ÖNSÖZ

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Ashâbının her birine “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hayırlı duâlar olsun!

Allahü teâlâ Rabbül’alemindir. Her canlıyı, hatta canlı cansız her varlığı, hesaplı, düzenli ve faydalı olarak yaratmıştır. Hâlik, Bari, Musavvir, Bedi ve Hakim sıfatları ile varlıkların hepsini, çok düzenli, çok güzel yaratmıştır. Her varlığın düzenli ve güzel olmaları için, birbirleri aralarında bağlantılar kurmuş, var olmaları için, düzende kalabilmeleri için, birbirlerine sebep, vasıta, vesile etmiştir. Varlıkların aralarındaki bu bağlantılara, birbirlerinin düzenine sebep olmalarına tabiat olayları, fizik, kimyâ kanunları, astronomi formülleri, fizyolojik faaliyetler gibi isimler veriyoruz. Fen bilgisi demek, Allahü teâlânın yaratmış olduğu varlıkların düzenlerini, birbirlerine etkilerini, aralarındaki bağlılıkları, hesapları araştırmak, incelemek, böylece bunlardan faydalanmak demektir.

Allahü teâlâ, canlı cansız bütün varlıkların düzenli, hesaplı olmalarını dilemiş ve dilediği gibi yaratmiştir. Böyle yaratmasına, maddeleri, kuvvetleri, enerjileri vesile ve sebep kılmıştır. Allahü teâlâ, insanların yaşamalarının da, düzenli ve faydalı olmasını dilemektedir. Bunun için de, insanların irâdelerini vesile ve sebep kılmıştır. İnsan, bir şey yapmak irâde eder, ister. Allahü teâlâ da isterse, o şeyi yaratır. İnsanların şahsi yaşamalarının ve aile yuvası kurmalarının ve sosyal hayatlarının düzenli olması için, insanların iyi ve doğru ve faydalı şeyleri irâde etmeleri lâzımdır. İradenin, dileğin iyi olması için, Allahü teâlâ, onlara (Akıl) vermiştir. Akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvettir. İnsanlar çok şeye muhtaç oldukları için ve lazım olan şeyleri elde etmek zorunda oldukları için, bunları elde etmek isteyen (Nefs) denilen kuvvet, aklı şaşırtıyor. Lazım olan şey, zararlı olsa da, nefs bunu akla güzel gösteriyor.
Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, (Peygamber) denilen seçtiği insanlara, melek ile (Din) denilen bilgiler gönderdi. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bu bilgileri insanlara öğretti. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği (İslam) dini, her yerdeki her insanın karşılaşabileceği, her şeyin iyi veya kötü, faydalı veya zararlı olduğunu ayırmakta, faydalı şeyleri yapmamızı emretmektedir.

Nefs, insanları yine aldatıyor. Din bilgilerine uymak istemiyor. Hatta bunları ve îman edilmesi, inanılması lazım olan şeyleri değiştirmeye, bozmaya kalkışıyor. Allahü teâlânın Peygamberi Muhammed aleyhisselâm, insanların nefslerine uyarak, İslamiyeti değiştirmeye kalkışacaklarını haber verdi. (Ümmetim 73’e ayrılacak, yalnız biri Cennete gidecek) buyurdu. Bozuk inançlarından dolayı Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırka, meydana çıktı. Bu 72 fırka, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin, açık olmayan, şüpheli olan mânâlarını yanlış anladıkları için, kâfir olmuyorlar. Fakat, İslamiyeti değiştirdikleri için, Cehenneme gireceklerdir. Bunlara (Bidat) veya (Dalâlet) ehli, yani mezhepsiz ve sapık denir. Bunlar, müslüman oldukları için, Cehennemden çıkacak, yine Cennete gireceklerdir. Bunlardan başka, (Müslüman) ismini taşıyan, fakat İslamiyeti, bozuk bilgilerine ve kısa görüşlerine göre değiştiren, bunun için, müslümanlıktan çıkanlar vardır. Bunlar, Cehennemde sonsuz kalacaklardır. Bunlar zındıklar ve reformculardır.

Şimdi mezhepsizler milyonlarca altın saçarak, kendi inançlarını, her memlekete yaymaya çalışıyor. Din cahillerinden kiminin, bol paraya kavuşmak için, kiminin de aldatılarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmiş oldukları doğru yoldan ayrıldıkları, acı acı görülmektedir. Hatta, Ehl-i sünnet kitaplarını lekelemeye kalkışıyorlar. Bunun için, mezhepsizlerin bir kısmı olan vehhâbîlerin, Ehl-i sünnete uymayan inanışlarını vesikaları ile ayrıca bir kitap halinde bildirmek ve bu kimselerin müslümanlara yaptıkları zararları sağlam kaynaklardan alarak yazmak zaruret hâlini aldı. Böylece müslümanların sahte, yalan sözlere ve yazılara aldanmaktan korunmaları lazım oldu.

Abdülvehhab oğlu Muhammed isminde bir kimse, (Kitab-üt-tevhid) adında küçük bir kitap yazdı. Torunu Süleyman bin Abdullah, bunu şerh etmeye başladı ise de,1233 [m. 1817] senesi sonunda, İbrahim Paşa Der’iyeye girip, cezalarını verdiği zaman, öldü. İkinci torunu Abdurrahmân bin Hasan, şerh edip, (Feth-ul-mecid) adını verdi. Sonra bu şerhini kısaltıp (Kurre-ül-uyun) adında ikinci bir kitap hazırladı. Şerhin Mısırda 1377 [m. 1957] de, Muhammed Hamid isminde bir vehhâbî tarafından yapılan yedinci baskısına ilaveler de yapıldı. Kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri ve birçok hadis-i şerif yazarak, müslümanların gözlerini boyamaktadır. Bunlara yanlış, bozuk mânâlar uydurarak (Ehl-i sünnet) olan doğru müslümanlara saldırmakta, bu temiz müslümanlara kâfir demektedir. Kitabının birkaç yerinde, şiîlere mel’un müşrikler diyerek ateş püskürmektedir. Bu şerhin çok yerlerini ibni Teymiyeden ve onun talebesi ibni Kayım-ı Cevziyeden ve torunu Ahmed bin Abdülhalimden almış, birine allame, ikincisine şeyh-ül-İslam ve Ebül-Abbas adını takmiştir. İbni Teymiyeye de “radıyallâhu anh” demektedir.

İşbu, (Müslümana Nasihat) kitabını hazırlamakta iken, elimize türkçe yazılmış küçük bir vehhâbî kitabı geçti. (Cevab-ı Numan) adındaki bu kitap, 1385 [m. 1965] senesinde ikinci defa olarak Şamda basılmış. Türk hacılarını aldatarak, (Ehl-i sünnet) yolundan ayırmak için, parasız dağıtılıyor. Allahü teâlânın lütfü ve ihsanı ile bunun da bozuk, uydurma yazılarına, sağlam, vesikalı cevaplar yazmak nasip oldu.

İşbu (Müslümana Nasihat) kitabımız iki kısım olarak hazırlandı. Birinci kısımda, (Feth-ul-mecid) kitabından ve sonra (Cevap-ı Numan) kitabından yazılar alınıp, bunlara İslam âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarından cevaplar verildi. Böylece, 35 madde hâsıl oldu.

Kitabın ikinci kısmında, vehhâbîlerin nasıl meydana çıktıkları, nasıl yayıldıkları ve mal, mevki ele geçirmek için, vehhâbîler arasına karışan câhil, vahşi kimselerin, müslümanların canlarına, mallarına kıydıkları, İslam memleketlerine barbarca saldırdıkları, Osmanlı devleti tarafından nasıl cezalandırıldıkları ve birinci cihan harbinden sonra, ingilizlerin bol para ve silah yardımı ile tekrar nasıl devlet kurdukları yazılıdır.

Allahü teâlâ müslümanları mezhepsizlik felaketine düşmekten korusun! Bu yollara kaymış olan zavallıları da, bu felaketten kurtarsın! Âmin.
______________________

MÜSLİMANA NASİHAT KİTABI İÇİNDEKİLER
Bu kitapta 42 madde vardır. Bunların 35 maddesinde (Feth-ul-mecid) ismindeki vehhâbî kitabından bir parça bildirilmiş ve bunlara İslam âlimlerinin kitaplarından cevaplar verilmiştir. Madde numaraları ve her maddedeki kitabın yazısı ve bunların kitabımızda bulundukları sayfaların numaraları aşağıda gösterilmiştir. Tarafımızdan eklenmiş olan açıklamalar köşeli parantez [ ] içinde gösterilmiştir.

Madde Sayfa
No. (Feth-ul-mecid) kitabından alınan yazı No.

1- Tasavvufçuların kitapları şirk ile dolu imiş. Buna İmâm-ı Rabbânî hazretleri cevap vermektedir https://dinisualler.com/vehhabilik/tasavvuf-kitaplarinda-sirk-sozler-mi-var/

2- Ameller, ibâdetler, imandan parça imiş. Buna, Emali kasidesinden ve Hadika’dan cevap verildi https://dinisualler.com/vehhabilik/ameller-imandan-bir-parca-midir/

3- Ölmüşten ve uzaktakinden yardım istemek şirk imiş

https://dinisualler.com/vehhabilik/vefat-etmis-evliyadan-yardim-istemek-sirk-mi/
4- Tasavvufçular, kâfir imiş. Mürid şeyhine tapınıyormuş. Buna (Usûl-ül-erbea) kitabından tercüme ederek cevap verildi https://dinisualler.com/vehhabilik/vefat-etmis-evliyadan-yardim-istemek-sirk-mi/

5- Türbe yapmak, kabir ile teberrük şirk imiş. Bu iftirâlarına (Savaık-ı ilâhiyye) kitabından tercüme ederek cevap verildi https://dinisualler.com/vehhabilik/kabirde-dua-etmenin-sakincasi-var-mi/

6- Ashâb ve din büyükleri Peygamberimizden başka kimse ile bereketlenmemiş
7- Tasavvuf, Hind yahudilerinden alınmış. Buna Muhammed Mâ’sûm hazretlerinden cevap verilmiştir
8- Ölüden bir şey beklemek, Evliyânın ruhları hazırdır demek şirk imiş
9- Resûlullahı övmek, ondan yardım istemek şirk imiş. Buna (Mîr’at-i Medine) kitabından cevap verildi
10- Ölüye yalvarmakla, şefaati elde edilmez diyor
11- Şeyhlere, Ahmed Bedevinin mezarına tapınılıyormuş
12- Peygamber yardım edebilseydi, Ashâb arasındaki fitneyi önlerdi diyor
13- Kaside-i bürde gibi, Resûlullahı metheden kitaplar şirk ile dolu imiş. Buna Muhammed Mâ’sûm hazretlerinden
cevap verilmiştir
14- Türbeleri yıkmalı imiş. Buna, İbni Hacer hazretlerinin (Zevacir) kitabından cevap verildi
15- Mescide girenlerin, Hucre-i saadeti ziyaret etmeleri câiz değilmiş. Buna (Mîr’at-i Medine) kitabından cevap verildi
16- Okunan salavâtın Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verildiğini kendi de yazmaktadır
17- Evliyâdan yardım istemek şirk imiş. Buna, allame Ahmed ibni Kemâl efendiden cevap verilmektedir
18- Evliyânın kerâmetlerine küfür, şirk demektedir. Buna, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden ve (Mevahib) den cevap verildi
19- Evliyâ kerâmet satarmış. Velî ve zındıkları birbirlerine karıştırıyor. Bana yaklaşmak için vesile arayınız ayeti
20- Allah ve müminler sana kâfidir ayetini yanlış anlatıyor. Buna (Berika) kitabından cevap verildi
21- Mezhep imamlarına uymak sapıklık imiş
22- Ölülerden şefaat beklemek şirk imiş. Buna (Hadika) kitabından cevap verildi
23- Ehl-i sünnet, Kaside-i bürdeyi Kurandan üstün tutuyormuş
24- Ölü duymaz, fayda vermez. Ondan bir şey istemek şirk olur diyor. Buna (Minhat-ül-Vehbiye) kitabından cevap verilmektedir
25- Vehhâbîlerin ictihadlarının bozuk olduğunu kendileri de söylemektedir
26- Kabir ziyaretine izin verildi. Sonradan bidatler karıştı diyor. Buna (Râbıta-i şerife) risalesinden cevap veriyoruz
27- Resûlullah, salavât okuyanları bilir diyebilmektedir
28- Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin üstünlüklerini bildiriyor
29- Diriden yardım istenir. Ölüden istenmez diyor. Buna (Merakıl-felah) ve (Zevacir) den cevap verilmektedir
30- Ölü için adak yapmak, hayvan kesmek şirk imiş. Buna (Minhat-ül-Vehbiye) kitabının sonundaki (Eşedd-ül-cihad)
kitabında Arabî olarak cevap verilmektedir
31- Vehhâbîler hakkındaki fetva. Bu fetvanın aslı (Minhat- ül-Vehbiye) kitabının sonunda Arabî olarak mevcuttur
32- (Cevap-ı Numan) adındaki vehhâbî kitabına (Mektûbât) dan cevap verildi. Mevlid kıssası ve Delail-ül-hayrat okumanın meşru olduğu ispat edildi
33- Tasavvuf ve tarîkatler sonradan ortaya çıktı. Bunları İslam dini emretmemektedir, diyor. Buna Senaullah-ı Dehlevînin (İrşad-üt-talibin) kitabından cevap verildi
34- Tasavvuf ve kerâmete inanmayanlara (Hadika) kitabından cevap verildi
35- Kıyamet günü, herkes sevdiğinin yanında bulunacaktır

______________________
Aşağıdaki şiir, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin “kaddesallahü teâlâ sirrehul’aziz” fârisî divanından bir parçanın tercümesidir:

AH YAZIK!
Ömrüm boş şeylerle geçti, ah yazık!
Yarını hiç düşünmedim, ah yazık!
Hep hevaya bina kurdum, şaşkınca,
din temeli çürük oldu, ah yazık!
Affı sonsuzdur diyerek, pek azdım,
(Kahhar) ismini unuttum, ah yazık!
Daldım günaha, yapmadım hiç hayır
niçin doğru yoldan saptım? Ah yazık!
Mal için, makâm için hep uğraştım,
sonsuz nimetlerden oldum, ah yazık!
Yol bozuk ve karanlık, önde şeytan,
günah ağır, ağlarım hep, ah yazık!
Hesap defterimde yok bir iyilik,
nasıl kurtulur bu Hâlid? Ah yazık!

 

MÜSLİMANA NASİHAT
I. Kısım
VEHHABİ İNANÇLARI VE EHL-İ SÜNNET ALİMLERİNİN BUNLARA VERDİĞİ CEVAPLAR
Elhamdülillah! Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ederse, bu hamd ve şükürlerin hepsi, Allahü teâlâya olur. Çünkü, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen hep Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. O, hatırlatmazsa kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irâde, arzu edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre kadar iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istediği her şey, O da irâde ederse, dilerse meydana gelir. Yalnız Onun dilediği olur. İyilik ve kötülük yapmayı, çeşitli sebeplerle hatırlatmaktadır. Merhamet ettiği kulları, kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve yaratmaz. İyilik yapmak irâde ettikleri zaman, O da irâde eder ve yaratır. Böyle kullardan hep iyilik meydana gelir. Gazap ettiği düşmanlarının kötü irâdelerinin yaratılmasını, O da irâde eder. Bu kötü kullar, iyilik yapmak irâde etmedikleri için, bunlardan hep fenâlık hâsıl olur. Demek oluyor ki insanlar bir alet, bir vasıtadır. Katibin elindeki kalem gibidir. Şu kadar var ki kendilerine ihsan edilmiş olan (İrade-i cüziye) lerini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen sevap kazanır. Kötülük yaratılmasını isteyen, günah kazanır. Bunun için, hep iyilik yapmayı düşünmeli, hep iyilik yapmayı istemeliyiz! İyi şeyleri öğrenmeliyiz. İyiliklerin kaynağı olan (Ehl-i sünnet) âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarını okuyup, iyiyi, kötüyü anlamalıyız. Ehl-i sünnet âlimleri, vehhâbîliğin ingilizler tarafından kurulduğunu ve hatalı bir yol olduğunu vesikalarla ispat ediyor. Kitabımızın birinci kısmında, 324. sayfaya kadar bu vesikalardan 35 tanesini sıra ile bildireceğiz.

1 –

2 –
3 –

4 –
5 –
6 – Kitabının 142. sayfasında: (Ashâb ve onlardan sonra gelenler, Peygamberden başka, kimse ile bereketlenmedi. Peygambere mahsus olan şeylerde, kimse ona ortak olamaz) diyor.

Bu da, yazarın yalanlarından biridir. Hazret-i Ömer, yağmur duâsına çıkarken, hazret-i Abbas ile bereketlendi. Bunu 24. maddede uzun bildirdik. Lütfen oradan okuyunuz! İslam âlimleri, Resûlullaha mahsus olan şeyleri uzun yazmışlardır. Mesela, (Mevahib-i ledünniye) tercümesinde vardır. Bu kitapların hiçbiri, Resûlullahla “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bereketlenmek, yalnız ona mahsustur. Başkaları ile bereketlenmek câiz olmaz dememişlerdir. Başkaları ile de bereketlenildiğini bildirmişlerdir. Allahü teâlânın sevdiği kullarının kabirlerini ziyaret ederek, onlardan bereketlenmeyi, Lat ve Uzza putlarına tapınmaya benzetmek, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere iftirâ etmektir. Hadis-i şerifte, (Kurân-ı Kerîme yanlış mânâ veren kâfir olur) buyuruldu. Kitabın müellifi, mânâları şüpheli olan âyet-i kerimelere yanlış mânâ vererek, Ehl-i İslama müşrik diyor.

7 – 126 sayfasında: (Görülüyor ki tasavvufun başlangıcı, Hind yahudilerinin bir oyunudur. Eski yunanlılardan alınmıştır. Böylece, İslamiyeti fırkalara ayırttılar, parçaladılar) diyor.

Pakistanlı Mevdûdî de, (İslamda İhya Hareketleri) kitabında, yukarıdaki yazıları yaymaktadır. Sapık kimseler, isteklerine kavuşmak, çıkarlarını sağlamak için, insanlar arasında değer taşıyan kılıklara giriyorlar. Aklı ve bilgisi olan, böyle bozuk kimseleri hemen anlar. Bunları iyilerden ayırır. Fakat câhiller, bunları doğru sanır. Tasavvufçu kılığına girmiş bozuk kimseleri de tasavvufçu sanarak, tasavvuf büyüklerini de bunlar gibi sanır. Bu yüzden, tasavvuf büyüklerini de kötülemeye kalkışır. Müslümanlar doğruyu iğriden ayırabilmeli, tasavvuf büyüklerine dil uzatmamalıdır.

Tasavvuf bilgilerinin mütehassısı, zamanının büyük alimi, Evliyânın önderi, İmâm-ı Muhammed Mâ’sûm Fârukî “rahmetullâhi aleyh” (Mektûbât) kitabının 2. cildi 59. mektubunda buyuruyor ki:

Suri ve mânevî kemâlâtın hepsi, Muhammed Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” alınmıştır. Suri olan emirler, yasaklar, mezhep imamlarımızın kitapları ile bizlere gelmiştir. Kalbin, ruhun gizli bilgileri de, tasavvuf büyükleri[nin kalpleri] yolu ile gelmiştir. Ebû Hüreyrenin “radıyallâhu anh”, (Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kap doldurdum. Birisini sizlere açıkladım. İkincisini açıklamış olsam, beni öldürürsünüz) buyurduğu, Buhârîde yazılıdır. Yine Buhârî bildiriyor ki Ömer “radıyallâhu anh” vefât edince, oğlu Abdullah “radıyallahü teâlâ anh”, ilmin 10’da 9’u öldü, dedi. Yanında bulunanların, bu söze şaştıklarını görünce, Allah’ı tanımak ilmini söyledim. Fıkıh bilgilerini söylemek istemedim dedi. Tasavvuf yollarının hepsi, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmektedir. Tasavvuf büyükleri, her asırda bulunmuş olan rehberleri vasıtası ile Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek kalbinden saçılan mârifetlere kavuşmuşlardır. Tasavvuf ne yahudilerin, ne de tasavvufçuların uydurması değildir. Evet, tasavvuf yolunda hâsıl olan şeyleri bildiren, (fenâ, bekâ, cezbe, sülûk, seyr-i ilallah) gibi isimler, tasavvuf büyükleri tarafından konulmuştur. (Nefehat) kitabında diyor ki (fenâ) ve (bekâ) kelimelerini ilk söyleyen Ebû Saîd-il-Harrâz “rahmetullahi teâlâ aleyh” olmuştur. Tasavvuf mârifetleri Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalp ile zikretmekte olduğunu, kitaplar yazmaktadır. Allahü teâlâya teveccüh, nefy ve ispat ve murakaba, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zamanında da vardı. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zamanında da vardı. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” böyle isimler işitilmedi ise de, çok zaman konuşmaması, bu hallerinin bulunduğunu göstermektedir. (Biraz tefekkür bin sene ibâdetten daha hayırlıdır) buyurmuştur. Tefekkür, batıl düşünceleri bırakıp, hakkı düşünmek demektir. Tasavvufçuların, (Kelime-i tevhid) ile zikretmelerini, Hızır “aleyhisselâm” Abdülhâlik-ı Goncdüvaniye “rahmetullâhi aleyh” öğretti.

Tavsiye Yazı: Tasavvuf yolları niçin farklı farklıdır?

[Kitabın, 122. sayfasında: (Resûlullah, Tebük gazvesinden dönerken, münâfıkların isimlerini Huzeyfe-tebnil-Yemana bildirdi. Huzeyfe, fitne çıkmasın diye bunların isimlerini kimseye söylemedi. Yoksa, tasavvufçu sapıklarının dedikleri gibi, Huzeyfede gizli din bilgileri yoktu. Çünkü, İslam açıktır. Gizli bilgiler yoktur) diyor. Tasavvuf bilgilerinin, yahudi düzmesi, uydurma şeyler olduğunu anlatmak istiyor. 30. sayfasında ise: (Resûlullahın Muaz bin Cebele söylediği din bilgisini, Ashâbın çoğu bilmiyordu. Çünkü Resûlullah, Muaza bunları kimseye söyleme demişti. Bir maslahat, bir fayda için, ilmi saklamak câiz olduğu buradan anlaşılmaktadır) diyor.

Görülüyor ki kitabın yazıları birbirini tutmamaktadır. 500 sayfalik kitabın her yeri böyle uygunsuz yazılarla doludur. Yüzlerce âyet-i kerime, binlerce hadis-i şerif yazarak, her birine kendine göre mânâlar verip, okuyanları, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır].
Muhammed Mâ’sûm “rahmetullâhi aleyh”, 2. cildin 61. mektubunda buyuruyor ki: Bu dünyada en kıymetli ve en faydalı şey, Allahü teâlânın mârifetine kavuşmaktır. Yani Onu tanımaktır. Allahü teâlâyı tanımak iki türlü olur. Biri, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ”, kitaplarında bildirdikleri gibi tanımaktır. İkincisi, tasavvuf büyüklerinin tanımalarıdır. Birinci tanımak, inceleme ve düşünme ile olur. İkincisi, kalbin keşif ve şühudü ile olur. Birincisinde ilim vardır. İlm ise, akıl ve zekadan doğar. İkincisinde hâl vardır. Hâl ise, asldan, özden doğar. Birincisinde, âlimin varlığı aradadır. İkincisinde, ârifin varlığı aradan kalkar. Çünkü, bir şeye ârif olmak, o şeyde yok olmak demektir. Nazım:

Yakın olmak, inip çıkmak değildir,
Hakka yaklaşmak, yok olmak demektir!

Birincisi (İlm-i husûlî) iledir. İkincisi (İlm-i huduri) iledir. Birincisinde, nefs, azgınlığından vazgeçmemiştir. İkincisinde, nefs yok olmuş, hep Hak iledir. Birincisinde îman, imanın sûretidir. İbadetler, ibâdetlerin sûretidir. Çünkü nefs, imana gelmemiştir. Hadis-i kudside, (Nefsine düşmanlık et! O, bana düşmanlık etmektedir) buyuruldu. Buradaki kalbin imanına, (Mecazi îman) denilir. Bu îman, gidebilir. İkincisinde, insanın varlığı kalmadığı için ve nefs de imana geldiği için, bu îman, yok olmaktan korunmuştur. Buna (Hakiki îman) denir. Burada yapılan ibâdetler de, hakiki olur. Mecaz yok olabilir. Hakikat yok olmaz. Hadis-i şerifte, (Ya Rabbi! Senden, sonu küfür olmayan îman istiyorum) buyurulması ve Nisa sûresi, 136. âyetinde meâlen, (Ey îman sahipleri! Allaha ve Resûlüne îman ediniz!) emrolunması, bu hakiki imanı göstermektedir. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü teâlâ” bu mârifete kavuşabilmek için, ilim ve ictihatta pek yüksek derecede olduğu hâlde, Bişr-i Hafinin “rahime-hullahü teâlâ” hizmetine koşmuştur. Bişr-i Hafinin yanından niçin ayrılmıyorsun dediklerinde, (Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır) demiştir.

[Kitabın, 119. sayfasında diyor ki İmâm-ı Ahmed bin Muhammed bin Hanbelin soyu, Nizar bin Meada, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile birleşmektedir. Fıkıh ve hadiste zamanın en üstün alimi idi. Vera ve sünnete uymakta pek ileri idi. 164 senesinde Bağdatta tevellüd, 241 [m. 855] de orada vefât etti. Bişr-i Hafi hazretleri [150] tevellüd, 227’de vefât etti. Feridüddin-i Attar “rahime-hullahü teâlâ” fârisî (Tezkire-tül-Evliyâ) da diyor ki Ahmed bin Hanbel, çok meşayihin sohbetinde bulundu. Zünnun-i Mısrî ve Bişr-i Hafi bunlardandır. Bir hanım, kötürüm olmuştu. Çocuğunu İmâm-ı Ahmede gönderip duâ etmesini diledi. İmam abdest alıp namaz kıldı. Duâ etti. Çocuk evine gelince, annesi kapıya gelip oğlunu karşıladı. İmâm-ı Ahmed’in duâsı bereketi ile iyi oldu].
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” ömrünün son yıllarında, ictihadı bıraktı. İki sene Cafer Sâdık “rahime-hullahü teâlâ” hazretlerinin sohbetinde bulundu. Sebebini sorduklarında, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu) buyurdu. Her iki imâm, ilmde ve ibâdette son derece ileri oldukları hâlde, tasavvuf büyüklerinin yanına giderek, mârifet ve bunun meyvesi olan (hakiki îman) edindiler. İctihattan daha kıymetli ibâdet olur mu? Ders vermekten, İslamiyeti yaymaktan daha üstün amel olur mu? Bunları bırakıp, tasavvuf büyüklerinin hizmetlerine sarıldılar. Böylece mârifete kavuştular.

Amellerin, ibâdetlerin kıymeti, imanın derecesi ile ölçülür. İbâdetlerin parlaklığı, ihlasın miktarına bağlıdır. İman ne kadar kâmil ise, ihlas o kadar çok olur. Ameller de, o kadar çok nurlu olur ve kabul edilir. İmanın kâmil olması ve ihlasın tamam olması, mârifete bağlıdır. Mârifet ve hakiki îman, fenâ hâsıl olmasına ve ölmeden önce olan ölmeye bağlı olduğu için, fenâsı çok olanın imanı daha kâmil olur. Bunun içindir ki Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” imanının, bütün ümmetin imanlarından üstün olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. (Ebû Bekrin imanı, bütün ümmetimin imanı ile tartılsa, Ebû Bekrin imanı daha üstün olur) buyurulmuştur. Çünkü o, fenâda bütün ümmetten daha ileridedir. (Yer yüzünde, yürüyen ölü görmek isteyen, Ebû Kuhafenin oğluna baksın!) hadis-i şerifi, bunu göstermektedir. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsi fenâ makâmına kavuşmuştu. Bu hadis-i şerifte, yalnız Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” fenâsının seçilmesi, bunun fenâ derecesinin çok yüksek olduğunu göstermektedir. 61. mektuptan tercüme burada tamam oldu.

İmâm-ı Muhammed Mâ’sûm “rahime-hullahü teâlâ” 2. cildin, 106. mektubunda buyuruyor ki: (Lâ ilâhe illallah) güzel sözünü çok söyleyiniz! Bu zikri, kalp ile birlikte yapınız. Bu mübarek söz, kalbin temizlenmesinde pek faydalıdır. Bu güzel sözün yarısı söylenince, Allahtan başka her şey yok edilmiş olur. Geri kalan yarısı söylenince de, hak olan mâbudun varlığı bildirilmiş olur. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bu ikisine kavuşmak içindir. Hadis-i şerifte, (Sözlerin en kıymetlisi, Lâ ilâhe illallah demektir) buyuruldu. Çok kimse ile görüşmeyiniz. Çok ibâdet yapınız. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnetlerine sıkı sarılınız! Bidatlerden ve bidat sahiplerinden ve günah işlemekten çok sakınınız! İyi işleri, iyiler de, kötüler de yapabilir. Fakat kötülüklerden yalnız Sıddîklar sakınır.
Helaldan olan çok kıymetli elbiseler giymek, tasavvuf yolcularına zarar verir mi diyorsunuz. Fenâ derecesine kavuşup, kalbinin, Allahtan başka, hiçbir şeye bağlılığı kalmayan kimsenin elinde, üstünde olan şeyler, onun kalbinin, zikretmesine mâni olmaz. Onun kalbinin, dış organları ile ilgisi kalmamıştır. Uyku bile kalbinin zikretmesine mâni değildir. Fenâ makâmına varamamış olan böyle değildir. Bunun zâhir organları, kalbi ile ilgilidir. Fakat bunun da yeni, kıymetli elbisesi, kalbinin çalışmasına mâni olur denilemez. Din büyükleri, Ehl-i beyt imamları, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve Abdülkâdir-i Geylânî “rahime-hümullahü teâlâ”, çok kıymetli elbise giymişlerdir. (Hazane-türrivaye) ve (Metalib-ül-müminin) ve (Zâhire) kitapları, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giydiğini bildiriyorlar. Dört bin dirhem gümüş değerinde cübbe ile namaz kıldığı görülmüştür. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” talebesine yeni ve kıymetli elbise giymelerini söylerdi. Ebû Saîd-i Hudriye “radıyallahü teâlâ anh” soruldu ki yemekte, içmekte ve giyenmekte olan bu değişikliklere ve yeniliklere ne dersiniz? Helal para ile olur ve gösteriş ve riya için olmazsa, hepsi Allahü teâlânın ihsan ettiği nimetleri göstermektir, buyurdu.

Allahtan başka bir şeyi sevmek iki türlü olur: Birincisi, bir mahluku kalp ile ve beden ile birlikte sevmek, ona kavuşmak istemektir. Câhillerin sevmeleri böyledir. Tasavvuf yolunda çalışmak, kalbi bu sevmekten kurtarmak içindir. Böylece, kalpte yalnız Allah sevgisi kalır. İnsan, şirk-i hafîden kurtulur. Görülüyor ki tasavvuf, insanı şirk-i hafîden kurtarmak içindir. (Ey îman sahipleri! İman ediniz!) mealindeki âyet-i kerimede emrolunan imana kavuşmak içindir. Enam sûresinin 120. âyet-i kerimesindeki (Organlarla açıkça işlenen ve kalp ile yapılan günahları terkedin!) mealindeki emir, kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere bağlılıklardan kurtarmak lazım olduğunu göstermektedir. Allahtan başkasına tutulmuş olan bir gönülden ne iyilik gelir? Allahü teâlâdan başkasını özliyen bir ruhun Allah yanında hiç kıymeti ve ehemmiyeti yoktur.

Sevginin ikincisi, yalnız organların sevmesi, istemesidir. Kalp ve ruh, Allahü teâlâya bağlanmıştır. Ondan başka hiçbir şey bilmezler. Böyle olan sevgiye (Meyl-i tabiî), iç güdü denir. Bu sevgi, yalnız bedenin sevmesidir. Kalbe, ruha bulaşmamıştır. Bu sevgi, bedendeki maddelerin ve enerjinin özelliklerinden, ihtiyaçlarından ileri gelmektedir. Fenâya ve bekâya kavuşanlarda ve yüksek derecelerdeki Evliyâda “rahime-hümullahü teâlâ” mahluklara karşı bu sevgi bulunabilir. Hatta hepsinde vardır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” serin ve tatlı içmeyi severdi. (Dünyanızdan üç şey bana sevdirildi) hadis-i şerifini herkes işitmiştir. (Şemail) kitapları diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Bürd-i yemani) denilen pamuk ve ketenden yapılmış elbiseyi severdi.

Nefs, fenâ ile şereflenince ve itminana kavuşunca, kalp, ruh, sır ve hafi ve Ahfâ denilen 5 latîfe gibi olur. Nefs böyle olunca, yalnız bedendeki maddelerin ve ısı ve hareket enerjisinin kötü isteklerine karşı cihat edilir. (His organları ile duyulan duygular, temiz kalplere ve temizlenmiş nefslere de tesir eder) buyuruldu. Başkalarına tesirini, bu hadis-i şeriften anlamalı.

Bidat sâhibi olanın ve rüşvet yiyenin ve başkasının hakkını alanın ve günah işliyenin evine gitmek, onun verdiğini yemek câiz olur mu diyorsunuz? Gitmemek ve yememek iyi olur. Hatta, tasavvuf yolunda olanlar için, bundan sakınmak lâzımdır. Zaruret olunca, câiz olur. Haram olduğu bilinen şeyi yemek haramdır. Helal olduğu bilineni yemek helaldir. Bilinmiyorsa, şüpheli ise, yememek iyi olur.

Sual: Tasavvuf bidat mıdır? Yahudilerin uydurması mıdır?

Cevap: Allahü teâlâyı tanımaya çalışmak, bunun için, tasavvuf yolunu bilen ve gösteren bir Rehber aramak ve ona uymak, İslamiyetin emirlerindendir. Allahü teâlâ, (Ona kavuşmak için vesile arayınız!) buyurdu. Talebenin Mürşitten feyiz ve mârifet alması, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanından bu zamana kadar yapılagelen ve her müslümanın bildiği bir şeydir. Tasavvuf büyüklerinin sonradan ortaya çıkardığı bir şey değildir. Her Mürşid kendisini yetiştiren kamile bağlanmıştır. Bu bağlanışları, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kadar uzanmaktadır. Ahrârîye büyüklerinin bağlantı dizisi, Resûlullaha, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile ulaşmaktadır. Başka yolların dizisi ise, hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” ile ulaşmaktadır. Buna bidat denilebilir mi? Evet, mürşid, mürid gibi isimler, sonradan çıktı. Fakat kelimelerin, isimlerin değeri yoktur. Bu isimler olmasa da, mânâları ve kalplerin bağlılığı yine vardır. (Vehhâbî kitabı da, kelimelere bakılmaz. Manalara bakılır demektedir). Tasavvuf yollarının ortak olan temel işi, zikir yapmasını öğretmektir. Bu ise, dinimizin emrettiği bir şeydir. Sessiz zikretmek, sesle yapmaktan daha kıymetlidir. Hadis-i şerifte, (Hafaza meleklerinin işitmediği zikir, hafazanın işittiği zikirden 70 kat daha kıymetlidir) buyuruldu. Hadis-i şerifte övülen zikir, kalp ile ve öteki latîfelerle yapılan zikrdir. Resûlullahın, Peygamber olduğu kendisine bildirilmeden önce, kalp ile zikir yaptığı, kıymetli kitaplarda yazılıdır. Tasavvuf bilgilerine bidat demek ve yahudi uydurması demek, (Buhârî) hadis kitabını ve (Hidaye) fıkıh kitabını okumak bidattır demeye benzer. 106. mektuptan tercüme burada tamam oldu.

Muhammed Mâ’sûm Fârukî “rahime-hullahü teâlâ”, (Mektûbât) kitabında, 2. cildin 36. mektubunda diyor ki (Hâcegân) denilen Tasavvuf yolunun reisi, Abdülhâlik-ı Goncdüvanidir “rahime-hullahü teâlâ”. Bu yoldaki Kayumiyet cezbesi, kendisine hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîktan “radıyallahü teâlâ anh” gelmiştir. Kendisi de, bu cezbeyi elde etmek yolunu bildirdi. Bu yola (Vükuf-ı adedi) denir ki (Zikir-i hafi) den ibarettir. Bu da, hazret-i Ebû Bekrden gelmektedir. (Cezbe-i maiyet) denilen ikinci yol ise, Behâüddîn-i Buhârîden “rahime-hullahü teâlâ” başlamaktadır. Zamanının Kutubu olan Alaüddin-i Attar “rahmetullâhi aleyh”, bu cezbenin hâsıl olması şartlarını koydu. Bu şartlara (Tarika-i Alâiyye) denildi. En yakın olan [az zamanda kavuşturan] yolun, Alâiyye olduğu bildirilmiştir.
[Alaüddin-i Attarın talebesinden olan Ubeydullah-i Ahrâr “rahime-hullahü teâlâ”, hocasının yolunu yaydığı için (Ahrârîye) de denildi.]
Muhammed Mâ’sûm “rahime-hullahü teâlâ”, 2. cildin 158. mektubunda buyuruyor ki saadetin başı, iki şeye kavuşmaktır. Birincisi, Batının (yani kalbin) mahluklara düşkün olmaktan kurtulmasıdır. İkincisi, Zâhirin (yani bedenin) (Ahkâm-ı İslâmiyye) ye sarılmakla süslenmesidir. Bu iki nimete kavuşmak, tasavvuf ehlinin sohbetinde kolay nasip olur. Başka yoldan kavuşmak güçtür. İslamiyete tam yapışabilmek ve ibâdetleri kolay yapabilmek ve yasak olunanlardan sakınabilmek için, nefsin fânî olması, (teslim olması) lâzımdır. Nefs, azgın olarak ve âsî olarak ve kendini beğenici olarak yaratılmıştır. Bu kötülüklerden kurtulmadıkça, İslamiyetin hakikati hâsıl olamaz. Teslimden, itminandan önce, İslamiyetin sûreti, görünüşü vardır. Nefsin itminanından sonra, İslamiyetin hakikati hâsıl olur. Sûret ile hakikat arasındaki fark, yerle gök arasındaki fark gibidir. Sûret ehli, İslamiyetin sûretine, hakikat ehli de, İslamiyetin hakikatine kavuşur. Avâmin (yani câhillerin) imanına (İman-ı mecazi) denir. Bu îman, bozulabilir ve yok olabilir. Havasın (yani hakikat ehlinin) imanları zevalden ve halelden mahfuzdur. Nisa sûresinin 135. âyetinde, (Ey îman edenler! Allaha ve Onun Peygamberine îman ediniz!) mealindeki emir, bu hakiki imanı göstermektedir.

Muhammed Mâ’sûm “rahime-hullahü teâlâ”, 3. cildin 16. mektubunda buyuruyor ki câhillerin, (Her şey odur. Allah kelimesi, her şeyin adıdır. Zeyd isminin bir insanı göstermesi gibidir. Halbuki her uzvunun ayrı isimleri vardır. O hâlde Zeyd, nerdedir? Hiçbir yerde değildir. Allahü teâlâ da, her varlıkta görünmektedir. Bunun için, her şeye Allah demek câizdir. Bu varlıklar bir görünüştür. Bunlardaki yok olmak da, bir görünüştür. Hakikatte yok olan bir şey yoktur) gibi sözleri, bir varlığa inanmayı değil, çok varlığı göstermekte olup tasavvuf büyüklerinin bildirdiklerine uygun değildir. Bu söz, Allahü teâlâyı, madde aleminde göstermektedir. Ayrı bir varlık değildir demektir. Allahü teâlânın varlığında ve sıfatlarının varlıklarında, mahluklarına muhtaç olduğunu göstermektedir. Bileşik cismin varlığının, elementlerinin varlıklarına muhtaç olması gibidir. Bu ise, Allahü teâlânın varlığına inanmamak olup küfürdür. Allahü teâlânın varlığının, madde ve mânâ alemlerinin varlıklarından ayrı olduğuna inanmak lâzımdır. Yani, vâcib ile mümkünler, ayrı bir varlıktırlar. İkilik olan her şeyde ayrılık vardır. (Âlem, [yani Allahtan başka her şey], hakikatte var olsaydı, o zaman ikilik olurdu. Âlemin varlığı görünüştedir) denirse, buna cevap olarak, (Hakiki mevcûd, mevhum olan görünüşle birleşmez) deriz. Yani her şey Odur denilemez. Bu söz ile (Hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır) demek istenirse, o zaman doğru olur. Fakat, hakikat olarak değil, mecaz olarak söylenmiş olur. Zeydin aynadaki [ve televizyondaki] hayalini görenin, Zeydi gördüm demesine benzer. Teşbih olarak söylemeyip, hakikat olarak söylemek, arslana eşek demeye benzer. [Radyodan, hoparlörden çıkan sese, bunu söyleyen insanın sesidir demek de böyle yanlıştır.] Arslan başkadır. Eşek başkadır. Laf ile ikisi bir yazılamaz. Tasavvuf büyüklerinden, (Vahdet-i vücûd) söyleyenler, (Hakiki varlık, mahluklarda bulunuyor. Ayrıca mevcûd değildir) demedi. (Mahluktur, Onun zuhûrlarıdır, görünüşleridir) dediler. Muhyiddin-i Arabî ve ona tâbi olanlar “rahime-hümullahü teâlâ”, bu mânâ ile (Heme-ust) yani (her şey Odur) dediler.

(Âlem, böyle gelmiş, böyle gider) sözü, âlemin kadîm olduğunu gösteriyor. Böyle inanmak küfürdür. Âlemin yok olacağını inkâr etmektir. Kurân-ı Kerîm, her şeyin yok olacağını açıkça bildiriyor. İnsanların yok olacağına ve tekrar var olacaklarına inanıyoruz diyenler arasında, bazı kimseler (İnsan, toprak maddesinden meydana gelmiştir. Ölünce çürüyüp, yine toprak [su ve gazlar] haline dönecektir. Bu maddelerden bitkiler ve bitkilerden hayvanlar hâsıl olmakta, bunları insanlar yiyerek, et, kemik ve meni haline dönmekte ve böylece başka insanlar meydana gelmektedir. Kıyamet kopması, insanların tekrar yaratılması, işte böyle olur) diyorlar. [Bu sözdeki madde değişmeleri elbette doğrudur. Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi böyledir. Fakat] insanların tekrar yaratılması böyle olur demek, Haşrı, Neşri ve Kıyameti inkâr etmektir. Kıyamet gününün gelmesi ve ölülerin mezarlarından kalkacakları, bütün canlıların bir meydanda toplanacakları, meleklerin yazdığı kitapların ortaya çıkarilacağı, hesap verileceği, terazinin kurulacağı, müminlerin Sırat köprüsünden geçecekleri, kâfirlerin Cehenneme düşecekleri ve sonsuz azapta kalacakları, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.

(Bu bilinen namaz, câhil halk için emrolunmuştur. Saf, temiz, yükselmiş insanların ibâdetleri [namazları], zikir ve tefekkürdür. İnsanın bütün zerreleri ve bütün eşya, her ân zikir, ibâdet yapmaktadır. İnsan bunu anlamasa da, böyledir. İslamiyet, aklı az olanlar için gönderilmiştir. Böylece, fesad çıkarmaları önlenmiştir) gibi laflar, câhillerin ve aklı az olan mezhepsizlerin sözleridir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, namazın dinin direği olduğunu bildirdi. (Namaz kılan, din binasını yapmıştır. Namaz kılmayan, dinini yıkmıştır. Namaz, müminin miracıdır) buyurdu. Rahatını, huzurunu namazda bildi. Namazdaki yakınlık, başka şeylerde bulunmaz. Hadis-i şerifte, (Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak namazda kaldırılır) buyuruldu. Her kemâl, (İslamiyete) yani (Ahkâm-ı İslâmiyye)ye uymakla hâsıl olur. Bu ahkamdan, yani emir ve yasaklardan ayrılan, yoldan sapar. Saadete kavuşamaz. Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler, bu ahkama uymayı emrediyorlar. Doğru yol, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin gösterdiği yoldur. Başka yollar, şeytanların yollarıdır. Abdullah ibni Mesut diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir doğru çizdi. (Bu, insanı Allah’ın rızasına kavuşturan tek doğru yoldur) dedi. Sonra bunun sağına, soluna [balık kılçığı gibi] çizgiler çizip, (Bunlar da, şeytanların yollarıdır. Her birinde bulunan şeytan, kendine çağırır) buyurdu ve (Bu, doğru olan yolumdur. Buna geliniz!) âyet-i kerimesini okudu.
Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” söz birliği ile bildirdikleri ve İslam âlimlerinin bizlere ulaştırdıkları bilgiler, şunun bunun düşünceleri ile hayalleri ile yok edilemez.

14. asrın müceddidi, zâhir ve bâtın ilimlerinin hazinesi, Seyyid Abdülhakîm Efendinin “rahmetullâhi aleyh” (Er-Riyâdu’t-Tasavvufiyye) kitabı, tasavvufun, tarifini, tarihini, mevzuunu ve ıstilahlarını gâyet veciz olarak yazmaktadır. Kitap, türkçe olup 1341 [m. 1923] senesinde, İstanbul’da, Harbiye mektebi matbaasında basılmıştır. Önsözünde diyor ki:

Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmaktan daha şerefli, daha kıymetli bir üstünlük olmadığı için, bu şerefe kavuşanlara (Sahabe) denildi. Onlardan sonra gelenlere, onlara tâbi oldukları için (Tabiîn), bunlardan sonra gelenlere de, (Etbaı tabiîn) denildi. Daha sonra, din işlerinde yükselmiş olanlara, (Zühhad) ve (Ubbad) denildi. Bunlardan sonra, bidatler çoğalıp, her fırka, kendi önderlerine Zâhid ve Âbid dedi. Ehl-i sünnet denilen, Ashâb-ı kirâm yolundaki doğru fırkadan olup kalplerini gafletten koruyan ve nefslerini Allaha itaate kavuşturanların bu hallerine, (Tasavvuf) ve kendilerine (Sufi) ismi verildi. Bu isimler, hicretin ikinci asrı sonunda işitildi. Kendisine evvela Sufi denilen Ebû Haşim Sufidir “rahime-hullahü teâlâ”. Kufe şehrinden olup Şamda irşad ederdi. Süfyan-ı Sevri’nin “rahime-hullahi teâlâ” üstadı idi. [Süfyan-ı Sevri “rahmetullâhi aleyh” 161 [m. 778] de Basrada, Ebû Haşim Sufi 115 de vefât etmişlerdir. Süfyan demiştir ki (Ebû Haşim Sufi olmasaydı, Rabbânî hakikatleri bilmezdim. Onu görmeden önce tasavvufun ne olduğunu bilmiyordum). Tekke en önce, Ebû Haşim için, Remleh şehrinde yapılmıştır. (Dağları iğne ile oyarak toz etmek, kalplerden kibri çıkarmaktan kolaydır) sözü onundur. (Faydasız ilimden Allaha sığınırım) sözünü çok söylerdi.]
Tasavvuf ehli, başka din adamlarında bulunmayan bir ilim ile şereflenmişlerdir. Haris bin Esed Muhasibi “rahime-hullahü teâlâ” 241 [m. 855] de Basrada vefât etti. (Kitab-ür-riaye) de, vera ve takvâ üzerinde geniş bilgi verdi. İmâm-ı Abdülkerim Kuşeyri “rahime-hullahü teâlâ, 376 [m. 987] da Nişapurda vefât etti. Meşhur risalesinde ve Şihâbüddîn-i Ömer Sühreverdî’nin “rahime-hullahü teâlâ”, [632 [m. 1234] de vefât etti] Avârif-ül-meârif’inde tarîkat edebleri ve vecdleri ve halleri bildirilmiştir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, (İhya) kitabında, bu iki kısım bilgileri, birlikte uzun açıklamıştır.

Görülüyor ki tasavvufun başlangıcı, nübüvvetin ve risâletin başlangıcıdır. Tasavvuf bilgileri, semavi dinlerin hakikatlerini anlamak ile hâsıl olmuşlardır. Tasavvufun bir parçası olan (Vahdet-ül-vücut) mârifetlerini, budistlerin, yahudilerin akıl ve riyâzet ile anladıkları (Vahdet) ile karıştırmamalıdır. Birincisi, zevk ile anlaşılan mârifetler, ikincisi akıl ile hâsıl olan hayallerdir. Bu zevki tatmayan gafiller, ikisini aynı sanırlar.

[Allahü teâlâ, Ezzariyat sûresinde meâlen, (Cinni ve insanları ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruyor. İbâdet etmek de, kurb ve mârifet hâsıl eder. Demek ki insanların Evliyâ “rahime-hümullahü teâlâ” olmaları emrolunmaktadır. Bu da, farzları, nâfileleri birlikte yapmakla ve bidat sahiplerinden uzaklaşmakla hâsıl olur. Tasavvuf yolunda yapılan vazifeler, nâfile ibâdetlerdir. Farzların kabul olmaları için bulunması şart olan ihlas, bu vazifelerle elde edilir. Vehhâbîlerin (Tasavvuf, yahudilerden ve eski yunanlılardan alınmıştır) sözünün çok çirkin, yalan ve iftirâ olduğu, yukardaki bilgilerden pek iyi anlaşılmaktadır.

Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için, farzları, sünnetleri ve nâfile ibâdetleri yapmak lâzımdır. Bunlar, şartlarını, müfsitlerini bilerek ve ihlas ile yapılır. Farzların birincisi, Ehl-i sünnet îtikadına uygun inanmak, ikincisi haramlardan ve haram nafakadan sakınmaktır. (İhlas) , kalbi mâsivâdan temizlemek yani her şeyi yalnız Allah için yapmaktır. Bu da mürşid-i kâmil sohbetinde bulunmakla, az zamanda hâsıl olur. Mürşid bulunmazsa, bir mürşide râbıta yaparak veya çok zikir yaparak da hâsıl olur. Mürşid-i kâmil bir ayna, bir gözlük gibidir. Bir kimse, gönül gözüyle, bir mürşidin kalbine bakarsa, orada Resûlullahın mübarek kalbini görür. O, Resûlullahın varisidir. Ona râbıta yapılınca, Resûlullaha yapılmış olur. Onun mübarek kalbine, mürşidlerinin kalpleri vasıtası ile Resûlullahın kalbinden gelmiş olan nurlar, bunun kalbine de akar. Kalp temizlenerek ihlas hâsıl olur.]

8 – (Feth-ul-mecid) kitabının 168. ve 353. sayfalarında: (Allahü teâlâ ile kulları arasında birini vasıta yapmak, ondan bir şey istemek, söz birliği ile küfür olur. İbni Kayım, ölüden bir şey istemek, ondan Allahü teâlâ katında şefaat etmesini dilemek, büyük şirktir, dedi. Hanefi kitaplarından Fetava-yı Bezzaziye, ervahı meşayih hazırdır diyen kâfir olur demektedir. Meyyitte his ve hareket olmadığı, ayetlerden ve hadislerden anlaşılmaktadır) diyor.

70. sayfasında, ( Ukkâşe, Cennete hesapsız girmesi için Resûlullahtan duâ istedi. Bu da, diriden duâ istemek câiz olduğunu göstermektedir. Fakat gaibden ve ölüden duâ istemek şirktir) demektedir.

Resûlullahın duâsı kabul olduğu gibi, Onun yolunda, izinde bulunanların da, duâları kabul olur. Kendisi de, 381. sayfada, İmâm-ı Ahmed’in ve Müslimin “rahime-hümallahü teâlâ”, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için, o şeyi yaratır) buyurulduğunu, yazmaktadır. Allahü teâlâ, sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemin ettikleri şeyleri bile yaratınca, dualarını elbette kabul buyurur. Allahü teâlâ, Mümin sûresinin 60. âyetinde meâlen, (Bana duâ ediniz! Duanızı kabul ederim) buyuruyor. Duaların kabul olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ elbet kabul olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâları kabul olmuyor. Bu şartları yaptıklarına güvendiğimiz Âlimlerin, Velilerin duâ etmeleri için, onlara yalvarmak, niçin şirk olsun? Biz, Allahü teâlâ, sevdiklerinin ruhlarına işittirir. Onların hatırı için, istenileni yaratır diyoruz. Allahü teâlâ için hayvan kesiyor ve Kurân-ı Kerîm okuyoruz. Sevâbını meyyitin ruhuna gönderip ondan şefaat, yardım istiyoruz. Ölü için ibâdet eden elbet müşrik olur. Allahü teâlâ için ibâdet edip, sevâbını ölüye bağışlıyan müşrik olmaz ve hiç suçlu olmaz. Bunları, arabça (Minhat-ül-vehbiye) kitabı da çok güzel bildiriyor. Oradan türkçeye tercüme ederek 24. maddede bildirdik. Hazret-i Meryemin ve Esyed bin Hudayrın ve Ebû Müslim Abdullah Havlaninin “rahime-hümullahü teâlâ” kerâmetlerini, kendisi de yazmaktadır. [Abdullah-ı Havlani “rahmetullâhi aleyh” 62 de Şamda vefât etti.] Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” ruhlarından yardım isteriz. Çünkü, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ruhları, diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile ve izini ile dirilere yardım ederler. Böyle inanarak Evliyâdan “rahime-hümullahü teâlâ” yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Ondan istemek olur.

Vehhâbî kitabının (Allame) ismini verdiği ve yazılarını kendilerine senet olarak kullandığı İbni Kayım-ı Cevziye 751 [m. 1350] de vefât etti. Bunun (Kitab-ür-ruh) da, (Bir kimse, bir kabri ziyaret edince, kabirde bulunan meyyit, ziyaret edeni bilir. Onun sesini işitir. Onunla ferahlanır. Onun selamına cevap verir. Bu hâl, yalnız şehitlere mahsus değildir. Başkaları için de böyledir. Belli bir zamana mahsus da değildir. Her zaman böyledir) dediği, (El-Besair) in 22. sayfasında yazılıdır. Vehhâbînin yukarıdaki yazısı kendi Allamelerinin bu sözüne ters düşmektedir. (El-besair li-münkir-ittevessül-i bi-ehlil mekabir) kitabı Pakistan’da ve 1980 de İstanbul’da bastırılmıştır.

9 – Kitabının 179. ve 191. sayfasında: (Ya Fâtıma, benden dilediğin malı iste! Fakat, seni Allahü teâlânın azabından kurtaramam! hadis-i şerifini yazıp, insandan, onun dünyada yapabileceği şeyi istemek câizdir. Günahların affedilmesini, Cennete gidilmesini, Cehennemden, azaptan kurtulmasını ve bunlar gibi, ancak Allah’ın yapacağı şeyleri, yalnız Allahtan istemek câizdir. İstigase, yani sıkıntıdan kurtarması için, ancak Allahü teâlâya yalvarılır. Uzakta olanlardan ve ölülerden istigase edilmez. Onlar işitmez. Cevap veremez. Bir şey yapamaz. Hazret-i Hüseyin ve babası, kabirlerinde nimetler içindedir. Ahmed Ticani müşriki ve ibni Arabî ve ibni Farıd gibi mâbud tanınanlar da, azap içindedir. Bir şey işitmezler. Peygamberden de istigase edilemez. Busayri ve Ber’i kasidelerinde Resûlullahı övmekte taşkınlık yaparak, küfre, şirke sürüklenmişlerdir) diyor.

Kitabının birçok yerinde, mesela 323. sayfasında, (Ölünün veya uzakta olanın duâsının fayda vereceğine ve zararları gidereceğine inanmak, yahut ona duâ edenlere şefaat edeceğine inanmak şirktir. Allahü teâlâ Peygamberini bu şirki yok etmek için ve böyle müşriklerle harp etmek için gönderdi) diyor.

Feth-ul mecid kitabı, kendi kendini yalanlamaktadır. 201. sayfasında, ( Allahü teâlâ, göklerde his ve mârifet yaratır. Allahtan korkarlar. Her zerre Allah’ı zikretmekte, Ondan korkmaktadırlar) diyor. Buna karşılık Peygamberler ve Evliyâ, mezarlarında his etmezler, işitmezler demektedir.

(Mîr’at-ı Medine) kitabını yazan Eyüb Sabri Paşa “rahime-hullahü teâlâ”, 1308 [m. 1890] de vefât etmiştir. Diyor ki:

İslam âlimleri, her zaman Resûlullahı vesile ederek, Allahü teâlâdan lütf ve merhamet dilemişlerdir. İnsanların babası yer yüzüne indirildiği vakit, (Ya Rabbi! Beni, Muhammed aleyhisselâm hürmetine affeyle!) demişti. Allahü teâlâ, bu duâyı kabul buyurmuştu ve (Sen, sevgili Peygamberim olan Muhammed aleyhisselâmı nereden biliyorsun? Ben Onu daha yaratmadım!) buyurunca, (Beni yarattığın zaman, başımı kaldırır kaldırmaz, Arş-ı ilâhînin kenarlarında (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılı olduğunu görüp, Muhammed aleyhisselâmın yaratılmışların en üstünü olduğunu anladım. Muhammed aleyhisselâmı herkesten çok sevmemiş olsaydın, Onun ismini, kendi adının yanına yazmazdın) dedi. Allahü teâlâ da, (Ey Adem! Doğru söyledin. Muhammed aleyhisselâmı çok severim. Ondan daha sevgili, hiç kimse yaratmadım. Onu yaratmak istemeseydim, seni yaratmazdım. Onun hürmeti için afv dileyince, duanı kabul edip, seni affettim) cevabını verdi.

İki gözü kör bir kimse, gözlerinin açılması için Resûlullahtan duâ istedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de (İstersen duâ ederim. Fakat, sabredip katlanırsan, senin için daha iyi olur) buyurdu. (Sabır etmeye gücüm kalmadı. Duâ etmeniz için yalvarırım) dedi. (Öyle ise, abdest alıp şu duâyı oku!) buyurdu. Bu duâ , Arabî (Ed-dürer-üsseniye) ve (El-Fecir-üs-sâdık) kitapları ile (Merakıl-felah) ve bunun (Tahtavi) şerhinde ve bu ikisinin türkçe tercümesi olan (Nimet-i İslam) kitabında, (hâcet namazı) sonunda yazılıdır. O kimse, bu duâyı okuyunca, Allahü teâlâ kabul buyurarak gözlerinin açıldığını, hadis âlimlerinden İmâm-ı Nesai “rahime-hullahü teâlâ” bildiriyor. Bunu İmâm-ı Hasan de tasdik etmiştir. Vehhâbîlerin inanmamaları için hiçbir sebep yoktur. Bunu haber veren Osman bin Hanif, ayrıca diyor ki Osman bin Affan “radıyallâhu anhüma” halife iken, büyük sıkıntısı olan bir kimse, Halifenin karşısına çıkmaya utandığı için, bana dert yanmıştı. Ben de, hemen abdest al! Mescid-i saadete git! Şu duâyı oku diyerek, yukarıda yazılı kimsenin okuyarak gözlerinin açıldığı duâyı okumasını söyledim. Adamcağız, duâyı okuduktan sonra, Halifenin bulunduğu yere gider. Halifeye çıkarılır. Halife, bunu seccadesi üstüne oturtup, derdini dinler ve kabul eder. Adamcağız, işinin birdenbire yapıldığını görünce sevinerek, Osman bin Hanifi bulup, (Allahü teâlâ senden râzı olsun! Halifeye sen söylemeseydin, sıkıntıdan kurtulamayacaktım) der. Osman bin Hanif “radıyallâhu anh” ise, (Ben Halifeyi görmedim, işinin çabuk yapılması, sana öğrettiğim duadandır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, o duâyı bir amaya öğretirken işitmiştim. Vallahi amanın, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ayrılmadan önce, gözleri açılmıştı) dedi.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, kıtlık oldu. Ashâb-ı kirâmdan Bilal bin Hars “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” türbesine gidip, (Ya Resûlallah! Ümmetin açlıktan ölmek üzeredir. Yağmur yağması için vesile olmanı yalvarırım) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” o gece rüyasında görünüp, (Halifeye git! Benden selam söyle! Yağmur duâsına çıksın!) buyurdu. Hazret-i Ömer, yağmur duâsına çıkıp, yağmur yağmaya başladı.

Allahü teâlâ, sevdiklerinin hatırı için diyerek yapılan duâları kabul buyurmaktadır. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı çok sevdiğini bildirmiştir. Bunun için, bir kimse, (Allahümme inni Eselüke bi-cah-i Nebiyikel-Mustafa) diyerek bir duâ etse, duâsı red olunmaz. Bununla beraber, ufak tefek dünya işleri için, Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vesile etmek, edebe uygun olmaz.

Burhaneddin İbrahim Maliki “rahime-hullahü teâlâ” 799 [m. 1397] de vefât etmiştir. Buyuruyor ki çok aç olan fakir bir kimse, hucre-i saadete gidip, (Ya Resûlallah! Karnım açtır) dedi. Az sonra, birisi gelip, fakiri evine götürdü, karnını doyurdu. Fakir, yaptığı duanın kabul olduğunu söyleyince, (Kardeşim! Çoluk çocuğundan ayrılıp, uzak yollardan sıkıntılar çekerek Resûlullahı ziyaret için geldin. Bir lokma ekmek için Resûlullahın huzuruna çıkmak yakışır mı? O yüksek huzurda, Cenneti ve sonsuz nimetleri istemeli idin! Burada istenilen şeyleri Allahü teâlâ reddetmez) dedi. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” ziyaret etmek şerefine kavuşanlar, kıyamet gününde şefaat etmesi için, duâ etmelidir.

İmâm-ı Ebû Bekr-i Makkari “rahime-hullahü teâlâ” bir gün, İmâm-ı Taberani ve Ebû Şeyh “rahime-hümullahü teâlâ” ile mescid-i saadette oturuyorlardı. Birkaç günden beri acıkmışlardı. Yatsı namazından sonra, İmâm-ı Ebû Bekr artık dayanamayarak, (Açım ya Resûlallah!) dedikten sonra, bir köşeye çekildi. İki arkadaşı kitap okuyorlardı. Seyyidlerden bir Zât, iki hizmetçisi ile gelerek, (Kardeşlerim! Dedem Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” açlıktan yardım istemişsiniz. Biraz uyumuştum. Sizi doyurmamı emir buyurdu) dedi. Getirdiklerini birlikte yediler. Artanını bunlara bırakıp gitti. [Ebül-Kasım Süleyman Taberani “rahmetullâhi aleyh”, hadis imamıdır. 260 da Taberiyede tevellüd, 360 [m. 971] de İsfehanda vefât etti.]

Ebül Abbas bin Nefis “rahime-hullahü teâlâ” ama idi. Üç gün aç kaldı. Hucre-i saadete gelip, (Ya Resûlallah! Açım) deyip, bir tarafa çekildi. Az zaman sonra, biri gelip, bunu evine götürdü. Karnını doyurdu ve (Ey Ebül Abbas! Resûlullah efendimizi rüyada gördüm. Seni doyurmamı emretti. Aç kaldığın zamanlar, bize gel!) dedi.

İslam âlimlerinden İmâm-ı Muhammed Mûsâ bin Numan Merakişi Maliki “rahime-hullahü teâlâ” 683 [m. 1284] de vefât etti. (Misbah-uz-zulam Fiil-müstegisin bi-hayır-il-enam) adındaki kitabında, Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vesile ederek muradlarına kavuşanları yazmaktadır. Bunlardan biri, Muhammed bin Münkedirdir “rahime-hullahü teâlâ”. Muhammed diyor ki bir adam, babama seksen altın bırakıp cihâtâ gitmişti. Bunları sakla! Çok muhtaç olana da yardım edebilirsin demişti. Medinede kıtlık oldu. Babam, altınların hepsini açlıktan bunalanlara dağıttı. Altınların sâhibi gelip istedi. Babam, bir gece sonra gel dedi. Hucre-i saadete gidip, sabaha kadar Resûlullaha yalvardı. Gece yarısı, bir adam gelip, (Uzat elini!) demiş, bir kese altın verip, sonra hiç görünmemiştir. Babam evde altınları sayıp, 80 aded olduğunu görünce, sevinerek hemen sâhibine vermişti.

İbn-i Celah “rahime-hullahü teâlâ” Medinede fakir düşmüştü. Hucre-i saadete geçip, (Ya Resûlallah! Bu gün sana misafir geldim. Karnım çok açtır) dedi. Bir kenara çekilip uyudu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyasında görünüp, büyük bir ekmek verdi. Diyor ki çok aç olduğum için, hemen yemeye başladım. Yarısı bitince uyandım. Kalan yarısını elimde buldum.

Ebül-Hayır Akta “rahime-hullahü teâlâ” Medinede 5 gün aç kalmıştı. Hucre-i saadetin yanına gelip, Resûlullaha selam verdi. Aç olduğunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rüyada, Resûlullahın geldiğini gördü. Sağında Ebû Bekr-i Sıddîk, solunda Ömer Fâruk ve önünde Aliy-ül Mürteza “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” vardı. Hazret-i Ali gelip, ya Ebel Hayır! Kalk, ne yatıyorsun? Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalktı. Resûlullah gelip, büyük bir ekmek verdi. Ebül-Hayır diyor ki çok aç olduğum için hemen yemeye başladım. Yarısı bitince uyandım. Kalan yarısını elimde buldum.

Ebû Abdullah Muhammed bin Ber’a “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki babam ile Mekkede parasız kaldık. Ebû Abdullah bin Hafif “rahime-hullahü teâlâ” de yanımızda idi. Medineye geldik. Ben çocuktum. Acıktım diyerek ağlardım. Babam dayanamadı. Hucre-i saadete gelip, (Ya Resûlallah! Bu gece sana misafiriz) dedi. Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, başını kaldırıp güldü. Sonra çok ağladı. Gözünü açıp, Resûlullah elime para verdi dedi. Avucunu açtı. Paraları gördüm. Bunları hem kullandık, hem de sadaka verdik. Rahatça Şirazda evimize geldik. [Ebû Abdullah Muhammed bin Hafif “rahmetullâhi aleyh” 371 [m. 981] de vefât etmiştir.]

Ahmed bin Muhammed Sufi “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki Hicaz çöllerinde varlığım kalmadı. Medineye geldim. Hucre-i saadet yanında Resûlullaha selam verdim. Bir yana oturup uyudum. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” görünüp, (Ahmed geldin mi? Avucunu aç!) buyurdu. Avucumu altınla doldurdu. Uyandım. Ellerim altın dolu idi. [Ebül-Abbas Ahmed bin Muhammed Vaiz Endülüsi “rahmetullâhi aleyh” 671 [m. 1284] de Mısırda vefât etti.]

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” aşıklarının temiz kalplerinden çıkan sözler, edebe, saygıya uygunsuz görünürse, bunlara bir şey dememeli, susmalıdır. Buradaki edeblerden, saygılardan biri de, susmaktır. Aşıklardan biri, Kabir-i saadetin yanında, her sabah ezan okur, namaz uykudan daha iyidir derdi. Mescid-i Nebî hizmetçilerinden birisi, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzurunda terbiyesizlik yapıyorsun diyerek, bunu döğdü. Bu da, (Ya Resûlallah! Yüksek huzurunuzda adam dövmek, sövmek, edebsizlik sayılmaz mı? dedi. Biraz sonra döven kimsenin felc olduğu, eli ayağı tutmadığı görüldü. Üç gün sonra da öldü. Bunu, hafız Ebül-Kasım “rahime-hullahü teâlâ” kitabında yazmaktadır. Sâbit bin Ahmed Bağdâdî “rahime-hullahü teâlâ” de, bunu gördü demektedir. [Ebül-Kasım Ali ibni Asakir 571 [m. 1176] de Şamda vefât etti.]

İbnün-Numan “rahmetullâhi aleyh” kitabında diyor ki İbnüs-Saîd “rahime-hullahü teâlâ” ve arkadaşları Medinede parasız kalmışlardı. Hucre-i saadeti ziyaretten sonra, (Ya Resûlallah! Paramız bitti. Yiyeceğimiz kalmadı!) deyip çekildi. Mescid kapısından çıkarken, birisi bunu evine götürüp, bol bol hurma ve para verdi.

Şerif Ebû Muhammed Abdüsselam Fasi “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki Medinede üç gün kaldım. Minber önünde, iki rekat namaz kılıp, (Ey yüce cettim! Açlığa dayanamayacak hâle geldim!) dedim. Biraz sonra, birisi gelip, bir tepsi yiyecek getirdi. Pişmiş et, tereyağı ve ekmek vardı. Bana birisi yetişir dedim ise de, hepsini yiyiniz! Bunları Resûlullahın emri ile getirdim. Çocuklarım için hazırlamıştım. Rüyada Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. (Bir parçasını da, Mescitteki din kardeşine götür yisin!) buyurdu.

Şerif Mühessir Kasımi “rahime-hullahü teâlâ”, Hucre-i saadetin Şam tarafındaki teheccüd mihrabı önünde uyumuştu. Ansızın kalkıp, Hucre-i saadetin önüne geldi. Gülerek geri gitti. Mescid-i Nebî hizmetçilerinin müdiri olan Şemseddin Savab, mihrap yanında idi. Niçin güldüğünü sordu. (Birkaç günden beri evimde yiyecek yoktu. Hazret-i Fâtımanın makâmında, ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Aç kaldım demiş, buraya gelip uyumuştum. Rüyada, yüce Cettim, bir kase süt verdi. İçtim. Uyandım. Kase elimde idi. Teşekkür için, Hucre-i tahire önüne geldim. Oradaki zevkten, lezzetten güldüm. İşte kase!) dedi. (Misbah-uz-zulam) kitabı bunu uzun yazmaktadır.

Ali bin İbrahim Busri “rahmetullâhi aleyh” diyor ki Abdüsselam bin Ebû Kasım Sahabi “radıyallahü teâlâ anh”, Hucre-i saadet önünde durup, (ya Resûlallah! Mısırdan geldim. 5 aydır sana misafirim. Kaç gündür aç kaldım. Allahü teâlâdan yiyecek isterim) dedi. Bir yana çekilip oturdu. Bir kimse gelip, Hucre-i saadete selam verdikten sonra, Abdüsselâmin elinden tutup, çadırına götürdü. Yemek ikram etti. Biraz yedi. Medinede bulunduğu zaman, bu adam onu çadırına götürür doyururdu.

İmâm-ı Semhudi “rahime-hullahü teâlâ” kapısının anahtarını düşürdü. Bulamadı. Hucre-i saadet önüne gelip, ya Resûlallah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem!” Anahtarımı düşürdüm. Evime gidemiyorum dedi. Bir çocuk elinde anahtarı getirdi. Bunu buldum. Acaba sizin mi dediğini, (Medine tarihi) adındaki kendi kitabında yazmaktadır. [Nureddin Ali bin Ahmed Semhudi, 911 [m. 1505] de vefât etti. (El-vefa) ve (Hülâsat-ül-vefa) kitaplarında Medine-i münevvereyi anlatmaktadır.]

Şeyh Sâlih Abdülkâdir “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki Medine-i münevverede birkaç gün aç kaldım. Hucre-i saadeti ziyaretten sonra, Resûlullahtan ekmek, et, hurma istiyecek kadar ileri gittim. Sonra, (Ravda-i mutahhera) da iki rekat namaz kılıp, bir yanda oturdum. Biraz sonra, kibar bir kimse gelip, evine götürdü. Et kızartması, ekmek ve hurma yedirdi. Dedi ki (Öğle vakti (Kaylule) sünnetini yapmak için uyumuştum. Rüyada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz göründü. Bu yemekleri size vermemi söyledi.)

Seyyid Ahmed Medeni, (Delail-ül-hayrat) kitabının sâhibi olan Süleyman Cezulinin “rahime-hullahü teâlâ” soyundandır. (Mîr’at-ı Medine) kitabının yazıldığı 1301 [m. 1883] senesinde sağ idi. Babası fakir imiş. Çocuk, elma, armut, hurma gibi şeyler isteyince, satın alamazmış. Oyalamak için, git Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” iste dermiş. Hucre-i saadet kapısına gidip, dilediğini istermiş. Şebeke-i saadetin iç tarafından bunlar uzatılır, alır yermiş.

Kilisli Mustafa Işki efendi “rahime-hullahü teâlâ” (Mevarid-i Mecidiye) tarih kitabında diyor ki Mekkede 20 sene kaldım. 1247 [m. 1831] senesinde 60 altın biriktirip, çoluk çocuk ile Medineye geldik. Paralar yolda bitti. Bir tanıdığıma misafir olup Hucre-i saadete geldim. Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yardım istedim. Üç gün sonra, bulunduğum eve bir beğ gelerek, benim için bir ev kiraladığını söyledi. Eşyalarımı oraya taşıttı. Bir senelik kira bedelini ödedi. Birkaç ay sonra, bir ay hasta yattım. Evde yiyecek ve satacak bir şey kalmadı. Zevcemin yardımı ile dama çıkıp, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” türbesine karşı, sıkıntımı anlatıp yardım dilemek istedim. Ellerimi kaldırınca, dünyalık istemekten utandım. Bir şey söyleyemedim. Odama indim. Ertesi gün, bir kimse gelip, filan efendi bu altınları sana hediye gönderdi, dedi. Keseyi aldım. Geçimimiz düzeldi ise de, hastalıktan kurtulamadım. Yardımla Hucre-i saadet önüne gelip, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” şifa istedim. Mescitten çıkıp, kimseden yardım istemeden evime yürüdüm. Eve girerken, hastalığım hiç kalmadı. Nazar değmemesi için, sokağa birkaç gün bastona dayanarak çıktım. Fakat, para bitmişti. Çoluk çocuğu karanlıkta bırakıp, Mescid-i Nebeviye geldim. Yatsı namazından sonra, sıkıntımı Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” söyledim. Yolda tanımadığım bir kimse yanıma gelip, elime bir kese verdi. İçinde, beheri 9 kuruşluk 49 altın vardı. Mum ve lüzumlu şeyleri aldım, eve geldim.

Mustafa Işki efendi diyor ki oğlum Muhammed Sâlih kundakta iken, anası hastalandı. Sütü kesildi. Çok sıkıldık. Çocuğu Hucre-i saadete götürdüm. Perde eteğine bıraktım. (Allahümme inni Eselüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyina ve seyedina Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Nebiyirrahme, ya seyedina, ya Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”! İnni eteveccehü ilâ Rabbike ersil mürdiate li-hazel-Mâ’sûm) diyerek duâ ettim. Sabah erken, Şerif isminde bir subay gelip, (Efendim! Üç aylık kızım vefât etti. Validesinin sütünü kesemiyoruz. Acaba, süt anası arıyan var mı?) dedi.

Çocuğu gösterdim. Çocuğu bize verirseniz, Allahü teâlânın rızası için ona süt veririz. İyi terbiye ederiz. Zevcem de, buna sevinir dedi. Çocuğu götürdü.

Yine diyor ki 1257 senesinde çok sıkıntı çektim. İstanbul’a gitmeyi düşündüm. (Regâib) gecesinde, Ravda-i mutahheranın bir köşesinde oturdum. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” izin istemek için, gönlümü Hucre-i saadete bağladım. Uyumuşum. Rüyada bir ses, üç kere (İstanbul’a git. Mustafa paşaya misafir ol!) dedi. Eve gittim. Çoluk çocuğa vedâ edip yola çıktım. İskenderiye şehrine kadar yürüdüm. Vapur param yoktu. Çok sıkıldım. (İşlerinizi şaşırıp, sıkıldığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz!) hadis-i şerifini hatırladım. (Kaside-i bürde) yazarı olan İmâm-ı Busayrinin “rahime-hullahü teâlâ” türbesine gittim. Ziyaret ettim. Allahü teâlânın sevgili kullarından olan bu Zâtın mübarek ruhunu vesile ederek, Cenâb-ı Haktan yardım diledim. [İmâm-ı Muhammed Busayri, 695 [m. 1295] de vefât etmiştir.] Dışarı çıkınca, Serezli Ahmed Beğ adında birisi ile karşılaştım. Beni arıyormuş. (Efendim, Osmanlı devlet adamlarından Saîd Muhîb efendi “rahime-hullahü teâlâ” yola çıktığınızı işitip, sizi görmekle şereflenmek istiyor. Zahmet buyurup, gelirseniz, çok sevinecektir) dedi. Konağa gittik. Muhîb efendi, büyük bir nezaket ile ve saygı ile karşıladı. (Kabul buyurursanız, vapurla İstanbul’a birlikte gidelim) dedi. Ertesi gün, Mısır valisi Muhammed Ali paşadan “rahime-hullahü teâlâ” üç kese para geldi. Vapurla İstanbul’a geldik. 21 gün, vapurda karantinada kaldık. Cuma günü, vapurdan çıkınca, doğru Eyüp sultana gittim. Hâlid bin Zeyd hazretlerini “radıyallahü teâlâ anh” ziyaret edip, kendisine garib bir misafir olduğumu kalbimden geçirip, yardım etmesi için yalvardım. Eyüp camiinde, Cuma namazını kıldıktan sonra, cemaat ile birlikte türbeye girdik. Bir yanda oturdum. Bilmediğim bir Zât, (Nereye gideceğiz? Emrediniz efendim!) dedi. Arkamdan, birisi, sırtıma yumruk vurup (emrolunan yere) dedi. Yolda giderken:
– Arkama yumruk vuran kim idi dedim.
– Onun ismi Mahmuttur. Eyüp ahalisi, kendisine meczûb derler dedi.
– Beni nereye götürüyorsunuz dedim.
– Bendeniz, eski ser katib-i yari ve şimdi ser asker (Harbiye nazırı) olan Mustafa Nuri paşanın “rahime-hullahü teâlâ” adamıyım. Sizi bulmayı emir buyurdu.
– Mustafa paşa ile tanışmıyoruz. Acaba, niçin böyle emir verdiler?
– Orasını bilemem. Adınızı saygı ile söyleyerek, sizi beklediklerini bildirdiler.
– Beni bilmez idin. Eyüpte hiç bilen de yoktur. Acaba yanlışlık olmasın dedim.
– Hayır efendim! Paşa hazretleri beni gönderirken, (Bugün Eyüpte, Cuma namazından sonra, şöyle mübarek bir Zât bulacaksın. Saygı ile edep ile alıp buraya getir) dedi. Şeklinizi anlattı dedi.

Bu sözleri işitince, Mustafa paşanın mânevî bir işaret aldığını düşündüm. Karşısına çıkınca, büyük bir nezaket ile ve edep ile karşıladı. Efendim, benim misafirimsin. İstediğin kadar kalırsın. Dilediğin yerleri gezer, dolaşır, yine gelirsin dedi. Bir odaya yerleştirdi. Emrime birkaç hizmetçi verdi. Ertesi gün, şeyh Abdülkâdir Mevlevi tekkesinin ziyaret günü imiş. Gidip bir yanda oturdum. Biri gelip edep ile (Efendi hazretleri! Mübarek isminiz nedir? Ne zaman geldiniz? Kimin yanında misafirsiniz?) dedi. Cevaplarımı dinleyip gitti. Akşam dönüşte, Mustafa paşa hazretlerine bu soruları anlattım. (Yüce padişahımız “rahime-hullahü teâlâ”, bugün orasını şereflendirdiler. Kendileri Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevverede bulunan müslümanları çok sever ve sayarlar. Soran kimsenin padişahımız efendimiz tarafından gönderilmiş olmasını sanırım) buyurdu. Padişahımızın mübarek yüzünü görmekle şereflenebilir miyim dedim: Evet, Cuma namazı kıldıkları selamlığa giderseniz, o şerefe kavuşabilirsiniz dedi. Beni, Cuma selamlığına gönderdi. Selamlık merasimi, Beylerbeği Camii şerifinde idi. Bir yana durup, sultanın mübarek cemalini görmek için bekledim. Padişahımızın hakkı gören mübarek gözleri, bu âşık fakire ilişince, şahlanarak giden atını durdurdu. Ser asker paşayı gönderdi. Ser asker paşa gelip, (Işki efendi! Padişahımız selam söylediler! Size 300 kuruş maaş irâde buyurdular. Çoluk çocuğu düşünerek üzülmesin! İstanbul’un her yerini gezsin, görsün buyurdular) dedi. Sultan Abdülmecid Han “rahime-hullahü teâlâ” efendimizin bu şahane fermanlarının, her zaman işitmiş olduğum keşif ve kerâmetlerinden biri olduğunu anlayarak, çoluk çocuk düşüncesinden kurtuldum. Birkaç ay sonra, Medine-i münevvereye döndüm. Çoluk çocuğumu rahat ve sevinç içinde buldum. Meğer, Padişah Abdülmecid Han “rahime-hullahü teâlâ” hazretleri, benim adım ile çoluk çocuğuma üçbin kuruş göndermiş. Arkamdan da, yedi bin kuruş daha göndererek, hepimizi sevindirdiler. Bütün müslümanlar gibi, biz de, her namazda o mübarek padişaha duâ ettik. Abdülmecid Han “rahmetullâhi aleyh” hazretlerinin ihsanlarını ve kerâmetlerini anlatmakla şereflenmek için, şu kıtayı her yerde okur oldum:

Şehinşah-ı muazzam hazret-i Abdülmecid hana,
Nasıl arz-ı halleylesem diye düştümdü feryata,
Kerâmeti çok, ihsanı bol, ol Şâh-ı cihan ara,
Gönlümü anladı, bildi, bir fakir gelmiş üftade.
Kerâmetidir beni kaldırdı hak-ı mezelletten,
Muazzez etti fakiri, rağmen çeşm-i hüssade.

Işki efendinin gitmiş olduğu Beşiktaş Mevlevi-hane tekkesi idi. Sonradan, Eyüpte Bahariye caddesindeki tekkeye taşınmıştır. O zaman, tekke şeyhi Abdülkâdir dede imiş.

Işki efendi, büyük bir Zât olmalıdır. Çünkü, Hucre-i saadet önünde her ne dilemişse, kabul olmuştur. Bahriye şurası katiblerinden hacı Tevfik beğ “rahime-hullahü teâlâ”, Medine-i münevverede iken, gözleri pek ağrımıştı. Hucre-i saadeti ziyaret edip, ağrıdan kurtulması veya İstanbul’a gitmesi için duâ etmiş, evine dönmüştü. Arkasından evine Işki efendi gelip gözlerine okumuş, üflemiş, ağrı hemen kalmamıştır.

İstanbullu bir kimse 7 sene Medinede kalıp, her gün (Ravda-i mütahhera) denilen yerde (Delail-i hayrat) kitabını okurdu. Fakat Delail-i şerifi, ne zaman okumaya başlasa, üstü temiz, güzel kokulu, sakalı, bıyığı sünnete uygun olarak kesilmiş bir ihtiyarı yanında görürmüş. İstanbul’a döneceği zaman, Hucre-i saadetin önünde duâ ederken, (Ya Resûlallah! Biliyorsun ki bu mübarek yerde, her gün Delail-i şerif okuyup bitirdim. Kabul olduğunu anlayamadım. O mübarek kitabı okurken, acaba gerekli saygıyı yapamadım mı?) dedi. Bir kenara oturdu. Uyuyuverdi. Rüyada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin (Muvacehe-i saadet) penceresinden bir kase süt ihsan buyurduğunu görerek, hemen alıp içer, uyandığı zaman, yanında o güzel kokulu ihtiyar görünerek (âfiyet olsun kardeşim) der ve gider.

Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” vesile ederek yapılan duaların kabul olduğunu bildiren ve misaller veren, nice kitaplar yazılmıştır. Ebû Süleyman Davud Şazilinin “rahime-hullahü teâlâ” (Beyan-ı intisar) kitabında şaşılacak çok şeyler yazılıdır. Ebû Süleyman Davud Şazili İskenderi 732 [m. 1332] de vefât etti. Maliki idi.

İbni Muhammed Eşbili “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki İspanyada Gırnata şehrinde, eski bir arkadaşımın evinde misafir idim. Arkadaşım hasta oldu. Yaşamasından ümit kesildi. O zaman vezir olan İbnül-Hisal “rahime-hullahü teâlâ” hastayı ziyarete geldi. Hucre-i saadete götürüp bırakmak üzere bir mektup yazdı. Hastanın iyi olması için Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” yardım diledi. Hasta, birkaç gün sonra iyi oldu.

(Şakayık-i Numaniye) kitabının tercümesinde 2. ciltte diyor ki Osmanlı devletinin ilk Şeyh-ul-İslamı ve zamanının müceddidi olan büyük İslam alimi Mevlânâ Şemseddin Muhammed bin Hamza Fenârinin “rahime-hullahü teâlâ” gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir gece, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz (Taha sûresini tefsir eyle!) buyurdukta, (Yüksek huzurunuzda, Kurân-ı Kerîmi tefsir etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor) demiş. Peygamberlerin tabibi olan Resûlullah efendimiz, mübarek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübarek tükrüğü ile ıslattıktan sonra, gözleri üzerine koymuştur. Mollâ Fenâri uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde bularak kaldırmış, görmeye başlamıştır. Allahü teâlâya hamd ve şükretmiştir. Pamuk-ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine konmasını vasiyet etmiştir. 834 [m. 1431] de Bursada vefât edince, vasiyetini yerine getirdiler.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizi vesile ederek Allahü teâlâya yapılan duâlar kabul olduğundan, müslümanların halifesi, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Medinede kıtlık olunca, Abbas bin Abdül Muttalibi “radıyallahü teâlâ anh” vesile edinerek yağmur duâsına çıktı ve (Ya Rabbi! Sevgili Peygamberini “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” vesile yaparak duâ ederiz! Resûlünün muhterem amcası hürmetine, senden yağmur isteriz! Duamızı kabul buyur!) demiştir.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” halife iken, bir daha kıtlık olmuştu. Kab-ül-Ahbar “rahime-hullahü teâlâ” hazretleri, (Ya Emrel müminin”! İsrail oğulları zamanında, kıtlık olunca, Peygamberleri vesile ederek duâ olunurdu) dedi. Bunun üzerine, hazret-i Ömer, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” minberine çıkıp, (Ya Rabbi! Peygamberinin amcasını vesile ederek sana yalvarırız ve onun hürmeti için senden mağfiret ve ihsan dileriz) demiştir. Cemaate dönüp, (Rabbinize duâ ediniz! O, duâları kabul edicidir) demiştir. Halifenin bu emri üzerine, hazret-i Abbas, uzun bir duâ yaptı. Duâ bitmeden önce, yağmurdan Medine sokakları sudan geçilemez oldu. O gün, hazret-i Abbasın adı (Saki-i Harameyn) oldu. Resûlullahın şairi olan Hassan bin Sâbit “radıyallâhu anhüma” o gün, hazret-i Abbası öven bir şiir okudu.

Tavsiye Yazı: Mescid-i Nebevi’yi ziyaret adabı nasıldır?

10 – Kitabın 208. sayfasında diyor ki: (İbni Kayyım-i Cevziyye dedi ki şirkin çeşitleri vardır: Muhtaç olduğu şeyleri ölüden istemek, ölülerden istigase etmek de şirktir. Ölü iş yapamaz. Kendine lazım olan şeyi yapamaz ve zarar veren şeyi gideremez ki başkalarına faydası olsun. Kendisi için Allaha şefaat etmesini ölüden istemek de şirktir. Allah izin verirse, ölü şefaat edebilir. Onun ölüye yalvarması, Allah’ın izin vermesi için sebep olmaz. Bu müşrik, izine mâni olan bir şey ile şefaat istemektedir) diyor.

Halbuki Allahü teâlânın şefaat edemeyeceklerini bildirdiği şeylerden, yani putlardan, tapınılan, şerik edilen şeylerden, şefaat istemek yasak edilmiştir. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, Velilerin, âlimlerin “rahime-hümullahü teâlâ” şefaat edecekleri bildirilmiştir. Bunların şefaat etmeleri için, kendilerine yalvarmak, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere inanmış olmayı göstermektedir. Evet, şefaat, Allahü teâlânın izin vermesi ile olacak. Fakat, izin vereceği kimseleri, Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler bildirmektedir. Bunlar da, dilediklerine, râzı olduklarına, şefaat edeceklerdir. (Vedduha) sûresinde, (Rabbin sana, râzı oldum deyinceye kadar, her istediğini verecek) buyurması da, bunu göstermektedir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” (Fıkh-ı ekber) kitabının ondördüncü maddesinde, (Peygamberler ve âlimler, sâlihler, büyük günahı olanlara şefaat edip, Cehennemden kurtaracaklardır) buyurdu. (Fıkh-ı ekber) in, (Kavl-ül-fasl) şerhinde, bu hususta geniş bilgi vardır.

Evliyâya yalvarmak, Allahü teâlânın, onlara izin vermesi için değil, izin verdiği zaman bize de şefaat etmeleri içindir. Bu inceliği anlayamayan bir kimse, sapıtmakta, şefaat isteyen milyonlarca müslümana kâfir damgası basmaktadır. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” müminlere şefaat edeceğini buyurduğunu, müşriklere şefaat edilmiyeceğini, kendi kitapları da yazıyor. Ölülerden şefaat istemenin şirk olduğunu kendisi uyduruyor. Bu müşriklere şefaat edilmiyeceğini Kurân-ı Kerîm bildiriyor diyerek, Allahü teâlânın kitabını kendine yalancı şahit göstermeye kalkışıyor.

11 – Kitabın 216, 220 ve 224. sayfalarında, Resûlullahın amcası Ebû Talib için gelmiş olan, Kasas sûresinin, (Sen sevdiğini hidayete getiremezsin. Fakat, Allahü teâlâ, dilediğini hidayete kavuşturur) mealindeki 56. âyet-i kerimesini yazıp, kalpleri küfürden, fısktan imana ve itaate ancak Allahü teâlânın çevireceğini bildirdikten sonra: (Tasavvuf büyüklerinden talebesinin kalbine girerek, kalbinde olanları bildiklerini ve kalbini dilediği gibi çevirdiklerini söyleyenler yalancıdır. Bunlara inananlar da, Allaha ve Peygamberlere inanmamış olur. Allahtan başka tapınılan her şeye (Vesen) denir. Kabir, türbe de vesendir. Mesela, Mısırlıların en büyük mâbudları Ahmed Bedevidir. Adı belli olmadığı gibi, bir üstünlüğü, ilmi ve ibâdeti de bilinmiyor. Bir gün camie girip, bevl yapmış. Namaz kılmadan çıkmış olduğunu Sahavi, İbni Hayandan haber veriyor. Bunu iki cihanda tasarruf eder, yangınları söndürür. Fırtınada olan gemileri kurtarır sanıyorlar. İlah, Rab ve gaybleri bilir diyorlar. Uzaktan işitir ve dilekleri yapar diyor, türbesinin toprağına secde ediyorlar. Aman ve Irak ahalisi de Abdülkâdir Geylânîye böyle tapınıyorlar. Muhyiddin-i Arabî, yeryüzünün en büyük kâfiridir) diyor.
Tasavvuf büyükleri, Allahü teâlânın, hidayetlerini ve saadetlerini dilemiş olduğu, azaptan kurtulacaklarını ezelde takdir etmiş olduğu kimseleri tanırlar. Onların irşadlarına sebep olurlar. Evliyâya rastlamak, o seçilmiş büyükleri tanımak, onlara yalvarmak da, Allahü teâlânın takdiri ve ihsanıdır. Allahü teâlâ, ezelde hidayet takdir etmiş olduğu kimseye, Ehl-i sünnet âlimlerinin, tasavvuf büyüklerinin kitaplarını okumak nasip ederek, saadete ve şefaate kavuşturur. Dalâletini, felaketini dilediklerini de, zındıkların tuzaklarına düşürür. Onların bozuk kitaplarını, alçak yalanlarını okuyarak Cehenneme sürüklenir. Vehhâbî kitabı, isimleri geçen, Allahü teâlânın sevgili kullarına, büyük Velilere iftirâlar yaparak, müslümanlara saldırmaktadır. Evet birkaç câhilin ve dinini dünya çıkarına alet eden sapığın, İslamiyete uymayan çirkin sözü ve hareketi olabilir. Fakat, bunları ileri sürerek, bütün Ehl-i sünneti kötülemeye kalkışması, hıristiyanlar kendisine tapınıyor diyerek, Îsâ aleyhisselâma dil uzatmaya benzemektedir.

Ahmed Bedevi “rahime-hullahü teâlâ”, Evliyânın büyüklerindendir. Şeyh Beri’nin talebesidir. Şeyh Beri de, Ali bin Nuaym Bağdâdînin talebesidir. Bu da, harikalar, kerâmetler sâhibi, şerif Ahmed Rifainin yetiştirdiği büyük bir Velidir “rahime-hümullahü teâlâ”. Ahmed Bedevi, şeriflerdendir. Hicretin 675 [m. 1276] senesinde, Mısırda vefât etti. Tanta şehrindeki türbesini her yıl yüzbinlerce müslümanın ziyaret ederek feyiz aldıklarını ve İslamiyete uymayan hiçbir şey yapılmadığını (Mîr’at-ül-Medine) kitabı, 1049. sayfasından başlayarak, uzun yazmaktadır. Abdülkâdir-i Geylânî ve Muhyiddin-i Arabinin “rahime-hümullahü teâlâ” büyüklüklerini de, ancak onlar gibi yüksek olan İslam âlimleri anlamış ve yazdıkları yüzlerce kitaplarında anlatmaya çalışmışlardır. İmâm-ı Rabbânî’nin (Mektûbât) kitabı, bu yüce Velilerin meth ve senaları ile doludur. Abdülgani Nablüsi de “rahime-hullahü teâlâ” (Hadika) kitabında anlatmaktadır.

12 – 224. sayfasında: (Şarani, şeyhi Aliyül-havasın Resûlullahtan bir ân ayrılmadığını yazıyor. Bunlar yalandır. Doğru olsaydı Peygamber gelip, Ashâbı arasındaki ayrılıkları önlerdi) diyor. Zerre kadar aklı ve din bilgisi olan, böyle söyleyemez. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâbı arasında olacak fitnelerin, ayrılıkların hepsini haber vermişti. Gelip de, bunları önlemesi, nasıl düşünülebilir? Şaraninin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği beraberlik, keşif ve müşahede idi. Bu ahmakların anladıkları gibi maddi bir şey değildi. Anlamadıklarını, bilmediklerini inkâr ediyorlar. (İnsan bilmediği şeylerin düşmanıdır) ata sözü, burada tam yerini bulmaktadır. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” her ân gördüğünü söyler ve senden utanıyorum derdi.

13 – Fethu’l-mecid kitabı, Busayrinin kasidesindeki (Ya ekremelhalkı mâ li men euzü bihi-sivake inde hulul-i hadisil-amemi) beytini yazarak, Resûlullahtan istigase şirktir diyor. Bu beyt, (Ey bütün yaratılmışların en üstünü ve en cömerti olan yüce Peygamber! Son nefesimde, sığınacağım senden başka kimse yoktur) demektir. Vehhâbî yazar, Taberaninin bildirdiği hadis-i şerifi yazarak, kuldan istigase etmek şirktir diyor. Bu hadis-i şerifte, bir münâfık, müminlere sıkıntı veriyordu. Ebû Bekr-i Sıddîk, gidelim, Resûlullaha istigase edelim, ona sığınalım dedi. Resûlullah da, (Bana istigase olunmaz. Allaha istigase olunur) buyurdu. Vehhâbî, bu hadis-i şerifi ileri sürerek, Ehl-i sünnete hücum etmek çabasındadır. Halbuki hadis-i şerif, herkesi her zarardan koruyan Allahü teâlâdır. Koruyucu sebepleri yaratan ve bu sebeplere koruma kuvvetini ve tesirini veren Odur. O korumak istemese, sebebe kavuşturmaz. Sebep olsa da, tesir edemez demektir. Hadis-i şerif, (Bana sığınanlar, tesiri benden değil, Allahtan bilsin) demektir. Hazret-i Ebû Bekr, böyle olduğunu bilmiyor mu idi. Elbet biliyordu. Fakat kıyamete kadar gelecek olan müminlerin, onun bu sözünü yanlış anlamamaları için, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, onun bu kısa sözünü açıkladı. Bunun için, bütün müminler, her zaman, tesiri yalnız Allahü teâlâdan bilirler. İmâm-ı Muhammed Mâ’sûm, Mektûbât’ının 1. cildi, 110. mektubunda buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kendi kudretini sebepler altında gizledi. Kudret sâhibi yalnız kendisi olduğunu bildirdiği gibi, sebeplere yapışmayı emir buyurdu. Tam müslümanın, sebeplere yapışmasını ve sebeplere kuvvet veren yaratana güveneceğini bildirdi. Yakup aleyhisselâmın bu ikisini birlikte yaptığını Kurân-ı Kerîmde bildirerek, onu övdü. Yusuf sûresinde meâlen, (Yakup aleyhisselâm, bizim bildirdiğimizi bilir. Fakat, insanların çoğu, takdirin tedbire gâlip olduğunu bilmezler) buyurdu. Tibyan tefsirinde, bu âyet-i kerimeye (Müşrikler, Allahü teâlânın Evliyâsına ilhâm ettiği şeyleri bilmezler) demiştir. Tesiri sebeplerden bilip, Allahü teâlânın kuvveti ile tesir ettiklerini bilmeyenler sapıktır. Sebepleri ortadan kaldırmak isteyen de, Allahü teâlânın hikmetini bilmemiş, Allahü teâlânın, mahlukları boş yere, faydasız yaratmış olduğunu söylemiş olur. İnsanları tembelliğe sürükler. Sebeplere tesir kuvvetini Allahü teâlânın verdiğine inanan ise, hak yola kavuşmuş olur. Her iki tehlikeden kurtulmuş olur. 110.  mektubun tercümesi tamam oldu. Bu inceliği anlayabilen, yukarıdaki hadis-i şerifi de doğru anlayabilir.

Tavsiye Yazı: Kaside-i Bürde okumak caiz mi?

14 – 239. sayfasından başlayarak diyor ki: “Hadis-i şerifte, insanların en kötüsü, kıyamet kopacağı zaman diri olanlardır ve kabirleri mescid yapanlardır buyuruldu. İslamiyetten önce, mezarlar mescid yapılmıştı. Bu ümmetin sonra gelenleri, cahiliye ehlinden de ileri gitmiş. Sıkıştıkları zaman, Allah’ı unutuyorlar. Ölüleri ilah yapıyorlar. Ölülerin, kendilerinden istenilenleri yapacaklarına inanıyorlar. Abdülkâdir-i Geylânî duâ edenleri işitir ve yardım eder diyorlar. Onun gaybı bildiğini sanıyorlar. Halbuki o ölmüştür. Böyle söyleyenler kâfirdir. Kuranı inkâr etmiş oluyorlar. İbni Kayım, mezarların üzerindeki kubbeleri yıkmak vâcibdir dedi. İmâm-ı Nevevî, her ne niyet ile olursa olsun, kabir üzerine türbe yapmak haramdır dedi. Mezarlıklar pis olduğu için, orada namaz kılınması yasak edildi diyenler yanılmaktadır. Çünkü, Peygamberlerin mezarları pis olmaz. İbni Hacer-i Hiytemi (Kebair) kitabında, mezar üzerine kubbe yapmak büyük günahtır. İslam hükümet adamlarının bu kubbeleri yıkmaları lâzımdır. Önce İmâm-ı Şâfiînin türbesini yıkmalıdır, dedi”.

Burada da müslümanlara iftirâ etmektedir. Müslümanlar, her gün 5 kere, Allahü teâlâya ibâdet ediyor. Ona yalvarıyorlar. Böyle olan bir kimse için, Allah’ı unutuyor demek, açık bir yalancılıktır. Müslümanlar ölüye tapınmaz. Allahü teâlânın sevdiği kullarının, hatta her ölünün, mezarda işittiğini, hadis-i şerifler bildirdiği için, Onun mezarına gidip, Onun sebebi ile Allahü teâlâya duâ ediyorlar. Meyyitten vesile olmasını, şefaat etmesini istiyorlar. Ölü her dilediğini yapamaz. Diri de, her dilediğini yapamaz. Fakat, Allahü teâlâ, sevdiği kullarının ve en önce Peygamberlerin dualarını kabul buyuracağını söz vermiştir. Müslümanlar, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâdan “rahime-hümullahü teâlâ” bir şey yapmalarını istemez. Allahü teâlânın bir şeyi vermesi için duâ etmelerini ister. Evliyâ, kabir başına gelenin dilediğini işitir. Bunu vermesi için, Allahü teâlâya duâ eder. Allahü teâlâ da, duâsını kabul eder.
İbni Hacer-i Hiyteminin “rahime-hullahü teâlâ” (Zevacir) kitabının 121. sayfasından tercüme yaparak, vehhâbî kitabının yalanlarını ortaya koyalım: İbni Hacer, hadis-i şerifleri yazdıktan sonra buyuruyor ki: Şâfiî âlimlerinden birkaçı, yukarıdaki hadis-i şeriflerden alarak, altı şeyin büyük günah olduklarını bildirmişlerdir. Bunlardan biri, kabirleri mescid yapmaktır. Çünkü, hadis-i şerifte, (Peygamberlerin kabirlerini mescid yapmayınız!) buyuruldu. Kabirleri mescid yapanlara lanet edildi ve sâlihlerin kabirlerini mescid yapanların, kıyamet günü, insanların en kötüleri olacakları bildirildi. Mezarı mescid yapmak demek, ona karşı namaz kılmak demektir. Bunun içindir ki Şâfiî âlimlerimiz Peygamberlerin ve Evliyânın mezarlarına karşı, onlara saygı olarak namaz kılmak haram olur dediler. Haram olması için, iki şart lâzımdır. Biri, kabirdekinin sayılı, büyük bilinen kimse olması, ikincisi, namazın ona karşı olmasını niyet etmektir. Mezara kandil yakmak da, ölüye saygı için olunca, haram olur. Mezar etrafında dönmek de böyledir. Bunlar saygı için değil ise, mekruh olacağı anlaşılmaktadır. Kabre secde ederek saygı göstermek, ona tapınmak olur. Bu ise büyük günah, hatta küfürdür. Hanbeli âlimlerinden bâzıları, kabir yanında saygı namazı kılmak büyük günahtır ve küfre sebep olur. Böyle yapılan türbeleri yıkmalıdır dedi.

İbni Hacer-i Mekki Hiyteminin “rahime-hullahü teâlâ” (Fetava-i Kübrâ fıkıhiye) sinin Mısır baskısı, cenaze kısmında diyor ki (Her meyyitin gömüldüğü umumî kabristanda, mezar üstüne türbe yapılmaz. Bunları yıkmalıdır. Umumî olmayan mezarlıktaki türbelerin yanına meyyit gömmek için türbeleri yıkmak câiz değildir.) On yedinci sayfasında diyor ki (Umumî olan kabristana türbe yapmak haramdır. Yapılmış olanı yıkmalıdır. Vakıf olan kabristanda ve sâhibinden izin almadan, bunun kabristanına bina yapmak da haramdır. Kendi mülkünde veya başkasının izini ile onun mülkünde türbe yapmak mekruhtur). 25. sayfasında diyor ki (Umumî kabristanda türbe yapmak, çok yer kaplıyarak, başkalarının ölülerini gömmelerine mâni olduğu için haramdır. Umumî kabristandaki türbeleri yıkmalıdır. Şâfiî âlimlerinden çoğu “rahime-humullahü teâlâ” bunun için, İmâm-ı Şâfiînin “rahime-hullahü teâlâ” türbesinin yıkılmasına fetva vermiştir. Çünkü, bu türbe umumî kabristandadır). Görülüyor ki ibni Hacer-i Mekki “rahmetullâhi aleyh” her türbe haramdır ve yıkılmalıdır dememiştir.

Evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmanın câiz olduğu (Camiul fetava) da, (Keşif-ün-nur) da ve (Usûl-i erbea) da açık yazılıdır.

Zevacir kitabı, 209. sayfasında, gösteriş için yüksek ev yapmanın da büyük günah olduğunu bildirmektedir. Bu hadis-i şeriflere uyarak, türbeleri yıkmayıp, Riyad’da, Taif’te ve Cidde’de yaptırdıkları sefahet ve fuhuş evlerini yıkmaları vâcibdir. 248. sayfasında, (Kabirleri ziyaret ediniz! Bu ziyaretler, sizlere ahiret gününü hatırlatır) hadis-i şerifini yazıyor ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek annesinin kabrini ziyaret buyurduğunu bildiriyor. Fakat bu hadis-i şerif kabirdekine istigase etmeyi, ondan bir şey istemeyi göstermez diyerek Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Evliyânın türbelerini ziyaret etmeyi kâfirlerin mezarlara tapınmalarına benzetmeye kalkışıyor.

15 – 259. sayfasında, (Mescid-i nebeviye namaz kılmak için girenin, selam vermek için, kabre gitmesi yasaktır. Mescide her girişte, kabir-i Nebiye gitmeye, İmâm-ı Mâlik mekruhtur dedi. Sahabe ve Tabiîn mescide gelir. Namaz kılar ve çıkarlardı. Selam vermek için kabre gelmezlerdi. Çünkü, İslamiyette böyle bir şey emredilmemiştir. Meyyitin ruhunun, kendi şeklinde görünmesi yalandır. Böyle görünmek, yalnız Miraç gecesi olmuştur. Ashâbın yapmadıklarını, sonra gelenler yaptılar. Ashâbdan birkaçı, yalnız uzaktan gelince, yalnız selam vermek için kabre uğrardı. Abdullah ibni Ömer yoldan gelince, kabre uğrar selam verirdi. Başkasının böyle yaptığı görülmedi. Ahmed Rıfainin Peygamberin elini öptüğü yalandır, uydurmadır. Hucre-i saadet önünde duâ ederken, kabre dönmeyip kıbleye dönmek lazım olduğu söz birliği ile bildirilmiştir. Hucre-i saadeti ziyaret için, uzak yerlerden gelmek hadis ile yasak edilmiştir) diyor.

(Mîr’at-i Medine) kitabında diyor ki:

Hadis-i şerifte, (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâcib oldu) buyuruldu. Bu hadis-i şerifi ibni Huzeyme ve Bezzar ve Ali DareKutni ve Süleyman Taberani “rahime-humullah” haber vermektedir. Bezzar hazretlerinin bildirdiği başka bir hadis-i şerifte, (Kabrimi ziyaret edene şefaatim helal oldu) buyuruldu. Müslim-i şerifteki ve Ebû Bekr bin Mekkarinin “rahime-hullahü teâlâ” (Muceme) kitabında bildirilen hadis-i şerifte, (Bir kimse beni ziyaret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyamet günü, ona şefaat etmemi hak etmiş olur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” ziyaret etmek için Medine-i münevvereye gelenlere, şefaat edeceğini haber vermektedir.

İmâm-ı Taberaninin ve Dare-Kutninin ve diğer hadis imamlarının “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Hac edip kabrimi ziyaret eden kimse, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur) buyuruldu. İbni Cevzi “rahime-hullahü teâlâ” de, bu hadis-i şerifi haber vermektedir. Dare-Kutninin haber verdiği başka bir hadis-i şerifte, (Hac edip de, beni ziyaret etmeyen kimse, beni incitmiş olur) buyuruldu. Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ” de bildirmiştir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ziyaret olunmak istemeleri, ümmetinin, bu yoldan da sevap kazanmaları içindir. İmâm-ı Beyhekinin haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse bana selam verince, Allahü teâlâ, ruhumu geri verir. Onun selamına cevap veririm) buyuruldu. İmâm-ı Beyheki bu hadis-i şerife dayanarak, Peygamberler mezarlarında diridirler buyurdu. Mübarek ruhunun geri verilmesi demek, yüksek makâmında iken, selam verene cevap verir demektir.

Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mezarlarında diri olduğunu bildiren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Mesela, (Kabrimin yanında, benim için okunan salavâtı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir) buyurulmuştur. Bu hadis-i şerifi Ebû Bekr bin Ebû Şeybe “rahmetullâhi aleyhima” bildirmiştir ve altı büyük hadis imâminın kitaplarında vardır.

Abdullah bin Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma”dan ibni Ebiddünyanın haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, bir tanıdığının kabrine uğrayıp selam verse, meyyit onu tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selam verirse, meyyit sevinir ve cevap verir) buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, dünyanın her yerinde, aynı zamanda salât ve selâm edenlerin her birine ayrı ayrı nasıl cevap verir denilirse, güneşin bir ânda binlerce şehre ışık salması gibidir cevabı verilir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazretlerine selam verince, onu tanıdığı ve cevap verdiği anlaşılınca, bir müslüman için bundan büyük bir şeref ve saadet olabilir mi? İbrahim bin Bişar “rahmetullâhi aleyh”, (Hac ettikten sonra, kabir-i saadeti ziyaret için Medineye gittim. Hücre-i saadet önünde selam verdim. Vealeykesselam cevabını işittim) buyurmuştur. Şiir:

Sakın terk-i edebden, küy-i mahbûb-i Hudadır bu,
Nazargah-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafadır bu!
Muraat-i edep şartiyle gir Nabi bu dergahe,
Metaf-i kudsiyandır, busegah-i Enbiyadır bu!

Hadis-i şerifte, (Ben öldükten sonra, diri iken olduğu gibi anlarım) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (Peygamberler kabirlerinde diri olup namaz kılarlar) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabirde, bilmediğimiz bir hayat ile diri olduğunu göstermektedir. Evliyânın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rıfainin ve birçok Velilerin “rahime-hümullahü teâlâ”, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” verdikleri selâmin cevabını işittikleri ve Ahmed Rıfainin, Resûlullahın mübarek elini öpmekle şereflenmiş olduğu, çok sağlam kitaplarda yazılıdır. Bunlara yalandır demek güneşi balçıkla sıvamaya benzer. Seyyid Ahmed Rıfai, 578 [m. 1183] de Basrada vefât etti. II. Abdülhamid Han “rahime-hullahü teâlâ” bunun türbesini ve mescidini tâmir ve fevkalede tezyin etti. İslam âlimlerinin büyüklerinden Celâleddîn Abdurrahmân Süyuti “rahime-hullahü teâlâ” (Şeref-ül Muhkem) adındaki kitabında muhaliflere vesikalarla cevap vermekte, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabrinde diri olup selam verenleri işittiğini ispat eylemektedir. Bu kitabında bildirdiği hadis-i şeriflerden biri (Miraç gecesinde, Mûsâ Peygamberi kabrinde namaz kılarken gördüm) dür. Bu hadis-i şerifi, (Hilye) kitabının sâhibi Ebû Nuaym “rahime-hullahü teâlâ” da bildirmektedir. Abdurrahmân Süyuti, 1505’de Mısırda vefât etmiştir.

Ebû Yalanın “rahime-hullahü teâlâ” (Müsned) inde bulunan bir hadis-i şerifte, (Peygamberler, kabirlerinde diri olup namaz kılarlar) buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” son hastalığında, (Hayberde yimiş olduğum yemeğin acısını her zaman duyardım. O gün yediğim zehr, şimdi ebherimi, yani avort damarımı koparmaktadır) buyurdu. Bu hadis-i şerif, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” şehit olarak vefât ettiğini bildiriyor. Allahü teâlâ, Âli-i İmrân sûresinin 169. âyetinde meâlen, (Allah yolunda şehit olanları, ölü sanmayınız! Onlar diridirler) buyurdu. Resûlullah efendimizin de “sallallâhü aleyhi ve sellem” bütün şehitler gibi kabrinde diri olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

İmâm-ı Süyuti “rahmetullâhi aleyh” kitabında, (Yüksek derecedeki Veliler “rahime-hümullahü teâlâ” Peygamberleri ölmemiş gibi görürler. Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mûsâ aleyhisselâmı mezarında diri olarak görmesi bir [Mucize] idi. Evliyânın da böyle görmeleri [Kerâmet] dir. Kerâmete inanmamak, cahillikten ileri gelir) buyurmaktadır.

İbni Habban ve İbni Mace ve Ebû Davudün “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdikleri hadis-i şerifte, “Cuma günleri bana çok salavât okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir” buyuruldu. Öldükten sonra da bildirilir mi denildikte, “Toprak, Peygamberlerin vücudunü çürütmez. Bir mümin bana salavât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan, sana selam söyledi ve duâ etti der” buyurdu. Bu hadis-i şerifler, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mezarında, dünyadakilerin bilemediği bir hayat ile diri olduğunu göstermektedir. Zeyd bin Sehl “radıyallâhu anh” buyurdu ki bir gün Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda oturuyordum. Mübarek yüzü gülüyordu. Niçin tebessüm buyurduklarını sordum. “Nasıl sevinmiyeyim? Biraz önce Cebrâil aleyhisselâm müjde getirdi: Allahü teâlâ buyurdu ki ümmetinden biri sana bir salavât söyleyince, Allahü teâlâ, ona karşılık on salavât eder dedi” buyurdu.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” diri iken, Ashâbına Allahü teâlânın bir rahmeti olduğu gibi, öldükten sonra da bütün ümmeti için, büyük nimettir. İyiliklere sebeptir

Mehal bin Amr diyor ki bir gün Saîd bin Müseyib ile birlikte “rahime-hümullahü teâlâ” Ümm-i Seleme “radıyallâhu anha” validemizin odasının yanında oturuyordum. Birçok kimse ziyaret için Hucre-i saadet önüne geldiler. Saîd, bunlara şaşıp, ne kadar ahmak adamlar! Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabirde sanıyorlar. Peygamberler kabirlerinde 40 günden ziyâde kalırlar mı? dedi. Halbuki Saîd Medinedeki Harre denilen felaket gününde, Kabir-i saadetten ezan sesi işittiğini haber vermiştir. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” evi sarıldığı zaman, (Ben Medineden ve Resûlullahın yanından ayrılıp başka yere gitmem) buyurmuştur. Mehal bin Amrın Saitten işittim dediği söz doğru olsaydı, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabrini ziyaret için çağırmazdı. Şöyle ki: Bilâl-i Habeşi “radıyallahü teâlâ anh” Kudüsün fethinden sonra, rüyasında Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” aldığı emir üzerine Medineye gelip, Kabir-i saadeti ziyaret etti. Müslümanların halifesi olan Ömer bin Abdülaziz “radıyallahü teâlâ anh” Şamdan Medineye hususi memurla salât ve selâm gönderirdi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” Kudüsü aldıktan sonra, Medine-i münevvereye dönünce, önce Hucre-i saadete girip, Resûlullahı ziyaret etti ve salât ve selâm söyledi. [Saîd bin Müseyib, Medinedeki yedi meşhur alimden biri olup 91 [m. 710] de Medinede vefât etmiştir.]

Yezid bin Mehri diyor ki Şamdan Medineye giderken, Mısır valisi olan Ömer bin Abdülazize “radıyallahü teâlâ anh” uğradım. Bana dedi ki ey Yezid! Resûlullahı ziyaret saadetine kavuştuğun zaman benden salât ve selâm söylemeni rica ederim!

Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma”, her seferten dönüşte, Hucre-i saadete girer, önce Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sonra hazret-i Ebû Bekri, ondan sonra babası hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüma” ziyaret edip, her birine selam verirdi. Bunu, İmâm-ı Nafi “rahime-hullahü teâlâ” haber vermektedir. Doğru olduğunu (Feth-ul Mecid) vehhâbî kitabı da yazmaktadır. Hem, Peygamberin kabrini ziyaret etmek, İslamiyette bildirilmemiştir diyor. Hem de, yalnız Abdullah bin Ömer ziyaret ederdi diyor. Başkaları ziyaret etmedi diyor. Halbuki Ashâb-ı kirâmın çoğunun “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ziyaret ettikleri, kıymetli kitaplarda bildirilmiştir. [Nafi, Abdullah bin Ömerin “radıyallahü teâlâ anhüma” azadlısı idi. 120 [m. 737] de, Medinede vefât etti.] Abdullah ibni Ömerin İslamiyette izin verilmemiş bir şeyi yaptığını söylemek çirkin bir iftirâdır. Kitabın yazarı, işine geldiği zaman, Ashâb-ı kirâmı çok övmekte, işine gelmediği zaman da, böyle çok çirkin iftirâ yapmaktan sıkılmamaktadır. Kabir-i saadeti ziyaret edip, salât ve selâm okumak câiz olmasaydı, Abdullah bin Ömer “radıyallâhu anhüma” böyle yapmazdı ve onu gören Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yasak olduğunu ona söylerlerdi. Onun yapması ve görenlerin ses çıkarmamaları, câiz ve sevap olduğunu göstermektedir. İmâm-ı Nafi “rahmetullâhi aleyh” diyor ki Abdullah ibni Ömerin Resûlullahın kabri başına gelip, (Esselamü aleyke ya Resûlallah!) dedikten sonra, (Esselamü aleyke ya Eba Bekr!) dediğini ve sonra (Esselamü aleyke ya ebû) dediğini, belki yüzden fazla gördüm.

Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, bir gün mescid-i şerife girip, Fâtımanın “radıyallâhu anha” odası önünde çok ağladı. Sonra Hucre-i saadete girip, (Esselamü aleyke ya Resûlallah) dedi. Yine ağladı. Sonra, (Aleykümesselam ya ehaveye ve rahmetullah) diyerek, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” selam verdi. Sonra çekilip gitti.

Bunun için, fıkıh âlimlerimiz “rahime-hümullahü teâlâ” hac vazifesini yaptıktan sonra, Medine-i münevvereye gelerek, Mescid-i şerifte namaz kıldılar. Sonra (Ravda-i mutahhera) ile minber-i müniri ve Arş-ı a’lâdan efdal olan Kabir-i şerifi, sonra oturdukları, yürüdükleri, dayandıkları yerleri, vahiy geldiği zaman dayandıkları direği ve mescid yapılırken ve tâmir edilirken çalışan ve para vermekle şereflenen Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” geçtikleri yerleri ziyaret ederler, görmekle bereketlenirlerdi. Onlardan sonra gelen âlimler, sâlihler de, hacdan sonra Medineye gelirler, fıkıh âlimlerimiz gibi yaparlardı. Bugüne kadar hacılar da, bunun için Medine-i münevverede ziyaretler yapmaktadırlar.

Âlimler, önce Medineye mi gitmeli, yoksa Kabir-i saadeti hacdan sonra mı ziyaret etmeli sualine başka başka cevap verdiler. Tabiînin büyüklerinden Alkama ve Esved ve Amr bin Meymun “rahime-hümullahü teâlâ” önce Medineye gitmeli dediler. İslam âlimlerinin güneşi olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ” önce Hac yapmak, sonra Mekkeden Medineye gitmek daha iyi olur buyurdu. Ebülleys-i Semerkandinin “rahime-hullahü teâlâ” fetvasında da böyle yazılıdır. [Ebülleys Nasır Semerkandi, 373 [m. 985] de vefât etmiştir.]

Sultan II. Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında bundan dolayı Osmanlı hacılarının iki bayram arasında Medine-i münevvereye gidip, hac zamanı gelince, Medineden Mekkeye gitmeleri adet olmuştur. Hacıların bir kısmı da, önce Mekkeye gidiyor. Arafattan sonra Medineye gelip ziyaretleri yapıyorlar. Buradan Yenbu iskelesine gelip vapurlara biniyorlar. Süveyş kanalı yolu ile memleketlerine dönüyorlardı.

(Şifa-i şerif) kitabının yazarı kadı İyad ve Şâfiî âlimlerinden İmâm-ı Nevevî ve Hanefi âlimlerinden ibni Hümam “rahime-hümullahü teâlâ” buyurdular ki Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek türbesini ziyaretin çok sevap olduğu, icmai ümmet ile belli olmuştur. Vâcib diyen âlimler de vardır. Kabir ziyareti sünnettir. Kabirlerin en kıymetlisi olan (Hucre-i saadet) i ziyaret, sünnetlerin en kıymetlisi olur. [Kadı İyad 544 [m. 1150] de Merrakişte, Yahya Nevevî 676 [m. 1277] de Şamda, İbni Hümam Muhammed Sivasi de 861 [m. 1456] de vefât ettiler.]

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Bâkî kabristanını ve Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hindistan’ın büyük âlimlerinden, Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ” 1052 [m. 1642] de vefât etti. Fârisî (Medâric-ün-nübüvve) kitabında Uhud gazvesini anlatırken buyuruyor ki Ebû Ferte “radıyallâhu anh” buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir gün Uhud şehitlerini ziyaret etti. (Ey ibâdete lâyık olan Rabbim! Senin bu kulun ve Resûlün şahitim ki bunlar senin rızanı kazanmak için şehit oldular!) dedikten sonra, bize dönerek, (Bir kimse bunları ziyaret ederse ve selam verirse, bunlar o selam sâhibine cevap verirler. Kıyamete kadar, böyle cevap verirler) buyurdu. Peygamberimiz, Uhud şehitlerini ziyarete gider, (Sabır eddiniz. Size selam olsun!) buyururdu. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” de, halife iken, Uhud şehitlerini ziyaret ederek, böyle söylerlerdi. Fâtıma-ı Huzaiye “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki Uhud meydanından geçiyordum. (Ey Resûlün amcası Hamza “radıyallahü teâlâ anh”, sana selam olsun!) dedim. (Allah’ın selamı ve rahmeti ve bereketi sana olsun!) cevabını işittim. Utaf bin Hâlid Mahzumi “rahime-hullahü teâlâ” teyzesinden haber verdi ki Uhud şehitlerini ziyarete gitmişti. Şehitlere selam verdi. Selâmina cevap verdiler ve (Biz sizi tanıyoruz) dediler.

Nisa sûresinin 63. âyetinde meâlen, (Onlar nefslerine zulüm ettikten sonra, gelirler. Allahü teâlâdan afv dilerler. Resûlüm de, onlar için istiğfar ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabul edici ve merhamet edici olarak bulurlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Kabir-i saadeti ziyaret etmeyi emretmektedir. Bu âyet-i kerime, hem erkekler içindir, hem de kadınlar içindir. Kabir-i saadeti ziyaret ederken, bu âyet-i kerimeyi okumanın müstehab olduğu bildirilmiştir.

İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki Muhammed bin Harp Hilaliden “radıyallahü teâlâ anh” işittim. Dedi ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” defn olunduktan üç gün sonra, Hucre-i saadeti ziyaret edip, bir köşeye oturmuştum. Bir köylü gelip, kendini Kabir-i saadet üzerine attı. Kabir-i şerif üstünden toprak alıp, yüzüne gözüne saçtı. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Hak teâlâ senin için buyuruyor, diyerek yukarıdaki âyet-i kerimeyi okudu. Ben, nefsime zulüm ettim. İstiğfar için seni vesile ediyorum, dedi. Kabir-i saadetten bir ses gelerek, sana müjde olsun! Günahların affedildi dediği işitildi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Uhud şehitlerini ziyaret için, Medineden Uhuda teşrif etmiştir. Bundan dolayı, Kabir-i saadeti ziyaret için, Medine-i münevvereye gitmek de elbette ibâdet olur. Bunun çok sevap olduğunu, İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” söz birliği ile bildirmişlerdir.

(Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir) hadis-i şerifi, Kabir-i saadeti ziyaret için Medine-i münevvereye gitmenin çok sevap olduğunu göstermektedir. Bu ziyareti yapmayanlar, bu çok sevaptan mahrum kalırlar. Belki de, vâcibi terketmiş olacaklardır. Bu üç mescitten başkasını ziyaret için, uzak yola çıkmak, Allah rızası için olursa câizdir. Başka niyetlerle olursa haramdır. [Bu üç mescid: Mescid-i haram ve mescid-i Nebevi ve mescid-i Aksadır.]

Sual: İmâm-ı Hasan bin Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Kabir-i saadet yanında ziyaretcilerin kabre yaklaşmalarına izin vermezdi. İmâm-ı Zeynelâbidin “radıyallâhu anh” de, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kabrimi bayram yeri yapmayınız! Evlerinizi mezarlık yapmayınız! Bulunduğunuz yerde bana salât ve selâm söyleyin! Söyledikleriniz bana bildirilir) buyurduğunu söyleyerek, Kabir-i saadete yaklaşmaya izin vermezdi. Buna ne dersiniz?

Cevap: Bu sözler, (yalnız üç mescide ziyaret için gidilir) hadis-i şerifine uygun değildir. Fakat, bu iki imâmin sözü, ziyarette saygısızlık yapanlar için olsa gerektir. Hatta İmâm-ı Mâlik “rahmetullâhi aleyh”, Kabir-i saadet yanında çokça oturmaya izin vermemiştir. İmâm-ı Zeynelâbidin “rahime-hullahü teâlâ” Hucre-i saadeti ziyaret ederdi. (Ravda-i mutahhera) tarafındaki direk yanında durup, selam verirdi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başının, hucrenin bu tarafında olduğu, bundan anlaşılırdı. Resûlullahın mübarek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne” odaları (Mescid-i saadet) içine katılmazdan önce, burası, ziyaret yeri idi. Hucre-i saadetin kapısı önünde durup selam verirlerdi.

Harun bin Mûsâ Hirevi, ceddi Alkamaya sordu ki Peygamberimizin mübarek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne” odaları Mescid-i saadete katılmazden önce Kabir-i saadet hangi tarafından ziyaret olunurdu? Alkama, hazret-i Aişenin vefâtından önce, Hucre-i saadet kapısı kapatılmamış olduğundan, bu kapı önünden ziyaret olunurdu cevabını verdi.

Hadis âlimlerinden hafız Abdülazim Münziri “rahime-hullahü teâlâ, (Kabrimi bayram yeri yapmayınız!) hadis-i şerifi için, elinizden geldiği kadar sık ziyaret ediniz demektir, dedi. Yani, (Benim kabrimi, yılda bir iki kere ziyaret etmekle bırakmayınız! Her vakit ziyaret ediniz!) demektir dedi. (Evlerinizi mezarlık yapmayınız!) hadis-i şerifi de, evlerinizi namaz kılmamakla mezarlığa benzetmeyiniz demektir dedi. Mezarlıkta namaz kılmak câiz olmadığı için, Abdülazim-i Münzirinin sözü doğru olmaktadır. Âlimlerin çoğuna göre, Kabir-i saadeti ziyaret için, bayram günleri gibi belli zamanlar ayırmayın demektir dediler. Yahudiler ve hıristiyanlar Peygamberlerin mezarlarını ziyaret etmek için çalgılı, oyunlu toplantı yaparlardı. Abdülazim Münziri, 656 [m. 1257] de Mısırda vefât etti.

Bunlardan anlaşılıyor ki Kabir-i saadeti ziyaret için gelenler, selam verip duâ ettikten sonra, durmayıp gitmelidir. Müslümanlar, Kabir-i saadeti ziyaret etmeyi, ibâdet ve çok sevap bilmeli. Ne kadar uzak olursa olsun, ziyaret için Medine-i münevvereye gitmeli. Sık sık ziyaret etmeye çalışmalıdır. Yani hac farizası ömründe bir kere olduğu gibi, Medine-i münevvereye gitmeyi de, ömründe bir kereye bırakmamalıdır. Gücü yettikçe gidip ziyaret etmeli. Fakat, (Hucre-i saadet) önünde çok durmamalıdır.

İslam âlimlerinin güneşi Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ”, müstehapların en üstünlerinden olan, Kabir-i saadetin ziyareti, vâcib derecesine yakın bir ibâdettir buyurdu.

Kabir-i saadeti ziyaret etmeyi adak yapanların, Şâfiî mezhebine göre, bu adaklarını yapmaları lazım olur. Başka mezarları ziyareti nezir edenlerin, bu adaklarını yapmaları için söz birliği yok ise de, adaklarını yapmaları daha iyi olur.

Mescid-i haramı yürüyerek ziyareti nezir edenlerin, bu adaklarını yapmaları lâzımdır. Çünkü, (Mescid-i haram) içinde, hac farizeleri yapılmaktadır. (Mescid-i saadet) de ise, Kâbe-i muazzamadan ve Kudüsteki (Mescid-i aksâ) dan daha kıymetli olan (Kabir-i saadet) vardır. Bu mübarek mescide yürüyerek gitmeyi nezretmek, Kabir-i şerifi ziyaret etmeyi de niyet etmek olduğu için, bu nezri yerine getirmek de, elbet lazım olur.

(Kâbe-i muazzama) yı ziyaret için yapılan nezri yerine getirmek dört mezhepte de lâzımdır. Mescid-i saadet ile Mescid-i aksanın ziyareti için yapılan nezri yerine getirmek lazım olduğunda söz birliği olmadı. Bu ayrılık, Mescid-i saadeti ziyaret içindir. Kabir-i saadeti ziyaret için nezir yapanların, bu adaklarını yerine getirmeleri lâzımdır.

Sual: Ebû Muhammed bin Ebû Zeydden “rahime-hullahü teâlâ” soruldu ki vekil olarak hacca gönderilen ve Kabir-i saadeti de ziyaret etmesi emrolunan kimse, hac edip, Kabir-i saadeti ziyaret etmeden geri dönse, ziyaret için, kendisine verilmiş olan parayı geri vermesi lazım olur mu?

Cevap: İbni Zeyd “rahmetullâhi aleyh” cevabında buyurdu ki bu parayı geri vermesi lazım olur. [Abdullah Ebû Muhammed bin Zeyd, maliki âlimlerinin büyüklerindendir. 389 [m. 999] da vefât etti.]

Kabir-i saadeti ziyaret için İmâm-ı Mâlik “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki Mescid-i şerife girdikte, kıbleyi arkaya almalı, yüzünü Hucre-i saadete karşı dönmelidir. Edep ve saygı ile selam verip, salavât-ı şerife okumalıdır. Mescid-i şerife girince, önce iki rekat (Tehıye-tülmescid) namazı kılmalıdır. Bunu (Ravda-i mutahhera) içinde kıldıktan sonra, (Muvacehe-i saadet) karşısında durup, önce Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sonra hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” selam vermeli, sonra belli duâları okumalıdır. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve her mümin, ziyarete gelenleri ve bunların selamlarını, dualarını işitirler. Dilediği gibi ve hatırına geldiğini söyleyerek duâ etmek câiz ise de, âlimlerin bildirdikleri belli duâları okumak daha faydalı olur.
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki ben Medinede iken, sâlihlerden Eyüp-i Sahtiyani “rahime-hullahü teâlâ” gelip, Mescid-i şerife girdi. Yüzünü Kabir-i nebeviye döndü. Kıble arkasında kaldı. Ayakta ağladı. [Eyüp-i Sahtiyani, 131 [m. 748] de, Basrada vefât etti.]

Ebülleys-i Semerkandinin İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeden “rahime-hümallahü teâlâ” haber verdiğine göre, kıbleye dönülür. Hucre-i saadet arkada kalır. Şeyh Kemâleddin ibni Hümam, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin “rahime-hümallahü teâlâ” Müsnedinde bildirdiği usûle bakılırsa, Ebülleys ile ona uyanların bildirdikleri, İmâm-ı Âzâmin önceki ictihadı olduğu anlaşılır. Sonra, Hucre-i saadete karşı ziyaret edilmesini bildirmiştir. Abdullah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” de, Hucre-i saadete dönerek selam vermelidir dedi.
İbni Cemaa “rahime-hullahü teâlâ” (Menasik) kitabında, ziyaret eden, Resûlullahın mübarek başı bulunan köşeyi sol tarafına ve kıbleyi sağ tarafına alıp, köşeden iki metre kadar uzakta durmalıdır. Sonra kıble duvarını yavaş yavaş arkaya alıp, (Muvacehe-i saadet) penceresine karşı oluncaya kadar dönmelidir. Tam Kabir-i saadete dönünce selam vermelidir) demektedir. [Muhammed ibni Cemaa, Şâfiî âlimlerinden olup 733 [m. 1333] de Şamda vefât etti.]

Görülüyor ki Hucre-i saadetin, Ravda-i mutahhera köşesi ile kıble duvarı arasına gelip mübarek başı sol tarafa almalı. İki metre uzak durmalı. Sonra yavaş yavaş, Hucre-i saadete doğru dönmeli ve Kıbleyi arkaya almalıdır. Sonra salât ve selâm verip, duâ etmelidir. İmâm-ı Şâfiî ve başka imamlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle ictihad buyurmuşlardır. Şimdi de böyle ziyaret edilmektedir.

Resûlullahın mübarek zevcelerinin “radıyallahü teâlâ anhünne” odaları, Mescid-i saadete katılmadan önce, Hucre-i saadetin kıble tarafında yer pek azdı. Muvacehe-i saadete karşı durmak güçtü. Ziyaretçiler, Hucre-i saadetin Ravda-i mutahhera duvarındaki kapısı önünde kıbleye karşı durup, selam verirlerdi. Sonra İmâm-ı Zeynelâbidin “rahime-hullahü teâlâ” Ravda-i mütahherayı arkaya alıp, selam verirdi. Mübarek zevcelerin odaları, mescide katıldıktan sonra, (Muvacehe-i şerife) penceresi önünde durup ziyaret edildi.

Din imamları, Medine-i münevverede kalacaklar ve ziyaretçiler için birçok edep ve şartlar bildirmişlerdir. Bu şartlar ve edepler, fıkıh ve menasik kitaplarında yazılıdır. (Mîr’at-ül-Haremeyn) kitabının yazarı Eyüp Sabri paşanın “rahime-hullahü teâlâ” (Tekmile-tül-menasik) kitabında hepsi yazılıdır.

İslamiyette ilk yapılan türbe, Resûlullahın medfun olduğu (Hucre-i muattara) dır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, çok sevdiği zevcesi Âişe “radıyallâhu anha” validemizin odasında, hicretin on birinci 11 [m. 632] senesi, Rebiulevvel ayının on ikinci pazartesi günü, öğleden önce vefât etti. Çarşamba gecesi, bu odaya defnedildi.

Âişe “radıyallâhu anha” hazretlerinin odası, üç metre yüksekliğinde, kerpiçle hurma dallarından yapılmıştı. Biri garb, öteki şimal tarafında iki kapısı vardı. Garb kapısı, Ravda-i mutahhera tarafındadır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, on yedi senesinde, Mescid-i saadeti genişletirken, Hucre-i saadetin etrafına kısa bir taş duvar çevirdi. Abdullah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, bu duvarı yıkıp, siyah taş ile yeniden sağlam yaptırdı. Bu duvarın üstü açık olup şimal tarafında bir kapısı vardı. Abdullah bin Zübeyr, 73 [m. 692] de şehit edildi. Hazret-i Hasan “radıyallahü teâlâ anh”, 49 senesinde vefât edince, vasiyeti gereğince, hazret-i Hüseyin, kardeşinin “radıyallâhu anhüma” cenazesini Hucre-i saadet kapısına getirip, duâ ve istigase edeceği zaman, buraya defnedeceklerini sanarak, içeri sokmasını istemeyenler oldu. Gürültüyü önlemek için, içeri sokulmayıp, Bâkî kabristanına defn olundu. İleride böyle haller olmaması için, duvarın ve odanın kapısını duvarla örüp kapattılar.

Emevi halifelerinin altıncısı olan Velid “rahime-hullahü teâlâ” Medine valisi iken, duvarı yükseltti ve üzerini küçük bir kubbe ile örddü. Üç kabir, dışardan görülemez ve içeri girilemez oldu. Ömer bin Abdülaziz “rahmetullâhi aleyh”, Medine-i münevvere valisi iken, 88 [m. 707] de, halife Velidin emri ile zevcat-ı tahiratın “radıyallahü teâlâ anhünne” odalarını yıktırıp, Mescid-i saadeti genişletirken, etrafına ikinci bir duvar yaptırdı. Bu duvar 5 köşeli idi. Hiç kapısı yoktu.

Irakta Zengilerin idare ettiği Atabekler devletinin veziri, yani başvekili ve Salahuddin-i Eyüpinin amcası oğlu olan Cemaleddin-i İsfehani “rahime-hullahü teâlâ”, 584 [m. 1189] senesinde, Hucre-i saadetin dış duvarı etrafına sandal ve abanos ağaçlarından bir parmaklık yaptırdı. Parmaklık, mescidin tavanına kadar yüksekti. Fakat, birinci yangında yandı. (688 [m. 1289]) senesinde demirden yapılıp yeşile boyandı. Bu parmaklığa (Şebeke-i saadet) denir. Şebeke-i saadetin kıble tarafına (Muvacehe-i saadet), şark tarafına (Kadem-i saadet), garb tarafına (Ravda-i mutahhera) ve şimal tarafına (Hucre-i Fâtıma) denir. Mekke-i mükerreme şehri, Medine-i münevvere şehrinin cenubunda olduğu için, Mescid-i nebinin ortasında, yani Ravda-i mutahherada, kıbleye dönen kimsenin sol tarafında Hucre-i saadet, sağ omuzu tarafında ise, Minber-i şerif bulunur.

232 [m. 847] senesinde, Şebeke-i saadetin bulunduğu yer ile dış duvarlarının arasına ve bu yerin dışına mermer döşendi. Mermerler, zaman zaman değiştirildi. Son olarak sultan Abdülmecid Han “rahime-hullahü teâlâ” döşetti.

Hucre-i saadetin 5 köşeli duvarları yapılırken üzerlerine bir de küçük kubbe yapılmıştı. Bu kubbeye (Kubbe-tün-nur) denir. Osmanlı padişahlarının “rahime-hümullahü teâlâ” gönderdikleri (Kisve-i şerife) bu kubbe üzerine örtülürdü. Kubbe-tün-nur üzerine gelen, Mescid-i saadetin büyük yeşil kubbesine (Kubbe-tül-hadra) denir. Şebeke-i saadet denilen parmaklığın dış tarafına örtülen kisve, Kubbe-i hadra altındaki kemerlere asılırdı. Bu iç ve dış perdelere (Settare) denir. Şebeke-i saadetin şark, garb, şimal taraflarında birer kapısı vardır. Şebeke-i saadet içine harem-i şerif ağalarından başka kimse giremez. Duvarların içine ise, hiç kimse giremez. Çünkü kapıları ve pencereleri yoktur. Yalnız kubbe ortasında ufak bir delik olup tel kafes ile kapalıdır. Bu deliğin hizasında olarak, Kubbe-i hadraya da bir delik açılmıştır. Mescid-i şerif kubbesi 1253 [m. 1837] senesine kadar kurşun renginde idi. Sultan Mahmud-i Adli hanın “rahmetullâhi aleyh” emri ile yeşile boyandı. 1289 [m. 1872] da, sultan Abdülaziz hanın “rahmetullâhi aleyh” emri ile yeniden boyandı.
Mescid-i saadeti tâmir ve tezyin için sultan Abdülmecid Han “rahime-hullahü teâlâ” kadar çok para harc eden ve gayret eden hiçbir kimse olmamıştır. Haremeyni tâmir için 700.000 altın sarfetmiştir. Tâmir 1277 [m. 1861] de tamam olmuştur. Her gün Resûlullaha bir hizmette bulunmuştur. Bu yolda keşif ve kerâmetleri de görülmüştür. Sultan Abdülmecid Han, Mescid-i nebevinin eski şeklini, İstanbul’da Hırka-i şerif camiinde bulundurmak için emir buyurmuş, bunun için, 1267 senesinde, mühendis mektebi hocalarından binbaşı ressam hacı İzzet efendi “rahime-hullahü teâlâ” Medineye gönderilmiştir. İzzet efendi her yeri ölçerek 53 defa küçültülmüş bir modelini yapıp İstanbul’a gönderdi. Sultan Abdülmecid hanın yaptırdığı (Hırka-i şerif) camiine kondu.

Abdülmecid hanın tâmirinden sonra, kıble duvarı ile Şebeke-i saadet arası yedipuçuk metre, şark duvarından Kadem-i saadet şebekesine altı metre, Şebeke-i Şami genişliği on bir metre, Muvacehe-i şerife şebekesi genişliği on üç metre, Muvacehe-i şerife şebekesi ile şebeke-i Şami arasındaki uzunluk 19 metredir. Mescid-i nebevinin kıble tarafında genişliği 77 metre, Kıble duvarından, duvar-ı Şamiye kadar uzunluğu 117 metredir. Hucre-i saadet ile minber-i şerif arası olan (Ravda-i mutahhera) genişliği 19 metredir. Bu ölçüler, bir Medine zraı 42 cm olduğuna göredir. Hanefi fıkıh kitaplarındaki şeri zra ise, 48 cmdir.

Süud oğullarından Abdülaziz, Osmanlıların Haremeyn-i şerifeyne olan muazzam hizmetlerini gizlemek, Osmanlıların gözleri kamaştıran ziynetli, kıymetli eserlerini yok etmek için, 1368 [m. 1949] tarihinde emrederek, Mescid-i nebeviyi yeniden tâmire ve tevsia başladılar. 1370 de başlayıp, 1375 de bitirdiler. Bütün sahası 11648 metre-kare oldu. Bundan evvel 9000 metre-kare idi. Şark ve garb duvarlarının uzunluğu 128, şimal duvarının uzunluğu 91 metre oldu. Ravaklar yani kemerler içinde 232 direk vardır. Yeni yapılan iki minareden her biri 70 metre yüksekliktedir. Mekkedeki Mescid-ül-haram 1375 [m. 1955] de genişletildi. 29127 metre-kare iken 160168 metre-kare oldu. 7 minaresi 90 metre yüksektir. Safa ve Merve tepelerinin üzerleri de örtülerek, Mescid-ül-haram ile birleştirildi. Birçok yerlerin isimlerini değiştirip kendi isimlerini koydular.

Medinenin bir tanecik (Bâkî) kabristanına ilk olarak Osman bin Mazun “radıyallâhu anh” defnedildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu süt kardeşinin kabrine mübarek eli ile büyük bir taş dikti. Kabir taşı dikmek sünnet olduğu bundan anlaşılmaktadır.
Medine-i münevveredeki türbeleri mezhepsizler yıkmıştı. İkinci sultan Mahmud Han, hepsini yeniden yaptırdı. Birinci cihan harbinden sonra, İngilizler burasını Osmanlılardan alıp, Abdülazize verdiler. Tekrar hepsini yıktırdı. Mübarek binaları, hatta Zemzem kuyusu üzerinde, birinci Abdülhamid hanın “rahime-hullahü teâlâ” yaptırmış olduğu sanat eseri binayı yıktılar. Resûlullahın dünyaya teşrif ettiği mübarek evi de yıktılar. Yerine çarşı yaptılar.

Hucre-i saadetten sonra ilk yapılan türbeler, Bâkî kabristanında, Resûlullahın mübarek zevcelerinin kabirleri üzerine yapılmış olan kubbedir. Zeyneb bint-i Cahş “radıyallâhu anha” validemiz pek sıcak günde vefât etmişti. Hazret-i Ömer, kabir kazılırken, cemaati güneşten korumak için, kabir üzerinde çadır kurdurdu. Çadır, uzun zaman kabir üzerinde kaldı. Bundan sonra, kabirler üzerine çadır, çardak, zamanla, türbeler yapıldı. İslamiyette ilk tabut da, yine Zeyneb validemiz için yapıldı. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, cenazeye mahremlerinden başkasının gitmesine izin vermemiş, Ashâb-ı kirâm bundan üzülmüştü. Esma bint-i Ümeys, (Habeşte tabut gördüm. Cenazeyi örtüyor) dedi. Bunun anlattığı şekilde tabut yapılıp, bütün Ashâb ile birlikte gidilerek defnedildi.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, her sene Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. (Hurre-i Vakum) denilen yerde durup, şehitlere selam verirdi. Hicretin 8. senesinde ziyarete gidince, her birine ayrı ayrı selam verdi. (Bunlar şehittir. Ziyaret edenleri tanırlar. Selam verince işitir, cevap verirler) buyurdu. Fâtıma-tüz-Zehra “radıyallâhu anha” hazretleri de, hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ anh” kabrini her iki günde bir ziyaret eder, yeri unutulmamak için, işaret kordu. Her Cuma gecesi gidip, uzun namaz kılar, çok ağlardı.

İmâm-ı Beyheki “rahime-hullahü teâlâ” bildiriyor ki Abdullah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” buyurdu ki Cuma günü, güneş doğmadan önce, babam hazret-i Ömer ile şehitleri ziyarete gittik. Babam hepsine selam verdi. Selâmina cevap işittik. Bana, sen mi cevap verdin dedi. Hayır, şehitler cevap verdiler dedim. Beni sağ tarafına geçirip, her birine ayrı ayrı selam verdi. Her kabirden, üçer defa cevap işittik. Babam, hemen secdeye kapandı. Allahü teâlâya şükretti. Hazret-i Hamza ile kızkardeşinin oğlu Abdullah bin Cahş ve Mus’ab bin Umeyr “radıyallâhu anhüm ecma’în” bir kabirdedir. 70 şehitten, geri kalanları da, ikisi üçü bir kabirdedir. Birkaçı da Bâkî kabristanındadır. [Bu şehitlerin hepsinin isimleri, (Mîr’at-i Medine) de yazılıdır.]

16 – 257. sayfasında, (Ebû Davudün rivayet ettiği hadiste bana salavât okuyunuz! Her nerede okursanız okuyunuz, bana bildirilir denildi. Demek ki uzakta yakında okumak arasında ayrılık yoktur. Kabri bayram yeri gibi yapmaya hâcet yoktur) diyor.
Hucre-i saadeti ziyarete ihtiyaç olmadığını göstermek için, Resûlullahın, salât ve selâmdan haber aldığını yazmış, farkında olmayarak, kendi kendisini yalanlamıştır. Ölü his etmez, duymaz diyordu. Şimdi de, haber aldığını yazıyor.

416. sayfasında, (Ölüler kendilerine söylenileni duymazlar. Ölüden duâ , şefaat istemek, ona tapınmak olur) diyor.

Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisine okunulan salavâttan haberdar olduğunu yazması ve yukarıdaki yazısı, birbirlerine uymamaktadır. Bundan başka, Ebû Davütteki hadis-i şeriflerden birini yazıyor. İkincisini yazmak işine gelmiyor. Hadis âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ”, (Medâric-ün-nübüvve) kitabının 378. sayfasında diyor ki Ebû Davudün Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anhüma” haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse bana selam verince, Allahü teâlâ, ruhumu bana geri verir. Onun selamını işitir, cevap veririm) buyuruldu. İbni Asakirin “rahime-hullahü teâlâ” haber verdiği hadis-i şerifte, (Kabrim yanında, bana salavât okununca, o salavâtı işitirim) buyuruldu.

17 – 271 ve sonraki sayfalarında, (Ümmetimin üzerine sapık imamlar gelmesinden korkuyorum buyuruldu. Yani, müslümanları sapıttıran amirler, âlimler gelecek, kitaba uymayan fetvalar vereceklerdir. Bunlardan birçoğu dertleri, dileği olan, mezarıma gelsin, dileğini ona veririm derler. Ben Allaha çok yaklaştım. İbadet yapmak, benden affedildi der. Evliyâ, dilediğine yardım eder. Dilekler, onlardan istenilir. Sıkışanlar, onların dirilerine ve ölülerine sarılınca saadete kavuşurlar. Onlar dilediklerini yapar. Kerâmet gösterirler. Levhilmahfuzu bilirler. İnsanların gizli düşüncelerini anlarlar. Peygamberlerin ve Evliyânın mezarlarına türbe yaptırırlar. Bunlar, Allahtan başka şeylere tapınmaktır. Hadiste, münâfıklar hak sözleri söyleyerek aldatırlar denildi. Hadiste, ümmetimden çokları putlara tapınmadıkça kıyamet kopmaz denildi. Kabirlere tapınan, Allaha şirk edinenler, buna ne diyecekler? Son senelerde putlara tapınmak fitnesi o kadar arttı ki kimse görmez oldu. Muhammed bin Abdülvehhab ortaya çıkıp, bunu önledi. Hükümetler buna karşı durmak istediler ise de, adı her yere yayıldı. Buna inanan da, inanmayan da çok oldu. Ebû Tâhir diyor ki Süud oğulları, Abdülvehhab oğlunun tevhid bayrağını Arabistanın her yerine ulaştırdı. Şirkin yayılmasını önlemek, şirki yok etmek lâzımdır. Kabirler üzerine yapılan türbeler de böyledir. Her türbe puthane olmuştur. Yeryüzünde bunları hiç bırakmamalıdır. Bunların çoğu Lat ve Uzza putları gibidir. Müslümanların çoğu müşrik oldu. Ümmetimden 30 deccal çıkacaktır hadisi meşhurdur. Seyyid Muhammed Sıddîk bin Hasan Han (Kitab-ül-izaga) sında, bu deccallardan birinin firenk habisi Gulâm Ahmed Kadıyânî olduğunu yazmaktadır. Bu hindli kâfir, önce Mehdi olduğunu söyledi. Sonra, hıristiyan devletin yardımı ile Peygamber olduğunu bildirdi. Abdullah ibni Zübeyrin hilafeti zamanında ortaya çıkan Muhtar Sekafi de, bu deccallardan biri idi. Ehl-i beyti sevdiğini, hazret-i Hüseyinin katillerinden intikam alacağını söyledi. Çok müslüman öldürdü. Sonra, Peygamber olduğunu, kendisine Cebrâil geldiğini söyledi) diyor.

Kitabın müellifi, müslümanların üzerine sapık, dinsiz hükümetlerin ve din adamlarının geleceğini haber veriyor. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu sapık din adamlarının müslümanları doğru yoldan çıkardıklarını bildirmektedir. Mezhepsizler İslam memleketlerinde casuslar ele geçirip, bu satılmış mezhepsiz ajanlar ile müslümanları aldatıyorlar. Bozuk kitaplar bastırarak, Ehl-i sünneti yıkmaya, Ehl-i sünnetin büyük âlimlerine, Velilerine “rahime-hümullahü teâlâ” leke sürmeye çalışıyorlar.

İmâm-ı Rabbânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” 255. mektupta buyuruyor ki (Hazret-i Mehdi “rahime-hullahü teâlâ” İslamiyeti yayacak. Resûlullahın sünnetlerini ortaya çıkaracak. Bidat işlemeye ve bidatleri müslümanlık olarak yaymaya alışmış olan Medinedeki din adamı, Mehdinin sözlerine şaşıp, bu adam bizim dinimizi yok etmek istiyor diyecek. Hazret-i Mehdi, bu din adâminın öldürülmesini emredecektir). Bu haberden mezhepsizlerin Medinede zuhûr edeceği ve uzun zaman kalacağı ve hazret-i Mehdi tarafından büsbütün yok edileceği anlaşılmaktadır.

Kitabın müellifi, burada da, kâfirleri, müşrikleri ve münâfıkları bildiren âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri yazıyor. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” bunlara yaptıkları açıklamaları uzun bildirerek, doğru yolu savunucu görünüyor. Sonra, Ehl-i sünnet olan temiz müslümanlara saldırıyor. Türbelere puthane, Evliyâya put diyebilmek için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâ vermekten sıkılmıyor. Te’vîlli olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâ veren kimse, te’vîlini biliyorsa, (Bidat sâhibi), yani sapık olur. Te’vîle lüzum olmayan açık nasslara yanlış mânâ vererek, İslamiyete saldıran, müslümanlara müşrik diyen ise kâfir olur. Nassları yanlış te’vil eden, kâfir olmuyor ise de, müslümanlar arasında bölücülük yapıyor. Yalnız kendisi müslüman imiş. Asırlar boyunca gelmiş geçmiş milyonlarca müslüman müşrik imiş. Şimdi yeryüzündeki müslümanların çoğu da ölülere tapınıyorlarmış.

Hadis-i şerifte bildirilen câhil, sapık imamların, kimler olduğu meydandadır. Bin seneden beri gelmiş müminlerin doğru yollarından ayrılarak sapıtmışlardır. Müslümanları doğru yoldan sapıttıran zalim devlet adamlarının da kimler olduğunu her mümin bilmektedir. Bunlar, müslüman ve (tevhid ehli) adı ile müslümanlara zulüm eden, Ehl-i sünneti, doğru yoldaki müminleri öldüren vehhâbîlerdir. Vehhâbî yazar, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden yanlış mânâlar çıkararak, Ehl-i sünnet kitaplarına uymayan fetvalar veriyor. Müslümanlara müşrik diyor. Hiçbir İslam alimi “rahime-hümullahü teâlâ”, (Dileği olan mezarıma gelsin, istediğini yaparım) dememiştir. Bunu, kitabın yazarı uydurmakta, müslümanlara iftirâ etmektedir. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Allaha çok yaklaştım dememiştir. Allahü teâlânın kendilerine ihsan ettiği kerâmetlerin duyulmasını bile istememişlerdir. En büyük kerâmet, İslam dininin ahkâmina, yani emir ve yasaklarına uymak, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” izinde bulunmak olduğunu bildirmişlerdir. Abdülkâdir-i Geylânî “rahime-hullahü teâlâ” talebesi ile çölde giderken, hava karardı. Şimşekler, gök gürültüleri arasında, bulutlardan bir ses gelerek, (Kulum Abdülkâdir! Seni çok seviyorum. Bugünden sonra ibâdet yapmayı, senden affettim!) sesi işitildi. O büyük Velî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” hemen, (Kezzebte ya Kezzab!) dedi. (Yalan söyledin! Ey yalancı şeytan! Beni aldatamazsın. Allah’ın sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmdan, ibâdet affedilmedi. Ölüm hastalığında bile birisine dayanarak cemaate geldi. Hiçbir kuldan ibâdet affolunamaz!) buyurdu. Kitabın müellifi böyle mübarek Velilere “rahime-hümullahü teâlâ” iftirâ etmekten haya etmiyor. Türbelerdeki Evliyâya tevessül etmek, yalvarmak şirktir diyor. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, (İşlerinizde şaşırdığınız [bunaldığınız] zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!) buyurdu. Müslümanların, Evliyânın kabirlerini ziyaret etmeleri, onlardan yardım beklemeleri, bu hadis-i şerife uydukları içindir.
İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bu hadis-i şerife uyarak Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ”, kabirlerini ziyaret etmişler, feyiz aldıklarını bildirmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” 291. mektubunda buyuruyor ki (Dehli şehrinde, bayram günü, hocam Muhammed Bâkî billahın mezar-ı şerifini ziyarete gitmiştim. Mübarek mezarına teveccüh ettiğim zaman, mukaddes rûhâniyeti ile iltifat buyurdu. Bu garibi öyle okşadı ki Hâce Ubeydullah-i Ahrârdan “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” kendisine gelmiş olan feyizleri ihsan etti. Bu nisbete kavuşunca, Tevhid mârifetlerinin hakikati hâsıl oldu).

Yukarıdaki hadis-i şerif, birçok kitapta yazılıdır. Müslümanlar arasında meşhur olmuştur. Osmanlı devletinin şeyh-ul-İslamlarından 9.su, büyük âlim, müftü-üs-sekaleyn, yani insanlara ve cinne fetvalar vermiş olan Ahmed Şemseddin ibni Kemâl efendinin “rahime-hullahü teâlâ” (Kırk hadis) kitabının türkçe tercümesi, hicretin (1316) senesinde İstanbul’da basılmıştır. Bu kitabında diyor ki:

İzâ tehayertüm fil-umûr, festeinu min ehlil-kubûr!

Yani, işlerinizde şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz! İnsanın ruhu, bedenine aşıktır. Ölüp, ruh bedenden ayrılınca bu sevgisi yok olmaz. Ruhun bedene olan bağlılığı ve çekmesi, öldükten sonra yok olmaz. Ölünün kemiğini kırmak ve kabir üzerine basmak, hadis-i şerifle, bunun için yasak edilmiştir. Bir kimse, bir Velînin “rahime-hullahü teâlâ” kabrini ziyaret edince, ikisinin ruhu buluşurlar. Çok fayda hâsıl olur. Kabir ziyaretine izin verilmiş olması, bu faydanin hâsıl olması içindir. Bundan başka, gizli faydaları de yok değildir. [İbni Âbidin “rahime-hullahü teâlâ”, (Redd-ül-muhtar) kitabının önsözünde diyor ki İmâm-ı Muhammed Şâfiî, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye “rahime-hümullahü teâlâ” karşı çok edebli, saygılı idi. (Ebû Hanîfe ile bereketleniyorum. Kabri yanına gidiyorum. Güç bir sual karşısında kaldığım zaman, kabri yanında iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâya duâ ediyorum. Cevabı hemen hatırıma geliyor) buyurmuştur.] Kabirdekinin ruhu ile ziyaretcinin ruhu, birer ayna gibidir. Işıkları birbirlerine aks eder. Ziyaret eden, kabre bakıp, Allahü teâlânın kazasına râzı olup ruhu bunu duyunca, ilmi ve ahlakı feyizlenir. Bu feyiz, kabirdekinin ruhuna aks eder. Meyyitin ruhuna, Cenâb-ı Haktan gelmiş olan ilim ve feyizler de, ziyaret edenin ruhuna aks eder. Şâfiî âlimlerinden Alaüddin Ali bin İsmail Konevi “rahime-hullahü teâlâ, (El-alam fi-Hayat-il-enbiyâ aleyhimüssalâtü vesselâm) kitabında diyor ki Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bütün müslümanların ruhları, kabirlerine ve anıldıkları yerlere inerler. Ruhların, kabirleri ile bağlılıkları vardır. Bunun için, kabir ziyareti müstehaptır. Kendilerine verilen selamı işitirler ve cevap verirler. Hafız, yani hadis alimi Abdülhak Eşbili “rahime-hullahü teâlâ” (Akibet) kitabında diyor ki hadis-i şerifte, (Bir kimse, tanıdığı bir mümin kardeşinin kabrine gelip, ona selam verince, meyyit onu tanır ve selâmina cevap verir) buyuruldu. Fahreddin Gazanfer Tebrizi diyor ki bir şeyi çok düşünür, hiç anlayamazdım. Hoca Taceddin-i Tebrizinin “rahime-hullahü teâlâ” kabri başında oturup düşündüm. Anladım. Bazı âlimler, (İşlerinizde şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz) hadis-i şerifindeki (kabirde olanlar), (Ölmeden önce ölünüz!) emrine uyarak, tasavvuf yolunda yükselmiş olan Evliyâdır dediler. Ahmed ibni Kemâl efendinin yazısı tamam oldu. [İbni Âbidin, 1252 [m. 1836] de Şamda, Abdülhak Eşbili Maliki 582 [m. 1187] de vefât etmişlerdir.]

Bu hadis-i şerifin açıklanması, (El-Besair li-münkir-it-tevessül-i bi-ehl-il-mekabir) kitabında yazılıdır. Bu kitap Arabî olup İstanbul’da 1395 [m. 1975] de, ofset baskısı yapılmıştır.

(Münâfıklar, hak söyleyerek, müslümanları aldatırlar!) hadis-i şerifi de, bu kitabın müellifini haber veriyor. Kitaba, âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri ve Ehl-i sünnet âlimlerinin hak sözlerini doldurup, aralarına sapık inançları serpiştirmiş. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabirdekilerden yardım isteyiniz buyuruyor. Bu ise, böyle yapanlara müşrik diyor. Bu hadis-i şerifi yasak ediyor. Resûlullahın emrine şirk diyor.

18 – (Feth-ul-mecid) kitabının 168. sayfasında, (Evliyâ kerâmet olarak, diri ve ölü iken, istediklerine yardım edermiş. Şaşırdıkları, sıkıştıkları zaman, onlara yalvarıyor, yardım istiyorlar. Kabirlerine gidip, sıkıntılarının giderilmesini istiyorlar. Ölülerin kerâmet yapacaklarını zannediyorlar. Bunlara Ebdal, Nükaba, Evtâd, Nüceba, yetmişler, kırklar, yediler, dörtler, Kutub, Gavs gibi isimler takıyorlar. Bunların yalan olduğunu ibnül-Cevzi ve ibni Teymiye bildirmektedir. Bunlar Kurân-ı Kerîme karşı gelmektir. Evliyânın diri ve ölü iken bir şey yapacağını Kuran reddetmektedir. Her şeyi yapan Allahtır. Başkaları bir şey yapamaz. Âyet-i kerimeler, ölüde his ve hareket olmadığını bildiriyor. Ölü, kendine bir şey yapamaz. Başkalarına hiç yapamaz. Allah, ruhların kendi yanında olduğunu bildiriyor. Bu zındıklar ise, ruhlar serbest olup dilediklerini yaparlar diyorlar. Bunların kerâmet olduğunu söylemeleri de yalandır. Kerâmeti, Allah dilediği velisine verir. Kendi istekleri ile olmaz. Sıkıntılı zamanlarda, onlardan yardım istemek, daha çirkindir. Peygamber, melek ve velî, kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. Diri olan kimseden maddi yardım istemek câizdir. Fakat maddi olmayan, görülmeyen şeyler için, Allahtan başkasına yalvarılmaz. Hastanın, boğulacak olanın, fakirin, Peygamberlerden, ruhlardan, velilerden ve başka şeylerden yardım istemeleri şirktir. Bunlara kerâmet demek, puta tapanların koyduğu bir ismdir. Allah’ın Evliyâsı böyle olmaz) diyor. 299. sayfasında:

(Bir kimse velî olduğunu söylerse, kaybolan şeyleri bilirim derse, bu kimse, şeytanın Evliyâsıdır. Rahmanın Evliyâsı değildir. Kerâmet, Allahü teâlânın mütteki kulunun elinde hâsıl ettiği bir şeydir. Duâsı ile veya ibâdeti ile hâsıl olur. Velînin bunda bir kuvveti ve arzusu tesir etmez. Evliyâ, Velî olduklarını söylemez. Allahtan korkarlar. Sahabe ve Tabiîn Evliyânın en yüksekleri idi. Bunlar, gaybı biliriz demedi. Allah korkusundan ağlarlardı. Temim-i Dari, Cehennem korkusundan uyumazdı. Evliyânın nasıl olduklarını Rad sûresi bildirmektedir. Böyle olan tasavvufçulara Evliyâ denir) diyor.

Önce şunu bildirelim ki bu son yazısında, işin doğrusunu yazmaktadır. Keşke Evliyâdan yardım istemeye ve türbelerde duâ etmeye şirk demeseydi ve kubbeleri yıkmak lâzımdır demeseydi, ne iyi olurdu. Fakat doğru yazıları arasında zehr saçıyor. Müslümanlar arasında bölücülük yapıyor.

Velî, kerâmet ne demek? Bunun doğrusunu İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”in (Mektûbât) kitabının çeşitli mektuplarından alarak aşağıda bildireceğiz:

Kerâmet haktır. Kerâmet, şirkten kaçıp kurtulmak, mârifete kavuşmak, kendini yok bilmektir. Kerâmet ile istidrâcı birbiri ile karıştırmamalıdır. Kerâmet ve keşif sâhibi olmak istemek, Allahtan başkasını sevmek demektir. Kerâmet, kurb ve mârifet demektir. Kerâmetin çok olması, tasavvuf yolunda yükselirken pek ileri gitmek ve inerken, inişi az olmaktandır. Kerâmet, yakini kuvvetlendirmek içindir. Yakîn ihsan olunmuş Velînin kerâmete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerâmetin hiç kıymeti yoktur. Evliyânın keşfinde hata olabilir. Keşfin yeri kalptir. Sahih olan keşfler, hayal değildir. İlham ile kalpte hâsıl olur. Hayal karışmış olan keşflere güvenilmez. Evliyânın keşfi, İslamiyete uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Evliyânın keşfleri, ilhamları, başkaları için huccet, senet olamaz. Fakat müctehidin sözü, onun mezhebinde olanlar için huccettir. Keşif ve kerâmet sâhibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Keşfler, tecellîler, tasavvuf yolunun yolcularında hâsıl olur. O yolun sonunda olanlar, hayrette ve ibâdettedirler. Evliyânın önüne, boynu bükük gelmelidir ki fayda elde edilebilsin. Evliyânın elbisesini edep ve saygı ile giyince, çok fayda hâsıl olabilir. Allahü teâlâ, Evliyâsını büyük günah işlemekten korur. Evliyâdan birkaçı, uzak yerlerde görülmüştür. Bu görünüş, ruhlarının, kendi bedenlerinin şeklinde görünmesidir. Evliyâ, küçük günahtan korunmuş değildirler. Fakat, hemen gafletten uyandırılıp tövbe eder ve iyi işler yaparak, afv dilerler. Evliyâ, insanları hem İslamiyetin açık emirlerine, hem de ince, gizli bilgilerine çağırırlar. Evliyânın bir kısmı, sebepler alemine inmemiştir. Bunların Peygamberlik üstünlüklerinden haberleri yoktur. İnsanlara faydalı olmazlar. Feyiz veremezler. Evliyânın çoğunda, velâyetin üstünlükleri vardır. Kutuplar, evtâd ve ebdal böyledir. Bunların gençleri yetiştirebilmeleri, Ali “radıyallahü teâlâ anh”ın yardımı ile olur.

Velilerin yükseklikleri arasındaki farklar, Allahü teâlânın bunları sevmesinin derecesine göredir. Evliyâlık, zıllere, gölgelere kavuşmak demektir. Sevgileri ve zevkleri hep zılleredir. Evliyâlık, Peygamberliğin zıllidir, gölgesidir. Evliyâlığı abdest gibi, nübüvveti namaz gibi bilmelidir. Evliyâlık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyânın, kendinin Velî olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyâlık verilip de, Velî olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz. Velî olmak için, dünya ve ahiret sevgisini gönülden çıkarmak lâzımdır. Peygamberlik üstünlüklerinde, ahirete düşkün olmak iyidir. İnsanda, ruh aleminden gelmiş olan on latîfe, on kuvvet vardır. Evliyâlık ve Peygamberlik üstünlükleri, bu on latîfede olur. Evliyâlık, fenâ ve bekâ demektir. Yani, kalbi dünyaya düşkün olmaktan kurtarıp, Allahü teâlâya düşkün olmaktır. Evliyâlık, akıl ile ve düşünmekle anlaşılamaz. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakınlık demektir. Mahlukları düşünmeyi gönülden çıkaranlara ihsan edilir. Mahlukların düşüncesini gönülden çıkarmaya (Fenâ) denir. Evliyâlığın bütün üstünlükleri, İslamiyete uymakla hâsıl olur. Peygamberliğin üstünlükleri ise, İslamiyetin görünmeyen, herkesin bilemediği inceliklerine de uyanlara verilir. Peygamberliğin üstünlükleri demek, Peygamberlik demek değildir. Evliyâlık derecelerinin hepsini geçip, sonuna varanların keşfleri ve ilhâm olunan bilgilerin hepsi, Ehl-i sünnet âlimlerinin Nasslardan, yani Kitap ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilere tam uygun olur. Evliyâlıkta ilerlemenin yarısı yükselmek, yarısı da inmektir. Çok kimse, yalnız yükselmeyi evliyâlık sanmış, inişe de, Peygamberlik üstünlükleri demişlerdir. Halbuki bu iniş de, yükseliş gibi, evliyâlıktır. Evliyâlıkta cezbe ve sülûk vardır. Bu ikisi, evliyâlığın iki temel direğidir. Peygamberlik üstünlükleri için, bu ikisi lazım değildir. Evliyâlık derecelerinin sonu, kulluk makâmıdır. Kulluk makâmının üstünde, hiçbir makâm yoktur. Veliler Hakka doğrudurlar. Peygamberlikte, hem Hakka, hem de halka doğru olup birbirine engel olmaz. Evliyânın nefsleri mutmainne olmuş ise de, bedendeki maddelerin ihtiyaç ve istekleri vardır.

Evliyâlık, 5 derecedir. Her biri, 5 latîfeden birinin yükselmesidir. Her biri, Ulül’azm Peygamberlerden birinin yoludur. Birinci derecesi Âdem aleyhisselâmın yoludur. Evliyâlığı birinci derecede olan bir Peygamberin evliyâlığı, beşinci derecede olan bir Velînin evliyâlığından daha kıymetlidir. Evliyâlığın (Velâyet-i hassa) denilen en yüksek derecesine kavuşabilmek için, nefsin fânî olması lâzımdır. (Ölmeden önce ölünüz!) emri, bu faniliği göstermektedir. Evliyâlık, ya hassa [hususi] olur veya umumî olur. (Velâyet-i hassa), Muhammed aleyhisselâmın evliyâlığıdır. Onun ümmetinden, ona tam tâbi olan evliyâ da bu velâyete kavuşabilir. Bu velâyet, tam fenâ ve olgun bekadır. Burada nefs fânî olmuş, Allahü teâlâdan râzı olmuştur. Allahü teâlâ da, ondan razıdır. Evliyâlığın yüksekliği, beş latîfenin derecesine, sırasına göre değildir. En yüksek derecedeki (Ahfâ) latîfesinin evliyâlığına kavuşmak, öteki derecelerde bulunan Evliyâdan daha yüksek olmayı göstermez. Evliyâlığın üstünlüğü, asla yakınlık ve uzaklıkla ölçülür. Kalp denilen aşağı derecedeki latîfenin evliyâlığına kavuşmuş bir Velî, asla daha karib [yakîn] olunca, Ahfâ latîfesinde bulunan, fakat o kadar yakın olmayan Veliden daha üstün olur. Muhammed aleyhisselâmın evliyâlığına kavuşan Velî, geri dönmekten korunmuştur. Yani bulunduğu dereceyi kaybetmez. Öteki Veliler, korunmuş değildirler, tehlikededirler. Evliyâlık, yalnız kalbin ve ruhun fânî olması ile hâsıl olabilir. Fakat, bunların fânî olmaları için, öteki üç latîfenin de fânî olmaları lâzımdır. Evliyânın evliyâlığına (Velâyet-i sugra) denir. Peygamberlerin evliyâlığına (Velâyet-i Kübrâ) denir. Velâyet-i sugranın sonu, enfüsteki ve afaktaki ilerlemenin sonuna kadardır. Velâyet-i sugrada, vehmden ve hayalden kurtuluş yoktur. Velâyet-i Kübrâda vehmden ve hayalden kurtuluş vardır. Velâyet-i sugra, beş latîfenin, arşın dışındaki asllarını geçtikten sonra başlayıp, bu aslların da aslları olan, Allahü teâlânın sıfatlarının zıllerini, görünüşlerini geçince, biter. Velâyet-i sugra âfâkta ve enfüste, yani insanın dışındaki ve içindeki mahluklarda olur. Yani zıllerde, görünüşlerde olur. Bunda sona erenler, (Tecellî-i Berkî) ye, yani şimşek gibi çakıp geçen tecellîlere kavuşurlar. Velâyet-i Kübrâ, bu tecellîlerin [görünüşlerin] aslında olur. Allahü teâlâya yakın olan ilerlemedir. Peygamberlerin evliyâlığı böyledir. Burada, tecellîler, daimidir. Velâyet-i sugra, (cezbe) ile (sülûk) dür. Evliyâlık kemâlâtına kavuşmak, sülûk, yani çalışarak ilerlemek, kalbin zikretmesi ve murakaba ve râbıta ile olur. Peygamberlik kemâlâtında ilerlemek ise, Kurân-ı Kerîm okumakla ve namaz kılmakla olur. Bundan sonra ilerlemek için hiçbir sebebin tesiri yoktur. Ancak, Allahü teâlânın lutfü ve ihsanı ile olur. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, İslamiyetten dışarı çıkamaz. İslamiyete uymakta sarsıntı olursa, bütün velâyet dereceleri yıkılır. Bundan da yukarı yükselmek, muhabbet ile sevmek ile olur. Lütf ve ihsan başkadır. Aşk ve muhabbet başkadır. Peygamberlerin evliyâlığı bile Peygamberlik üstünlükleri yanında aşağıdadır. (Velâyet-i Muhammediye), bütün Peygamberlerin velâyetlerini kendisinde toplamıştır. Peygamberlerden birinin velâyetine kavuşmak, bu (Velâyet-i hassa) nın bir parçasına kavuşmaktır. Velînin inişi çok olunca, üstünlüğü de çok olur. Velînin bâtını, yani kalbi ve ruhu ve öteki latîfeleri zâhirinden, yani duygu organlarından ve aklından ayrılmıştır. Zâhirinin gâfil olması, batınına ulaşamaz. Hiçbir Velî, hiçbir Peygamberin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” derecesine ulaşamaz. Bir Velî, bir bakımdan, bir Peygamberin üstünde olabilir. Fakat, her bakımdan, bu Peygamber, bu Veliden daha üstündür. Velî, küçük günah işliyebilir. Fakat, hemen tövbe eder ve velilik derecesinden atılmaz. Tasavvuf yolunda aranılan şey, fenânın ve bekânın, tecellîlerin ve zuhûrların, şuhûd ve müşahedenin, söz ve mânânın, ilim ve cehlin, isim ve sıfatın, vehim ve aklın ötesindedir.

Mürşid yani Rehber, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan vasıtadır. Talebe rehberini ne kadar çok severse, Onun kalbinden feyiz alması da, o kadar çok olur. Mürşid vesiledir, Resûlullahın mübarek kalbinden çıkıp, mürşidlerinin kalpleri vasıtası ile kendi kalbine gelen feyizleri neşreden bir vasıtadır. Maksat, Allahü teâlâdır. Mürşid-i kâmil, emme basma tulumba gibidir. Kalp makâmına inmiş olup kendi mürşidinden aldığı feyizleri, mârifetleri, talebesine ulaştırır. Rehberini inciten veya inanmayan, hidayete kavuşamaz. [Bunun için vehhâbîler, Allahü teâlânın feyizlerinden, mârifetlerinden mahrumdurlar.] Rehberini incitenden kalbin kırılmazsa, köpek senden daha iyidir, buyurmuşlardır. Rehberine inanmakta, güvenmekte sarsıntı olursa, feyiz alamaz. Bu sarsıntının ilacı yoktur. Rehberden feyiz almak için teveccüh olmaksızın, yalnız onu sevmek yetişir. Rehber ile bulunanların, imanları kuvvetlenir. İslamiyete uymak isteği hâsıl olur. Rehberin sözleri, halleri, hareketleri, ibâdetleri hep İslamiyete uygundur. Ona uyan, onu dinliyen, Resûlullaha uymuş olur. Böyle olmayan kimse, rehber olamaz.

[Doğru yolda olmayıp, sözde rehber geçinenler, talebesini doğru yoldan saptırır. Zararlı olurlar.]

Tasavvuf, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” izinde bulunmaktır.İnsanların yaratılışlarına göre, ayrı yollar hâsıl olmuştur. Tasavvuf, ihlası arttırmak içindir. Tasavvuf yolunda Rehber lâzımdır. Rehber, on iki imâm ve Abdülkâdir-i Geylânî ve bunlar gibi olanlardır “rahime-hümullahü teâlâ”.

Allahü teâlâya kavuşturan yol ikidir: Nübüvvet yolu, Velâyet yolu. Nübüvvet yolunda rehber lazım değildir. Bu yol asla kavuşturur. Velâyet yolunda rehber lâzımdır. Nübüvvet yolunda, fenâ, bekâ, cezbe ve sülûk gibi şeyler yoktur. Velâyet yolunda ilerlemek için her şeyi [dünyayı ve ahireti] unutmak lâzımdır. Gönlün bunlara bağlı olmaması lâzımdır. Nübüvvet yolunda ahireti unutmak lazım değildir. Tasavvuf, imanı kuvvetlendirmek ve İslamiyete uymakta kolaylık duymak içindir. Tarîkat ve hakikat, İslamiyetin hizmetçileridir. Tarîkat, mahlukları yok bilmektir. Hakikat, Allahü teâlâyı var bilmektir. Birincisi, herkesten kaçıp, bir yere kapanmak demek değildir. Emr-i mâ’rûf, nehy-i münker, cihat ve sünnetlere uymaktır. (Mektûbât) dan tercüme burada tamam oldu.

Hiçbir İslam alimi “rahime-hümullahü teâlâ” benim kerâmetim var, dilediklerinize kavuştururum dememiştir. Kerâmetlerini örtmeye çalışmışlardır. İslam dinini, Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin bilgilerini yaymaya uğraşmışlardır. Feth-ul mecid kitabının müellifi, sapıkların, münâfıkların, zındıkların yanlış, bozuk sözlerini ve câhil müslümanların bilmeyerek yaptıkları yanlış hareketleri yazarak, İslam âlimlerine, tasavvuf büyüklerine saldırmakta, doğru yoldaki müslümanlara iftirâ etmektedir. Yalanlarına, âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri de alet etmek çabasındadır. Bu ise, sapıklığın en aşağı, en iğrenç ve en kötü bir örneğidir. Hiçbir İslam alimi, levhil-mahfuzu bilirim dememiştir. Allahü teâlâ, dilediği, sevdiği, seçtiği kuluna, gaybden bilgi verir. Kerâmetler ihsan eder. Fakat bunlar, bu kerâmetleri kimseye söylemez. Kendileri, istemeden hâsıl olur.

Münâfıkların, facirlerin, hak sözü de söyleyecekleri hadis-i şerifte bildirildi. Bu hadis-i şerif, mezhepsizlerin, zındıkların âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler söyleyerek, müslümanları aldatacaklarını haber vermektedir. Allahü teâlâ, sevdiklerinin dualarını kabul edeceğini söz veriyor. Müslümanlar da, Allahü teâlânın bu vaadine güvenerek, İslamiyete uyan, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” izinde giden, İslam âlimlerinin dualarının kabul olacağına inanıyorlar. Bu mübarek insanlara, kendilerine duâ ve şefaat etmeleri için yalvarıyorlar.

Fâtiha sûresinde, (Yalnız Allahtan yardım isteriz) dememiz emrolundu. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki Allahü teâlâdan başka hiçbir mahluk, hiçbir şey yaratamaz. Allahtan başkasından bir şey yapmasını isteyen, müşrik olur. Kitabın müellifi, insanları ölü ve diri olarak ikiye ayırıyor. Ölüden ve uzakta olandan bir şey isteyen müşrik olur. Yanında bulunan diriden maddi yardım istemek câizdir diyor. Böylece, Fâtiha suresine karşı gelmektedir. Kurân-ı Kerîmi değiştirmektedir. Çünkü, bu âyet-i kerime, yanında bulunan diriden de bir şey yapması istenilemeyeceğini, Allahtan başka kimsenin bir şey yaratamayacağını bildirmektedir. Bunun için, böyle söyleyenlerin müşrik olmaları lazım gelmektedir.

Halbuki her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Fakat Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Böyle olduğunu âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve günlük olaylar açıkça gösteriyor. Câhiller de, âlimler gibi, böyle olduğunu bilmektedir. Bunun için, dünya hayatına (Âlem-i esbab) denilmiştir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin yaratılmasına sebep olan işi yapmak lâzımdır. Bir şeyin sebebine yapışmak, Fâtiha suresine karşı gelmek olmaz. Hadis-i şeriflerde, (Her şeye kavuşmak için yol vardır. Cennetin yolu ilmdir) ve (Mağfirete kavuşmanın sebebi, müslümanı sevindirmektir) ve (Mağfirete kavuşturan sebeplerden biri, aç olan müslümanı doyurmaktır) ve (Biz müşrikten yardım istemeyiz) ve (İlm öğretmek, büyük günahların afvına sebeptir) ve (Her hastalığın ilacı vardır) ve (Hafızasını kuvvetlendirmek isteyen, bal yisin!) ve (Şarap içmek kötülüklere sebeptir) buyuruluyor. Hadis-i şerifler, Allahü teâlânın, her şeyi sebepler ile yarattığını göstermektedir. Allahü teâlâ, Kehf sûresinde, (Zülkarneyne her şeyin sebebini öğrettim) buyurdu.

Mukaddemede bildirdiğimiz gibi, canlı, cansız, yakîn, uzak, her şey, bir olaya, bir reaksiyona sebeptirler. Cansızların ve hayvanların bir kimseye faydalı sebep olmaları için, o kimsenin bunları akla uygun olarak kullanması lâzımdır. İnsanın bir şeye sebep olması için, önce sebep olmayı kabul etmesi, sonra bir iş yapması veya duâ etmesi lâzımdır. İnsanın bir şeye sebep olmayı kabul etmesi de, buna lüzum olduğunu kendiliğinden anlaması ile veya kendisinden talep edilmesi ile olur. Kitabın yazarı, cansızların ve hayvanların, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olacaklarına, Ehl-i sünnet olan müslümanlar gibi inanıyor. Bu sebeplere yapışmaya şirk demiyor. Bu sebeplerden beklenen şeyleri Allahü teâlânın yaratacağına inanıyor. Diri ve yanında bulunan insanın yardım talebini işittiği zaman, bunun duâ ile yardım edeceğine de inanıyor. Uzakta olanın ve ölülerin ise, hem işitmelerine, hem de duâ ile yardım edeceklerine inanmıyor.

Görülüyor ki vehhâbî yazar, Ehl-i sünnet gibi, sebeplerin yaratıcı olmadıklarına inanmaktadır. Böylece müşrik olmaktan kurtulmaktadır. Fakat uzakta bulunanın ve ölünün duyduklarına ve ölünün duâ edeceğine ve dualarının kabul olacağına inanmadığı için, Ehl-i sünnetten ayrılıyor. Ehl-i sünnete, bunlara inandıkları için müşrik diyor. Uzakta olanların ve ölülerin işittiklerini ve sâlihlerin dualarının kabul olacağını 24. maddede ispat ettik. Hadis-i şeriflerde, (Din kardeşine arkasından yapılan duâ red olmaz) ve (Mazlumun duâsı kabul olur) ve (Ümmetimin günah işlemeyen gençlerinin duâları kabul olur) ve (Babanın oğluna duâsı, Peygamberin ümmetine duâsı gibidir) ve (Duâ belayı def’ eder) buyuruldu. Yukarıdaki hadis-i şeriflerin hepsi, (Künuz-üd-dekaık) kitabından alındı.

(Tenbih-ül-gâfilin) kitabındaki hadis-i şeriflerde, (Bir müslüman duâ edince, elbet kabul olur) ve (Bir lokma haram yiyenin 40 gün duâsı kabul olmaz) buyuruldu. (Bostan) daki hadis-i şerifte, (Bismillahillezi lâ yedurru measmihi şey’ün fiil erdı ve lâ fissemai ve huves-semiul âlim duâsını sabah, üç kere okuyan kimse, akşama kadar, akşam okuyan da, sabaha kadar beladan kurtulur) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler, Sâlihlerin, Velilerin dualarının kabul olacağını göstermektedir. Kitabın müellifi, baştan başa her yerinde, buna saldırıyor. Allahü teâlânın sevdiklerine yalvarmaya şirk diyor. Allahü teâlânın sevdiklerine yalvarmak, bunların sebep olmalarını istemek, Allahü teâlânın düşmanı olan putlara yalvarmaya, putların yaratmalarını istemeye benzetilebilir mi? Hak ile batıl birbirlerine karıştırılır mı? Allahü teâlâ, vehhâbîlere ve bütün mezhepsizlere akıl versin, insaf versin, doğru yola getirsin! Müslümanları bu felaketten kurtarsın!

Bu felaketi ortaya çıkaran kimse, İslam dininde büyük bir yara açtı. Şimdi, câhiller, İslam memleketlerine zehr saçıyorlar. Müslümanların, bunlara aldanmamaları için, İslamiyeti, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarından doğru olarak öğrenmeleri lâzımdır. İslamiyeti doğru olarak öğrenenler, vehhâbîlerin yalanlarına, yaldızlı yazılarına aldanmazlar. Onların sapık, bölücü olduklarını, müslümanları bölmeye çalıştıklarını anlarlar. Vehhâbîliğin kurucusu, Muhammed bin Abdülvehhab, genç yaşında iken, Basrada, Hempher isminde bir ingiliz casusunun tuzağına düştü. İslamın doğru imanından, temiz ahlakından ayrıldı. İngilizlerin (İslamiyeti yok etmek) çalışmalarına alet oldu. Casusun yazdırdığı bozuk şeyleri, (Vehhâbîlik) ismi ile neşretti. Mehdi “rahime-hullahü teâlâ” (Deccal) ı öldürdükten sonra, Mekkeye, Medineye giderek, binlerle vehhâbî din adâminı kılınçtan geçireceği hadis-i şerifte açıkça bildirilmektedir. İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, bu hadis-i şerifi (Mektûbât) da uzun açıklamaktadır. Vehhâbîler, Ehl-i sünnete, doğru yoldaki müslümanlara saldıracakları yerde, kâfirlere ve sapık fırkalara saldırsalardı, İslamiyete hizmet etmiş olurlardı. Ne yazık ki İslamiyeti yıkanlara, İslamiyete hizmet etmek nasip olmuyor.

Büyük İslam alimi İmâm-ı Kastalaninin “rahime-hullahü teâlâ” (Mevahib-i ledünniye) kitabının tercümesi, 511. sayfasında diyor ki: Allahü teâlânın bu ümmete ikram ettiği kerâmetlerden birisi, bu ümmet arasında Kutuplar, Evtâd ve Nüceba ve Ebdal “rahime-hümullahü teâlâ” vardır. Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Ebdal) 40 kişidir. İmâm-ı Taberaninin “rahime-hullahü teâlâ” (Evsat) kitabında bildirdiği hadis-i şerifte buyuruyor ki (Yeryüzünde, her zaman 40 kişi bulunur. Her biri, İbrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar. Bunlardan biri ölünce, Allahü teâlâ, onun yerine başkasını getirir). İbni Âdi “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Ebdal, 40 kişidir). İmâm-ı Ahmed’in “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bu ümmette, her zaman 30 kimse bulunur. Her biri, İbrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir). Ebû Nuaymın “rahime-hullahü teâlâ” (Hilye) kitabında bildirdiği hadis-i şerifte, (Ümmetim içinde, her 100 senede iyiler bulunur. Bunlar 500 kişidir. 40’ı ebdaldir. Bunlar, her memlekette bulunurlar) buyuruldu. Bunları bildiren, daha nice hadis-i şerifler vardır. Yine (Hilye) kitabında, Ebû Nuaymın merfu olarak bildirdiği hadis-i şerifte, (Ümmetim arasında her zaman 40 kişi bulunur. Bunların kalpleri, İbrahim aleyhisselâmın kalbi gibidir. Allahü teâlâ, onların sebebi ile kullarından belaları giderir. Bunlara ebdal denir. Bunlar, bu dereceye namaz ile oruç ile ve zekat ile yetişmediler) buyuruldu. İbni Mesut “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki ya Resûlallah! Ne ile bu dereceye vardılar? (Cömertlikle ve müslümanlara nasihat etmekle yetiştiler) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Ümmetim içinde ebdal olanlar hiçbir şeye lanet etmezler) buyuruldu. Hatib-i Bağdâdî “rahime-hullahü teâlâ” (Tarih-i Bağdat) kitabında, (Nükaba) 300 kişidir. (Nüceba) 70 kişidir. (Büdela) 40 kişidir. (Ahyar) 7 kişidir. (Amed) 4’tür. (Gavs) birdir. İnsanlara bir şey lazım olsa, önce Nükaba duâ eder. Kabul olmazsa, Nüceba duâ eder. Yine kabul olmazsa, Ebdal, daha sonra Ahyar, sonra Amed duâ ederler. Kabul olmazsa Gavs duâ eder. Bunun duâsı elbet kabul olur, dedi.

Görülüyor ki vehhâbî yazar, hadis-i şeriflerde bildirilen tasavvuf bilgilerini inkâr ediyor. Sonra, biz âyetlere, hadislere uyuyoruz diyerek, müslümanları aldatıyor.

Kerâmetleri inkâr etmek, İslamiyetten haberi olmamayı ve çok câhil olmayı açıkça göstermektedir. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hiç kerâmet göstermedi demek de, alçakça ve çok çirkin bir yalandır.

Ehi-zade Abdülhalim 1013 [m. 1604] de vefât etmiştir. (Riyadüssadat fi-ispat-il-keramat) kitabında, Evliyânın vefâttan sonra da kerâmetleri olduğunu ispat etmektedir.

Tavsiye Yazı: Ashab-ı kiramda hiç keramet görülmedi mi?

19 – Kitabın 300. sayfasında, (Kerâmet, Allahü teâlânın mütteki olan müminlere ihsan ettiği bir şeydir. Duâ veya ibâdet edince ihsan eder. Velînin dileği ve gücü ile olmaz. Ben Veliyim, gaybleri bilirim diye ortaya çıkanlar, Velî değildir, şeytandırlar) diyor.
Kitabın müellifi, burada doğruyu inkâr edememektedir. Fakat, Evliyânın kerâmet sattığını söylemesi yalandır. Evliyâyı ve tasavvufu inkâr etmek için, yalan söylemekten çekinmemektedir. Evliyâlığı ve kerâmeti bilmediği için, zındıkların, dinsizlerin bozuk, iğrenç sözlerini tasavvuf büyüklerine bulaştırıyor. Bakınız, tasavvuf büyükleri, evliyâlığı ve kerâmeti, nasıl açıklamışlardır. Büyük İslam alimi, Evliyânın önderi, Muhammed Mâ’sûm “rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât) kitabının 1. cildi, 50. mektubunda buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı tanımak, keşif ve kerâmet sâhibi olmaktan daha kıymetlidir. Çünkü, Allahü teâlâya ârif olmak, Onun zatındaki ve sıfatlarındaki gizli bilgileri anlamak demektir. Harika ve kerâmet ise, mahlukların gizli bilgilerini anlamaktır. Allahü teâlâyı tanıyıp mârifet hâsıl etmek ile harika, kerâmet arasındaki fark, Hâlik ile mahluk arasındaki fark gibidir. Mârifet, Allahü teâlâyı tanımaktır. Harika ve kerâmet ise, mahlukları tanımaktır. Doğru olan mârifetler, imanı arttırır, olgunlaştırır. Harika ve kerâmet, böyle değildir. İnsanın yükselmesi, kerâmete bağlı değildir. Şu kadar var ki Allahü teâlânın çok sevdiği kullarından birçoğunda kerâmet hâsıl olmuştur. Evliyânın birbirlerinden üstünlükleri, Allahü teâlâya olan mânevî kurbları, mârifetleri ile ölçülür. Kerâmetleri ile ölçülmez. Harikalar, kerâmetler, mârifetten daha kıymetli olsalardı, Cukıye ve Berehmen denilen Hind kâfirlerinin, Evliyâdan daha üstün olmaları lazım gelirdi. Çünkü onlar, riyâzet çekerek nefsin isteklerini yapmıyorlar. Böylece, kendilerinden harika hâsıl oluyor. Evliyâda ise, kurb, mârifet hâsıl olmuştur. Harika hâsıl olmasını istemezler. Allahü teâlâyı tanımak varken, mahlukları tanımak istemezler. Harika ve kerâmet, açlıkla ve riyâzet ile her alçak kimsede hâsıl olabilir. Bunun Allahü teâlâya karib olmakla, tanımakla bir ilgisi yoktur. Keşif ve kerâmet istemek, mahluklarla uğraşmak demektir. Şiir:

Uğursuz, lain şeytandan,
harikalar görünür her ân.
Girer kapıdan, hem bacadan,
beden, kalp, olur ona vatan.
Tasavvuf sözlerini anma!
Nurdan, kerâmetten dem vurma!
Kerâmet, Hakka kul olmaktır,
gerisi, riya, ahmaklıktır!

İnsanın kemâli, yüksekliği, fenâya kavuşmak, her şeyi gönülden çıkarmaktır. İbadetleri yapmak, tasavvuf yolunda yürümek ve nefse riyâzet çektirmek, insanın kendi hiçliğini anlaması ve varlığın ve varlık sıfatlarının yalnız Allahü teâlâya mahsus olduğunu anlaması içindir. Bir kimse, kerâmet göstererek, herkesi yanına toplamak, böylece başkalarından daha üstün tanınmak isterse, kibr yapmış, kendini beğenmiş olur. İbâdetlerin, seyr ve sülûkün ve riyâzet çekmenin faydalarından mahrum olur. Allahü teâlânın mârifetine kavuşamaz. Tasavvuf büyüklerinden Şihâbüddîn-i Sühreverdî “rahime-hullahü teâlâ” (Avârif-ül-meârif) kitabında buyuruyor ki kerâmetler, kalbin Allahü teâlâyı zikretmesi yanında hiç kalır. [Şihâbüddîn Sühreverdî, Abdülkâdir Geylânînin “rahime-hullahü teâlâ” talebesidir. 632 [m. 1234] de Bağdatta vefât etti.] Şeyh-ul-İslam Abdullah-i Hirevi “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki mârifet sâhibi olanların firaseti, yani kerâmeti, Allahü teâlânın mârifetine kavuşmaya elverişli olup olmayan kalpleri birbirlerinden ayırabilmektir. Açlık ve riyâzet çekenlerin firaseti ise, mahlukların gizli şeylerini haber vermektir. Bunlar, Allahü teâlânın mârifetine kavuşamazlar. Mârifet sâhibi olan Evliyâ “rahime-hümullahü teâlâ” hep Allahü teâlâdan sözederler. İnsanlar, mahlukların gizli şeylerini haber verenleri Velî sanırlar.

[Nitekim, kitabın müellifi de,Evliyâ deyince, böyle kimseleri düşünmekte, bu aşağı kimseleri örnek vererek, İslam âlimlerini, tasavvuf büyüklerini kötülemektedir.]

Evliyâ-yı kirâmın “rahime-hümullahü teâlâ” Allahü teâlânın mârifetlerinden söylediklerine inanmazlar. Bunlar Velî olsalardı, mahlukların gizli şeylerini bilirlerdi. Mahlukların gizli şeylerini bilemeyen, Allah’ı hiç bilemez derler. Bu bozuk düşünce ile Evliyâya “rahime-hümullahü teâlâ” inanmazlar. Allahü teâlâ, Evliyâsını çok sevdiği için, bunları mahluklarla uğraşmaya bırakmaz. Mahlukları bunların hatırlarına bile getirmez. Allah adamları, mahluklara düşkün olanları beğenmedikleri gibi, mahluklara düşkün olanlar da, Allah adamlarını tanıyamaz ve beğenmezler. Allah adamları, mahlukların gizli şeylerini düşünürlerse, başkalarından daha iyi anlar.
Riyâzet çekenlerin ve mücâhede yapanların firasetleri kıymetsiz olduğu için, müslümanlarda, yahudilerde, hıristiyanlarda ve her çeşit insanda hâsıl olabilir. Yalnız Allah adamları için değildir. Şeyh-ul İslam Hirevinin sözü burada tamam oldu. [Abdullah-i Ensârî, 481 [m. 1088] de Hiratta vefât etti.]

Allahü teâlâ, faydalı olacağı zaman, Evliyâsının harika göstermesini diler. Mârifetleri işiten kötü kimselerin, bunları söyleyerek, kendilerini Evliyâ imiş gibi göstermeleri, bu mârifetleri lekeliyemez. Cevher çöplüğe düşerse, kıymetten düşmez.
Tasavvuf yolunda Rehber lâzımdır. Feyiz Rehber vasıtası ile gelir. Rehber doğru değilse, yol bulunamaz. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbeti bereketi ile tasavvufun yüksek derecelerine vardılar. 50. mektuptan tercüme tamam oldu.

51. mektupta buyuruyor ki (Zariyat) sûresi 56. âyetinde meâlen, (Cinni ve insanları bana ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruldu. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, bu âyet-i kerimeden (Beni tanımaları için yarattım) anlamışlardır. İyi düşünülürse, iki anlayış da birdir. Çünkü, ibâdetlerin en iyisi, zikir yapmaktır. Zikrin en yüksek derecesi, zikir olunanı düşünmekten, kendini unutmaktır. Bu ise, mârifet demektir. Görülüyor ki ibâdetin en yüksek derecesinde mârifet hâsıl olmaktadır. Âyet-i kerimede, nefs ve şeytan karışmadan, ihlas ile ibâdet yapılması emrolunmaktadır. Bu da, fenâya kavuşmadan ve mârifetsiz yapılamaz. Görülüyor ki mârifetsiz ibâdet halis olamaz.
İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani, Ahmed Fârukî Serhendî “rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât) ın 2. cildinin 92. mektubunda buyuruyor ki: Velînin [yani, Allahü teâlânın râzı olduğu, sevdiği kimsenin] kerâmet göstermesi şart değildir. Âlimlerin harika ve kerâmet göstermeleri lazım olmadığı gibi, Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” da, kerâmet ve harika göstermeleri lazım değildir. Çünkü, evliyâlık, (Kurb-i ilâhî) demektir. [Yani, Allahü teâlâya yaklaşmak, Ona ârif olmak, Onu tanımak demektir. 266. mektupta diyor ki (Zariyat) sûresinde, (Cinni ve insanları, bana ibâdet etmeleri için yarattım) mealindeki âyet-i kerime, bana ârif olmaları için yarattım demektir. Görülüyor ki insanın ve cinnin yaratılmaları, Allahü teâlânın kemâlâtına mârifet hâsıl etmeleri içindir. Onu tanımakla kemâl bulmaları içindir.]

Bir insana kurb-ı ilâhî ihsan olunur. Fakat hiç kerâmet verilmez. Mesela, kaybolan şeyleri bilmez. Bir başkasına, hem kurb, hem de kerâmet verilir. Bir üçüncüye ise, kurb verilmeyip, yalnız harika şeyler, gayblardan haber vermek bildirilir. Bu üçüncü kimse, Velî değildir. İstidrâc sâhibidir. Nefsinin cilalanması, gaybleri bilmesine sebep olmuş, dalâlete düşmüş, hak yoldan ayrılmıştır. Birinci ve ikinci kimseler, kurb nimetine kavuşmakla şereflenerek, Evliyâ olmuşlardır. Evliyânın birbirlerinden yükseklikleri, kurblarının derecesi ile ölçülür.

Muhammed Mâ’sûm-ı Fârukî “rahime-hullahü teâlâ” 1079 [m. 1668] senesinde, Hindistan’ın Serhend şehrinde vefât etti. (Mektûbât) ının 2. cildinin 140. mektubunda buyuruyor ki: (Hadis-i kudside, (Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harp etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanları, ona farz ettiğim şeylerdir. Kulum nâfile ibâdetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki onu çok severim. Onu sevince, onun duyan kulağı, gören gözü ve tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Her istediğini veririm. Benden yardım isteyince, imdadına yetişirim) buyuruldu. [Bu hadis-i kudsi (Hadika) nın 182. sayfasında de yazılıdır ve (Buhârîyi şerif) de mevcûd olduğunu bildirmekte ve (Burada zikir olunan nâfileler, farzlarla beraber yapılan nâfilelerdir. Bu kulumun gözüne, kulağına, eline, ayağına öyle kuvvet veririm ki başkalarının yapamadıklarını ihsan ederim demektir) buyurmaktadır. Bu ihsana kavuşabilmek için, Ehl-i sünnet îtikadında olmak ve ibâdetleri şartlarına uygun olarak ve ihlas ile yapmak lâzımdır. Bu doğru îtikat ve ibâdetlerin şartları ve ihlas da, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin sohbetlerinden ve kitaplarından elde edilir. Hülâsa, insanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturan (Vesile), Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu âlimlere (Mürşid) ve (Velî) denir. Bu vesileyi, yani mürşidi arayıp bulmamızı Allahü teâlâ Mâide sûresinde emretmektedir.] Farzların kurb hâsıl etmeleri için ve terakkî ettirmeleri için, amâl-i mukarribinden olmaları lâzımdır. Bunun için de mürşidlerin bildirdikleri nâfile ibâdetleri yapmak şarttır. Namaz için, önce abdest almak lazım olduğu gibi, farzların da kurb hâsıl etmeleri için, önce tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır. Kalp ve ruh, tasavvuf [mütehassıslarının, yani Rehberin bildirdiği vazifeyi yapmak] ile temizlenmedikçe, farzların kurbuna kavuşulamayıp, Velî olmak şerefi hâsıl olamaz.)

Hadis-i şerifte, (Unutulmuş bir sünnetimi ihya edene 100 şehit sevâbı vardır) buyuruldu. Unutulmuş sünneti ihya etmek, ya onu yapmakla olur. Yahut, hem yapmak, hem de başkalarına öğreterek, onların da yapmalarına sebep olmakla olur. İslamiyeti ihya etmenin bu ikinci şekli, alâ şeklidir. Umumî olan birinci şekilden daha kıymetlidir. [Sünneti alâ şekilde ihya edenlere, yani Ehl-i sünnet îtikadını, farzları, haramları, sünnetleri, mekruhları, kısacası (İlmihal) kitaplarını yazanlara, yayanlara ve bunlara para yardımı yapanlara ve kendileri de bunlara tâbi olanlara müjdeler olsun!]

Allahü teâlânın rızasına kavuşmak ve kurb derecelerinde ilerlemek, ancak sünnete [yani Resûlullahın yoluna] yapışmakla olur. Âli-i İmrân sûresinin 31. ayeti olan, (Onlara de ki Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Allah da sizi sever) mealindeki emir, bu sözümün vesikasıdır. [Hadis-i şerifteki sünnet kelimesinin İslamiyet, yani bütün ahkâm-ı İslâmiyye demek olduğunu bu âyet-i kerime açıkça göstermektedir.]

Bidatten çok sakınmalıdır. Bidat sâhibi ile arkadaşlık etmemeli, onunla görüşmemelidir. [Yani îtikadı bozuk olan müslümanlarla, mezhepsizlerle ve bidat işliyenlerle konuşmamalıdır. Mesela, sakalı bir tutamdan kısa yapanın, sakal bırakmak sünnetini yerine getirdiğini söylemesi, bidattir. Çünkü, (sakalı çok uzatmak) emrolundu. Bu emrin, bir tutamdan kısa yapmayınız demek olduğu (Berika) da ve başka kitaplarda yazılıdır. Bir tutam demek, sakalı alt dudak kenarından avuçlayıp, avuçtan taşan fazlasını kesmektir. (Bidat) , emrolunmayan şeyi veya emri değiştirerek, ibâdet olarak yapmak demektir. Emri yapmamak, bidat olmaz. Fısk, günah olur. Fasık, ibâdet yaptığına değil, suçlu olduğuna inanmaktadır. Özürsüz sakal kazımak, bidat değildir, fısktır, suçtur. Özür ile kazımak, fısk da değildir. Bidat işlemek, en kötü fısktır. Adam öldürmekten de daha büyük günahtır. Hoparlör ile ibâdet yapmak, çalgı ile ney ile Kuran, salavât, ezan ve ilâhî okumak ve böyle zikir yapmak da bidattir. Bazı bidatler, küfre sebep olurlar. Bidat işliyen ve başkalarının işlemesine sebep olan kimseyi din adamı sanmamalı, ona bir şey sormamalı, onun din kitaplarını okumamalıdır.]

Hadis-i şerifte, (Bidat sahipleri, Cehennemdekilerin köpekleridir) buyuruldu.

Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî “rahime-hullahü teâlâ” 2. cildin 113. mektubunda buyuruyor ki: Kalp ile yapılacak vazifeler 5 çeşittir: Birincisi, Allahü teâlânın ismini zikretmektir. İnsanın yüreğinde kalp [gönül] denilen bir latîfe vardır. [Latîfe, maddesi olmayan, cisim olmayan şey demektir. Ruh da bir latîfedir.] Sessiz olarak, hayal ile kalpte Allah, Allah denir. İkinci vazife, yine hayal yolu ile Kelime-i tevhidi zikretmektir. Her iki zikrde de hiç ses çıkarılmaz. Üçüncü vazife, (Vukuf-i kalbi) dir. Bu da, hep kalbini düşünüp, Allahtan başka, hiçbir şey hatırlamamak için dikkatli olmaktır. Kalp denilen latîfe hiç boş kalamaz. Mahlukların düşüncelerinden temizlenen kalp, kendiliğinden Allahü teâlâya teveccüh eder. [Boşaltılan bir şişeye havanın kendiliğinden dolması gibidir.] (Kalbini düşmandan boşalt! Dostu kalbe çağırmaya lüzum kalmaz) demişlerdir. Dördüncü vazife, (Murakaba) dır. Buna (Cemiyet) ve (Agahi) de denir. Allahü teâlânın, her ân, her şeyi gördüğünü, bildiğini hep düşünmektir. 5. vazife (Râbıta) dır. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tam uyan bir Zâtın karşısında olduğunu, onun yüzüne baktığını düşünmektir. Böyle düşünmek, ona karşı hep edebli olmayı sağlar. Edep ve sevgi, kalpleri birleştirir. O Zâtın kalbinden, kendi kalbine feyiz, bereket akmasına sebep olur. Bu 5 vazifeden en kolayı, en faydalısı rabıtadır. Resûlullaha tam tâbi olmayan kimse, kendisine râbıta yaptırırsa, ikisine de zarar verir.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1. cildin 286. mektubunda buyuruyor ki: Tasavvuf yolunda ilerlemek için, kâmil ve mükemmil, yolu bilen bir Rehberin teveccühü, rehberlik etmesi lâzımdır. Böyle hakiki bir Rehber bulmak, çok büyük nimettir. Ona istidadına uygun olan bir vazife verir. İstidadına göre, hiç vazife vermeyip, yalnız sohbetinde bulunmasını kâfi görmesi de câizdir. Onun haline uygun gördüğünü emreder. Rehberin sohbeti ve teveccühü, diğer vazifelerden daha faydalıdır.

5. vazife ve Rehberin sohbeti, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” uymayı kolaylaştırmak içindir. İslamiyete uyulmadıkça, bu vazifeler ve sohbet fayda vermez.

Yukarıda bildirilen çeşitli mektuplardan anlaşılıyor ki insanların birinci vazifesi, Allahü teâlânın kurbuna, yani mârifetine, rızasına, sevgisine kavuşmaktır. Bunun da tek yolu, Resûlullaha uymak ve bidatlerden sakınmaktır. Resûlullaha kolay ve doğru uyabilmek için ihlas lâzımdır. İhlas ile yapılmayan ibâdetler faydalı olmaz. Kabul edilmez. Kurb nimetine kavuşturmaz. İhlas elde etmek de, tasavvuf yolunda çalışmakla nasip olur. Görülüyor ki tasavvufun bildirdiği vazifeleri yapmak, ibâdetlerin ihlas ile yapılması ve kabul olması içindir. Makbul olan ibâdetler de, insanı Allahü teâlânın kurbuna, mârifetine, rızasına kavuşturur. Ashâb-ı kirâmın hepsi, sohbet ve râbıta vazifelerini yaparak, ihlasın en üstün derecesine kavuştular. Onların bir avuç arpa sadaka vermelerinin kıymeti, başkalarının dağ kadar altın vermelerinden katkat ziyâde oldu. Görülüyor ki tasavvuf yolu, bidat değildir. İslam dininin temellerinden biridir. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”, tasavvuf yolunda bulunan vazifeleri yapmışlar, bu sayede, bu ümmetin en üstünleri olmuşlardır.

20 – Enfal Suresi 64. ayet-i kerimesi nasıl tefsir edilmiş?

 

21 – Niçin bir müctehide uymak lazım? Bir müctehide uymanın delili ne?

 

22 – 414. sayfada, (Allahtan başkasına duâ etmek, başkasından sıkıntısını gidermesini istemek, ihtiyaçlarını başkasından beklemek, mezarları büyük bilmek, onları putlaştırmak, üzerine türbe yapmak, türbelerde namaz kılmak, türbedekilere ibâdet etmek, kalp ile söz ile ibâdet ile ölülerden bir şey beklemek büyük şirktir. Cehennemde sonsuz kalmaya sebeptirler. Allah adı ile yalan yemin etmekten korkmuyorlar. Ahmed Bedevi adı ile yalan yemin etmekten çekiniyorlar. Bu ise, onu Allahtan daha üstün, daha kuvvetli bilmektir) diyor.

Kitabın müellifi, doğru ile yanlışı karıştırmaktadır. Kuru yanında yaşı da yakmak istemektedir. Allahü teâlâyı bırakıp da, başka bir ölüden veya diriden bir şey beklemek, başkası adı ile yalan veya doğru yemin etmek, elbet şirk olur. İmanı giderir. Fakat, birkaç kişi böyle yapıyor diyerek, kabir ziyaret etmeye, türbede, Kâbeye karşı, Allah rızası için namaz kılıp, sevâbını meyyite hediye etmeye, Allahü teâlânın sevdiği kulunu, Allah’ın yaratması için vesile etmeye şirk demek, bunun için türbeleri, mezarları yıkmak, İslamiyete ve müslümanlara iftirâ olur. Müslümanlara kâfir diyen kimse, bunu düşmanlık ile inat ederek söylüyorsa, kendisi kâfir olur. Şüpheli olan Nassları yanlış te’vil ederek söylüyorsa, kâfir olmaz ise de, bidat sâhibi olur. Kitabın bu yazısı, camilere hırsızlık yapmak için veya mezhepsizlik propagandası için gidenler, vaizlere, hatib efendilere, iftirâ ederek ihbar yapmak için, göze girmek için, iyi tanınmak için gidenler var, o hâlde, camileri yıkmalıdır demeye benziyor. Böyle söyleyen, bilmez mi ki camiler, o kötü işler için yapılmamıştır. Namaz kılmak, vaaz etmek, Kurân-ı Kerîm dinlemek için yapılmıştır. Böyle, birkaç kötülük için, camileri yıkmak değil, kötülük yapanları camilere, iyi insanlar arasına sokmamak lâzımdır. Kötü, bozuk kimseleri ileri sürerek, Ehl-i sünnet olan temiz müslümanlara müşrik demek, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Velilerin, Âlimlerin “rahime-hümullahü teâlâ” türbelerine saygısızlık yapmak, İslam düşmanlığıdır.

Büyük âlim Abdülgani Nablüsinin “rahime-hullahü teâlâ” (Hadika) kitabının 153. sayfasından başlayarak, sayfalarca yazdıklarının özeti şöyledir: (Edille-i şer’iyye) yani din bilgilerinin kaynağı dörttür: Kitap, sünnet, kıyas ve icmâ. Kıyas ile icmâ, Kitaptan ve sünnetten çıkmıştır. Şu hâlde, din bilgisinin ana kaynağı Kitap ve sünnettir. Bu ikisinden alınmayan her bilgi, her iş, (Bidat) dir. Bidat olan inanışlar, bilgiler ve işler, sapıklıktır. İnsanı felakete götürür. Mesela, tasavvufçu, tarîkatçı olduğunu söyleyen kimseler, bir münkeri, yani icmâ ile bildirilenlere uymayan bir şeyi yapınca, (biz bâtın bilgilerini biliyoruz. Bu iş bize helaldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise, Muhammed aleyhisselâmdan sorup anlayoruz. Onun sözüne güvenmezsek, Allahtan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti bizi mârifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstattan bir şey öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Allah bilgilerine kavuşmak için kitap okumamak, mektebe gitmemek lâzımdır. Bizim yolumuz bozuk olsaydı, nurlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyada bize bildirilir, doğruları öğretilir. İlm adamlarının kötü gördükleri şeyler, bize rüyada kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz) diyorlar. Bu gibi saçma sözler, zındıklıktır, sapıklıktır. İslamiyet ile alay etmektir. Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere hakaret etmek, güvenmemektir. Bunlarda yanlış ve zamana uymayan şey bulunduğunu söylemektir. Böyle bozuk sözlere inanmamalıdır.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” buyuruyor ki (İlham) vasıtası ile ahkâm anlaşılamaz. Yani, Allahü teâlânın, Velilerin “rahime-hümullahü teâlâ” kalplerine verdiği bilgiler, helal ve haramlar için delil, senet olamazlar. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek kalbine ilhâm, her müslüman için senettir. Herkesin bunlara uyması lâzımdır. Evliyânın ilhamı İslamiyete uygun ise, yalnız kendisine senettir. Başkalarına senet olamaz. İlham, Kitabın ve Sünnetin mânâlarını anlamaya yardım eder. İlham, sâlih müminlerde olur. Bidat sahiplerinin ve fasıkların kalplerine şeytanın vesveseleri gelir. Kalbe gelen bilgilere (İlm-i ledünni) denir. Bu ilim ruhani veya şeytani olur. Birincisine (İlham), ikincisine (Vesvese) denir. İlham Kitaba ve Sünnete uygun olur. Vesvese, bunlara uygun olmaz. Rüya da, rahmani veya şeytani olur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, altı ay, rüya ile amel etti. Tasavvuf büyüklerinden yüksek Velî Cüneyd-i Bağdâdî “rahime-hümullahü teâlâ” (İnsanları, Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, mezhepler, tarîkatler, rüyalar çıkmaz sokaktır. İnsanı saadete kavuşturmazlar. Kurân-ı Kerîmin ahkâminı öğrenmeyen ve hadis-i şeriflere uymayan kimse, câhil ve gafildir. Buna uymamalıdır. Bizim ilmimiz, mezhebimiz, Kitap ile Sünnettir) buyurdu. Muhyiddin-i Arabî “rahime-hüllahü teâlâ” buyuruyor ki (Bir Velî, İslamiyete uydukça ilerler. İlhamları artar. Fakat, Velilere gelen ilhamlar, Kitap ve Sünnetin üstüne çıkamaz.) Sırrı-i Sekati (Tasavvufun üç mânâsı vardır. Birincisinde sufinin kalbinde Allahü teâlâya olan mârifeti, veraının nurunu söndürmez. Kalbinde olan mârifet nuru ile maddenin ve enerjilerinin hakikatlerini, özlerini anlar ve Allahü teâlânın isimlerinin, sıfatlarının tecellîlerine kavuşur. Bedeninde olan vera nuru ile İslamiyetin ince bilgilerini anlar. Her işi, İslam ahkâmina uygun olur. İkinci mânâsına göre, sufinin kalbinde, Kitaba ve Sünnete uymayan ilim bulunmaz. Uygun olup olmadığını, zâhir ve bâtın bilgilerinde derin âlim olup tasavvuf büyüklerinin kullandıkları kelimeleri anlayanlar ayırabilir. Tasavvufun 3. mânâsına göre, sufinin kerâmetleri, İslam bilgilerinin hiçbirine aykırı olmaz. İslam ahkâmina uymayan şeyler, (Kerâmet) olmaz. Bunlara (İstidrâc) denir) buyurdu.
Evliyânın sözlerinin, işlerinin İslam ahkâmina uygun olup olmadığını her ilim sâhibi anlayamaz. Tasavvuf bilgilerini iyi bilmek ve tasavvuf büyüklerinin sözlerinin mânâsını iyi anlamak lâzımdır. Mesela, Bâyezîd-i Bistâmî “rahime-hullahü teâlâ” (Sübhâni mâ Âzama şani) buyurdu. Yalnız zâhiri bilgileri olanlar bu sözü, (Mahluklardaki kusurlar bende yoktur. Benim şanım çok büyüktür) demek sanır. Muhyiddin-i Arabî “rahime-hullahü teâlâ”, bu söz için, Allahü teâlânın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi olarak bildirmektedir dedi. Tenzîhin tenzîhidir buyurdu. Şöyle ki Allahü teâlâyı Ona lâyık olarak tenzîh ve tesbîh edemediğini gördü. Allahü teâlâ tam münezzeh olarak tecellî ettiği gibi, Onun istidadı ve gücü kadar yaptığı tenzîhe ve tesbîhe uygun tecellîler de olmaktadır. Bu tecellîleri tesbîh etmesini, kendi istidadını tesbîh etmek görüp, kendimi tesbîh ediyorum dedi. Böylece, Sübhâni dedikten sonra, başkalarının tesbîhlerinin, daha aşağı olduğunu, onların tenzîhlerine göre olan tecellîlerde görerek, kendi tesbîhinin daha uygun olduğunu görünce, (Benim istidadım daha büyüktür) dedi. Görülüyor ki bu sözü ile İslamiyete uygun olan bir şeyi anlatmak istemiştir. Sekr halinde olduğundan, başka kelime bulamamış, ince bilgilerini, herkesin anlayamayacağı kelimelerle bildirmiştir. Yine bu büyük Velî, Bistam şehrinde talebesini alarak, velî olduğu söylenilen bir kimseyi görmeye gittiler. Zühtü, takvâsı dillerde dolaşan o kimsenin yanına gidince, kıble tarafına tükürdüğünü gördü. Selam vermeyip, yanından uzaklaştı. (Bu adam Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” karşı lazım olan edeblerden birini gözetmedi. Velî olmak için lazım olan edepleri de gözetemez) dedi. Kıbleye karşı edebsizlik, kötü bir şeydir. Ehl-i sünnet âlimleri, yatarken ve otururken kıbleye karşı ayak uzatmaya mekruh dedi. Allahü teâlâ, Kâbeyi tavaf etmeyi ve tavafta temiz olmayı emretti. Muhyiddin-i Arabî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki dualarının kabul olduğunu söyleyen bir kimse, İslamın edeblerinden bir edebi gözetmezse, çok kerâmetleri görülse de, ona inanılmaz. Yine Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki (Bir kimse, Velî olduğunu söylerse, hatta havada oturursa, ibâdetleri yapmasına ve haramlardan sakınmasına ve İslamiyete uymasına bakmadan sözüne inanmayınız). [Şimdi, din kitabı yazanları da, böyle kontrol etmeli, İslamiyete uymayanların din kitaplarını okumamalıdır!] [Bâyezîd-i Bistâmî, Hazer denizi cenubunda Bistamda, Muhyiddin-i Arabî 638 [m. 1240] da Şamda vefât etmişlerdir.]

Abdürraüf-i Münavi “rahime-hullahü teâlâ”, (Camiussagir) şerhinde diyor ki avâmin yani müctehid olmayanların, Sahabe-i kirâmı taklit etmelerinin câiz olmadığını, âlimler söz birliği ile bildirmişlerdir. Bu söz birliğini, İmâm-ı Ebû Bekr-i Razi “rahime-hullahü teâlâ” haber vermektedir. Müctehid olanın, dört mezhepten başka olan ictihadlara uymaları câizdir. Fakat, uyarak yaptığı işte, onun bütün şartlarını gözetmesi lâzımdır. Ebû Süleyman-ı Darani “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Çok vakit, kalbime düşünceler geliyor. Kitaba ve Sünnete uygun bulursam kabul ediyorum.) Zünnun-i Mısrî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlakta ve bütün işlerde, Onun sevgili Peygamberine “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” uymaktır.) [Abdürraüf Münavi, 1031 [m. 1621] de Mısırda, Ebû Süleyman, 205 [m. 820] de Şamda, Zünnun-i Mısrî, 245 [m. 860] de vefât etmişlerdir.]

 

Tavsiye yazı: Keramet hak mıdır?

Tavsiye yazı: Evliyanın en üstünleri kimlerdir?

Müellif, (Allahü teâlâyı sevmenin on sebebi vardır. 9.su, Allah’ı sevenlerle beraber bulunmak, onların sözlerinden dökülen tatlı meyveleri toplamak, onların yanında, ancak lazım olunca konuşmaktır. Bu on sebebe yapışmakla, muhabbet dereceleri aşılır. Sevgiliye kavuşulur) diyor.

Biz de, böyle inanıyoruz. Tasavvuf büyüklerini bunun için seviyoruz. Allahü teâlânın sevdiği Velilerin yanına onun için üşüşüyoruz. Onları bunun için övüyoruz. Böyle yapanlara, niçin müşrik diyor anlayamıyoruz.

23 – Kaside-i bürde okumak caiz mi?

24 – Vehhâbîlerin Fethu’l-mecid kitabının kitabının 416. sayfasında, “İbrahim Nehai, Allahü teâlâya, sonra sana sığınırım demek câiz olur dedi ise de, bu söz diri ve hazır olup bir şey yapmaya gücü yeten ve sebep olan kimse için söylenir. Ölüler his etmez, duymaz, fayda ve zarar yapmaya güçleri yoktur. Ölülere ve gaib olan dirilere karşı böyle söylenmez. Ölülere herhangi bir sûretle bağlanmak câiz değildir. Böyle olduğunu, Kuran açıkça bildiriyor. Ölülerden bir şey istemek, yahut onlara bir şey söyleyerek değer vermek, kalbi ile veya bir iş yapmakla bağlanmak, onları ilah, mâbud, tanrı yapmak olur” diyor.

Bu saçma yazıları ile Kurân-ı Kerîme de iftirâ etmektedir. İslam âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bu sapık yazılara, âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle cevap vermişler. Bunların aldandıklarını ve gençleri aldatarak felakete sürüklemekte olduklarını ispat etmişlerdir. Bu kıymetli kitaplardan Seyyid Davud bin Süleyman’ın “rahime-hullahü teâlâ” Minhatü’l-vehbiye fi Redd-il-vehhâbîye kitabı, ofset yolu ile [m. 1969] da İstanbul’da bastırılmıştır. 1973 de ikinci, 1990 da üçüncü baskısı yapılmıştır. Arabî olan bu kitap, ilk olarak 1305 hicri yılında, Bombay’da basılmıştı. Seyyid Davud, derin âlim, büyük Velî, kerâmetler sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin “rahime-hullahü teâlâ” talebesi olup hicri 1222 de Bağdatta tevellüd ve [m. 1881] da orada vefât etti. Hâl tercümesi (Müncid) lügat kitabında (Hâlidi) isminde yazılıdır. İbrahim Nehai İmâm-ı Âzâm’ın hocasının hocasıdır. Hicri 96 da Kufe’de vefât etti. (Minhat-ül-vehbiye) kitabında diyor ki:

Minhatü’l-Vehbiyye kitabının tamamı

 

Abdülgani Nablüsi (Keşif-ün-Nur min-Ashâb-il-kubur) kitabında buyuruyor ki Allahü teâlâ, kendisine yaklaşmış olan kullarına kerâmetler ihsan etmiştir. (Kerâmet), Evliyâ denilen insanlarda Allahü teâlânın yarattığı, adet ve fen bilgileri dışında olan şeylerdir. Allahü teâlâ, kendi kudreti ile ve irâdesi ile yani dilediği zaman, bu şeyleri, bu kullarında yaratmaktadır. Kulun kudretini de Allahü teâlâ yaratmaktadır. Bu şeylerin yaratılmasında, kulun kudretinin ve irâdesinin tesiri yoktur. Kulun irâdesi ve kudreti, kerâmetlerin yaratılmasına ancak sebep olmaktadır. Kul, istediği zaman, kendi kuvveti ile kerâmet yapar diyen kimse ve böyle inanan kimse kâfir olur.
Kendisinde kerâmet hâsıl olan Velî, bu kerâmetin yalnız Allahü teâlânın dileği ile ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiçbir tesiri olmadığını bilmektedir. Bunun gibi, kendi bedenindeki görmek, işitmek, tad almak, sertlik, sıcaklık duymak, düşünmek, ezberlemek, hatırlamak gibi duygularının ve iç ve dış organlarının hareketlerinin, hasılı bütün işlerinin hep Allahü teâlânın dilemesi ile ve kudreti ile ve yaratması ile olduğunu her ân bilmektedir. Evliyâlık da, bu demektir. Yani, böyle olduğunu her ân bilen ve inanan kimse, Allaha yakın olmuş, Velî olmuştur. Bu bilgisi, her ân bütün varlığını kaplamaktadır. Allahü teâlâ, Velisine bâzen gaflet verir. Bu bilgisini unutturur. Bu zaman, Veliliği kalmaz ise de, önceki zamanlarında Velî olduğu için, böyle zamanlarda da, kendisine Velî denilir. Bunun gibi, imanı olan insana mümin denildiği için, uyku zamanında, gaflet halinde olduğu zaman da, kendisine mümin denilmektedir. Bu gaflet zamanı, Evliyânın aşağı halleridir. Allahü teâlânın (Sen elbette ölüsün. Onlar da ölüdürler!) buyurduğu ölü olmak hâli de bunun gibidir. Bunun için Veliler “rahime-hümullahü teâlâ”, her şeylerinin Allahü teâlâdan olduğunu anlamaları hallerine [(Fenâ fillâh) veya] (mevt-i ihtiyârî) demişlerdir. Hadis-i şerifte, (Kendini tanıyan, Rabbini tanımış olur) buyuruldu. Bütün hareketlerinin ve işlerinin, görünen ve görünmeyen kuvvetlerinin kendisinden olmadığını, başka bir irâde ve kudret sâhibi tarafından meydana getirildiğini anlayan kimse, bu kudret sâhibi olan Allahü teâlâyı tanımış olur. Allahü teâlânın emrettiği farzların hepsini yapan ve ayrıca Muhammed aleyhisselâmın ibâdetlerini, yaşayışını, hallerini, yani nâfile ibâdetleri de yapan bir müslüman Allaha yaklaşır, Velî olur. Duyguları ve hareketleri kendisinden değil, Allahü teâlâdan olduğu meydana çıkar. Böyle olduğunu bildiren hadis-i şerif, tasavvuf kitaplarında yazılıdır.

Ariflere göre, Velî olmak için, kendisinin (Mevt-i ihtiyârî) denilen bir mevt ile ölü olduğunu bilmek lâzımdır. Velilerde “rahime-hümullahü teâlâ” kerâmetin hâsıl olması için, böyle ölü olmaları lâzımdır. Böyle olduğunu anlayan kimse, meyyitte kerâmet olmaz diyebilir mi? Câhiller, gafiller, kendi işlerini kendi irâdeleri ile ve kudretleri ile yaptıklarını sanırlar. Her şeyi Allahü teâlânın yarattığını unuturlar.
Evliyânın, öldükten sonra da kerâmet sâhibi olduklarını fıkıh kitapları da bildirmektedir. Hanefi mezhebinde kabir üzerine basmak, oturmak, uyumak, abdest bozmak mekruhtur. Çünkü bunlar ihanet, hakaret etmektir. Hadis-i şerifte, (Kabir üzerine basmaktansa, ateşe basmayı tercih ederim) buyuruldu. Bu sözler, insana öldükten sonra da saygı göstermek lazım olduğunu bildiriyorlar. Yani dinimiz, ölülerin kerâmet sâhibi yani muhterem olduklarını bildiriyor. Kerâmet, adet hârici yapılan iş demek olduğunu yukarıda bildirmiştik. İnsanın yer yüzünde yürümesi, oturması adet olduğu için, müminin kabri üzerine basılmaması, oturulmaması, ona kerâmet yani ikram ve ihsan olmaktadır. Her mümine öldükten sonra böyle kerâmet veren dinimiz, ilim, irfan sâhibi olan Evliyâya daha kıymetli kerâmetler de ihsan olunacağını göstermektedir.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Bâkî) kabristanını ziyaret eder, mezar yanında ayakta duâ ederdi. Bu da, ölülerin kerâmet sâhibi olduklarını göstermektedir. Çünkü, müminin kabri başında yapılan duanın kabul olacağını bilmeseydi, orada duâ etmezdi. Müminin kabri başında duanın kabul olması, onun kerâmet sâhibi olduğunu göstermektedir. Her mümin için böyle kerâmet olunca, Evliyâ için “rahime-hümullahü teâlâ” daha çok olacağı meydandadır.

Mümin ölünce, onu yıkamak, kefenlemek ve defnetmek lâzımdır. Dinimiz bunu emretmektedir. Bu emir, müminin öldükten sonra da, kerâmet sâhibi olduğunu göstermektedir. Kâfirlerin ve hayvanların ölülerinde bu kerâmet yoktur.

Mümin ölürken necasetlenmektedir. Onu bu necasetten kurtarmak, temizlemek için yıkamak emrolundu. Bu emir, müminin öldükten sonra da kerâmet sâhibi olduğunu göstermektedir.

(Camiul-fetava) kitabında âlimlerin ve Seyyidlerin mezarları üzerine bina, türbe yapmak mekruh değildir diyor. Yine bu kitapta, ölü yıkayanın temiz olması lâzımdır. Cünüp olması mekruhtur diyor. Bu da, her müminin öldükten sonra kerâmet sâhibi olduğunu göstermektedir. Halbuki diri iken her mümin kerâmet sâhibi olmaz. Yalnız Evliyâ diri iken de kerâmet sâhibidir. İmâm-ı Abdullah Nesefinin “rahime-hullahü teâlâ” (Umdet-ül-îtikat) kitabında, (Her mümin uykuda da mümin olduğu gibi, öldükten sonra da mümindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükten sonra da Peygamberdirler. Çünkü, Peygamber olan ve îman sâhibi olan ruhtur. İnsan ölünce, ruhunda bir değişiklik olmaz) demektedir. İnsan, beden demek değildir. İnsan ruh demektir. Beden, ruhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize insan şeklinde görünürdü. Ekseriye, Dıhye ismindeki sahabi şeklinde görünürdü. Ashâb-ı kirâmdan bâzıları da, Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde gördüler. Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince, ruh gibi olunca, yok oluyor denilemez. Şekil değiştirdi denilir. İnsan ruhu da, bunun gibidir. İnsan ölünce, ruhu bir âlemden başka âleme geçmektedir. Ruhun böyle değişikliğe uğraması, kerâmetinin kalmayacağını göstermez. [(Câmi-ul-fetava) nın yazarı Muhammed Semerkandi hanefi 556 [m. 1162] da, Abdullah Nesefi hanefi 710 [m. 1310] da Bağdatta vefât etti.]

Evliyânın öldükten sonra da kerâmet sâhibi olduklarını bildiren bir çok vak’a ve hikayeler kitaplarda yazılıdır. Mesela, büyük Velî, Muhyiddin-i Arabinin (Ruh-ul-Kuds) kitabında, Ebû Abdullah bin Zeyn-ül-büri İşbilinin çeşitli kerâmetleri yazılıdır. Bir gece, Ebül Kasım bin Hamdin ismindeki kimsenin İmâm-ı Muhammed Gazâlîyi reddeden, kötüliyen bir kitabı okurken, gözleri kör oldu. Hemen secde edip yalvardı. Bu kitabı hiç okumıyacağına yemin etti. Allahü teâlâ kabul buyurup, görmek ihsan etti. Bu da, İmâm-ı Gazâlînin öldükten sonra olan bir kerâmetini göstermektedir.

İmâm-ı Yafii (Ravdur-Riyahin) kitabında diyor ki Evliyâdan biri, kabirdekilerin derecelerinin kendisine gösterilmesi için duâ etti. Bir gece çeşitli kabirler gösterildi. Kimi tahta üzerinde, kimi ipek yatakta, kimi kokulu çiçekler arasında, kimi sevinçli, kimi ağlar, kimi güler idi. Bir ses işitti. Bu halleri, dünyadaki amellerinin karşılığıdır diyordu. Güzel huylular, şehitler, nâfile oruçları da tutanlar, Allahü teâlâ için sevişenler, günah işleyenler, tövbe edenler, ayrı ayrı hâlde idiler. Mezardakilerin halleri bazı Evliyâya uykuda, bazılarına da uyanık hâlde iken gösterilir. İmâm-ı Yafii “rahmetullâhi aleyh” (Kifâyet-ül-Mutekad) kitabında, bazı Evliyânın babasının mezarına gidip konuştukları yazılıdır.

Elkai, (Es-sünnet) kitabında, Yahya bin Muin diyor ki inandığım, güvendiğim mezarcı bir arkadaşım dedi ki şaşılacak çok şeyler gördüm. En çok şaştığım şey, bir meyyitin, müezzinin ezanını tekrar ettiğini işittim dedi. [Hibetullah Elkai “rahmetullâhi aleyh” 418 [m. 1027] de vefât etti.]

Ebû Nuaym, (Hilye) kitabında diyor ki Şeyban bin Cisrden işittim. Sâbit-ül-benaniyi mezara koyduk. Hamid-üt-tavil de yanımda idi, kabrin kerpici düştü. Sabitin kabirde namaz kıldığını gördüm. Sâbit diri iken, her zaman, (Ya Rabbi! Bir kuluna kabirde namaz kılmak kerâmetini ihsan edersen, bana da ihsan et!) diyerek duâ ederdi. [Abdullah Yafii 768 [m. 1367] de Mekkede, Yahya bin Muin Bağdâdî Şâfiî 233 [m. 848] de Medinede, Ebû Nuaym İsfehani 430 [m. 1038] de vefât etti “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”.]

İmâm-ı Tirmüzi ve Hakim ve Beyheki bildiriyorlar: Abdullah ibni Abbas söyledi ki birkaç Sahabi yolculukta bir çadır kurduk. Burada kabir olduğunu bilmiyorduk. Birisinin sûre-i Mülkü başından sonuna kadar okuduğunu işittik. Medineye gelince, bunu Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” söyledik. (Bu sûre, meyyiti kabirdeki azaptan kurtarır) buyurdu. Ebül-Kasım Sadi, (İsfah) kitabında, bunu anlatıyor ve bu, meyyitin kabirde Kuran okuduğunu ispat etmektedir diyor.

İbni Mendeh haber veriyor: Talha, Ubeydullahtan haber veriyor ki ormanda idim. Akşam oldu. Abdullah bin Âmir bin Hizâmin kabri yanında oturdum. Kabirde çok güzel sesle Kuran okuduğunu işittim. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdim. (Bunu okuyan Abdullahtır. Allahü teâlâ ruhları kabz edince, Cennetteki yerlerinde muhafaza olunur. Her gece, sabaha kadar, kabirlerine bırakılır) buyurdu. [Muhammed ibni Mendeh “rahmetullâhi aleyh” 395 [m. 1005] de vefât etti.]

İnsan ölünce, ruh da ölmez. Ruh bedenden başka bir varlıktır. Mezardaki beden ile toprak olduktan sonra da, ilgisi yok olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamış olan câhiller ve mezhepsizler ve Cehenneme gidecekleri bildirilmiş 72 fırkadan olan sapıklar, ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu bilmiyorlar. İnsan ölünce, hareketi yok olduğu gibi, ruhun da bedenin bir sıfatı, özelliği olduğunu, hareketin yok olduğu gibi ruhun da yok olacağını sanıyorlar. Evliyâ da, her insan gibi, ölür, toprak olur, insanlığı ve rûhâniyeti kalmaz diyorlar. Mevtalarına hürmet etmiyorlar. Hakaret ediyorlar. Evliyânın kabrini ziyaret ederek, onlarla bereketlenmeyi, tevessül etmeyi inkâr ediyorlar. Bir gün Velî Arslan Dımışkinin kabrini ziyarete gidiyordum. Sapıklardan birisi, toprak ziyaret olunur mu dedi. Buna çok şaştım. Müslüman olduğunu bildiren bir kimsenin böyle söylemesine çok üzüldüm.

Hadis-i şerifte, (Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, ruhların, çürümüş cesetlerle birleştiklerini açıkça bildirmektedir. Müminlerin mezarlarının muhterem, mübarek olduğunu göstermektedir. Âlime hakaret edenin, düşmanlık edenin kâfir olmasından korkulur.

Meyyitler de, diriler de Allah’ın mahluklarıdır. Hiçbirinin, hiçbir şeye tesiri yoktur. Her şeye tesir eden, yalnız Allahü teâlâdır. Fakat, müminin ölüsüne de, dirisine de tazim, saygı göstermek vâcibdir. Çünkü, müminlerin ölüleri de, dirileri de, Allahü teâlânın (Şeair) i oldukları için, tazim edilmelerini Kurân-ı Kerîm emretmektedir. Hac sûresinin 32. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın şeairini tazim etmek, kalplerin takvâsından dolayıdır) buyuruldu. Şeair, Allahü teâlâyı hatırlatan, bildiren şeyler demektir. Âlimlerin, sâlihlerin ölüleri ve dirileri şeairdir.

Âlimleri, Velileri tazim etmek, bunlara saygı göstermek, çeşitli şekilde olur. Bunlardan biri, kendilerine tahtadan tabut yapmak ve mezarları üzerine kubbe yapmaktır. Sarıklarının büyük olması, elbiselerinin geniş ve temiz olması da bunları tazim etmek içindir. (Camiul-Fetava) da Âlimlerin, Velilerin, Seyyidlerin mezarları üzerine bina, türbe yapmanın mekruh olmadığı yazılıdır. Evliyânın kabirlerine nefret edilmemek, saygı göstermek için sanduka, örtü ve sarık koymak, bunları kabir sahiplerini hakaretten korumak, tazim ve saygıya sebep olmak niyeti ile yapmak, bize göre câizdir. Selef-i sâlihin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” zamanında bunlar yapılmazdı. Fakat, o zaman herkes kabirlere hürmet ederdi. Fıkıh kitaplarında vedâ tavafından sonra, geri geri giderek, Mescid-il-haramdan çıkmalıdır. Böyle çıkmakla, Kâbeye tazim edilmiş olur yazılıdır. Selef-i sâlihin, geri geri çıkmazdı. Fakat onlar, Kâbeyi tazim etmekte kusur yapmazlardı. Kâbeye örtü koymak eskiden yoktu. Buna sonradan fetva verildi, meşru oldu. Kabirler üzerini örtmek de, bunun gibi meşru olmaktadır. Hadis-i şerifte, (Bir kimse güzel, yani İslamiyete uygun çığır açarsa, bu yolda bulunanların her birine verilen sevap gibi, buna da verilir) buyuruldu.

(Camiul-Fetava) da diyor ki: (Kabir üzerine el koymanın sünnet veya müstehab olduğunu bildiren bir haber görmedik. Câiz olmadığını da söyleyemeğiz). Bunların haram olduğunu söyleyenlerin hiçbir delili, vesikası yoktur. Bunlara haram diyebilmek için, (Edille-i erbea) nın birinden, yani (Kurân-ı Kerîm) den veya (Hadis-i şerif) den veya (İcmaı Ümmet) den yahut (Kıyas-ı Fükaha) dan birinden bir delil göstermek lâzımdır. Müctehid olmayanların yaptıkları kıyasların, delillerin hiç kıymeti yoktur. Bazı câhiller, Evliyânın kabirlerine hürmet edilirse, onlardan bereket ve yardım istenirse, bunların dilediklerini yapacaklarını, Allahü teâlâ gibi tesir edeceklerini zannedenler olur. Böylece, kâfir olurlar, müşrik olurlar. Bunun için mâni oluyoruz ve kabirlerini, türbelerini yıkıyoruz. Onlara böylece hakaret edince, herkes bunların bir şey yapamadıklarını, kendilerini hakaretten kurtaramadıklarını anlayarak, kâfir olmaktan, müşrik olmaktan kurtulurlar diyorlar. Sapıkların bu sözleri küfürdür. Firavunın sözüne benzemektedir. Mümin sûresinin 26. âyetinde meâlen, (Bırakınız Musayı öldüreyim. O, Rabbine yalvararak, kendini benden kurtarsın. Onun dininizi değiştireceğinden ve yer yüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum) buyuruldu. Bu câhiller, Allahü teâlânın Evliyâyı sevdiğini ve sevdiklerinin dualarını kabul edeceğini ve öldükten sonra ruhlarının dileklerini yaratacağını inkâr ediyorlar. Zan ile şüphe ile vehim ile ve hayal ile konuşuyorlar. Hakkı batıldan fark edemiyorlar. Müslüman olan kimse, bin seneden beri gelen (Ümmet-i Muhammediye) nin dalâlette olduklarını söyleyemez. Bunlara sui zannedemez. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” münâfıkların hepsini, yani kâfir oldukları hâlde müslüman görünenleri bildiği hâlde, hiçbirini açığa vurmazdı. Soranlara, (Biz söze, işe, görünüşe bakarız. Kalpleri ancak Allahü teâlâ bilir) buyururdu. (Keşif-ün-nur) kitabından tercüme tamam oldu.

Bir müslümanın bir sözünde veya bir işinde yüz mânâ olsa, yani yüz şey anlaşılsa, bunlardan biri, o kimsenin imanlı olduğunu gösterse, 99’u ise, kâfir olduğunu gösterse, bu kimsenin müslüman olduğunu söylememiz lâzımdır. Yani, küfrü gösteren 99 manaya bakılmaz. İmanı gösteren bir manaya bakılır. Bunun için müslümanlara kâfir dememeli, müşrik dememelidir. Müslümanlara sui zannetmemelidir. Bu sözümüzü yanlış anlamamalı! Bunu yanlış anlamamak için, iki noktaya dikkat etmek lâzımdır. Birincisi, söz veya iş sâhibinin müslüman olduğu bildirildi. Yoksa, bir kâfirin, değil bir sözü veya değil bir işi, birçok sözleri ve işleri imanı gösterse de, bu kâfire müslüman oldu denilemez. Bir fransız, Kurân-ı Kerîmi överse, bir ingiliz, Allah birdir derse, bir alman felsefecisi, en iyi din, İslamiyettir derse, bunların müslüman olduğu söylenemez. Bir kâfirin müslüman olması için, (Allah vardır. Birdir. Muhammed aleyhisselâm Allah’ın Peygamberidir. Onu, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlara Peygamber olarak göndermiştir. Onun her dediğine inandım) demesi ve imanın 6 şartı ile 33 farzı hemen öğrenip, hepsine inanması lâzımdır. Dikkat edilecek ikinci noktaya gelince, bir sözün veya bir işin 100 mânâsı olsa denildi. Yoksa, 100 sözden veya 100 işten biri imanı gösterse, 99’u küfrü bildirse, bu kimseye müslüman denileceği bildirilmedi. Çünkü, bir kimsenin yalnız bir sözü veya bir işi, açık olarak küfrü gösterse, yani imanı gösterecek hiçbir mânâsı olmasa, o kimsenin kâfir olduğu anlaşılır. Başka sözlerinin ve işlerinin imanı göstermeleri, imanlı olduğunu bildirmeleri, o kimseyi küfürden kurtarmaz, müslüman olduğuna hüküm olunmaz!

(Keşif-ün-nur) kitabı, el yazması olarak, İstanbul’da, Süleymaniye kütüphanesinde vardır. İlk olarak 1397 [m. 1977] tarihinde, Pakistanın Lahor şehrinde, nefis olarak basılmış, 1398 [m. 1978] senesinde, İstanbul’da, bunun fotokopisi alınarak (Minhat-ül vehbiye) kitabı ile birlikte bastırılmıştır.

25 – Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” haklı olduklarını, vehhâbîler de söylemektedir. Allahü teâlâ, bu doğru sözü, onlara da söyletmektedir. Bakınız, bu kitabın 432. sayfasında Ehl-i sünneti nasıl övmektedir: (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Muaz’ı Yemen’e hâkim olarak göndereceği zaman, (Ne ile hüküm edeceksin?) buyurdu. Allah’ın kitabı ile dedi. (Allah’ın kitabında bulamazsan?) O zaman, Resûlullahın sünneti ile hüküm ederim dedi. (Orada da bulamazsan) buyurunca, ictihad ederek, anladığıma göre, hüküm edeceğim dedi. Bunun üzerine, (Resûlünün hakimine, Resûlünün râzı olduğunu ihsan eden Allahü teâlâya hamd ederim) buyurdu. Muaz Ashâb-ı kirâmın fıkıh, helal ve haram bilgilerini en çok bilenlerden idi. Bunun için, ictihad yapabilecek, yüksek âlim idi. Allahü teâlânın Kitabında ve Resûlullahın sünnetinde bulamadığı şeyleri, kendi ictihadına göre hüküm etmesi câiz idi. Fakat bugün ve bundan önce, Allahü teâlânın Kitabındaki hükümleri ve Resûlünün sünnetini bilmeyenler, böyle câhil oldukları hâlde, kendilerinin ictihad edebileceklerini sanıyorlar. Bunlara yazıklar olsun) diyor.

Bütün vesikalarını Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarından almış olduğu gibi, bu satırlarını da, o büyük âlimlerin kitaplarından almıştır. Çünkü, İbni Teymiyeden önce, onun sapık fikirleri gibi yazanlar yoktu. Bu çığrı o açtı. Ondan sonra gelenler, işi azıttılar. Taşkınlık yaptılar. Ehl-i sünnet kitaplarından aldıkları kıymetli yazılara, yanlış bozuk mânâlar verdiler. Herkes, Arabî öğrenmeli ve ictihad yapmalıdır dediler. Doğru yoldan ayrıldılar. Milyonlarca insanı da saptırdılar. Yukarıdaki yazı, kendi iddialarını çürütmekte, onlar gibi câhillerin ictihad yapamayacaklarını, çıkaracakları hükümlerin, mânâların yanlış, bozuk olacaklarını göstermektedir.

Son günlerde, ictihada inanmayanlar çoğalmaktadır. (Mezhep ne imiş. Mezhepler, müslümanları bölmüşler. Dini güç duruma sokmuşlar. Allah kolaylık emrediyor. İslamiyette mezhep diye bir şey yoktur. Bunlar sonradan uydurulmuştur. Ben Ashâbın yolundayım. Başka yol tanımıyorum) diyorlar.

Böyle sözleri din cahilleri çıkarmıştır. Şimdi de, müslümanlar arasına yayıyorlar. Hem de, çok kurnaz davranıyorlar. Önce, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından doğru bir bilgi söyleyip, bundan sonra kendi yalanlarını söylüyorlar. Doğrusunu işitenler, hepsini doğru sanıp aldanıyorlar. Kurtuluş yolu, Ashâb-ı kirâmın yoludur “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Beyhekinin haber verdiği ve (Künuz-üd-dekaık) kitabında yazılı hadis-i şerifte, (Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki Ashâb-ı kirâmdan herhangi birine uyan, Onun yolunu tutan, dünya ve ahiret saadetine kavuşacaktır. Deyleminin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ashâbım, iyi insanlardır. Allahü teâlâ, Onlara hep iyilik versin) buyuruldu. Yine Deyleminin “rahmetullâhi aleyh” bildirdiği hadis-i şeriflerde, (Ashâbımın kabahatlerini konuşmayınız!) ve (Muaviye elbet melik olacaktır) buyuruldu.

Ashâb-ı kirâmın yolundayız diyenler, bu yolu nereden öğrenecekler? Bin sene sonra gelmiş olan mezhepsizlerden mi? Yoksa, Ashâb zamanında bulunan, onların yetiştirdikleri âlimlerin kitaplarından mı? Ashâb-ı kirâmın yetiştirdikleri ve onların talebesinin yetiştirdikleri âlimler (Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebinin âlimleridir “rahime-hümullahü teâlâ”. (Mezhep), yol demektir. Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi demek, Resûlullahın ve Onun cemaatinin yani Ashâbının yolunda olan müslümanlar demektir. Bu mübarek âlimler, hep Ashâb-ı kirâmdan öğrendiklerini yazmışlardır. Kendi görüşleri ile bir şey yazmamışlardır. Kitaplarında, vesikasız, senetsiz bir kelime yoktur. Dört mezhebin imanları birdir. Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yolu, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilebilir.
Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yolunda olmak isteyenin, Ehl-i sünnet mezhebinde olması lâzımdır. Sonradan türeyen bozuk yollardan sakınması lâzımdır.
26 – (Feth-ul-mecid) ismindeki vehhâbî kitabının 485. ve sonraki sayfasında de, hak olan Ehl-i sünnet bilgilerini yazmak zorunda kalmış, bunların arasında bozuk, zehrli saldırılarından da geri kalmamıştır. Diyor ki:
(Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kabir ziyaret ederken ahireti hatırlamayı, meyyite duâ ederek, ona ihsanda bulunmayı, ona acımayı, istiğfar etmeyi emretmiştir. Ziyaret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmaktadır. Müslimin, Ebû Hüreyreden “radıyallâhu anh” bildirdiği hadiste (Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır) buyuruldu. Abdullah ibni Abbas diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medinede, kabristan yanından geçiyordu. Kabirlere bakarak, (Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur! Yagfirullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil-eser) buyurdu. Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Ahmed ve Tirmüzi bildirmektedir. İbnül-Kayyım-ı Cevziye’nin, İmâm-ı Ahmed’den bildirdiği hadis-i şerifte, (Size, kabir ziyaretini yasaklamıştım. Şimdi, kabirleri ziyaret ediniz! Böylece ahireti hatırlarsınız) buyurdu. İbni Mace’nin Abdullah ibni Mesud’dan bildirdiği hadis-i şerifte, (Kabir ziyaretini önce yasaklamıştım. Şimdi ziyaret ediniz! Böylece dünyaya gönül vermekten kurtulur, ahireti hatırlarsınız) buyuruldu. İmâm-ı Ahmed’in, Ebû Said’den bildirdiği hadis-i şerifte, (Kabir ziyaretini size yasaklamıştım. Şimdiden sonra ziyaret edebilirsiniz. Böylece, ibret alır, gafletten uyanırsınız) buyuruldu. İbn-ül Kayyım-ı Cevziyye, Seleme-tebni Verdan’dan haber veriyor. Diyor ki Enes bin Malik’i gördüm. Resûlullaha selam verdi. Sonra bir kabrin duvarına dayandı, duâ etti. Müşrikler kabir ziyaretini değiştirdiler. Dini tersine çevirdiler. Kabre giderek, meyyiti, Allaha şerik yapıyorlar. Meyyite duâ ediyorlar. Meyyit vasıtası ile Allaha duâ ediyorlar. İhtiyaçlarını meyyitten istiyorlar. Bereketin ondan gelmesini bekleyorlar. Düşmanlarına karşı onun yardım etmesini diliyorlar. Böylece, kendilerine de, ölüye de kötülük yapıyorlar. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu kötü adetleri önlemek için, kabir ziyaretini erkeklere yasak etmişti. Sonra, tevhid kalplere yerleşince, kabir ziyaretine izin verdi. Fakat kabirde hücr [saçma, çirkin söz] söylemek yasak edildi. Hücrün en büyüğü, kabir başında, söz ve hareket ile şirk yapmaktır. Şimdi, türbeleri süslüyorlar, camilere bakmıyorlar. Allah’ın Peygamberlerle bildirdiği dini tersine çeviriyorlar. Şiîler, insanların en cahilleri ve dinden en uzak kalanları olduğu için, türbeleri yapıyorlar. Camileri yıkıyorlar) diyor.

Câhillerin ve sapıkların kabir başlarında ve türbelerde yaptıkları taşkınlıklara, şirke ve Allahü teâlânın yarattığını düşünmeyenlere karşı, biz de vehhâbîlerle birlikteyiz. Elbet şirkin ve müşriklerin düşmanıyız. Bunu İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” çeşitli mektuplarında ve en çok 3. cildin 41. mektubunda çok güzel ve açık anlatmaktadır. Fakat, vehhâbîler kabir ziyaretine, Kurân-ı Kerîm okuyup, sevâbını meyyitin ruhuna göndermenin, duâ etmenin meyyite fayda vereceğine inandıklarını yazdıkları hâlde, meyyit işitmez, his etmez, ona bir şey söylemek, Peygamberden şefaat istemek, Evliyâyı vesile ederek, Allahü teâlâya duâ etmek şirk olur diyorlar. Sözleri birbirini tutmıyor. Kitabımızın başından beri görüldüğü gibi, vehhâbîlerin Ehl-i sünnetten farkı, bu noktada toplanmaktadır. Biz de, din kardeşlerimizi korumak için, bu nokta üzerinde durmayı uygun görüyoruz.

Osmanlı devleti zamanında, mekteplerin, medreselerin, üniversite üstünlüğünde olan (Medrese-tül-mütehassısin) adındaki yüksek kısmında, tasavvuf müderrisi yani profesörü bulunan, büyük İslam alimi ve olgun Velî, Seyyid Abdülhakîm Efendi “rahmetullâhi aleyh” 1342 hicri ve 1924 miladi yılında, İstanbul’da basılan (Râbıta-i şerife) kitabında buyuruyor ki:

Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmış ve müşahede makâmına varmış olgun bir Velîye, kalbini bağlayarak, yanında iken ve yanında olmadığı zamanlarda, o Zâtın yüzünü hayalinde bulundurmaya (Râbıta) denir. (Onlar görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır) ve Buhârîde ve Müslimde bildirilen (Onlarla beraber bulunanlar şaki olmaz) hadis-i şeriflerinde bildirildiği gibi, bu kemâle ermiş olanları düşünmek, insana birçok faydalar sağlar. Sâdık ve temiz bir müslüman, böyle bir Allah adâminı düşünmekle, onun sıfatları, halleri kendisinde hâsıl olur. Hadis-i şerifler sâlih müslümanlarla, yani Allahü teâlânın sevdiği kimselerle beraber bulunmayı emretmektedir. [Deylemide ve Taberanide ve Künuz-üd-dekaıkte bildirilen hadis-i şerifte, (Ben ilim şehriyim. Ali onun kapısıdır) buyuruldu. Bu hadis-i şerifin gösterdiği gibi, Allahü teâlânın sonsuz feyiz deryasının kapısı gibi olan, Allah adamlarının kalplerinden, bunları seven ve hatırlayan müslümanların kalbine feyiz, mârifet, nur akar. Bu feyize kavuşmak için, Ehl-i sünnet îtikadında olmak, Resûlullaha tam uymak ve Allahü teâlânın sevdiği Allah adamlarını sevmek, kalbinde onların sevgisini bulundurmak lâzımdır. Bu şartlardan mahrum olanlar, Allah adamlarının feyizlerinden, mârifetlerinden mahrum kalmışlardır. Bilmediklerini, inkardan başka çare bulamıyorlar. Allah adâminın kalbinden feyiz almak için ikinci şart, o Zâtın Resûlullah efendimizin tam varisi olması, Onun yolunda, izinde bulunması ve Allahü teâlânın sevgili kulu olması lâzımdır. Vehhâbîler arasında böyle bir Allah adamı bulunmadığından da, onlar için feyiz ve mârifet kapıları kapalıdır. Putlara, heykellere tapınan müşriklerin ve câhillere, sahte Rehberlere gönül veren zavallı müslümanların bir feyiz ve fayda edinememeleri, bundan ileri gelmektedir. Ebû Cehil, Ebû Talib ve Ebû Leheblerin, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” feyiz ve hidayet alamamaları ise, birinci sebebin kendilerinde bulunmamasından ileri gelmektedir. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, Allahü teâlânın yeryüzünde halifeleridir. Evliyâ-yı kirâm, Peygamberlerin varisleri oldukları için, onlar da bu şereften pay almışlar, mübarek kalpleri, Allahü teâlânın aynası olmuştur. (Sad) sûresinin 26. ve (Enam) sûresinin 165. âyet-i kerimeleri ve benzerleri, bu sözümüzün vesikalarıdır.
Olgun bir Velînin “rahime-hullahü teâlâ” kalbine bağlanan bir müslüman, onun mübarek kalbi vasıtası ile Allahü teâlâdan gelen feyizlere kavuşur. Deylemide ve Künuz-üd-dekaıkte “rahmetullahi alâ müellifiyhima” yazılı hadis-i şerifte, (Ehli arasında bir âlim, ümmeti arasındaki Peygamber gibidir) buyuruldu. Kalbin feyizlere, mârifetlere kavuşmasında, Allah adâminın diri ve ölü olması arasında hiç fark yoktur. Onun kemâlatı, rûhâniyetinden hiç ayrılmaz. Rûhâniyet de, zamana ve mekana ve ölülüğe ve diriliğe bağlı değildir. Yukarıdaki iki şart mevcûd ise, her nerede olursa olsun, diri olsun, ölü olsun, Allah adamlarına bağlanan, yani onları seven ve hatırlıyan müslümanlar, hemen feyiz ve mârifete kavuşurlar. Bunların ruhlarının tasarrufları, Allahü teâlânın tasarrufu ile olduğuna inanmak lâzımdır.

İnsan, Allahü teâlâdan vasıtasız feyiz almaya kâdir olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği, Allahü teâlâdan feyiz alıp, talebesine verebilen bir vasıtaya muhtaçtır.]

Buhara, Hive, Semerkand ve Hindistan âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hicretin 200 senesinden, 1200 senesine kadar söz birliği ile bildirmiş olmaları ve yapmış olmaları ve emretmeleri, yukarıdaki yazımıza en büyük senet ve vesika olmaktadır. Bunların üstünde başka bir vesika aramaya kalkışmak, bin seneden fazla bir zamanda, koca Asya kıtasında yetişmiş olan milyonlarca İslam âlimlerini küçültmek, hatta kötülemek olur. Bunların âlim ve çoğunun da olgun Velî olduklarını gösteren kitapları meydandadır.

Mâide sûresinin 35. âyetinde meâlen, (Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. Bu emirdeki vesile yani vasıta, bir şarta bağlanmamış, mutlak olarak, yani umumî olarak bildirilmiştir. İbadetler, zikrler, duâlar ve Evliyânın ruhları bu emrin içinde bulunmaktadır. Umumî olan bu emri sınırlamaya kalkışmak, âyet-i kerimeye iftirâ etmek olur. Vesilenin Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” olduğunu, Âli-i İmrân sûresinin 31. âyet-i kerimesi bildiriyor. Bu ayette meâlen, (Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ, bana tâbi olanları sever) buyuruldu. Müslüman olduğunu söyleyen herkesin buna inanması lâzımdır. (Âlimler, Peygamberlerin varisleridir) hadis-i şerifi, âlimlerin, Velilerin “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” de vesile olduğunu göstermektedir. Âyet-i kerimedeki (Tâbi olunuz) emrine uymak için, sevmeden tâbi olmak mümkün olamaz.

(Buhârî) kitabında diyor ki Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” kalbinden ve hayalinden Resûlullahın hiç ayrılmadığını söyledi. Hatta helâda bile hayalinde olduğundan şikayet etti.

Tevbe sûresinin 120. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Allahtan korkunuz! Sâdıklarla beraber bulununuz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede de (Beraber bulunmak) bir şarta bağlanmamış, mutlak olarak, umumî olarak emrolunmuştur. Bundan dolayı, beden ile ve ruh ile beraberlik demektir. Beden ile beraberlik, sâdıkların yanında edep ile saygı ile ve sevgi ile bulunmaktır. Ruh ile beraberlik ise, Allahü teâlânın sevdiği sâdık bir kulunu, saygı ile hatırlamaktır.

Yusuf sûresinin 24. âyetinde meâlen, (Yusuf “aleyhisselâm”, Rabbinin burhanını görmeseydi) buyuruldu. Burada bildirilen burhan, Yakup aleyhisselâmın şeklinin görülmesinin olduğunu söz birliğine yaklaşık olarak bildirmişlerdir. Keşşaf tefsirinin sâhibi olan Zimahşeri, mutezili mezhebindeki sapıklardan olduğu hâlde, bu da, müfessirlerin çoğunluğuna katılarak, Ürdünde bulunan Yakup “aleyhisselâm” Mısırda, odada Zelihanın yanında bulunan Yusuf aleyhisselâma göründü diyor.
Hanefi âlimlerinden ve Eşbah kitabının muhşisi Ahmed Hamevi “rahmetullâhi aleyh”, (Nefehat-ül-kurb vel ittisal bi-ispat-it-tasarrufi li-evliyâillahi teâlâ velkerâmeti badel-intikal) kitabında, Evliyâ-ı kirâmın rûhâniyetlerinin, cisimaniyetlerinden daha kuvvetli olduğunu, bunun için aynı zamanda çeşitli yerlerde görülebileceklerini bildirmektedir. Bu yazılarına vesika olarak şu hadis-i şerifi yazmaktadır: (Cennete her kapıdan girecekler vardır. Her kapı bunları kendisine çağıracaktır). Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, 8 kapının hepsinden birden giren olur mu ya Resûlallah dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Umarım ki sen onlardan olursun) buyurdu. İnsanın ruhu, (âlem-i emr) deki asıl mertebesi ile irtibat kurabilecek gücünü kazanınca, insan bir ânda çeşitli yerlerde görünebilir. İnsan ölünce, ruhunun dünya ile ilgisi azalacağından, daha kuvvetli olur. Bir ânda çeşitli yerlerde görülmesi daha kolay olur. [Seyyid Ahmed Hamevi Mısrî, 1098 [m. 1686] de vefât etmiştir.]

Ahmed ibni Hacer-i Mekki “rahmetullâhi aleyh” Şemail şerhinde ve Celâleddîn-i Süyuti (Tenvir-ül-halek) kitabında, Abdullah ibni Abbasın (Resûlullahı rüyada gördüm. İltifat buyurdu. Uyanınca, mübarek zevcelerinden birisini ziyaret ettim. Aynaya baktım. Aynada Resûlullahı gördüm, kendimi görmedim) dediği yazılıdır. Bu hâl, yalnız Resûlullaha mahsus olan şeylerden değildir. Çünkü, İslam âlimleri, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hasaisini toplamışlardır. Bu hâli hasais kitaplarına sokmamışlardır. Fıkıhın ve usûl-i fıkıhın temel kaidelerine göre, Resûlullahın hasaisinden olmayan her haline ümmetinin âlimleri ve Velileri vâris olurlar. Mesela, namazda Resûlullah ile konuşmak namazı bozmaz. Bu, Resûlullahın hasaisindendir. Yani yalnız Ona mahsustur. Âlimlerle, Velilerle konuşmak, namazı bozar. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gözünün önüne getirerek görür gibi salât ve selâm vermek, hasaisinden değildir. Evliyâyı da gözünün önüne getirip rûhâniyetinden yardım beklemek câizdir. Şâfiî âlimlerinden Celâleddîn-i Süyutinin (Tabakat-ül-Kübrâ) kitabında, kerâmetin 22.si, Evliyânın çeşitli insanların şekillerinde görülmesidir diyor. Meryem sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Ona insan olarak göründü) buyuruldu. Yani Cebrâil aleyhisselâm, hazret-i Meryeme insan şeklinde göründü âyet-i kerimesinden, Evliyânın ruhlarının çeşitli şekillerde görüleceğini anlamışlardır. Kadıb-ül-Ban Hasan Musulinin meşhur vak’ası da, bu çeşit kerâmetlerdendir. [Bu vak’a ve diğer kerâmetleri, Yusuf Nebhaninin (Camiul-keramat-ül-evliyâ) kitabında uzun yazılıdır. 570’de Musulda vefât etmiştir. Şâfiî âlimlerinden allame Ceyli (Buhârî) kitabını şerh ederken, şeytan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” şekline giremediği gibi, Onun varisi olan olgun Velilerin şekline de giremez buyurdu.]

Hanefi âlimlerinden allame Seyyid Şerif Ali Cürcani “rahmetullâhi aleyh”, (Şerh-ı Mevakıf) kitabının sonuna doğru, müslümanların 73 fırkasını yazmadan önce ve ayrıca (Şerh-ı Metalih) kitabına yaptığı haşiyesinde, Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” çeşitli şekillerde talebesine göründüklerini ve diri iken de, ölü iken de görülen bu şekillerinden, talebesinin feyiz aldıklarını, faydalandiklerini yazmaktadır.

Maliki âlimlerinden Taceddin Ahmed ibni Atâullah İskenderi “rahmetullâhi aleyh”, (Taciye) risalesinde, olgun Velîyi “rahime-hullahü teâlâ” görmekle veya düşünmekle, onlardan istifade edileceğini bildirmiştir. [Ataullah-ı İskenderi maliki şazili, 709 [m. 1309] da Mısırda vefât etti.]

Hanefi âlimlerinden allame Şemseddin ibnün-Nuaym “rahmetullâhi aleyh” (Kitab-ür-Ruh) da diyor ki ruh bedende olduğundan başka bir hâlde de bulunur. Evliyânın ruhları (Refîk-i a’lâ) dadır. Bir yandan ölünün bedenine de bağlıdır. Bir kimse, o ruhun sâhibinin mezarına gelip selam verse, Refik-i alada bulunan ruhu, oradan bu selama cevap verir. Böyle olduğu, İmâm-ı Süyutinin (Kitab-ül-Münceli) sinde de yazılıdır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Veliler vefât ettikten sonra, bilemediğimiz kuvvetli bir tasarrufa ve tesire maliktirler.

Maliki âlimlerinden (Muhtasar) kitabının sâhibi Halîl bin İshak Cendi “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki Velî olgunlaşınca, kendisine Allahü teâlâ tarafından çeşitli şekillerde görünme kuvveti verilir. Bu da, olamayacak bir şey değildir. Çünkü, başka başka görünen şekiller, rûhâniyettir. Bedeni, cismi, görünmemektedir. Ruhlar, madde değildirler. Boşlukta yer kaplamazlar. [Halîl maliki Mısrî 767 [m. 1365] de vefât etti.]

Bu kadar derin âlimlerin ve Velilerin açıkça bildirmiş oldukları bilgilere ve vesikalara inanmamak, dine ve akla uymamak olur. Bu inanışlarından dolayı, Ehl-i sünnet olan müslümanlara kâfir ve müşrik damgasını basan vehhâbîlere, Allahü teâlâ, akıl ve insaf ihsan eylesin! Buna inanan müslümanları, kabirlere tapınan, heykelleri, mahlukları yaratıcı sanan müşriklere benzetenlere yazıklar olsun! Kalbi Resûlullahın ve Onun varisi olan Evliyânın aşkı, sevgisi ile yanmış, tutuşmuş olan, sultan-ül-aşıkin ismi ile tanınmış, maliki ve kadri Ömer bin Farıd “rahmetullâhi aleyh” (Hamriye) adındaki meşhur kasidesinde, tasavvuf büyüklerini, şanlarına yakışacak sûrette övmektedir. [Ömer bin Farıd, 576 [m. 1180] da Mısırda vefât etti.] Ezelde, dalâlet ve felaket damgası vurulmuş olan sapıklar, ne kadar anlatılsa, vesikalar, hatta kerâmetler gösterilse, inanmak nimetine kavuşamazlar. Mevlânâ Abdurrahmân-ı Câmi “rahime-hullahü teâlâ” aşağıdaki rubaisinde, bunlara çok güzel cevap vermektedir.

Cihan arslanları hep, bu zincire bağlıdır.
Bu zinciri, hileyle, tilki nasıl koparır?
Evliyâya, bir sapık, dil uzatırsa eğer,
Onlara bir şey olmaz, ahmaklığın anlatır.
[Mollâ Câmi “rahmetullâhi aleyh” 898 [m. 1492] de Hiratta vefât etti.]

Cenâb-ı Hakk’ın yaktığı çırayı üfürerek söndürmek isteyenin, ancak sakalları tutuşur. (Râbıta-i şerife) kitabının yazısı burada tamam oldu.

27 – (Feth-ul-mecid) kitabının müellifi, 486. sayfasında da, hakikati yazmak zorunda kalmıştır. Ebû Davudün Ebû Hüreyreden “radıyallâhu anh” bildirdiği, (Evlerinizi kabir yapmayınız! Kabrimi bayram yeri yapmayınız! Bana salavât getiriniz! Her nerede salavât getirirseniz, bana bildirilir) hadis-i şerifini yazmıştır. Kendi bozuk inanışlarını ispat etmek için yazdığı bu hadis-i şerif, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” kabirlerinde diri olduklarını göstermektedir. Çünkü, bir söz, diri olana bildirilir.
28 – 490. sayfasında: (Müslim sahihi ve Ebû Davud ve Tirmizinin, İmran bin Husayndan “radıyallahü teâlâ anh” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Ümmetimin en iyileri, benim zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra, en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Buhârîde de yazılıdır ve (En iyiniz) diye başlamaktadır. En iyi olmak, ilimleri, imanları ve işleri en iyi olanlar demektir. Bunlar, çıkan bidatleri inkâr etmişler, yok etmişlerdir. Üçüncü asırda bidatler çoğaldı ise de, âlimler çok idi. İslamiyet revacda idi. Cihat yapılıyordu. Müslim sahihindeki Abdullah ibni Mesut tarafından bildirilen hadis-i şerif de böyledir. Yalnız burada sonra gelen asırlar üç kere tekrar edilmektedir. Dördüncü asrın sonuna kadar hayrın, şerden çok olduğu anlaşılmaktadır) diyor.

Bu hadis-i şerif, Ehl-i sünnet âlimlerini övmektedir. Çünkü, Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” en hayırlı olan bu dört asrın en üstünleri, en kıymetlileri idiler. Bu üstünlükleri, kendi asırlarında bulunan milyonlarca müslümanın söz birliği ile bildirilmektedir. Müellif, Ehl-i sünnet âlimlerini, işine geldiği yerde övmekte, onların yazılarını, ictihad buyurarak bildirdikleri şeyleri kendi sözlerine vesika olarak yazmaktadır. Bir yandan, Ehl-i sünnet âlimlerini övmek zorunda kalıyor, bir yandan da âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere Ehl-i sünnet âlimlerinin verdikleri mânâları beğenmiyorlar. Bu manalardan birçoklarına şirk diyorlar. Ehl-i sünnete, müşrik damgasını basmaktan haya etmiyorlar. Müellif, birçok yerinde, hadis âlimlerinden İsmail bin Ömer ibni Kesir İmadeddinin kitaplarından vesikalar vermektedir. Çünkü, İmad bin Kesir, İbni Teymiyeye göre fetva verirdi. [Ebülfida hafız İsmail ibni Kesir Şâfiî Basrî, 734 [m. 1372] de Şamda vefât etti.]

29 – Müellif, 503. sayfada diyor ki: (Bir işin yapılması için, diri olan herkesten şefaat istemek, yani yardım etmesini ve duâ etmesini istemek câizdir. Hazret-i Ömer, Medine’den Mekke’ye Ömre yapmaya giderken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Sâlih duadan bizi de unutma kardeşim) buyurdu. Bu hadis-i şerif, Ebû Davud’ün ve İmâm-ı Ahmed’in müsnedinde yazılıdır. Hazret-i Ömer buyuruyor ki bu hadis-i şerifteki (Kardeşim) sözü kadar bana sevgili olan bir sözü hayatımda hiç işitmedim. İslamiyet ölülere yalnız duâ etmeye izin vermiştir. Fakat ölüden duâ istemek bildirilmemiştir. Âyet ve hadisler, bunu yasak etmiştir. Fatır sûresinin 13. âyetinde, (Allahü teâlâdan başka ibâdet ettiğiniz putlar, hurma çekirdeği üzerindeki zar kadar bile size fayda veremezler. O putlara duâ edersiniz, işitmezler. İşitmiş olsalar dahi, fayda vermeye güçleri olmadığı için, size cevap vermezler. Kıyamet günü de, putlar, kendilerini Allahü teâlâya ortak yapmanızın yanlış olduğunu söyler), buyuruldu. Bu âyet, ölülerden duâ isteyenlerin, kıyamette kâfir olacaklarını bildiriyor. Böyle olduğunu, Ahkaf sûresinin 6. ayeti olan (Kâfirler, kıyamette haşr olunca, mâbudları onlara düşman olup onların ibâdetlerinin yanlış olduğunu bildirirler) , cümlesi de bildirmektedir. Öyle ise, hiçbir ölü ve gaib olan diri kimse işitmez, fayda ve zarar veremez. Sahabe ve büyükleri olan Hulefâ-i râşidîn, Resûlullahın kabrine gelip bir şey istememişlerdir. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” yağmur duâsına, hazret-i Abbası götürüp, yağmur için duâ yapmasını diledi. Çünkü o, diri idi. Rabbine duâ edebilirdi. Ölüden yağmur duâsı istemek câiz olsaydı, hazret-i Ömer ve Ashâb-ı kirâm, Resûlullahın kabrinden isterlerdi) diyor.
Kitabın 486. sayfasında, (Benim için, her yerde okuduğunuz salât ve selâm bana bildirilir) hadis-i şerifini yazmış ve bu hadis, sağlamdır ve meşhurdur demişti. Şimdi, Resûlullahın bir şey işitmiyeceğini, duâ edemeyeceğini, Ondan duâ istemenin şirk olduğunu yazıyor. Yazıları birbirine uymıyor. Vesika olarak yazdığı Fatır sûresindeki âyet-i kerime, Allahü teâlâya inanmayan, Ona ibâdet etmeyip, putlara, heykellere tapınan kâfirleri bildirmektedir. Allahü teâlânın sevgili Peygamberinin veya Velisinin kabrine gidip, şefaat ve duâ etmesini isteyen müminlere müşrik damgasını basabilmek için, kâfirleri anlatan âyet-i kerimeleri, vesika olarak yazmak, Kurân-ı Kerîme de, müminlere de iftirâdır. Bu âyet-i kerime, mezarları ve ölüleri bildirmiyor. Allahü teâlâya inanmayan, putlara tapınan kâfirleri bildiriyor. Müminlere karşı, bu âyet-i kerimeyi ileri sürenlere hak verdirecek zerre kadar bir vesika yoktur. Ahkaf sûresinde yazdığı âyet-i kerimeden bir önce, Allahü teâlâ meâlen, (Allahü teâlâya îman ve ibâdet etmeyip, işitmeyen putlara ibâdet eden kimseden daha kötü, daha sapık yoktur) buyuruyor. Bu âyet-i kerime de, kâfirleri bildirmektedir. Hazret-i Ömerin yağmur duâsına çıkması, sünnete uymak için idi. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yağmur duâsı yaptığı için, hazret-i Ömer de, sünnete uyarak duâ yaptı. Yağmur duâsı, bir ibâdettir. İbadetler, elbette sünnete uygun yapılır. Böyle olmakla beraber, Hanefi mezhebi âlimlerinden Hasan Şernblali, (Nur-ul-izah) ve bunun şerhi olan (Merakıl-felah) kitabında diyor ki (Medinede olanların, yağmur duâsı için (Mescid-i Nebî) de toplanmaları daha iyi olur. Çünkü orada, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” başka bir şey vasıtası ile Allahü teâlâdan bir şey istenmez ve bir şeye kavuşulmaz. Resûlullah efendimizin de “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Mescid-i Nebî) içinde yağmur duâsı yapmış olduğu Buhârîde ve Müslimde yazılıdır. Duâ edilen yer, ne kadar şerefli ise, rahmet yağması, o kadar çok olur. Önce, iki halifesini vesile yaparak, Resûlullaha yalvarılır. Sonra, üçü vesile edilerek, Allahü teâlâya yalvarılır). Kitabın, (Kabir-i saadeti ziyaret ederken, Kıbleye dönülüp, kabirler arkada bırakılır) demesi de iftirâdır. (Merakıl-felah) da, (Kabirlere dönülür. Kıble arkada bırakılır. Her kabrin ziyaretinde de, böyle yapılır) denilmektedir. Yağmur istemek için, sünnete uygun toplanarak duâ etmek, âyet ile ve sünnet ile belli olan bir ibâdettir. Bu ibâdeti, sünnete uygun yapmayıp da, Kabir-i saadete gidip istemek, ibâdeti değiştirmek olur. Kılınmayan namazların günahını affettirmek için, kazaların kılınması emrolundu. Kılınmayan namazları kaza etmeyip de, affedilmelerini Kabir-i saadetten istemek câiz olmadığı gibi, yağmuru da, Kabir-i saadetten istemek câiz olmaz. Fakat, böyle ibâdetleri, Kabir-i saadetin yanında yapmak, başka yerde yapmaktan binlerce defa faydalı olduğu meşhur olan hadis-i şerifte bildirilmiştir.

Evet, Evliyâya namaz kılınmaz. Evliyânın kabrine karşı namaz kılınmaz. Böyle yapmak büyük günah, hatta şirk olur. Fakat, Evliyânın kabri yanında, yalnız Allah için ve kıbleye karşı namaz kılmak çok sevap olur. Çünkü, Evliyânın kabirlerine rahmet yağmaktadır. Kabir yanında, türbe yanında namaz kılmak câiz olmasaydı, Ashâb-ı kirâm, Kabir-i saadeti mescid içine almazlardı. Ashâb-ı kirâmın hepsi ve 1400 seneden beri gelmiş olan milyarlarla müslüman, Kabir-i saadetin yanında namaz kılmışlardır. Burada namaz kılmanın faziletinin çok olduğu hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Mescid-i saadette, arka safta namaz kılanlar, Kabir-i saadete karşı durmaktadırlar. 1400 seneden beri hiçbir İslam alimi buna bir şey dememiştir. Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” kabirleri yanında namaz kılmanın câiz olduğuna bundan daha büyük vesika olabilir mi? Kabre karşı kılmayı kasıt etmek, bu niyet ile kılmak hadis-i şerif ile nehy edilmiştir. Fakat, kıbleye karşı kılmayı kasıt edince, kabre tesadüf etmesi câiz olduğu icmaı ümmet ile sabittir.

İbni Hacer-i Hiytemi Mekki “rahime-hullahü teâlâ”, (Zevacir) kitabında 91. sayfada diyor ki (Buhârîdeki hadis-i kudside, (Allahü teâlâ buyurdu ki Evliyâmdan birine düşmanlık eden benimle harp etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanları ona farz ettiğim şeylerdir. Kulum nâfile ibâdetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki onu çok severim ve her istediğini veririm) buyuruldu. 95. sayfasındaki hadis-i şerifte, (Bir kimse bana salavât okursa, bana bildirilir. Ben de ona duâ ederim) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Bir müslüman bana selam verince, ruhum bedenime gelir. Selamına cevap veririm. Peygamberler mezarlarında diridirler) buyuruldu. Ebütterdanın bildirdiği hadis-i şerifte, (Toprak Peygamberlerin cesetlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salavât okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salavât, her Cuma günü bana bildirilir) buyuruldu. Ya Resûlallah! Sen mezarda çürüdükten sonra, selamlar nasıl bildirilir dediler. Cevabında, (Allahü teâlâ, toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyurdu. Bunlar gibi hadis-i şerifler gösteriyor ki Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mezarlarında diridir, çürümezler. Evliyâ da, onların varisidir). İbni Ebû Şeybenin ve Ebû Nuaymin bildirdikleri ve (Künuz-üttekaık) de yazılı hadis-i şeriflerde, (Evliyâ görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır) ve (Allahü teâlânın Evliyâsı vardır. Bunlar görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır) buyuruldu. Deyleminin bildirdiği ve (Künuz-üttekaık) da bildirilen hadis-i şerifte, (Kabirdekiler olmasa, şehrdekiler yanardı) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki Cenâb-ı Hak, kabirdekilerin sebebi ile ve bereketleri ile dirilere iyilikler vermektedir. Askerinin bildirdiği ve Münavinin (Künuz) kitabında yazılı hadis-i şerifte, (Yahya bin Zekeriyanın kabrini bilseydim, ziyaret ederdim) buyuruldu. [Abdürraüf Münavi Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”, 1621’de Kahirede vefât etti.]

30 – Kitabın 146. ve 158. sayfalarında, (Allahtan başkası için hayvan kesmek haramdır. Keserken, bu ümmetin münâfıklarının yıldızlara yaklaşmak için yaptıkları gibi, Besmele ile kesse bile mürted olurlar. Kestiklerini yemek helal olmaz. Zemahşeri diyor ki ev satın alınca, yahut yeniden yaptırınca, cin çarpmasın diye hayvan kesmek de böyledir. İbrahim Meruzi diyor ki sultan veya devlet adamları gelince, onlara yaklaşmak için hayvan kesmek haramdır. Çünkü, Allahtan başkası için kesilmiş olur. İhlal demek, yüksek sesle başkası için kesmek demektir. Allahtan başkası için yapılan nezir, adak hayvanları böyledir. Kesmeden önce söylemek, mesela bu hayvan falan Seyyide içindir, filan Seyyid içindir demek böyledir. Böyle olan nezrleri keserken Bismillah demek fayda vermez. Allahtan başkası için yiyecek, içecek adayarak onlara yaklaşmak da böyledir. Ölüler için ve onlardan bereketlenmek için türbelere götürüp, türbe yakınlarındaki fakirlere dağıtılan yiyecek ve içecekleri de, Allahtan başkası için nezir yapanlar ve putlar için, güneş, ay için, mezarlar için ve bunlar gibi adak yapanlar, Allahtan başkası için yemin edenler gibidir. Her ikisi de şirktir. Bazı sapıkların mezarlara mum, kandil için yağ adamaları da, müslümanların söz birliği ile günahtır. Türbelerde hizmet eden fakirlere mal adamak, kilisedeki putların hizmetçilerine adamak gibidir. Bunlar, ibâdettir. Bunları Allahtan başkası için yapmak şirk olur. Hanefi âlimlerinden şeyh Kasım, Dürer kitabında diyor ki uzakta yolcusu olan veya hastası olan veya malı kaybolan câhiller, bazı sâlih kulların mezarlarına geliyor: Efendim, Allahü teâlâ yolcuma kavuşturursa veya hastamı iyi ederse veyâhut da kaybolan malıma kavuşturursa, sana şu kadar altın veya yiyecek veya su veya mum nezrim olsun diyorlar. Böyle nezrler batıldır. Adak yapmak ibâdettir. Allahtan başkası için ibâdet olmaz. Ölünün malı mülkü olmaz. Ona bir şey verilmez. Her şeyi Allah yapar. Ölü bir şey yapamaz. Öyle inanmaları küfürdür. İbni Nüceym, Bahr kitabında diyor ki bu sapıklıklar, Ahmed Bedevinin türbesinde çoktur. Hanefi âlimlerinden şeyh Sun’ullah-ı Halebi, Evliyâ için hayvan kesmek ve adak yapmak câiz değildir diyor. Ahmed Bedevinin türbesi Tanta şehrindedir. Kendisi (Mülesseme) devletinin bir casusudur. Bu devlet, Fas tarafında idi. Bu casus, hile ve yalanla müslümanları aldattı. Şimdi türbesi bir kilise gibidir. Onun için adak yapıyorlar. Ona tapınıyorlar. Her sene 300.000 kişi hac yapmak için bu putun yanına geliyor) diyor.

Kitabın yukarıdaki yazılarına dikkat edilirse, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından kıymetli yazılar yazarak müslümanların gözlerini boyamakta, haramlara, mekruhlara hatta mubah olan şeylere şirk, küfür damgası basmaktadır. Allahü teâlânın sevdiği sâlih kullarına ve onların türbelerine put, kilise demektedir. Sapık inanışlı 72 fırkadan olan câhillerin ve ahmakların yaptığı çirkin ve bozuk işleri öne sürerek, Ehl-i sünnet Evliyâsına “rahime-hümullahü teâlâ”, halis ve temiz müslümanlara kâfir ve müşrik damgasını basmaktadır. Müslümanların, böyle hilelere aldanmamaları ve Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru yoldan ayrılmamaları için, Davud bin Süleyman Bağdâdînin “rahmetullâhi aleyh”, (Eşedd-ül-cihat fi İbtâl-i Davel-ictihad) adındaki kitabının 35. sayfasından itibaren on sayfayi Arapçadan türkçeye tercüme ediyoruz. Bunu okuyanlar, vehhâbîlerin yalan söylediklerini hemen anlayacaklardır. [(Eşett-ül-cihat) kitabı, (Minhat-ül-Vehbiye) kitabının devamı olarak mükereren bastırılmıştır.]

[Önce bu kitabın put dediği Ahmed bin Ali Bedevinin “rahmetullâhi aleyh” hayatını kısaca bildirmek uygun görüldü. Şemseddin Sami beğ (Kamus-ül’alam) kitabında diyor ki (Ahmed Bedevi hazretleri, Evliyânın meşhurlarından ve şeriflerdendir. Yani hazret-i Hasanın soyundandır. Büyük dedesi, Haccacın zulmünden, Fasa kaçmıştı. Kendisi hicretin 596 [m. 1200] yılında Fasta tevellüd etti. Yedi yaşında iken, babası ve kardeşleri ile Mekkeye geldi. (633) senesinde, gördüğü rüya üzerine Iraka ve Şama gitti. Sonra, Mısırda Tanta şehrinde yerleşti. Çok kerâmetleri görüldü. Yüksek bir Velî olduğu anlaşıldı. Şöhreti her tarafa yayıldı. Ziyaretcileri ve talebesi binleri aştı. 675 [m. 1276] senesinde Tantada vefât etti.) Vehhâbî kitabının, Ahmed Bedevi hazretlerine (Mülesseme) devletinin bir casusudur demesi de, alçakça ve çok çirkin bir iftirâdır. Mülesseme ve öteki ismi (Murabıtin) olan İslam devleti, hicretin 440 senesinde, Fasın cenubunda kuruldu. Baş şehri (Merrakiş) idi. İspanyayı ele geçirdi. 100 sene sonra, hicretin (540) senesinde yok oldu. Yerine (Muvahhidin) devleti kuruldu. Ahmed Bedevi hazretleri dünyaya geldiği zaman, Mülesseme devletinin yerinde yeller esiyordu. Kendi gitmiş, adı kitaplarda kalmıştı. Kitabın müellifi, tefsir ve hadis ilimlerinde câhil olduğu gibi, tarih ve fen bilgilerinde de acınacak bir haldedir. Arapça, ana lisanı olduğu için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere ve İslam âlimlerinin kitaplarına çalakalem, bozuk mânâlar veriyor. Bunlardaki ince, yüksek bilgileri, günlük gazete haberi imiş gibi zannederek, boş kafası ve kısa aklı ile anladığı gibi sanıyor. Böyle mezhepsizlerden ve din cahillerinden, Seyyid Kutub adında biri, kendi anladığına göre bir tefsir yapmış, (Fi-Zılâl-il-Kuran) adındaki bu tefsirini, Kahire mason locası başkanı olan, dinde reformcu Muhammed Abdühün, İslamiyeti yıkıcı, bölücü, bozuk yazıları ile doldurmuştur. Allahü teâlâ, müslüman yavrularını böyle bozuk, zehrli kitapları okuyup aldanmaktan korusun! Böyle türedi din adamlarının tuzaklarına düşürmesin! Âmin].

Seyyid Davud “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: Allahü teâlâ için adak yapmak ve hayvan kesmek ve bunların etlerini fakirlere dağıtıp, sevaplarını Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâya “rahime-hümullahü teâlâ” hediye etmek küfür, şirk olurmuş. Bunlara hemen cevap vermek lâzımdır. Böyle söyleyenler mezhepsizdir. Bunlar, mezhep imamlarına, İslam âlimlerine uymuyorlar. Kendi kısa görüşleri ile noksan akılları ile konuşuyorlar. Burada, önce onları reddedeceğiz. Sonra İslam âlimlerinin bildirdiklerini yazacağız.

Bakara sûresinin 270. âyet-i kerimesinde meâlen, (Fakire verdiğiniz sadakaları ve yaptığınız nezrleri, Allahü teâlâ biliyor) ve Hac sûresinin 29. âyetinde meâlen, (Nezrlerini yerine getirsinler) buyuruldu. Dehr sûresinin 7. âyetinde, (Onlar nezrettiklerini yaparlar) buyurarak övmektedir. Bu âyet-i kerimelerde, Allahü teâlâ, nezir edenleri bilirim diyor. Nezir edenleri övüyor. Nezrin, fakirlere nafaka olduğunu bildiriyor. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize sordular: Bir erkek veya bir kadın, Mekke şehrinden başka bir yerde, deve kesmeyi nezir ediyor. Bu, cahiliyet zamanında,putların önünde kesilen deve gibi mi olur? Cevabında, (Hayır öyle olmaz, nezrini yerine getirsin! Allahü teâlâ, her yerde hazır ve nazırdır. Herkesin nasıl niyet ettiğini bilir) buyurdu. Bu hadis-i şerif, sapık sözlere cevap olarak yetişir. Allah rızası için kesilmesi nezir edilen hayvanı, sâlih kimselerin mezarları yanında keserek, etini orada bulunan fakirlere dağıtmak ve sevâbını o sâlih kimsenin ruhuna bağışlamak câizdir. Bir zararı yoktur. Allah rızası için kesilmesi adak yapılan hayvan elbette kesilecektir. Bu hayvanı kesmek, bir ibâdettir. Etini fakirlere dağıtmak da, ayrı bir ibâdettir. Bu her iki ibâdetin başka başka sevapları vardır.

Müellifin, ölüler için adak yapılmasını ve mezar yakınında, Allahü teâlâ için hayvan kesmesini, puta tapmaya benzetmesi, müslümanlara büyük iftirâdır. Bu sözünü, âyet-i kerime ile ve hadis-i şerif ile ispat etmesi lâzımdır. Adak için, böyle bir ispat yapamıyor. Kâfirler için, müşrikler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri müslümanlara bulaştırmaya kalkışıyor. Fıkıh âlimlerinin kitaplarında haram veya mekruh hatta câiz olduğu bildirilen şeyleri yazarak, küfürdür, şirktir, yaygarasını basıyor. Zaten, mezhep imamlarına, fıkıh âlimlerine kıymet vermiyor. Ehl-i sünneti aldatmak için, müslümanların gözünü boyamak için, işine gelen, çıkarına yarıyan yerleri yazıyor. Halbuki âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden kendi anladığına uymaktadır. Bakara sûresinin 173. âyet-i kerimesinde meâlen, (Müşrikler, Allahtan başkası için ihlal ediyorlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeyi ileri sürüyor. Hep bu âyet-i kerimeyi koz olarak kullanıyor. Allahü teâlâdan başka niyet ile hayvan kesen kâfir olur, müşrik olur diyor. Bunun sözüne göre, bütün müslümanlar kâfir olmaktadır. Çünkü İslam memleketlerinde her gün yemek için milyonlarca hayvan kesiliyor. Bunların hiçbiri Allahü teâlânın rızası için, ibâdet olmak için değil, ticaret için veya yemek için kesilmektedir. Allahü teâlâdan başkası için hayvan kesen müşrik olur diyen kimse, buna nasıl cevap verebilir?

Başka yerlerde keserek, sevâbını ölülerin ruhuna göndermek câiz olur diyorlar. Onlara göre, bunun da küfür ve şirk olması lazım gelir. Bunları Allah için kesiyoruz, etini fakirlere dağıtıp sevâbını ölülerimize bağışlıyoruz diyorlar. Onlara deriz ki Peygamber için ve Evliyâ için diyerek de bu niyet ile kesilmektedir. Bunlar için hayvan kesenin niyetinin bozuk olduğunu nereden anlayorsunuz? Herkesin niyetini yalnız Allahü teâlâ bilir ve Onun haber verdiği kimse bilir. Başka kimse bilemez. İleri sürdükleri, yukarıdaki âyet-i kerimedeki (İhlal) kelimesi, bağırarak söylemek demektir. Cahiliye zamanında, putlara tapanlar, hayvan keserken (Lat için) ve (Uzza için) diyerek bağırırlardı. Müslümanlar, (Bismillah) veya (Allahü ekber) diyerek keser. Müşrikler, Allah adı yerine putların ismini söylerlerdi. Bir müslüman, Allahü teâlânın ismi yerine, mesela Abdülkâdir-i Geylânî “rahmetullâhi aleyh” veya Ahmed Bedevi “rahime-hullahü teâlâ” için diyerek keserse, bunu bilerek söylemesi, haram olur, bilmeyerek söyledi ise, âlimlerin buna öğretmesi lâzımdır. Buna hemen kâfir denemez. Bu söylediklerimizi daha da izah edelim:

İbni Nüceym Zeynül’âbidin-i Mısrînin (Bahr-ür-raık) ve kardeşi Ömer ibni Nüceymin (Nehir-ül-faık) kitaplarında ve Kasım bin Katlubüganın (Dürer-ül-bihar) şerhinden alarak (Redd-ül-muhtar) ın yemin kısmında diyor ki (Câhillerin ölüler için yapmakta olduğu adaklar ve Evliyâya yaklaşmak için türbelerine götürülen kandil yağları, mumlar ve paralar yalnız ölü için olursa batıldır, haramdır. Fakat yine küfür değildir, şirk değildir. Fukaraya dağıtmak ve sevâbını Evliyânın ruhuna göndermek için olursa câizdir. Kasım bin Katlubüga, (Nezir yapmak ibâdettir. Mahluk için ibâdet yapmak câiz olmaz) diyor. Bu sözü, (Nezir, bir fayda getirmez, cimrinin malının gitmesine sebep olur) hadis-i şerifine uymamaktadır. Bu hadis-i şerif, nezrin mekruh olduğunu gösteriyor. Mekruh olan şey, ibâdet olmaz. Müslümanların hayvan adamaları ve başka şey adamaları, hep Evliyânın türbesinde bulunan veya başka yerlerdeki fakirlere dağıtmak içindir. Malın, etin ölüye verilmesini, ölünün kullanmasını düşünen hiç kimse yoktur. Hanefi mezhebinde, nezrin bir yerde yapılmasını belli etmek lazım değildir. Belli edilen yerde yapılması da lazım olmaz. Mesela, falan Velî için nezrim olsun demek câizdir. Böyle söylemek, Allah için yaptığım nezrin sevâbı, bu Velî için olsun demektir. Bu hayvanı, bu Velînin mezarı yanında kesmek lazım olmaz. Başka yerde kesmek, başka yerdeki fakirlere dağıtmak da câiz olur. Nerede kesilirse kesilsin, sevâbı niyet edilen Velînin ruhuna gider. Bununla beraber, yukarıdaki yazı, Kasımın sözüdür. Kendisi, Kemâleddin Muhammed ibni Hümâmin talebesidir. [İbni Hümam 790 [m. 1388] da tevellüd ve 861 [m. 1456] de vefât etmiştir.] Önce gelen âlimlerden hiçbiri Kasım gibi söylememiştir. Yalnız İbni Teymiye söylemiştir. İbni Teymiye, çeşitli adaklar yapmak, bilhassa hayvan kesmeyi adamak ve kabir ziyareti gibi işlerde müslümanları kötülemekte aşırı gitmektedir. Kendisine, zamanında bulunan ve sonra gelen Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu cevaplar vermiş, ortaya attığı sapık düşünceleri çürütmüşlerdir. Kasımın sözüne doğru denilse bile bu sözün müslümanları lekelemeyeceğini İslam âlimleri bildirmişlerdir. Çünkü Kasım da, fakirlere dağıtmak niyet edilirse câiz olur demektedir. Bütün müslümanların adaklarını bu niyet ile yaptıklarını yukarıda bildirmiştik. Ehl-i sünnetin Kasıma benzeyen sözlerini, vesika olarak ileri sürmeleri, müslümanları aldatmak içindir. Çünkü onlar, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden başka sözleri vesika olarak kabul etmemektedirler. Biz de, onlara sorarız: Peygamberlere ve Evliyâya adak yapmanın şirk olduğunu gösteren âyet-i kerime ve hadis-i şerif isteriz. Karşımıza yalnız yukarıda yazdığımız (ihlal) âyet-i kerimesini çıkarıyorlar. Bu âyet-i kerimeye dayanmaları, bir şüphe ve ihtimaldir. Şüphe ile ve ihtimal ile mantık yürütülmez. İstidlal yapılamaz. [(Dürr-ül-muhtar) fıkıh kitabında, bu âyet-i kerime için, hayvanı kesip, toprakla örtmek, fakirlere dağıtmamaktır, diyor. Görülüyor ki hac zamanında, Minada kesilen yüzbinlerle hayvanı toprak altında bırakmaları, açlara, muhtaçlara dağıtmamaları (ihlal) olmaktadır. Böyle yapanların müşrik, kâfir olmaları icap eder. Yemek için, mesela misafir için hayvan kesmek, ihlal olmaz. Çünkü, İbrahim aleyhisselâmın sünnetidir. Yemek için hayvan kesmek ihlal olsaydı, müşriklerin ihlalini İbrahim aleyhisselâm elbet yapmazdı.]

[Zemahşeri Ebülkasım Mahmud carullah mutezili 538 [m. 1144] de Cürcaniyede, Ebû İshak İbrahim Meruzi Şâfiî 340 [m. 952] da, Sun’ullah Halebi Mekki hanefi 1117 [m. 1705] de vefât etti. Bunun (Seyfullah alâ-men kezzebe alâ-Evliyâillah) kitabı, Evliyânın “rahime-humullahü teâlâ” kerâmetlerini uzun anlatmaktadır. Şerif Ahmed Bedevi 675 [m. 1276] de Mısırda Tantada, Şemseddin Sami beğ 1322 [m. 1904] de İstanbul’da Erenköyde, vefât ettiler “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”. Seyyid Kutub 1386 [m. 1966] da Mısırda çıkardığı fitne sonunda öldürüldü. Kasım bin Katlubüga Mısrî hanefi 879 [m. 1474] da vefât etti. Şemsüddin Muhammed Konevinin (Dürer-ül-bihar) ı şerh ederken, nezir, adak bahsinde verdiği bilgileri, İbni Âbidin açıklamaktadır.]

Tekrar edelim ki Evliyâ için, yani Allahü teâlânın sevdiği kulları için hayvan kesmeyi adamakta üç niyet bir arada düşünülmektedir: Hayvanı, Allahü teâlâ için kesmek. Etini ve başka şeylerini fakirlere dağıtmak. Sevâbını Velînin ruhuna bağışlamak. Her müslüman, hayvanını böyle adamaktadır. Böyle hayvan adamak, misafir için kesmekten daha iyidir. Çünkü, çok olur ki misafir zengin olur.

Sadaka alması câiz olmaz. Evet, devlet adamları ve sultan yahut beklenilen yolcu gelince, onlar için hayvan kesmek ve etini fakirlere dağıtmayıp, boş yere bırakmak, kâfirlerin putları için hayvan kesmesine benzemektedir. Bu da, Şâfiî mezhebinde haramdır.

Allame ibni Hacer-i Mekkiye “rahmetullâhi aleyh” soruldu: Diri olan Velî “rahime-hullahü teâlâ” için nezir yapmak câiz midir? Nezir olunan şeyleri o Velîye veya herhangi bir fakire vermek lazım mıdır? Ölmüş olan Velî için nezir yapmak câiz midir? Nezir olunan malı Velînin çocuklarına ve akrabasına, yahut onun yolunda bulunanlara, talebesine, hizmetçilerine vermek lazım mıdır? Mezar üzerine kabir, duvar, parmaklık, sıva gibi şeyler yapmak için nezir sahih olur mu?
CEVAP: Diri olan Velî için adak yapmak sahihtir. Adak olunan malı ona vermek vâcibdir. Başka hiçbir yere vermek câiz olmaz. Ölmüş olan Velî için nezir yapmaya gelince, mal meyyitin olsun diye niyet edilirse, nezir batıl olur, sahih olmaz. Başka bir hayır için mesela, çocuklarına, talebesine, türbesindeki veya başka yerdeki fakirlere vermeyi, yedirmeyi niyet ederse, adak sahih olur. Niyet ettiği şeyleri vermesi vâcib olur. Adak sâhibi hiçbir şey niyet etmedi ise, zamanındaki müslümanların adetlerine bakılır. Hemen her müslüman, ölü için nezrim olsun diyerek, yazdığımız yerlerden birine vermeyi ve sevâbını ölüye bağışlamayı düşünmektedir. Adak yapan da, bu yerleşmiş, kökleşmiş adetleri bildiği için, onlar gibi nezretmiş olur. Vakfta olduğu gibi, nezri sahih olur. Vakfta, şartlarını söylemese, yerleşmiş adetlerdeki şartlara göre vakıf etmiş sayılmaktadır. Mezarların yapılması, sıvanması için yapılan nezrler batıldır. Fakat İmâm-ı İzrai ve Zerkeşi ve başkaları buyurdu ki Peygamberlerin, Evliyânın ve âlimlerin mezarlarını ve yırtıcı hayvanların, hırsızların ve düşmanların açmasından korkulan mezarları korumak için üzerlerine duvar, parmaklık gibi şeyler yapmak câizdir. Böyle faydalı şeyleri adamak sahih ve câiz olur ve iyi olur. Bunlar için vasiyet yapmak da böyledir. İbni Hacer-i Mekkinin fetvası daha uzundur. Kitabımıza bu kadarı yetişir. Bu konuda Hayreddin-i Remlinin de fetvaları vardır. Bu fetvaların aslı, İmâm-ı Rafiinin “rahime-hullahü teâlâ” Cürcandaki kabri için yapılan adak üzerindeki yazılardır. İbni Hacer-i Mekki bunları (Tuhfe) kitabında ve fetvalarında uzun bildirmiştir. Şâfiî mezhebinde söz birliği ile câizdir. [Ahmed İzrai Şâfiî 783 [m. 1381] de Şamda, Muhammed Zerkeşi Şâfiî 794 [m. 1392] de Mısırda, Abdülkerim Rafii Şâfiî 623 [m. 1227] de Kazvinde vefât ettiler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.]

[Hanefi mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlilerinden olan (Dürer ve Gurer) kitabında Mollâ Husrev “rahmetullâhi aleyh”, yemini anlatırken diyor ki farz veya vâcib olan ibâdetlerden birine benzeyen ve namaz, oruç, sadaka, îtikâf gibi başlıbaşına ibâdet olan bir şeyi nezir edenin, bunu yapması lazım olur. Hasta ziyaret etmek, cenaze taşımak, camie girmek, yol, çeşme, hastahane, mektep, câmi yapmak gibi, farz veya vâcib cinsinden olmayan şeyler nezir edilmez. Bunlar nezir edilirse, yapılmaları lazım olmaz. Allah rızası için Recep ayında oruç tutayım demek gibi (Mutlak nezir) ve yolcum gelirse, Allahü teâlâ için sadaka vermek nezrim olsun demek gibi, istenilen bir şarta bağlanan (Muallak nezir) söylenince, şart hâsıl olduğunda, nezir olunan ibâdetleri yapmak vâcib olur. Hadis-i şerifte, (Nezir olunanı yapmak lâzımdır) buyuruldu. Hastalıktan kurtulursam, bir koyun kesmek nezrim olsun demek nezir olmaz ve koyunu kesmesi lazım gelmez. Allahü teâlânın rızası için bir koyun kesmek demek lâzımdır. Allahü teâlâ için deyince, nezir olup kesmesi lazım olur. Bin lira sadaka vermeyi, nezir eden kimsenin yüz lirası olsa, yüz lira vermesi lazım olur. Malı varsa, satıp bin lirasını sadaka verir. Şu yüz lirayı, şu günde falan fakire vermeyi nezir edip, başka yüz lirayı, başka günde, başka yerde, başka fakirlere vermesi câiz olur. [Mollâ Muhammed Husrev 885 [m. 1480] de Bursada vefât etti.]
İbni Âbidin, nâfile namazları anlatırken, (Nezir, bir şeyin husulüne mâni olmaz) hadisini bildirerek, bundan, bir nâfile namazı kılmadan önce, bunu şarta bağlı nezretmenin yasak olduğu anlaşılıyor diyor. Çünkü nezir olunan namazın bir isteğe karşılık olmasını andırmaktadır. Buhârî kitabını şerh edenler, bunun yasak olması, nezir olunan namazın, şart edilen şeyin hâsıl olmasına tesir edeceğini sanan kimseler içindir dediler ise de, hadis-i şerif, nâfilelerin mutlak nezir yapılarak kılınmasını da yasaklamaktadır diyor. Bundan anlaşılıyor ki şarta bağlı yapılan nezir, ibâdeti, şart edilen şeye karşılık yapmak değildir. Allahü teâlâya şükür olarak yapılmaktadır. Şükür secdesi yapmak gibidir. İbadet ile ve ibâdetin sevâbı hediye edilen sâlih kimsenin duâsı ile Allahü teâlânın merhametini istemektedir.].

Mâlikî mezhebi âlimlerinden şeyh Halîlin (Muhtasar-ı Halîl) i şerhinde diyor ki (Niyet ederek veya söyleyerek, Mekkeden başka bir yere, mesela Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” veya bir Velînin kabrine, kesmek için deve, koyun gibi hayvan götürürse, bunları keser, etlerini fakirlere dağıtır. Bu kabirlere elbise, para, yemek gibi şeyler göndermek isterse, oradaki hizmet edenlere, zengin olsalar bile dağıtmayı niyet etti ise, onlara gönderir. Eğer sevâbını onlara bağışlamayı niyet etti ise, bunları kendi memleketinde fakirlere dağıtır. Hiçbir şey niyet etmedi ise, yahut niyetini bildirmeden kendisi öldü ise, memleketindeki adete göre olur). İbni Arefe ve Bürzüli de, böyle yazmaktadırlar. [İbni Arefe Ahmed Endülüsi 536 [m. 1142] da Merakişte, Ebülkasım Muhammed Bürzüli maliki 844 [m. 1438] de Tunusta vefât etmiştir.]

Hanbeli mezhebine gelince, Mensur Behüti, (İkna) kitabı haşiyesinde ve İbni Müflih, (Füru) kitabında, İbni Teymiyeden alarak bildiriyor ki (Belli bir Veliden, sıkıntısını gidermesi veya özlediğine kavuşturması için bir şey adamak, Allahtan başkası için adamaktır. Allahtan başkası için yemin etmek gibidir. Başkalarına göre bu nezir, sahihtir. Fakat günahtır.) Buradan anlaşılıyor ki Evliyâdan yardım için, onlara nezir yapmak, İbni Teymiyeye göre tenzîhen mekruhtur. Hanbeli âlimlerinden başkalarına göre, günahtır demesi, İbni Teymeyenin günah demediğini anlatmaktadır. Peygambere “sallallâhü aleyhi ve sellem” kandil, mum adayan kimsenin bunları Medine şehrinde bulunan fakirlere vermesini, İbni Teymeyenin bildirmekte olduğu, ((İkna) haşiyesinde yazılıdır. [Mensur bin Yunus 1051 [m. 1642] de Mısırda, Şemsüddin Muhammed bin Müflih 763 [m. 1361] de Şamda vefât etti.]

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Veliler “rahime-hümullahü teâlâ” için hayvan kesmeyi adamak, Allahü teâlânın rızası için keserek sevâbını bunlara bağışlamak demektir. Hadis-i şerifte, (Allahtan başkası için hayvan kesene Allah lanet eylesin) buyuruldu. İbni Kayım-i Cevziye (Kitab-ül-Kebair) kitabında ve İmâm-ı Zehebi (Kebair) kitabında ve ibni Hacer-i Mekki (Zevacir) kitabında, bu hadis-i şerifi açıklıyorlar. Allahü teâlâdan başkası için kesmek demek, keserken, seyedim, filan Velî için demektir diyorlar. Kâfirler de keserken putun ismini söyleyerek kesiyorlar. Allahü teâlânın ismi yerine başka isimler söyleyerek kesmek böyledir. İmâm-ı Nevevî “rahmetullâhi aleyh” (Ravda) kitabında diyor ki (Beytullah olduğundan dolayı, Kâbe için diyerek kesmek ve Resûlullah olduğundan dolayı, Peygamber için diyerek kesmek câizdir. Mekkeye veya Kâbeye hediye göndermek de böyledir). [Muhammed Zehebi 748 [m. 1348] de Mısırda vefât etti.]

Sultan veya devlet adamları gelince, onların gözüne girmek için hayvan kesmenin haram olduğunu yukarıda bildirmiştik. Bunlar geldiği zaman, sevinerek kesmek ve çocuğu dünyaya gelince, sevinerek kesmek veya kızmış birinin gönlünü almak için kesmek câizdir. Gönlünü almak başkadır, gözüne girmek başkadır. Put için kesmek, büsbütün başkadır. Cin için kesilen kurbanlara gelince, Allah için keserek, Allah’ın, böylece cinden korumasını düşünmek câizdir. Böyle düşünmeden kesmesi haramdır.

Görülüyor ki İslam âlimleri, her şeyi cevaplandırmışlar, kimsenin bir şey söylemesine ihtiyaç bırakmamışlardır. Herkes aradığını kitaplarda bulmuşlardır. Bir ahmak ve câhil kimse ortaya çıkarak, müslümanları parçalamak, bölücülük yapmak ve İslam âlimlerini kötülemek ve hak yolunda çalışanları gözden düşürmek için, bozuk fikirler yayarsa, bunun sapık veya zındık olduğu anlaşılır. Aklı olan kimse, buna inanmaz ve aldanmaz. Deccalın askerleri gibi olanlar, ancak o ahmaka inanacaklardır. Her doğruya iğri, her güzele çirkin diyeceklerdir.

Müezzin efendi, ezan okurken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ismini söyleyince, bunu işitenler, iki elin başparmaklarının tırnaklarını, gözlerinin üstüne koyarak (iki gözümün nurusun sen ya Resûlallah!) der. Bunu bazı âlimler, mesela Deyrebi (Mücerrebat) kitabında yazmaktadır. Bunu bildiren bir hadis-i şerif görmedik. Fakat (Sâlihler zikir olundukta, rahmet iner) hadis-i şerifi, bu işin câiz olduğunu göstermektedir. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel ve ibni Cevzi ve ibni Hacer, bunun hadis olduğunu bildiriyorlar. İmâm-ı Süyuti de, bu hadisi (Câmi-us-sagir) de bildirmektedir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hiç şüphesiz, Peygamberlerin ve sâlihlerin en üstünüdür. Onun ismi anılınca, Allahü teâlâ rahmet ve merhamet etmektedir. Allahü teâlânın rahmet ettiği zamanda yapılan duâ kabul olur. Ezan okunurken, (Seninle gözüm nurlanır, kalbim sevinir ya Resûlallah!) demek, dünyada ve ahirette sevinmek için duadır. Böyle duâ etmek İslamiyete uygundur. Hanefi âlimlerinden Tahtavi, (Merakıl-felah) haşiyesinde, Kuhistaniden bildiriyor ki ezan okunurken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ismini ikinci işitince, iki baş parmağı gözler üzerine koyup, (Kurret ayneye bike ya Resûlallah, Allahümme meddini bissem’i vel-basari) demek müstehaptır. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, böyle yapanı Cennete götürür. Şeyhzade Muhammed hanefi, Beydavi tefsiri haşiyesinde, Ebil Vefadan alarak bildiriyor ki bazı fetvalarda gördüm ki Ebû Bekr-i Sıddîk, ezan okunurken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öptü. Sonra, gözlerine sürdü. Niye böyle yaptın buyurulunca, senin mübarek isminle bereketlenmek için ya Resûlallah dedi. (Güzel yaptın. Böyle yapan, göz ağrısı çekmez) buyuruldu. Tırnakları göze koyunca, (Allahümmahfaz ayneye ve nevvirhüma) demelidir. Deylemi, (Firdevs) kitabında, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” haber verdiği hadis-i şerifi yazıyor. Bu hadis-i şerifte, (Müezzin “Muhammeden resûlullah” deyince, bir kimse, iki baş parmağını öper, sonra gözlerine sürer ve “Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh, Radıytü billahi rabben ve bil-İslami dinen ve bi-Muhammedin sallallâhü aleyhi ve selleme nebiyen” derse, şefaatim ona helal olur) buyuruldu. Tahtavinin yazısı tamam oldu. Bir hadis-i şerifte, (Ezan okunurken ismimi işitince, iki baş parmağını gözüne koyanı, kıyamet günü arar, bulur ve Cennete götürürüm) buyuruldu. Kuhistani, (Kenz-ül-ibad) kitabından alarak diyor ki ezan okunurken, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ismini ilk işitince, (Sallallâhü ve selleme aleyke ya Resûlallah!) demek ve ikinci işitmekte, (Kurret ayneye bike ya Resûlallah!) demek, sonra iki baş parmağını gözleri üstüne koyup, çekmeden, (Allahümme meddini bissem’i vel-basari) demek, müstehaptır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz bu kimseyi Cennete götürür.

31 – (Eşedd-ül-cihat) kitabında diyor ki Muhammed bin Süleyman-ı Medeni Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”den Muhammed bin Abdülvehhab-ı Necdi soruldu. Cevap olarak, (Bu adam son zamanın cahillerini sapık yola sürüklemektedir. Allahü teâlânın nurunu söndürüyor. Allahü teâlâ, müşrikler istemese de, nurunu söndürmiyecek, her yeri Ehl-i sünnet âlimlerinin nurları ile aydınlatacaktır) dedi. Muhammed bin Süleymanın fetvalarının sonundaki sual ve cevap da şöyledir:

SUAL: Büyük âlimler! Mahlukların en iyisinin yolunu gösteren yıldızlar! Size soruyorum: Bir kimse, çeşitli din kitaplarını okuyup, bilgilerini kısa görüşü ile ve noksan aklı ile tartarak, bu ümmetin hepsinin dinin özünden ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolundan ayrıldıklarını, sapıttıklarını söylese ve kendisinin müctehid olduğunu, Allah kelâmindan ve Resûlullahın hadislerinden bilgiler çıkardığını ileri sürse, halbuki âlimlerin, bir müctehitte bulunması lazım dedikleri şartlardan hiçbiri bunda bulunmasa, bu sözleri yaymasına izin verilir mi? Yoksa, vazgeçip, İslam âlimlerine uyması lazım mıdır? Kendisinin imâm olduğunu, her müslümanın ona uyması vâcib olduğunu, mezhebinin lazım olduğunu söylüyor. Müslümanları mezhebine sokmaya zorluyor. Kendisine uymayanlara kâfir diyor. Bunları öldürmeli, mallarını paylaşmalı diyor. Bu adam doğru mu söylüyor? Yoksa yanlış mıdır? Bir kimsede, ictihad için lazım olan şartların hepsi bulunsa, bir mezhep kursa, herkesi bu mezhebe girmeye zorlaması câiz olur mu? Belli bir mezhebe girmek lazım mıdır? Yoksa herkes dilediği mezhebi seçmekte serbest midir? Sâlih bir kulun veya Sahabinin kabrini ziyaret eden, buna adak yapan, kabir yanında hayvan kesen, onu vesile ederek duâ eden, toprağından alıp bereketlenmek için saklıyan, tehlikeden kurtulmak için, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” veya Sahâbiden yardım isteyen bir müslüman, dinden çıkar mı? Ben bu kabrin sâhibine tapınmıyorum, onun bir şey yapacak güçte olduğuna inanmıyorum. Onun Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna inandığım için, Allahü teâlânın dileğime kavuşturması için, onu vesile sebep yapıyorum dediği hâlde, böyle yapanı öldürmek helal olur mu? Allahtan başka bir şey ile yemin eden kimse, dinden, imandan çıkar mı?

CEVAP: İyi anlamalıdır ki ilim üstattan öğrenilir. İlmi, dini, kendi kendine kitaptan öğrenenler çok yanılır, yanlışı, doğrusundan çok olur. Bugün, ictihad edecek kimse yoktur. İmâm-ı Rafii ve İmâm-ı Nevevî ve Fahreddin Razi dediler ki bugün hiç müctehid kalmadığında âlimler söz birliğine varmıştır. İmâm-ı Süyuti gibi, her ilmde deniz gibi olan derin bir âlim nisbi müctehid, yani mezhep içinde müctehid olduğunu bildirince, hiçbir âlim bu sözünü kabul etmedi. Halbuki mutlak müctehid olduğunu, mezhep sâhibi olduğunu söylememişti. 500’den fazla kitap yazdı. Her kitabı, tefsir ve hadis ilimlerinde ve din bilgilerinin her birinde çok yüksek derecede olduğunu göstermektedir. İmâm-ı Süyuti gibi bir âlimin nisbi müctehid olduğu kabul edilmeyince, onun yüksek derecesinden çok uzak olanların böyle sözlerine inanılır mı? Hiç dinlenmez bile.Hele İslam âlimlerinin kitaplarının bozuk olduğunu da söylerse, bunun aklından ve dininden şüphe olunur. Çünkü bu kimse, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmdan hiçbirini görmediğine göre ilmini nereden öğrendi? Bir şeyler öğrendi ise, İslam âlimlerinin kitaplarından öğrenmiştir. O âlimlerin kitaplarına bozuk derse, kendisi doğru yolu nereden bulmuştur? Bunu bize açıklasın! Dört mezhebin imamları ve bunların mezheplerinde yetişmiş olan büyük âlimler, bütün bilgilerini âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bu adam, onlara uymayan bilgilerini nereden çıkarmıştır? Onun ictihad derecesine varamamış olduğu meydandadır. Bu adama düşen iş, sahih bir hadis görüp, anlamadığı zaman, müctehidlerin bu hadis-i şeriften anlayıp bildirdiklerini araştırmalıdır. Bunlar arasında beğendiğine uymalıdır. Böyle yapmak lazım geldiğini, derin âlim İmâm-ı Nevevî “rahime-hullahü teâlâ” (Ravda) kitabında bildirmektedir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri, ancak ictihad derecesine yükselmiş olan derin âlimler anlayabilir. Müctehid olmayanların, âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri anlamaya kalkışmaları câiz değildir. Abdülvehhab oğlunun doğru yola gelmesi, bozuk sözlerinden vazgeçmesi lâzımdır.

Vehhâbî kitabını yazan müellifin, müslümanlara kâfir demesine gelince, hadis-i şerifte, (Bir kimse, bir müslümana kâfir derse, ikisinden biri kâfir olur. Söylediği kimse müslüman ise, kendisi kâfir olur) buyuruldu. İmâm-ı Abdülkerim Rafii “rahmetullâhi aleyh” (Şerh-ul-kebir) kitabında (Tuhfe) den alarak diyor ki (Müslümana kâfir diyen ve te’vil edemeyen kimse, kâfir olur. Çünkü, İslama küfür demektedir). İmâm-ı Nevevî de, (Ravda) kitabında bunu bildiriyor. Ebû İshak İbrahim İsferaini ve Hüseyin Hâlimi Cürcani ve Nasır-ul-mukaddesi Nablüsi ve Gazâlî ve İbnü Dakik-il-iyd ve daha birçok âlimler, te’vil etse de etmese de, kâfir olur diyorlar. [Nasırul-mukaddesi 490 [m. 1096] da vefât etti.]

Müslümanların kanı ve malı helal olur demesine gelince, hadis-i şerifte, (Kâfirlere lailahe illallah dedirtinceye kadar, harp etmekle emrolundum) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki müslümanı öldürmek câiz değildir. Bu hadis-i şerif, Tevbe sûresi 6. âyetinin, (Tövbe edenleri ve namaz kılıp zekat verenleri serbest bırakınız) meâl-i şerifinden alınmıştır. Tevbe sûresi 12. âyetinde meâlen, (Onlar din kardeşlerinizdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Biz görünüşe göre anlarız. Gizli olanları Allahü teâlâ bilir) buyuruldu. [Kitabın müellifi, bu hadis-i şerife de inanmıyor. 146. sayfasında, biz söze bakmayız, maksada ve manaya bakarız diyor. Bunun gibi, kitabının birçok yerlerinde âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere uymayan yazılar vardır.] Bir hadis-i şerifte, (İnsanların kalplerini yarmak, gizli şeylerini anlamak için emrolunmadım) buyuruldu. Üsame hazretleri, Lailahe illallah diyen bir kimseyi öldürdüğü zaman, kalbinde îman yoktu deyince, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Kalbini yardın mı?) buyurdu.
Bir müctehidin insanları kendi mezhebine girmek için zorlaması câiz değildir. Müctehid olan Zât, mahkemede kadı ise, o zaman kendi ictihadı ile karar verir ve bu kararın yapılmasını emreder.

Evliyâ için adak yapmaya gelince, Şâfiî âlimleri bunu uzun bildirmektedir. (Hibe) kitabı, (Tuhfe) kitabından alarak bildiriyor ki ölmüş bir Velî için nezir eder ve adak ettiği malın ölünün olmasını niyet ederse, bu nezir sahih olmaz. Ölünün olmasını niyet etmezse, nezri sahih olup nezir olunan mal, hizmetçilere, türbe yanındaki mektep talebe ve hocalarına, fakirlere verilir. Türbe yanında adak malını almaya alışık kimseler toplanmış ise ve Velîye nezir olunan malın bunlara verilmesi adet olmuş ise, bunlara verilir. Böyle bir adet yoksa, nezir batıl olur. Semlaviden ve Remliden de böyle haberler gelmiştir. Herkes bilir ki Evliyâ için adak yapanlar arasında hiç kimse yoktur ki adak olunan malın ölüye verilmesini düşünmüş olsun. Çünkü, ölünün bir şey almıyacağını, bir şey kullanmıyacağını herkes bilir. Bu malların fakirlere veya türbede hizmet edenlere verileceğini bilmeyen yoktur. Bunun için ibâdet olmaktadır. Çünkü, Şâfiî mezhebinde mubah olan, mekruh ve haram olan şeylerin nezir edilmesi sahih olmaz. Yapması zaten farz ve vâcib olmayan ibâdetler ve sünnetler nezir olunur.

Kabirleri öpmek, yüzünü gözünü sürmek için, câiz olur da denildi. Olmaz da denildi. Câiz olmaz diyenler mekruh dedi. Haramdır diyen olmadı.

Peygamberleri “aleyhimüssalâtü vesselâm” ve sâlih kulları tevessül etmek, onları vesile ederek Allahü teâlâya yalvarmak câizdir. Hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Bunları kitabımızın başında bildirmiştik. Sâlih ameller ile tevessül etmek câiz olduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır. İyi işlerle tevessül câiz olunca, iyi insanlarla tevessül daha çok câiz olur.
Allahü teâlâdan başka şeylere yemin etmeye gelince, yemin olunan şey, tazim olunursa, Allahü teâlâya şerik, ortak tutulursa, ancak o zaman küfür olur. Hakimin ve İmâm-ı Ahmed’in bildirdikleri ve Münavide yazılı (Allahtan başkası ile yemin eden kâfir olur) hadis-i şerifi de bunu bildirmektedir. Fakat İmâm-ı Nevevî “rahmetullâhi aleyh” âlimlerin çoğundan alarak, mekruh olduğunu bildirmekte ve müslümanların icmaı huccettir demektedir.

Nisa sûresinin 114. âyetinde meâlen, (Kendisine tevhid ve doğru yol bildirildikten sonra, Resûlullahın doğru yolundan sapan ve îtikat ve amelde müminlerden ayrılan kimseyi, ahirette kâfirlerle birlikte Cehenneme sokarız) buyuruldu. Her müminin (Ehl-i sünnet vel cemaat) mezhebine uyması lazım geldiği, bu âyet-i kerimeden de anlaşılmaktadır. Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar sözünü unutmamalıdır. Ehl-i sünnet vel cemaatten ayrılan da Cehenneme gider.

Derin âlim Muhammed bin Süleyman Medeninin fetvası uzundur. Biz kısaltarak bildirdik. Allahü teâlânın hidayet nasip ettiği kimseye bu kadar yetişir. Bu âlim 1195 [m. 1780] senesinde vefât etmiştir. Muhammed bin Abdülvehhab 1699 senesinde Necd çölünde tevellüd ve 1792’de öldü. Muhammed bin Süleyman bunun cahilliğini ortaya çıkardı. Sözlerini çürüddü. İctihad ediyorum demesini yalanladı. Onun hiçbir İslam aliminden ilim ve feyiz almadığını, müslümanlara kâfir dediği için, kendisinin dalâlete düştüğünü yaydı.
Hanefi âlimlerinden Muhammed bin Abdülazim Mekkinin “rahmetullâhi aleyh” (El-Kavl-üs-Sedid) kitabında, İbni Hazm Muhammed Alinin sapık yazıları bildirilmekte ve cevap verilmektedir. İbni Hazm, herkese ictihad yapmayı emrediyordu. Başkasına uymak haramdır diyordu. Bu sözlerini, Nisa sûresinin 58. âyetinin, (Uyuşamadığınız şeyi Allahü teâlânın ve Resûlünün bildirdiği gibi yapınız!) meâl-i şerifi ile ispat etmeye kalkışıyordu. Abdülazim, buna cevap verirken, (Biz, elhamdülillah büyük İslam alimi İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye “rahime-hullahü teâlâ” uymak derecesinden dışarıda kalmıyoruz. Biz, o yüce imama ve onun büyük talebelerine ve daha sonra gelen, Şemsül-eimme gibi dünyaya nur saçan derin âlimlere ve on asırdan beri yetişen böyle hakiki âlimlere “rahime-hümullahü teâlâ” uymakla şerefleniyoruz) diyor.
İbni Hazm, Endülüslüdür. Zâhiriye mezhebinde idi. Bu mezhebi Davud-i İsfehani kurmuştu. Kendi de, mezhebi de yok oldu, unutuldular. İbn-ül-Ehed ve Zehebi ve İbni Hilligan diyor ki İbni Hazma selam verenler, ondan nefret ederlerdi. Sözlerini beğenmezlerdi. Onun sapık olduğunda söz birliğine vardılar. Onu kötülediler. Sultanlara ondan sakınmalarını bildirdiler. Müslümanlara ona yaklaşmamalarını söylediler. İbn-ül Ârif diyor ki: İbni Hazmın dili ve Haccacın kılıcı, aynı şeyi yapmışlardır. İbni Hazmın, hadis-i şeriflere uymayan habis, sapık çok sözleri vardır. Haccac-ı zalim, 120.000 Mâ’sûm’u sebepsiz ve suçsuz öldürdü. İbni Hazmın dili de, hadis-i şerif ile bildirilen hayırlı zamanlardan sonra, yüzbinlerle müslümanı doğru yoldan saptırdı. Çünkü, kendisi 456 [m. 1064] senesinde öldü.

Allahü teâlâ, bütün müslüman kardeşlerimi sapık ve bozuk yola kaymaktan muhafaza buyursun! Hepimize dört mezhep âlimlerinin hak olan ictihadlarına uygun îman ve ameller nasip eylesin! Kıyamet günü, onların mezhebinde olarak, Peygamberlerle, Sıddîklarla ve şehitlerle ve sâlihlerle birlikte haşr eylesin! Âmin. Davud bin Süleymanın (Eşedd-ül-Cihat) kitabından tercüme burada tamam oldu. Bu kitabın yazılması hicretin 1293 senesinde tamam olmuştur. Arabîden türkçeye tercümesi de, 1390 [m. 1970] senesinde yapılmış ve neşredilmiştir.

32 – (Mesâil-i mühimmeye cevâb-ı Nu’mân) adında bir kitap elimize geçti. İslam harfleri ile 1385 [m. 1965] de Şamda 2. baskısı yapılmış. Kitabı yazan Anadolunun Gümüşhane velâyetinde, eski Şiran müderrisi Mustafa oğlu Osman efendinin oğlu, Gümüşhaneli Osman Zeki adında bir vehhâbî imiş. Bu çocuğun, Şiran kazasından Hicaza gidip, sapıtmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bozuk ve zararlı kitap, Hicazda Türk hacılarına, parasız dağıtılmaktadır. Din bilgisi az olanlar, kitaptaki yanlış ve yalan yazıları doğru sanarak, felakete sürüklenmektedir. Bidat ehline aldananların hacları ve hiçbir ibâdetleri kabul olmaz. Hacı olalım derken, doğru yoldan çıkmış, bidat, dalâlet felaketine sürüklenmiş olurlar.

96 sayfa ve küçük olan bu kitabında diyor ki:

(Kurân-ı Kerîm ve Resûl-i Rabbil’âlemin, namaz kılmayana müşrik ve kâfir dedi. Vitir namazını, kunut okumadan bir rekat kılmak yetişir. Resûlullah dahi şevval ayının hilalini bilmiyordu. Bunun için, filan gaybı biliyor. İmdad ediyor diyenler, Allahtan korkup, insanlardan utansınlar. Çünkü, böyle şeyleri Kuran ve Peygamber yasaklamıştır. Bu utanmazlar, Peygamber efendimizle konuşup, Onun emri ile hareket ettiklerini, yutturuyorlar. Eşekten daha aşağı olduklarını yayıyorlar. Bu doğru olsaydı, Ashâb-ı kirâm arasında harp olmazdı. Resûlullah ile konuşup, Onun emri ile sıkıntıdan kurtulurlardı. Vesile âyet-i kerimesinin mânâsı, emirleri yapmak, yasaklardan sakınmaktır. Nâfilelerle meşgul olmaktır. Kabirde olanlardan imdad ve bereket istemek değildir. Çünkü böyle yapmak eşeklik ve müşrikliktir. Müslümanlıkta böyle bir şey yoktur. Din-i İslam, böylelere müşrik ve kâfir diyor.

Gayri ihtiyârî hâricinde farz namazı terkedeni Allah ve Resûlü tekfir ediyor. Bunların kaza kılmaları da kabul olmaz.

Filan falanın sözleri, ahirette insanı kurtarmaz. Kitaba ve sünnete güvenmeyip, filanların sözleri ile ibâdet yapanlar, Cehenneme gideceklerdir. Kabirde o büyük denilen zatlardan sual olmayacak. Allahtan ve Resûlünden olacaktır. Allahü teâlâ, bilmediğinizi ehl olanlardan sorup anlayın buyurdu. Yakalarını kurtarmak için Kuranın ve hadisin zâhiri ve bâtıni mânâları vardır. Biz bâtınisini anlamayız derler. Allah, Ehl-i imana, anlayamayacağı, yapamayacağı şeyleri emretmez. Bu hususta (Ömer Rıza)nın kitabına bakınız. Pırlanta dürbin takınız, diyor.

Korkulu zamanda, ayakta yürürken de namaz kılmak, Bakara sûresinin 238. âyetinde emrolunuyor. Hadislerde kunut okumak emrolunmadı. Kunutsuz vitir kılmak sahihtir. Yalnız farzları ve bir rekat vitiri kılana dil uzatılmaz. Sünnetleri kılanlara sevap vardır. Kılmayanlara günah yoktur.

Ey kardeşlerim! Ayetten, hadisten söylüyorum. Kafamdan söylemiyorum. Hırlıyan ve uluyan müşrikler, Resûlullaha yalancı, büyücü diyenler gibidir. Kitabı ve sünneti bildirenlerden kaçanlar, Haktan kaçan alçaklara benziyor, diyor.

Mevlid okumak, tarîkatlar, delail-i şerif okumak, iskat ve telkin, sonradan ortaya çıkarıldı. Batıl ve merdutturlar. Bunları çıkaranlar, kendilerini Allahü teâlâ yerine koymuş oluyor. Kabul edip yapanlar da, bunlara tapmış oluyorlar. Dinde her şey bildirildi. Söylenmedik kalmadı. (Ümmet 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız, benim ve Ashâbımın yolunda olanlar kurtulacaktır) buyuruldu. Bütün tarîkatler batıldır. Resûlullah zamanında olmayan şeyler merduttur. Kadri, Şazili, Mevlevi, Nakşbendî, Rıfai, Ticani, Hâlidi, Üveysi… daha nice tarîkatler, doğru yoldan ayrılmak, Kurana uymamaktır. Müslüman adından başka her ismi atmalıdır. Zaman-ı saadetteki gibi kardeş olmalıdır. Selameti, kabirlerden, ölülerin ruhlarından istemek gibi, din-i İslamda olmayanı yaparak, kâfir müşrik olmamalıdır. Dinimiz, zikir, tesbîh ve tekbîr için boncuklar ve tekkeler ve kabirler üzerine türbe, kubbe yapmayı emretmedi. Türbeleri yıkmayı emretti. Allahü teâlâ, (Bana duâ ediniz! Kabul ederim) dedi. Peygamberlere duâ ediniz veya Evliyâya duâ ediniz demedi. Yani mevta ile tevessül veya kabirlerinden ve rûhâniyetlerinden imdad talep ediniz demedi. Peygamberlerin bize fayda ve zarar veremeyeceğini Allah bildiriyor. Kurân-ı Kerîmin yoktur dediğini istemek, Allahü teâlâya inanmamak olur. Mevtadan imdad talep edenler kâfir ve müşriktirler. Peygamberin okuduğu salavâtlar vahydir. Başkasının söylediği salavâtlar bidattir. Bidat, vahyden üstün olamaz. Delail kitabını yazan, kendini Allah makâmına koymuş. İbadet icad etmiş. Okuması için günler tayin etmiş. Allaha inâbe yerine, şeyhlere inâbe ediyorlar. Ashâb-ı kirâm, tarîkat, mevlid ve salavât tertip ve ihtas etmediler. Sonra gelenler, vatan himayesi ve düşmanın kahr olması için, (salât-i münciye), (salât-i nariye) gibi bidatler emrettiler. Millet, iskat yapılır diyerek, ibâdeti terkediyor. Telkini de ölü işitmez. İslamda yeri yoktur). Vehhâbî kâfirin yalan, bozuk sözleri tamam oldu.

Allahü teâlâ ve Onun Resûlü, namazın emrolunduğuna inanmadığı, ehemmiyet vermediği için kılmayana kâfir dedi. Tembellikle kılmayan kâfir olmaz. Fasık, günahkar olur. Hanefi mezhebinde vitir namazını üç rekat kılmak vâcibdir. Peygamberimizin vitiri üç rekat kıldığı, (Merakıl-felah) da ve (Sünen-i Ebû Davud) de ve (Münavi) de yazılıdır. Kunut duâsı okumak da vâcibdir. İmâm-ı Ebû Yusufa ve Muhammede ve İmâm-ı Ahmede ve Şâfiîye “rahime-hümullahü teâlâ” göre sünnettir. Ebû Davudün bildirdiği ve (Münavi) de yazılı olduğu gibi, (Resûlullah, vitir namazını kılarken kunut duâsını okurdu.) Kunut olarak, belli olan duâyı okumak, söz birliği ile sünnettir. Bunu bildiren hadis-i şerif, Şernblalinin (Merakıl-felah) kitabında yazılıdır. Vâcib ve sünneti ehemmiyet vermediği için terkeden kâfir olur. Ehemmiyet ve değer verip tembellikle vâcibi bir kere, sünneti ise, devamlı terkeden günaha girer. Bu [bozuk kitabı yazan] alçak vehhâbî, hanefi olan müslümanları mezhebinden çıkarmak istiyor. Mezhepsiz yapmak istiyor. Mezhepsiz olan, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Ehl-i sünnetten ayrılanın da, ya sapık, yahut kâfir olduğu, (El-besair) kitabında yazılıdır. Bu kıymetli kitabı Hindistan âlimlerinden Muhammed Hamdullah yazmış, 1395 [m. 1975] de İstanbul’da da bastırılmıştır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendiliğinden gaybı bilmez. Fakat, Allahü teâlâ, Peygamberine vahiy ile ve Evliyâsına ilhâm ve kerâmet ile gaybı haber verir. Hazret-i Ömer’in İrandaki askeri görmesi ve kumandanları Sariyeye söylemesi, onun da işitmesi, böyle olmuştur. Evliyânın kendisi gaybı bilmez. Fakat, Allahü teâlâ, dilediği şeyleri onlara bildirir. Veya ruhlarına kuvvet vererek, görür ve bilirler. Böyle olduğunu Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler haber vermektedir. (Feth-ul-mecid) vehhâbî kitabı da, (268). sayfasında, (Yeryüzü bana küçültüldü. Doğuyu, batıyı, avucumdaki aynada imiş gibi, hep gördüm) hadis-i şerifini yazmaktadır. 192. sayfadan başlayan 24.maddeyi lütfen okuyunuz! Resûlullah, diri iken de, öldükten sonra da, Ashâbı arasında olacak fitneleri, dilediklerine söyledi. Kazaya râzı olmalarını bildirdi. Çoğuna şehit olacaklarını müjdeledi. Taberaninin haber verdiği ve (Künuz-üd-dekaık) kitabında yazılı hadis-i şerifte, (Hüseyin, 60 senesinde öldürülür) buyuruldu. Bunun gibi, hazret-i Osmanın ve hazret-i Alinin ve başka Sahabilerin “radıyallâhu anhüm” şehit olacaklarını haber verdi. Sabır eylemelerini emir buyurdu. Ashâb-ı kirâma şehit olacaklarını bildirmek, onlara müjde vermek idi. Onlar, şehit olmamak için değil, şehit olmak için duâ ederlerdi. Resûlullah, Ashâbının imdadına niçin yetişmedi sözü, cahilce bir sözdür. Allahü teâlâ, Uhud muharebesinde Resûlünün imdadına niçin yetişmedi demeye benzemektedir. Resûlullah, Ashâbı arasındaki muharebeleri görseydi, seslerini işitseydi, onlara emir verir, sıkıntıdan kurtarırdı gibi ahmakça sözler, haşa Allahü teâlânın, Uhud günü olan facia ve sıkıntıları görmediğini, duâ ve istigaseleri işitmediğini söylemek demektir. (Cevap-ı Numan) vehhâbî kitabının, böyle ahmakça, alçakça sözlerine inanmaktan, aldanmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Din büyükleri, kaza ve kaderi değiştirmek istemez. Onu haber alırlarsa râzı olurlar. Hadis-i şerifte, (İşlerinizi şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz!) buyuruldu. İşlerine gelmeyen hadis-i şerifleri örtbas ediyorlar. Fakat, güneş balçıkla sıvanamaz. Cevap veremeyince, şirktir, eşekliktir diye, işi gürültüye getiriyorlar. Tembellik ederek, dünya işlerine dalarak namaz kılmayan kâfir olmaz. Namazı vazife, borç bilmeyen, farz olduğuna inanmayan kâfir olur.

Filan falanın sözleri diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerine taş atmaktadır. (Ehl-i sünnet âlimleri), Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden anladıklarını ve Ashâb-ı kirâmdan işittiklerini kitaplarına yazmışlardır. Kendi görüşlerine ve düşündüklerine güvenmemişlerdir. Her yazdıklarına, ayetten, hadisten veya Ashâb-ı kirâmın sözlerinden vesikalar, senetler bildirmişlerdir. Kitaba ve sünnete uymak ve Ashâb-ı kirâmın yolunda bulunmak isteyenlerin, Ehl-i sünnet kitaplarını okumaları lâzımdır. (Feth-ul-mecid) kitabının 492. sayfasında de yazılı olan hadis-i şerif ile övülmüş, hayırlı asrın en iyileri olan, Ehl-i sünnet âlimleri, kitabı ve sünneti anlayamamış da, bin sene sonra, çölden meydana çıkan vehhâbî sapıkları, daha iyi anlamış demek için deli veya ahmak, yahut zındık olmak lâzımdır. Vehhâbî kitabının, akla, ilme uymayan saçma yazıları, Kurân-ı Kerîmi ve sünnet-i nebeviyeyi hiç anlamadığını açıkça göstermektedir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri oyuncak yapmış, dilediği gibi mânâ veriyor. Kabirde Allah ve Resûlünden sorulacaktır. Bu suallere, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi cevap veremeyenler, Cehenneme gideceklerdir. (Bilmediğinizi, ehl olanlardan sorup anlayın!) mealindeki âyet-i kerimeyi kendi de yazıyor. Her müslümanın, bu âyet-i kerimeye uyarak, Ehl-i sünnet kitaplarını okuyup öğrenmeleri lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumayanlar, bu âyet-i kerimeye uymamış olur. Câhil kalır. Mezhepsizlerin yalanlarına aldanıp, Cehenneme gider. Deyleminin ve Münavinin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Bâtın ilmi, Allahü teâlânın sırlarındandır. Emirlerinden biridir) buyuruldu. Resûlullah efendimiz, İlm-i bâtını haber veriyor. Allahü teâlânın emridir diyor. Bu kitap ise, İlm-i bâtını, Ehl-i sünnet uydurdu diyor. Allahü teâlâ, emirlerini ve yasaklarını herkes için bildirdi. Bunlar, anlaşılabilecek ve yapılabilecek şeylerdir. Bunlara uymak, herkese farzdır. Bâtın bilgilerini ve müteşâbih âyet-i kerimeleri ise, herkes anlayamaz. Bunlarda bildirilenleri anlamak ve yapmak, ulema-i rasihine mahsustur. Bunlar, tasavvuf yolunda ilerleyip olgunlaşmış derin âlimlerdir. Bu ilimlerden ve bu rasih âlimlerden haberleri olmayanlar, inkâr ediyorlar. Ömer Rızanın bozuk yazılarını yalnız mezhepsizler beğenir.

Bakara sûresi, düşman karşısında ve boğulmak ve yanmak tehlikesinde olanın ve hayvan saldırırken, mümkün olan tarafa dönerek namaz kılınacağını bildirmektedir. Fıkıh kitapları buyuruyor ki korku arttığı zaman, cemaat ile kılınmaz. Yalnız olarak ayakta durarak veya hayvan üstünde kılınır. Yukarıdaki tehlikelerden kaçarken, vakti kaçırmamak için, ancak hayvan üstünde giderek kılınabilir. Âyet-i kerimenin ayakta mümkün olan tarafa dönerek kılmak olduğu (Merakıl-felah) haşiyesinde yazılıdır. Âyet-i kerimedeki (Ricalen) kelimesinin (yürüyerek) demek değil, (ayakta durarak) demek olduğu tefsirlerde ve (Cevhere) fıkıh kitabında açıkça yazılıdır. Bu bozuk vehhâbî kitabı, burada da, hanefileri aldatmaya, yürürken namaz kıldırmaya çalışmakta, bunun için de âyet-i kerimeye yanlış mânâ vermekten çekinmemektedir. Bir müslüman, sünnetleri, ehemmiyet vermeyerek kılmazsa kâfir olur. Ehemmiyet verip, devamlı kılmazsa, günaha girer. Bu kitap, ayetten, hadisten söylüyor ise de, bunlara uydurma mânâ veriyor. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Resûlullahın ve Ashâb-ı kirâmın anladıklarını araştırıp, Onlardan öğrendikleri mânâları kitaplarına yazmışlardır. Böyle olduğunu vehhâbîler de bildiriyorlar. (Feth-ul-mecid) kitabı (388). sayfasında, (Ebû Hanîfe “rahimehullah” dedi ki: Kitabullaha ve Resûlullahın hadisine ve Sahabenin sözlerine uygun olmayan bir sözümü bulursanız, bu sözümü bırakınız! Onları alınız! İmâm-ı Şâfiî dedi ki: Kitabımda, Resûlullahın sünnetine uymayan bir şey bulursanız, benim sözümü bırakıp, Resûlullahın sünnetini alınız!) diyor. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ”, Kitabullaha ve hadis-i şeriflere ne kadar sıkı sarılmış olduklarını, vehhâbî kitabının bu yazısı da göstermektedir. Bunun içindir ki Kurân-ı Kerîmin ve hadis-i şeriflerin doğru mânâlarını anlamak isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam ve fıkıh kitaplarını okumalıdır. Kitabı ve sünneti bildiren (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından kaçanların, Haktan kaçan alçaklara benzediklerini, kendi kitapları da yazmış oluyor.

Tavsiye Yazı: Mevlid okutmak bidat mi?

Tavsiye Yazı: Delail-i şerif okumak caiz mi?

 

Tarîkat, yol demektir. Tasavvuf yolu demektir. Tasavvufun bidat olmadığını, hepsinin Resûlullah efendimizin sünnetine uygun olduklarını, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukî ve Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî “rahmetullâhi aleyh” (Mektûbât) ında uzun yazmışlardır. Bunlardan birkaçını fârisîden türkçeye tercüme ederek, 7. ve 19. maddelerde yazdık. Lütfen oradan okuyunuz!
Tasavvuftan haberleri olmayanlar, buna da saldırıyorlar. Müslümanları bu yüzden de kötülüyorlar. Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî, 1. cildin 177. mektubunda, tasavvufun ne olduğunu kısaca anlatmaktadır. Bu mektubu da, aşağıya tercüme etmeyi uygun gördük:
Keşflere ve rüyalara güvenmeyiniz! Güvenilecek ve insanı Cehennemden kurtaracak şey, yalnız Kitap ile Sünnettir. Allah’ın Kitabına ve Peygamberin sünnetine var kuvvetinizle sarılınız! Bütün işlerinizin bu ikisine uygun olmasına çok önem veriniz! Zikretmek de, Allahü teâlânın emirlerinden biridir. Çok zikir yapınız! Her zamanınızı zikir ile geçiriniz!

[Enfal sûresi 46. âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allahü teâlâyı kalp ile ve dil ile çok zikir ediniz. Felah bulursunuz!) ve Cuma sûresi 10. âyetinde meâlen, (Her zaman, Allahü teâlâyı çok zikir ediniz! Dünyada ve ahirette felaha kavuşursunuz!) ve Ahzab sûresi 41. âyetinde meâlen, (Ey müminler, Allahü teâlâyı her zaman zikir ediniz!) buyurulmuştur. Tibyan tefsirinde, Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” buyurdu ki Allahü teâlâ bütün emirleri için bir sınır koymuş, bu sınırı aşınca, özür saymiştir. Özür olanı affeylemiştir. Yalnız zikir ediniz emri, böyle değildir. Bunun için bir sınır ve özür tanımamıştır. Hiçbir özür ile zikir terkedilmez. Dururken, otururken ve yatarken de zikir ediniz dedi. Her yerde, her hâlde, dil ile ve kalp ile zikir edin buyurdu. Beni hiç unutmayın buyurdu. Bakara sûresi 152. âyetinde meâlen, (Beni zikir edin! Ben de sizi zikir ederim!) buyuruldu.

Tibyandaki hadis-i kudside, (Beni zikir eden kulumla birlikteyim) buyuruldu. Beyhekinin bildirdiği hadis-i şeriflerde, (Derecesi en yüksek olanlar, Allah’ı zikir edenlerdir) ve (Allah’ı sevmenin alâmeti, Onu zikretmeyi sevmektir) ve (Allah’ın zikri, kalplerin şifasıdır) ve (Zikir, [nâfile] sadakadan, oruçtan daha hayırlıdır) ve (Allah’ı çok zikir edeni, Allah sever) buyuruldu. Resûlullah, her ân zikir ederdi. Tasavvuf, Allahü teâlâyı çok zikretmektir. Böyle tasavvuf kötülenebilir mi?]

Bu yolun en üstün derecesinin, Allahü teâlâya mârifet, yani Onu tanımak olduğunu, Allah adamları söz birliği ile bildirmişlerdir. Bu mârifet de, Allahü teâlâda yok olmak demektir. Yani, Allahü teâlâyı tanımak demek, yalnız, Onun var olduğunu, Ondan başka her şeyin yok olduğunu anlamak demektir. İşte, tasavvuf, bu mârifete, bu anlayışa kavuşturan yoldur. Nazım:

Kendini yok bil, kemâl ancak budur,
Onda yok ol, kavuşmak, işte budur!

Bu yokluğa (Fenâ) denir. İki türlü fenâ vardır: Biri (Fenâ-ı kalp) olup kalbin Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmasıdır. Ne kadar uğraşsa, ondan başka hiçbir şeyi hatırlayamaz. Kalp, Allahtan başka hiçbir şeyi bilmez ve sevmez. Fenânın ikincisi, (Fenâ-ı nefs) dir. Nefsin fenâsı, onun yok olması demektir. İnsan kendisine ben diyemez olur. Ârifin kendisi ve eseri kalmaz. Allahtan başka hiçbir şeyi bilmez ve sevmez. Kendine ve başkalarına bir bağlılığı kalmaz. İnsanları felakete sürükliyen en büyük zehr, Allahü teâlâdan başka bir şeye düşkün olmaktır. Böyle bir ârifin imanı, parlak bir ayna gibidir. Her işi İslamiyete uygundur. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak, Ârif olana çok tatlı ve kolay gelir. Kendinde ucb [ibâdetlerini beğenmek] ve riya gibi kötü huy hiç yoktur. Her işi, her ibâdeti ihlas iledir. Yani, yalnız Allahü teâlâ içindir. Nefs, önce, Allahü teâlânın emirlerine âsî ve düşman iken, şimdi itminana kavuşmuş, kuzu gibi olmuştur. Hakiki tam müslüman olmuştur.

Tasavvuf yolunda ilerlemek, kendini yok bilmek içindir. Allahü teâlâya tam kul olmak içindir. Bu yolda ilerlemeye (Seyr) ve (Sülûk) denir. Bu yolun sonu (Fenâ) ve (Bekâ) dır. Yani, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak ve yalnız Allahü teâlâyı var bilmektir. Fenâ ile bekâya kavuşan kimseye, (Ârif) denir. İnsanın yapabileceği kulluğu, ârif yapabilir. Nefsten ileri gelen tembellik, gevşeklik kalmaz. Tasavvuf yolunda olmak Allaha kul olmaktan kurtulmak için değildir. Kendini, başkalarından üstün yapmak için değildir. Ruhları, melekleri, cin ve nurları görmek için değildir. Herkesin gözle gördüğü, düzgün, güzel, tatlı şeyler yetişmiyormuş gibi, başka şeyler aramanın ne kıymeti olur? Onlar da, bunlar da, hep Allahü teâlânın yarattığı varlıklardır. Hepsi yok idi. Sonradan yaratılmış şeylerdir. Allahü teâlâya kavuşmak, Onun cemalini görmek ise, ancak ahirette, Cennette olacaktır. Dünyada olamaz. Böyle olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri ve tasavvuf yolunun büyükleri “rahime-hümullahü teâlâ”, söz birliği ile bildirdiler. Dünyada ele geçen, ancak (İkan) dır.
Tasavvuf yolculuğu, dünyada İslamiyeti tamamlamak içindir. İslamiyet, üç şeyden meydana gelmiştir. Bunlar, ilim, amel ve ihlastır. Tasavvuf, bu üçüncüsünü elde etmek içindir. Allahü teâlâya yaklaşmak, Ona kavuşmak, Onu görmek, ancak ahirette olacaktır. Bunun için, bütün gücünüzle Muhammed aleyhisselâmın yoluna sarılınız! Emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yapmayı huy edininiz! Unutulmuş sünnetleri ortaya çıkarmaya çalışınız! [Sünnetleri ortaya çıkarırken, fitne ve fesad uyandırmayınız. Fitne çıkarmak haramdır. Sünnet işleyeceğim derken, haram işlemeyiniz! Kaş yaparken, göz çıkarmış olursunuz!]. Rüyalara güvenmeyiniz. İnsan, kendini rüyada padişah ve Kutub olmuş görse, ne kıymeti olur? Bu iki mevki uyanık iken ele geçerse, kıymetli olur. Bir kimse, uyanık iken de padişah olsa, yeryüzünde bulunan her şey onun emrinde olsa, büyüklük sayılır mı? Kabir ve kıyamet azaplarından kurtulmaya yarar mı? Aklı olan, ileriyi görebilen kimse, böyle şeylere gönül bağlamaz. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği şeyleri yapmaya çalışır. Fenâ fillâh derecesine varmaya uğraşır. 177. mektubun tercümesi tamam oldu.
İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”, 1. cilt, 306. mektubunda buyuruyor ki: Fenâ fillâh, mâsivâyı [yani, Allahü teâlâdan başka her şeyi, yani Onun sevmediklerini] kalbin unutması demektir. Allahü teâlâdan başka şeylere muhabbeti, bağlılığı kalpten çıkarmak için, fenâ bulmak lâzımdır. Mahluklar unutulunca, kalbin bunlara bağlılığı da yok olur. Velâyet yolunda, mahlukları sevmekten kurtulmak için, fenâ lâzımdır. Nübüvvet yolunda ise, lazım değildir. Çünkü, nübüvvet yolunda Allahü teâlâya [ve Onun sevdiklerine] muhabbet vardır. Bu muhabbet varken, mahlukları unutsa da, unutmasa da, onlara muhabbet olamaz. Mahlukları bilmek, onları sevmeye sebep olduğu için kötü olmaktadır. Mahlukları sevmek kalmayınca, onları bilmek, tanımak kötü olmaz. [Velâyet yolu ile vasıl olan için de böyledir.]
Muhammed Mâ’sûm “rahmetullâhi aleyh”, birinci cildin 93. cü mektubunda buyuruyor ki fenâ fillâh, bâtında [kalpte] olur. Ârif, fenâya kavuştuktan sonra da, zevcesini, çocuklarını ve ahbablarını, eskisi gibi tanır. [İbadetleri yapmakta, mahluklara olan vazifelerini, borçlarını ödemekte kusur etmez.] Kalbin bilmesi başkadır. Zâhirin [aklın, fikrin] bilmesi başkadır. Kalp, görmekten, bilmekten kurtulduğu [yani, fenâya kavuştuğu] zaman, zâhirin görmesi, bilmesi yine devam eder.

Tasavvuf yollarının hepsi, Resûlullahtan feyiz [mârifet, yardım] almaktadır. Ashâb-ı kirâmın hepsi, O kaynaktan, doğrudan doğruya ışık, mârifet aldı. Sonra gelenler, bu mârifetleri, Ashâb-ı kirâmdan aldı. Yalnız, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Aliden alınan feyizler, mârifetler bugüne kadar geldi. Başka Sahabilerden gelen feyizler, birkaç asırdan sonraya varamadı. Feyiz almak için, bu feyize kavuşmuş olan sâlih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lâzımdır. Vehhâbî kitabı da, bunun lazım olduğunu bildiriyor. 335. sayfasında, (Allahü teâlâyı sevmeye kavuşturan 10 sebepten 9.su, Allah’ın sâdık olan sevenlerinin yanında bulunmaktır. Onların sözlerini dinleyip faydalanmaktir. Onların yanında az konuşmaktır) diyor. Böyle sâlih kullara (Mürşid-i kâmil) veya (Rehber) denir. Taberaninin bildirdiği ve (Künuz-üd-dekaık) de yazılı hadis-i şerifte, (Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvânın kaynağı, ariflerin kalpleridir) buyuruldu. Deyleminin bildirdiği hadis-i şerifte, (Sâlihleri anmak, günahları temizler) ve (Âlimin yanında bulunmak ibâdettir) ve (Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir) buyuruldu. Muhammed ibni Hibbanın bildirdiği hadis-i şerifte, (Zikir, sadakadan daha faydalıdır) buyuruldu. Deyleminin bildirdiği hadis-i şerifte, (Zikir, nâfile oruçtan daha hayırlıdır) buyuruldu. (Künuz-üd-dekaık) kitabında (Resûlullah, yürürken her adımda zikir ederdi) diyor. Buradaki hadis-i şerifte, (Allah’ı çok zikretmek, kalbi nifaktan temizler) buyuruldu. Deyleminin ve Münavinin “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Her hastalığın şifası vardır. Kalbin şifası, Allahü teâlâyı zikretmektir) buyuruldu. Tasavvuf, zikretmek ve arifleri hatırlamak, onları sevmek ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yoluna yapışmaktır. Bu ve benzeri hadis-i şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerimeler, tasavvufu emretmektedir.

Tasavvuf yollarının çeşitli isimler taşıması, cahilleri aldatmasın! Tasavvuf yolunda bulunanlar, kendilerine feyiz gelmesine sebep olan Rehberlerin adını söylemiş, bu isimler, tarîkat adı haline gelmiştir. Mesela, bir memlekette, yüzlerce lise vardır. Her lisede aynı, ortak dersler okunur. Fakat, hocaları başka başka olduğundan, yetişme şekilleri de başkadır. Fakat, her lise mezunu, ortak bilgilere ve ortak haklara mâliktir. Her biri, ölünceye kadar, hocalarını söyler ve över. Hocalarının ayrı olması, yetişme metotlarının farklı olması, hiçbiri için kusur olmaz. Tasavvuf yollarının farklı olması da, böyledir. Hepsine Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek kalbinden saçılan feyizler, mârifetler gelmiştir. Üstadlarının ve isimlerinin başka olması, hiçbiri için kusur olamaz.
Tasavvuf yollarının başka isimleri taşımalarının sebebi, yedinci maddede de bildirilmiştir.
Evet, İslam ahkâmina uymayan, ibâdet yapmayan, dünya menfeatleri peşinde koşan, nefslerine, şehvetlerine düşkün, kötü kimseleri, Allah da, kul da sevmez. Bunların tasavvufçuyum, kerâmet sâhibiyim demelerine inanmamalıdır. Fakat bu yüzden tasavvufu kötülememelidir. Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadir-ü kıymetten demelidir.
İskat ve telkin, bidat değildir. Dinimizin emri ile yapıldıkları (El-Besair) kitabında vesikaları ile uzun yazılıdır. Lütfen oradan okuyunuz! Buhârîde ve Müslimde ve İmâm-ı Ahmed’in Müsnedinde ve Münavide “rahime-hümullahü teâlâ” yazılı hadis-i şerifte,(Ölülerinize kelime-i tevhid telkin ediniz!) buyuruldu. Tembellerin, kötü kimselerin [kabirdekilere yapılacak olan] iskata ve telkine güvenerek ibâdet yapmayacaklarını, kötülük yapacaklarını söylemek, dinimizin bu iki emrini kötülemek olur. Tembeller ve kötüler, Allahü teâlânın merhametini, affedici olduğunu ileri sürerek, ibâdeti bırakıyor, her kötülüğü, taşkınlığı yapıyorlar. Acaba buna karşı ne diyecekler?
Dinde her şey bildirildi. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bu bilgileri araştırdı. Ashâb-ı kirâmdan işittiklerini, öğrendiklerini kitaplarına yazdılar. Biz de, dinimizi bu kitaplardan öğreniyoruz. (Cevap-ı numan) kitabının yazarı, bu bilgileri bozmaya, İslamiyeti değiştirmeye uğraşıyor. Herkesi aldatabilmek için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış, bozuk mânâlar veriyor. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, müslüman adını taşıyanların 73 fırkaya [partiye] bölüneceklerini, bunlardan 72sinin Cehenneme gideceklerini, yalnız Ashâbının yolunda gidenlerin Cennete gideceklerini bildirdi. Bu bir fırka, (Ehl-i sünnet) olan müslümanlardır. Çünkü, Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, bütün bilgilerini Ashâb-ı kirâmdan aldılar. Her işlerinde Kitaba ve sünnete sarıldılar. (Ehl-i sünnet vel-cemaat) demek, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Onun cemaatinin, yani Ashâbının yolunda olan müslümanlar demektir. Ehl-i sünneti kötüliyeceği yerde, bozuk ve sapık olan 72 fırkayı kötüleseydi, doğru bir iş yapmış olurdu. Fakat, böyle yapmadı. Çünkü, âyet-i kerimelerde meâlen, (Habis, kötü olanlar, habislerle işbirliği yaparlar) buyuruldu. Kendisi de habis, sapık olduğu için, sapıklarla birleşerek, Ehl-i sünnete saldırdı. Bütün müslümanların birleşmeleri, kardeş olmaları lâzımdır. Fakat hak yolda, Ehl-i sünnet yolunda birleşmek lâzımdır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sapıkların birleşemeyeceklerini, 72 fırkaya parçalanacaklarını bildirdi. Müslümanlar, sapıtmamalıdır. Hak yola, Ehl-i sünnetin doğru yoluna gelmeleri, hidayete kavuşmaları, sapıklıktan kurtulmaları lâzımdır.
Resûlullah efendimiz, (İşlerinizi şaşırdığınız zaman, kabirdekilerden yardım isteyiniz!) buyurdu. Ashâb-ı kirâmın hepsi, bu hadis-i şerife uyarak, kabir-i saadeti ziyaret etti. Habîbullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” istigase ettiler, yardım dilediler. Böylece, muradlarına kavuştular. Resûlullah da, “sallallâhü aleyhi ve sellem” vesileye yapışırdı. Kul ile istigase ederdi. İbni ebû Şeybenin bildirdiği ve Münavinin (Künuz-üd-dekaık) kitabında yazılı olduğu gibi, (Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sıkıntılı olduğu zamanlarda Ashâb-ı kirâmın fakirlerini vesile ederek, bunlar hürmetine, Allahü teâlâdan yardım isterdi). Böyle yaptığı, İmâm-ı Rabbânî’nin “rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât) ında da yazılıdır. Asırlar boyunca, İslam âlimleri de, Veliler de, Sâlihler de, bu hadis-i şerife uydu. (Cevap-ı numan) kitabının yazarı, İslamiyette böyle şey yoktur diyerek, bu ve benzeri hadis-i şeriflere karşı geliyor. Yalanlarla, iftirâlarla, İslamiyeti bozmaya kalkışıyor. Hakiki müslümanlara kâfir, müşrik diyor. Allahü teâlâ, nice âyet-i kerimelerde meâlen, (Zikir ediniz, tesbîh okuyunuz! Allahü ekber deyiniz) buyuruyor. Resûlullah da, bunları okuyor ve okumamızı emrediyor. Çekirdeklerden dizilmiş tesbîhi görüp, mâni olmadı. Bu ise, müslümanlıkta böyle şeyler yoktur diyor. Güneş balçıkla sıvanamaz! Dinimiz türbeleri yıkmayı emretti diyerek yalan söylüyor. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” türbesini yıktı mı? Yıkmadılar. Türbeyi, ağlayarak, yalvararak ziyaret ettiler.
Allahü teâlâ, (Peygamberime itaat ediniz!) buyurdu. Resûlullah da, (Kabirde olanlardan yardım isteyiniz!) buyurdu. Deyleminin ve Münavinin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Kabirdekiler olmasaydı, yer üstündeki insanlar yanarlardı) buyuruldu.
Müslümanlar, hiçbir kabirden, hiçbir ölüden bir şey istemez. Meyyit hürmeti ve hatırı için, Allahü teâlâdan ister. Allahü teâlâ da, o sevdiği kulunun hatırı için, bu dileği ihsan eder, verir. Müslümanlar, bir Ârifin, Velînin “rahime-hullahü teâlâ” ruhundan, feyiz ve mârifet ister. Böylece o Velînin rûhâniyetinden feyiz alır. Faydalanır. Böyle, ruhlardan istifade ederek, Velî olanlara, (Üveysi) denir. Müslümanlar, dünya işleri için hem çalışır, teknikte ilerler. Hem de, Allahü teâlâya duâ eder, yalvarır, yardım dilerler.

 

33 – Evliya kimdir? Vilayet nedir? (İrşâdü’t-talibin kitabı)

 

34 – Ruhsatla mı Azimetle mi Amel Etmeli?

İmâm-ı Kastalaninin (Mevahib) kitabında yazılı olan miraç hadisinde, (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü, bu ilmi benden başka hiç kimse anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi) buyuruldu. Görülüyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Allahü teâlânın bana bildirdiği ilim, yalnız ümmetin hepsine bildirilmesi emrolunan ilmdir buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim (Velâyet) yani evliyâlık, tasavvuf ilmidir. Bu ilim, İslamiyetin batınını ve hakikatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takvâ ile elde edilir. Kehf sûresinde, Hızır aleyhisselâm için, (Ona Bizden ilim verildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, (Velâyet ilmi) ni bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emrolunan (Fıkıh bilgileri), Resûlullahın mübarek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, velâyet mârifetleri de, Onun mübarek kalbinden çıkıp, kalplere akmaktadır. Bunun içindir ki Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh”, (Resûlullahtan iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. İkincisini bildirmiş olsam, anlayamaz, beni öldürürsünüz) dedi. Birincisi, (İlm-i zâhir) dir. İkincisi (İlm-i bâtın) dır. Bunu ancak, Evliyâ ve Sıddîklar bilir.

Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyazetler çekiyor, mücâhedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu, dünya çıkarlarına alet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, İslamiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik miyar İslamiyettir. İslamiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalp ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti ve zikri seçer, yaptırır. Bakara sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Kalplerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedâvisi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya lüzum kalmıyordu. Ashâb-ı kirâmın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübarek kalbinden feyiz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyânın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalp hastalıklarından kurtulmaya çalışmışlardır. İlm-i bâtın, İlm-i zâhirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, (Ulema-i rasihin) denir. Resûlullaha vâris olan ulema, yalnız bunlardır. Riyâzet, sıkıntı çekerek, kalplerini tedâvi edenler, İlm-i bâtına kavuşunca, riyazeti bırakırlar. Yalnız farzları, sünnetleri yaparlar. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm” gibi bâtınları ile de, kalpleri ile de, ibâdet ederler. Pazarda alış veriş etmeleri onların bâtın ibâdetlerine zarar vermez. Allahü teâlâyı bir ân unutmazlar. Kurân-ı Kerîmde, bunlar övüldü. Nur sûresi, 37. âyetinde meâlen, (Alış verişleri, Allah’ı unutturmaz!) buyuruldu. Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în” riyâzet çekmeden bu dereceye kolayca ve az zamanda yükseldiler. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, ilk sohbetinde yükseldi. Ashâb-ı kirâma riyâzet çekmeleri için izin verilseydi, din âlimleri, mezhep imamları, onların riyazetlerini kitaplarına yazarak, bütün müslümanların böyle yapmaları lazım olurdu.

Hadis âlimlerinden Muhammed bin Abdullah Hakim Nişapuri’nin “rahime-hullahü teâlâ” (Müstedrek) kitabında bildirdiği hadis-i şerifte, (Deccalın zamanında bulunan müminlerin gıdası, meleklerin gıdası gibi, tesbîh ve takdis etmek olur. Allahü teâlâ, o zaman tesbîh ve takdis edenlerin açlığını giderir) buyuruldu. Bu da gösteriyor ki Allahü teâlâ, dilediği kullarına öyle hâl verir ki yemeye, içmeye ihtiyaçları kalmaz. Deccal zamanında, bütün müminlere bu hâli ihsan edecektir. Deccalın fitnelerinden biri şudur ki uğradığı şehirlere, (Bana ibâdet ediniz, bana uyunuz!) diyecek. Ona uyarlarsa, göğe emrederek yağmur yağacak, yere emrederek, ekin çıkacaktır. Ona uymazlarsa, emredip, hiç yağmur yağmayacak ve yerden ot bitmiyecektir. Herkes aç kalacaktır. Hadis-i şerif, bu fitnenin müminlere zarar vermeyeceğini bildiriyor. Müminler tesbîh ve takdis okuyarak, açlık duymayacaklardır. [Hakim-i Nişapuri “rahmetullâhi aleyh” 405 [m. 1014] de Nişapurda vefât etmiştir.]

Züht, sabır, riyâzet, açlık gibi sıkıntı çekmenin İslamiyete uymadığını zannetmemelidir. Çünkü İslamiyet, bedene eziyet ve zarar veren şeyleri yasak etmiştir. Bu riyazetler, tasavvufçulara zarar vermemektedir. Bunlar da, İslamiyetin her hükmü gibi, Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gelen İslam dininden bir parçadırlar. Bu işleri ve bunları yapan Evliyâyı inkâr etmek, dinin bir parçasını inkardır.

Tasavvufçular riyâzet yapıyor diyerek, bunları Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, hatta Ashâb-ı kirâmdan “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” daha üstün sanmamalı ve daha üstün tutmamalıdır. Evliyânın hiçbirine de dil uzatmamalıdır. Evliyânın büyüklüğünü anlayamadığı için, kusuru kendinde bilmelidir. Hadis-i şerifte, “Kendi ayıplarını, kusurlarını düşünmekten, başkalarının ayıplarını araştırmayana müjdeler olsun!” buyuruldu. Sehl bin Abdullah Tüsteri buyurdu ki “Günahların en kötüsü, müslümana kötü gözle bakmaktır. İnsanların çoğu, bunu günahtan saymazlar. Tövbesini hiç yapmazlar”. Bir kimse, Evliyânın hepsine hüsn-i zannedip, övse, yalnız bir Velîyi, dinimize uygun bir sebep göstermeden kötülese, o hüsn-i zanlarının hiç faydası olmaz. Evliyânın hepsini tasdik etmeyen kimse, Velî olamaz. Allahü teâlânın bir Velisini, kötü gözle bakarak inciten kimse, dinin bir parçasını kötülemiş olur. Muhammed Ebül-mevahib-i Şazili “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki (Zamanındaki Evliyâya saygılı olmayan, Evliyâ defterinden silinir heman). Muhyiddin-i Arabî “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki (Evliyâya ve ilmi ile amil olanlara düşmanlığın küfür olduğunu, büyüklerin çoğu bildirmiştir). Abdülvehhab-i Şaraninin üstadı, Aliy-yül-havas buyurdu ki (Evliyâdan ve ulemadan birine düşman olandan uzaklaşmak lâzımdır). Velîye ve âlime karşı gelmek, dalâlettir. Kendini helak etmektir. Bunun için, vehhâbîlerden uzaklaşmak lâzımdır.

Allahü teâlânın Velileri, ilmi ile amil olan âlimlerdir. Bunlardan ölü veya diri olan birisini dil veya kalp ile inkâr etmek, açık bir küfürdür. İnkar edenin kâfir olacağını bütün müslümanlar söz birliği ile bildirmişlerdir. Müslümanların bütün mezheplerine göre kâfir olurlar. Çünkü, din-i İslamı inkâr etmektir. Câhil ve ahmak olduğu için, bu inkarını anlamamaktadır. Batıl ve bidat olan bir şeyi ve kendine göre çirkin olan bir şeyi inkâr ettiğini zannetmektedir. Velînin işini ve sözünü böyle sanarak, bu tehlikeye düşmekte, ona fasık veya kâfir, zındık demektedir. Halbuki Allah’ın Velisi, bunun kötülediği şeylerden çok uzaktır. Sözleri ve işleri İslamiyete uygundur. Tâat ve kurbettir. O câhil ise, inat etmekte, Evliyânın ilimlerini, Sıddîkların mârifetlerini anlamamaktadır. Kalbi ölmüş. Hakikati göremiyor. Küfür veya dalâlet, ilhad ve zındıklık çukuruna kendisi batmiştir. Tevhid ehli olduğunu, tâat yaptığını, insanlara ilim ve feyiz verdiğini sanıyor. Kıyamet günü küfrünün cezasını bulacak, zulmlerinin, iftirâlarının azaplarını çekecektir. Dünyada kendine ve benzerlerine kâfir demiyor. Çünkü, hepsi inkarda ortakdırlar. Kendilerini müslüman sanıyorlar. Halbuki müslümanlar, bunların kâfir olduklarını bilmektedir. Çünkü müslümanlar, Allahü teâlânın Evliyâsına “rahime-hümullahü teâlâ” inanıyorlar. Onların doğru hallerine inanıyorlar. İnkar edenlerin anlamamaları, bilmemeleri özür olmaz. Çünkü, dinini bilmemek özür değildir. Bunların Evliyâyı bilmemeleri, yahudilerin, hıristiyanların ve mecusilerin ve putlara tapanların, Muhammed aleyhisselâmın hak dinini bilmemeleri gibidir. Onların bilmemeleri özür olmadığı gibi, bunların bilmemesi de özür olmaz.

Allahü teâlânın Evliyâsını “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” inkâr etmek, İslam dininin herhangi bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. İslamiyeti inkâr eden mürtede yapılan cezanın, Evliyâyı inkâr eden kâfire de yapılması lâzımdır. Önce, bu inkarından vazgeçmesini, tövbe etmesini isteriz.

Evliyâ ve Peygamberler, ne kadar yüksek olurlarsa olsunlar, Allaha kul olmaktan kurtulamazlar. Harika, kerâmet hâsıl olmasında, kulların hiç tesiri olmadığı gibi, adet üzere yaratılmakta olan şeylerde de, tesirleri yoktur. Her şeyi, yalnız Allahü teâlâ yaratmaktadır. Evliyânın ve Peygamberlerin, hiçbir şeyin yaratılmasında tesirleri olmaz. Fakat Allahü teâlâ, Evliyâsını ve Peygamberlerini, başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği nimetlerini, bunlara ihsan etmiştir. Allahü teâlâ, her insanın istekli işlerini, insanların istemelerinden sonra, dilerse yaratmaktadır. İnsanların istediği şeyleri, O istemezse yaratmaz. İnsanların istedikleri bazı şeyleri, O da hep istemekte ve hep yaratmaktadır. Mesela, insan kolunu kaldırmak, gözünü kırpmak isteyince, O da hemen istemekte ve hemen onun kolunu kaldırmaktadır. İstememesi pek nadırdir. İnsanların bazı isteklerini ise, O nadıren istemekte ve yapmakta ve çok zaman istemeyip yapmamaktadır. Dünyadaki isteklerimizin çoğu böyledir. Fakat bu da, insandan insana değişmekte olduğu her gün görülmektedir. İşte Allahü teâlâ, Evliyâsının ve Peygamberlerinin isteklerinin çoğunu, kol kaldırmak ve göz kırpmak gibi, hemen dilemekte ve yaratmaktadır. Bu onlara karşı, Allahü teâlânın bir ihsanıdır. Burada, Evliyânın birbirlerine göre farkları olduğu gibi, hiçbir Velî, hiçbir Peygamber derecesine varamaz. Hiçbiri dünyaya değer vermedikleri için, Allahü teâlâdan dünya için bir şey istemezler. Dünyadan her istedikleri de ahiret için ve Allah içindir. (Hadika) kitabından tercüme burada tamam oldu.

Allahü teâlânın Evliyâsı “rahime-hümullahü teâlâ” mezhepsizlerin türeyeceklerini ve Evliyâyı inkâr edeceklerini, yüzlerce sene önce, kerâmet olarak anlamışlar. Sapık, hatta kâfir olacaklarını bildirmişler. Müslümanların, bunlara aldanmamaları için lazım olan her şeyi yazmışlardır. Evliyâya inanmak için yalnız bu açık kerâmetleri yetişmez mi?

 

35 – Batıni İlimler Var Mıdır?

 

(Hadika) 2. cilt, 103. sayfasında diyor ki cemaat rahmettir. Yani müslümanların hak üzerinde birleşmeleri, Allahü teâlânın merhamet etmesine sebep olur. Tefrika [bölünmek] ise azaptır. Yani, müslümanların topluluğundan ayrılmak, Allahü teâlânın azap yapmasına sebep olur. Demek ki her müslümanın doğru yolda olanlara katılması lâzımdır. İmanı doğru olanlar az olsa dahi, bunlara katılmalı, bunlar gibi inanmalıdır. Doğru yol, Ashâb-ı kirâmın yoludur. Bu yolda olanlara, (Ehl-i sünnet vel-cemaat) denir. Ashâb-ı kirâmdan sonra, ortaya çıkan batıl, bozuk kimselerin çok olması insanı şaşırtmamalıdır. İmâm-ı Beyheki buyuruyor ki (Müslümanlar bozulduğu zaman, bunlardan önce olanların doğru yoluna sarılmalısın! Bir kişi kalsan bile o yoldan ayrılmamalısın!). Necmeddîn-i Gazzi buyuruyor ki (Ehl-i sünnet vel-cemaat alimi) demek, Resûlullahın ve Ashâb-ı kirâmın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. (Sivad-i Âzam), yani İslam âlimlerinin çoğu böyle idiler. Hak olan cemaat ve 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan (Fırka-i nâciye) bunlardır. Kurân-ı Kerîmde, (Parçalanmayınız!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, îtikatta, inanılacak bilgilerde parçalanmayınız demektir. Âlimlerin çoğu, mesela Abdullah ibni Mesut, böyle olduğunu bildirmiştir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayınız demektir. Bu âyet-i kerime, fıkıh bilgilerinde ayrılmayınız demek değildir. Âyet-i kerime, bozgunculuk olan ayrılmayı yasaklamaktadır. Bu ise, akaitteki inanılacak şeylerdeki ayrılıktır. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık böyle değildir. Çünkü bu ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki ibâdetlerdeki ince bilgileri ortaya koymuştur. Ashâb-ı kirâm da, günlük işleri açıklıyan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, îtikat bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı rahmettir) buyurdu. Dört mezhebin amel, iş bilgilerinde ayrılması böyledir. [Şimdi] Dört mezhep olması, Allahü teâlânın hidayeti ve rahmetidir. Hepsi sevap kazanmıştır. Kıyamete kadar, bu mezheplerde olanların ibâdetlerine verilen sevapların bir misli de, bunların mezheplerinin imamlarına verilmektedir. Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisâs kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; bir çoğu hadis bilgisinde, birçoğu tefsirde, çoğu da fıkıh bilgisinde, Arabî bilgilerde yetişmişlerdir. Tasavvufçuların riyâzet çekmekte ve talibleri yetiştirmekte, ayrı yol tutmaları da, yani çeşitli yolların meydana gelmesi de, bu hadis-i şerife uygun olmaktadır. Necmeddîn-i Kübrâ “rahmetullâhi aleyh” (İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insanların sayısı kadardır) buyurdu. Bu söz de, talibleri yetiştirmek yolunu bildiriyor. Yoksa, îtikatlarında hiçbir ayrılık yoktur. Bütün Evliyânın îtikatları, imanları birdir. Hepsi, (Ehl-i sünnet vel-cemaat) îtikadındadır. Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da öyle rahmettir. Fakat, îtikatta ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır) buyurdu. [Necmüddin-i Kübrâ 618 [m. 1221] de, Harezmde, Cengiz askerleri tarafından şehit edildi.]

Tavsiye Yazı: “Büyükleri Seven Kurtulur” ne demek?

(Hadika), 2. cilt,124. sayfasında diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kişi sevdiği ile birlikte olur) buyurdu. Selef-i sâlihini, yani Ehl-i sünnet âlimlerini sevsek, onlar gibi olmasak bile bu hadis-i şerifteki müjdeye kavuşuruz. Allahü teâlânın sevdiklerinin ve Allahü teâlâyı sevenlerin dirilerini ve ölülerini seven kimse, büyük saadete, iyiliklere kavuşur. Onları sevmek, mesela onların düşmanlarına karşı ve onları kötüleyen câhillere karşı, onları savunmak, övmektir. Dünyaya düşkün olanların en kötüleri, Allahü teâlânın sevdiklerini, Evliyâyı kötüleyenlerdir. Dünyaya düşkün olmak, bütün kötülüklere yol açar. Hased, hırsızlık, rüşvet, kibr gibi haramlara sebep olur. Câhil din adamlarının kibrli olmaları, hep dünyaya düşkün olmalarından ileri gelmektedir. Muhyiddin-i Arabinin kalbinin açılması, bâtın ilimlerine kavuşması, tasavvuf büyüklerini sevdiği, onları savunduğu için olduğunu, kendisi bildirmektedir. (Ruh-ul-kuds) kitabında diyor ki (Elhamdülillah! Câhil din adamlarına karşı, tasavvufçuları hep savundum. Ölünceye kadar da savunacağım. Bunun için, kalp bilgilerine kavuşturuldum. Onlara saldıran, isimlerini söyleyerek kötüliyen, kendisinin câhil olduğunu ortaya koyar. Bunun sonu felaket olur).

Muhyiddin-i Arabî “rahmetullâhi aleyh”, kendisinin (Vasiyet-i Yusufiyye) kitabını açıklarken diyor ki Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” rüyada gördüm. (Allahü teâlânın bu nimetine nasıl kavuştuğunu biliyor musun?) buyurdu. Hayır, bilmiyorum dedim. (Ehlullah olduğunu söyleyenlere, saygı gösterdiğin için kavuştun!) buyurdu. Sözü doğru olsa da, olmasa da, ona saygı göstermesi, saadete kavuşmasına sebep oldu.

Kendi kusurlarını araştırıp düzeltmeye çalışan kimse, başkalarının ayıplarını görmeye vakit bulamaz. Hep, kendinden daha iyi olan müslümanları görür. Yani her gördüğü müslümanı kendinden daha iyi bulur. Velî olduğunu söyleyen kimsenin doğru söylediğine inanır. Başkalarının kötülüklerini araştıran, kendi kusurlarını görmeyen ise, Velîye inanmaz.

Necmeddîn-i Gazzi “rahmetullâhi aleyh” (Hüsn-üt tenebbüh) kitabında diyor ki (Sâlihleri sevmek, sohbetlerinde bulunmak, ziyaretlerine gitmek, onlarla bereketlenmek lâzımdır. Evliyâ bunlardır). Şâh-ul-kermani buyuruyor ki; (Evliyâyı sevmekten daha kıymetli ibâdet olmaz. Evliyâyı sevmek, Allahü teâlâyı sevmeye yol açar. Allahü teâlâyı seveni, Allahü teâlâ da sever). Ebû Osman Hayri diyor ki (Evliyânın sohbetine kavuşan kimse, Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur). Yahya bin Muaz “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki (Evliyânın sohbetine kavuşan sâdık bir kimse, her şeyi unutur. Allahü teâlâ ile olur. Böyle olmazsa, Allahü teâlâya hiç kavuşamaz). Muhammed bin Irak (Sefinetül-ırakıye) kitabında diyor ki (Fıkıh âlimlerinden Muhammed bin Hüseyin Becli, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyada gördü. Hangi amelin en iyi olduğunu sordu. (Evliyâullahtan olan bir Velînin yanında bulunmaktır) buyurdu. Diri iken bulamazsak deyince, (Diri iken de, ölü iken de onu sevmek, düşünmek böyledir) buyurdu. [Muhammed bin Ali Şami ibni Irak 933 [m. 1527] de Medinede vefât etti.]

İmâm-ı Birgivi “rahmetullâhi aleyh” duâ ederken, (Ey yardımcıların en iyisi! Ey ümitsizlerin sığınağı! Ya Erhamerrahimin! Ey günahları örten merhameti bol Allah’ım! Habîbin, sevgili Peygamberin hürmeti için ve bütün Peygamberlerin ve Meleklerin ve Peygamberinin Ashâbının ve Tabiînin hürmetleri için, günahı çok olan bizlere acı! Suçlarımızı affeyle!) derdi. Allahü teâlâya, Peygamberi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Onun Ashâbı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Tabiînin hürmeti için duâ etmek, duanın kabul olması için bunları vesile etmek câizdir, meşrudur. Onların şefaatini istemek olup Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” câiz olduğunu bildirmiştir. Mutezile buna inanmadı. Vesile ederek yapılan duâ , o Velînin kerâmeti olarak kabul olur. Bu da, öldükten sonra da, kerâmetin bulunduğunu göstermektedir. Bidat ehli olan sapıklar, buna inanmıyor. [İmâm-ı Muhammed Birgivi 981 [m. 1573] de Anadoluda Birgide vefât etti.]

İmâm-ı Münavi “rahmetullâhi aleyh” (Camiussagir) i açıklarken buyuruyor ki (İmâm-ı Sübki “rahmetullâhi aleyh” duâ ederken, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” vesile yapmak, onu şefi yapmak, ondan yardım istemek güzel olur. Selef-i sâlihinden ve sonra gelen âlimlerden hiç kimse “rahime-hümullahü teâlâ” buna karşı çıkmadı. Yalnız ibni Teymiyye bunu inkâr ederek, doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelenlerden, kimsenin söylemediği bir yola saptı. Ehl-i İslam arasında sapıklığı ile nam aldı buyurdu). Âlimlerimiz “rahime-hümullahü teâlâ”, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” mahsus olan üstünlükleri bildirirken, duâ ederken Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” vasıta kılmak câiz olur. Başkalarını vasıta etmek böyle değildir dediler. Fakat, İmâm-ı Kuşeyri “rahmetullâhi aleyh” diyor ki (Mâ’rûf-i Kerhî “rahmetullâhi aleyh” talebesine, duâ ederken beni vasıta ediniz! Ben, Allahü teâlâ ile aranızda vasıtayım demiştir. Çünkü Evliyâ “rahime-hümullahü teâlâ” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” varisleridir. Vâris olan, varisi olduğu Zâtın bütün üstünlüklerine kavuşur). (Hadika) dan tercüme tamam oldu. [Abdülkerim Kuşeyri 465 [m. 1072] de Nişapurda vefât etti. Mâ’rûf-i Kerhî, Sırrı Sekatinin mürşidi idi. 200 [m. 815] de Bağdatta vefât etti.]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler