Sual: Din büyüklerinin isimlerini duvara asmak faydalı mıdır?

Cevap: Faydalıdır. Bakınca kendisi hatırlanır. Hadis-i şerifte “İnde zikrissalihin tenzilürrahme (Sâlihler söylenince rahmet-i ilahiye yağar)” buyurulmaktadır.

 

Sual: Tasavvuf kitaplarında geçen “Din kitaplardan okuduğunu yapanın kurtulmak ihtimali vardır. Bir büyüğe bağlı olanın, kurtulmamak ihtimali yoktur sözü ne manaya geliyor?

Cevap: Burada hakiki bir mürşide bağlanarak tasavvufta evliyalık makamına gelmek anlatılıyor. Bu makama gelenlerin nefsi mutmainne olduğu için kolay kolay imansız gitmezler. Bu zamanda böyle mürşit yok gibidir. Onların kitapları vardır. Şimdi ilmihalini bilen ve tatbik eden inşallah kurtulur.

 

Sual: Gerçek bir mürşid bulamazsak ne yapmamız gerekir?

Cevap: Yusuf-i Hemedânî hazretlerine “Bu devir geçer ve gerçek şeyhler ahirete göçerse selamete ulaşmak için ne yapalım?” diye soruldu. Yusuf-i Hemedânî hazretleri de “Onların eserlerinden her gün 8 varak (16 sayfa) okuyun” şeklinde cevap verdi. (Risâle-i Kudsiyye)

 

Sual: Hindistan’daki büyücüler, arkalarında ormanlık alan veya meyveli ağaç gösteriyor. Bu nasıl oluyor?

Cevap: Göz boyamadır. Kendisini iyi konsantre edebilen insanlar böyle şeyler yapabilir.

 

Sual: Tasavvufta dünyayı terk etmenin gereği üzerinde duruluyor. Ancak bu sebeple Müslümanların geri kaldığı da söyleniyor. Sizce bizim dünyaya bakışımız nasıl olmalıdır?

Cevap: Dünyayı terk etmekten maksat, dünyada Allah için olmayan şeyleri, yani günahları, hırsı, faydasız şeyleri terk etmek demektir. Dünyalık, para, makam için, dinin emirlerini terketmek uygun değildir. Müslüman dini için dünyalık verir. Mesela günah işlememek için makam, para ve saireden vazgeçer. Tasavvuftaki dünyayı terk etmekten maksat budur. Bir lokma, bir hırka telâkkisi değildir. Bunun İslâm tarihinde pek çok misali vardır.

 

Sual: Her bir mürşid, yaşadığı cemiyetin lisanıyla tebliğ yaptığı halde, neden Mevlânâ Türk cemiyetinde eserlerini Farsça te’lif etmiştir?

Cevap: Tebliğini, sohbetini Türkçe yapmıştır. Mesnevi yüksek bir ilim kitabıdır. Herkes okusun ve anlasın diye yazılmamıştır.

 

Sual: Levitasyon hakkında bilgi verir misiniz? (Levitasyon: Hindistan ve Tibet’teki insanların havada durabilmeleri)

Cevap: Bir insan aç kalarak nefsini terbiye ederse, kendini tam kontrol ederek, konsantrasyon sayesinde bu gibi işleri yapabilir.

 

Sual: 12 Hak tarikat olduğu söyleniyor bunların isimleri nelerdir?

Cevap: Tarikat insana bazı usullere riayet ederek Allahü teâlâya kavuşmak, yani O’nu tanımak, yani emir ve yasaklarını seve seve yapmak imkânı veren bir yoldur. 12 tarikat sözü Anadolu Şiîlerine aittir. Tarikat 12 tane değildir. Hadîs-i şerifte, “Allahü teâlâya kavuşturan yollar 360 bin tanedir” buyuruldu. Tasavvuf tarikatlerinin en meşhurları Nakşibendi, Kadiri, Çeşti, Sühreverdî, Kübrevî, Şâzelî, Mevlevî, Bektaşî, Halvetî, Rifâî gibi tarikatlerdir. Hepsinin aslı iki tanedir. Biri Hazret-i Ebu Bekr’den, diğeri Hazret-i Ali’den gelen iki yoldur. Birincinin temsilcisi Nakşibendî, ikincinin temsilcisi Kâdirîdir. Diğer tarikatlerin çoğu bu ikisinden çıkmadır.

 

Sual: Mehdî’nin zuhuru hakkında tasavvuf büyüklerinin bazı keşifleri vardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri kıyametin kopmasının hicrî 1500 ile 2000 yılları arasında olacağını keşif buyurmuştur. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi olup, mehdî de üçüncü bin yılın müceddidi olacağına göre, daha Mehdî’nin ortaya çıkmasına zaman vardır. Bunları kimse bilemez. Dinin kaynaklarında, âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde Mehdî’nin ne zaman zuhur edeceği açıkça bildirilmemiştir. İmamı rabbani hazretleri hicri bin yılında geldiğine göre hazreti mehdi de kendi beyanına göre ondan bin sene sonra yani hicri iki bin senelerinde gelecektir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin keşfine göre kıyamet hicri 1500-2000 arasında ise kıyametin hazreti mehdinin zuhurundan önce olması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Acaba ben mi yanlış anladım?

Cevap: İmamı Rabbani hazretlerinin keşfine göre Mehdi aleyhirrahmenin 1500-2000 hicri yılları arasında geleceği ve ardından da kıyametin kopacağı söyleniyor. Burada bir tenakuz yoktur. Mehdi, üçüncü bin yılın müceddididir. Bu mutlaka 2000 yılından sonra gelecek demek değildir.

 

Sual: Okuduğumuz menkıbelerde zaman zaman hatiften ses duyulduğu anlatılıyor. Mesela Hazret-i Ömer vefat edip kabre götürüldüğü zaman oradakilerin Hazret-i Peygamber’in sesini duyduğu naklediliyor. Buradaki ses işitmekten murad nedir?

Cevap: Ses işitmek, ses işitmektir. Manasını anlamak tatmadıkça mümkün değildir. Cenab-ı Hakk’ın kudreti ve halk (yaratma) sıfatı nasıl mahluklar şeklinde tecelli ediyorsa, kelâm sıfatı da bu şekilde tecelli edebilir. İlham da melekler vasıtasıyla işittirilmesidir. Belki böyle olmuştur.

 

Sual: Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’yi tekfir etmiş midir?

Cevap: Hayır. Yunus Emre’nin şathiyelerini okuyan dervişlerin men edilip cezalandırılmasını söylemiştir.

 

Sual: Manevî olarak istiharemde Gavsülazam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yoluna çağrıldım. Ankara ve Kırıkkale’de aradım ama bu yolu bulamadım. Nakşibendî yolunu buldum. Ama ben tam olarak Kâdirî yolunu istiyorum. Çok buhrandayım. Lütfen bana yardım edin, içim yanıyor.

Cevap: Tasavvuf kitaplarında Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin bütün tarikatlerin, ezcümle Nakşibendî tarikatinin de rehberlerinden olduğu yazıyor. Onun yolunda olmak, illâ bir Kâdirî tekkesi bulup ona bağlanmak demek değildir. Bugün ne Ankara ve civarında, ne de Türkiye’de böyle hakikî bir tekke bulmak kolaydır. İlmihalini öğrendikten sonra, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin hayatını, menkıbelerini, Günyetüttâlibîn gibi kitaplarını okuyup, gönlünü ona bağlamak daha faydalı olur. Buna Kâdirî muhibbi denir ki bu zamanda tasavvufta makbul olanı bence budur.

 

Sual: Sultan II. Abdülhamid’in dinî hocası veya manevî şeyhi var mıydı? Varsa hangi tarikata mensup idi? Bir ara Seyyid Fehim Arvasî ile görüştüğünü işittim. Yoksa Nakşî miydi?

Cevap: Sultan II. Abdülhamid’in Şâzelî Şeyhi Trabluslu Zâfir Efendi’ye mensup olduğu bilinen bir keyfiyettir. Zâfir Efendi’ye Yıldız aykınında bir tekke tahsis etmiştir. Şeyhin kabri de buradadır. Vefatından sonra Kâdirî şeyhi Halebli Ebulhüdâ Efendi’nin sohbetinde bulunmuştur. Daha evvel Nakşî meşâyihinden Gümüşhanevî Ziyaeddin Efendi’nin sohbetlerinde de bulunduğu malumdur. Seyyid Fehim Arvasî, hacca giderken İstanbul’a uğramış, padişah tarafından kabul edilip iltifat görmüş, kendisine İstanbul’da bir tekke bile teklif edilmiştir. Netice itibariyle Sultan II. Abdülhamid Şâzelî tarikatına mensup idi. Aynı zamanda Kadirî ve Nakşî meşrebli olduğu anlaşılıyor.

 

Sual: Nefehat gibi kitaplarda bazı evliya için kuddise sirruh, bazı evliya için rahmetullahi aleyh deniyor. Hikmeti nedir?

Cevap: Kuddise sırruh, “Allah sırrını takdis etsin”; rahmetullahi aleyh ise “Allahın rahmeti onun üzerine olsun” demektir. Seyyid Sıbgatullah Arvasi hazretlerine bu sual soruldu. Birincisi nefsinden tamamen kurtulanlar, ikincisi kendinde nefsinden bir şeyler kalanlar içindir. Nefsden tamamen kurtulmak, irşadın şartı değildir. Rahmetullahi aleyh denenlerden de bir çoğu irşad makamına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup faideli olmuşlardır.

 

Sual: Tasavvuf kitaplarında bu âlemin vehm olduğu yazıyor. Bu ne mânâya gelmektedir?

Cevap: Âlemin vehm mertebesinde yaratıldığını, yani var gibi göründüğünü, ama Allahü teâlâ tarafından bu görünüşün devamlı kılındığını İmam Rabbanî hazretleri bildiriyor. Felesoflar da böyle demişti ama onlar tamamen hayal olduğunu ve var gibi göründüğünü söylemişti.

 

Sual: Bazı din kitaplarında, günahlardan uzaklaşmadan zikr yapmaları, insanlara fayda yerine zarar verir diye okudum. Bazen tembellikle namazları aksatıyoruz. Zikr etmemiz yarar yerine zarar mı verir?

Cevap: Burada kasdedilen seyrü sülûkdaki zikrdir. Zikreden kişi bazı haller görür ve kendini kemâle geldi zannedebilir. Bu bakımdan tehlikelidir. Yoksa günah işleyenin de zikr yapmasına bir mâni yoktur. Ancak günahtan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin ibadetlerinden sevab alamayacağı kitaplarda yazılıdır.

 

Sual: Zikre yeni başlayan sesli mi yapmalıdır?

Cevap: Zikr sesli veya sessiz yapılabilir. Zikredenin tercihine kalmıştır. Ancak Nakşî büyükleri, cehrî (sesli) zikri bid’at olarak görmüş, tasvib etmemiştir. Nitekim Kur’an-ı kerimde “Allahı yalvararak ve gizli olarak zikredin” buyurulmaktadır (A’râf: 54). Ancak âdet hâline getirmeksizin, irade ve ihtiyar ile olmadan, dert ve hüzün ile içten gelen yüksek sesle zikr etmenin yasak olmadığı bildirilmiştir.

 

Sual: Mürşidden izin almadan yapılan zikr fayda vermez mi?

Cevap: Zikr sevabı alınır; ama tarikattaki muayyen yükselmeye yardımcı olmaz.

 

Sual: Rastladığım bir videoda Allahü teâlâ kastedilerek söylenen ”Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm” cümlesinin Ehl-i Sünnet’e uygun bir te’vili var mıdır?

Cevap: Aslı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” şeklindedir. Vahdet-i vücudçu bir telakkiyi gösterir. Ben yokum, Allah var demektir.

 

Sual: Kimyâ-yı Saadet’te tasavvuf büyüklerinin çarşıda pazarda halk arasında dolaşmaları tevekkülün az olduğuna alâmettir deniliyor. Bunu tam anlayamadım?

Cevap: Tasavvuf büyüklerinin kazanç temin etmede hırslı olmaları hoş değildir.

 

Sual: Allah adamları ile beraber olmanın veya onların eserlerini okumanın ehemmiyeti nedir?

Cevap: Hadis-i şeriflerde, “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” ve “Sâlihleri söyleyince rahmet-i ilahiye yağar” buyuruldu. Allah’ın sevgili kullarını hatırlamaya ve muhabbete sebep olur. Böylece feyz gelir. İbadetlerin bereketi artar.

 

Sual: Mesnevi’de hakikaten güzel konular işlenmiş; ama bu konular işlenirken müstehcen örnekler verilmiş. Bunları nasıl değerlendirmek gerekir?

Cevap: Bu hikâyeler eğlence olsun diye değil, ibret için anlatılır. Mesnevî’yi ehli olmayan okumamalıdır. Seksüalite de hayatın bir gerçeğidir.

 

Sual: Bazıları “şeyhi/mürşidi olmayanın şeyhi şeytandır” diyorlar. Bu sözü nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Mürşidi olmayan sâlik (tasavvuf yolcusu), gördüğü hallere mânâ veremez, aşırır, kendisinde bir şey vehmeder, doğru yoldan ayrılarak şeytanın maskarası olur veya tasavvuf iman ve ihlâsın kalbde yerleşmesini, yani tahkikî imanı hâsıl etmeye yaradığından, mürşidi olmayan, hakiki imanı elde edemez ve şeytana kolayca aldanır.

 

Sual: Nefy-i isbat nedir?

Cevap: Nefy-ü-isbat, Lâ ilâhe illallah sözünü diyerek yapılan zikrdir. Nefy, (Lâ ilâhe) yani Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur demektir. İsbat ise, (illallah) yani Allahü teâlâ vardır demektir.

 

Sual: Evliyâdan Bişr-i Hâfî’nin, sokakta başı açık yürüdüğü rivâyet olunuyor. Bunu belirtmeye niçin ihtiyaç duyulmuş olabilir?

Cevap: Berika’da diyor ki: “Başkalarının günâha girmemeleri için, bir kimsenin mübâhları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hattâ müstehabları terk etmesi câiz olmaz. Meselâ gıybet yapmamaları için, misvâk kullanmağı, sarık sarmağı, yalın ayak gezmeği, merkebe binmeği terk etmek iyi olmaz. Bişr-i Hâfî, sokakda yalın ayak yürürdü”. (I/585-586). Başı açık gezmek sünnet veya müstehab değildir. Ama yalın ayak gezmek böyledir. Bişr-i Hâfî’nin, hâfî lakabı da bunun için verilmiştir ki yalın ayak demektir.

 

Sual: Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimî hakkında dinî olarak menfi şeyler söyleniyor. Bu kişiler hakkında nasıl düşünmek gerekir?

Cevap: Birincisi vahdet-i vücudcu bir mutasavvıf olup, bu vesileyle söylediği sözler, zâhiren küfr olduğu için muhakeme edilip idam olunmuştur. İkincisi Hurufî zındıklarından olduğu gerekçesiyle idam edilmiştir. Sonradan tevbe ettiği rivayet olunur.

 

Sual: İmam Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabında sıkça, “Bazı zamanlar çoluk çocuğumuzun da bize düşman olacağı veya olduğu” ve “Evin, eşin ve çocukların idaresini Allahü teâlâ”ya bırakınız” deniyor. Ancak bunun ne şekilde yapılacağı tam olarak bildirilmiyor. Burada esas tema tevekkül müdür?

Cevap: Sâlikin meşguliyeti Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Bu sebeple evdeki işler gibi basit dünya işlerini bu işin meraklısına tevdi etmelidir. Büyüklerimizden de böyle gördük. Mesela ev badana olacak; rengini hanımlar seçer. Çoluk çocuğun düşman olması, onların dünyalık istekleri o kadar artar ki veya onları hak yolda bulundurmak o kadar zorlaşır ki, sâlikin/müslümanın kendi işine/ibâdetine vakti ve gücü kalmaz, hatta seyr ü sülükünü terk bile edebilir demektir. Kendisini geçim için gereğinden fazla zorlamamalı, hırsa kapılmamalı, çoluk çocuğum ne olur diye düşünmemelidir. Âyet-i kerimede mealen “Kim Allah’ın dinine yardım ederse; Allah da ona yardım eder ve ayaklarını sıkı tutar” buyuruluyor.

 

Sual: Yaşlı bir tanıdığım “Mürşid-i kâmilin hanımı, mürşidin talebelerine anne gibidir, namahrem değildir”. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Bahsedilen söz ya yanlış anlaşılmıştır, yahud şaka yapılmıştır, veya cinnet geçirmiştir. Peygamber aleyhisselâm ve ailesi dâhil herkes dinî emirlerle mükelleftir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i Peygamber’in hanımlarına bu yolda emir ve tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu yüksek hanımlar, müminlerin anneleri olup, kimseyle evlenmeleri yasak bulunduğu halde, tesettüre riayetle mükellef kılınmıştır.

 

Sual: Eflâtun’a İsa aleyhisselâmın tebliği ulaştığı, ama kibrinden kabul etmediği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap: Bu ifade İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında geçiyor. Burada yüksek akıl sahiplerinin bile aklıyla Allahü teâlâyı bulmalarının imkânsız olduğu, bir peygamberin bildirmesine ihtiyaç bulunduğunu anlatmak için bu misal verilmiştir. Ama İsa aleyhisselâmın tebliğinin Eflâtun’a ulaştığı kat’i değildir. Eflâtun milâddan üçyüz sene evvel yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ise tarihçilerin tesbitine göre Eflâtun’dan üç yüz sene sonra yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ile aynı çağda yaşadıklarına dair rivâyeti zayıftır. İsâ aleyhisselâm üç sene peygamberlik tebliğinde bulunduktan sonra göğe yükseltildi. Kendisine inananlar çok azdı. İsevî dini, İsa aleyhisselâmın yaşadığı Filistin havalisinde bile çok sınırlı bir yayılma imkânı buldu. İsâ aleyhisselâm dünyada iken Yunanistan’da işitilmesi muhaldir. Eflâtun’un işittiği başka bir peygamber olabilir. Öyle bile olsa tebliğinin tam olarak kendisine ulaştığı belli değildir.

 

Sual: İlm-ül yakîn, ayn-ul takîn, hakk-ul yakîn, bunları misalle izah edebilir misiniz? Ne demektirler?

Cevap: Baklava diye bir tatlı olduğunu güvenilir kişilerden duymak ilmülyakîndir. Görmek aynülyakîndir. Yemek hakkulyakîndir.

 

Sual: Zikr ve râbıtanın fâsıklara zarar verdiğini işittim. Dille yapılan zikr de böyle midir?

Cevap: Önce itikadı ve ameli düzeltmek, sonra tasavvuf terbiyesine girişmek lazımdır. Aksi takdirde hâsıl olan bazı haller kişiyi felâkete sürükler. Burada kasdedilen tasavvufî zikr ve râbıtadır. Böyle olmayan zikrler, meselâ âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bildirilen zikrleri söylemek; Allah dostlarını ziyaret ederek, hayatlarını öğrenerek, kitaplarını okuyarak ve onları düşünerek yapılan râbıta câiz ve faydalıdır.

 

Sual: Mevlânâ’nın “Hocamı buldum, aklımı bıraktım” şeklinde bir sözü vardır. Halbuki aklı olmayanın dini yoktur. Aklını kullanmadan nasıl dine uyulur?

Cevap: Nasıl bir doktor hastasına ilaç ve tedavi tatbik ederse, niye bana acı ilaç verdin, niye perhiz verdin, niye karnımı yardın diyemezse, tasavvufta da mürşid müridine böyle vazifeler verir. Burada müridin akıl yürütmesi doğru değildir. Elbette aklı olmayanın dini olmaz. Mevlânâ’ya atfedilen bu sözde onun kasdedilmediği çok açıktır.

 

Sual: Bazı dinî hikâye ve menkıbelerde evliyanın dine aykırı şeyler yaptığı zikrediliyor. Bunları nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Menkıbeler Allah sevgisini yerleştimek, ibret almak, kalbde coşku hâsıl etmek için anlatılır. Menkıbeler üzerinde kritik yapılmaz. Yanlış ve eksik nakledilmiş olabilir. Bazı hususlar da mecaza hamledilebilir.

 

Sual: Zaman yolculuğu mümkün olsa, asr-ı saadette gidilirdi. Şu halde imkânsız denebilir mi?

Cevap: Bu bir fen meselesidir. Maneviyatı yüksek olan zâtların, zaman yolculuğuna ihtiyaç duymaksızın, başka usullere müracaat ederek eskiler ile görüştüğü yaygın bir rivayettir. İmam-ı Rabbani, Mektubat’ta Reşehat’ta anlatılan bir hâdise münasebetiyle tayy-ı mekânın mümkün, ama tayy-ı zamanın mümkün olamayacağını ima ediyor.

 

Sual: Meselâ gıybet gibi bir günah için istiğfar söylerken günahını ve istiğfar ettiğini hatıra getirmek gerekir mi?

Cevap: Günahı hatırlamak şart değil ise de, istiğfarı kalbde istiğfara niyet ederek söylemek lâzımdır. Aksi takdirde sadece zikr olur.

 

Sual: Tasavvufa dair kitaplar okumayı çok seviyorum. Bu hususta hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap: En güzel tasavvuf kitabı Mektubat-ı Rabbânî’dir. Sonra İmam Gazâlî’nin Kimya-yı Seadet’i gelir. Bunlarda hulâsa olarak şöyle deniyor: Fıkıh iyi öğrenmeden tasavvuf kitabı okumak, tasavvuf ile meşgul olmak caiz değildir ve çok tehlikelidir. İnsana lâzım olan tam ve doğru bir iman, sonra itikadı Ehl-i sünnete göre düzeltmek, sonra ibadet ve amelleri öğrenip yapmak, farzları yerine getirip haramlardan kaçınmaktır. Sonra sıra tasavvufa gelir. Tasavvuf farz değil, müstehabdır. Bu zamanda ehli yok gibidir. İnsan ilmi ve ameli eksik ise, tasavvufa meylederse, yaptıkları boşa gider. Üstelik itikadını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Tefsir ve hadisten din öğrenilmez. Din, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Allahü teala insanları kulluk etmeleri için yaratmıştır. Bu kulluğun ne olduğu ise fıkıh kitaplarında yazar. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden, fıkıh âlimleri hüküm çıkarabilir. Avam da bunlara uyarak Kur’an ve sünnete uymuş olur. Tefsir ve hadis okumak için iyi Arapça bilmek ve zarurî dinî bilgilere vâkıf olmak lâzımdır.

 

Sual: Namazda huşû nasıl elde edilir?

Cevap: Namazın farz, vâcib ve sünnetlerini iyice öğrenip tatbik etmeye çalışmak; ayrıca evliyâ hayatlarını okumak huşu hâsıl eder.

 

Sual: Necib Fazıl, O ve Ben adlı eserinde Abdülhakim Efendi’ye “Sultandan veli olur mu?” diye sual edildiğinde “Olmaz” diye cevab verdiğini söylüyor. Fakat bu hususta başka şeyler de söyleniyor. Hatta padişahların hepsi için evliyadır diyenler bile oluyor. Meselenin aslı nedir?

Cevap: Necib Fazıl Bey, bunu ne mânâda söylediğini tasrih etmiyor. Velâyet-i kübrâ mânâsında söylemiş olsa gerektir. Zira bunun için çile vs gerekir. Zira mürşid-i kâmil ve mükemmil olmak için bu makamda olmak şarttır. Her evliyalık için şart değildir.

 

Sual: Tekke, zaviye ve âsitâne arasında kelime manaları dışında fonksiyonel bir fark var mıdır?

Cevap: Esaslı bir fark yoktur. Tekke, şeyhin oturduğu yerdir. Zâviyede oturan şeyh yoktur; müridler toplanıp zikr vs yapar. Âsitâne de şeyhin oturduğu tekkedir. Dergâh, hângâh da aynıdır.

 

Sual: Müstekimzade’nin İkdam matbaasında 1314’de basılan Fıkh-i Ekber tercemesinin 44. sahifesinin hâtime faslında;(İbni Abbâs hazretleri bir âyet-i kerimenin tefsirinde, eğer bu âyetin tefsirini söylesem, beni zecr ve tekfîr ederdiniz) buyurduğu nakl ediliyor. Âyet-i kerimelerin bâtınî manası olmadığına göre İbni Abbâs hazretlerinin buyurduğunu nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap: Hadis-i şerifte “Kur’ân-ı kerimin her bir âyetinin bir zâhiri bir de bâtını vardır” buyurulmaktadır. İbni Abbâs’dan yapılan rivayete benzer bir rivayette, Ebû Hüreyre, “Resûlullah’dan iki kap dolusu ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam şu boğazım kesilir” dedi. Bu hadisi şerh edenlerin bir kısmına göre, birincisi , ilm-i zâhir; ikincisi ilm-i bâtındır. İbn Abbas ve Ebu Hureyre’nin ifadeleri “İnsanlara akılları nisbetinde konuşun” hadis-i şerifine de muvafıktır. Ancak Kur’ân-ı kerimin, Bâtınîlerin verdiği gibi zâhiri manaları iptal eden bâtınî manaları yoktur. Bâtınîler, zâhirî manâyı neredeyse iptâl edecek derecede tevîller yaptıklarından, haramları mubah mesabesine indirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre zâhir ile bâtın birbirinden ayrılmaz. Kur’ân-ı kerimin bâtınî tefsirine işarî tefsir denir. Tasavvufî tefsirler, ezcümle Ruhu’l-beyan böyledir.

 

Sual: Ebu Hüreyre buyuruyor ki, “Resûlullahdan iki türlü ilim öğrendim. Bunlardan birini sizlere bildirdim. İkincisini söylersem, beni öldürürsünüz” Ebu Hüreyre bu sözü kime hitaben söylemiş ve niçin beni öldürürsünüz buyurmuştur?

Cevap: Eshab-ı kirama ve tâbiîne hitaben söylemiştir. Bu sözde geçen ikinci tür ilmin mânâsı hakkında iki rivayet vardır: 1-Kıyâmet alâmetleri ve Eshâb-ı kiram arasında cereyan edecek muharebeler ve fitne; 2-Esrar-ı ilahiye, marifet ilmi. Bu hadis-i şerif umumiyetle tasavvufa delil olarak alınmıştır. (Tecrid Şerhi).

 

Sual: Kur’an-ı kerimin manevî ahkâmı olduğunu gösteren hadis-i şerifler var mıdır?

Cevap: İbni Mes’ud rivayet ediyor: “Kur’an-ı kerimde her bir âyetin hem zâhiri, hem de bâtını vardır”.

 

Sual: Bir kimse, şeyhinin kendisini gördüğünü, duyduğunu, nerede ne halde olduğunu bildiğini söylese, her şeyi bilmek, görmek, duymak, Allah’ın sıfatı olduğu ve peygamberimize bile verilmemiş iken, böyle söyleyene ne lâzım gelir?

Cevap: İnsanın hâlihazırdaki halleri gayp değildir. Bunu kamera ile bile tesbit etmek mümkündür. Hatta Allah bazı insanlara böyle kabiliyetler verebilir. Cinler vasıtasıyla da haber alabilir. Bunu bilmek gaybı bilmek demek değildir. Bir üstünlük de sayılmaz. Böyle bir kimse şizofreni de olabilir. Müridlerin şeyhlerine hüsnü zannı fazla olabiliyor. Böyle bilmesi, belki yanlış yapmaktan daha çok sakınmasına sebep olabilir.

 

Sual: Evliyanın himmeti ne demektir?

Cevap: Himmet, gayretini arttırmak mânâsına gelir. Evliyanın himmeti, bir işin tahakkuk etmesi veya etmemesi için teveccühünü teksif etmesi demektir. Himmetü’r-ricâl takla’ul-cibâl (Büyüklerin himmeti, dağları yerinden oynatır), hadis-i şeriftir.

 

Sual: Müridin, şeyhinin vefatından sonra başka bir şeyhe intisap etmesi câiz midir?

Cevap: Bir mürid, şeyhi vefat edince, seyrü sülûku bitmemişse, aynı tarikatten veya başka tarikatten bir şeyhe intisap edebilir. Buna eski şeyhinin ruhaniyeti üzülmez, sevinir. Bazen de bir tarikat ile müridin tabiatı uyuşmayabilir. Başka bir şeyhte nasibini arayabilir. Bazen de bir mürid, bir tarikatten kemâle gelir. Sonra manevî bir işaret üzerine teberrüken bir başka tarikatten de seyrü sülûk yaparak kemâle gelir. Meselâ Ali Behçet Konevî, Afyonkarahisar mevlevihanesinde Alaüddin Çelebi’yi mürid olup, Mevlevî tarikatinde şeyh olmuşiken; 1796 senesinde bir gece Mevlânâ’nın rüyasına girip sevketmesi üzerine Nakşibendî tarikatine girip Bursalı Burhaneddin Efendi’nin halifesi olmuştur.

 

Sual: Bir mürşid-i kâmilin hilâfet vermesi ile icâzet vermesi arasındaki fark nedir?

Cevap: İkisi de aynıdır. O kimsenin, hocası gibi talebeyi irşad edebilecek salâhiyeti hâiz olduğunu gösterir. Bugünki diplomaya benzer. Yazılı olması şart değildir. Ama umumiyetle yazılı ve en az iki şahit huzurunda yapılır. Daha ziyade hilâfet tasavvuf, icâzet zâhirî ilim için kullanılır.

 

Sual: Bir mürşidin birden fazla halifesi olabilir mi?

Cevap: Elbette. Mürşidin yetiştirip velâyet makamına kavuşturduğu, yani evliya yaptığı talebeleri arasından hususi yetiştirdiği kimseler, hocaları tarafından münasip görülürse başkalarını irşad için tayin olunabilir.

 

Sual: Mutlak hilâfet diye bir şey var mıdır?

Cevap: Mürşidinin usullerinden müstakil olarak mürid yetiştirebilmeyi ifade eder. Abdülkadir Geylânî, Şahı Nakşibend, İmamı Rabbanî gibi zâtlar hep mürşid-i mutlak veya mutlak halife kabul edilir. Eğer hayatta iken mürşidine sorup aldığı cevaplara göre, vefatından sonra ise mürşidinin usulleri dairesinden çıkmayarak mürid yetiştiren zâta, mürşid-i mukayyed veya mukayyed halife denir.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de nefsini Frenk kâfirinden bile aşağı görmeyen, büyüklerin feyzine kavuşamaz diyor. Bir Müslüman kendisini Müslüman olmayan birinden nasıl aşağı görür?

Cevap: Kasdedilen, herkesin kendi nefs-i emmâresini gayrımüslimden aşağı görmesidir. Zira nefs-i emmârede hiç iyilik yoktur. Halbuki gayrımüslim birinde bazı iyilikler olabilir.

 

Sual: Büyüklerin sözünde rabbani tesir vardır sözünün manası nedir?

Cevap: Yani ihlâsla söyledikleri için karşıdakine tesir eder, inanılır.

 

Sual: Evliyanın kerâmetinin hak olduğunu biliyorum. Evliya zâtın gelecekten haber vermesi hâlinde, yanılma ihtimali var mıdır?

Cevap: Gaybı ancak Allah bilir. Allah dilerse kullarına da bildirir. Bu takdirde o kimsenin yanılması düşünülemez. Ancak bu bilgi keşf yoluyla geldiği için, evliyanın istidadı nisbetinde rümuzları yanlış anlamış veya ifade etmiş olabilir. Allah katında zaman olmadığı için, keşfin zamanını bilemez, yanlış zamana tabir edebilir. Bu bakımdan âlimlerin ictihadı, yanlış olmak ihtimaline rağmen başkaları için hüccettir; evliyânın keşfi ancak şer’î hükümlere uygun düşerse kabul edilir; ama kimse için hüccet değildir; yalnızca keşf sahibi için hüccet teşkil eder.

 

Sual: İtikadname kitabında diyor ki: Evliyânın Allahü teâlâyı görmesi, dünya ve âhiret görmeleri gibi değildir. Yani rü’yet değildir. Onlara şühûd hâsıl olmaktadır. Yani kalb gözü ile, misâlini görürler. Burada “misalini görürler” ne demektir?

Cevap: Misalini görmek, görüntüsünü görmek, sıfatların tecellilerini, yani meydana gelişini görmek demektir. İmam Rabbanî hazretleri, 3. Cild 90. mektubunda der ki: “Süâl: Kalbde kendisine yakîn hâsıl olan şeyin âlem-i misâlde sûreti bulununca, Allahü teâlânın sûreti, görünüşü olmak lâzım gelmez mi? Cevâb: Allahü teâlânın misli yoktur. Fakat, misâli vardır dediler. Âlem-i misâlde sûret görünür dediler. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî, Cennette görmeği de, âlem-i misâldeki sûret olacak demiştir. Âlem-i misâldeki sûret, Allahü teâlânın âlem-i misâldeki sûreti değildir. Kalbde yakîn hâsıl olan şeyin sûretidir. Kalbde yakîn hâsıl olan, keşf olan ise, Zât-ı ilâhî değildir. Zât-ı ilâhînin, nisbetleri, itibârlarıdır. Ârifin işi, Zât ile olunca, böyle hayâller meydâna çıkar. Hiç rü’yet ve mer’î [görme ve görülen şey] yoktur.

Âlem-i misâlde maddelerin, zâtların sûreti olmaz. Mânâların sûreti olur. Âlemler [mahlûklar], Allahü teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Zâtlıkları, kendi varlıkları yoktur. Bunun için, âlemin hepsi, mânâ demektir. [Âlemde madde yoktur.] Onun için, âlemin, âlem-i misâlde sûreti vardır. Allahü teâlânın isimleri ve sıfatları da, Zât-ı ilâhî ile durabildiği için, mânâ gibidirler. Bunların âlem-i misâlde sûretleri olabilir. Fakat Zât-i ilâhînin hiç sûreti olamaz. Sûret, hudûdlü olur ve kaydlı olur. Âlemler, Onun mahlûkudur. Hiçbir mahlûk, Onu hudûdlayamaz. Bir kayd ile bağlayamaz. Allahü teâlânın misâli var demek, yalnız zât-ı ilâhînin değil bazı bakımlardan, bazı cihetlerden misâli olur demektir. Fakat Zât-ı ilâhînin değil, bazı itibârlarla, bazı bakımlardan misâli olur demek, bu fakire ağır geliyor. Belki zıllerinden uzak bir zıllin misâli olabilir. Tekrar edelim ki, âlem-i misâlde, sıfatların ve mânâların sureti vardır. Zâtın sureti yoktur. O hâlde, Füsûs sahibinin (Allahü teâlâ, Cennetde, âlem-i misâldeki sûreti olarak görünecektir) demesi, O’nu rü’yet değildir. Hattâ, sûretini bile rü’yet değildir.” Görülüyor ki, İmam-ı Rabbanî hazretlerine göre misal lafzı bile ağır bir sözdür. Anlaşılan, bu  meseleler, ehlinden başkasına gizlidir.

 

Sual: Nefsin istediklerinin tam zıddını yapmak çok zordur. Nefsi yenmenin en kolay yolu nedir?

Cevap: Allah dostlarını, Allah’ın sevgili kullarını sevmek; onların hayatlarını ve kitaplarını okumak; onlar gibi olmaya çalışmaktır.

 

Sual: Namaz içinde bir evliyayı düşünmek, onun sevgisini kalbine getirmek böyle düşünmek caiz mi? Yani namazı böyle kılmak caiz mi?

Cevap: Buna tasavvufta râbıta-ı telebbüsiyye derler. Ehli için faydalıdır.

 

Sual: Bazı tarikatlerin cehrî (açık) zikire bid’at denmesinin sebebi nedir?

Cevap: Kur’an-ı kerimde mealen, “Allahı sessizce ve gizlice zikredin” buyurulmaktadır. Bu sebeple bazı tarikatlerde cehrî zikr bid’at olarak görülmüştür.

 

Sual: Bir tasavvuf kitabında, “Büyüklerimizden bazıları fâsıklara ve zâlimlere çok sert davranırdı, bazıları da hepsine şefkat ve merhamet gösterip nasihat ederdi” diyor. Her iki muamele birbirine zıt görünüyor. Bunun izahı nedir?

Cevap: Her zâtın mizacı farklıdır. Sıfat-ı ilahiyyenin insanlarda tecellisi başka başkadır.

 

Sual: Dünyayı sevmemenin, âhireti sevmenin formülü nedir?

Cevap: Allah dostlarını sevmek.

 

Sual: Bir evliyanın evliya olup olmadığını sorgulamak bildiğim kadarıyla caiz değil. Bugün sahte ile gerçek evliyayı nasıl anlayabiliriz?

Cevap: Evliya, dinin emirlerine uyan, dünyaya düşkün olmayan, cömertlik, merhamet gibi İslâm ahlâkının umdelerinde hassas olan ve görüldüğünde Allah hatırlanan, konuştuğu zaman gönlün meylettiği kimsedir. mürşitlik iddiasında ise, sahih bir mürşidden yazılı ve şahitli icazetnamesi olması da aranır.

 

Sual: Şems-i Tebrizî’nin babası Mecûsî midir?

Cevap: Babasının İsmâilî mezhebinde iken Sünnîliğe girdiği söylenirse de, doğru değildir. Sünnî bir Müslüman idi.

 

Sual: ”Ne olursan ol yine gel” sözünün Mevlana’ya ait olmadığı doğru mudur?

Cevap: Evet. XI. asrın büyük evliyasından Ebu Said Ebu’l-Hayr’a aittir.

 

Sual: Bu zamanda bir tarikata mensub olmak lâzım mıdır?

Cevap: Tasavvuf, iman, fıkıh ve ahlâk bilgilerini öğrenip hakkıyla tatbik ettikten sonra, imanı vicdanîleştirmek, nefsi mağlup etmek için sülûk edilecek bir yoldur. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi tasavvuf büyükleri, önce ilim ve amelden sonra tasavvufu tavsiye etmiştir. Tasavvuf terbiyesi, müslüman için faydalı ve lâzımdır. Merecülbahreyn’de, Ahmed Zerrûk’dan alarak diyor ki, İmâm-ı Mâlik, “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır, bid’at sâhibi olur. Her ikisini edinen hakîkate varır” buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkıni alan, kâmil insan olur. Bu zamanda tasavvuf ehli çok az, ama sahtesi bol olduğu için, hakikî mürşid bulamayanların, önceki evliyadan, İmam-ı Rabbani gibi zâtları sevip, onların kitaplarını okuyarak, kabirlerini ziyaret ederek, hayat ve menkıbelerini dinleyerek muhabbet yoluyla tasavvufî neşve hâsıl etmek daha münasiptir.

 

Sual: Birçok evliya ve ehl-i tasavvufun nefis terbiyesi için uzlete çekilmesi ve çile çekmesi Peygamberimizin ‘İslâmda ruhbanlık yoktur’ hadisi ile bağdaştırılabilir mi?

Cevap: Ruhbanlık, hiç evlenmeyip, kendini dünyevî zevklerden uzak tutmak demektir. Uzlet ise sünnettir.

 

Sual: Abdülhakîm Arvasî’nin, “Ben bir seyyidim. Bu demektir ki Türk değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa biri ben olurdum. İki Türk kalsa gene biri ben olurdum. Son Türk kalsa da o gene ben olurdum. Çünkü Türkler olmasa bugünkü mânâda İslâmiyet olmazdı” diye bir söz söylemiş midir?

Cevap: Tek parti devrinin sıkıntılı zamanlarında, Hicaz’dan bir vesileyle gelen akrabaları, kendisini Hicaz’a davet etmişler; “Burada sizin kıymetinizi bilmiyorlar; Hicaz’a gelin, hizmetinizde bulunmakla şereflenelim” dediklerinde, “Yaşanacak yer Türkiya’dır. Zira Ehl-i sünnetin kuvvetli olduğu yerdir. Esasen Hicaz’da bulunsaydım, buraya gelmekliğim icab ederdi” diye cevap vermiştir. Osmanlıları çok sever; İslâmiyete yaptığı hizmetleri her zaman överdi. Sualdeki ifade ise mantık ve belâgata aykırıdır. Zaten bu sözü rivâyet eden zâta bizzat sorduğumda, şimdilerde nakledilenden farklı bir manada söylemiştir.

 

Sual: Toplu halde veya sesli yahud sessiz zikr, Hazret-i Peygamber zamanında da tatbik edilmiş midir?

Cevap: Tarikatlerdeki zikr vazifeleri, bu hâliyle sonradan tertip edilmiştir. Ancak bunların hepsi bir sünnete istinad eder. Nihayet zikr, nâfile bir ibâdettir. Bir insan dilediği kadar nâfile ibâdet yapabilir. Hangi müride ne kadar zikr verileceği ise, tasavvuf mütehassıslarının yılların tecrübesi ve manevî müktesebatıyla tayin ve tensib edeceği bir şeydir.

 

Sual: Molla Câminin Mevlânâ Celâleddin’in Mesnevî’sini meth için yazdığı “Mesnevi-yi Mevlevi-yi Manevi/Est kuran der zuban-ı Pehlevi” (Mânâ âleminin efendisinin Mesnevisi Farsça olarak yazılmış Kur’andır) meâlindeki beyti nasıl anlamalıdır?

Cevap: Kur’an-ı kerimin en iyi tefsiri mânâsına mecaz bir sözdür.

 

Sual: İçinde bulunduğumuz yüzyıl itibariyle sürekli olarak babadan oğula geçmekte ve bu kimseler şeyhlerine aynı şekilde baba gavs posta oturan oğluna yine gavs demekteler. Bu üslupta bir şeyhlik makamı ve bir unvan vermek ne kadar sıhhatlidir? Bazı müridlerin “Bizim şeyhimiz nazar ehlidir. Sadece nazar etmekle sülük ettirir” sözü ne kadar sıhhatlidir?

Cevap: Zamanımızda tarikat adı altında faaliyet gösterenlerin birçoğu tarikat ve tasavvuf adabından mahrumdur. Nakşibendiyede irşad edebilmek için, bir mürşid-i kâmilin sahih halifesi olmak lâzımdır. Bugün halife olduğu, mürşid olduğu söylenenlerin çoğunun halifeliğinin sıhhati bile şüphelidir. Nakşibendi tarikatında sohbet en mühim yetiştirme vasıtasıdır. Sonra râbıta, sonra zikr gelir. Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye makamına gelmemiş bir kimsenin şeyhlik yapması, hele kendine râbıta yaptırması büyük bir zulüm ve cinayettir. Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri bundan 90 sene evvel buyurdu ki ‘Tekkeleri değil, boş mekânları kapattılar; tekkeler zaten kendilerini kapatmış vaziyette idiler. Bid’at girmemiş tekke kalmamış gibiydi. Şimdi kim tarikattan, müridlikten bahsediyor ise inanmayın; ancak muhabbet ve muhiblik bâkîdir’ buyurmuştur.

 

Sual: Ricâl-i gayb kimdir? Bilinebilir mi?

Cevap: Hadis-i şeriflerde, Allahü teâlânın yeryüzüne maddî ve manevî nimetlerin verilişine vasıta kıldığı anlatılan evliyadır. Ehli, kim olduklarını bilebilir.

 

Sual: Bazı tasavvuf ehlinin zâhiren küfür gibi olan sözlerinin sekr hâlindeyken olduğu söyleniyor. Ama bu ifadeleri kitaplarına bile yazdıkları görülüyor. Sonradan da bu ifadeleri çıkartmamışlar. Bu hâli nasıl anlamalıyız?

Cevap: Sekr (tasavvuf sarhoşluğu), yani tasavvuf yolculuğu sırasında insanın uğradığı şuurun sislenmesi hâli, her zaman gelip geçici bir şey değildir. İkinci bir husus, bu kitaplar orijinal olmayıp, sonradan talebeleri tarafından kaleme alınmış olabilir. Onlar, bu sözleri hiç söylememiş ve yazmamış olabilirler. Diğer söz ve hallerinde, düzgün bir itikat ve amel çizgisi gösteren, ittiba-i Resulü herşeyin üzerinde tutan Muhyiddin Arabî gibi zâtlara, bu sebeple hüsnü zan edilmektedir.

 

Sual: Ubeydullah-ı Ahrar’ın, Fıkarat adlı kitabından naklen: “Pirin gölgesinin bile Allah’ı zikretmekten daha üstün olduğu“ ifade edilmektedir. Bu sözler “Allah’ı anmak en büyük iştir ve Allah, her ne işlerseniz bilir. (Ankebut: 45) âyeti ile tezat değil mi?

Cevap: O da zikr ve râbıta sayılıyor. Zira “Onlar görülünce Allah hatırlanır” hadis-i şeriftir.

 

Sual: Bayezid Bistami hazretleri ile Şeyhi arasında çok uzun bir zaman bulunmaktadır. Hatta onu hiç görmediği bazı mehazlarda geçiyor. Bunun izahı nasıldır?

Cevap: Bayezid Bistamî, başka bir mürşid vâsıtasıyla evliya olduktan sonra İmam Cafer’in ruhaniyetinden de istifade etti ve halifesi oldu. Ruhaniyet ile rüya aynı değildir. Rüyada halife olmak sahih değildir. Tasavvufta yazılı hilafet âdeti İmam Rabbani hazretlerinden sonra başlamıştır.

 

Sual: Bir makalenizde “Mürşid-i kâmiller ictihad makamında olmalarına rağmen, ictihad etmemiştirler” demişsiniz. Müctehidin kendi ictihadıyla amel etmesi vacip olduğu için, müctehid müctehdi taklid edemez diye biliyorum. Ne dersiniz?

Cevap: Müctehid, bir meselede ictihad etmişse mutlaka buna uymalıdır. Zaruret olmadan başka müctehidi taklid edemez. Ama ictihad etmemişse başka müctehidi taklid edebilir. 4. asırdan sonra gelen pek çok âlim, ictihad makamına yükseldiği halde, maslahat sebebiyle ictihad etmeyerek dört mezhebden birini taklid etmiştir. Mezheb içinde ictihadda bulunmasına mâni yoktur.

 

Sual: Aynı devirde birden fazla mürşid-i kâmil olabilir mi? Olursa insan hangisine bağlanacağını neye göre tayin edecektir?

Cevap: Olabilir. Böyle bir şart bulunmamaktadır. Bugün neredeyse yok gibidir. Fıkıh âlimlerine, mesela İmam Ebu Hanife’ye tâbi olmak iyidir.

 

Sual: Muhyiddin Arabî hazretleri hangi mezhebde idi?

Cevap: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin mezhebi hakkında sahih bir malumat yoktur. Mâlikî veya Şâfiî olduğuna dair rivayetler vardır. Fıkıh ilmine dair te’lifatı olmadığı için bunu tespit etmek kolay değildir.

 

Sual: Bazı âyinlerde müslümanlar hoplayarak zıplayarak kendilerini şişleyerek zikir çekiyorlar. Bunun hükmü nedir?

Cevap: Cezbe, yani tasavvufî coşku halinde insanın aklı başından gider. Bunlar gerçekten böyle midir, bilemeyiz.

 

Sual: Vahdet-i Vücud çoğu kez panteizmi andırdığı için, bir tür zındıklık olarak itham olunuyor. Vahdet-i Vücud ile panteizmin farkı nedir?

Cevap: Biri görüntüsü, diğeri kendisi diyor.

 

Sual: Bir mürid, şeyhinden ayrılıp başka bir şeyhe mürid olsa, eski şeyhi ona şefaat eder mi?

Cevap: Mürid, önceki şeyhini inkâr etmezse, yenisinden feyz alabilir. Aksi takdirde ikisinden de feyz alamaz.

 

Sual: Mevlana ile Şems arasındaki münasebetin aslı nedir?

Cevap: Şeyh ve mürid münasebetidir.

 

Sual: Tasavvuf, İslam öncesi şaman kültüründen tesir görmüş müdür?

Cevap: Tasavvuf, orijinal İslâmî bir usuldür. Bütün peygamberler zamanında mevcut olan bir nefsi tasfiye metodudur. Resulullah aleyhisselâmın, mağarada Hazret-i Ebu Bekr’e ve yatağına yattığı zaman Hazret-i Ali’ye zikr telkininde bulunmasına istinad eder. Hükümlerinin ve ritüellerinin sonradan tedvin edilmiş olması, bunun sonradan ortaya çıktığını veya Şaman, Hind vs kültüründen alındığını göstermez.

 

Sual: Peygamberimizin maneviyatını incitmemek için âriflerin Tebbet suresini okumayı men ettiği doğru mudur?

Cevap: Bu sure, Hazret-i Peygamber’in imana gelmeyen amcası Ebu Leheb için nâzil olmuştur. Ebu Leheb’in kızı Dürre Müslüman olmuştu. Bazıları kendisinin yüzüne karşı alay veya incitmek niyetiyle bu sureyi okuyunca, üzülmüş; amcazadesi olan Resulullah’a şikâyette bulunmuştu. Resulullah da “Dürre bendendir; ben ondanım. Beni seven onu sever; onu üzen, beni üzer” buyurdu. Bunun üzerine sahabe-i kiram, peygamberimizi üzmemek endişesiyle bir müddet Tebbet suresini hiç okumadılar. Ehli beytten bir zâtın bulunduğu bir cemaatte, imam olun kimsenin, sırf bu zâtın üzülmemesi için Tebbet suresini okumaması belki bir incelik olarak görülebilir. Ama bunu âdet edinmek mahzurludur. Bugün bunun okunmaması gerektiği sözünün, Şiîler tarafından yayılması muhtemeldir.

 

Sual: Tekke ve tasavvuf edebiyatında olan şathiyelerin dinen bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Bunlar cezbe halinde ise yoktur. Ancak aklı başında iken bunlara zahiri mana vermek mahzurludur.

 

Sual: İmam-ı Rabbani  hazretleri, rehberin tenkit edilmemesi gerektiğini bildiriyor. Eshab-ı Kiram bazı hususlarda Peygamberimize aleyhisselam bu vahiy mi yoksa sizin fikriniz mi şeklinde sorduklarını okuyoruz. Burada rehberi sorgulamış olmuyorlar mı?

Cevap: Tasavvufta mürid, rehberin, yani mürşid-i kâmil makamındaki şeyhinin kendisini yetiştirmek üzere tavsiye buyurduğu işlere itiraz edemez. Hüsnü zan ettiği mürşidi sorgulayamaz. İstemiyorsa tasavvufa girmez; o zâta mürid olmaz. Ama olmuşsa, söz dinlemesi lâzımdır. Gassalın elindeki ölü gibi olmak sözü burada câridir. Teşbih çek demişse çekilir; çekme demişse çekilmez. Mürşid elbette haram olan bir şeyi emretmez veya farzı yasaklamaz. Bunun dışında avam, zâhirî ilimlerde, kelâm ve fıkıhda Ehl-i sünnet âlimlerine uyar. Rehber zaten bundan farklı birşey söylemez. Söylemiş ise, rehber değildir. Zâhirî ilimlerde, talebenin hocasını sorgulaması, ona sual sorması câizdir. Ola ki hocasından farklı bir şey öğrenmiştir. Nitekim İmam Ebu Yusuf, hocası İmam Ebu Hanife’den farklı ictihadları vardır. Bu, ona itiraz, hatta muhalefet değildir.

 

Sual: Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri için Şâfiî mezhebli, Hanefî meşrebli ifadesi ne manaya geliyor?

Cevap: Mezhebi Şâfiîdir; Hanefî’nin şartlarını da gözetir.

 

Sual: Mürid olabilmek için namaz kılıyor olmak şart mıdır? Zamanla mükellefiyetleri yerine getirmek olur mu?

Cevap: Farzları yapıp haramdan kaçınmayanın mürid olması caiz değildir Hatta sünnetleri ve mekruhları da gözetmesi lazımdır. Sıra ondan sonra tasavvufa gelir. Tasavvuf müstehabdır. Aksi takdirde fayda değil zarar görür.

 

Sual: Evliya kabrinden toprak almakta beis var mıdır?

Cevap: Bir evliyanın kabrinden toprak alıp, yakınlarının kabrine eklemek teberrüken olursa caizdir. Bu mübarek zatın o toprakla irtibatı olduğu, böyle yapmakla umulur ki burada yatan kişinin azabı varsa, o zat hürmetine hafifler ve artık buraya her geldiğinde o evliya zatı da hatırlamak ve ona dua etmek maksadıyla caiz olur. Mübalağa etmemelidir.

 

Sual: Şeyh icazet verirken yazılı olması şart mıdır?

Cevap: Hayır. İki şâhid huzurunda olması kâfidir. Ancak İmam-ı Rabbânî hazretlerinden beri bilhassa Nakşibendiler, hem sahteciliğe engel olmak, hem de kötü niyetli kişilerin dedikodularına mahal açmamak için yazılı hilâfete ehemmiyet vermişlerdir. Cumhuriyet devrinde bu işler yer altına indiği için pek çok şeyhin hakiki icazeti yoktur veya olanlar da uydurmadır. Çünkü bu işte artık devlet kontrolü mevzubahis değildir.

 

Sual: Vefat etmiş evliya zatlardan, kabrine giderek, bana bir ev ver, bana bir oğul ver, kızıma koca bul diye  yardım istemek caiz midir?

Cevap: Bu zat hürmetine ver ya rabbî, demelidir. Nitekim Abdülhakîm Arvâsî hazretleri Tezveren Dede demenin mahzurlu olduğunu beyan buyurmuştur.

 

Sual: Evliyanın kerametini inkar etmek veya keramete inanmamak bir müslümanı Ehli Sünnet dairesinden çıkarır mı?

Cevap: Evet. Ama müşahhas bir hadisenin keramet olduğunu kabul etmemek böyle değildir.

 

Sual: Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin 1300 çiftliği olduğu ve her birinde 3000 işçi çalıştığı rivayet ediliyor. Doğru ise bir Allah adamının böyle zengin olması olacak şey midir?

Cevap: Doğrudur. İslâmiyette zengin olmak değil, dünyaya düşkün olmak yasaklanmıştır. Para, cepte olmalıdır; kalbde değil. Mal, çoluk çocuk, ilim, makam mevki de böyledir. İbrahim, Davud, Süleyman peygamberler çok zengindi. Eshab-ı kiram içinde Hazret-i Osman, Abdurrahman bin Avf gibi çok zengin zâtlar vardı. Hele âhir zamanda insan dinini, canını ve ırzını ancak para ile koruyacağını hadis-i şerifler bildirmektedir.

 

Sual: Âlimlere, tarikat ve tasavvuf önderlerine hürmet nasıl olmalıdır? El etek öpmek var mıdır?

Cevap: Her millette hürmet, örf ve adetlere göre tayin edilmiştir. Bir topluluğun örf ve âdetinde hangi kaideler varsa, büyüklere o şekilde hürmet gösterilir.

 

Sual: Alvarlı Efe hazretlerinin efe lakabı nereden geliyor?

Cevap: Efendinin kısaltılmışıdır.

 

Sual: Bir grup velâyet-i kübrânın sahabe mesleği olduğunu; velâyet-i suğrânın ise tasavvuf mesleği olduğunu; kendi mesleklerinin sahabe mesleği olup, kitap okuyarak tasavvufta çok daha kısa zamanda velâyet-i kübrâya erdiklerini iddia etse, buna ne denir?

Cevap: Bu işler kitapla olmaz. Olsaydı, kitap okuyarak ameliyat yapılırdı herkes. Velâyet-i amme, her çeşit hayırlı amelle olabilir. Velâyet-i hâssa ise ancak bir mürşid-i kâmil-i mükemmilin dizi dibinde seyrü sülük ile terbiye görerek hâsıl olabilir.

 

Sual: Din dersi hocamız, tasavvufun Hind alt kıtasından yayıldığını söyledi. Doğru mudur?

Cevap: Tasavvuf, Resulullah’a kadar uzanan bir disiplindir. Sahabilerin hepsi tasavvufta kemale gelmiştir. Zira peygamberin bir vazifesi de irşaddır. Bunlardan ikisinin yolu devam etmiştir. Hazret-i Ebu Bekr’den Nakşibendîlik; Hazret-i Ali’den Kâdirîlik gelmiştir. Diğer tarikatlar bunlardan birine mülhaktır. Tasavvuftaki bazı ritüellerin, Hind an’anesine göre adlandırılması, Hindistan’dan doğduğunu göstermez veya tasavvufun Hindistan’da da olması Hind menşeli olduğunu göstermez. Hristiyan ve Yahudi geleneğinde de kendilerince bir tasavvuf telakkisi vardır.

 

Sual: Evliyalıkta yükselebilmek, için bir edebi bile terk etmemek lazım gelirken, bid’at inanışla nasıl müctehid olunuyor?

Cevap: Müctehidlikle evliyalık birbirinden farklı şeylerdir. Bid’at ehlinden olan bir kimsenin büyük bir âlim olması mümkündür. Nitekim Zemahşerî, Kadı Abdülcebbar, Zâhidî gibi Mutezile âlimleri, amelde Hanefî oldukları için, görüşleri zaman zaman Hanefî mezhebinde hüccet kabul edilmiştir (İbni Âbidîn).

 

Sual: Son devirde mutasavvıf olarak tavsif edilen veya tasavvuftan bahseden bazıları arasında kadınlar da var. Bu kişilerin şer’î hükümlere uymadığı görülüyor. Bu hususta ne söylenebilir?

Cevap: İnsan günahsız değildir; mürid de öyledir. Ancak hakiki tasavvuftan önce şeriat gelir. Şeriate uymayan tasavvuf ehli olamaz. Şeriata uymayıp da tasavvuftan bahsedenler yanlış yoldadır. Bugün tasavvuftan bahsedenlerin çoğu, Müslümanlıktan bihaberdir.

 

Sual: Zamanımızda tarikatların farklı silsileleri oluyor. Doğru yol bir tane ise neden böyle farklılıklar var? Veya hangisinin doğru olduğu nereden anlaşılır?

Cevap: Her mürşid-i kâmilin birden fazla halifesi olabilir. Her birinin de müteaddid halifeleri olabilir. Böylece tasavvuf silsilesi farklı yollardan devam edebilir. Mesela Abdülkâdir Geylânî’nin, Muhammed Ma’sum Fârukî’nin, Mevlânâ Hâlid Bağdadî’nin çok sayıda halifesi vardır. Mesela Cafer Sadık’ın, Yusuf Hemedanî’nin, Abdülhâlık Gocdüvânî’nin, Şah-ı Nakşibend’in, İmam-ı Rabbânî’nin, Ma’sum Fârukî’nin, Abdullah Dehlevî’nin, Mevlânâ Hâlid’in müteaddid halifelerinden silsile devam etmiştir. Bazı mürşidlerin ise hiç halifesi yoktur. Onun silsilesi devam etmemiştir. Ancak zamanımızda kendisini önceki mürşidlere nisbet eden bazı gruplar, bu zâtlara sahih yolla bağlı değildir. Ya halife değil, vekildir; yani tekkenin muayyen işlerini görmek üzere vazifelendirilmiştir; yahud da tamamen sahtedir. Dikkatli olmalıdır.

 

Sual: Bir şiirde “Can kulağıma  ( Ene eşeddü şevkan )  geleli, maddenin dışındaki âlemde seyrân isterim” beyiti geçiyor. Buradaki ene eşeddü şevkan ne manaya geliyor?

Cevap: Bir ara vahiy kesildi. Müşrikler “Rabbi Muhammed’i terk etti” dediler. Bir müddet sonra Cebrail Aleyhisselam geldi. Peygamber Efendimiz ona “Seni çok özledim” dedi. O da “Ben seni daha çok özledim, ama emir kuluyum” dedi ve Meryem suresinin 64. âyetini getirdi. Ene (İnnî) eşeddü şevkan ileyhim, ben daha çok seni özledim demektir. Muhyiddin Arabi hazretleri Füsus’da bunu uzun izah ediyor ve tasavvufî manalar yüklüyor.

 

Sual: “Bu zamanda mürşid-i kâmil yok gibidir” sözü ne manaya gelmektedir?

Cevap: Kolay bulunmaz, görünenlerin de çoğu ehli değildir, demektir.

 

Sual: Âlem-i misal hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Âlem-i ecsad ile âlem-i ervahın, yani dünya ve âhiret hayatının görüntüsüne âlem-i misal denir. İnsanlar rüyada âlem-i misali müşahade ederler.

 

Sual: Mızraklı ilmihalde “Büyük zâtların kabrini ziyâret için uzak memleketlere gitmemek, başka bir işi için gidilince ziyâret etmek iyi olur. Yalnız, Peygamberimizi ziyârete gitmek sevâbdır” yazıyor. Muhammed Ma’sûm hazretleri ise 3. cild 142. mektûbunda buyuruyor ki,  “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret niyeti ile Serhend şehrine gelmeniz çok iyi olur. Buradaki feyzlere ve bereketlere kavuşursunuz.” Bunu neşreden, İbni Âbidin’den naklen “Uzak kabirleri ziyaretin mendûb olduğu buradan anlaşılmaktadır. Halîlürrahmân, Seyyid Ahmed Bedevî gibi evliyâ bunun için ziyâret edilmektedir” diyor. Bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap: “Yalnızca üç mescidi ziyaret için memleketinden çıkılır” hadis-i şerifine istinaden, sırf ibadet maksadıyla cami, türbe, kabir ziyaretinin uygun olmadığı hükmü verilmiştir. Muhammed Masum hazretleri burada tevazu ediyor. Serhend’e gelince, Muhammed Masum Hazretleri ile görüşüp, ondan feyz alacaktır. O feyz, zaten İmamı Rabbani hazretlerinden gelir. Bu vesileyle kabrini de ziyaret ederek feyzi arttıracaktır. Mektubat nâşirinin ifadesi, uzak yerlerden gelen kimselerin, bulunduğu yerlerdeki evliyayı ziyaret etmesinin mendub olduğuna haml olunur.

 

Sual: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Ariflerin Satrancı diye bir eseri var mıdır?

Cevap: İbnü’l-Arabî hazretlerinin müridlerine seyrü sülük yollarını göstermek için tertiplediği rivayet edilen bir oyundur. Eğer böyle bir şey varsa, bunu normal bir oyun gibi görmemelidir. İbnü’l-Arabî’nin çok sözü tevile muhtaç sembolik ifadelerdir. Âriflerin satranç oynamaya ihtiyacı yoktur.

 

Sual: Tasavvufla meşgul olmaya başladıktan sonra diğer insanlara karşı kibir ve ucb teşekkül etti. Kurtulmak için gayret sarfediyorum, dua ediyorum; fakat kurtulamıyorum. Ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Tasavvufla uğraşmayı bırakın. Zamanımızda bu işin ehli neredeyse kalmamış gibidir. Sahtekâr müteşeyyihlerin eline düşülürse, insanı felakete götürür. İlmihal okuyun; ibadetlerinizi yerine getirin; haramlardan kaçının. Onun dışında hayatınızı yaşayın.

 

Sual: Dünya işlerinde darlığa düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz, hadis-i şerifini nasıl anlamalıdır?

Cevap: Kabir ehlini vasıta yaparak dua edilir; Allah doğrusunu ilham eder.

 

Sual: Evliyaların, mübarek zatların cesedi çürümez, kokmaz diye bir şey var mıdır?

Cevap: Cesedin çürüyüp çürümemesi toprakla alakalıdır. Tabii bir hadisedir. Herkesin cesedi çürüyebilir; ama helal yiyenlerin cesedi çürümez.

 

Sual: Bazı cemaat liderlerinin müceddid olduğu söyleniyor. Ne dersiniz?

Cevap: Her cemaat mensubu, kendi cemaatinin liderini olduğundan  yukarı tanımaya ve tanıtmaya pek meraklıdır. Müceddid olmanın şartları bellidir.

 

Sual: “Cânib-i mâşuktan olmazsa muhabbet âşıka/Sa’y-i âşık, âşıkı mâşûka îsâl eylemez.” beytini nasıl anlamalıdır?

Cevap: Sevilenden muhabbet olmazsa, sevenin eli boş kalır. Yani sevgi yukarıdan aşağı gelir. Allah bir insanı severse, o da Allah’ı sever. Baba ve anne evladını sevdiği için, evlad anne ve babayı sever. Yukarıdan gelen sevgi daha kuvvetlidir. Nitekim Kur’an-ı kerimde “Allah onlardan; onlar da Allah’tan razıdır” buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir.

 

Sual: Sahabe arasında râbıta yapanlar var mıydı?

Cevap: Evet. Hazret-i Ebu Bekr mesela, “Ya Resulallah, her an gözümün önündesin” diye arzetmiştir. Kur’an-ı kerimde geçen ve Yusuf aleyhisselâmın babasını gördüğü kıssa meşhurdur. Ömer Ziyaeddin Dağıstanî’nin tasavvufu, şer’î kaidelere göre izah eden kitabı vardır. Matbudur.

 

Sual: Okuduğumuz kitaplar bizi bilgilendiriyor ama, maalesef manevi olarak güçlenemiyorum. Tevekkül, sabır, irade sahibi olmak istiyorum fakat bunun yolu nasıldır bilemiyorum. Neler yapabilirim?

Cevap: Şeriata uymalı; Mektubat-ı Rabbanî, Kimya-i Saadet okumalı. Lüzumsuz insanlarla görüşmemeli; lüzumsuz işlerle uğraşmamalı. Dua ve zikre devam.

 

Sual: Bir cemaate mensup olmak şart mıdır?

Cevap: Hiç lüzum yoktur. İlmihal okuyup amel edin. Peygamberimizin hayatını okuyun. Ailenize hizmet edin. Boş zamanda zikre devam edin.

 

Sual: Bir kimsenin dinini öğrendiği hocasını, diğer herkesten çok sevmesi ve üstün tutmalı lazım değil midir?

Cevap: Herkesin yeri ayrıdır. Bir kimsenin, dinini öğrendiği, vesilesiyle din büyüklerini tanıdığı hocasını çok sevmesi normaldir. Ama İslâmiyette herkesin bir üstünlük sıralaması vardır. Mesela hiç kimse, sahabe gibi olamaz.

 

Sual: İmâm-ı Gazâlî hazretleri, El-Münkizü anid-dalâl” kitabında, “Zaruriyatın, yani delile muhtaç olmayan bilgilerin güvenirliliğine emin oldum. Bu hale, deliller vasıtasıyla ulaşmadım. Bu, Allahü tealanın kalbime ihsan ettiği bir nur ile oldu” diyor. Delilsiz inanmak nasıl olur?

Cevap: Tasavvuf vasıtasıyla imanın vicdanîleştiğini anlatıyor. Bu mertebedeki mümin, delil aramaksızın iman eder. Hükümlerin delilini keşfeder.

 

Sual: İnsan sebeplere yapışmadan veya kendi iradesi, tercihi dışında başına gelen şeyler onun için hayırlı mıdır? Bunda da vardır bir hayır denebilir mi?

Cevap: Sebeplere yapışmak Allah’ın emridir. Sebeplere yapışmadan başına gelen bela da onun için hayırlıdır. Günahlar dışında bir insanın başına gelen her şey hayırlıdır.

 

Sual: Osman Gazi’nin kayınpederinin mensubu olduğu Vefâiyye tarikatinin Şiî olduğunu okudum. Ne dersiniz?

Cevap: Vefâiyye tarikati, Ebu’l-Vefa adında 501/1107 tarihinde Bağdad’da vefat etmiş bir Ehl-i sünnet âlimi ve velisine bağlanır. Irak, Suriye ve Anadolu’da yayılmış; bazı konar-göçer Türkmen aşiretleri arasında da intişar etmiştir. Sonraki asırlarda isyan ederek Selçukluları felakete sürükleyen Baba İlyas gibi bazı şahısların bu tarikate mensup olup Ehl-i sünnet yolundan ayrıldığına dair bazı tarihî rivayetler varsa da, bu, Vefaiyye’nin ve de Şeyh Edebali’nin Şiî oluğunu göstermez. Kurucusunun adı Osman olan ve içlerinde iki de Bayezid (yani Muaviye) bulunan Osmanlıların başta Şia olduğunu, Yavuz Sultan Selim’den sonra siyaset icabı Sünnîleştiğini söyleyen ve yazan ahmaklara inanmayın.

 

Sual: Evliya menkıbeleri okumanın ne gibi faydası vardır?

Cevap: İhlası arttırır; güzel ahlâkı yerleştirir.

 

Sual: Feridüddin Attâr’ın Tezkiretü’l-Evliya isimli eserinde “Üstadına, Allah’tan daha fazla teslimiyet göstermeyen asla mürid olamaz” cümlesini nasıl anlamamız gerekir?

Cevap: Mürşid, Allah’ın emir ve yasaklarını bildirir. Ona tâbiyet, Allah’a tâbiyet demektir. İkisini ayırmak doğru değildir. Burada mübalağa ile müridin teslimiyeti tavsiye edilmiş.

 

Sual: Eshab-ı kiram mucize görerek imanda yakine ulaşmışlar. Şu andaki Müslümanlar mucize görmediği için imanda yakini nasıl artabilir?

Cevap: Şeriata uyarak ve tasavvuf yoluyla.

 

Sual: İstiğfar, kelime-i tevhid gibi tesbihleri zikrederken kendimiz duyacak kadar ses ile mi yoksa kalp ile mi yapmak lazımdır?

Cevap: Kalb ile yapmak ancak sülük ehline mahsustur. Kendi duyacak kadar olmalı ki zikr olsun.

 

Sual: Resulullah aleyhisselamın sevgisini kazanmak istiyorum. Ne yapmam lazımdır?

Cevap: Peygamberin sünnetine, yani dinin emir ve yasaklarına uyan, onun hayatını öğrenen kimse, inşallah muhabbetini kazanır.

 

Sual: Kurumsal tasavvuf ekolleri neden Hicaz’da değil de Mevali coğrafyalarda ortaya çıktı?

Cevap: Tasavvuf, Hazret-i Peygamber zamanından beri vardır. Teşkilatlı hali (tekke, ritüeller vs) Irak’ta Araplar arasında başladı. Zamanla Türkistan ve Hindistan Müslümanları arasında inkişaf ve tekamül etti.

 

Sual: Geçmişteki ve günümüzdeki birçok sağcı siyasetçinin Gümüşhanevi tekkesinden çıkması tesadüf müdür?

Cevap: Zannettiğiniz kadar fazla değildir. Bu kişiler zaten birbiriyle arkadaşlardı. Burası entelektüel bir şehir tekkesi idi. Dine yakınlık duyanların gidip gelmesi kolay idi.

 

Sual: Bir arkadaşım dedi ki, bizim şeyhimiz yatağımızda kaç kere döndüğümüzü bile biliyor. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Bu zamanda böyle şeyh pek yoktur.

 

Sual: Tasavvuf tarihini doğru şekilde anlatan bir kitap tavsiye edebilir misiniz?

Cevap: Reşahat, Tezkiretü’l-Evliya, Nefehatü’l-Üns, Müzekki’n-Nüfus, Mektubat-ı Rabbani, Risale-i Hâlidiyye, Kimya-i Saadet, Riyadu’t-Tasavvufiyye.

 

Sual: Ucba kapılan kimse ne yapar?

Cevap: Ucb, amellerini güzel görüp beğenmek ve bununla övünmektir. Bir şeyin yanlış olduğunu bilmek ve kendisini bunu yaptığını farkında olmak iyi bir şeydir. Ucb, hased gibi fiiliyata dökülmeksizin zihinden geçerek işlenen günahlara kapılıp da sonra bunun yanlış olduğunu düşünürse günah olmaz.

 

Sual: Bir hocamız, 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı’sında aşağıdaki gibi bir hâlin ortaya çıktığını söylüyor: “İlk zamanlarda İslâmın karşı çıktığı ruhbanlık, tasavvufla birlikte başka isimler altında yeniden belirmiş, kişi ile Tanrısı arasında bir aracı tabaka oluşmuştu. Çoğunlukla tarikat ve toprak ağalığı karışımından oluşan bu tabakalar halk üzerinde bir tahakküm odağı hâlindeydi.” Buna ne dersiniz?

Cevap: Bu yanlış değerlendirme, İslâmî kültürün zayıflığından olsa gerektir. Tasavvuf, çok eski bir disiplindir. Tasavvuf erbabını ruhbana benzetmek çok hatalıdır. Mürşid, mürid ile rabbi arasında feyz vasıtasıdır. Kur’an, Allah’a kavuşmak için vesile, vasıta arayınız, buyuruyor. Mürşid arada vasıta olur, feyz Allah’tan gelir ve sonra mürşid aradan çekilir. Hristiyanlıkta ise ruhban olmadan bazı ibadetler yapılamaz. Ancak çok kültür seviyesi düşük dağlıların yaşadığı yerlerde tasavvuf erbabı halk arasında nüfuz sahibi olmuştur ki bu tabiidir ve faydalıdır. Köy ağalığının doğuş sebepleri için Osmanlı Hukuku kitabımı okumanızı tavsiye ederim.

 

Sual: Abdülhakîm Arvasi Efendinin, “İslam gizli ferdlerde kaldı” derken ne kast ediyor?

Cevap: Hakiki İslâmiyet cemiyetten çekildi; ancak gizli ve nadir ferdlerde kaldı, demek istiyor. Yani bu zamanda dinini doğru olarak öğrenen, ihlasla amel eden kurtulur.

 

Sual: İmam-ı Azam ve diğer mezhep imamları hangi tarikata bağlı idiler?

Cevap: Hepsi tasavvuf ile meşgul olmuş; büyük birer evliya ve mürşittir. O zamanlar şimdi bildiğimiz tarikatlar teşekkül etmemişti. Onlar da bir mürşid-i kâmilin dizinin dibinde kemâle geldiler. İmam Ebu Hanife ve İmam Mâlik, Cafer Sadık’tan, İmam Şâfiî, Maruf Kerhî’den, Ahmed bin Hanbel, Zünnun Mısrî ve Bişr Hâfî’den feyz almıştır.

 

Sual: Bir Müslümanın nefsinin kâfir olması ne demektir?

Cevap: İnsanda ruh ve nefis olmak üzere iki kuvvet vardır. Onu insan yapan, ruhudur. Nefis, hayvanda da vardır. Nefsin dini veya sınırı yoktur. Neyin helal neyin haram olduğunu, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Sadece bedeni ayakta tutmaya yarar. Bedenin bineğidir. Bu sebeple nefis kâfirdir, denir. Ruh, bedene hâkim ise, o kimse sâlih Müslümandır. Nefis bedene hâkim ise, fâsıktır. Ruh tamamen nefse hâkim ise, evliyalıktır.

 

Sual: Evliyayı tanımak için bir kıstas var mı?

Cevap: Üç nişan olur velilerde, demiş, erbâb-ı dil; biri ol ki, görenin gönlü ona mâil olur. Onun ikinci nişanı, oldur ki, iyi bil, her ne dese, dinleyenler, sözüne kâil olur. Üçüncüsüne gelince, cümle âzâsı anın, şer ile âdâb ile her zaman âmil olur.

 

Sual: Bazıları tasavvuf silsilelerinin uydurma olduğunu; Hazret-i Ebu Bekr’e veya Ali’ye zikr telkin ettiğinin hadis kitaplarında geçmediğini söylüyor. Buna ne denebilir?
Cevap: Tasavvuf, peygambere kadar uzanan bir ilimdir. Hadis kitaplarında olmaması bunun gerçek olmadığını göstermez. Her hadis, hadis kitabında olmayabilir. Binlerce yıllık an’ane uydurma olamaz. İmam Rabbanî hazretleri gibi, en az hadis kitaplarını yazanlar kadar salih ve âlim zatlar, kitaplarında nakletmişlerdir. Silsileler sonradan tanzim edilip (uydurulma değil), yalan söyleme ihtimali bulunmayan zatlar tarafından rivayet olunmuştur. Ömer Ziyaeddin Dağıstanî, tasavvuf ritüellerinin şeriatteki delillerini Fetâvâ-i Ömeriyye fi’t-Tarâiki’l-Aliyye kitabında toplamıştır. Latin harfleriyle neşredilmiştir.

 

Sual: Tasavvufun İslam dünyasını sarması da bizzat siyasi buhranların ve hususiyle Moğol istilasının verdiği ümitsizlikle ilgiliydi görüşüne katılır mısınız?
Cevap: Tasavvuf, Hazreti Peygamber’e kadar ulaşan bir disiplindir. Moğol istilası ile ne alakası var? Bu müsteşriklerin uydurduğu bir iddiadır. Buhranlı zamanların doğurduğu ümitsizlik ancak tasavvufa alakayı artırmış olabilir.

 

Sual: Şahsiyetimi nasıl düzeltirim?
Cevap: İyi insanlarla görüşerek; iyilerin hayatını okuyarak insan ahlâkını düzeltebilir.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbani’de şeytan kuvvetli düşmandır buyuruluyor. Halbuki ayet-i kerimede şeytanın aldatması zayıftır buyuruluyor. Bu tearuz nasıl giderilir?
Cevap: Şeytanın zayıflığı, kuvvetli düşmanlar arasındaki zayıflıktır. Nefs ve kötü arkadaş daha güçlüdür.

Sual: Mürşid-i kâmiller müctehid midir?
Cevap: Mürşid-i kâmil-i mükemmil, fıkıhta ictihad ve tasavvufta velayet-i hassa derecesinde olmalıdır.

 

Sual: Mürşid-i kâmiller günah işler mi?
Cevap: İslamiyette peygamberlerden maada kimse masum değildir. Ama insanlara numune oldukları için, biiznillah büyük günahtan himaye-i rabbaniye altında bulundukları kitaplarda yazıyor.

 

Sual: Keramete iman, ehl-i sünnetin şiarından olmakla beraber, bir velinin velayetine inanmak de böyle midir?
Cevap: Tek tek velilerin velayetine inanmak bir hüsn-i zan bildirir. Onun için eskiden evliyaya mazanneden bir zat, yani veli olduğu zannedilenlerden bir zat, denirdi.

 

Sual: Abdülkadir Geylani Hazretlerinin, “Kabrim beytullahtır, sırrım Allah’ın sırrıdır, emrim Allah’ın emridir, arş kürsi tutamımın içindedir, Allah’ın bütün beldeleri hakiki mülkümdür, bütün kutuplar hükmüm ve taatim altındadır” ve buna benzer birçok beyitleri hakkında nasıl düşünmelidir?
Cevap: Bunlar sekr halinde söylenmiş sözlerdir. Her birinin tevili vardır. Avamın bunları okuması ve mana vermeye çalışması caiz değildir. Abdülkadir Geylani, her işinde ve sözünde sünnet-i seniyyeye ittibayı önde tutar. Bu sebeple hüsn-i zan lazımdır.

 

Sual: Tarikatlarla ve tasavvufla alakalı kitap tavsiye eder misiniz?
Cevap: Şu kitaplara bakılabilir: 1.Kimya-i Saadet- İmam Gazali; 2.Ömer Ziyaüddin Dağıstani – Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar (el-Fetava) 3.Tasavvuf Bahçeleri (Er-Riyâdut-Tasavvufiyye) – Abdülhakim Arvasi 4. Mektubat-ı Rabbani – İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Serhendi,

 

Sual: İmam-ı Rabbani Hazretleri bir mektubunda (III/13), sıkıntılardan dolayı ümitsiz olan bir kimseye Allah’tan ümidi kesmek küfrdür, buyuruyor. İnsanlar hayatı boyunca çeşitli sebeplerle birçok kez ümitsizliğe düşebiliyor. Bunlar küfre mi sebep oluyor?
Cevap: Havf ve reca, yani Allah’ın azabından emin olmamak ve onun rahmetinden ümit kesmemek imanın şartıdır. Burada kast edilen, bu çeşit ümitsizliktir.

 

Sual: İmanını kaybeden bir kişi daha sonradan tövbe edip kelime-i şehadet getirse, bu kişi bulunduğu tarikattan çıkmış olur mu?
Cevap: Bu dini bir mesele değildir. İnâbesini tazeler.

Sual: Mektubat-ı Rabbani kitabını anlamasak da feyz ve bereket için okumak lazımdır sözünü nasıl anlamalıdır?
Cevap: Kur’an-ı Kerim müstesna, hiçbir kitap anlamadan feyiz ve bereket için okunmaz; ilim için okunur. Okurken müellifinin ve okuyanın ihlası nisbetinde feyz ve bereket alınır. Mektubat-ı Rabbani çok faydalı bir kitaptır; pek çok yeri anlaşılır. Tasavvufi derinliklere dair tatmayanın anlayamayacağı bazı yerler ise, bereket için okunur ve geçilir. Nakşibendî büyükleri, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin ve kitabının büyüklüğünü ifade etmek için “Mektubatı anlamak nerede, biz nerede? Biz ancak bereket için okuruz” demişlerdir.
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, Osmanlılarda ne zaman tanınmaya başlamıştır?
Cevap: Halifesi Masum Efendi’nin halifesi Murad Münzevi, İstanbul’da Eyüp Nişancası’nda yaşamıştır. Halifesi Masum Efendi’nin halifesi Ahmed Yekdest Efendi’nin halifesi Tokatlı Emin Efendi’nin halifesi Süleyman Sadeddin Efendi 18.asirda Mektubat’ı Türkçe’ye tercüme etmiştir. Ama çok yayılmamıştır. Mektubat’ın tanınması ve yayılması Seyyid Abdülhakim Efendi’nin İstanbul’a gelişinden sonra olmuştur.
Sual: “Bir kimse senin pîrini inkâr ederse ve sen o kimseyle iyi olursan köpek senden daha iyidir” sözünü nasıl anlamalıyız?
Cevap: İmamı Rabbanî hazretlerinin Mektubat’ında geçen bu sözün manası şudur: Mürid, mürşidini o kadar çok sevecek ki, onu sevmeyenleri sevmeyecek; onu sevenleri sevecek. Şeyhinde fani olmayan mürid, kemale gelemez. Görmez misiniz ki köpek, efendisinin düşmanlarına hiç bakmaz, düşman olur.
Sual: Bayezidi Bistami, Marufu Kerhi, Davud Tai bazı büyüklerin hayatını okuyorum. Boş bakış olur diye evinin damına bile bakmazmış. Çok sevdiği için yufka ekmeğini kendisine yasaklayan, serin su içmeyen ya da çok sevdiği bir tatlıdan kendisini mahrum eden var. Bunlar bize çok ağır geliyor. Biz nasıl hareket etmeliyiz?
Cevap: Kimya-i Saadet kitabında bunun cevabı vardır. Herkesin hâli bir olmaz. Herkesin verası, şahsi kemaline göredir. O büyükler farklı bir kemalde oldukları için, farklı bir dünyada idiler. Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin buyurduğu gibi, “İşan işan est. Onlar, onlar idi. biz onların yanında, gaip olsak, aranmayız; hâzır olsak hesaba katılmayız”. Sıradan insanlar şeriatın emir ve yasaklarına uysalar kâfidir ki, bu da bu zamanda az değildir.
Sual: Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretlerinin, Seyyid Fehim hazretleri için “Gözlük kullanmamış olsalardı, ben gözlüğün menfeatini, faidesini inkâr ederdim.” sözlerinin hikmeti nedir?
Cevap: Yani gözlüğün menfaatli olduğunun bence en mühim delili Seyyid Fehim efendinin kullanmasıdır. O, eğer gözleri bozuk olduğu halde kullanmamış olsaydı, ben, gözlüğün faidesi olmadığına hükmederdim. Zira menfaati olsaydı kullanırdı. Bu, üstadına bağlılığın edebi bir ifadesidir.

 

Tavsiye yazı —> Mektubat-ı Rabbani’ye Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler