Büyük İslam âlimi İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullâhi aleyh” yüzlerce kitabı içinde, son yazdığı Kimyâ-i Saadet ismindeki kitabında, 4. rüknün 6. aslında buyuruyor ki:

Enbiyâ sûresi, 47. âyetinde meâlen, “Kıyamet günü terazi kuracağım. O gün, kimseye zulüm edilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, teraziye koyacağım. Herkesin hesabını yapmaya yetişirim” buyurdu. Bunu haber verdi ki herkes dünyada kendi hesabına baksın.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: “Akıllı şu kimsedir ki günü 4’e ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münâcaat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helal para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez”. Hazreti Ömer “radıyallâhu anh”, buyurdu ki: “Hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!” Allahü teâlâ, meâlen buyurdu ki: “Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşınız ve bu cihadda sebât ediniz, dayanınız!”.

Bunun içindir ki din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancı Cennettir. Ziyânı da Cehennemdir. Yani kârı, ebedî saadet, ziyânı da, sonsuz felakettir. Bunlar nefslerini, ticaretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile önce şartname yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir. Nihâyet hesaplaşılıp, hıyanet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefsleri ile bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar:

-Şirket kurmak,

-onu murâkabe edip gözetmek,

-muhâsebe, yani hesaplaşmak,

-muâkabe yani cezalandırmak,

-mücâhede yani onunla uğraşmak,

-muâtebe yani onu azarlamaktır.

 

1 – Birinci iş, şirket kurmaktır:

Ticaret ortağı insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bâzen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler, muvakkattır, geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez. Hatta, bâzıları, “Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir” dedi. İnsanın her bir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki bunlardan bir hazine yapılabilir. Asıl bunu hesap etmek icap eder. Aklı olan kimse, her gün, sabah namazından sonra, hatrına hiçbir şey getirmeyip ortağı olan nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki vaktimiz azdır ve ahiret uzun ise de; orada ticaret ve kâr olmaz. Bu dünya günleri, o kadar kıymetlidir ki ecel gelince, bir gün izin istenir, fakat ele geçmez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsaade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu farz et! O hâlde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini, gözlerini ve yedi âzânı haramdan koru!

Cehennemin yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibâdet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefs âsî, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyâzet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Akıllı kimse, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarayacak şeyleri yapan kimsedir”. Bir kere de buyurdu ki: “Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın râzı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!”. İşte her gün, nefs ile böyle şartlaşmalıdır.

2 – İkinci iş, murâkabedir:

Yani, nefsi kontrol etmek, ondan gâfil olmamaktır. Ondan gâfil olursan, kendi şehvetlerine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar, birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Buna inanmayan kâfirdir. İnanıp, muhalefet etmek ise, büyük cesarettir. Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: “Ey insan! Seni her ân gördüğümü bilmiyor musun?”.

Bir Habeş, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin huzuruna gelip, “Çok günah işledim. Tevbem kabul olur mu?” dedikte, “Evet, olur” buyurdu. O günahları işlerken, O, görüyor mu idi? dedi; “Evet” buyurunca, Habeş, bir ah! çekti ve yıkılıp can verdi. İman ve haya böyle olur.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor”. Onun gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi?

Büyüklerden biri, bir talebesini, başkalarından daha çok severdi. Ötekiler, bu hâle üzülürdü. Her birine bir kuş verip, “Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz” dedi. Hepsi tenha bir yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. “Niçin sözümü dinlemedin, canlı getirdin?” buyurdukta, “Kimsenin görmediği bir yer bulamadım. O, her yeri görüyor” dedi. Diğerleri, bunun müşahede makâmında olduğunu anladılar.

Mısır mâliye nâzırının zevcesi olan Zeliha, Yusuf aleyhisselâmı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örttü. “Bunu, niçin örttün?” buyurdukta, ondan utandığım için, dedi. (Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?) buyurdu.

Biri, Cüneyd-i Bağdâdî’den “kuddise sirruh” sorup, “Sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi men’ edemiyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapayım?” dedikte, (Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!) buyurdu.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâ, Adn ismindeki Cenneti, şu kimseler için hazırladı ki günah işliyecekleri zaman, Onun büyüklüğünü düşünüp, Ondan haya ederek, günahlardan kaçınırlar”. [Kadınların, saçları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haramdır. İmanı olan kadınlar, Allahü teâlânın gördüğünü düşünmeli, yabancı erkeklere çıplak görünmemelidir].

Abdullah ibni Dinar “radıyallâhu anh” diyor ki Ömer “radıyallâhu anh” ile Mekke-i mükerremeye gidiyorduk. Bir çoban, sürüsünü dağdan indiriyordu. Halife “radıyallâhu anh” buyurdu ki bu koyunlardan birini bana sat! Ben köleyim. Bunlar benim malım değil, dedi. Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin! O bilmezse, Allahü teâlâ biliyor ya, deyince, Ömer, “radıyallâhu anh” ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azad etti ve “Bu sözün, seni bu dünyada âzâd ettiği gibi, o cihanda da âzâd eder” buyurdu.

3 – Üçüncü iş, amellerden sonra yapılacak muhâsebedir:

Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kârdan ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlardır. Kâr da, sünnetler ve nâfilelerdir. Ziyân ise, günahlardır. İnsan, ortağına aldanmamak için, onunla hesaplaştığı gibi, nefse karşı daha uyanık davranmak lâzımdır. Çünkü nefs, çok hileci ve yalancıdır. Kendi arzularını, sana iyi, faydalı gösterir. Her mubahı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı bir şey yaptı ise, tazmin ettirmeli, ödetmelidir.

İbnissamed, büyüklerden idi. 60 hicri senelik hayatının hesabını yaptı. 21.500 gün idi. Ah! Her gün, en az, bir günah yapmış isem, 21.500 günahtan nasıl kurtulurum? Halbuki öyle günlerim oldu ki yüzlerce günah işlerdim, diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti.

Fakat, insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki kâtib melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lazım gelirdi. Halbuki gaflet ile çeşitli düşünceler ile birkaç Sübhânallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terazide sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır? İşte, Ömer “radıyallâhu anh”, bunun için buyurdu ki: “Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!”. Ömer “radıyallâhu anh” her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi. İbni Selam “rahmetullâhi aleyh” odun yüklenmiş taşıyordu. Sen hamal mısın? dediklerinde, nefsimi tecrübe ediyorum, bakalım nasıl olacak, dedi. Enes “radıyallâhu anh” diyor ki Ömer’i gördüm “radıyallahü teâlâ anh”, kendi kendine diyordu ki “Yazıklar olsun sana ey nefsim ki sana, emirü’l-müminin diyorlar. Ya Allahü teâlâdan kork veya Onun azâbına hazırlan!”.

4 – Dördüncü iş, nefse ceza yapmaktır:

Nefs ile hesap yapıp, kusurlarını görüp, ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Her azaya böyle ceza vermelidir. Cüneyd-i Bağdâdî “rahmetullâhi aleyh” diyor ki: İbnil Keziti “rahime-hullahü teâlâ”, bir gece cünüp oldu. Gusletmeye kalkarken, nefsi tembellik etti ve hava soğuk, hasta olursun, sabır et, yarın hamama git dedi. Entari ile gusletmeye yemin etti. Öyle yaptı ve Allahü teâlânın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezası budur, dedi.

Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup ceza olarak serin su içmemeye yemin etti ve içmedi. Ebû Talha “radıyallahü teâlâ anh” bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rekat kıldığını şaşırdı. Nefsine ceza olarak, bağı fakirlere sadaka verdi. [Ebû Talha Zeyd bin Sehl-i Ensârî bütün gazalarda bulundu.] Mâlik bin Abdullah-il Hesami “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki Rebahül Kaysi “rahime-hullahü teâlâ” gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine: Ey boşboğaz! Senin nene lazım ki başkasının yatmasına karışırsın. Ahtım olsun ki bir sene başını yastığa koymayacaksın, diyordu. Temim-i Dârî “radıyallahü teâlâ anh” uykuya dalıp, akşam namazını kaçırmıştı. Nefsine ceza olarak, bir sene uyumamaya ahd etti. [Temim-i Dârî Ashâb-ı kirâmdan idi.] Mecma “rahime-hullahü teâlâ” büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir daha yukarı bakmamaya ahd etti.

5 – Beşinci iş, mücâhededir:

Bazı büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibâdet ederlerdi. Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. Ömer “radıyallâhu anh”, bir cemaati kaçırdığı için, iki yüz bin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka verdi. Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma”, bir akşam namazını geciktirmişti. Hava kararıp iki yıldız görünmüştü. Bu kadar geciktirdiği için, iki köle azad etti. Böyle yapanlar çoktur.

Nefsine ibâdetleri seve seve yaptıramayan kimseye en iyi ilaç, sâlih bir zâtın yanında bulunmaktır. Onun ibâdetleri zevk ile yaptığını görerek, kendi de alışır. Birisi diyor ki ibâdet yapmak için, nefsimde tembellik gördüğüm zaman, Muhammed bin Vasi “rahime-hullahü teâlâ” ile sohbet ediyorum. Onunla birlikte bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibâdetleri seve seve yaptığını görüyorum. Bir Allah adamını bulamayanlar, daha evvel yaşamış, sâlih insanların hayatını okumalıdır.

Ahmed bin Zerin “rahime-hullahü teâlâ” bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular. Allahü teâlâ, gözleri, dünyadaki intizama, her şeydeki inceliklere ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı. İbret almadan, istifade etmeden bakmak hatadır dedi.

Ebüdderda “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki dünyada, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun günlerde oruç tutmak için ve sâlih kimselerin yanında oturmak için. [Ebüdderda “radıyallahü teâlâ anh” Ashâb-ı kirâmdandır. Hazrec kabilesindendir. İlk Şam vâlisidir.]

Alkama bin Kays “rahime-hullahü teâlâ” nefsi ile çok mücâhede ederdi. Nefsine neden bu kadar azap ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdiğim için, onu Cehennemden korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı emrolunmadı dediklerinde, yarın başımı dövüp, niçin yapmadım dememek için, cevabını verirdi. [Alkama, Tabiînin büyüklerindendir. İbni Mesud’un “radıyallahü teâlâ anh” talebesidir.]

6 – Altıncı iş, nefsi tektir etmek, azarlamaktır:

Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü teâlâ, bizlere, nefslerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazifemizi başarabilmek için, onu bazen okşamamız, bazen zorlamamız ve bazen söz ile bazen da iş ile idare etmemiz lâzımdır. Çünkü, nefs, öyle yaratılmıştır ki kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmasına mâni olan en büyük perde, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Bunun içindir ki Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinde, meâlen, “Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir” buyurdu. Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasihat ona tesir eder. O hâlde önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla! Hatta, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Halbuki senden daha ahmak kim var ki ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin halin, şu katile benzer ki polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği hâlde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malum? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tayin etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha büyük ahmaklık olur mu? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, kâfirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkar ve hayasızsın ki Onun görmesine ehemmiyet vermiyorsun! O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü teâlânın sana kızmayacağından nasıl emin oluyorsun! Eğer Onun azabını hafif görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamayacağını anla! Yok eğer, dünyada yaptıklarına ceza vermeyecek sanıyorsan, Kurân-ı Kerîme ve yüz yirmi dört binden ziyâde Peygambere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı bilmiş oluyorsun. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin 122.  âyetinde meâlen, (Günah işleyen, cezasını çekecektir) buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günah işleyince, O kerimdir, rahimdir, beni affeder diyorsan, dünyada, yüzbinlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmeyenlere mahsulünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hileye baş vuruyorsun ve o vakit Allahü teâlâ kerimdir, rahimdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile bu sıkıntıyı önlemeleri lazım olduğunu, Cehennem azabından kurtulmak için, dünyada zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyanın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azâbına ve ahiretteki zillet ve alçaklığa ve tard olmaya, kovulmaya nasıl dayanacaksın? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor ve hastalıktan kurtulmak için, bir yahudi doktorun sözü ile bütün şehvetlerinden vazgeçiyorsun da, Cehennem azabının, hastalıktan ve fakirlikten daha acı olduğunu ve ahiretin dünyadan çok uzun olduğunu bilmiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeyi, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeye benzer ki faydası olmaz. Senin bu halin, şu talebeye benzer ki dersine çalışmayıp, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve ilim öğrenmek için, uzun zaman lazım olduğunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücâhede etmek lâzımdır. Ömür, boşuna geçince, bir ânda, bunu nasıl yapabilirsin? İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin ve sıkıntı çekmeden önce rahatlığın ve ölmeden önce hayatın kıymetini niçin bilmiyorsun? O hâlde yazıklar olsun sana ey nefsim!

Kışın muhtaç olacağın şeylerin hepsini, niçin yazdan hazırlayıp hiç geciktirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü teâlânın merhametine, ihsanına güvenmiyorsun? Halbuki Cehennemin zemheriri, kışın soğuğundan az değildir ve ateşinin sıcaklığı, temmuz güneşinden aşağı değildir. Bunların hazırlığında, hiç kusur etmiyorsun da, ahiret işlerinde gevşek davranıyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa ahiret ve kıyamet gününe inanmıyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu ise, ebedî felaketine sebeptir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Mârifet nurunun himayesine sığınmayıp da, öldükten sonra, şehvet ateşinin, canını yakmasından, Allahü teâlânın lutfu ve merhameti ile kurtulacağını sanan bir kimse, kalın elbisesinin himayesine girmeden, kışın soğuğunun, Allahü teâlânın lutfu ile kendisini üşütmeyeceğini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki Allahü teâlâ, birçok faydaları sağlamak için, kışı yaratmış ise de, lutuf ve merhamet ederek, elbise yapılacak şeyleri de yaratmış ve insanlara, elbise yapmak için akıl ve düşünce vermiştir. Yani, Onun ihsanı, elbise teminini kolaylaştırmakta olup elbisesiz üşümemek şeklinde değildir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahların Allahü teâlâyı kızdırdığı için, azap çekeceğini zannetme ve günahlarımın Ona ne zararı var ki bana kızıyor deme! Zannettiğin gibi değil. Seni yakacak olan Cehennem azâbı, senin içinde ve şehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanın hastalığı, yediği zehirden ve içine giren zararlı şeylerden meydana gelmekte olup tabibin sözlerini dinlemediği için, onun kızmasından hâsıl olmuyor. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ey nefsim! Anladım ki dünyanın nimetlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennete ve Cehenneme inanmıyorsan, bari ölümü inkâr etme! Bu nimet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız! İsimleriniz unutulacak, hatırlardan silinecek. Geçmiş padişahları hatırlayan var mı? Halbuki sana dünyadan az bir şey vermişler. O da bozulmakta, değişmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet nimetlerini fedâ ediyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip, bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? İşte dünya, alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedî cevheri, elinden çıktı bil ve sana pişmanlık ve azap kaldı bil!

Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlayarak, kendi hakkını ödemeli ve nasihate, önce kendinden başlamalıdır! Allahü teâlâ, doğru yolda gidenlere selamet ihsan buyursun! Âmin.

KAYNAK: Kıyâmet ve Âhıret (Hüseyn Hilmi Işık)

Tavsiye Yazı –> Tasavvufa Dair Sualler

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler