeytana uydurdu.
Ne mümkün bunca isyanla, dehalet ya Resûlallah!
Aceb kabil mi kurtulmak, hevay-i nefs-ü şeytandan?
Erişmezse, eğer senden, hidayet ya Resûlallah!
Gelince feyiz-ü ihsanın, günahkar kimseye bir ân,
Onun rahı, dü-âlemde, selamet ya Resûlallah!
Emri, nehyi tazim ettim, harama demedim helal.
Her günahın sonu oldu, nedâmet ya Resûlallah!
Ey ins-ü cinnin Resûlü, insanların en üstünü,
İhlasıma bağışla kıl, şefaat ya Resûlallah!

3. FASIL

Facirin, yani kâfirin ruhu sert olarak şiddet ile alınır ve yüzü Ebû Cehil karpuzu gibi olur. Melekler ona hitaben, (Ey habis olan ruh! Habis olan cesetten çık der. O da merkeb gibi bağırır. Ruhu çıkınca, Azrâil aleyhisselâm, onu yüzü gâyet çirkin ve siyah elbiseli ve fenâ kokulu Zebânilere (yani azap yapan meleklere) teslim eder ki ellerinde yünden yapılmış, eski kilim parçası gibi bir bez vardır. O ruhu buna sararlar. Bu zamanda, çekirge kadar insan şekline çevrilir. Bunun sebebi, kâfirin cesedi ahirette müminin cisminden büyük olur. Hadis-i şerifte, (Cehennemde kâfirin bir azı dişi Uhud dağı kadardır) buyuruldu.

Cebrâil aleyhisselâm, bu kötü ruhu yükseltir ve dünya semasına ulaşırlar. Sen kimsin denir. Ben Cebrâilim der. Yanındaki kimdir denir. Filan oğlu filan diye, kötü, çirkin ve dünyada sevmediği fenâ isimleriyle onu zikir eder. Onun için gök ve sema kapısı açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe, bu gibi kimseler Cennete girmezler denir.

Cebrâil aleyhisselâm bu sözü işitince, onu elinden bırakıverir. Rüzgar onu uzaklara sürükler. İşte bu, Hac sûresinde, (Allahü teâlâya ortak koşan kimse, şuna benzer ki gökten düşüp, kendini ya kuşlar kapışır. Yahut rüzgar onu uzak bir yere atar da orada helak olur) olan 31. âyet-i kerimenin meali şerifidir. O kimse yere düşünce, bir Zebâni onu alıp siccine götürür. Siccin yerin altında veya Cehennemin dibinde büyük bir taştır ki kâfir ve fasıkların ruhu oraya götürülür.

Yahudi ile nasaranın ruhları kürsüden kabirlerine geri gönderilir. Eğer bunlar kendi dinleri üzere olurlarsa (bozulmamış yahudilik ve hıristiyanlık) kendilerinin yıkanmalarını ve defn olunmalarını seyr ederler.

Müşrik yani dinlere inanmayanlar, bunlardan bir şey seyredemez. Zira kendisi dünya semasından hakir olarak bırakılmıştır.

Münâfık, ikinciler gibi, yani müşrik gibi,Allahü teâlânın kahrına uğramış ve red olunmuş olarak, mezarına geri gönderilir.

Müminlerden kullukta kusur edenler çeşit çeşittir. Bazılarını, kılmış olduğu namazı geri çevirir. Zira bir kimse, namazını horozun yem yediği gibi çabuk çabuk kılarsa, namazından hırsızlık etmiş olur. Onun namazı eski bir bez parçası gibi toplanıp yüzüne vurulur. Sonra yükselir ve sen beni zayi ettiğin gibi, Allahü teâlâ da, seni zayi etsin der.

Bazılarını zekatı geri çevirir. Zira o kimse, zekatını filan kimse tesattuk ediyor, zekatını veriyor desinler diye verirdi. Ve çok defa kadınların muhabbetini çekmek için zekatını onlara verirdi. Biz bunları gördük. Biz bunu müşahede ettik. Helal olan şeylerle Allahü teâlâ herkese âfiyet versin.

Bazılarını da orucu geri çevirir. Çünkü o kimse yemekten oruç tutmuş, fakat malayani sözlerden ve gıybetten ve günah işlemekten kaçınmamış idi. İşte bu oruç fuhuş ve hüsrandır. Bu şekilde oruç tutarken, Ramazan ayı çıkar. Zâhirde oruç tutmuş, hakikatte ise,oruç tutmamış olur.

Bazı kimseleri de haccı geri çevirir. Çünkü o kimse, hac ediyor desinler diye veya haram mal ile hac etmiştir.

Bazı insanı da anaya-babaya âsî olmak gibi bir günahı geri çevirir. Bu halleri, esrar aleminden haberi olanlar ve Allahü teâlânın rızası için ilim öğrenen âlimler bilir.

Şimdiye kadar anlattığımız hususlar hakkında, Peygamberimizden “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hadisler, Ashâb-ı kirâmdan ve tabiînden de haberler gelmiştir. Muaz bin Cebel “radıyallâhu anh”ın rivayetinde bildirildiği gibi, amellerin geri çevrilmesi ve bunun dışındaki hususlarda çok haberler gelmiştir. Ben bu meseleyi kısaca ayırarak anlatmak istedim. Eğer kısaltmamış olsaydım, çok kitapları doldururdum. Ehl-i sünnet îtikadında olan yani doğru îtikat ve imana sâhip olanlar, çocuklarını bildikleri gibi, bu anlattıklarımızın doğru olduğunu bilirler.

Ruh cesede geri döndürüldüğü zaman cesedi yıkanırken bulur ve başı ucunda gasli bitinceye kadar durur. Allahü teâlâ iyiliğini istediği kimsenin gözünden perdeyi kaldırır ve o kimse, ölünün ruhunu dünyadaki insan sûretinde görür. Bir Zât oğlunu yıkarken başı ucunda olduğunu gördü. Kendisine korku gelip gördüğü taraftan diğer tarafa geçti. Kefenine sarılıncaya kadar bu hâli gördü. Kefene sarılınca, o şahsın şeklindeki ruh kefene geri döndü. Naş, yani tabut içine koyunca da ruhu görenler oldu. Nitekim sâlihlerden çok kimseden rivayet olundu ki naş üzerinde iken filan nerededir. Ruh nerededir? diye ses işitildi. Kefen göğüs tarafından iki yahut üç kere hareket etti.

Rebi bin Heysem’den “rahimehullah” rivayet edildi ki bir Zât, yıkayan kimsenin elinde hareket etmiştir. Yine Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” zamanında bir ölünün tabut üzerinde konuştuğu görüldü ki Ebû Bekr ve Ömer “radıyallâhu anhüma” nın faziletlerini zikir etti.

Mevtanın bu hâlini görenler, melekler alemini seyr eden Velilerdir. Allahü teâlâ dilediği kimsenin gözünden ve kulağından perdeyi kaldırır, o da bu hâli görür ve bilir.

Ölü kefene sarıldığı zaman ruh haricde olarak göğüse yakın gelir. Bu sırada onun bağırması ve inlemesi vardır. Der ki beni Rabbimin rahmetine acele götürünüz. Eğer bana ihsan olunan nimetleri bilseydiniz, beni götürmekte acele ederdiniz.

Eğer şekavet ile korkutulmuş ise, der ki aman bana azap-ı ilâhîden bir müddet mühlet verip, ağır götürünüz. Eğer bilseydiniz, elbette beni omuzunuzda taşımazdınız. Bunun için, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir cenaze görünce, hemen ayağa kalkarlar, 40 adım kadar beraber giderlerdi.

Sahih hadiste bildirildi. Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” önünden bir cenaze geçirildi. Tazim için Peygamberimiz ayağa kalktı. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” (Ya Resûlallah, bu cenaze yahudi cenazesidir) dediler. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (nefs değil midir?) buyurdu. Yani insan değil midir? Resûlullah efendimizin böyle yapmalarının sebebi, mübarek Zâtına melekler âlemi keşif olunmuş, gösterilmiştir. Bunun için, cenaze gördüğü vakit neşeli olurlar idi.

[(Halebi) de diyor ki önünden cenaze geçen kimse, cenaze için ayağa kalkıp dikili durmamalıdır. Cenazeyi taşımak ve arkasından yürümek için kalkmalıdır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin cenaze görünce kalktığı, geçtikten sonra oturduğu ve siz de böyle yapın diye emir buyurduğu bildirildi ise de, bu emir nesh edildi. Yani bir zaman sonra, bu emrini değiştirdi. (Merakı’l-felah) ve (Dürrü’l-Muhtar) da da cenazeyi görenin saygı duruşu olarak ayağa kalkmasının câiz olmadığı yazılıdır.]

Ölü kabre konulduğu zaman, üzerine toprak örtülünce, kabir meyyite şöyle söyler ki benim üzerimde iken ferah idin. Şimdi altımda mahzun olursun. Benim üzerimde yemekler yirdin. Şimdi de seni benim altımda kurtlar yer. Kabir dolup toprakla üzeri örtülünceye kadar böyle çok acı sözler söyler.

İbni Mesud’dan “radıyallâhu anh” rivayet olundu ki Ya Resûlallah, ölü kabre konduğu vakit, ilk karşılaştığı şey nedir diye sordu. Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ya İbni Mesut! Bunu bana senden başka kimse sormadı. Ancak sen sordun. Ölü kabre konulduğu vakit ,önce bir melek seslenir. O meleğin ismi (Ruman)dır. Kabirlerin arasına girer. Der ki Ya Abdellah! Amelini yaz! O kimse der ki benim burada ne kağıtım, ne kalemim var. Ne yazayım? O melek der ki; bu sözün kabul edilmez. Senin kefenin kağıtındır. Tükrüğün mürekkebindir. Parmakların kalemindir. Melek kefeninden bir parça kesip verir. O kul dünyada her ne kadar yazı yazmak bilmese de, orada sevâbını ve günahını, adeta o bir günde işlemiş gibi yazar. Bundan sonra melek, o yazdığı kefen parçasını dürer. O ölünün boynuna asar.) Bundan sonra Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Her insanın yaptığı işleri gösteren sayfalarını biz boynunda kıldık) mealindeki İsra sûresi 13. âyet-i kerimesini okudular.

Sonra, gâyet korkunç iki melek gelir. İnsan şeklinde görünürler. Yüzleri gâyet siyah olup dişleriyle yeri yararlar. Başlarının tüyleri yeryüzüne sarkmış görünür. Sözleri gök gürler gibi, gözleri şimşek çakar gibidir. Nefesleri de, şiddet ile esen rüzgar gibidir. Her birinin demir kamçıları vardır ki insanlar ve cinler bir araya gelseler, yerden kaldıramazlar. Dağlardan daha büyük ve ağırdır. Bir kere, bir kimseye vurursa, mazallah parça parça eder. Ruh bunları görünce, hemen kaçar. Ölünün burnundan göğsüne girerler. Göğsünden yukarısı dirilir. Öleceği zamandaki hâli gibi olur. Hareket etmeye kâdir olmaz. Fakat ne söylenirse onu işitir ve görür. Bunlar ona şiddet ile sual ederler. Cefa ederek onu üzerler. Toprak ona su gibi olmuştur. Ne vakit kımıldarsa yer açılıp bir boşluk olur.

Bu iki melek (Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? Kıblen neresidir?) diye sual sorarlar. Allahü teâlâ, kimi muvaffak eder ve kimin kalbine hak sözü yerleştirirse, der ki (Sizi vekil ederek bana kim gönderdi ise, rabbim odur. Benim rabbim Allah, Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dinim Din-i İslamdır.) Buna ancak, ilmi ile amil olan hayırlı âlimler böyle cevap verir.
O zaman bunlar da der ki (Doğru söyledi. Delilini getirdi. Bizim elimizden kurtuldu.) Bundan sonra onun üzerine kabrini büyük bir kubbe gibi yaparlar. Onun için sağ tarafına iki kapı açarlar. Sonra da kabrini güzel kokulu fesleğenlerle döşerler. Cennet kokuları, o meyyitin üzerine gelir. Dünyada yaptığı güzel amelleri, en sevdiği dostu sûretinde gelip, onu eğlendirir ve ona güzel haberler söyler. Kabri nur ile dolar. Kıyamet kopuncaya kadar kabrinde neşeli ve sevinçli olur. O kimseye kıyamet kopmasından daha sevgili bir şey olmaz.

İlmi ve ameli az olan ve ilmden ve melekut esrarından haberi olmayan müminlerin derecesi bundan aşağıdır ki onun yanına Rumandan sonra, güzel sûrette ve güzel kokulu ve güzel elbiseli olarak ameli gelir. (Beni bilmez misin) der. O da der ki (Sen kimsin ki Allahü teâlâ seni benim şu garib olduğum zamanda bana ihsan etti.) O da der ki (Ben senin sâlih işlerinim. Korkma, mahzun olma! Biraz sonra, Münker ve Nekir melekleri gelirler ve sana sual ederler. Onlardan korkma) der.

Bundan sonra, sual meleklerine söyleyeceği şeyleri öğretirken, Münker ve Nekir melekleri gelir. Şimdi anlatacağımız şekilde onu sıkıştırırlar. Onu oturturlar. Ona (Men Rabbüke), yani Rabbin kimdir, derler. O da evvelki söylediği gibi söyler: (Rabbim Allahtır. Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, İmamım Kurân-ı Kerîm, kıblem Kâbe-i şerif ve babam İbrahim aleyhisselâmdır ki Onun milleti benim milletimdir) der. Onun dili hiç tutulmaz. Onlar da, (Doğru söyledin) derler. Önceki melekler gibi muamele, ederler. Fakat onun için sol tarafından Cehennemden bir kapı açarlar. Cehennemin yılan, akrep, zincir, sıcak suyu ve zakkumu, velhasıl ne varsa hepsini görür. O kimse, onun üzerine pek çok feryat eder.

Ona (Korkma, buranın dehşeti sana bir zarar vermez. Burası senin Cehennemdeki yerindir ki Allahü teâlâ, bunu senin Cennette olan yerinle değiştirdi. Uyu, sen saidsin) derler. Sonra onun üzerine Cehennem kapısı kapanır. Aylarca, senelerce geçen zamanı bilmez, öylece kalır.

Birçok kimsenin, ölürken dili tutulur. Eğer îtikadı bozuk olursa, [Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmadı, bidat ehline uydu ise], (Rabbim Allah) diyemez. Başka söz söylemeye başlar. Melekler bir kere vururlar, kabri ateşle dolar. Sonra söner. Birkaç gün sönük olarak durur. Sonra yine kabirde, onun üzerinde ateş hâsıl olur. Kıyamet kopuncaya kadar, bu hâl devam eder.
Birçok kimse dahi, (Dinim İslamdır) diyemez. Bunlar, ya şüphe üzre vefât etmişlerdir. Yahut, vefât ederken, kendisine fitnelerden bir fitne arız olmuştur. [Ehl-i sünnet olmayan kimselerin sözlerine, yazılarına aldanmıştır.] Buna bir kere vururlar. Kabri, yukarıda denildiği gibi ateşle dolar.

Bazı kimseler (El-Kuranı imami) yani Kurân-ı Kerîm imamımdır diyemezler. Çünkü bunlar, Kurân-ı Kerîmi okurlar, fakat ondan nasihat almazlardı ve Kurân-ı Kerîmde olan emirlerle amel etmezler ve nehy ettiği şeylerden kaçınmazlardı. Bunlara da öncekilere yaptıkları gibi yaparlar.

Bazı kimsenin de ameli, korkunç şekil alır. Bunu çekerler. Kabrinde günahları kadar azap olunur. Ahbarda varid oldu ki (Bazı insanların ameli hunut şekline çevrilir.) Hunut, hınzır yavrusuna derler.

Bazı kimse de, Peygamberim Muhammed “aleyhisselâm”dır diyemez. Zira bu kimse, dünyada sünnet-i nebeviyeyi (yani İslamiyetin emirlerini ve yasaklarını)unutmuş idi. Zamana, modaya uymuş idi. Çocuklarına Kurân-ı Kerîm okutmamış, Allahü teâlânın emirlerini, yasaklarını öğretmemiş idi.

Bazı kimse, kıblem Kâbe-i şerif diyemez. Zira, namaz kılmak için kıbleye az yönelmiş, yahut abdestinde fesad bulunurmuş, yahut namazında başka şeylere iltifat eder, dünya işleri ile meşgul olurmuş, yahut rükûünde ve sücudünde noksanlık olup tadil-i erkana riâyet etmezmiş.

Sana, Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” rivayet olunan (Allahü teâlâ, üzerinde kazaya kalmış namaz borcu bulunan kimsenin ve haram elbise [cilbab] giyen kimsenin namazını kabul etmez) hadis-i şerifi kifâyet eder. [Bundan anlaşılıyor ki farz namazını kazaya bırakan kimselerin sünnetleri ve nâfileleri kabul olmaz.] Bazı kimse, (Ve İbrahimü ebû) yani İbrahim “aleyhisselâm” babamdır diyemez. Zira, bir gün İbrahim “aleyhisselâm” yahudidir, yahut nasranidir diye söz işitmiş ve bunun için şüpheye düşmüştü. [Yahut, kâfir olan Azer, İbrahim aleyhisselâmın babasıdır demişti.] Buna dahi evvelkilere yapıldığı gibi yapılır. Bunların hepsini (İhya-ül-ulum) kitabımızda geniş olarak bildirdik.

[Yukarıdaki hadis-i şerif, namazını özürsüz olarak kılmamış ve derhal kaza etmemiş olan kimsenin, bundan sonra kılacağı namazlarının hiçbirinin kabul olmayacağını bildiriyor. Sonra kıldığı namazlar şartlarına uygun olarak ve doğru, ihlas ile kılınırsa, sahih olurlar, yani namaz kılmak vazifesini yerine getirmiş, bunların günahından kurtulmuş olur. Bu namazlarının hiç biri kabul olmaz demek, Allahü teâlânın vaat ettiği sevaplara kavuşamaz, bunların faydasını görmez demektir. 5 vakit namazın sünnetleri, sevap kazanmak için kılınıyor. Bu kimsenin sünnet namazları kabul olunmıyacağı için, sünnetleri boşuna kılmış olur. Sünnet namazlarının kendisine hiç faydası olmaz. Bunun için, farz namazı özürsüz kılmayan kimse, bu namazını hemen kaza etmelidir. Kılmadığı namazların sayısı çok ise, sünnetleri kılarken, o vaktin kılınmamış namazını kaza etmeye niyet etmelidir. Böylece, namazını kaza ettiği için, bunun büyük azabından kurtulmuş olur. Kazaları çabuk biterek, sünnetlerin sevâbına da kavuşmaya başlar. Özür ile kaçırılmış olan farz namazlar böyle değildir. Bu hadis-i şerif, özürsüz olarak, tembellikle kılınmayan namazlar içindir.]

4. FASIL

Facire, yani kâfir olanlara Münker ve Nekir melekleri (Men Rabbüke) dedikleri vakit, (Lâ-edri), yani (Ben bilmem)der. Onlar da, bilmedin ve hatırlamadın derler.

Sonra onu demirden kamçı ile döverler. Ta ki 7. kat yerin altına girer. Sonra yer silkelenir. Yine kabrine çıkar. Böyle 7. defa döverler. Sonra da, bunların halleri başka başka olur. Bazısının ameli köpek şekline çevrilip kıyamete kadar onu ısırır. Bunlar, kıyamet ve İslamiyetin bildirdiği hususlarda şüphe edenlerdir. Kabirde bulunanların karşılaşacakları haller çeşit çeşittir. Ancak biz burada çok kısa anlattık. Bu azâbın aslı şöyledir ki bir insan dünyada en çok neden korkarsa, kabirde onunla azap olunur.

Mesela, bazı insanlar, yırtıcı hayvan yavrusundan çok korkar. İnsanların tabiatleri bunda muhtelıftır. Allahü teâlâdan selamet ve nedâmetten evvel mağfiret isteriz.

Mevtalardan çok defa rivayet olunmuş ve rüyada görülüp, halleri sorulmuş ve cevaplar alınmıştır. Bunlardan birisine hâli sorulunca, (Bir gün abdestsiz namaz kılmış idim. Allahü teâlâ, bana bir kurtcağız musallat etti. Onunla halim pek fenâdır) dedi. [Namaz kılmayanların ve kılmadığı namazı kaza etmeyenlerin hallerinin ne olacağını, buradan anlamalıdır.]

Bir diğeri de, rüyada görülüp, Allahü teâlâ sana ne muamele buyurdu diye sorulunca, (Bir gün Cenâbetten gusletmemiştim. Allahü teâlâ, ateşten bir elbise giydirdi. Onun içinde, kıyamete kadar bir yerden bir yere çevirerek bana azap ediyorlar) dedi. [Her müslüman ana ve baba, çocuklarına gusül abdesti almasını öğretmelidir.]

Bir diğeri de, rüyada görülüp, Allahü teâlâ sana ne muamele buyurdu diye sorulunca, (Beni yıkayan kimse, bir taraftan bir tarafa şiddet ile çevirirken, teneşirdeki demir çivi vücudumü tırmaladı. Bundan çok zahmet çektim) dedi. Sabah olunca, yıkayan kimseden sorulunca, (İstemeyerek böyle bir şey olmuştu) dedi.

Bir başkası da, rüyada görülüp, halin nasıldır, sen ölmemiş miydin? diye sorulunca, (Evet, ben hayır üzereyim, lakin üzerime toprak atılırken, bir taş düşüp, iki kemiğimi kırdı. Bana çok sıkıntı verdi) dedi. Bunun üzerine kabrini açtılar. Dediği gibi buldular.

Bir kimse oğluna, rüyasında gelip, (Ey fenâ oğul! Babanın kabrini düzelt! Zira, yağmur çok eza verdi) dedi. Bunun da kabrini açtılar. Adeta su arkı (harkı) gibi dolmuş buldular ki sel doldurmuş idi.

Arabîden biri, rivayet eder ki oğluma, Allahü teâlâ sana ne muamele etti diye sordum. (Zararım yok, lakin filan fasıkın yanına defn olunduğumdan, ona olunan azaplardan kalbime korku giriyor) dedi. Çok defa haber verilen, bunlar gibi hikayelerden açıkça anlaşılan şudur ki kabir ehli kabirlerinde azap çekerler. Onun için, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” ölünün kemiklerini kırmaktan nehy buyurmuşlar ve bir kimseyi kabrin bir tarafında oturduğunu gördüklerinde, (Mevtaya kabirlerinde eza etmeyiniz) ve (Diri kimseler evlerinde nasıl elemi ve azâbı duyar ve his ederlerse, mevta da kabrinde öylece elem ve azâbı duyar, his eder) buyurmuştur.
Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” valideleri hazret-i Âminenin kabrini ziyaret ettiklerinde ağladılar. Yanlarında bulunanları da ağlattılar. Buyurdular ki (Rabbimden bunun için mağfiret talep etmeye izin istedim. İzin vermedi) , sonra (Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, izin verdi. Öyle ise, siz de kabirleri ziyaret ediniz! Zira, ziyaret ölümü hatırlamaya sebeptir.)

[Resûlullaha, mübarek anasına, babasına mağfiret için sonradan izin verildi. Zaten mümin idiler. Sonradan diriltilip, bu ümmetten de oldular].

[Bu hadis-i şerif, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” muhterem ana ve babasının mümin olduklarını göstermektedir. Çünkü, kâfirlerin kabrini ziyaret etmek yasaktır. Bunların kabirlerini ziyaret etmeye izin verilmesi, kâfir olmadıklarını açıkça bildiriyor. Mağfiret için izin verilmemesinin de sebebi vardı. Cenâb-ı Hak, Habîbinin hatırı için, Onun şerefi için, mübarek ana babasını daha büyük nimete kavuşturmak istiyordu. Tayin buyurduğu, takdir ettiği zaman gelince, onları diriltecek, oğullarının Peygamberlerin en üstünü olduğunu gösterecek, Ona îman edecek, ümmeti olmakla şereflenecek ve sahabilik yüksek derecesine kavuşacaklardı.

Nişancı zade Muhammed bin Ahmed efendinin “rahmetullâhi aleyh” yazdığı türkçe (Mîr’at-ül-kainat) kitabı, 1. kısım, 227. sayfada diyor ki:

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ana babalarının îman edip etmediklerinde, âlimler başka başka söyledi. 911 [m. 1505] de vefât eden Abdurrahmân bin Ebû Bekr Süyuti (Mesâlik-ül-hunefa) kitabında ve başka birçok kıymetli kitaplarında 5 çeşit haber bildirmiştir:

1 – Onların ikisi de, Resûlullahın dine çağırmasından yani bi’setten önce, cahillik zamanında vefât etti. Şâfiî âlimlerinin hepsine ve hanefilerin çoğuna göre, bir Peygamberin dinini işitmeyen kimsenin îman etmesi vâcib olmaz. Çünkü, Peygamberin dinini işitmeden önce düşünerek imanı akıl ile bulmak vâcib değildir. İşittikten sonra, Allahü teâlânın var olduğunu düşünüp anlamak, îman etmek lazım olur. Cahillik zamanında, geçmiş Peygamberler unutulmuş idi. Çünkü asırlar boyunca, kâfirler, zâlimler idareleri ele alarak, dinleri ortadan kaldırmışlar, din adamlarına baski işkence yapmışlar, imanlılar azalmış, gizlenmiş, böylece, dini, imanı bilen kalmamıştı. Her asırda gelen zâlimler, kötü ruhlu, alçak kimseler, böyle çalışmakta, din adamlarını, din bilgilerini yok etmek için imanlılara karşı amansız bir kin ile canavar gibi saldırmaktadır. İngilizler ve komünistler böyledir. Fakat, bu zâlimlerden hiçbiri imanı yok edememiş, kendileri kahr olmuş, çok acı, perişan hâlde, saltanatlarından ayrılmış, zevklerine doyamadan ölümün pençesine düşmüşler, isimleri lanet ile anılmış veya unutulmuştur. Allahü teâlâ, bir Peygamber veya bir âlim yaratarak, îman ışığı ile yer yüzünü yeniden aydınlatmiştir. Aklı olanların, bundan ibret alması, uyanması, dünyada ve ahirette rezil olmamak için, din düşmanlarına aldanmaması lâzımdır.

2 – Cahillik zamanında yaşamış olanlar, kıyamet günü imtihan edilecek, orada îman edenler, Cennete girecektir, diyen âlimler de varsa da, bu sözün zayıf olduğu Mektûbât kitabında, 259. ncu mektubun tercümesinde açıklanmıştır.

3 – Allahü teâlâ, sevgili Peygamberinin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek ana babasını diriltti. Oğullarına îman edip, ona ümmet olmakla şereflendiler ve tekrar vefât ettiler. İmâm-ı Süyuti “rahmetullâhi aleyh”, bunların diriltildiğini bildiren hadis-i şerifi yazıyor. (Zayıf bir hadis ise de, çok kimse bildirdiği için, kuvvetli olmuştur. Âlimlerin çoğuna göre, kuvvetli hadistir. İbâdetlerin kıymetini, bir müslümanın üstünlüğünü bildiren zayıf hadise uyulur) buyuruyor.

4 – Fahrüddin-i Razi ve birçok âlimler buyuruyor ki Tevbe sûresi 28. âyetinde meâlen, (Müşrikler necestir) buyuruldu. Yani bütün kâfirler pistir. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ben her zamanda, temiz babalardan, temiz analara geçerek geldim) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (Her asırda, o zamanın insanlarının en hayırlılarından getirildim) buyuruldu. Kâfire hayırlı demek ise, câiz değildir. Hele Şuara sûresindeki 219.  âyetinde meâlen, (Seni secde edicilerden geçirir) buyuruldu. Buradan, bütün babalarının, analarının mümin oldukları anlaşılmaktadır. İbrahim aleyhisselâmın babası denilen Azerin kâfir olduğu Kurân-ı Kerîmde bildiriliyor ise de, Abdullah ibni Abbas ve İmâm-ı Mücahid, (Azer, İbrahim aleyhisselâmın amcası idi) dediler. Arabistanda amcaya baba denilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Cehennemde en hafif azap, Ebû Talibin azâbidır). Ebû Talibin azâbı, azapların en hafifi olunca, Resûlullahın mübarek ana-babası Cehennemde olsaydı, azâbın en hafifi, bu ikisinin azâbı olurdu. Bu hadis-i şerif de, bu bakımdan, ikisinin de mümin olduğunu göstermektedir.

5 – Âlimlerden çoğu, bu meselede edebe, saygıya aykırı konuşulmamasını, işin doğrusunu Allahü teâlâ bilir deyip, susulmasını uygun görmüştür. Şeyh-ul-İslam allame Ahmed ibni Kemâl Paşa da, (Ebeveyn) risalesinin sonunda buyuruyor ki (Ölüleri kötüleyerek dirileri incitmeyiniz!) hadis-i şerifi ve Tevbe sûresinin (Resûlullahı incitenlere Allah lanet eylesin!) mealindeki 62. âyet-i kerimesine göre, (Resûlullahın babası Cehennemdedir) diyen kimse mel’undur. (Mîr’at-ül-kainat) ın yazısı tamam oldu].

Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir kabir yanında hazır oldukları vakit, (Dünya ve ahiret selameti, müslümanlardan ve müminlerden bu kabirde bulunanların üzerine olsun. Biz inşaallah size lahık oluruz [kavuşuruz]. Siz bizden evvel göçtünüz. Biz de, size tâbi olup sonradan varırız. Ya Rabbi! Bizi ve bunları mağfiret et ve afvınla günahlarımızdan geç) buyururdu. Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek zevcelerine de “radıyallahü teâlâ anhünne” kabir ziyaretinde bu kelamı (duâyı) söylemelerini emrederdi.
Sâlih-i Müzeni “rahimehullah” buyurdu ki bazı ulemadan (Kabristanda namaz kılmak niçin nehy olundu?) diye sual ettim. Bunun hakkında hadis-i şerif varid oldu diye haber verdiler. (Siz kabirler arasında namaz kılmayınız. Zira bu, nihâyeti olmayan hasrettir). Yani pişman olursunuz hadis-i şerifini okudular. [İsmail Müzeni, İmâm-ı Şâfiînin talebesi idi. 264 [m. 878] de Mısırda vefât etti.]
Bunun içindir ki necaset bulunan yerlerde, mesela kabristanda ve hamamda namaz kılmak mekruhtur.

Bir zattan rivayet olundu. Dedi ki bir gün kabirler arasında namaza durdum. Güneşin sıcaklığı pek şiddetli idi. Hemen pederime benzer bir şahsı kabrinin üzerinde oturur gördüm. Korkarak namazın secdesini noksan ettim. İşittim ki (Yeryüzünün genişliği sana dar geldi de, burayı mı buldun? Namazınla bir zaman, bize eza edersin) dedi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir yetime rastgeldi. Babasının kabri başında, yüksek sesle ağlıyordu. O yetime merhamet ederek, kendileri dahi ağladılar. Buyurdular ki (Ölü elbette yakınlarının bağırarak ağlaması sebebi ile azap olunur. Yani hüzn ve fenâlık gelir.)

Nice ölü vardır ki rüyada görülüp, sual eden kimseye, halim pek fenâdır. Filan ve filandan eziyet görüyorum. Onların çok ağlayıp, feryat ve figanı bana eza ediyor diye, haber verdiği vakidir. Lakin zındıklar [kısa akllarına uyarak], bunu inkâr ediyorlar.
Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz: (Sizlerden biriniz dünyada bildiğiniz bir ölmüş kimsenin kabrine uğrayıp da, selam verince, o mümin sizi tanır ve selâminıza cevap verir) buyurdu.

Yine bunun gibi, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir cenaze defninden geldikte, (Ölü, ayakların sesini işitir ve işitirim işitirim diyerek üzüldüğünü bildirir) buyurdu.

Fıkıh âlimlerinden “rahime-hümullahüteâlâ”, rivayet olunur ki bir kimse vasiyet etmeden vefât etmişti. Sonra, gece çoluk çocuğunu dolaşıp (Filana ve filana şu kadar ekin verin. Filan kimseden emânet aldığım kitabını verin) dedi. Sabah olunca, her biri diğerine gördükleri rüyayı söylediler. Ekini verdiler. Lakin kitabı araştırdılar, bulamadılar. Buna teaccüb ettiler. Bir zaman sonra, evin bir köşesinde buldular.

Bir zattan rivayet olundu ki babam bizim için terbiye edici bir kimse tayin eylemişti. Bize evde yazı öğretirdi. Bu Zât vefât etti. 6 gün sonra kabrine vardık. Allahü teâlânın emrini düşünüyorduk. Oradan bir tabak incir geçiriyorlardı. Onu satın aldık, yedik. Saplarını oraya attık. O gece bizim üstadımız babamızın rüyasında görünüp, halin nasıldır, diye sorunca, iyidir, ben de hayır üzereyim. Fakat evladın kabrimi mezbele yani süprüntülük ettiler. Fenâ laflar söylediler dedi. Babam bize sordu. Biz ise (Sübhânallah! Bizi dünyada terbiye etmiş iken, ahirete gittiği hâlde, yine terbiye ediyor) dedik. Bu gibi şeyler hakkında anlatılanlar çoktur. Fakat bu kadar vaaz ve nasihati kâfi gördüm ki az sözden çok ibret alınsın.

5. FASIL

Kabirde ölüler dört hâlde bulunur. Bazısı ökçesi üzere oturur. Gözü dağılıp, bedeni şişip, cismi toprak oluncaya kadar bu hâlde kalır. Sonra ruhu, dünya göğünden başka melekut alemini dolaşır.

Bazısına Cenâb-ı Hak bir uyku verir. Birinci sura kadar ne olduğunu bilmez. Birinci surda uyanır, sonra yine ölür.

Bazısı kabrinde iki ay kadar yahut üç ay kadar durur. Sonra ruhu bir Cennet kuşu üzerine biner, kuş onu Cennete kadar uçurur. Bunları bildiren hadis-i şerifler sahihtir. İslamiyetin sâhibi “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Müminin ruhu kuş ile beraberdir. Cennet ağaçlarından birine asılmış durur).

Bunun gibi şehitlerin ruhlarından sorulunca:(Şehitlerin ruhları, yeşil kuş kursaklarında olarak Cennet ağaçlarına asılı dururlar) buyurdu.

Bazı insanlar, diledikleri zaman makâmlarından yükselirler. Bâzıları da, sur üfleninceye kadar orada durur.

Dördüncü nev’ – Enbiyâ ve Evliyâya mahsustur. Bunların bazısı kıyamete kadar uçar ve çoğu gece görünür. Ben inanıyorum ki Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fâruk “radıyallahü teâlâ anhüma” bunlardandır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, üç âlemi (Âlem-i nasut, Âlem-i melekut, Âlem-i ceberut) dolaşmakta serbesttir. Buna tenbih ve işaret için bir gün Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, (Allahü teâlâ beni üçten ziyâde yeryüzünde durdurmamasını kereminden rica ederim) buyurdu. Hakikaten, üç aşerat olunca yani 30 olunca, hazret-i Ali, Resûlullahın vefâtından 30 sene sonra [41. yılda] şehit olup hazret-i Peygamber yerin ahalisine gücendi. Mübarek ruhu tamamen semaya yükseldi.
Bunu bazı sâlihler rüyasında gördü . Bir Zât buyurdu ki: (Ya Resûlallah! Babam, anam sana fedâ olsun! Ümmetinin fitnelerini görmüyor musun?) Hazret-i Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ fitnelerini ziyâde eder. Hazret-i Hüseyini de şehit ettiler. Benim hürmetimi muhafaza etmediler) buyurdu. Daha çok söylediler ise de, diğerlerine ravinin şüpheleri olduğundan terk olundu.

Bunlardan bazısı (İbrahim aleyhisselâm gibi) 7. kat semayı seçmiş olup orada bulunur. Peygamberimiz “aleyhisselâm” Miraç gecesi İbrahim aleyhisselâma uğradı. Gördü ki: Beyt-i mamure sırtını vermiş, müslümanların çocuklarına oradan şiddetli nazarla bakmaktadır.

Îsâ aleyhisselâm da, 5. kat göktedir. Her gökte Resûller ve Nebîler “aleyhimüsselâm” vardır ki oradan çıkmazlar ve gitmezler. Kıyamete kadar orada dururlar. Bunlardan istediği yere gitmekte muhayyer olanları, ancak hazret-i İbrahim ve hazret-i Mûsâ ve hazret-i Îsâ aleyhimüsselâmla, hazret-i Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem”dir. Bunlar, üç âlemdeki istedikleri yere gidebilirler.

Evliyâ-i kirâmdan bâzıları kıyamet gününe kadar tavakkuf ederler, dururlar. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmînin “rahimehullahü teâlâ” Arşı alâ altındaki sofradan yemek yemede olduğu rivayet olundu.

İşte kabirde olanların halleri bu dört şekildedir. Yani azap olunurlar, rahmet olunurlar, tahkir olunurlar, ikram olunurlar.

Evliyâ-i kirâmdan “rahimehümullahü teâlâ” çok kimse vardır ki ölüm halindeki bir kimseye dikkat ile bakarlar. O kimseye geniş menziller daralır. Çok kere de açılır. Bu hâli görürler ve haber verirler. Ben, bu cinsten haber vereni gördüm.

Bazı arkadaşlarımı gördüm ki kalp gözünden perde kaldırılıp, ölmüş olan çocuğunun evine girdiğini gördü. Bu bâtıni (gizli) faydalar, ikramlar ancak kerim yahut nesib, mübarek olan kimseler içindir.

Kabirde olanlardan bazısı, Cuma ile bayramı bilirler. Dünyadan bir kimse çıktı mı onun yanına toplanırlar. Onu tanırlar. Kimi hanımından sorar. Kimi de babasından. Her biri kendisi ile alakası olan şeylerden sual ederler.

Çok ölüler vardır ki bildiği kimselerden daha önce ölmüş olan birine tesadüf etmez. Çünkü, onun dünyada iken kendinde bulunan şey, ölüm halinde gitmişti. Bunun içindir ki bazısı yahudi olarak ölür. Bazısı nasrani olarak ölür de onların içine gider. Bir kimse dünyadan çıkıp mevtaların yanlarına vardı mı, mevtalar, ona dünyadaki komşularından sorarlar ve filan nerededir derler. O, çoktan ölmüştü der. Biz onu görmedik, belki Haviye Cehennemine gitmiştir, derler.

Bir kimse, rüyada görülüp (Allahü teâlâ sana ne muamele buyurdu?) diye sorulunca, (Ben ve filan ve filan diyerek arkadaşlarından 5 kimseyi sayıp, cümlemiz çok hayır ve nimetlere nail olduk) der. Halbuki onu arkadaşları ile beraber, hariciler yani yezidi denilen sapıklar öldürmüştü. Komşusundan sual olundukta, biz onu görmedik, dedi. Halbuki o kimse de, kendini denize atıp boğularak vefât etmişti. Yemin ederek dedi ki: (Vallahi ben onu, intihar edenlerle, yani kendisini öldürenlerle beraber olduğunu zannederim).

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse kendini bir demir parçasiyle öldürürse, kıyamet gününde, o demir parçası elinde karnına vurarak gelir. Cehennem içinde müebbed olarak kalır. Ve bir kimse kendisini dağdan atar da öldürürse, kendini Cehennem ateşine atar).

Bir kadın da böyle yapar, intihar ederse, onun acısını sur üfürülünceye kadar duyar. [Bu hadis-i şerif, dünyada sıkıntıdan kurtulup rahata kavuşmak için intihar edenler içindir. Çünkü böyle düşünmek ahiret azabını inkâr etmek olur ki küfürdür. Aklını kaybederek intihar eden veya hemen ölmeyip tövbe eden ise, kâfir olmaz.] Sahih haberde bize geldi ki Adem “aleyhisselâm” Mûsâ “aleyhisselâm” ile buluştu. Mûsâ “aleyhisselâm” ona dedi ki: (Sen o kimsesin ki Allahü teâlâ seni kudretiyle yarattı ve sana ruh verdi. Seni Cennetine koydu. Niçin Ona isyan eddin?) Adem “aleyhisselâm” da dedi ki: (Ya Mûsâ! Allahü teâlâ seninle konuştu ve sana Tevratı indirdi. Tevratta görmedin mi ki (Adem, Rabbine karşı kendisinden zelle sadır oldu). Mûsâ “aleyhisselâm” (Evet, gördüm) dedi. Hazret-i Âdem (Ben bunu işlemeden kaç sene önce takdir olundu) dedi. Mûsâ “aleyhisselâm”, (Sen işlemeden ellibin sene evvel takdir olundu) deyince, yine hazret-i Âdem: (Öyle ise ya Mûsâ, benim üzerime, işlemeden ellibin sene evvel takdir olunan bir günah ile mi beni ayblıyor ve kınıyorsun) dedi.

[Âdem aleyhisselâmın bu cevabının (Bu işin yapılmasını irâde ve ihtiyar edeceğimi, Allahü teâlânın ezelde bildiğini Tevratta okuduğun hâlde ve bu işten meydana gelecek nice faydaları bildiğin hâlde, beni ayıplamak sana yakışmaz) demektir.]

Sahih olan hadis-i şerifte haber verildi ki: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Miraç gecesi Peygamberlerle “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” iki rekat namaz kıldı. Harun “aleyhisselâm”a selam verdi. Harun “aleyhisselâm” da hazret-i Peygambere ve ümmetine rahmet ile duâ buyurdu.

İdris “aleyhisselâm”a da selam verip, o da Peygamberimize “aleyhissalatü vesselâm” ve ümmetine rahmet ile duâ etti. Halbuki Harun “aleyhisselâm” Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliği bildirilmeden evvel vefât etmiş idi. Mübarek ruhu göründü. İşte bu hayat, hayat-i ruhanidir.

Bu dünya hayatından sonra üçüncü bir hayat daha vardır. Birinci hayat, yani dirilmek, Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmın belinden çıkarıp şahadet ettirdiği ve (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) buyurduğu vakit, (Evet, biz kabul ettik. Sen bizim rabbimizsin. Ya Rabbi) dedikleri zamandır. Dünya hayatına itibar olunmaz. Zira bu hayat, insanın nimetlenmesine vasıta olup geçici ve gidicidir.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar) buyurdu.

Bu hadis-i şerif üçüncü hayatı, yani kabir hayatını bildiriyor.

Kabir hayatındaki haller, mevtaların hakikatleri, sıfatları zâhir olduğu vakitteki hallerdir. Mevtanın bazısı yerinde kalır. Bazısı dolaşır. Bazısı döğülür. Bazısına da şiddetli azap edilir. Bunun doğruluğuna delil, Mümin sûresinin, (Nar, füccar üzerine sabah akşam arz olunur. Kıyamet gününde de, Cehennemde vazifeli olan meleklere, Firavuna tâbi olanları azâbın en şiddetli mahalline atın) mealindeki 46. âyet-i kerimesidir.

6. FASIL

Allahü teâlâ, Sur üfürüldükten sonra, kıyametin kopmasını murad buyurduğu vakit, dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin bazısı bazısına taşar. Güneşin nuru giderek simsiyah olur. Dağlar toz haline gelir. Âlemler birbirine girer. Yıldızlar, dizili incinin kopup dağıldığı gibi olur. Gökler gülyağı gibi erir ve değirmen döner gibi deveran eder ki şiddetli bir şekilde hareket eder. Bazı kere toplanır, bazı kere de dümdüz olur. Allahü teâlâ, göklerin parça parça olmasını emreder. 7 kat yerde ve 7 kat gökte ve kürsüde diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş olur ve eğer ruhani ise, ruhu gitmiş olur. Her türlü varlık ölür. Yerde taş taş üstünde kalmaz. Göklerde hiç canlı kalmaz.

Allahü teâlâ ilahlık makâmında tecellî buyurup, 7 kat gökleri sağ kudreti dahiline ve 7 kat yeri sol kudreti dahiline alıp der ki: (Ey alçak dünya! Senin içinde rablık davası edenler ve ahmakların rab tanıdıkları acizler nerededir ve senin güzel ve latif görünerek aldattığın ve ahireti unutturduğun kimseler nerededir?) Bundan sonra kahr, yok edici kuvveti ve hikmeti ile iftihar eder. Sonra, Mümin sûresinde bildirildiği gibi, meâlen, (Mülk kimindir) der. Hiç kimse cevap vermez. Kahhar olan Allahü teâlâ kendi kendine meâlen, (Vahid ve kahhar olan Cenâb-ı Allah’ındır) buyurur.

Bundan sonra evvelkinden daha büyük bir irâde ve kudret-i ilâhiyye zâhir olur. Sonra meâlen, (Ben azimüşşan, Melik-ü deyanım [Yani kıyamet gününün tek hakimi ve sâhibiyim]. Benim verdiğim rızkı yiyip de, bana ortak koşanlar ve benden gayrı, putlara ibâdet edenler nerededirler? Benim verdiğim rızk ile kuvvetlenip de âsî olan cebbar ve zâlimler nerededirler? Kibrlenen ve öğünenler nerededirler? Şimdi mülk kimindir?) buyurur. Buna cevap verecek kimse bulunmaz. Hak sübhânehu ve teâlâ, murad ettiği bir zaman kadar bekler, sessizlik olur ki o zaman, Arş-ı a’lâdan makâm-ı ehadiyete kadar düşünen ve görünen bir canlı yoktur. Zira Cenâb-ı Hak, huri ve gılmanın da Cennetlerinde ruhlarını kabz etmiştir.

Bundan sonra Allahü teâlâ, Cehennem derekelerinden, çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, her şeyi yaktığı gibi, on dört denizi kurutup, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yahut erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra, ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakit, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men’ eder ki tamamen söner. Ateşten hiç eser kalmaz.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın hazinelerinden birini açar. Onda hayat denizi vardır. Bu deniz, Allahü teâlânın emri ile yer üzerine şiddetli yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devam eder ki yeryüzünü kaplayıp, 40 arşın kadar yukarı yükselir. O zaman, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zira, hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsan kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmıştır. Sonra yine ondan yaratılacaktır). Diğer bir hadis-i şerifte, (Kişinin her yeri mahvolup çürür. Lakin, kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmıştı. Yine ondan iade olunur) buyuruldu. [Bu kuyruk sokumu kemiği omurganın son kemiğidir.] Nohud kadar bir kemiktir ki içinde iliği olmaz.

Canlılar ve bütün parçaları, mezarlarında yeşil ot gibi biter. Her biri o kemikten neşet ederler. Bazısı bazısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki birinin başı diğerinin omuzunda, öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak insanın çokluğundan böyle girift olurlar. Allahü teâlâ Kaf sûresinin 4. âyetinde meâlen, (Hakikaten biz biliriz ki arz onlardan birini noksan etmez. Zira, bizim indimizde mahfuz kitap vardır. Yani biz yarattıklarımızın hepsini biliriz) buyurur.

Bu dirilmek hâli tamam olunca, hesap üzere, sabi, yine sâbidir. İhtiyar, yine ihtiyardır. Olgun yaşta olanlar, yine öyledir. Yiğit olanlar yine delikanlıdır. Yani Fenâ âlemi olan dünyadan Bekâ âlemi olan ahirete geçtikleri zaman yani ölürken ne haldeyseler, yine o sûret ile dirilirler. Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın altında bir latif rüzgar estirir. Bu rüzgar yeryüzünü baştanbaşa kaplar. Yeryüzü toz gibi ince kum haline girer.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, İsrâfil “aleyhisselâm”ı diriltir. Kudüs şehrindeki mübarek taştan sur üfürülür. Sur, nurdan boynuz gibi bir mahluktur ki on dört parçadır. Bir parçasında karada olan hayvanların adedince delikler vardır. Karada olan hayvanatın ruhları onlardan çıkar. Arı sesi gibi sesler işitilir. Yerle gök arasını doldurur. Sonra her bir ruh kendi cesetlerine girerler. Hak sübhânehu ve teâlâ bunlara kendi cesetlerini ilhâm eder. Hatta dağlarda ölmüş olan, vahşi hayvanların ve kuşların yimiş olduğu insanların ruhları, kendi cesetlerini bulur. Nitekim Allahü teâlâ Zümer sûresi 62. âyetinde meâlen, (Kıyametin yok edici surundan sonra, ikinci bir sur üflenir. Bu sese bütün beşeriyet tâbi olur. Bu emir ile kalkıp, hazır olurlar) buyurur.

İnsanlar kabirlerinden ve yanıp kül oldukları, çürüdükleri yerlerden kalktıkları vakit görürler ki dağlar atılmış pamuk gibi, denizler susuz kalmış, yer ise, kendisinde ne iğrilik, ne de yükseklik var. Hepsi dümdüz olmuş, bir kağıt sayfası gibi görünür. İşte insanlar, kabirlerinin üzerine oturdukları vakit, uryân olarak, her tarafa hayret ve düşünceli bir şekilde bakarlar. Nitekim, hazret-i Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” sahih olan hadiste: (İnsanlar her biri elbisesiz olup hepsi çıplak ve sünnetsiz oldukları hâlde haşr olunurlar) buyurur. Fakat gurbette elbisesiz olarak vefât etti ise, onlara Cennetten elbise getirilir ve giydirilir. Şehitlerin ve sünnet-i seniyeye [yani ahkâm-ı İslamiyeye] tutunup vefât etmiş olanların iğne deliği kadar elbisesiz yeri kalmaz. Zira Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ey ümmetim ve Ashâbım! Siz ölülerinizin kefeninde mübalaga ediniz! Zira, benim ümmetim kefenleriyle haşr olunurlar. Halbuki sair ümmetler çıplaktırlar) buyurdu. Bu hadis-i şerifi, Ebû Süfyan “radıyallâhu anh” rivayet etti. Yine Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Ölüler kefenleri ile haşr olunur).

Bir hastanın, ölüm haline gelince, bana filan elbisemi giydirin dediğini işittim. İstediğini giydirmediler. Ta ki üzerinde bir kısa gömlek olduğu hâlde vefât etti. Başka hiç kefen de bulunmadı. Birkaç gün sonra, rüyada görüldü. Üzüntülü idi. (Sana ne oldu?) diye sual olundukta; (Benden, istediğim elbiseyi men ettiniz. Beni bu kısacık gömlekle haşr olunmaya terkettiniz) dedi.

7. FASIL

BU FASIL, İKİ NEFHA ARASINDAKİ TEVAKKUFU BİLDİRMEKTEDİR

Birinci nefhada olan ölüm ikinci ölümdür. Çünkü bu ölüm bâtıni hisleri de giderir, yok eder. Birinci ölüm ise, sadece [konuşma, işitme, tadma gibi] zâhiri hisleri gidermişti. O zaman bazı cesetler hareket ederdi. [Peygamberlerin kabirlerinde namaz kıldığını bildiren hadis-i şerif bunun açık delilidir. Buna bozuk îtikatlı kimseler inanmıyor.] İkinci ölümden sonra ise, namaz kılamazlar. Oruç tutamazlar. İbadet edemezler. Allahü teâlâ bir yere melek koysa elbette orada dururdu. Zira melek de aleminde bulunmaya hırslıdır. Nefs [yani ruh] basittir. Eğer cesette olursa his etmeye ve harekete sebep olur. Âlimler bu iki nefha arasındaki mevt zamanında ihtilaf ettiler. Çok âlimlere göre 40 senedir.

İlm ve mârifette kâmil olduğuna inandığım bir Zât haber verip, bunu Allahtan başka kimse bilmez. Bu ilâhî sırlardandır, dedi. Yine bana haber verdi ki (İlla men şa Allah) âyet-i kerimesindeki istisna, hassaten Allahü teâlâdır, dedi. Ben de cevapen dedim ki: Hazret-i Peygamber aleyhisselâmın, (Kıyamet gününde, ilk benim kabrim açılacaktır. O zaman, kardeşim Mûsâ aleyhisselâmı, Arş-ı a’lânın ayağına yapışmış bulurum. Benden evvel mi bas olundu veya Allahü teâlânın istisna ettiği kimselerden midir bilmiyorum) hadis-i şerifinin mânâsı nedir?

Bizim anladığımıza göre, eğer cisimsiz olup Mûsâ “aleyhisselâm”ın ruhu cisim olarak görülmüş ise, bu hadis-i şeriften hâriç olmaz ve hazret-i Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” istisnasından sonra, emr-i fezada yani dehşet ve korku zamanında olur ise yine böyledir. Zira her canlı, o zaman korku ve fezadadır. Yani, birinci sur üfürüldüğü vakit insanı korku alır ve hemen vefât ediverir. İkinci nefhaya kadar, o hâlde devam eder. İşte o zaman mahlukatta cesetli, cüsseli bir şey bulunmaz. Hazret-i Fahr-i âlemin kendisine yerin yarılması zamanı bu zamandır.

Nitekim Kab-ül-ahbar “rahmetullâhi aleyh”, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” meclisinde, bu makâmın korku ve şiddetinden haber verdiği zaman dedi ki: (Ya Hattab oğlu! Bu zamanda 70 Peygamberin amelini yapmış olsan, zannederim ki sen kurtulamazsın, bu meşakkat ve feryattan Allahü teâlânın müstesna kıldığı kimseler kurtulur. Onlar da dördüncü kat semada bulunan kimselerdir.) Şüphesiz Mûsâ “aleyhisselâm” onlardandır. Allahü teâlânın müstesna buyurması, (Bugün mülk kimindir) ilâhî sualinin beyanından öncedir. Eğer emrolunduğu zaman, bir kimse bulunsaydı, Allahü teâlânın (Limen-il-mülk-ül-yevm) sualine cevap verip, muhakkak (Ey Vahid, ey Kahhar olan Allah’ım, elbette senindir) derdi.

8. FASIL

Herkes kabri üzerine çıkıp, bazısı çıplak, bazısı siyah, bazısı beyaz elbiseli, bazısı da nur saçar bir hâlde oturur. Her biri başlarını eğmiş olarak, ne yapacağını bilmeyerek, bin sene kadar dururlar. Sonra magribden bir ateş zuhûr eder ki onun gürültüsüyle halk mahşere sürülür. Bu zamanda her mahluk dehşete düşer. İnsan olsun, cin olsun, vahşi hayvanlar olsun, her birini kendi ameli alıp, kalk mahşere git, der.

Ameli güzel olan kimsenin ameli eşek, bazısının da katır sûretinde görünür. Amel sâhibini üzerine alıp mahşere götürür. Bazısının da, koç şeklinde görünür. Bazı kere amel sâhibini üzerine alır götürür, bâzen da bırakır. Her müminin bir nuru olur ki önünden ve sağ yanından, o zamanki karanlık içerisinde her tarafı aydınlatır.

Sol taraflarında nur yoktur. Belki karanlıkta hiçbir kimse hiçbir şey göremez. O karanlıkta kâfirler hayrette kalır. İmanlarında şek ve şüphe olan kimseler [ve bidat sâhibi olanlar, mezhepsizler] şaşırırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” bildirdiklerine uygun olarak doğru inanmış olan [Sünnî] müminler ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın kendilerine hidayet nuru verdiğine hamd ederler. Zira, Cenâb-ı Hak, müminler için, azap gören şakilerin hallerini ortaya koyar ki bunda bazı faydalar vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli ne yapmışlarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen, (Arkadaşına nazar etti. Onu Cehennem ateşinde gördü), buyurdu. Araf sûresi 47. âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline baktıkları zaman, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zalim kavmlerle beraber kılma derler) buyurdu. Zira, 4 şey vardır ki kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir:

Hayatın kadrini ancak ölü bilir. Nimetin kadrini azap çeken bilir. Servetin kadrini fakir bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamış. Fakat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demektir).

Bazısının nuru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görünür. Bazısının nuru, bir parlar, bir söner. Bunların nurları imanları kadardır. Kabirlerinden kalktıkları vakit, hareketleri de, amelleri miktarıdır. Sahih olan bir hadis-i şerifte Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ya Resûlallah! Biz nasıl haşr olunuruz?) diye sorulunca, cevabında, (2 kişi 1 deve üzerinde, 5 kişi ve 10 kişi 1 deve üzerinde haşr olunur) buyurdu.

Allahü teâlâ bilir, bu hadis-i şerifin mânâsı: (Bir kavim, İslamda birbirine yardım eder, dini, imanı, helali, haramı birbirlerine öğretirlerse, Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece haşr olunurlar) demektir. Bu ise, amelin zayıf olmasındandır. Çünkü bunların, kendi amelleri bir deve olamadığından, ancak bir kaçının ameli bir deve olmakta ve buna müşterek binmektedirler.

Bunlar şu insanlara benzerler ki yolculuğa çıkmışlar. Fakat hiç kimsenin bir hayvan satın almaya vakti olmadığından, hayvan alıp gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veya üç kişi, bir hayvan satın alıp yolda ona müşterek binerler. Bu yolda bâzen bir deveye on kişi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun mânâsı, malda elini kısmaktır. Yani hasis olmaktır. Bununla beraber, selamete çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel işle ki o amel sebebiyle Allahü teâlâ sana binek hayvanını nasip etsin.

Şunu bilmelidir ki bu kimseler ahiret ticaretinde fayda görüp, kar edenlerdir. Bu takdirde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü teâlânın dinini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem sûresinin 85. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan korkanlar, o gün, Rablerinin nimetlerine müşterek olarak giderler) buyurdu.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün Ashâbına buyurdular ki: (Beni-İsrailde bir kişi vardı. Çok hayır yapardı. Hatta, o Zât sizin içinizde haşr olunacaktır). Ashâb-ı kirâm dediler ki: (Ya Resûlallah! Bu Zât ne hayır yapardı?) Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmıştı. Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakirlere vakıf etti. Rabbim huzuruna vardığım zaman, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir çok altın ayırıp, onu fakir ve zayıf kimselere verdi. Bununla da, Cenâb-ı Haktan cariye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle azad etti. Bunlar dahi, Allahü teâlânın huzurunda benim hizmetçilerim olur, dedi. Bir gün de, bir amaya rast geldi. Gördü ki bâzen yürür, bâzen düşer. Ona bir binecek hayvan satın alıp, bu da, Allahü teâlânın huzurunda benim binecek hayvanımdır dedi.)

Peygamber efendimiz bu hikayeyi haber verdikten sonra da, (Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki bu hayvan onun için eyerlenmiş ve gem vurulmuş hazır olduğunu görüyorum. Bu Zât, ona biner de mahşere öylece gelir) buyurdu.
(Sırat-ı müstekim üzre gidenle, gözleri ama olup yüzüstüne gittiği yolu bilmeyen müsavi midir) mealindeki Mülk sûresi 22. âyet-i kerimesinin tefsirinde buyuruldu ki Allahü teâlâ, kıyamet günü için müminlerin haşr olunması ile kâfirlerin haşrine, bu âyet-i kerimeyi misal kıldı.

Nitekim Meryem sûresi 86. âyet-i kerimesinde meâlen, (Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz) buyurdu. Bu mânâ, bazı kere yürürler, bazı kere de sürünürler demektir. Çünkü, Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede, (Yürürler) buyuruyor. Nur sûresi 24. âyetinde meâlen, (Ve yaptıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun gibi, âyet-i kerimedeki (Kör olarak) mânâsı da, kâfirler, müminlerin önünde ve sağ yanında parlayan nurdan mahrum olurlar demektir. Tamamen kör olurlar demek değildir. Yani karanlıkta kalır, göremezler demektir. Çünkü, biliyoruz ki kâfirler semaya bakarlar, bulut ile yarılmış olduğunu, meleklerin indiğini, dağların yürüdüğünü, yıldızların döküldüğünü görürler.

Kıyamet gününün korkuları, meali, (Bu Kurân-ı Kerîm sihir midir? Yahut siz onu göremiyorsunuz) olan Tur sûresinin 15. âyet-i kerimesinin tefsiridir. Bunun için, kıyamette olan amalıktan murad, karanlığa dalmaktır. Ve Allahü teâlânın Cemâl-i ilâhîsini görmekten men’ olunmaktır. Çünkü, Allahü teâlânın nuru ile mahşer yeri aydınlanır. Halbuki o zaman, onların gözlerine perde gelip bu nurlardan bir şey görmezler.

Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelamullahı işitmezler. Halbuki melekler, meâl-i şerifi, (Şimdi sizin üzerinize korku yoktur. Siz mahzun dahi olmazsınız. Siz ve zevceleriniz, Cennete sevincle dâhil oldunuz) olan Araf sûresi 49. ve Zuhruf sûresinin 70. âyetleri ile nida ederler. Müminler bunu işitir, kâfirler işitmezler.

Kâfirler konuşmaktan da men’ olunur. Onlar dilsiz gibidirler. Bu da, Allahü teâlânın meali, (Bu bir zamandır ki onlar söylemezler ve söylemeye izin dahi verilmez) olan, Mürselat sûresinin 35 ve 36. âyet-i kerimelerinden anlaşılmaktadır.

İnsanlar dünyadaki işlerine göre haşr olunur. Bâzıları çalgı çalmakla ve dinlemekle meşgul olmuştur. [Her çalgı kasıt olunmaktadır. İbadetleri, Kurân-ı Kerîm ve zikir okumayı, çalgı ile yapmak da buna dâhildir. Çünkü hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızası yoktur.] Hayatlarında çalgı çalmaya ve dinlemeye devam edenler, kabrinden kalktığı vakit, sağ eliyle onu alır ve atar. O çalgıya der ki (Lanet olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden meşgul eddin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki (Allahü teâlâ, aramızda hüküm edinceye kadar, ben senin arkadaşınım. O vakte kadar ayrılamam). Böylece dünyada alkollü içki içenler, sarhoş olarak haşr olunur. Başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkan kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak haşr olunur. Zurnacı zurna çalarak haşr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânın yolundan ayrılırsa, o hâl üzere haşr olunur.

Sahih olan hadis-i şerifte rivayet olundu ki: (Şarap içen kimse, ateşten şarap kabı boynuna asılmış ve kadehi elinde olarak yeryüzündeki leşlerin hepsinden daha fenâ koktuğu ve yeryüzündeki eşyanın hepsi ona lanet ettiği hâlde haşr olunur).

Zulüm edilerek ölenler, zulüm olundukları üzre haşr olunurlar. Sahih olan hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp, şehit olanlar, kıyamet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler. Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzur-ı Mevlaya haşr oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)

Bu zamanda melekler, onları, fırka fırka, cemaat cemaat sevk ederler. Her birinin altında, kendilerine zulüm edenler bulunarak haşr olunurlar. İnsan, cin ve şeytan ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, bir yerde toplanırlar. O zaman yeryüzü düz beyaz, gümüş gibi düz olur.
Melekler, yeryüzündeki bütün canlıların etrafında bir halka olmuşlardır. Yeryüzünde bulunanlardan 10 kattan ziyâdedir.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, 2. kat gök meleklerine emreder ki 1. kat gök meleklerini ve mahlukatı çevirirler. Bunlar da, hepsinin 20 mislinden ziyâdedir.

Sonra, 3. kat melekleri nazil olup hepsinin etrafını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin 30 mislinden ziyâdedir.

Sonra 4. kat melekleri, hepsinin etrafını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin 40 mislinden ziyâdedir.

Sonra, 5. kat göğün melekleri nazil olup bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin 50 mislinden ziyâdedir.

Daha sonra, 6. kat gök melekleri nazil olup hepsinin etrafını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin 60 mislinden ziyâdedirler.

En sonra, 7. kat gök melekleri nazil olup bir halka olarak hepsini çevirirler ki bunlar cümlesinin 70 mislinden ziyâdedirler.

Bu zamanda, halk birbirine karma karışık olur. İzdihâmin çok olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günahına göre, tere gark olur. Bazısı, kulaklarına kadar, bazısı boğazına kadar, bazısı göğsüne kadar, bazısı omuzlarına kadar, bazısı dizlerine kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuşlardır. Bazı kimseler de vardır, susuz olan kimse, su içtiği vakit, nasıl terlerse, o kadar az terler.

(Ashâb-ı rey) ki onlar minber sâhibi olanlardır. (Ashâb-ı rışh) , terliyenlerdir. (Ashâb-ı kabeyn), [yani topuklarına kadar terliyenler] suda boğularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin için şimdi korku ve hüzn yoktur) diye nida ederler.

Bazı Arifler bana haber verdi ki bunlar (Evvabun) durlar. (Fudayl bin İyad) “rahmetullâhi aleyh” ve gayrıları bunlardandır. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Günahından tövbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibidir) buyururdu. Bu hadis-i şerif mutlaktır. Yani bir şarta bağlı değildir. Bu üç sınıf, yani (ehl-i rey, ehl-i rışh, ehl-i kab), (O gün bazılarının yüzleri ak, bazılarının ise siyah olur) mealindeki Âli-i İmrân sûresinin 106. âyet-i kerimesince, yüzleri beyaz olanlardır. Bunlardan gayrisinin yüzleri siyah olur. Nasıl ızdırab ve terlemek olmasın ki güneş başlarına yaklaşmıştır. Hatta bir kimse elini uzatırsa yapışacağım zanneder. Güneşin harareti şimdiki gibi değildir. 70 kat kadardır. Bazı selef dedi ki: Eğer güneş, kıyamette olduğu gibi, şimdi yer üzerine doğsa, elbette yeryüzünü yakar, taşları eritir ve ırmakları kuruturdu.

Bu zamanda, mahlukat Arasat meydanında beyaz yerde, gâyet şiddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyaz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i şerifi, (O gün, Vahid ve Kahhar olarak yeryüzünü başka şekle, gökleri de başka şekle çevirdiğim zamandır. O gün, her şey bana itaat eder) olan İbrahim sûresinin 48. âyetinde beyan buyurmuştur.

O zaman, yeryüzünde bulunanlar, çeşitli şekillerdedirler. Dünyada büyük görünenler, büyüklenenler, mahşerde zerre kadardır. Hadis-i şerifte kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmiştir. Onlar hakikaten zerre kadar küçük değildirler. Belki ayaklar altında kalıp çiğnendiklerinden, zelil ve hakir olmalarından, zerreler gibidir buyurulmuştur.

Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soğuk saf sular içerler. Zira, sabi, küçük çocuk iken vefât eden mümin çocuklar, babalarının etrafında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kaselerle dönerler ve onlara su verirler.

Selef-i sâlihinden bazılarından rivayet olundu ki bir Zâtın rüyasında kıyamet kopmuş. O Zât, mevkıfte gâyet susuz olarak dururmuş. Küçük çocukların su dağıttığını görmüş. O Zât buyurur ki:(Aman bana da bir yudum su verin). İçlerinden bir sabi dedi ki: (Bizim içimizde senin çocuğun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle ise Cennet şarabından sana nasip yoktur) dedi.

Bu hikayede evlenme ve çocuk sâhibi olmanın efdal olmasına işaret vardır. Su dağıtan çocukların şartları (İhya-ül-ulum) kitabımızda anlatıldı.

Bir kısım insanlar da bulunur ki başlarına yakîn bir gölge gelmiş. Mahşerin hararetinden onları muhafaza eder. Bu gölge ise, dünyada verdiği zekat ve sadakalardır.

Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (İhya-ül-ulum) kitabımızda anlatılan Müttessir sûresinde meâl-i şerifi, (Sura üfürüldüğü zaman) olan âyet-i kerimeyi işitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerime Kurân-ı Kerîmin sırlarındandır.

Sura üfürmenin dehşetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacağını şaşırır ve mümin ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyamet gününün şiddetini ziyâdeleştiren bir azaptır.

Bu vakit, Arşı 8 melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek bir adımında, 20.000 senelik dünya yolunu yürür.

Melekler ve bulutlar, Arş-ı alâ karar edinceye kadar, aklların anlayamayacağı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu şekilde, Arş-ı alâ, Allahü teâlâ kendisi için halk ettiği beyaz arzın üzerinde karar kılar. Bu zaman, hiçbir şeyin takat getiremeyeceği, Allahü teâlânın azabından, başlar aşağı eğilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbus ve şaşkın kalıp, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliyâ ve şehitler “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” hiç takat getirilemeyecek olan Allahü teâlânın azabından feryat ederler. Bunlar, bu hâl üzereyken, güneşin nurundan çok daha fazla olan bir nur bunları içine alır. Zaten güneşin hararetine takat getiremeyen kimseler, bunu müşahede ettikleri gibi, karma karışık olurlar. Bin sene de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir şey söylenmez.

Bu vakit insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler. (Ey insanların babası! Halimiz pek fenâdır). Kâfirler ise: (Ya Rab! Bize merhamet et. Bizi şu şiddet ve meşakkadden kurtar), derler.

İnsanlar Âdem aleyhisselâma derler ki (Ya Adem “aleyhisselâm”! Sen aziz ve şerif bir Peygambersin ki Allahü teâlâ seni yarattı. Melekleri sana secde ettirdi. Sana kendi ruhundan üfledi. Kaza ve hesaba başlaması için bize şefaat eyle ki Allahü teâlâ ne murad ederse, onunla mahkum olalım. Ve nereye emrederse, herkes oraya gitsin. Her şeyin hakimi ve maliki olan Allahü teâlâ, mahluklarına dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.

Adem “aleyhisselâm” buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak ettiği ağacın meyvesinden yedim. Bu zamanda Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz, Resûllerin ilki olan Nuh “aleyhisselâm”a gidiniz). Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.

Sonra Nuh “aleyhisselâm”a giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin. Hiç dayanılmayacak bir haldeyiz. Bizim muhakememizin çabuk yapılması için bize şefaat eyle! Şu mahşer cezasından kurtulalım) diye yalvarırlar. Nuh “aleyhisselâm” onlara cevap olarak: (Ben Allahü teâlâya duâ ettim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o duâ sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz, İbrahim “aleyhisselâm”a gidiniz ki o Halîlullahtır. Allahü teâlâ Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (İbrahim “aleyhisselâm” siz dünyaya gelmezden evvel, size müslüman diye isim verdi) buyurdu. Belki o size şefaat eder) der.

Yine evvelki gibi aralarında bin sene daha konuşurlar. Sonra, İbrahim “aleyhisselâm”a gelirler. (Ey müslümanların babası! Sen o zatsın ki Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost etti. Bize şefaat eyle! Allahü teâlâ, mahlukat arasında, hükmünü versin) derler. İbrahim “aleyhisselâm”onlara: (Ben dünyada üç kere kinaye söyledim. Bunları söyleyerek din yolunda mücadele ettim. Şimdi Allahü teâlâdan bu makâmda şefaat izini istemekten utanırım. Siz Mûsâ “aleyhisselâm”a gidiniz. Zira, Allahü teâlâ onunla konuştu ve kendisine mânevî yakınlık gösterdi. O, sizin için şefaat eder) buyurur. Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istişare ederler. Fakat bu zamanda halleri gâyet güçleşir. Mahşer yeri ise, çok daralır. Sonra Mûsâ “aleyhisselâm”a gelip, derler ki: (Ya ibni İmran! Sen o zatsın ki Allahü teâlâ seninle konuştu. Sana Tevratı indirdi. Hesabın başlaması için bize şefaat eyle! Zira burada durmamız çok uzadı. İzdiham pek ziyâdeleşti. Ayaklar birbirleri üzerine birikti). Mûsâ “aleyhisselâm” onlara der ki: (Ben, Allahü teâlâya, âl-i Firavunın senelerce hoşlanmayacakları şeylerle cezalandırılması için duâ ettim. Sonra gelenlere ibret olmalarını rica ettim. Şimdi şefaat etmeye utanırım. Fakat, Cenâb-ı Hak rahmet, mağfiret sâhibidir. Siz Îsâ “aleyhisselâm”a gidiniz. Çünkü yakîn cihetiyle Resûllerin en esahhı, mârifet ve züht cihetinden, en efdali ve hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O şefaat eder) buyurur. Bunlar, aralarında bin sene müşavere ederler. Halbuki onların sıkıntıları daha ziyâde olur.

Sonra Îsâ “aleyhisselâm”a gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânın ruhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âli-i İmrân sûresinin 45. âyetinde meâlen, (Dünyada ve ahirette “Vecih” yani çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden şefaat eyle!) Îsâ “aleyhisselâm” buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahtan başka ilah ittihaz ettiler. Nasıl şefaat ederim ki bana da ibâdet ettiler. Ve bana oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler. Fakat, siz gördünüz mü ki birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası olmasın. Ve ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o nafakaya vasıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammede “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gidiniz. Zira O, davetini ve şefaatini ümmeti için hazırladı. Çünkü, kavmi Ona çok kere eza ettiler. Mübarek alnını yardılar. Mübarek dişini kırdılar. Kendisine delilik isnad ettiler. Halbuki o yüce Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” onların iftihar cihetinden en iyisi ve şeref cihetinden en yükseği idi. Onların tahammül olunmayacak eza ve cefalarına mukabil, Yusuf “aleyhisselâm”ın kardeşlerine söylediği, (Şimdi sizin, başınıza kakmak yoktur. Erhamürrahimin olan Cenâb-ı Allah, size mağfiret eder) mealindeki âyet-i kerime ile cevap verirdi. Îsâ “aleyhisselâm”, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” faziletlerini anlatır, hepsi Muhammed “aleyhisselâm”a bir ân evvel kavuşmak ister.

Hemen Muhammed “aleyhisselâm”ın minberine gelirler. Derler ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vasıtaların en faydalısıdir. Bize Rabbinden şefaat eyle! Zira, Peygamberlerin birincisi olan Adem “aleyhisselâm”a gittik. Bizi Nuh “aleyhisselâm”a gönderdi. Nuh “aleyhisselâm”a gittik. İbrahim “aleyhisselâm”a gönderdi. İbrahim “aleyhisselâm”a gittik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Mûsâ aleyhisselâma gittik. Îsâ “aleyhisselâm”a gönderdi. Îsâ “aleyhisselâm” ise, size gönderdi. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Senden sonra gidecek bir yer yoktur).

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”efendimiz: (Allahü teâlâ izin verir ve râzı olursa, şefaat ederim) buyurur.

(Suradikat-i celâl), yani celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan şefaat için izin ister. Kendisine izin verilir. Perdeler kalkar. Arş-ı a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan sonra, Cenâb-ı Hakk’ı bir hamd ile hamd eder ki âlem yaratıldığından beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle methetmemiştir.

Bazı arifler dedi ki: (Allahü teâlâ alemleri yaratınca kendisini böyle hamdler ile meth ve sena buyurmuştu). Arş-ı alâ, Cenâb-ı Hakka tazimen hareket etmektedir. Bu müddet içinde halleri pek ziyâde kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar. İnsanlardan her biri, dünyada sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmişlerdir. Deve zekatını vermeyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bağırır ve ağırlaşır ki büyük dağlar gibi olur. Sığır, koyun zekatı vermeyenler de, böyle olur. Bunların feryatları adeta gök gürlemesi gibidir.
Ekin zekatını, yani öşrünü vermeyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir ki dünyada hangi cins ekinin zekatını vermemiş ise, o nev’den, o denkler dolmuştur. Eğer buğday ise, buğday, arpa ise arpa dolmuştur ki ağırlığından altında “vaveyla”, “vasebura” diye bağırır. Altın, gümüş ve [kağıt] para ve sair ticaret malı zekatından vermeyenler de, dehşetli bir yılanı yüklenir ki o yılanın başında yalnız iki örgüsü vardır. Kuyruğu burnuna girmiştir. Boynu ile halkalanmış, boynu üzerinde yüklenmiş, hatta değirmen taşlarını yüklenmiş kadar ağırlığı vardır. Bağırırlar, bu nedir, derler. Melekler onlara: (Bunlar, dünyada zekatını vermediğiniz mallarınızdır) derler. İşte bu dehşetli hâl, Âli-i İmrân sûresinin meâl-i şerifi, (Dünyada esirgedikleri, kıyamet günü boyunlarına takılır) olan, 180. âyet-i kerimesi ile bildirilmiştir.

Diğer bir fırka ise, avret yerleri gâyet büyümüş, cerahat ve irin akar. Onların fenâ kokusundan etrafta bulunanlar çok rahatsız olur. Bunlar, zina yapanlar ve başları, saçları, kolları, bacakları açık sokağa çıkan kadınlardır.

Diğer bir fırka da vardır ki ağaç dallarına asılırlar. Bunlar dünyada livâta yapanlardır.

Diğer bir fırkası da, dilleri ağızlarından çıkmış ve göğüslerine sarkmış, gâyet çirkin bir haldedirler ki insan görmek istemez. Bunlar yalan ve iftirâ söyleyenlerdir.

Bir fırka dahi, karınları yüksek dağlar kadar büyümüş olduğu hâlde bulunur. Bunlar, dünyada zaruret olmadan ve muamele yapmadan fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi haram işliyenlerin günahları, fenâ hâlde açığa vurulur.

9. FASIL

Allahü teâlâ meâlen buyurur ki (Ya Muhammed, başını secdeden kaldır! Söyle, dinlenir. Şefaat et, kabul olunur). Bunun üzerine, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ya Rabbi! Kulların arasından iyileri ve kötüleri ayır ki zamanları gâyet uzadı. Her biri, günahlarıyle arasat meydanında rezil ve rüsvay oldular) der.

Bir nida gelir: (Evet ya Muhammed!) “sallallâhü aleyhi ve sellem” denilir. Cenâb-ı Hak, Cennete emreder ki her cins ziyneti ile ziynetlenir. Arasat meydanına getirilir. O derece güzel kokusu vardır ki 500 senelik yoldan duyulur. Bu hâlden kalpler ferahlanır. Ruhlar dirilir. [Lakin kâfirler, mürtedler ve müslümanlarla alay edenler, Kurân-ı Kerîme hakaret edenler, gençleri aldatarak imanlarını çalanlar ve] amelleri habis, kötü olanlar, Cennetin kokusunu duymazlar.

Cennet, Arş-ı a’lânın sağ tarafına konulur. Bundan sonra, Cenâb-ı Hak, Cehennemi getirmeyi emreder. Cehenneme korku gelir, feryat eder. Kendisine gönderilen meleklere: (Allahü teâlâ, bana azap ettirmek için bir mahluk yarattı da, onunla bana azap mı edecek) der. Onlar da: (Allahü teâlânın izzeti ve celâli ve ceberutü hakkı için, Rabbin seninle asilerden, İslam düşmanlarından intikam almak için, bizi sana gönderdi. Sen ise, bunun için halk olundun) derler. Cehennemi dört tarafından çekerek götürürler. 70.000 ip takıp çekerler ki her bir ipte 70.000 halka vardır. Dünyadaki demirlerin hepsi toplansa onun bir halkası kadar olamaz. Her halkada, Zebâni denilen azap meleklerinden 70.000 melek vardır ki yalnız birine dünyadaki dağları koparmak emrolunsa, parça parça ederdi. O vakit, Cehennemin bağırması ve gürültüsü ve ateş saçması ve şiddetli dumanı vardır ki bütün gökyüzünü simsiyah eder. Mahşer yerine bin senelik yol kalınca, meleklerin ellerinden kurtulur. Gürültüsü ve gümbürtüsü ve sıcaklığı tahammül olunmayacak derecededir. Mahşerdekilerin hepsi, bundan çok korkarlar. Bu nedir diye sorarlar. Haber verilir ki Cehennem, Zebânilerin elinden kurtulmuş, size yaklaşıyor da, onun gürültüsüdür derler. Bunun üzerine, herkesin dizinin bağı çözülüp çöküverirler. Hatta Peygamberler ve Resûller dahi kendilerini tutamaz. Hazret-i İbrahim, hazret-i Mûsâ, hazret-i Îsâ, Arş-ı a’lâya sarılır. İbrahim “aleyhisselâm” kurban ettiği İsmail “aleyhisselâm”ı unutur. Mûsâ “aleyhisselâm” birâderi Harun “aleyhisselâm”ı ve Îsâ “aleyhisselâm” validesi hazret-i Meryemi unuturlar. Her biri: (Ya Rabbi! Bugün nefsimden başka bir şey istemem) der.

O zaman Muhammed “aleyhisselâm” ise: (Ümmetime selamet ve necat ver ya Rabbi) der.

Orada buna tahammül edebilecek kimse bulunmaz. Zira Allahü teâlâ, bunu haber verip; Casiye sûresinin 28. âyetinde meâlen, (Her ümmeti, dizleri üzre Cenâb-ı Hakk’ın korkusundan çökmüş olarak görürsün. Her biri, dünyada işledikleri amellerin kitabına davet olunurlar) buyurmuştur. Cehennemin böyle kurtulup kükremesi üzerine, herkes boğulma derecesinde ve kederlerinden yüzleri üzerine kapanırlar. Bu da, Allahü teâlânın Furkan sûresi 12. âyetinde meâlen: (Nar ehl-i mahşeri uzak mahalden gördüğü vakit, nas ondan boğuk ve çirkin ve gâyet büyük ses işitirler) buyurmasıyle sabittir.

Allahü teâlâ, Mülk sûresi 8. âyetinde meâlen, (Gayz ve şiddetinin çokluğundan, Nar ikiye ayrılacak gibi olur) buyurur. Bunun üzerine, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” ortaya çıkıp, Cehennemi durdurur. Buyurur ki (Hakir ve zelil olarak geriye dön! Ta ki sana ehlin güruh güruh gelsinler). Cehennem dahi (Ya Muhammed, bana müsaade et! Zira, sen bana haramsın) der. Arştan nida gelerek: (Ey Cehennem, Muhammed aleyhisselâmın kelâminı dinle! Ve ona itaat et) der. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Cehennemi çeker, Arş-ı a’lânın sol tarafında bir yere yerleştirir. Mahşerdekiler, Peygamber efendimizin bu merhametli muamelesini birbirine müjdelerler. Korkuları bir miktar azalır. Enbiyâ sûresinde 107. âyet-i kerimenin (Seni alemlere rahmet olarak gönderdik) meâl-i şerifi zâhir olur.

Bu zamanda nasıl olduğu bilinmeyen mîzan kurulur. Mizanın iki kefesi, yani gözü vardır. Birisi nurdan ve biri zulmetten yani karanlıktandır.

Bundan sonra, Allahü teâlâ zamandan, mekandan, cisimden münezzeh ve beri, uzak olduğu hâlde, kudretini izhar buyurması üzerine, insanlar ona tazim ederek, secdeye varırlar. Fakat kâfirler, mürtedler, secde edemezler. Zira, onların belleri demir kesilip secde etmeleri mümkün olmaz. İşte bu da, Nun sûresi, 42. âyet-i celil-i ilâhiyyesinin (Gözlerden perde kaldırılıp sıkıntıların arttığı zamanda secde etmeye çağrılırlar. Fakat secde edemezler) meâl-i şerifidir.

İmâm-ı Buhârînin “rahmetullâhi aleyh”, bunun tefsirinde, Peygamberimize “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kadar senedini yani ravilerini zikir ederek bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki (Allahü teâlâ kıyamet gününde sakından keşfeder. [Paçalar sıvanır. Yani çok çetin ve sıkıntılı bir hallolur. Secde ediniz denir.] Bütün müminler secde ederler). Ben, bu hadis-i şerifin te’vîlinden korktum. Meseldir diyerek söz söyleyenlerin sözünü dahi beğenmedim. Mîzan yani terazi de, melekuta mahsus olan bilinmeyen şeylerdendir, dünya terazilerine benzemez. Zira iyilikler ve kötülükler, madde ve cisim değildir. Araz, yani sıfattırlar. Arazları, özellikleri, bildiğimiz teraziler ile maddeyi tartar gibi, vezn etmek sahih olmaz. Ancak, bilinmeyen terazi ile tartmak sahih olur.

Müminler secdede iken, Allahü teâlâ nida eder. Yakından ve uzaktan işitilir. İmâm-ı Buhârînin rivayet ettiği gibi, Cenâb-ı Hak [hadis-i kudside]; (Ben azim-üş-şân herkese mücazat eden deyanım. Bana hiçbir zalimin zulmü tecavüz etmez. Eğer tecavüz ederse, ben zalim olurum) buyurur.

Bundan sonra, hayvanat arasında hüküm eder. Boynuzlu koyundan, boynuzsuz koyunun hakkını alıverir. Dağ hayvanlarıyle kuşlar arasındaki hakları ödeştirir. Sonra da bunlara: (Toprak olunuz) der. Hemen hayvanlar toprak oluverirler. Kâfirler, bu hâli görünce her biri, Nebe sûresi 40. âyetinin mealinde haber verildiği üzere (Ne olaydı, toprak olaydım) derler.

Sonra, Allahü teâlâ tarafından nida olunup, (Levh-i mahfuz nerededir?) buyurur. Bu ses, akllara hayret verecek sûrette işitilir. Allahü teâlâ, (Ey Levh! Tevrat ve İncil ve Kurân-ı azim-üş-şandan sende yazdığım şey nerededir?) der. Levh-i mahfuz der ki: (Ya Rabb-el’âlemin! Bunu Cebrâil “aleyhisselâm”dan sual buyur!).

Bu vakit, Cebrâil “aleyhisselâm” getirilir ki adeta kendisini titremek alır. Hayretinden diz üstü çöker. Cenâb-ı Hak buyurur ki: (Ya Cebrâil! Bu Levh der ki sen benim kelamımı ve vahyimi kullarıma nakleylemişsin, doğru mudur?) Cebrâil “aleyhisselâm” (Ya Rabbi doğrudur) der. Allahü teâlâ, (Onu nasıl yaptın?) buyurur. Cebrâil “aleyhisselâm”, (Ya Rabbi, Tevratı Mûsâ “aleyhisselâm”a, İncili Îsâ “aleyhisselâm”a, Kurân-ı Kerîmi Muhammed “aleyhisselâm”a inzal ve her bir Resûle risâleti ve her bir suhuf sâhibi Peygambere de sayfalarını ulaştırdım) der.

Bir nida gelir ki; (Ya Nuh!), Nuh “aleyhisselâm” getirilir. Titrediği hâlde, huzur-i ilâhiyye gelir. Ona hitaben: (Ya Nuh! Cebrâil “aleyhisselâm” der ki sen Resûllerdensin). (Evet ya Rabbi! Doğrudur) der. Yine buyurur ki (Kavminle ne iş gördün?). Nuh “aleyhisselâm”, (Ya Rabbi! Onları gece ve gündüz imana davet ettim. Benim davetim onlara bir fayda vermedi. Benden kaçtılar). O zaman, yine nida olunarak, (Ya Nuh kavmi!) denir. Onlar bir fırka olarak getirilir. Denilir ki (İşbu kardeşiniz Nuh “aleyhisselâm” der ki size benim risâletimi tebliğ etmiş). Onlar: (Ey bizim Rabbimiz, yalan söylüyor. Bize bir şey tebliğ etmedi) derler. Risâleti inkâr ederler.
Allahü teâlâ, (Ya Nuh! Senin şahitin var mıdır) buyurur. Nuh “aleyhisselâm”, (Ya Rabbi! Benim şahitim, Muhammed “aleyhisselâm” ile ümmetidir) der.

Allahü teâlâ, (Ya Muhammed!) “aleyhisselâm”. Bu Nuh “aleyhisselâm” risâleti tebliğ ettiğine seni şahit kılar) buyurur. Peygamberimiz “aleyhisselâm”, Nuh “aleyhisselâm”ın risâleti tebliğ ettiğine şahit olup Hud sûresi 25. âyet-i kerimesini okur. Bu âyet-i kerimede meâlen, (Biz Nuhu insanlara Peygamber olarak gönderdik. Onları Allahü teâlânın azâbı ile korkuddu. Allahü teâlâdan başka şeylere ibâdet etmeyiniz dedi) buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak, Nuh “aleyhisselâm”ın kavmine: (Sizin üzerinize azap hak oldu. Zira, azap kâfirler üzerine layıktır) buyurur.

Böylece, hepsi Cehenneme atılır. Ne amelleri tartılır, ne de hesap olunurlar.

Bundan sonra (Ad kavmi nerededir?) diye nida olunur. Nuh “aleyhisselâm”ın kavmine yapıldığı gibi, Hud “aleyhisselâm” ile kavmi olan Ad kavmi arasında muamele cereyan eder. Peygamberimiz “aleyhisselâm” ile ümmetinin hayırlıları şahadet ederler. Peygamberimiz Şuara sûresinin 123. âyet-i kerimesini okur. Bu kavm de Cehenneme atılır.

Bundan sonra (Ya Sâlih veya Semud) diye nida olunur. Sâlih “aleyhisselâm” ve kavmi gelirler. İnkarları üzerine, hazret-i Peygamberden şahadet talep olunur. Peygamberimiz “aleyhisselâm” Şuara sûresinin 141. âyet-i kerimesini okur. Onlar da, evvelkiler gibi Cehenneme atılır.

Kurân-ı azim-üş-şanın haber verdiği gibi, ümmetler, birbiri arkası sıra, Allahü teâlânın huzuruna gelirler. Furkan sûresinin 38. ve İbrahim sûresinin 8. âyet-i kerimeleri bunu haber vermektedir. Bunda tenbih vardır ki bunlar âsî ve azgın kavmlerdir. (Barih, Marih, Duhâ, Esra) kavmleri ve bunlar gibi kâfirlerdir. Bunlardan sonra, nida, Ashâb-ı res ve tübba ve İbrahim “aleyhisselâm”ın kavmine gelir. Bunların hiç birinde mîzan kurulmaz. Ve hesap sorulmaz. Bunlar, o gün Rablerinden mahcubdurlar. Allahü teâlânın kelâminı onlara bir tercüman söyler. Çünkü, bir kimse, nazar ve kelam-ı ilâhiyye mazhar olursa, o kimse azap olunmaz.

Bundan sonra, Mûsâ “aleyhisselâm”a nida olunur. Şiddetli rüzgarda yapraklar nasıl titrerse, öyle titreyerek gelir. Cenâb-ı Hak, ona hitaben: (Ya Mûsâ! Cebrâil sana risâletini ve Tevratı kavmine tebliğ ettiğine şahadet ediyor) buyurur. Mûsâ “aleyhisselâm” (Evet ya Rabbi) der. (Öyle ise, minberine çık! Sana vahiy olunan şeyleri oku!) buyurulur. Mûsâ “aleyhisselâm”, minbere çıkar, okur. Herkes kendi mevkiinde sükut ederler. Tevratı daha yeni nazil olmuş gibi okur. Yahudi âlimleri, sanki bundan evvel, Tevratı hiç görmemişler, bilmemişler gibi olurlar.

Sonra da, Davude “aleyhisselâm” nida olunur. Bu da, sanki şiddetli rüzgarda yaprak titrer gibi, son derece titreyerek gelir.

Allahü teâlâ: (Ya Davud! Cibril “aleyhisselâm” Zeburu ümmetine tebliğ ettiğine şahadet ediyor) deyince, Davud “aleyhisselâm”, (Evet ya Rabbi!) der. Cenâb-ı Hak, (Minberine çık ve sana vahiy olunan şeyi tilâvet eyle) buyurur. Davud “aleyhisselâm” minbere çıkar. Güzel sesle Zebur-u şerifi okur. Hadis-i şerifte bildirildi ki Davud “aleyhisselâm” Cennet ehlinin münadisidir. [Davud “aleyhisselâm”ın sesi çok güzel ve gür idi.] Nida edince sesini tabüt-i sekinenin imamı işitir ve cemaatin içine girerek safları yararak, Davud “aleyhisselâm”ın yanına gelir. Ona sarılır. Der ki: (Sana Zebur vaaz vermedi mi ki benim için yanlış niyet eddin?). Hazret-i Davud, çok utanır, sıkılır. Cevap veremez. Arasat ızdıraba gelir. İnsanlar Davud “aleyhisselâm”dan gördüğü hallerden dolayı çok üzüntülü olurlar. Bundan sonra Davud “aleyhisselâm”a sarılıp, huzur-i Mevlaya çıkarır. Üzerlerine perde iner. Tabütün imamı der ki: (Ya Rabbi! Davud “aleyhisselâm”ın hürmetine bana rahmet eyle ki bu beni harbe gönderdi. Hatta öldürüldüm. Nikah etmek istediğim hatunu kendine almak istedi. Halbuki o zaman bundan başka, 99 hatunu vardı). Allahü teâlâ, Davud “aleyhisselâm”a sorar, (Ya Davud! Bunun sözü doğru mudur?) buyurur. Davud “aleyhisselâm” utancından ve Allahü teâlânın azâbı korkusundan, mağfiret vaadini rica ederek, başını aşağı eğer. Zira, insan bir şeyden korkar ve mahçup olursa, başını önüne eğer. Bir şey umar ve rica ederse, başını yukarı kaldırır. Bu vakit, Allahü teâlâ tabütün imamı olan zata buyurur ki: (Ben, buna mukabil, sana köşk ve vildandan şu kadar, bu kadar şey verdim. Râzı mısın?) O Zât da: (Razıyım ya Rabbi) der. Bundan sonra, Davud “aleyhisselâm”a: (Sen de ya Davud, git seni de mağfiret ettim) buyurur.

Bundan sonra Davud “aleyhisselâm”a: (Minberine dön, Zeburun devâminı oku) buyurur. O da, Allahü teâlânın emrini yerine getirir. Bu zamanda, Beni İsraile iki kısım olmaları emrolunur. Bir kısmı, müminler ile bir kısmı da, kâfirler ile beraber olur.

Bundan sonra, bir ses işitilir ki: (Îsâ “aleyhisselâm” nerededir?) der. Îsâ “aleyhisselâm” getirilir. Allahü teâlâ ona hitaben Mâide sûresinin 119. âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi olan, (Ya Îsâ! Sen insanlara Allahtan başka beni ve annemi ilah edininiz dedin mi?) buyurur.

Îsâ “aleyhisselâm” Allahü teâlâya hamd eder ve çok senalar eder. Sonra meâl-i şerifi, (Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzîh ve takdis ederim ki hakkım olmayan şeyi benim için söylemek olmadı. Eğer ben onu söyledimse, hakikaten Sen onu bilirsin. Ya Rabbi! Sen benim nefsimde olanı bilirsin. Ben Senin zâtında olanı bilmem. Ya Rabbi! Sen gaibleri bilensin) olan Mâide sûresinin 116. âyet-i kerimesi ile cevap verir.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Cemâl sıfatını gösterir ve meâl-i şerifi, (Bu zaman, sâdıklara sıdkının menfeat vereceği zamandır) olan Mâide sûresi 119. âyet-i kerimesini buyurur ve (Ya Îsâ! Sen doğru söyledin. Minberine git! Sana Cebrâilin tebliğ ettiği İncili tilâvet eyle) der. Îsâ “aleyhisselâm”, (Evet Ya Rabbi) der. Sonra tilâvete başlar. Tilâvetin tesirinden herkesin başı yukarı kalkar. Zira, Îsâ “aleyhisselâm” rivayet cihetinden insanların en ziyâde hakimidir. Okumada, o kadar tazelik ve nezaket gösterir ki hıristiyanlar, ruhbanlar, kendilerini, İncilden hiçbir âyet bilmiyorlarmış zannederler.

Bundan sonra, nasara da, iki kısım olurlar. Bozuk olanları, yani hıristiyanlar kâfirlerle, bozulmamış olan müminleri, müminlerle haşr olunur.

Bundan sonra, bir nida işitilir ki (Muhammed “aleyhisselâm” nerededir?) Peygamberimiz “aleyhisselâm” gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki: (Ya Muhammed! Cibril, sana Kurân-ı Kerîmi tebliğ ettim diyor). O da: (Evet ya Rabbi) der. Cenâb-ı Hak: (Ya Muhammed, minberine çık ve Kurân-ı Kerîmi kıraat et) buyurur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”Kurân-ı Kerîmi tilâvet edip, gâyet güzel ve tatlı bir şekilde okur. Müminleri müjdeler. Onların yüzleri güler ve sevinirler. Kurân-ı Kerîme inanmayanların, bu mübarek kitaba (Haşa) çöl kanunu diyenlerin ise, yüzleri gâyet çirkin olur.

Buraya kadar beyan olunan Peygamberlere olunacak suali, Araf sûresindeki (Biz kendilerine Peygamber gönderilen kavme elbette sual ederiz. Peygamberlere de sual ederiz) mealindeki 5. âyet-i kerimesi haber vermektedir.

Bâzıları, Mâide sûresinin 112. (Allahü teâlâ, büyük Peygamberleri cem ettiği vakit, kavminizden nasıl icabet ve kabul olundunuz?) mealindeki âyet-i kerime ile haber verilmiştir dediler. O zaman Peygamberler: (Ya Rabbi! Seni tesbîh ederiz ki bizim için hiç ilim yoktur. Sen gaybleri en iyi bilensin) derler. Evvelki âyet-i kerimenin haber verdiğini söyleyen âlimlerin sözü daha doğrudur. (İhya-ül-ulum) adındaki kitabımızda da bunu bildirdik. Zira Peygamberlerin dereceleri vardır. Îsâ “aleyhisselâm” ise, onların büyüklerindendir. Zira O (Ruhullah) dır. (Kelimetullah) dır. Peygamberimiz “aleyhisselâm” Kurân-ı Kerîmi tilâvet buyurduğu zaman, ümmeti zanneder ki hiç işitmemişlerdir. Bu bahste, hazret-i Esmaiye dediler ki: (Sen Kurân-ı Kerîmi en ziyâde ezberlemiş olansın. Sen de, böyle mi olursun?) Cevabında, (Evet, hazret-i Peygamberden işittiğim vakit, hiç işitmemiş gibi olurum) buyurdu.

Kitapların kıraati tamam olduktan sonra bir nida gelir ki: Ey mücrimler, şimdi sizler ayrılınız!) denir. Bu nida üzerine, mevkıf yani Arasat meydanı harekete gelir. O zaman, herkesi büyük korku alır. Birbirlerine girift olurlar. Melekler cin ile ve cin insanlar ile karışır. Bundan sonra, nida gelir ki: (Ya Adem! Evladından Cehenneme lâyık olanı gönder!) Adem “aleyhisselâm” ise, (Ya Rabbi! ne kadar?) diye sual eder. Cenâb-ı Hak, buyurur ki: (1.000’de 999’u Cehenneme ve biri Cennete). Kâfirlerden ve Ehl-i sünnetten “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” ayrılmış mülhidlerden ve gafillerden, çıkara çıkara, ancak Allahü teâlânın bir avuç buyurduğu kadar mümin geride kalırlar. Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” (Rabbimizin avuçlarından bir avuç kalır) buyurduğunun mânâsı budur.
Bundan sonra İblis şeytanlarıyle birlikte getirilir. Bunların mizanının da seyiatları, Hasenâtlarının üzerine ağır gelmiştir. Her kime ki din ulaşmıştır, onun sevapları ile günahları muhakkak tartılacaktır. Şeytanlar, günahları ağır gelip, azap göreceklerini yakinen bildikleri vakit: (Bize Adem zulüm etti. Zebâni denilen melekler saçlarımızdan tutarak bizi Cehenneme sürükledi) derler.

Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak tarafından bir nida gelir ki Mümin sûresinin 17. âyet-i kerimesinin, (Bu zamanda zulüm yoktur. Allahü teâlâ hesapta süratlidir) mealindedir. Herkes için büyük bir kitap çıkarılır ki şark ve garb arasını tutar. Onda mahlukların bütün amelleri yazılıdır. Küçük ve büyük hepsini bildirir. Allahü teâlâ, hiçbir kimseye zulmetmez. Mahlukların her gün yaptıkları amelleri bu kitap ile Allahü teâlâya arz olunur. Allahü teâlânın emri ile Abese sûresinin 16. âyet-i kerimesinde bildirilen (Kirâmün berere) meleklerine yani kerim ve itaatkar meleklere, o amelleri yazmayı emreder. Bu kitap işte odur. Casiye sûresi 28. âyet-i kerimesinin (Biz yaptığınız amellerin hepsini yazdırdık) meâl-i şerifi bunu haber vermektedir.

Bundan sonra, bir münadi herkesi ayrı ayrı çağırır. Herkes, ayrı ayrı hesaba çekilir. Nur sûresi, 24. âyetinde meâlen, (Yaptıklarının hepsine, o gün dilleri ve elleri ve ayakları şahadet eder) buyuruldu.

Doğru haberde bize bildirildi ki bir kimse Allahü teâlânın huzurunda durdurulur. Cenâb-ı Hak ona (Ey fenâ kul! Sen mücrim ve âsî oldun) der. O kul: (Ya Rabbi! Ben işlemedim) der. (Senin aleyhine deliller ve şahitler vardır) denir. O kimsenin Hafaza melekleri getirilir. O kimse: (Onlar benim üzerime yalan söylediler) der. Bu hâl, meâl-i şerifi (O gün herkes getirilir. Herkes kendi nefsi ile mücadele eder) olan, Nahl sûresinin 114. âyetinde bildirilmektedir. Sonra ağzına mühür vurulur. Bu da Yasin-i şerifin 65. âyetinin (Kıyamet gününde, ben azimüş-şân, mücrimlerin ağızlarını mühürlerim. Ne ki kazanıp kesb ettiler ise, bize elleri söyler ve ayakları şahadet eder) meâl-i şerifi ile bildirilmiştir. Öyle ise, asilerin azası şahadet edip Cehenneme götürülmeleri emrolunur. Mücrimler [din düşmanları, haram işliyenler, namaza ehemmiyet vermeyenler] azalarına levm etmeye, bağırmaya başlar. Azası da, der ki (Bu şahadet bizim ihtiyarımızla değildir. Bizi Allahü teâlâ söyletti. Her şeyi söyleten Odur). Bunlar Fussilet sûresi 21. âyet-i kerimesinde bildirilmektedir.

Hesaptan sonra, bütün insanlar Sırat köprüsüne gönderilecektir.

Sırat köprüsünden geçemeyip düşen mücrimler, Cehennem hazenesine, yani azap meleklerine teslim olunurlar. Ağlamaya ve inlemeye başlarlar. Hele müminin ve müvahhidinin asileri Cehenneme konulurken, gâyet dehşetli ağlarlar. Melekler bunları yakalayıp atarken, (İşte bu, vaat olunduğunuz kıyamet günüdür) derler. Bu haller Enbiya sûresi 103. âyet-i kerimesinde bildirilmektedir.

Büyük feryat – Cehennem ehlinin çok feryat edip ağladıkları dört yerden birincisi, sur üfürüldüğü vakitte, ikincisi, Cehennem meleklerden kurtulup, mahşer ehli üzerine sıçradığı vakitte, üçüncüsü, Ademi “aleyhisselâm” Allahü teâlâya şefaatci göndermek için çıktıkları vakitte, dördüncüsü, Cehennemdeki azap meleklerine teslim olundukları zamandır.

Cehennemlik olanlar mahallerine gidip, Arasat meydanında yalnız, Müminler, Müslimler, hayır ve ihsan edenler, Arifler, Sıddîklar, Veliler, Şehitler, Sâlihler ve Resûller kalır. İmanlarında şüpheleri olanlar, münâfıklar, zındıklar, bidat sahipleri [yani Ehl-i sünnet îtikadında olmayan müminler], zaten Cehenneme gönderilmişlerdir. Allahü teâlâ (Ey insanlar! Rabbiniz kimdir?) buyurur. Onlar (Allahtır) derler. Allahü teâlâ: (Siz Onu bilir misiniz?) buyurur. (Evet biliriz ya Rabbi) derler. O zaman, onlara Arş-ı a’lânın sol tarafından bir melek görünür. O melek, o kadar Âzametlidir ki 7 deniz başparmağının ucuna konsa içine alıp, hiçbir damlası gözükmez. O melek, mahşerde bulunanlara Allahü teâlânın emri ile imtihan cihetinden (Ene Rabbüküm) yani, ben sizin Rabbinizim der. Ehl-i mahşer: (Senden Allahü teâlâya sığınırız) derler.

Arşın sağ tarafında bir melek görünür ki eğer ayağının ucu ile basmış olsa, on dört deniz, görünmez olurdu. Ehl-i mahşere (Ene Rabbüküm) der. Yani, sizin Rabbinizim der. Ona dahi (Senden Allahü teâlâya sığınırız) derler.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, onlara istedikleri şekilde gâyet yumuşak ve hoş muamele buyurur. Mahşer ehlinin hepsi, secde ederler. Cenâb-ı Hak, onlara (Öyle bir yere geldiniz ki sizin için yabancılık ve korku yoktur) buyurur.

Allahü teâlâ bütün müminleri Sırat üzerinden geçirir. Müminler derecelerine göre Cennete götürülür. İnsanlar güruh güruh geçerler. Önce Resûller, sonra Nebîler, Sonra Sıddîklar, sonra Veliler, Arifler, sonra hayır ve ihsan edenler, sonra Şehitler, sonra diğer müminler götürülür. Müslümanlardan günahları affedilmeyenler yüz üstü düşmüş, bâzıları da Arafta mahbus kalırlar. İmanı zayıf olanlardan bazısı Sıratı yüz senede, bazısı da bin senede geçerler. Bununla beraber, Cehennemde yanmazlar.

Bir kimse ki Rabbini görür, o kimse Cehenneme sokulmaz. Müslim ve muhsin olanların makâmlarını (İstidrâc) namındaki kitabımızda anlattık. Onlar yüzü gülenlerdir. Çoğu Sıratı şimşek gibi geçer. Çoğu da, açlık ve susuzlukla giderler ki ciğerleri parça parça olmuş, solukları adeta duman gibi çıkar. Bunlar, kaseleri gökteki yıldızlar adedince ve suyu, kevser ırmayından ve büyüklüğü Kudüsten Yemene kadar ve Adenden Medine-i münevvereye kadar olan Kevser havzından içerler. İşte bu, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Benim minberim, havzım üzerindedir). Yani, minberim, Kevser havzının iki kenarından biri üzerindedir buyurmasiyle sabittir. Kevser havzından uzak olanlar, kabahatlerinin derecesine göre, Sıratta habs olunurlar.

Nice abdest alanlar vardır ki abdesti güzel almaz ve tamam etmez. Ve nice namaz kılanlar vardır ki sorulmadığı hâlde, namazını başkalarına anlatır. Hudû ve huşû ile kılmazlar. Eğer kendini karınca ısırmış olsa, namazı bırakıp o karınca ile meşgul olurlar. Halbuki Allahü teâlânın Âzamet ve celâletini ârif olanların ellerini ve ayaklarını kesmiş olsalar hiç direnmezler. Zira onların ibâdetleri Allahü teâlâ içindir. Allahü teâlânın huzurunda duran kimse, Onun “celle celâlühü” heybet ve Âzametini bildiği, tefekkür ettiği kadar huşû eder, korkar. Öyle olur ki padişahlardan birinin huzurunda kişiyi akrep sokar, o da sabreder. Padişaha hürmet için hiç hareket etmez. İşte bu, adamların mahlukla beraber olduğu vakitteki Hâlidir. Mahluk ise, o derece menfeat ve zararını ayıramaz.

O, aziz ve celil olan Allahü teâlânın huzurunda duranın hâli nasıl olur ki heybet ve saltanat ve Âzamet ve ceberut ve kahr-ü galebe-i ilâhiyyeyi bilen bir kimsenin Allahü teâlânın huzurunda durması, elbette ziyâde huzuru ve huşuu icap ettirir.

İbadetleri yaptığı hâlde, zulüm eden ve tövbe etti ise de, mazlumu bulamayan, bununla dünyada helalleşmeyen bir kimse hakkında hikaye olundu ki Allahü teâlânın huzuruna götürülür. Dünyada helalleşemediği kul hakları varsa, meydana çıkarılır. Mazlum onun boynuna sarılır. Allahü teâlâ mazluma (Ey mazlum! Yukarıya bak) buyurur. O mazlum baktığı vakit görür ki bir köşk var. Gâyet büyüktür. Ziyneti ve büyüklüğü akllara hayret verir. O mazlum: (Ya Rabbi! Bu nedir?) der. Allahü teâlâ: (Bu satılıktır. Benden satın alır mısın?) buyurur. O mazlum ise: (Ya Rabbi! Bunun kıymetini ödeyecek benim bir şeyim yoktur) der. Allahü teâlâ buyurur ki: (Kardeşini zulmden affedip halas edersen, köşk senindir). O kul da: (Ya Rabbi! Emr-i ilâhîn sebebiyle ondaki hakkımdan vazgeçtim) der.
Allahü teâlâ tövbe eden zâlimlere böyle muamele eder. Nitekim İsra sûresi 25. âyetinde meâlen, (Ben azim-üş-şân, tövbe eden kimseleri mağfiret ederim) buyurur. Tövbe eden, zulmden, günahtan ayrılıp da, ebediyyen bir daha o günahı işlemeyendir. Davud “aleyhisselâm” (Evvab) ile tesmiye olunur. [Halbuki Davud “aleyhisselâm” hiç günah işlemedi. Ondan (Hilaf-i evla) sadır oldu.] Resûllerden hazret-i Davudun gayrileri de böyledir.

Ey gönül, yaktı vücudum, o gizli narın senin,
Fışkırıp çıktı semaya ah ile zarın senin!
Çok garib bir divanesin, niçin hiç uslanmazsın?
Herkesin rüsvası oldun, yokmudur arın senin?
Ebedî aşk tuzağına düştüğün günden beri,
Meyvemi verecek aceb, soldu baharın senin?

10. FASIL

(Arasat meydanı) na (mevkıf) ve (mahşer yeri) de denir. Burada bulunanların nasıl davet edileceklerini âlimlerimiz başka başka söyledi. Tefsirlerde anlatıldığı gibi, sahih hadislerde de bildirilmiştir. Allahü teâlânın en önce hüküm edeceği, katillerdir. Ve en önce ecrlerini vereceği kimseler de imanı doğru olan amalardır. Evet! Bir münadi nida eder ki: (Dünyada görmekten men’ olunanlar nerededirler?) Onlara denilir ki: (Siz Allahü teâlânın cemaline bakmaya herkesten daha çok layıksınız). Bundan sonra Cenâb-ı Hak, onlara haya muamelesi eder de (Sağ tarafa gidiniz!) buyurur.

Bunlar için bir sancak bağlanıp Şuayb “aleyhisselâm”ın eline verilir. Şuayb “aleyhisselâm” onlara imâm olur. Onlarla beraber, nur meleklerinden, hesapsız melek vardır. Adedlerini Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Onların yanına varırlar. Ve sıratı yıldırım gibi geçerler. Sabrda ve hilmde onlardan her biri, Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” ve ona bu ümmet içinde, benzeyen kimseler gibidir.

Bundan sonra (Belalara sabredenler nerededir?) diye nida olunur. Ve meczumin yani cüzzam denilen miskin hastaları ve sari hastalıklara yakalanmış olanlar getirilir. Allahü teâlâ, onlara selam verir. Onlar dahi sağ tarafa emrolunurlar. Onlar için de, yeşil bir sancak bağlanır. Eyüp “aleyhisselâm”ın eline verilir. Ashâb-ı yeminin imamı olur. Mübtela olanın sıfatı sabır ve hilmdir. Ukayl ibni Ebû Talib “radıyallâhu anh” ve bu ümmetten Onun emsali gibi olanlar böyledir.

Bundan sonra nida olunur ki: (İslam düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanmayıp, Ehl-i sünnet îtikadına sımsıkı sarılan ve bu doğru imanını ve namusunu kemâl derecede muhafaza eden imanlı ve iffetli gençler nerededirler?) Bunlar da getirilir. Allahü teâlâ bunlara da selam verip, merhaba, der. Ve murad buyurduğu kelam ile iltifat eder. Bunlara dahi (Sağ tarafa gidiniz) buyurur. Bunlar için de, bir sancak bağlanıp Yusuf “aleyhisselâm”ın eline verilir. Yusuf “aleyhisselâm” onların imamı olur. Böyle gençlerin sıfatı haramlardan, yabancı kadın ve kızlardan sakınmaktır. Raşid bin Süleyman “rahimehullahü teâlâ” ve bu ümmetten onun emsali gibi olanlar böyledir.

Bundan sonra bir nida dahi çıkar ki: (Allahü teâlâ için birbirlerine muhabbet edenler ve müslümanları sevenler ve kâfirleri, mürtedleri sevmeyenler nerededir?) denir. Onlar dahi Allahü teâlânın huzuruna götürülür. Allahü teâlâ, onlara da merhaba deyip, ne murad buyurur ise, onunla iltifata mazhar olurlar. Sağ tarafa gitmeye emrolunurlar. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmeyenlerin sıfatı da sabır ve hilmdir ki dünyevi sebeplerden dolayı müminlere ne darılırlar ve ne de kötülük ederler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ve bu ümmetten Ona benzeyenler bunlardandır.

Bundan sonra, bir nida dahi çıkar ki: (Allahü teâlânın korkusundan haram işlemeyenler ve ağlayanlar nerededir?) denir. Onlar da götürülür. Bunların gözyaşları, şehitler kanı ve ulemanın mürekkebi ile tartılır. Gözyaşı ağır gelir. Bunların da sağ tarafa gitmesi emrolunur. Onlar için her renkle süslenmiş bir sancak bağlanır. Zira bunlar, muhtelif haram işliyenlerin arasında bulunduğu, Allah rahimdir, affeder diye aldatılmaya çalışıldığı hâlde, haram işlememişlerdi. Çeşitli günahlardan sakınarak Allahü teâlânın korkusundan ağlamışlardı. Mesela, biri Allahü teâlânın korkusundan, biri dünyaya düşkün olmaktan ve öbürü pişmanlıktan ağlamıştı. Bunların sancakları Nuh “aleyhisselâm”a verilir. Âlimler onların önlerine geçmek isterler. (Bunların ağlamalarının Allah için olmasını biz öğrettik) derler. Bir nida gelir ki: (Ya Nuh, olduğun gibi dur!). Nuh “aleyhisselâm” hemen durur. O cemaat de Onunla beraber dururlar.
Ehl-i sünnet âlimlerinin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır. Âlimlerin mürekkebi ağır gelip, sağ tarafa emrolunurlar. Şehitler için de safranlı bir sancak emrolunur. Yahya “aleyhisselâm”ın eline verilir. Yahya “aleyhisselâm” önlerinden gider. Âlimler önlerine geçmek istiyerek derler ki: (Şehitler bizim ilmimizden öğrenerek çarpıştılar. Biz onlardan ileri gitmeye daha ziyâde layıkız). Bu zamanda Allahü teâlâ lütfünü ortaya koyup, meâlen buyurur ki: (Âlimler benim yanımda Peygamberlerim gibidir). Âlimlere hitaben: (Dilediğiniz kimselere şefaat ediniz) buyurur. Âlimler, ehl-i beytine ve komşusuna ve mümin kardeşlerine ve talebelerinden kendilerine tâbi olanlara şefaat ederler.

Şöyle ki âlimlerden her biri için bir meleğe nida ettirilir. Melek insanlara bağırır ki: (Filan âlime Allahü teâlâ şefaat etmekle emretti. Kim ki onun bir işini görüverdiyse, yahut bir lokma yemek yedirdiyse, yahut bir içim su verdiyse, yahut kitaplarını yaydı ise, onlara şefaat edecektir) der. O âlime bir iyilik yapanlar, kitaplarını dağıtanlar kalkarlar. O âlim de, o kimselere şefaat eder.

Hadis-i şerifte bildirildi ki en önce şefaat edenler Resûllerdir. Sonra Nebîler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, sonra Âlimlerdir. Âlimler için bir beyaz sancak bağlanır. İbrahim “aleyhisselâm”a verilir. İbrahim “aleyhisselâm” gizli mârifetleri ortaya çıkarmak bakımından Resûllerin en ileride olanıdır. Bunun için sancak kendisine verilir.

Bundan sonra yine bir münadi nida eder ki: (Nafakası için her gün çalışıp terliyen ve kazandığı ile kanaat eden fakirler nerededir?) denir. Fakirler de Allahü teâlânın huzuruna götürülür. Allahü teâlâ taltif edip, (Merhaba ey dünya kendileri için zindan olan kimseler) buyurur. Bunların da Ashâb-ı yemin (Cennet ehli) ile beraber olmaları emrolunur. Bunlar için de, bir sarı sancak bağlanıp, Îsâ “aleyhisselâm”ın eline verilir. Îsâ “aleyhisselâm” bunlara imâm olur.

Bundan sonra yine bir münadi nida eder ki: (Agniya yani şükreden, mallarını, paralarını, dini kuvvetlendirmek, müslümanları zâlimlerden korumak için veren zenginler nerededir?) denir. Onlar da götürülür. Onlara ihsan ettiği şeyleri Cenâb-ı Hak, 500 sene tadad ettirir. Yani zenginlik ile ne yaptıklarının hesabını sorar. Bunlar için dahi renklerle bir sancak bağlanıp Süleyman “aleyhisselâm”a verilir. Süleyman “aleyhisselâm” bunlara imâm olur. Bunlara da, Ashâb-ı yemine ulaşmalarını emir buyurur.
Hadis-i şerifte bildirildi ki dört şey, dört şeye şahâdet etmelerini talep ederler. Malları ile mevkileri ile müslümanlara eziyet edenlere nida olunur ki (Sizi Allahü teâlâya ibâdetten ne mal meşgul etti?). Onlar der ki: (Allahü teâlâ bize mülk ve rütbe verdi. Bizi onlar, Allahü teâlânın hakkını yerine getirmekten menetti). Yine onlara (Mal mülk cihetinden siz mi büyüksünüz, yoksa Süleyman “aleyhisselâm” mı büyüktür?) denir. Onlar (Süleyman “aleyhisselâm” büyüktür) derler. (Öyle ise, onu benim için ibâdet etmekten, o mal mülk menetmedi de sizi mi menetti) buyurur.

Bundan sonra, (Ehl-i bela nerededir?) denilir. Onlar da getirilir. Onlara denilir ki: (Sizi Allahü teâlâya ibâdetten men’ eden şey nedir?) Onlar da derler ki: (Allühü teâlâ, bizi dünyada dertlere, sıkıntılara mübtela kıldı. Onun için zikrinden ve hakkıyla ibâdetten mahrum olduk). Onlara denilir ki:(Bela cihetinden size gelen bela mı, yoksa Eyüpa “aleyhisselâm” gelen bela mı çok idi?). Onlar (Eyüp “aleyhisselâm”a gelen çok idi) derler. (Öyle ise, Onu Allahü teâlânın zikrinden ve Onun dinini kullarına yaymaktan ve hakkını ikameden bela menetmedi de sizi mi etti) denir.

Bundan sonra (Gençler ve memlukler yani köle ve cariyeler nerededir?) derler. Onlar da, Allahü teâlânın huzuruna getirilir. Onlara denilir ki; (Sizi Allahü teâlâya ibâdetten men’ eden şey nedir?). Onlar da, (Allahü teâlâ bize Cemâl ve güzellik verdi. Onunla aldandık, gençlik zevklerine daldık. Gençlik bizde hep kalacak sandık. Allahü teâlânın dinini öğrenmedik. Hakkını yerine getiremedik) derler. Memlukler de (Kölelik ve cariyelik ve beğlere kulluk ettik. Dünya büyüklerine tapındık. Din cahili kaldık. Aldandık. Ya Rabbi, Senin hakkını yerine getirmekten mahrum olduk) derler. Onlara hitaben denilir ki; (Siz mi, yoksa Yusuf “aleyhisselâm” mı daha güzel idi?) Onlar (Yusuf “aleyhisselâm” idi) derler. (Öyle ise, hazret-i Yusufu, kul itaatinde iken hakkullahı ikame etmekten hiç bir şey menetmedi de sizi mi etti) denir.

Bundan sonra (Çalışmayan, tembel, fukara nerededir?) diye nida olunur. Onlar da götürülür. Onlara da, (Sizi Allahü teâlâya kulluk vazifesini yapmaktan men’ eden nedir?) denilir. Onlar (İş yapmadık. Sanat öğrenmedik. [Kahvelerde, sinemalarda, maçlarda vakit geçirdik.] Allahü teâlâ da, bizi dünyada fakirlik ile mübtela kıldı. Fakirlik ve tembellik bizim kulluk vazifemizi yapmamıza mâni oldu) derler. Onlara hitaben, (Siz mi daha fakirdiniz, yoksa Îsâ “aleyhisselâm” mı?) diye sual olunur. Onlar da (Îsâ “aleyhisselâm” bizden daha fakir idi) derler. (Öyle ise, o kadar fakirlik Onu kulluk vazifelerini yapmaktan, din bilgilerini yaymaktan menetmedi de, sizi mi menetti?) denir.

Bir kimse bu dört şeyden birine yakalanırsa, bunların sâhibini düşünsün! Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” duâsında (Ya Rabbi! Zenginlik ve fakirlik fitnesinden sana sığınıyorum) diye duâ ederdi.

İsadan “aleyhisselâm” ibret alınız ki dünyada bir şeye mâlik olmadı. Bir yün cübbeyi 20 sene giydi. Seyahati esnasında, ancak bir bardak ve bir kara kilim ve bir tarağı vardı. Bir gün, birinin, eli ile su içtiğini gördü. Bardağı attı. Bir gün de, bir adâmin eliyle sakalını tararken gördü. Tarağı da attı. Der ki benim hayvanım ayağımdır. Evim mayaralardır. Yiyeceğim yerin otlarıdır. İçeceğim ırmakların sularıdır. [Halbuki İslam dini böyle değildir. Çalışıp helal kazanmak ibâdettir. Çok çalışıp, çok kazanmak ve kazandığını, İslamiyetin emrettiği iyi yerlere vermek lâzımdır.

(Ramuz-ül-ehadis) de yazılı hadis-i şerifte buyuruldu ki (Ashâbım için, fakir olmak saadettir. Ahir zamanda gelecek olan ümmetim için, zengin olmak saadettir.) Şimdi ahir zamandayız. Günah işleyenlerin, fitne çıkaranların, ibâdetlere bidat karıştıranların çoğaldığı bir zamandayız. Bu zamanda helalı, haramı, bidatleri ve küfre sebep olan şeyleri öğrenmek ve bunlara uymak ve helal yoldan kazanarak zengin olmak büyük ibâdettir. Kazandığı ile fakirlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayan müslümanlara yardım etmek büyük saadettir. Bu saadete kavuşanlara müjdeler olsun!]

Allahü teâlânın indirdiği bazı suhuflarda da bildirilmiştir ki (Ey Adem oğlu! Hastalık ve günah işlemek hayat hallerindendir. Müteammiden [kin güderek] adam öldürmenin kefaretinden, hataen öldürmenin kefareti ehven görülür, buna kısas olunmaz ise de, bu da çok kötü iştir. Bundan da sakın!)

Büyük günahların sâhibinin kalbinde îman varsa, azaptan sonra şefaate kavuşur. Allahü teâlâ, onlara ikram eder. Binlerce sene geçtikten sonra, onları Cehennemden çıkarır. Halbuki Cehennemdekilerin derileri yandıktan sonra, tekrar yaratılmaktadır. Hasan-ı Basrî “rahmetullâhi aleyh”, (Keşke ben, böyle olan kişi olsaydım) buyururdu. Şüphe yoktur ki Hasan-ı Basrî “rahmetullâhi aleyh” ahiret hallerini iyi bilen bir zâttır. Kıyamet gününde, bir müslüman getirilir. Onun hiç Hasanasi (iyiliği) yoktur ki mizanında ağır gelsin. Allahü teâlâ, onun imanına hürmeten ona rahmet olarak buyurur ki: (İnsanlara git, sana Hasana ve sevap verecek bir kimse ara. Onun ikramı sebebiyle Cennete giresin!). O kimse gider. İnsanlar arasında arzusuna kavuşturacak bir kimse arar. Hâlini anlatacak bir kimse bulamaz. Kime söyler ve sorarsa: (Benim de mizanımın hafif gelmesinden korkuyorum. Ben senden daha çok muhtacım) der. Bu haline çok üzülür. Yanına bir kişi gelerek, (Ne istiyorsun?) der. Bu da, (Bir Hasanaye [sevaba] muhtacım. Onu belki bin kişiden istedim. Her biri bahane edip esirgediler) der. Bu kişi, ona der ki (Allahü teâlânın huzuruna vardım. Sayfamde bir sevaptan başka sevap bulamadım. O da beni kurtarmaya yetmez. Onu sana hibe edeyim. Benden onu al!). O kimse, ferah ve sevinçli olarak gider. Allahü teâlâ, o kulun hâlini bildiği hâlde, (Nasıl geldin?) diye sual eder. O kişi ile olan macerayı haber verir. O Hasanasini veren kulu da Allahü teâlâ huzuruna çağırır. Buyurur ki: (İman sahiplerine benim keremim, senin kereminden, ihsanından daha çoktur. Din kardeşinin elinden tut, Cennete gidiniz).

Mizanın iki gözü beraber olup sevap gözü ağır gelmezse, Allahü teâlâ buyurur ki: (Bu, ne Cennet ehlindendir, ne de Cehennem ehlindendir). Bunun üzerine, bir melek; bir sayfa getirip seyiat [günah] kefesi üzerine kor ki onda yalnız (üf) yazılmıştır. O göz Hasana üzerine ağır basar. Çünkü (üf) lafzı, anaya, babaya isyan kelimesidir. Kişi bununla, Cehenneme atılması emrolunur. O kişi ise, iki tarafa bakınır. Allahü teâlâ tarafından kendisinin çağrılmasını talep eder. Allahü teâlâ bunu çağırır. Ve der ki: (Ey âsî kul! Niçin seni çağırmamı istiyorsun?) O kul: (Ya Rabbi! Anladım ki anama babama âsî olduğum için Cehenneme gideceğim. Onların azabını bana ilave buyur da, (Onları Cehennemden azad et!) deyince, Allahü teâlâ buyurur ki: (Anana babana dünyada âsî oldun. Ahirette ikram eddin. Onların elinden yapış da, Cennete götür).

Cennete gönderilmeyenleri melekler yakalarlar. Çünkü melekler, ahiret ahkâminı çok iyi bilirler. Hatta, ahiretten nasibi olmayan bir kavme nida olunur ki bunlar ahiretin odunudurlar. Cehennemi doldurmak için halk olundular. Onlara hitaben Allahü teâlâ Saffat sûresi 24. âyetinde meâlen, (Onları durdurun, onlar sual olunacaklardır) buyurur.

Bunlar habs olunurlar. Ta ki kendilerine, Saffat sûresi 25. âyet-i kerimesinde meâlen, (Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?) buyuruluncaya kadar kalırlar. Böylece, teslim olurlar. Günahlarını itiraf ederler ve hepsi Cehenneme gönderilirler. Bu şekilde ümmet-i Muhammedin büyük günah işliyenleri getirilir. İhtiyar, genç, erkek, kadın nerede ise hepsi bir araya toplanır. Cehennemin bekçisi olan (Mâlik) onlara baktığı vakit der ki: (Siz, eşkiya zümresindensiniz. Ama görüyorum ki ne eliniz bağlanmış ve ne de yüzünüz kararmış. Sizden güzel kimse Cehenneme gelmedi). Onlar da (Ya Mâlik! Biz Muhammed aleyhisselâmın ümmetiyiz. Lakin işlediğimiz günahlar Cehenneme sürükledi. Bizi bırak da günahlarımıza ağlayalım) derler. Mâlik onlara: (Ağlayınız! Fakat şimdi size ağlamak fayda vermez!) der.

Nice orta yaşlılar (dertlerim, sıkıntılarım arttı!) diyerek ağlarlar.

Bir ihtiyar erkek ellerini beyaz sakalı üzerine koyup (Ah gençlik geçti. Elem, üzüntü arttı. Zelil oldum, rezil oldum!) diye ağlar.

Nice delikanlılar (Ah gençliği elden kaçırdım! Yani gençliğimin kıymetini bilmedim!) diye ağlarlar.

Nice kadınlar, saçlarından tutup (Eyvah! Yüzüm kara oldu, rezil oldum!) diye ağlarlar.

Allahü teâlâ tarafından (Ya Mâlik! Bunları birinci Cehenneme koy) diye nida gelir. Cehennem bunları içine alırken, (Lâ ilâhe illallah) diye bağırışırlar. Cehennem bu sözü işitince, bunlardan 500 senelik öteye kaçar. [Bir şeyin çok olduğunu bildirmek için, bunu büyük rakamla bildirmenin Arabistanda adet olduğu (İbni Âbidin) in (El-hazer vel-ibaha) kısmında yazılıdır. Yani büyük rakamlar, miktarı değil, çokluğu bildirirler.] Yine bir nida gelir ki: (Ey Cehennem! Bunları içine al! Ya Mâlik! Bunları birinci Cehenneme koy!) Bu zaman gök gürültüsü gibi, bir gürültü işitilir. Cehennem bunların kalplerini yakmak isteyince, Mâlik, Cehennemi men’ eder. (Ey Cehennem, kendisinde Kurân-ı Kerîm olan ve îman kabı olan kalbi yakma! Rahmân olan Allahü teâlâya secde eden alınları yakma!) der. Bu hâl üzre, Cehenneme atılır. Görülür ki bir kişinin feryatı Cehennem ehlinin seslerinden daha çoktur. Bunu Cehennemden çıkarırlar. Halbuki derisi yanmış. Allahü teâlâ ona: (Sana ne oldu ki Cehennem ehlinin en çok bağıranı sensin?) buyurur. O kişi der ki: (Ya Rabbi! Beni hesaba çektin. Senin rahmetinden daha ümitimi kesmedim. Bilirim ki sen beni işitirsin. Onun için çok bağırdım) der. Allahü teâlâ, meâl-i şerifi, (Bir kimse Allahü teâlânın rahmetinden ümitini keserse, o kimse ehl-i dalâlettir) olan Hicr sûresi 56. âyet-i kerimesi ile hitab buyurup, (Git seni mağfiret ettim) der.

Yine bir kişi Cehennemden çıkar. Allahü teâlâ: (Ey kulum, Cehennemden çıktın. Hangi amelinle Cennete gireceksin?) diye sual eder. O kul: (Ya Rabbi! Ben acizim, azıcık şeyden başka bir şey istemem) der. O kimse için Cennetten bir ağaç gösterilir. Allahü teâlâ: (Gördüğün şu ağacı sana versem, başkasını ister misin?) buyurur. O kul; (Ya Rabbi! İzzetin ve celâlin hakkı için, başkasını istemem) der. Allahü teâlâ (Bu sana benden hibe olsun!) buyurur. O ağacın meyvesinden yiyip gölgesinde gölgelendikten sonra, ondan daha güzel başka bir ağaç gösterilir. O kimse, o ağaca çokça bakar. Allahü teâlâ: (Sana ne oldu? Ona da mı muhabbet eddin?) buyurur. O kul, (Evet ya Rabbi) der. Allahü teâlâ: (Sana onu da versem, başkasını istemez misin?) buyurur. (İstemem ya Rabbi) der. O ağacın meyvesinden yer. Gölgesinde gölgelenir. Ondan daha güzel bir ağaç gösterilir. Bu kimse, ona da bakakalır. Cenâb-ı Hak ona hitaben: (Bunu da sana versem, başkasını istemez misin?) buyurur. (İzzetin hakkı için, istemem ya Rabbi) der. O zaman, Cenâb-ı Hak, râzı olup o mümin kimseyi, afv buyurur. Cennete ithalleder.

Ahiretin şaşılacak işlerindendir ki bir kişi de Allahü teâlânın huzuruna götürülür. Allahü teâlâ, onu hesaba çeker. Hasenât ve seyiati tartılır. O kimse, herhalde bilir ki Allahü teâlâ, o zaman, o kimsenin hesabından başka bir şeyle meşgul olmadı. Fakat öyle değil. Belki o ânda milyonlarca, sayısını Allahü teâlâdan başka kimse bilemeyeceği miktarda kimselerin hesabına bakıldı. Onların her biri zanneder ki hesap, o ânda ancak ona mahsustur.

Orada bazısı bazısını görmez. Birisi diğerinin kelâminı işitmez. Belki her biri, Cenâb-ı Hakk’ın perdeleri altındadır. Sübhânallah ki ne kuvvet ve ne büyük kudrettir. İşte bu Lokman sûresinin 28. âyetinin, (Sizin dünyada ve sonra ahirette yaratılmanız bir nefes alacak kadar zamandadır) meâl-i şerifi ile bildirilen zamandır. Cenâb-ı Hakk’ın bu kavlinde sırlar vardır ki o zamansız ve mekansız olmak sırrıdır. Çünkü, Allahü teâlânın mülkü için, ef’ali ve işleri için had ve gaye yoktur. Fe-subhanallah ki fillerinden hiçbiri başka işleri yapmasına mâni olmaz.

İşte bu zamanda, kişi oğluna gelir ve: (Ey oğul! Ben sana elbiseler giydirdim ki sen kendin elbise giymeye kadir değildin. Seni doyurdum ve su verdim ki bunlardan elbette sen âciz idin ve çocukluğunda seni muhafaza ettim ki sen kendine zarar veren şeyleri def’ etmeye ve fayda veren şeyi istemeye kadir değildin. Nice meyveleri benden istedin. Satın alıp sana getirdim. Sana dinini, imanını öğrettim. Seni Kurân-ı Kerîm hocasına gönderdim. Lakin, işte kıyametin şiddetini görüyorsun. Günahımın çokluğunu da biliyorsun. Bir miktarını üzerine al! Ta ki günahım azalsın. Bana bir iyilik, bir sevap ver ki mizanım onun sebebi ile ziyâde olsun) der. Oğlu ondan kaçar ve der ki: (O bir sevaba, ben senden daha çok muhtacım).

Böylece, evlat ile ana arasında bu muamele geçer, zevc ve zevce de birbirleriyle böyle konuşurlar. Kardeş kardeşle bu muameleyi yaparlar. İşte Allahü teâlâ hazretlerinin (Abese) sûresinin 24. âyetinin, (O gün insan kardeşinden ve ana evladından kaçar) meâl-i şerifi bu hâli haber vermektedir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki (İnsanlar kıyamet günü çıplak haşr olunurlar). Âişe-i Sıddîka “radıyallâhu anha” validemiz, bunu işittikleri vakit, (Bazısı bazısına bakmazlar mı?) buyurdu. Peygamber efendimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Abese sûresindeki (Kıyamet gününde herkesin hâli, kendisini diğerinin halinden ve durumundan uzaklaştırır) mealindeki 37. âyet-i kerimeyi okuyuverdiler. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hadis-i şerifi ile murad buyurdular ki kıyamet gününün şiddeti ile meşakkati, insanların birbirlerine bakmalarına mâni olur.

İnsanlar bu zamanda bir yerde toplanırlar. Onların üzerine siyah bir bulut gelir. O bulut insanlar üzerine (Suhuf-i müneşşere) yani amel defterlerini yağdırır. Müminin sayfası, sanki gül yaprağı üzerine yazılmıştır. Kâfirlerin ise, sedir yaprağı üzerine yazılmış gibidir.
Sayfalar uçarak iner. Herkesin sağ veya sol tarafından gelir. Bu ise, ihtiyârî değildir. Nitekim, Cenâb-ı Hak, İsra sûresinin 13. âyetinde meâlen, (Biz azim-üş-şân insan için sayfası açılmış olarak kendisine vasıl olan kitap göndeririz) buyurur.

Âlimlerden bâzıları buyurur ki Kevser Havzı Sıratı geçtikten sonra getirilir. Bu ise, yanlıştır. Zira Sıratı geçen kimse, bir daha Havza gelmez.

70.000 [yani pek çok] kimse ki sıkıntılı hesaba çekilmeden Cennete girerler. Onlar için mîzan kurulmaz. Onlar sayfalar almazlar. Ancak onlara verilen sayfalar üzerinde, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah. Bu filan ibni filanın Cennete girmesinin ve Cehennemden kurtulmasının beratıdır) yazılıdır. Bir kulun günahları mağfiret olduğu vakit, bir melek onu Arasat meydanına götürür. Ve nida ederek: (Bu filan oğlu filandır. Allahü teâlâ, onun günahını affetti. Bir daha şaki olmayacak, saadetle Saîd oldu) der. O kimseye, bu makâmdan ziyâde sevgili hiçbir makâm olmaz.

Kıyamet gününde, Resûller “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” minberler üzerindedirler. Her bir Resûlün minberi, kendi mertebesi miktarıncadır. Ulema-i amilin, yani Ehl-i sünnet îtikadında olan ve bildikleri ile amel eden âlimler “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” dahi nurdan kürsüler üzerinde olurlar. Allahü teâlânın dinini korumak ve yaymak için şehit olanlar ile sâlihler, yani ahkâm-ı İslamiyeye uymuş olanlar, Kurân-ı Kerîmi hürmet ile ve teganni etmeden okuyan hafızlarla, ezanı sünnete uygun olarak okuyan müezzinler, toprağı miskten olan yerlerdedirler. Bunlar, ahkâm-ı İslamiyeye tâbi olarak, iyi amel işledikleri için, kürsi sâhibidirler ki Âdem aleyhisselâmdan Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimize kadar gelen bütün Peygamberlerden sonra kendilerine, şefaat izini verilecek olanlardandır.

Hadis-i şerifte bildirildi ki (Kurân-ı Kerîm kıyamet gününde yüzü güzel ve ahlakı güzel bir kimse sûretinde gelir. Kendisinden şefaat talep olunur ve şefaat eder. Kendisini musiki ile [gazel okur gibi okuyanlardan ve çalgı ve oyun yerlerinde keyiflenmek için okuyanlardan ve para kazanmak için] okuyanlardan davacı olur. Böyle kimselerden hakkını ister. Râzı olduğu kimseleri alıp Cennete götürür).

Dünya [yani ibâdet etmeye mâni olan ve haram işlemeye sebep olan şeyler ve kimseler] da, ihtiyar, ak saçlı ve kadınların en çirkini sûretinde görülür. İnsanlara denilir ki: (Siz bunu bilir misiniz?) Onlar: (Biz bundan Allahü teâlâya sığınırız) derler. (Siz dünyada buna kavuşmak için birbirinizle çekışırdiniz. Birbirinize de buğz ederdiniz) denilir.

Bu şekilde Cuma dahi sevimli bir insan sûretinde gösterilir. Müminler ona dikkat ile bakarlar. Cuma gününe kıymet verenleri misk ve kafur kumları üzerinde hıfz eder. Cuma namazı kılan müminler üzerinde nur bulunur ki herkes ona bakıp teaccüb ederler. Cuma gününe yaptıkları saygı sebebi ile Cennete götürülürler.

Ey müslüman kardeşim! Allahü teâlânın rahmetine ve Kurân-ı Kerîmin ve İslâmin ve Cumanın cömertliğine bak ki Kurân-ı Kerîm ehli nasıl kıymetlidir. Namaz, oruç, zekat, sabır ve güzel ahlaktan ibaret olan İslamiyet ise ne kadar çok kıymetlidir.

Ölüm zamanında insanın çırpınmasından, sıkıntılı görünmesinden mânâ çıkaran kimseye kıymet verilmez. Zira yevm-i Hendekte Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin (Ey, çürüyecek olan cesetlerin Rabbi ve yok olacak olan ruhların yaratıcısı olan Rabbim!) duâsı gösteriyor ki Allahü teâlânın dilediği her ceset çürür. Ve ruhlar da, kıyamet zamanı gelince, fenâ bulur. Bunların hepsinin yaratıcısı ve Rabbi Allahü teâlâdır. Bu anlatılanların hepsi, ayrı ayrı ilimlere muhtaçtır. Diğer kitaplarımızda bunları anlattık.
İmâm-ı Gazâlî “rahmetullâhi aleyh” burada ahiret hallerini gâyet kısa bir şekilde anlattığını haber veriyor. Diyor ki biz bu kitapta, Ehl-i sünnetin tariklerine müslümanlar sülûk etsin için, ihtisar kasıt ettik. İslamiyetin aleyhine olan bidatlere [mezhepsizlere, dinde reformculara] iltifat etme! Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden Ehl-i sünnet âlimlerinin çıkardıkları, anladıkları manalara sarıl! Başkalarının, insan şeytanlarının uydurduğu bidatlere aldanma! Onlardan sakın! Bu sebepten, müminleri, Ehl-i sünnet yoluna sarılanları müjdele!

Allahü teâlânın emni ve keremi ve ihsanı ile ismet ve muvaffakiyet isteriz. Âmin ve hasbünallah ve nimel-vekil ve sallallâhü alâ Muhammedin ve alihi vesahbihi ecma’în.

KIYAMET VE AHİRET KİTABININ SON SÖZÜ

Dünyada ve ahirette saadete kavuşmak için, (Ehl-i sünnet îtikadı) nı öğrenip, imanını buna göre düzeltmek, bundan sonra, fıkıh bilgisi öğrenip, onunla amel etmek ve Cenâb-ı Hakk’ın dostlarını, sevgili kullarını sevmek ve İslam dininin düşmanlarını tanıyıp, onlara aldanmamak lâzımdır. Ehl-i sünnet îtikadını ve farzlardan ve haramlardan lazım olanları öğrenmek, her müslümana farz-ı ayndır. Bunları öğrenmemek suçtur, büyük günahtır. Her müslüman Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından toplanarak hazırlanmış olan bir ilmihal kitabı alıp, çoluğuna çocuğuna, arkadaşlarına, sevdiklerine okutmalıdır. Dünyaya ve ahirete faydası olmayan, hatta zararlı olan, dini ve ahlakı bozan bölücü gazete, mecmua ve kitapları okumamalı, lüzumlu ve faydalı olan kitapları okuyup, öğrenmelidir. Lüzumlu kitaplardan çok kıymetlisi İmâm-ı Gazâlînin kitapları ile İmâm-ı Rabbânî’nin “kuddise sirruhüma” (Mektûbât) adındaki kitabıdır. Hadis-i şerifte, (Evliyânın anıldığı yere rahmet iner) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Evliyâyı severek hatırlayanın, feyiz ve berekete kavuşacağını ve dualarının kabul olacağını haber veriyor. Herkes muhabbeti miktarınca, o büyüklerin feyizlerinden ve nurlarından istifade eder. Onların bakışları deva, sohbetleri hasta ve ölü kalplere şifadır. Onları gören, Allahü teâlâyı hatırlar. Şimdi onları bulmak, görmek imkansız oldu ise de, kitaplarını okuyup, yüksek, seçilmiş olduklarına inanan ve bunun için onları seven, onların ruhlarından feyiz alır, faydalanır. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, kulları Allahü teâlâya yaklaştıran vasıta ve sağlam iptirler. Hadis-i şerifte, Evliyânın, yani (Ahkâm-ı İslamiyeyi iyi bilip, bildiği ile amel eden âlimlerin, Peygamberlerin varisleri olduğu) bildirildi. Bunun için, Evliyâ da “aleyhimürrahme”, insanı, Allahü teâlânın rızasına ve merhametine kavuşturan vasıta ve iptirler. Kurân-ı Kerîmde, (Allahü teâlâya yaklaşmak için vesile arayınız!) buyuruluyor. Bu vesilelerin en büyüklerinden biri Peygamberler “salevâtullahi aleyhim ecma’în” ve onların varisleri olan âlimlerdir “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”. Hüccet-ül İslam İmâm-ı Muhammed Gazâlî ve İmâm-ı Ahmed Rabbânî müceddid-i ve münevvir-i elf-i sani Fârukî Serhendî “rahmetullâhi aleyhima”, bu varislerdendirler. Peygamber efendimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” varisi olan ve Onun mübarek kalbindeki nurlarını ve mârifetlerini alıp, temiz kalplere ulaştıran, bu iki büyük Zâtı vesile ederek saadete kavuşmak çok kolaydır. Zira, bunların eserlerini, hâl tercümelerini okuyarak, kendilerini tanımak ve sevmek pek kolay olur. Evliyâyı sevenler, mağfiret olunmakla müjdelenmişlerdir.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler