VEHHABİLİĞİN BAŞLANGICI VE YAYILMASI

Gücendirmezsen kimseyi, kimse gücendirmez seni,
Kötülemezsen kimseyi, kimse kötülemez seni.
Herkese iyilik edersen, herkes iyi bilir seni,
Allaha kulluk edersen, herkes çok sever seni.

Osmanlılar, Arap yarımadasının çoğuna sâhip olunca, her memlekette seçilen bir memur ile o memleket idare edilirdi. Sonraları, Hicazdan başka yerler kapışanın eline geçti. Şeyhlikle idare edildi.

1737’de Abdülvehhab oğlu Muhammed, ingiliz casusu Hempher’in Londra’da hazırladığı Vehhâbîlik inançlarını, az zaman sonra, siyasi hâle çevirdi. İngilizlerin siyasi ve askeri yardımları ile Arabistan’a yayıldı. Daha sonra, İstanbul’daki halife ikinci Mahmud Han tarafından Mısır valisi Muhammed Ali Paşa’ya emir verilerek, Mısır’dan gönderilen asker, 1818’de bunların elinden Arabistan’ı kurtaRdı.

Vehhâbîlere inanan Der’ıye hakimi Abdülaziz bin Muhammed bin Süud ilk olarak hicretin 1791 senesinde, Mekke emri şerif Gâlip efendi ile harp etti. Daha önce, vehhâbîliği gizlice yaymışlardı. Sayısız müslümanları öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını almışlar ve işkence etmişlerdi.

Abdülvehhab oğlu Muhammed, Beni Temim kabilesindendir. Hicretin 1699 senesinde Necd çölündeki (Hureymile) kasabasında (Uyeyne) köyünde doğmuş, 1792 ölmüştü. Önceleri ticaret için Basra, Bağdat, İran, Şam ve Hind taraflarına gitmiş, çok zeki ve bozguncu sözleri ile (Şeyh-i Necdi) adını almıştı. Dolaştığı yerlerde çok şeyler görmüş, şef olmak düşüncesine kapılmıştı. 1713 senesinde, Basrada tesadüf ettiği, ingiliz casusu Hempher, bu tecrübesiz gencin inkılap yapmak, böylece insanların başına geçmek arzusunda olduğunu anlayarak, bununla uzun zaman arkadaşlık yaptı. İngiliz Müstemlekeler Nezaretinden aldığı hile ve yalanları buna telkin etti. Muhammedin bu telkinlerden zevk aldığını görünce, yeni bir din kurmasını teklif etti. Bu yeni dinin esaslarını ona bildirdi. Casus da, Abdülvehhab oğlu Muhammed de aradıklarına kavuşmuş oldular. Yeni bir din kurmak için, önce Medine’de, sonra Şam’da, Hanbeli mezhebi âlimlerinden okudu. Necde dönünce köylüler için küçük din kitapları yazdı. Bu kitaplara, İngiliz casusundan öğrendiklerini ve Mutezile ve başka bidat fırkalarından aldığı bozuk düşünceleri de karıştırdı. Köylülerin çoğu buna tâbi oldular. İslamiyeti içerden yıkmak için, İngiltere’de kurulmuş olan (Müstemlekeler nazırlığı), bu hâli, Necd şeyhi olan (Muhammed bin Süud) a bildirdi. Çok para vererek ve siyasi, askeri yardımlar vaat ederek, Abdülvehhab oğlu Muhammed ile işbirliği yapmasını temin etti. Arabistanda hasebe ve nesebe çok ehemmiyet verirlerdi. Kendisi ise, câhil olduğundan, Abdülvehhab oğlu Muhammed (Vehhâbîlik) adını verdiği tarîkatini yaymak için, Muhammed bin Süudü maşa olarak kullandı. Kendisine (Kadı), Muhammed bin Süuda (Hakim) ismini taktı. Kendilerinden sonra da, çocuklarının bu makâma geçmelerini temin eden bir anayasa yaptırdı.

Mîr’at-ül Haremeyn kitabının yazılmış olduğu 1888 senesinde Necd emri olan (Abdullah bin Faysal), Muhammed bin Süud soyundan olduğu gibi, kadıları yani diyanet işleri reisleri de, Abdülvehhab oğlu Muhammedin neslindendir.

Abdülvehhab oğlu Muhammed, önceleri Medinede okurken, Medinenin sâlih, temiz âlimlerinden olan babası Abdülvehhab ve kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab ve kendisine ders okutan hocaları, bunun sözlerinden ve davranışlarından ve sık sık söylediği düşüncelerinden bunun ileride İslam dinini içeriden yıkacak bir sapık olacağını anlamışlardı. Kendisine nasihat verirler ve müslümanlara, bundan sakınmalarını söylerlerdi. Fakat, korktukları çabuk meydana geldi. Düşüncelerini (Vehhâbîlik) adı ile açıkça yaymaya başladı. Cahilleri, ahmakları aldatmak için İslam âlimlerinin kitaplarına uymayan yeniliklerle, dinde reformculukla ortaya çıktı. (Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebinde olan doğru müslümanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yaptı. Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve başka Peygamberleri ve Evliyâyı vesile ederek, Allahü teâlâdan bir şey istemeye ve bunların kabirlerini ziyaret etmeye şirk dedi.

Abdülvehhab oğlu Muhammedin, ingiliz casusundan öğrendiğine göre, bir kabir başında duâ ederken, meyyite karşı söyleyen, müşrik olurmuş. Allahtan başka bir kimse veya bir şey için, yaptı demek, mesela, (Falanca ilaçtan fayda oldu) veya (Peygamber efendimizi veya bir Velîyi vasıta yaparak istediğim oldu) diyen müslümanlar müşrik olurmuş. Abdülvehhab oğlunun, bu sözlerine vesika olarak ortaya attığı şeyler, hep yalan ve iftirâ ise de, câhil halk, doğruyu eğriden ayıramadıkları için sözleri, işsizlerin, çapulcuların, bilhassa Der’ıye hakimi Muhammed bin Süudün hoşuna gitti. Câhiller ve vurguncular, taş yürekliler, Abdülvehhab oğlunun sözlerine hemen yanaştılar. Doğru yolda olan halis müslümanlara kâfir dediler.

Abdülvehhab oğlu, düşüncelerini kolayca yayabilmek için, Der’ıye hakimine başvurunca, o da topraklarını genişletmek ve kuvvetlerini arttırmak için ve Londradan aldığı emirleri yaymak için, Abdülvehhab oğlu ile seve seve işbirliği yaptı. Onun fikirlerini her tarafa yaymakta bütün gücü ile uğraştı. İnanmayıp karşı duranlarla harp etti. Müslümanların mallarını yağma etmek, canlarına kıymak helal denilince, çöldeki vahşiler, soyguncular, Muhammed bin Süuda asker olmak için yarış ettiler. Süud oğlu ile Abdülvehhab oğlu elele vererek, vehhâbîliği kabul etmeyenlerin kâfir ve müşrik olduklarına, kanlarını dökmek ve mallarını almak helal olduğuna 1730 senesinde karar verip, 7 sene sonra vehhâbîliği ilan ettiler. Buna göre, Abdülvehhab oğlu, 32 yaşında bozuk fikirleri yaymaya başlamış, kırk yaşında ilan etmiştir.

Mekke-i mükerreme şâfi’î müftüsi Esseyyid Ahmed bin Zeynî Dahlân “rahmetullahi aleyh”, (El-Fütûhât-ül-islâmiyye) kitâbının 2. cüz’ 228. sahîfesinden başlıyarak, (Fitnet-ül-vehhâbiyye) başlığı altında bunların bozuk inançlarını ve müslimânlara yapdıkları işkenceleri anlatmakdadır. Bu kitâb 1968’de Kâhire’de ve 1975’de İstanbul’da ofset yolu ile basdırılmışdır. Bunun 234. sahîfesinde diyor ki, (Mekkedeki ve Medînedeki Ehl-i sünnet âlimlerini aldatmak için, buralara kendi adamlarını gönderdiler. Bu adamlar, islâm âlimlerine cevâb veremediler. Câhil ve sapık oldukları anlaşıldı. Kâfir olduklarını isbât eden bir karâr yazılıp her tarafa gönderildi. Mekke emîri olan şerîf Mes’ûd bin Sa’îd, bunların habs edilmelerini emr eyledi. Birkaçı kaçarak Der’ıyyeye gitdi. Olanları anlatdılar.)

Hicazda bulunan dört mezhep âlimleri ve bunların arasında Abdülvehhab oğlunun kardeşi Süleyman efendi ve kendisine ders okutmuş olan hocaları, Abdülvehhab oğlunun kitaplarını inceliyerek, İslam dinini yıkıcı, bozguncu yazılarına cevaplar hazırladılar, sapık yazılarını çürüten kuvvetli vesikalarla kitaplar yazarak, müslümanları uyandırmaya çalıştılar. Süleyman bin Abdülvehhabın, kardeşine karşı yazdığı kitabın ismi, (Savaık-ul ilâhiyye firrett-i alel-vehhâbîye) olup hicretin 1306. senesinde basılmış ve 1395 [m. 1975] senesinde İstanbul’da ofset yolu ile ikinci baskısı yapılmıştır.

Bu kitaplar onları gafletten uyandıramadı. Müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını arttırdı ve Muhammed bin Süudün müslümanlar üzerine saldırmasına, akıtılan kanların çoğalmasına sebep oldu. Bu adam, (Beni Hanife) kabilesinden olup Müseyleme-tül Kezzabın peygamberliğine inanmış olan ahmakların soyundan idi. Muhammed bin Süud, hicretin (1178) ve miladın (1765) senesinde ölünce, oğlu Abdülaziz yerine geçti. Abdülaziz bin Muhammed bin Süud, hicretin (1217) ve miladın (1803) senesinde, Der’ıye camiinde, bir şiî tarafından, karnına hançer sokularak öldürüldü. Bundan sonra, oğlu Süud bin Abdülaziz vehhâbîlerin şefi oldu. Arapları aldatmak, sapık inançlarını yaymak için müslümanların kanını dökmekte, üçü de, birbiri ile yarışırcasına çalıştılar.

Abdülvehhab oğlunun bu düşüncelerini yayması, Allah’ı tevhidde halis olmak için ve müslümanları şirkten kurtarmak için imiş. Müslümanlar altıyüz seneden beri şirk üzere imişler. Müslümanların dinini tazelemek için, dinde reform yapmak için, ortaya çıkmış. Bu düşüncelerine herkesi inandırmak için, Ahkaf sûresi 5. âyet-i kerimesini, Yunus sûresinin yüzaltıncı âyet-i kerimesini ve Rad sûresinin ondördüncü âyet-i kerimesini vesika olarak ileri sürmüştür. Halbuki bunlara benzeyen, daha birçok âyet-i kerimeler vardır. Bu âyet-i kerimelerin hepsi, puta tapan kâfirleri, müşrikleri bildirmek için gönderildiğini, tefsir âlimleri söz birliği ile beyan buyurmuşlardır.

Abdülvehhab oğlunun düşüncelerine göre, bir müslüman, Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” veya başka Peygamberlerden yahut Velilerden, Sâlihlerden birinin kabrinin yanında veya uzakta iken bundan (istigase) etse, yani sıkıntıdan, dertten kurtulması için yardım istese, yahut o Zâtın ismini söyleyerek şefaat etmesini dilese, yahut kabrini ziyaret etmek için gitmek istese, o müslüman müşrik olurmuş. Allahü teâlâ, Zümer sûresi 3. âyetinde, puta tapan kâfirleri bildirmektedir. Peygamberleri ve Evliyâyı vesile ederek duâ eden müslümanlara müşrik diyebilmek için, bu âyet-i kerimeyi ileri sürüyorlar. Müşrikler de putların yaratıcı olmadığına, her şeyi Allahü teâlânın yarattığına inanıyorlardı diyorlar. Hatta Ankebût sûresinin altmış birinci ve Zuhruf sûresi 87. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bunları kimin yarattığını, onlara sorarsan, elbette Allah yarattı derler) buyuruldu. Allahü teâlânın da böyle buyurduğunu söylüyorlar. Kâfirler böyle inandıkları için değil, Zümer sûresi 3. âyetinde bildirilen, (Allahtan başkalarını dost edinenler, onlar Allahü teâlâya şefaat ederek bizi yaklaştırırlar derler) meâl-i şerifini söyledikleri için kâfir ve müşrik oluyorlar, diyorlar. Peygamberlerin, Evliyânın kabirlerinden şefaat, yardım isteyen müslümanlar da, böyle söyleyerek müşrik oluyorlarmış.

Abdülvehhab oğlunun, bu âyet-i kerimeyi ileri sürerek, müslümanları kâfirlere, müşriklere benzetmesi, çok çürük, ahmakça ve gülünç bir şeydir. Çünkü, kâfirler, şefaat etmeleri için putlara tapınıyorlar. Allahü teâlâyı bırakıp, dileklerini yalnız putlardan istiyorlar. Müslümanlar ise, Peygamberlere, Evliyâya tapınmıyorlar, her şeyi yalnız Allahtan bekleyoruz. Evliyânın vasıta, vesile olmasını istiyoruz, diyorlar. Kâfirler, putlarının diledikleri gibi şefaat edeceklerine, her dilediklerini Allaha yaptıracaklarına inanıyorlar. Müslümanlar ise, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına şefaat için izin vereceğini, sevdiklerinin şefaatlerini ve dualarını kabul edeceğini, Kurân-ı Kerîmde bildirdiği için, Kurân-ı Kerîmde bildirilen bu müjdeye inandıkları için, Allahü teâlânın sevgilisi olarak tanıdıkları Evliyâdan şefaat ve yardım istemektedirler. Kâfirlerin putlara tapınması ile müslümanların Evliyâdan yardım istemeleri birbirine benzetilemez. Bir müslüman ile bir kâfir, görünüşte hep insandır. İnsanlıkları birbirlerine benzemektedir. Fakat, müslüman, Allahü teâlânın dostudur. Sonsuz Cennette kalacaktır. Kâfir olan ise, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz Cehennemde kalacaktır. Görünüşte birbirlerine benzemeleri, hep aynı olacaklarına senet olamaz. Allahü teâlânın düşmanı olan putlara, heykellere yalvaran ile Allahü teâlânın sevgili kullarına yalvaranlar, görünüşte benziyebilirler. Fakat, putlara yalvarmak, Cehenneme götürür. Evliyâya yalvarmak ise, Allahü teâlânın affetmesine, merhamet etmesine sebep olur. (Allahü teâlânın sevdiği kulları hatırlanırsa, Allahü teâlâ merhamet eder) hadis-i şerifi, bildirilmiştir. Peygamberlere “aleyhimüssalavâtı vetteslîmât”, Evliyâya “rahime-hümullahü teâlâ” yalvarınca, Allahü teâlânın merhamet edeceğini, afv buyuracağını bu hadis-i şerif de göstermektedir.

Müslümanlar, Peygamberlerin, Evliyânın ilah, mâbud, Allahü teâlâya şerik, ortak olmadıklarına inanır. Bunların, Allah’ın âciz kulları olduklarına, ibâdete, tapınmaya, yalvarmaya hakları olmadığına inanır. Allahü teâlânın sevdiği, dualarını kabul ettiği kulları olduğuna inanır. Mâide sûresi, 35. âyetinde meâlen, (Bana yaklaşmak için vesile arayınız) buyuruldu. Sâlih kullarımın dualarını kabul ederim, dileklerini veririm buyuruyor. Buhârîde ve Müslimde ve Künuzü’d-dekaıkte bulunan hadis-i şerifte, (Elbet, Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki bir şey için yemin etse, Allahü teâlâ, o şeyi yaratır. Onu yalancı çıkarmaz) buyuruldu. Müslümanlar, bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere inandıkları için, Evliyâyı “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” vesile yapmakta, onlardan duâ ve yardım beklemektedir.

Evet, kâfirlerin bir kısmı, putlarının, heykellerinin yaratıcı olmadıklarını, her şeyi Allahü teâlânın yarattığını söylüyorlar ise de, putların tapınmaya hakları vardır. Onlar dilediğini yaparlar ve Allaha da yaptırırlar diyorlar. Putlarını Allaha şerik, ortak yapıyorlar. Bir kimse, dünyada başkasından yardım istese, bana elbette yardım yapar. Onun her istediği herhalde olur derse, bu kimse kâfir olur. Fakat, benim işim onun istemesi ile kesinlikle olmaz. O bir sebeptir. Allahü teâlâ sebebe yapışanları sever. Sebeple yaratmak Onun adetidir. Sebebe yapışmış olmak için, bundan yardım istiyorum, dileğimi Allahtan bekleyorum. Peygamberimiz de sebeplere yapışmıştır. Sebebe yapışmakla, o yüce Peygamberin sünnetine uymuş oluyorum diyerek birisinden yardım isteyen kimse sevap kazanır. İşi olursa, Allahü teâlâya hamd eder. İşi olmazsa, Allahü teâlânın kazasına, kaderine râzı olur. Kâfirlerin puta tapması, müslümanların Evliyâdan duâ , şefaat, yardım istemelerine benzemez. Aklı olan, doğru düşünebilen, bu ikisini birbirine benzetmez. Birbirinden başka olduklarını iyi anlar. Zararı ve faydayi yaratan, ancak Allahü teâlâdır. Ondan başkasının tapınmaya hakkı yoktur. Hiçbir Peygamber, hiçbir Velî ve hiçbir mahluk, hiçbir şey yaratamaz. Allahtan başka yaratıcı yoktur. Yalnız Allahü teâlâ, Peygamberlerinin, Velilerinin, sâlih kullarının, yani sevdiği kullarının isimlerini söyleyenlere, onları vesile edenlere merhamet eder. Dilediklerini verir. Böyle olduğunu, kendisi ve Peygamberi haber vermiştir. Bu haberlere uyarak müslümanlar da böyle inanmaktadır.

Müşrikler, kâfirler ise, putların bir şey yaratmadığını bildikleri hâlde, putları ilah ve mâbud biliyorlar. Putlara tapınıyorlar. Kimisi ülûhiyette müşrik oluyor. Kimisi de, ibâdette müşrik oluyorlar. (Putlarımız bize şefaat edecektir. Allaha yaklaştıracaktır) dedikleri için, müşrik olmuyorlar. Putları mâbud bildikleri için, putlara tapındıkları için müşrik oluyorlar.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Bir zaman gelecek, kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanları kötülemek için vesika olarak kullanacaklardır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (En çok korktuğum şey, âyet-i kerimeleri Allahü teâlânın dilemediği yerlerde kullanacak kimselerin ortaya çıkmasıdır) buyurdu. Bu hadis-i şeriflerin ikisini de Abdullah bin Ömer “radıyallâhu anhüma” bildirdi. Bu iki hadis-i şerif, mezhepsizlerin, zındıkların türiyeceklerini ve kâfirleri bildiren âyet-i kerimelerin müslümanlar için geldiğini söyleyeceklerini, Kurân-ı Kerîme iftirâ edeceklerini bildirmektedir.

Müminler, Allahü teâlânın sevdiğine inandıkları kimselerin mezarlarını ziyarete gidiyorlar. Allahü teâlânın sevdiği kullarını vasıta, vesile ederek, Allaha yalvarıyorlar. Peygamberimiz ve Ashâb-ı kirâm da böyle yaparlardı. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Rabbi! İstediklerini vermiş olduğun kullarının hakkı için, hürmeti için senden istiyorum) duâsını okurdu. Bu duâyı Ashâbına öğretir ve okumalarını emrederdi. Müminler de, böyle duâ etmektedir.

Hazret-i Alinin validesi olan (Fâtıma binti Esed) “radıyallâhu anhüma” vefât edince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabre koydu ve (Ya Rabbi! Bana annelik yapan Fâtıma binti Esedi affeyle! Peygamberinin ve benden önce gelmiş olan Peygamberlerinin hakkı için, ona rahmetini bol eyle!) diye duâ etti. Gözlerinin açılması için duâ isteyen birisine, iki rekat namaz kılmasını, sonra (Ya Rabbi! Kullarına merhamet ederek göndermiş olduğun Peygamberin Muhammed aleyhisselâmın hürmeti için, Onu vesile ederek, senden istiyorum. Sana yalvarıyorum. Ey sevgili Peygamber, Muhammed “aleyhisselâm”! Seni vesile ederek, duamı kabul edip, dileğimi ihsan etmesi için Rabbime yalvarıyorum. Ya Rabbi! Duâmin kabul olması için, o yüce Peygamberi bana şefaatcı eyle!) duâsını okumasını emir buyurmuştur.

Adem “aleyhisselâm”, yasak edilen ağacdan yiyerek, (Seylan) yani Serendib adasına indirilince, (Ya Rabbi! Oğlum Muhammed aleyhisselâm hürmetine beni affet!) duâsını yaptı. Allahü teâlâ da, (Ey Adem! Muhammed aleyhisselâmı vesile ederek, yerdekiler ve göktekiler için şefaat isteseydin, şefaatini kabul ederdim) buyurdu.
Hazret-i Ömer, hazret-i Abbası “radıyallâhu anhüma” beraber götürüp, onu vesile ederek, yağmur duâsı yapmış, duâsı kabul olmuştur.

Gözlerinin açılmasını isteyen birisine, okuması emrolunan duada, (Ya Muhammed! Seni…) demek, Evliyâyı vesile ederken ismini söyleyerek yalvarmanın câiz olduğunu göstermektedir.

Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin “radıyallâhu anhüm” hayatını bildiren kitaplar, kabir ziyaretinin ve ismini söyleyerek şefaat istemenin ve meyyiti vesile kılmanın meşru ve câiz olduğunu gösteren vesikalarla doludur.

İbni Hacer-i Hiyteminin “rahime-hullahü teâlâ” (Minhac) şerhi olan (Tuhfe) kitabına haşiyeleri ile meşhur Muhammed bin Süleyman Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”, Abdülvehhab oğlunun bozuk ve sapık bir yolda olduğunu, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar verdiğini, vesikalarla ispat etmiştir. Kitabında şöyle demektedir: (Ey Muhammed bin Abdülvehhab! Müslümanlara dil uzatma! Allah rızası için, sana nasihat ediyorum. Allahtan başka yaratıcı olduğunu söyleyen varsa, ona doğruyu bildir! Vesikalar göstererek onu doğru yola çevir! Müslümanlara kâfir denilemez! Sen de bir müslümansın. Milyonlara kâfir dememek için, bir kişiye kâfir demek daha doğru olur. Sürüden ayrılan koyunun tehlikede olduğu muhakkaktır. Nisa sûresi 114. âyetinde meâlen, (Doğru yol gösterildikten sonra, Peygamber aleyhisselâma uymayan ve imanda ve amelde müminlerden ayrılan kimseyi, küfür ve irtidatta bırakır ve Cehenneme atarız. O Cehennem çok kötü bir yerdir) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılmış olanların hâlini göstermektedir).

Kabir ziyaretinin câiz ve faydalı olduğunu bildiren hadis-i şerifler, pek çoktur. Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn-i izam “radıyallâhu anhüm” Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek türbesini ziyaret ederlerdi. Bu ziyaretin nasıl yapılacağını ve faydalarıni bildirmek için kitaplar yazılmıştır.

Bir Velîyi “rahmetullâhi aleyh” vesile ederek duâ etmek, ismini söyleyerek ondan yardım istemek, hiç zararlı değildir. İsmi söylenen Zâtın, tesir edeceğine, istenileni elbet yapacağına, gaybleri bileceğine inanmak küfür olur. Müslümanlar böyle inanmıyor ki kötülenebilsin. Müslüman, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan, yalnız vesile olmasını, şefaat etmesini, duâ etmesini ister. İstenileni yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Mâide sûresi, 27. âyetinde meâlen, (Mütteki kullarımın duâsını kabul ederim) buyuruldu. Bunun için, sevdiklerinden duâ istenir. Meyyitten, istekleri vermesi değil, Allahü teâlânın vermesine vasıta olması istenir. Vermesini istemek câiz değildir. Müslümanlar bunu istemez. Verilmesi için vasıta olmasını istemek câizdir. (İstigase) ve (İstişfa) ve (Tevessül) kelimeleri de, hep vasıta, vesile olmayı istemek demektir.

Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak için, başka bir mahlukunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın adetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lâzımdır. Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm”, hep sebeplere yapışmışlardır.

Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm” sebeplere yapışmayı emretmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna inanmak lâzımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir. Mesela (içtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanların, yukarıda bildirdiğimiz gibi inandıklarını düşünmek lâzımdır. Böyle düşünene kâfir denemez. Vehhâbîler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek câizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir. Diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, birisi şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor. Her müslüman, imanın, İslâmin şartlarına, farzların farz olduklarına ve haramların haram olduklarına inanmaktadır. Her müslümanın, yaratıcı, yapıcı yalnız Allah olduğuna, Allahtan başkasının yaratmadığına inanmış oldukları da meydandadır. Namaz kılmıyacağım diyen bir müslümanın, şimdi veya burada kılmıyacağım veya kılmış olduğum için kılmıyacağım demek istediği anlaşılır. Ben hiç namaz kılmak istemiyorum demek istiyor diye, kimse buna dil uzatamaz. Çünkü, söz sâhibinin müslüman olması, ona küfür, şirk damgasını vuracak dilleri kesmektedir. Kabir ziyaret eden, meyyitten yardım, şefaat isteyen, şu işim olsun diyen bir müslümana, küfür, şirk damgasını basmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu sözleri söyleyenin veya kabir ziyaret edenin, ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bana şefaat et diyenin müslüman oluşu, bu sözlerinin ve işlerinin câiz ve meşru olan imanla ve düşünce ile olduğunu göstermektedir.

Yukarıdaki bilgiler iyi anlaşılır ve iyi düşünülürse, Abdülvehhab oğlunun inançları ve yazıları temelinden yıkılmış ve çürütülmüş olur. Bununla beraber, bozuk yolda olduğunu, müslümanlara iftirâ ettiğini ve İslamiyeti içten yıkmaya çalıştığını vesikalarla ispat eden çok sayıda kitap yazılmıştır. (Zebid) müftüsü Seyyid Abdurrahmân “rahime-hullahü teâlâ” bunun bozuk yolda olduğunu göstermek için şu hadis-i şerif yetişir demektedir: (Arabistanın doğu tarafından kimseler çıkar. Kurân-ı Kerîm okurlar. Fakat, Kurân-ı Kerîm boğazlarından aşağı inmez. Ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar. Yüzlerini kazırlar). Yüzlerinin traşlı olması, bu hadis-i şerifte vehhâbîlerin haber verilmiş olduğu açıkça görülmektedir. Bu hadis-i şerifi okuduktan sonra, başka bir kitap okumaya lüzum kalmaz. Başı, yanakları traş etmeyi, Abdülvehhab oğlunun kitapları emretmektedir. Diğer sapık fırkaların hiçbirisinde böyle bir emir yoktur.

BİR KADININ ABDÜLVEHHAB OĞLUNA VERDİĞİ CEVAP:
Abdülvehhab oğlu kadınlara da başlarını traş etmelerini emretti. Bir kadın, bu emre karşı, (Saç, kadının kıymetli süsüdür. Sakal da erkeklerin süsüdür. İnsanları, Allahü teâlânın verdiği süsten mahrum bırakmak olur mu?) demiş. Abdülvehhab oğlu buna cevap verememiştir.

Abdülvehhab oğlunun gösterdiği yolda bozuk ve çirkin, birçok inanışlar varsa da, başlıca inanışları üçtür:

1. Amel, imanın parçasıdır. Namaz kılmak farz olduğuna inandığı hâlde, tembellikle bir namaz kılmayanın imanı gidermiş. Bir sene zekatını vermeyen hasis bir kimse, kâfir olurmuş. Böyle olan müslümanları öldürmeli, mallarını, vehhâbîlere dağıtmalı imiş.

2. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” ruhlarını vesile etmek ve korktuklarından kurtulup, umduklarına kavuşmak için, duâ etmelerini onlardan istemek, şirk imiş. (Delail-i hayrat) duâ kitabını okumak yasak imiş.

3. Kabirler üzerine türbe yapmak, türbede hizmet ve ibâdet edenler için kandil yakmak ve mezarlara sadaka, kurban adamak şirk imiş. Bunların üçü de, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak imiş.

Süud bin Abdülaziz, Mekkeye ve Medineye hücum ettiği zaman Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” türbesinden başka, Ashâb-ı kirâmın ve Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Evliyânın ve Şehitlerin “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” türbelerinin hepsini yıktılar. Kabirleri, belirsiz hâle getirdiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin mübarek türbesini de yıkmaya başladılar ise de, eline kazma alanın aklına veya bedenine sakatlık geldiğinden bu cinayeti işleyemediler. Medineye girdikleri zaman, Süud, müslümanları bir araya toplayıp, (Vehhâbîlik gelmesi ile dininiz şimdi tamam oldu. Allah sizden râzı oldu. Babalarınız kâfir idi, müşrik idi. Onların dinlerine uymayınız! Onların kâfir olduklarını herkese anlatınız! Resûlullahın türbesi önünde durup, Ona yalvarmak yasaktır. Türbenin önünden geçerken, Esselamü alâ Muhammed denir. Ondan şefaat istenmez) gibi, müslümanları kötüliyen şeyler söyledi.

Vehhâbîliği yaymak için kıyasıya müslüman öldüren Abdülaziz bin Muhammed, 1795’de Mekkeye üç vehhâbî gönderdi. Mekkede yapılan toplantıda, Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle bunlara cevap verince, üç vehhâbî bir şey söyleyemedi. Hakkı kabul etmekten başka çıkar yol bulamadılar. Ehl-i sünnetin haklı olduğunu, kendilerinin yanlış ve sapık bir yol tutmuş olduklarını uzun yazdılar. Üçü de imzaladı. Fakat, Abdülaziz, siyasi emeller peşinde, başkanlık lezzetini arttırmak davasında olduğundan, din adamlarının bu nasihatine kulak bile vermedi. Din perdesi arkasında, işkencelerini her gün daha arttırdı.

Üç vehhâbînin Mekkedeki müslümanlara inandırmak istedikleri 20 madde idi. Fakat bunların hepsi, yukarıda bildirdiğimiz üç maddede toplanmakta idi. Abdülvehhab oğlu, ibâdetler imanın parçasıdır sözünün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbelin “rahmetullâhi aleyh” ictihadı olduğunu ileri sürüyordu. Halbuki İmâm-ı Ahmed’in bütün ictihadları, kitaplara geçmişti. Mekke âlimleri, bunları inceden inceye biliyorlardı. Abdülvehhab oğlunun bu sözünün doğru olmadığını, bu üç vehhâbîye ispat ettiler.

Üç vehhâbî, ikinci inanışlarında haklı olduklarına çok güveniyorlardı. (Mekkedeki müslümanlar, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Abdullah ibni Abbasın ve (Mualla) kabristanında bulunan Mahcubun mezarına giderek: Ya Resûlallah! Ya Mahçup! Ya ibni Abbas! diyorlar. İmamımız Abdülvehhab oğlunun ictihadına göre, [Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah] deyip de, Allahtan gayrıya duâ edenler kâfir olur. Bunları öldürmek ve mallarını paylaşmak helal olur) dediler. Ehl-i sünnet âlimleri, bunlara, (Allahü teâlânın sevdiği kullarının kabirlerine gidip, onlara tevessül etmek, duâ istemek, onlara tapınmak değildir. Onlara ibâdet etmek için değildir. Onları vesile ederek, o sebeplere, vasıtalara yapışarak, Allahü teâlâdan istemektir) dediler. Sebeplere yapışmanın câiz , hatta lazım olduğunu vesikalarla ispat ettiler.

Mahcubun ismi, Seyyid Abdurrahmândır “rahmetullâhi aleyh”. Zamanının en derin alimi idi. 1790’da vefât edip, Mualla kabristanında defnedildi.

Evliyânın kabirlerine giderek, Allahü teâlâdan bir dilekte bulunurken, onları vesile etmek, vesile olmaları için onlara yalvarmak câiz olduğu, çeşitli yollardan ispat edilmektedir. Mâide sûresi 35. âyet-i kerimesinde meâlen, (Ey müminler! Allahü teâlâdan korkun ve Ona yaklaşmak için vesile arayın!) buyuruldu. Bütün tefsirler, vesilenin Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği şeylerden her biri olduğunu bildiriyor. Nisa sûresi 79. âyetinde meâlen, (Resûle itaat eden, Allaha itaat etmiş olur) buyuruldu. Bunun içindir ki İslam âlimlerinin çoğuna göre, birinci âyet-i kerimedeki vesile Resûlullah demektir. Böyle olunca, Peygamberleri ve onların varisleri olan Velileri, sâlih müslümanları vesile etmek, onların yardımları ile Allahü teâlâya yaklaşmak câiz olmaktadır. Peygambere karşı söylemek, yalvarmak küfür ve şirk olsaydı, namaz kılanların hepsinin kâfir olması lazım gelirdi. Muhammed bin Süleymanın “rahmetullâhi aleyh” yukarıda yazılı fetvasına göre, vehhâbîlerin de kâfir olmaları lazım olurdu. Çünkü her müslüman, namazda otururken, (Esselamü aleyke eyühen-Nebiyü ve rahmetullah) diyerek Resûlullaha selam vermekte ve o yüce Peygambere duâ etmektedir.

Kabirleri ziyaret etmekte ve Evliyâyı vesile ederek duâ etmekte faydalar vardır. Çünkü, İbni Asakirin bildirdiği ve (Künuz-üd-dekaık) de yazılı hadis-i şerifte, (Mümin, mümin kardeşinin aynasıdır) buyuruldu. Dare Kutninin bildirdiği hadis-i şerifte, (Mümin, müminin aynasıdır) buyuruldu. Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki ruhlar, birbirlerinin aynaları gibidir. Birbirlerinde görünürler. Kabir başında, o Velîyi düşünüp, vesile eden kimsenin ruhuna, Velînin ruhundan feyiz gelir. Hangisinin ruhu zayıf ise, kuvvetlenir. Birleşik iki kaptaki sıvı gibidir. Yüksek olan ruh zarar eder. Kabirdekinin ruhu aşağı derecede ise, ziyaret edenin ruhu sıkıntı duyar. Bunun içindir ki İslamiyetin başlangıcında, kabir ziyareti yasak edilmişti. Çünkü mezarda olanlar, cahiliye zamanından kalmış olanlardı. Müminler de ölmeye başlayınca, kabir ziyaretine izin verildi. Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” veya bir Velînin kabri ziyaret edilince, o Velî düşünülür. Hadis-i şerifte, (Sâlihler düşünüldüğü zaman, Allahü teâlâ merhamet eder) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki kabir ziyaret edene, Allahü teâlâ merhamet eder. Merhamet ettiği kulunun duâsını kabul buyurur. Kabir ziyaret edilmez. Evliyâya tevessül olunmaz sözünün, senetsiz bir düşünce, bir görüş ayrılığı olduğu meydandadır. (Ben öldükten sonra, hac eden bir müslüman beni ziyaret ederse, diri iken ziyaret etmiş gibi olur) hadis-i şerifi, bu inanışı kökünden çürütmektedir. Kabir ziyaretinin lazım olduğunu göstermektedir. Bu hadis-i şerif, vesikaları ile (Künuz-üd-dekaık) kitabında yazılıdır.

Türbeleri yıkarken, (Mezar ziyaret eden kadınlara ve mezarların üstünü mescid yapanlara, mezarlara ışık yakanlara lanet olsun!) hadis-i şerifini ileri sürüyorlar. Peygamber zamanında böyle şeyler yoktu. Hadis-i şerifte, (Bizim zamanımızda olmayıp, sonradan yapılan şeyler, bizden değildir) denildi, diyorlar. İkinci inanışlarına karşı verilen cevap, bu sözü de çürüddüğü için, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerini kabul ettiler.

1796’da Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” vehhâbîleri cevap veremeyecek hâlde bırakınca, böyle inanmanın müslümanlıktan ayrı bir yol olduğunu, İslam düşmanlarının ve ingilizlerin İslamiyeti içerden yıkmak için sinsice hazırladıkları bir tuzak olduğunu gösteren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler yazılarak, Mekkedeki İslam âlimleri imzaladılar. Tövbe eden üç vehhâbî de, bu vesikaya şahit oldular. Bu vesika her memlekete gönderildi.

Mekkedeki vehhâbî din adamları, Der’ıyeye, Abdülazizin yanına gelerek, cevap veremediklerini, böyle inanmanın İslam düşmanlığı olduğu yazılarak her tarafa gönderildiğini anlattılar. Abdülaziz bin Muhammed bin Süud ve adamları, bunları işitince, Ehl-i sünnete diş bilediler.Hicri 1215 senesinde Mekkeye saldırdılar. Mekke emri şerif Gâlip bin Müsait bin Saîd efendi, bunlara karşı koydu. Her iki taraftan çok kan döküldü. Şerif Gâlip efendi, bunları Mekkeye sokmadı. Mekke etrafındaki Arap kabileleri, vehhâbî oldular. Abdülazizin oğlu Süud, hicri 1217 de, iki bayram arasında, Taif şehrine asker gönderdi. Taifteki müslümanlara yaptıkları işkenceler ve kadınların, çocukların barbarca öldürülmeleri, Ahmed bin Zeyni Dahlanın (Hülâsat-ül-kelam) kitabında ve Eyüp Sabri Paşanın “rahime-hümullahü teâlâ” 1879’da basılmış olan (Tarih-i Vehhâbîyan) ve (Mîr’at-ül-Haremeyn) kitaplarında uzun yazılıdır. Yüreği dayanabilenler oradan okuyabilirler. (Hülâsat-ül-kelam) 1975’de İstanbul’da bastırılmıştır.

Tâife girdikleri zaman, kadınlara ve çocuklara ve bütün ahaliye yaptıkları işkenceler (Osman-ül-Mudayıki) adındaki İslam düşmanı, azgın bir vehhâbînin emri ile yapıldı. Bu adam, Muhsin isminde biri ile birlikte, şerif Gâlip efendi tarafından Der’ıyeye gönderilmişti. Medineye girmelerini ve müslümanlara işkence yapmalarını önlemek için, önceki sözleşmeyi yenilemeye çalışacaklardı. Fakat bu münâfık, şerif Gâlip efendinin yanında casusluk yapıyordu. Yolda arkadaşı olan Muhsini de, bir çok menfeatler vaat ederek aldattı. Der’ıyeye gelince, Süud bin Abdülazize içlerini döktüler. Süud, bunların, sâdık bir köle olduğunu anlayınca, Der’ıye çapulcularını bunların emrine verip, (Taif) yanındaki (Abile) denilen yere geldiler. Şerif Gâlip efendiye mektup yazıp, Süud ve kendilerinin önceki sözleşmeyi tanımadıklarını ve Süudün Mekkeyi almaya hazırlandığını bildirdiler. Şerif Gâlip efendi, cevap yazarak, tatlı sözlerle nasihat etti ise de, İslam düşmanı olan bu azgın, mektupları yırttı. Emrin gönderdiği müslümanlara saldırıp, bozguna uğrattı. Şerif Gâlip efendi, Taif kalesına çekilip savunma tedbirleri aldı. Bu azgın vehhâbî, 1217 [m. 1802] Şevval ayı sonunda Tâife yakîn (Melis) denilen yerde ordusunu kurdu. Kendisinden daha taş yürekli ve gönlü İslam düşmanlığı ile dolu olan (Bişe) emri (Salim bin Şekban) alçağını dahi yardıma çağırdı. Salimin yanında 20 kadar çöl şeyhi ve her şeyhin yanında 500 kadar vehhâbî şakisi vardı. Salimin emrinde ayrıca bin kişi vardı.

Şerif Gâlip efendi “rahmetullâhi aleyh”, Taiflilerle birlikte Melisteki eşkiya üzerine kahramanca saldırdı. Salim bin Şekbanın 1.500 çapulcusunu kılıçtan geçirdi. Salim ve yanında kalanlar kaçtı. Fakat toparlanarak Melis denilen yeri bastılar. Ahalinin mallarını yağma ettiler. Şerif Gâlip efendi, yardım almak için Ciddeye gitti. Taifliler korkup, çoğu, çoluk çocuğunu alıp gizlice kaçtılar. Kaledâ sığınan Taifliler, ard arda gelen vehhâbîleri bozup kaçırdılar ise de, düşmana yardımcı da gelmiş olduğundan, kaleya teslim bayrağı çektiler. Cana ve ırza kıymamak şartı ile teslim olacaklarını bildirdiler. O gün düşman da, çok ölü vererek dağılmaya başlamış idi. Anlaşmak için Taiflilerin gönderdiği alçak ve südü bozuk bir kimse, düşmanın kaçtığını gördüğü hâlde, arkalarından bağırmaya başladı: Şerif Gâlip, sizden korkup kaçtı. Taif ahalisi de, dayanacak hâlde değildir. Kaleyı size verip afv dilediklerini bildirmek için beni gönderdiler. Ben sizi severim. Geri dönünüz. Bu kadar kan döktünüz. Taifi ele geçirmeden gitmek doğru değildir. Size yemin ederek söylüyorum ki Taifliler kaleyı hemen verecekler. Her istediğinizi kabul edeceklerdir dedi. Taifin böyle boş yere vehhâbîlerin eline geçmesi, şerif Gâlip efendinin hatası olmuştur. O, Taifte kalsaydı, müslümanların başına bu felaket gelmiyecekti. (Hainler, korkak olur) gereğince, bu sözlere inanamadılar. Fakat, kale üstünde teslim bayrağını görünce, işin iç yüzünü anlamak için kaleya bir adam gönderdiler. Adamı iple kaleya çektiler. Teslim olmak istiyorsanız, canınızı kurtarmak için bütün malınızı buraya toplayın dedi. İbrahim ismindeki bir müslümanın gayreti ile eşyalar getirildi. Bunlar azdır, bu kadar mal ile affolunamazsınız. Daha getiriniz dedi. Bir defter verip, mal getirmeyenlerin isimlerini buraya yazınız! Erkekleriniz istediği yere gidebilirler. Kadınlarınız ve çocuklarınız zincirlere bağlanacaktır dedi. Biraz yumuşak olması için yalvardılar ise de, azgınlığını ve sertliğini arttırdı. İbrahim, buna dayanamayıp, göğsüne bir taş vurdu, öldürdü. Bunun üzerine, kaleya saldırdılar. Böylece, kurşun ve gülle dokunmasından kurtuldular. Demirlerle kapıları kırıp içeri girdiler. Önlerine çıkanları, kadın, erkek ve çocuk demeyip öldürdüler. Beşikteki yavruları bile parçaladılar. Sokaklarda dere gibi kan aktı. Evleri basıp her şeyi yağma ettiler. Güneş bâtıncaya kadar azdılar, kudurdular. Kalenın şark tarafındaki taş evlere giremediler. Fakat kurşun yağmuruna tuttular. İçlerinden bir habis, sizi affettik. Çoluk çocuğunuzu alıp istediğiniz yere gidebilirsiniz diye bağırdı. Başka yere gitmek için yola çıkanları bir tepede topladılar. Bunların çoğu kadın ve çocuk idi. Etraflarını sardılar. Bunları on iki gün aç, susuz bıraktılar. Her biri temiz aile naz ile büyümüş müslümanlardı. Bunlara söz ile sopa ile ve taş ile eziyet ettiler. Birer birer çağırıp, mallarınızı sakladığınız yerleri bildirin diyerek döverlerdi. Merhamet için yalvaranlara, ölüm gününüz yaklaşıyor derlerdi.

İbni Şekban, taş evleri on iki gün sıkıştırmış, içeri giremeyince, (Evinden çıkıp silahını bırakanlar affedilecektir) diye söz vermişti. Bu söze inanıp evden çıktılar. İbni Şekban, bunların ellerini arkalarına bağlayıp tepedeki müslümanların yanına gönderdi. Böylece 367 erkekle birlikte tepede beklemekte olan kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”. Şehitleri günlerce hayvanlara çiğnettiler. Yırtıcı hayvanların ve kuşların yemesi için onaltı gün açıkta bıraktılar. Müslümanların evlerine saldırdılar. Mal, eşya, ne varsa hepsini toplayıp kale kapısının önündeki meydana dağ gibi yığdılar. Bunların ve topladıkları paraların, altınların beşte birini, Süuda gönderdiler. Geri kalanı aralarında paylaştılar. Hainlerin ve yağmurun götürdüklerinden arta kalıp Ehl-i sünnetin eline geçen kırkbin riyal altın ile sayısız kıymetli eşyadan onbin riyal kadınlara ve çocuklara dağıtıldı. Eşya da pazarlarda çok ucuza satıldı.

Kütüphanelerden ve mescidlerden ve evlerden topladıkları Kurân-ı Kerîmleri, tefsirleri, hadis ve çeşitli din kitaplarının hepsini parçalayıp yerlere attılar. Kurân-ı Kerîmlerin ve din kitaplarının altın işlemeli meşin ciltlerinden çarıklar yapıp pis ayaklarına giydiler. Ayaklarındaki kitap cildinden çarıklar üzerinde âyet-i kerimeler ve mübarek yazılar yazılı idi. Kıymetli kitapların yaprakları, yerlere o kadar çok atılmıştı ki Taif sokaklarında basacak toprak kalmamıştı. İbni Şekban, yalnız Kurân-ı Kerîmlerin parçalanmamasını emretmiş ise de, çöllerden vurgun için toplanıp gelmiş olan vehhâbî haydutları, Kurân-ı Kerîmi tanımadıklarından, ele geçirdikleri Mushaf-ı şeriflerin hepsini parçalayıp yerlere saçtılar. Üzerlerini çiğniyerek geçtiler. Koca Taif şehrinde yalnız üç Mushaf-ı şerif ile bir Buhârî-i şerif kitabı bu yağmadan kurtulabilmişti.

Mucize: Yağma yapıldığı günlerde hava durgundu. Hiç rüzgar yoktu. Eşkiya çekilip gidince, bir fırtına çıktı. Rüzgarlar, yerlerdeki Kurân-ı Kerîm ve çeşitli din kitaplarının yapraklarının hepsini uçurup götürdü. Uçan kağıtların nereye gittikleri anlaşılamadı. Yere düşmüş hiçbir kağıt görülemedi.

Şehitlerin cesetleri “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” tepe üzerinde onaltı gün kalarak sıcaktan çürümüşlerdi. Her tarafı fenâ koku sarmıştı. Müslümanlar, İbni Şekbana çok yalvardılar, ağladılar, sızladılar. Nihâyet izin alabilip, iki büyük çukur kazdılar. Babalarının, dedelerinin, akrabalarının, arkadaşlarının, çocuklarının kokmuş cesetlerini bu çukurlara doldurup toprakla örddüler. Tanınacak tam bir ceset hiç yoktu. Kiminin yarısı, kiminin dörtte biri kalmıştı. Yırtıcı kuşların ve hayvanların uzaklara taşıyıp bırakmış oldukları insan parçalarının kokuları, vehhâbîleri de rahatsız ettiğinden, bunların toplanmasına da izin verdiler. Müslümanlar, her tarafı dolaşıp, bunları da topladılar. İki büyük çukura gömdüler.

Eşkiyanın, şehitleri, çürüyünceye kadar açıkta bırakmaları, müslümanların ölülerine de hakaret etmek ve intikam almak içindi. Beyt:

Yükselmeye sebep olur, gam yeme düştüm diye,

Bina tâmir edilmez, benzemezse harabeye.

Bedenleri açıkta kalıp, kuşlara kurdlara yem olan ve çürüyüp kokan şehitlerin “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” Allah huzurundaki dereceleri katkat artar.

Eşkıya, Taif şehrindeki müslümanları kılıçtan geçirdikten ve eşyaları, paraları yağma edip paylaştıktan sonra, her tarafı dolaşarak, Ashâb-ı kirâmın, Evliyânın ve âlimlerin türbelerini yıkıp yerle bir ettiler. Türbeleri yıkarken, Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden ve Peygamber efendimizin çok sevdiklerinden Abdullah ibni Abbas hazretlerinin mezarını kazıp, mübarek ceset-i şerifini çıkarıp yakmak istediler ise de, toprağa ilk kazmayı vurunca, etrafa yayılan güzel kokudan ürktüler. (Bu mezarda büyük bir şeytan vardır. Toprağı kazmakla vakit geçirmiyelim. Dinamitle havaya uçuralım) dediler. Çok miktarda barut getirdiler. Pek uğraştılar ise de, barut ateş almadı. Barut ateş almayınca, şaşırıp dağıldılar. Böylece bu mübarek mezar birkaç sene düz toprak halinde kaldı. Sonra, Seyyid Yasin efendi gâyet güzel bir sanduka yaptırarak bu mübarek mezarın unutulmasını önlemiştir.

Seyyid Abdülhadi efendinin ve daha birçok Velilerin “rahime-hümullahü teâlâ” de mezarlarını kazmak istediler ise de, her biri kerâmet göstererek, zarar vermelerine imkan olmadı. Güçlüklerle karşılaşarak, bu kötü düşünceden vazgeçtiler.

Osman-ı Mudayıki ve İbni Şekban mel’unları, türbelerle beraber, camilerin ve medreselerin de yıkılmasını emretmişler idi. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden olan Yasin efendi, (Cemaat ile namaz kılmak için yapılmış olan mescidleri niçin yıkıyorsunuz? Eğer Abdullah ibni Abbasın “radıyallâhu anhüma” kabri bulunduğu için yıkmak istiyorsanız, onun mezarı, büyük mescidin dışındaki türbededir. Onun için mescidin yıkılması da icap etmez) dedi. Osman-ı Mudayıki ile İbni Şekban bu söze cevap veremediler. İçlerinde bulunan Matu adında bir zındık, (Şüpheli olan şeyleri yok etmelidir) diye gülünç bir söz söyledi. Yasin efendi buna karşılık, (Mescitte şüphe olur mu?) deyince, cevap veremedi. Uzun bir sessizlikten sonra, Osman-ı Mudayıki (İkinizi de dinlemeyeceğim. Mescide dokunmayınız, türbeyi yıkınız!) emrini verdi.

39 – Taifte müslüman kanı akıtan alçaklar, sonra Mekkeye saldırdılar ise de, hac zamanı olduğu için, şehre girmeye korktular. Mekke ahalisi, Taifteki müslümanların öldürülmesini işitince, Şerif Gâlip efendi, vehhâbîlere karşı koymak için Ciddeye asker toplamaya gitti. Fakat Mekke ahalisi, Taif faciasından çok korktukları için, bir heyet göndererek yalvardılar. 1218 [m. 1803] senesi Muharrem ayında Mekkeye girip, inançlarını şehirde yaydılar. Kabir ziyaret edenleri, Resûlullahın türbesine gidip yalvaranları öldüreceklerini bildirdiler. On dört gün sonra, şerif Gâlip efendiyi yakalamak için Ciddeye gittiler. Şerif Gâlip efendi, Cidde kalesından merdce saldırarak, vehhâbî eşkıyasından çoğunu öldürdü. Geri kalanları, Mekkeye kaçtı. Halkın yalvarması üzerine, şerif Gâlip efendinin kardeşi olan şerif Abdülmuin efendiyi Mekkede emir bırakıp, Der’ıyeye gittiler. Şerif Abdülmuin efendi, vehhâbîlerin işkencesinden Mekkelileri koruyabilmek için bu emirliği kabul etti.

Şerif Gâlip efendi, eşkiyanın bozguna uğramasından 38 gün sonra, Cidde valisi Şerif paşa ile Ciddedeki askerleri alarak Mekkeye geldi. Burada bırakılmış olan eşkiyayı çıkardı. Emirliği tekrar ele geçirdi. Eşkiya, Mekkelilerden intikam almak için, Taif etrafındaki köylere saldırıp çok cana kıydılar. (Osman-ül-mudayıki) adındaki şakiyi Tâife Vâli yaptılar. Osman, Mekke etrafındaki eşkiyayı da toplıyarak, büyük bir güruh ile 1220 [m. 1805] senesinde Mekke şehrini kuşattı. Mekkedeki müslümanlar aylarca sıkıntı çekti. Aç kaldılar. Son günlerde, yemek için köpek eti dahi bulamadılar. Şerif Gâlip efendi, milletin canlarını kurtarmak için, düşmanla anlaşmaktan başka çare olmadığını anladı. Mekke emirliği kendinde kalmak ve müslümanların canına, malına dokunmamak şartı ile şehri teslim etti.

Mekkeyi aldıktan sonra, Medineye de saldırdılar. Şehre girdiler. (Hazine-i nebeviye) de bin seneden beri toplanmış olan dünyanın en kıymetli tarihi eşyalarını yağma ettiler. Müslümanlara buraya yÂzamayacağımız kadar çirkin işler yaptılar. Mübarek bin Magyan adında birini Vâli bırakıp, Der’ıyeye gittiler. Mekkede ve Medinede 7 sene kaldılar. 7 sene Ehl-i sünnet hacılarını Mekkeye sokmadılar. Kâbeyi (Kaylan) denilen siyah kumaştan iki örtü ile sardılar. Nargile içmeyi yasak ettiler. İçenleri çok dövdüler. Mekke ve Medine ahalisi, bunlara hiç sokulmazlar, bunları beğenmezlerdi.

Mekkedeki müslümanlara yapılan işkenceleri, Eyüp Sabri paşanın “rahime-hullahü teâlâ” binüç yüzbir 1301 [m. 1883] senesinde basılan (Mîr’at-ül-Haremeyn) kitabının birinci cildi şöyle anlatmaktadır:

Mekke-i mükerreme şehrindeki müslümanlara ve her sene hacılara yapılan işkenceler sayılamayacak kadar çoktur.

Süud, Mekke ahalisine ve bunların emri şerif Gâlip efendiye sık sık korkutucu mektuplar gönderirdi. Birkaç kere asker göndererek, Mekkenin etrafını sardı ise de, 1218 [m. 1802] senesine kadar bu şehri alamadı. Şerif Gâlip efendi, (1217) senesinde Cidde valisi ile Şam ve Mısır hacı kafilelerinin reislerini toplayıp, (Eşkıya Mekke-i mükerreme şehrine saldırmak istiyor. Bana yardım ederseniz, onların reisleri olan Süudü ele geçirebiliriz) dedi. Bunu kabul etmediler. Şerif Gâlip efendi, kardeşi şerif Abdülmuini yerine vekil bırakıp Ciddeye gitti. Şerif Abdülmuin Mekke emri olunca, Ehl-i sünnet âlimlerinden Muhammed Tâhir, Seyyid Muhammed Ebû Bekr, Mîr Gani, Seyyid Muhammed Akkas, Abdülhafiz Acemiyi Süud bin Abdülazize gönderip, afv ve iyilik istediler. (1218) senesi idi. Süud, kabul edip, askeri ile Mekkeye geldi. Abdülmuini kaymakam yaptı. Türbelerin, mezarların hepsini yıktırdı. Vehhâbîlerin inancına göre, Mekke ve Medine ahalisi, Allahü teâlâya ibâdet etmiyorlarmış. Türbelere tapınıyorlarmış. Türbeler ve mezarlar yıkılırsa, herkes Allaha tapınmaya başlarmış. Abdülvehhab oğlu Muhammede göre, 500 [m. 1106] senesinden sonra ölen müslümanların hepsi küfür ve şirk üzere ölmüş. İslamiyetin doğrusu, ona bildirilmiş. Vehhâbî olduktan sonra ölenlerin, önce ölmüş olan müşriklerin yanına gömülmeleri câiz değilmiş.

Süud, şerif Gâlip efendiyi “rahmetullâhi aleyh” yakalamak ve Ciddeyi ele geçirmek için, Cidde üzerine yürüdü. Fakat Cidde ahalisi, oradaki Osmanlı askeri ile elele vererek kahramanca çarpıştılar. Süudün askeri fenâ hâlde bozuldu. Süud, kaçanları toplıyarak Mekkeye döndü.

Şerif Abdülmuin efendi “rahime-hullahü teâlâ”, Mekkedeki müslümanları ölümden ve işkenceden kurtarmak için vehhâbîlere dost göründü ise de, azgın vehhâbîler, her gün işkenceyi ve soygunculuğu arttırdılar. Şerif Adülmuin efendi, tatlılıkla geçinmeye imkan olmadığını anladı. Şerif Gâlip efendiye “rahime-hullahü teâlâ” haber gönderip, (Süudün Mekkede ve askerlerinin [Mualla] denilen meydandaki çadırlarda olduğunu, bir miktar askerle gelirse, Süudün ele geçirilebileceğini) bildirdi.

Şerif Gâlip efendi “rahime-hullahü teâlâ”, bunu duyunca, Cidde valisi Şerif paşa ile birlikte ve seçme askerleri alarak, bir gece Mekkede vehhâbîlere baskın yaptı. Çadırları sardı ise de, Süud kaçıp kurtuldu. Askerleri de silahlarını teslim etmek üzere afv dilediler. Dilekleri kabul olundu. Mekke-i mükerreme şehri zâlimlerden kurtarıldı. Bu başarı, Taifteki vehhâbîleri korkuddu. Onlar da, kan dökmeden teslim oldu. Osman-ı Mudayıki zalimi, adamları ile birlikte, Yemen dağlarına kaçtı. Mekkeden çıkanları, köylerde ve kabilelerde vurgunculuk yaptıklarından şerif Gâlip efendi “rahmetullâhi aleyh”, (beni Sakif) kabilesine hemen adamlar gönderdi. Tâife gidip, vehhâbîleri vurun! Ele geçirdikleriniz sizin olsun dedi. Beni Sakif kabilesi, eşkiyadan intikam almak için, Tâife saldırdılar. Taif de böylece kurtarıldı.

Osman-ı Mudayıki Yemen dağlarındaki câhil, vahşi köylüleri toplayıp ve yolda karşılaştığı vehhâbîleri de alıp Mekkeyi kuşattı. Ahali üç ay kadar şehirde çok sıkıntı çekti. Şerif Gâlip efendi, on kere çemberi yarmak istedi ise de, başaramadı. Mekkede yiyecek kalmadı. Ekmeyin okkası beş riyale, sade yağın bir okkası altı riyale çıkmakla beraber, satıcılar bulunamaz oldu. Halk, kedi, köpek yedi. Sonra bunlar da bulunamadı. Ot, ağaç yaprağı yediler. Bunlar kalmayınca, eziyet etmemek ve kan dökmemek şartı ile Mekke şehri Süuda teslim edildi. Şerif Gâlip efendi, bunda suçlu değildi. Fakat önceden, kendini dinleyen kabilelerden yardımcı getirmiş olsaydı, bu duruma düşmiyecekti. Hatta, Mekkeliler, şerif Gâlip efendiye yalvarıp, bizi seven kabilelerden yardımcı getirirseniz, hac zamanına kadar dayanabiliriz. Mısır ve Şam hacıları gelince, kurtuluruz demişlerdi. O da, bunu önceden yapabilirdim; şimdi yapılamaz diyerek, önceki yanlışlığını söylemiştir. Teslim olmak da istemiyordu. Fakat ahali, (Efendim, mübarek ceddiniz olan Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” düşmanla anlaşma yapmıştı. Siz de anlaşarak bizi bu sıkıntıdan kurtarınız. Resûlullah efendimizin sünnetine uymuş olursunuz. Çünkü Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, anlaşmak ve sözleşme yapmak için hazret-i Osmanı [Hudeybiyeden] Mekkedeki Kureyşlilere göndermişti) dediler. Şerif Gâlip efendi, halkın bu isteğini oyalıyarak son ana kadar anlaşma yapmadı. Halk dayanamayacak hâle gelince, Mekkede bulunan Abdurrahmân adındaki bir din adâminın baskısı ile sözleşmeye râzı oldu. Şerif Gâlip efendinin “rahmetullâhi aleyh” böyle davranması, pek kurnazca olmuştu. Abdurrahmânın aracılığı ile Süudün işkence yapmasını önlemiş oldu. Müslümanlara da, (Anlaşmayı istemeyerek yaptım. Hac zamanına kadar bekleyecektim) diyerek, halkı ve askeri kendine bağlamış oldu.

Bu anlaşma üzerine, Abdülazizin oğlu Süud, Mekkeye girdi. Kâbe-i muazzamayı kaba bir keçe ile örddü. Şerif Gâlip efendiyi “rahmetullâhi aleyh” işbaşından ayırttı. Firavun gibi, öteye beriye saldırmaya, akla gelmiyecek işkenceler yapmaya başladı. Şerif Gâlip efendi, Osmanlılardan yardım gelmediğine gücenip, Süudün Mekkeye yerleşmesindeki sebep, Osmanlı devletinin gevşekliğidir sözünü halk arasına yaydı. Osmanlı devletini harekete geçirmek için de, Mısır ve Şam hacılarının Mekkeye sokulmamasını Süuda aşıladı.

Şerif Gâlip efendinin “rahmetullâhi aleyh” bu sözleri, Süudün azmasına ve işkencelerini arttırmasına yol açtı. Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğunu ve Mekkenin ileri gelenlerini ve zenginlerini yakalatıp işkence ile öldürddü. Vehhâbî olduğunu açıklamayanları korkuddu. Çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, adamlar bağırtıp, (Süudün dinine giriniz! Onun geniş olan gölgesine sığınınız!) dedirtti. Müslümanları Abdülvehhab oğlu Muhammedin dinine sokmaya zorladı. Çöllerde olduğu gibi, hak dinini ve doğru mezhebini koruyabilecek sağlam kimseler çok azaldı.

Şerif Gâlip efendi, bu acı halleri görüp, Arabistan çöllerinde olduğu gibi, Hicazda ve mübarek şehirlerde de İslamiyetin yok olacağını anlayarak, Süuda haber gönderdi: (Hacdan sonra, Mekkede kalırsan, Osmanlı hükümetinin İstanbul’dan göndereceği askere dayanamazsın. Yakalanır öldürülürsün. Hacdan sonra Mekkede kalma, çık, git!) dedi ise de, bu sözler Süudün azgınlığının ve işkencelerinin artmasına yol açtı.

Süud bin Abdülaziz, her tarafa zulüm, işkence ateşlerini yağdırdığı sırada, Ehl-i sünnet âlimlerinden birini çağırıp, (Hazret-i Muhammed “aleyhisselâm” mezarında diri midir? Yoksa bizim inancımıza uygun olarak, herkes gibi ölü müdür) deyince, (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizim bilmediğimiz bir hayatla diridir) cevabını aldı. Süudün bu suali sorması, onun cevap verebileceğini düşünerek, işkence ile öldürmek içindi.(Hazret-i Peygamberin, kabrinde diri olduğunu, bize göster de sana inanalım. Saçmasapan sözlerle cevap verirsen, benim hak dinimi kabul etmemekte inatcı olduğun anlaşılacağından, seni öldürürüm) dedi. Ehl-i sünnet alimi, (Dışarıdan bir şey gösterip de seni inandırmaya çalışmıyacağım. Geliniz, birlikte Medine-i münevvereye gidelim! (Muvacehe-i saadet) penceresi önünde duralım. Ben selam vereyim. Selamıma cevap verirse, inanırsın. Resûlullah efendimizin, Kabir-i saadetinde diri olduğunu, selam verenleri işittiğini ve cevap verdiğini anlamış olursun. Selamıma cevap verilmezse, benim yalancı olduğum anlaşılır. Bana istediğin cezayı verebilirsin) dedi. Süud, bu sözleri işitince, Ehl-i sünnet alimini salıverdi. Süud bu cevaba çok kızmıştı. Çünkü, bu işi yapsaydı, kendi inancına göre, kendisi de kâfir, müşrik olurdu. Şaşırıp kaldı. Çünkü, buna karşılık verebilecek bir bilgisi yoktu. Rezil olmamak için, alimi serbest bıraktı. Sonra, kendi adamlarından birine, bu hocayı bulup öldüreceksin ve ölüm haberini bana hemen bildireceksin dedi. Allahü teâlânın takdiri ile bu vehhâbî bir yoluna getirip de, o Zâtı öldüremedi. Bu korkunç haber, ağızdan ağıza, o zata kadar ulaştı. Bu mücahit Zât, artık Mekkede bulunmanın doğru olmayacağını düşünerek, başka yere hicret etti.
Süud, mücahit Zâtın Mekkeden çıktığını haber aldı. Arkasından kiralık katil gönderdi. Bu katil, (Bir Ehl-i sünneti öldüreceğim, çok sevap kazanacağım) diyerek, gece gündüz durmadan gitti. Mücahit zata yetişti ise de, o Zât, biraz önce kendi eceli ile vefât etmiş idi. O Zâtın devesini bir ağaca bağlayıp, su aramak için, bir kuyu başına gitti. Gelince, yalnız deveyi gördü. O Zâtı bulamadı. Süuda gidip olanları söyledi. Süud, (Evet, evet! Ben o Zâtın zikir ve tesbîh ile göklere çıkarıldığını rüyada gördüm. Nur yüzlü kimseler, bu cenaze filan zâttır. Ahir zaman Peygamberine “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” dürüst inandığı için, cenazesi semaya kaldırıldı dediğini işittim) cevabını verince, (Beni böyle mübarek bir Zâtı öldürmek için, gönderirsin. Allahü teâlânın ona olan ihsanını gördüğün hâlde, bozuk inancını düzeltmezsin) diyerek sövüp saydı. Kendi tövbe etti. Süud, adâminın bu sözlerine kulak bile vermedi. Osman-ı Mudayıkiyi Mekkede Vâli bırakıp, Der’ıyeye gitti.

Süud bin Abdülaziz, Der’ıyede kaldı. Medine-i münevvereyi de ele geçirdi. Hac etmek isteyenleri ve doğru dürüst konuşabilenleri, yanına alarak Mekkeye doğru yola çıktı. Vehhâbîliği övecek ve yayacak olan din adamları, önde gidiyordu. Bunlar Mekkeye girince, 1221 [m. 1806] Muharrem ayının 7. Cuma günü, Abdülvehhab oğlunun yazdığı vehhâbî kitabını (Mescid-i haram) içinde okuyup anlatmaya başladılar. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunlara cevap verdi. Bu cevapları (Seyf-ül-Cebbar) kitabında yazılıdır. On gün kadar sonra, Süud bin Abdülaziz de geldi. Şerif Gâlip efendinin (Mualla) denilen yerdeki konağına yerleşti. Şerif Gâlip efendiye dostluk gösterisi olarak, üzerindeki örtünün bir parçasını ona örddü. Şerif Gâlip efendi de, buna dostluk gösterisinde bulundu. Şerif Gâlip efendi, Süud ile birlikte Mescid-i Harama gidip, Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiler.

1221 [m. 1806] senesinde, Şam kafilesinin Mekkeye yaklaştığı işitildi. Süud, bu hacıları Mekkeye sokmıyacağını bildirmek için, Mesut bin Mudayıki adında birini kafileye gönderdi. Mesut, kafileye gidip, (Siz evvelce bildirilen şartlara uymadınız. Süud bin Abdülaziz size Sâlih bin Sâlih ile emir göndermişti. Askersiz geliniz demişti. Yanınızdaki bu askerler nedir? Emre uymadığınız için, Mekkeye giremezsiniz) dedi. Hac kafilesinin emri Abdullah Paşa, hac için geldiklerini bildirmek ve izin almak için Yusuf paşayı Süuda gönderdi. Süud, Yusuf paşayı görünce: (Paşa! Allahtan korkmasaydım, hepinizi öldürürdüm. Haremeyn ahalisi için ve Arap köylüleri için getirmekte olduğunuz altın torbalarını buraya getirip, hemen geri dönünüz! Bu sene hac yapmanızı yasak ettim) dedi. Yusuf Paşa, altın torbalarını teslim edip geri döndü.

Şam kafilesinin hac yapması yasak edildiği haberi her tarafa yayıldı. İşiten müslümanlar şaşkına döndü. Mekkedeki müslümanlar, kendilerinin de Arafata çıkmaları yasak edildi sanarak ağladılar, sızladılar. Ertesi gün, Mekkelilerin Arafata gitmelerine izin verildi ise de, mahfe ve taht-ı revan içinde gitmeleri yasak edildi. Hakimler, âlimler ve herkes merkeb veya deve ile Arafata gittiler. Arafat meydanında hutbeyi Mekke kadısı yerine vehhâbîlerden birisi okudu. Hacdan sonra Mekkeye döndüler.

Süud, Arafat dönüşünde, Mekke kadısı Hatib-zade Muhammed efendiyi işinden ayırıp, yerine vehhâbîlerden Abdurrahmânı getirdi. Abdurrahmân da, Muhammed efendiyi ve Medine Mollâsı Süada beği ve Mekke-i mükerreme nakibi Atayi efendiyi getirip yerdeki keçe üzerine oturttu. Süuda biat ediniz dedi. Bu âlimler, vehhâbî inancına göre, (Lâ ilâhe illallah vahtehu lâ şerike leh) diyerek musâfaha ettiler ve yine yerlerine oturdular. Süud güldü, (Ben sizi ve Şam kafilesi hacılarını Sâlih bin Sâlihe bıraktım. Sâlih, iyi bir adamımdır. Ona güvenirim. Mahfe devesi ve yük devesi için üçer yüz ve merkeb için yüzelli kuruş vermek üzere Şama gitmenize izin verdim. Bu kadar ucuz para ile Şama gitmek, sizin için büyük bir nimettir. Sayemde rahat ve sevinerek gidiniz. Bütün hacılar, böylece gidip geleceklerdir. Bu da, benim bir adaletimdir. Padişah-ı âl-i Osman sultan üçüncü Selim Han hazretlerine “rahmetullâhi aleyh” mektup yazdım. Kabirler üzerine türbe yapılmasının ve ölülere kurban kesilmesinin ve onları vesile ederek duâ okunmasının yasak edilmesini istedim) dedi.

Süudun Mekkede yerleşmesi, dört sene devam etti. 1227 [m. 1812] senesinde, Mısır valisi Muhammed Ali Paşa, sultan Mahmud-ı Adliden “rahmetullahi teâlâ aleyhima” gelen emir üzerine Cidde’ye geldi. Cidde’den ve Medine’den gönderdiği Mısır askerleri ile birleşerek kanlı bir muharebeden sonra, Süudu Mekkeden çıkardılar.

40 – İslam halifelerinin 75. ve Osmanlı padişahlarının 10.su olan sultan I. Süleyman Han “rahmetullâhi aleyh”, Medine-i münevvere şehri etrafındaki duvarları yenilemişti. Duvarlar çok sağlam yapıldıkları için Medine-i münevvere şehri 274 sene, eşkiya baskınına uğramadı. Şehirdeki müslümanlar rahat ve huzur içinde yaşadılar. Fakat, 1222 [m. 1807] senesi ilk aylarında Süudün eline düştüler.

Süud, Mekke-i Mükerremeyi ele geçirdikten ve Londradan gelen altınlarla Mekke etrafındaki köylüleri satın aldıktan sonra, köylerden topladığı yağmacıları Medine şehri üzerine gönderdi. Bunların başına Bedây ve Nadi adında iki kardeşi kumandan yapmıştı. Yolda karşılaştıkları müslüman köylerini yağma ettiler. Çok cana kıydılar. Bedây ve kardeşi Nadi, Medine etrafındaki köylerden çoğunu yakıp yıktı. Eşyalarını yağma etti. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” bildirmiş oldukları doğru yolda olan müslümanları kılıçtan geçirdi. Yakılan köyler, öldürülen müslümanlar, o kadar çoktu ki belli bir sayı elde edilemedi. Medine şehri etrafındaki köyler, ölüm korkusundan ve yağmadan, işkenceden kurtulmak için, vehhâbî inanışlarını kabul ettiler. Süuda kul, köle oldular. Süud, Sâlih bin Sâlih ile Medine şehrine bir mektup gönderdi.

Süudün Medinedeki müslümanlara karşı yazdığı bu mektubun tercümesi şöyledir:

Kıyamet gününün malikinin adı ile başlıyorum. Medinenin âlimlerine, memurlarına ve tüccarlarına bildiririm ki dünyada rahata ve huzura kavuşmak, ancak hidayet bulanlar içindir. Ey Medine ahalisi! Sizi hak dine çağırıyorum. Âli-i İmrân sûresi, 19 ve 85. ayetlerinde meâlen, (Allah’ın doğru bildiği din İslam dinidir. İslamdan başka din edinenlerin, dinleri kabul olmaz. Bunlar, ahiret gününde zarar edeceklerdir!) buyurulmuştur. Size karşı olan düşüncelerimin nasıl olduğunu bilmenizi istiyorum. Medine ahalisine karşı sevgim ve bağlılığım vardır. Yanınıza gelip, Resûlullahın şehrinde bulunmak istiyorum. Beni dinlerseniz, emirlerime uyarsanız, size bir sıkıntı ve işkence yapmam. Mekke şehrine girdiğim zaman, orada bulunanlar, benden hep iyilik gördüler. Yeniden müslüman olmanızı istiyorum. Emirlerime itaat ederseniz, yağmadan, ölümden ve işkenceden kendinizi kurtarırsınız. Allah sizi korur, ben de koruyucunuz olurum. Bu mektubumu, güvendiğim adamım Sâlih bin Sâlih ile size gönderiyorum. İyi okuyunuz. Onun ile karara bağlayınız! Onun sözü, benim sözüm demektir.

Sâlih bin Sâlih ile gelen mektup, Medinelileri çok korkuddu. Daha önce Taifte yaptıkları işkenceleri, kılıçtan geçirdikleri kadınları, çocukları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” birkaç gün önce işitmişlerdi. Tüyleri ürpermişti. Süud bin Abdülazizin mektubuna evet veya hayır diyemediler. Canlarından da, dinlerinden de vazgeçemediler.

Eşkıyasının başı olan Bedây haini, mektuba cevap gelmeyince, Medinenin iskelesi olan (Yenbu) şehri üzerine yürüdü. Bunu ele geçirdikten sonra, Medineye gelip, şehri kuşattı. Surun, Anberiye kapısına şiddetle saldırdı. O gün Şam hacıları Abdullah Paşanın emirliği altında çıkageldiler. Şehrin sarılmış olduğunu görünce hacılar ve birlikte bulunan askerler, Eşkiya ile dövüşmeye başladılar. İki saat süren kanlı muharebede, ikiyüz kadar şaki kılıçtan geçirildi. Geri kalanları dağılıp kaçtılar.

Abdullah Paşa, hac vazifesini yapıncaya kadar, Medinedeki müslümanlar rahat ettiler. Fakat, Şam hacıları, Medineden çıkıp uzaklaşınca, Bedây haini şehri yine kuşattı. Kuba ve Avali ve Kurban denilen yerleri ele geçirdi. Buralara iki de tabya yaptı. Şehrin ulaştırma yollarını kesti. (Ayn-i zerka) denilen su yollarını yıktı. Böylece müslümanları aç ve susuz bıraktı.

MUCİZE: Ayn-i zerka su yollarını yıkıp şehirde su kalmadığı zaman, Mescid-i Nebideki (Bahçe-tür-Resûl) içindeki kuyunun suyu çoğaldı. Acılığı ve sertliği kalmadı. Şehrdeki bütün müslümanlar su sıkıntısı çekmedi. Daha önce, bu kuyunun suyu acılığı ile meşhur idi.

Muhasara aylarla uzadı. Medinedeki müslümanlar, Şam hacıları gelir bizi yine kurtarır diyerek, ağır sıkıntılara katlandılar. Fakat, Şam hacıları gelince, emirleri olan İbrahim Paşa, karşı koyacak askeri olmadığı için, şehri onlara teslim ediniz dedi. Medinedeki müslümanlar bunu işitince, İbrahim Paşanın Bedây ile konuşup anlaştığını, müslümanlara işkence ve zarar yapılmaması için ondan söz aldığını zannettiler. Tercümesi aşağıda yazılı mektubu yazarak, Muhammed Tayar ve Hasan Çavuş ve Abdülkâdir İlyas ve Ali adında dört kişi ile Süuda gönderdiler.

Mektup tercümesi: Size karşı yapılması lazım olan saygıyı bildirir ve selamlarımızı arz ederiz. Allahü teâlâ, rızasına uygun olan işlerinizi başarılı eylesin! Ey şeyh Süud! Şam hacılarının emri olan İbrahim paşa buraya geldi. Şehrin Bedây tarafından kuşatılmış, susuz bırakılmış ve yollarının kesilmiş olduğunu gördü. Sebebini sordu. Bu işlerin sizin emrinizle yapılmış olduğunu anladı. Bizler, senin Medine ahalisine karşı kötü niyette olmadığını umduğumuz için, bu çirkin ve kötü şeylerden haberin olmadığını düşündük. Başımıza gelenleri sana bildirmek için, ileri gelenlerimiz toplandık. Söz birliğine vararak aramızdan en iyi, temiz olan dört kişiyi seçtik. Sana gönderdik. Bunların, bizi sevindirecek bir cevap ile geri dönmelerini Allahü teâlâdan duâ ediyoruz.

Süud, mektubu alınca, elçilere çok sert davrandı. Medine ahalisine çok kızgın ve düşman olduğunu bildirmekten haya etmedi. Elçiler, affetmesi için çok yalvardılar. Onun pis ayaklarına kapandılar ise de, hak olan dinimi kabul etmiyeceğinizi, emirlerimi yapmıyacağınızı, açlıktan, susuzluktan ve sıkıntıdan bunalarak, tatlı dille beni aldatmak istediğinizi, sıkıntıdan kurtulmak için yalvardığınızı, mektubu okuyunca anladım. İsteklerimi yapmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Emirlerini kabul eder görünüp de, uygunsuz söz ve hareketiniz olursa, sizi de Taifliler gibi inletir ve yok ederim dedi. Müslümanları mezheplerini bırakmaya zorladı.
Süudün, Medineden gelen elçilere kabul ettirdiği bozuk ve sapık sözler (Tarih-i vehhâbîyan) kitabında uzun yazılıdır.

Medineli elçiler, Süudün emirlerini zorla kabul ettikten sonra geri döndüler. Medineliler de, bunalmış olduklarından, boğulan kimsenin yılana sarıldığı gibi, başka bir şey diyemediler. Anlaşmanın 7. maddesi gereğince Bedây adamlarından 70 kişiye, Medine kalesını teslim ettiler. Anlaşmanın bir maddesi, Medinedeki türbelerin yıkılması idi. İşkencelerden kurtulabilmek için, anlaşmada bulunan emirleri, istemeyerek yaptılar. İstemeyerek yaptılar ise de, bu işleri pek kötü sonuçlara yol açtı.

İstanbul’a yazılan imdad mektuplarına bir cevap alınamadı. Medine ahalisi, üç sene işkence altında kaldı. Müslümanların, İstanbul’dan yardım geleceğine ümitleri kalmayınca, Süuda mektup yazdılar. Afv ve merhamet etmesi için yalvardılar. Bu mektubu, Hüseyin Şakir ve Muhammed Segayi adında iki kişi ile Der’ıyeye gönderdiler. Fakat Süud, Medinelilerin, önce İstanbul’dan yardım istemiş olduklarını işittiğinden, elçileri kabul etmedi. Üç seneden beri sıkıntı ve işkence altında yaşamakta olan Medinelileri daha çok sıkıştırmak ve hırpalamak için büyük bir haydud sürüsü ile Medine üzerine yürüdü.

Arabistan çölünde bütün vahşiler ve köylüler, Süudü Necd padişahı olarak tanıyorlardı. O ahmak ve alçak da, öteye beriye yazdığı mektuplara, (İmam-üd-Der’ıye-til-mecdiye vel-ahkâm-id-davetin Necdiye) diyerek imza ederdi.

Süud Medineye girince, hemen türbelerin yıkılmasını, hem de türbe bakıcılarının yıkmalarını emretti. Üç sene önceki anlaşmanın üçüncü maddesine göre, müslümanlar birçok kıymetli türbeleri önceden yıkmışlar, mezarları yerle bir etmişler idi ise de, büyük ve mübarek bildikleri birkaç türbeye dokunamamışlardı. Bunları da, kendi hizmetçileri, ağlaya sızlaya yıkmaya başladılar. Hazret-i Hamzanın “radıyallâhu anh” Uhuddaki türbesinin bekçisi olan müslüman, çok ihtiyar olduğu için, bu işi yapamayacağını bildirince, Süud kendi kölelerinden bir haini, kubbeyi yıkmak için göndermiş. Bu kimse türbeyi yıkmak için kubbe üstüne çıkınca düşüp ölmüş olduğundan, Süud habisi, hazret-i Hamzanın türbesini yıkmaktan vazgeçti. Fakat kapısını söktürdü. Bu bayağı emrini yaptırdıktan sonra, (Menaha) meydanında kurdurduğu kürsüye çıkıp, bir konuşma yaptı. Medinedeki müslümanların kendisine itaat etmek istemediklerini, korkudan münâfık olduklarını, eskisi gibi müşrik kalmak istediklerini söyledi. Sonra, kaledâ sığınmış olanların da gelip boyun bükmelerini, gelmeyenler için Tâife yaptırmış olduğu işkencenin bunlara da yapılacağını, pek çirkin ve şımarık sözlerle anlattı.
Herkesin Menaha meydanında toplanmasını, sokak sokak bağırarak bildirdikleri için ve kale kapıları da kapatıldığı için, herkes korkmuştu. Taifliler gibi işkence ile öldürüleceklerini anlamışlardı. Çocuklarının gözlerinden öperek, kadınlarına vedâ edip helallaşarak, Menaha meydanında toplandılar. Erkekler bir tarafa, kadınlar başka tarafa çekilip, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek türbesinin nurlu kubbesine karşı boyun büktüler. Medine-i münevverede o zamana kadar, böyle bir kara gün görülmemişti. Süud kuduruyor. Müslümanlara karşı görülmemiş bir kin ile köpürüyordu. Fakat, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bereketi ile Allahü teâlâ, Medine şehrini kana boyamaktan korudu. Edebe, hayaya sığmayan çok çirkin ve kötü sözlerle müslümanlara hakaret ettikten sonra, Medine kalesına eşkiyasını yerleştirdi. En güvendiği Hasan Çavuş adındaki bir alçağı Medineye Vâli bırakıp, kendisi (Der’ıye) ye gitti. Hac zamanında Mekkeye gelip, hac yaptıktan sonra, yine Medineye geldi. Şam kafilesi Medineden iki üç konak açıldıkta, Süud mahkeme binasına geldi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek türbesinde ve Mescid-i Nebevi hazinesinde bulunan ve bin seneden beri çeşitli İslam sultanları, İslam kumandanları, İslam sanatkarları ve İslam ilim adamları tarafından ve bütün İslam dünyasından seçilerek ve özenerek gönderilmiş olan pek kıymetli hediyeleri, tarihi büyük ehemmiyet taşıyan sanat eserlerini, altınlarla süslü, cevherlerle ve kıymetli taşlarla işlenmiş beha biçilmez eşyayı ve seçme mushaf ve nadide kitapları, taş yüreği ve kara kalbi titremeden yağma ettirdi. Bu edebsizlikten ve alçaklıktan da, müslümanlara karşı olan kin ateşi sönemeyince, yıkılmaktan kurtulmuş olan Ashâb-ı kirâmın ve şehitlerin türbelerini de yıktırdı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek hücresinin kubbesini de yıktırmak istedi ise de, müslümanların hıçkırık ağlamaları ve yalvarmaları üzerine, Şebeke-i saadeti harab edip, duvarları bıraktı. Medine şehrini çeviren duvarların tâmir edilmesini emretti. Medine ahalisini Mescid-i Nebiye topladı. Mescid kapılarını kapatıp, kürsüye çıktı. Şöyle dedi:

Ey cemaat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı tenbih etmek için buraya topladım. Ey Medine ahalisi! Bugün dininiz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allah’ı sevindirdiniz.Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine özenmeyiniz! Allah’ın onlara rahmet etmesi için duâ etmeyiniz! Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allaha nasıl ibâdet edeceğinizi, nasıl duâ edeceğinizi, din adamlarımıza verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine uymayanlarınız olur ise, mallarınızın ve eşyanızın, çocuklarınızın ve kadınlarınızın, kanınızın, askerim için mubah olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yapacaklar ve öldüreceklerdir. Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” türbesi önünde, dedelerinizin yaptığı gibi salât ve selâm söylemek için saygı ile durmak, vehhâbîlik dininde yasaktır. Türbe önünde durmayıp, geçip gitmeli. Giderken yalnız, (Esselamü alâ Muhammed) demelidir. Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhabın ictihadına göre bu kadar yetişir.
Süud, bu sözleri ve bunlara benzer daha birçok yÂzamayacağımız çirkin ve kaba sözleri söyledikten sonra, Mescid-i saadetin kapılarını açtırdı. Oğlu Abdullahı Medineye Vâli bırakıp, kendisi Der’ıyeye gitti. Bundan sonra, Abdullah bin Süudün Medinedeki müslümanlara etmediği fenâlık kalmadı. Süud, Londrada hazırlanan planları, hep ingiliz silahları ve altınları ile ve aldığı emirler ile yaptı.

41 – Osmanlı devleti, bu senelerde dış devletlerle uğraşmakta ve ingilizlerin körüklediği isyan ateşlerini söndürmeye çalışmakta idi. Bunun için, hicazdaki eşkıyaya karşı, müslümanlara yardım etmek imkanını bulamadı. [Mektep-i sultani müdiri Abdurrahmân Şeref beğ, 1325 hicri ve 1909 miladi senesinde basılan (Fezleke-i tarih-i devlet-i Osmaniye) kitabında diyor ki (1213 [m. 1798] de fransızlar Mısırı işgal etti. Uzun muharebelerden sonra Mısır 1216 da istirdad edildi. Anadoluda ve Rumelide zuhûr eden eşkıya ile uğraşıldı. 1221 de Rusya Hotin ve Bender kalelarına hücum etti. İngiliz donanması, bunu fırsat bilerek Marmaraya girdi. Yedi-kuleye kadar gelerek, sahilleri top ateşine tuttu. Halicdeki donanmanın kendisine teslim edilmesini istedi. Başta padişah üçüncü Selim sultan olmak üzere, bütün memurların gayreti ile sahillere binden ziyâde top yerleştirilerek, ingiliz donanmasına ateş edildi. Donanma on gün dayanamayıp kaçtı. Fakat, dahili düşmanlar İstanbul’da ihtilal çıkarıp, 1223 de sultan şehit edildi. Rusya 1224 de tekrar hücum etti. Bu harp 1227 Bükreş müahedesine kadar devam etti.)] 1226 [m. 1811] senesinde, Süudun müslümanlara işkenceleri ve İslam dinine olan hakaretleri, dayanılmayacak hâl aldığından, müslümanların halifesi sultan II. Mahmud Han-ı Adli “rahmetullâhi aleyh” Mısır valisi Muhammed Ali paşaya “rahime-hullahü teâlâ” ferman gönderip, eşkiyayı terbiye etmesini emretti. Muhammed Ali paşa, oğlu Tosun paşanın kumandasında bir kolorduyu, Ramazan ayında Mısırdan yola çıkardı. Tosun paşa, Medinenin iskelesi olan (Yenbu) şehrini aldı. Cüdeyde yolu ile Medineye giderken, (Safra) vadisi ile Cüdeyde boğazı arasında ve (1226) zilhicce ayı başında büyük bir muharebe olup bozguna uğradı. Tosun paşaya bir şey olmadı ise de, Osmanlı müslümanlarının çoğu şehit oldu. Muhammed Ali paşa buna çok üzüldü. Büyük bir kolordu ile kendisi yola çıktı. Orduda 18 top, 3 havan topu ve pek çok silah vardı. 1227 [m. 1812] senesinin Şaban ayında Safra ve Cüdeyde boğazlarını geçtiler. Ramazan ayında, birçok köyleri harbsiz ele geçirdiler. Muhammed Ali paşa, çok kurnaz davranıp, bu başarıları para ile sağladı. Daha doğrusu, bu kurnazlığı ona şerif Gâlip efendi “rahime-hullahü teâlâ” öğretti. Para ile köyleri ele geçirdi. Bu yolda 118.000 riyal dağıtıldı. Tosun paşa da, babası gibi, şerif Gâlip efendi ile görüşmüş olsaydı, koca bir orduyu elinden çıkarmamış olurdu. Şerif Gâlip efendi, Mekkede vehhâbîlerin emri idi. Fakat, Mekkenin o azgın şakilerden kurtarılmasını gönülden istemekte idi. Muhammed Ali paşa, Zilkade sonunda Medineyi de kansız ele geçirdi. Bu zaferleri, halife hazretlerine arz edilmek üzere Mısra bildirdi. Mısırda üç gün üç gece bayram yapıldı. Zafer müjdeleri bütün İslam memleketlerine bildirildi. Muhammed Ali paşa, bir fırkayı da, Cidde yolundan Mekkeye göndermişti. Bu fırka, (1228) Muharremi başlarında Ciddeye geldi. Mekkeye yürüdü. Şerif Gâlip efendinin gizlice göndermiş olduğu planlara uyarak, kolayca Mekkeye girdi. Osmanlı ordusunun Mekkeye yürüdüğü şehre yayılınca, Süudün askerleri, kumandanları ile birlikte, dağlara kaçtılar.

Süud bin Abdülaziz (1227) senesinde, hacdan sonra Tâife gitmiş, İslam kanı dökülen yerleri gezmiş, fesad ocağı olan Der’ıyeye dönmüştü. Der’ıyeye gelince, Medine-i münevverenin ve sonra Mekke-i mükerremenin Osmanlıların eline geçtiğini işitince, şaşkına döndü. O sırada Osmanlı ordusu Tâife yürüdü. Taif zalimi olan (Osman-ül-Mudayıki), askerleri ile birlikte, korkudan kaçmış olduğundan, şehir harbsiz ele geçirildi. Müjde haberi İstanbul’a, müslümanların halifesine arz olundu. Sultan Mahmud Han-ı Adli “rahime-hullahü teâlâ” bu müjdeye çok sevindi. Allahü teâlânın bu ihsanına hamd etti. Muhammed Ali paşaya teşekkürler ve ihsanlar gönderip, Hicaza tekrar giderek eşkıyayı teftiş ve kontrol etmesini emir buyurdu.

Muhammed Ali paşa, sultan Mahmud hanın fermanına uyarak, Mısırdan tekrar yola çıktı. Bu sırada, şerif Gâlip efendi, Osmanlı ordusu ile birlikte Tâife gitmiş, elleri kanlı Vâli Osmanı aramaya dağılmışlardı. Planlı davranarak, şakiyi yakaladılar. Mısra ve oradan İstanbul’a gönderildi. Muhammed Ali paşa, Mekkeye gidince, Şerif Gâlip Efendiyi İstanbul’a gönderdi. Yerine kardeşi Yahya bin Mesûd efendiyi “rahime-hullahü teâlâ” emir yaptı. 1229 Muharrem ayında (Mübarek bin Magyan) şakisi de ele geçirilip İstanbul’a gönderildi. Binlerle müslüman kanı akıtan bu iki şaki İstanbul sokaklarında dolaştırıldıktan sonra, cezaları verildi. 26 sene Mekke emirliği yapan şerif Gâlip efendiye sevgi ve saygı gösterilerek Selanike gönderilmiş, orada istirahat ederek, 1231 [m. 1815] de vefât etmiştir. Selanikte türbesi ziyaret edilmektedir.

Hicazın mübarek şehirleri eşkiyadan temizlendikten sonra, Yemene kadar olan yerleri de temizlemek için bir fırka [tümen] gönderilmişti. Muhammed Ali paşa, kendi askeri ile bu fırkanın yardımına gitti. Bütün oraları da temizledi. Mekkeye döndü. (1230) Recebine kadar orada kaldı. Oğlu Hasan paşayı Mekke valisi yapıp, Mısra döndü. Kadın, çocuk, binlerce müslümanın kanını akıtan ingilizlerin maşası, alçak Süud bin Abdülaziz (1231) senesi ortalarında öldü. Yerine oğlu Abdullah bin Süud geçti. Muhammed Ali paşa Mısra gelince, oğlu İbrahim paşayı bir fırka asker ile Abdullahın üzerine gönderdi. Abdullah ibni Süud önceden Tosun paşa ile bir anlaşma yaparak, Der’ıye emri kalmak şartı ile Osmanlılara itaat edeceğini bildirmişti. Fakat Muhammed Ali paşa, bu anlaşmayı kabul etmemişti. İbrahim paşa, (1231) senesi sonunda Mısırdan yola çıktı. (1232) başında Der’ıyeye vardı. Abdullah ibn-üs-Süud, bütün askeri ile karşısına çıktı. Çok kanlı muharebelerden sonra, 1233 [m. 1818] Zilkade ayında Abdullah ibn-üs-Süud yakalandı. Bu zafer müjdesi Mısra gelince, kaledân yüz top atılıp, 7 gün 7 gece bayram yapıldı. Her taraf bayraklarla donatıldı. Minarelerde tekbîr getirildi ve münâcatlar okundu.

Muhammed Ali paşa, Arabistanın mübarek şehirlerinin eşkiyadan temizlenmesine çok ehemmiyet vermiş, muvaffak olmak için çok uğraşmış, bu yolda, sayılamayacak kadar altın sarf etmiştir. Şimdi de, Suudi hükümetinin, daha çok altın harcıyarak sapık inançlarını bütün dünyaya yaymak çabasında olduğunu üzülerek görmekteyiz. Mezhepsizlik felaketinden kurtulmak için, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” yazdıkları din kitaplarını okuyup, İslamiyeti doğru olarak öğrenmekten başka çare yoktur.
Abdullah bin Süud yakalandıktan sonra, müslümanlara işkence yapan azgınlar ile birlikte Mısra gönderildi. 1234 Muharreminde, sayılamayacak kadar çok seyirci arasında Kahireye getirildiler.

Muhammed Ali paşa, Abdullah bin Süudü pek sevinçli olarak ve nezaketle karşıladı. Şöyle konuştular:

Paşa:
– Çok uğraştınız!
İbn-üs-Süud:
– Harp, kader kısımet işidir.
– Oğlum İbrahim paşayı nasıl gördünüz?
– Çok cesurdur. Kurnazlığı daha çoktur. Biz de çok çalıştık. Fakat Allah’ın dediği oldu.
– Üzülme! Müslümanların halifesine, senin için şefaat mektubu yazacağım.
– Kaderde ne varsa, o olur.
– O çekmeceyi niçin yanında taşıyorsun?
– Babâmin, Hucre-i nebeviyeden aldığı çok kıymetli eşyaları koydum. Şanlı padişahımıza takdim edeceğim.
(Paşanın emri üzerine çekmece açıldı. (Hucre-i Nebeviye) den çalınmış olan eşya görüldü. İçlerinde değer biçilemeyecek kadar süslü 3 mushaf-ı şerif ve pek iri 332 inci, 1 büyük zümrüd ve ayrıca altın zincirler vardı). Muhammed Ali paşa, bunları gördükten sonra sordu:
– (Hazine-i Nebeviye) den alınan kıymetli eşya bu kadar değildir. Daha çok şeyler olacaktır?
– Hakkınız var, devletli efendim. Fakat ben, babâmin hazinesinde bunları buldum. (Hucre-i saadet) yağmasında babam yalnız değildi. Arap beğleri ve Mekke ileri gelenleri ve (Harem-i saadet) ağaları ve Mekke emri olan şerif Gâlip efendi, yağmada ortak idiler. Eşyalar kapanın elinde kalmıştı.
– Evet doğrudur! Şerif Gâlip efendinin “rahmetullâhi aleyh” yanında, çok şeyler bulduk aldık.
(Şerif Gâlip efendinin yanında bulunan eşyanın, vehhâbî yağmacılarından kurtarmak için alınıp saklandıklarını düşünmek lâzımdır. Muhammed Ali paşanın, (Evet, doğrudur) demesi, şerif Gâlip efendinin, yağma ettiğine inandığını değil, eşyanın az olmasının sebebini kabul ettiğini bildirmek içindir).

Bu konuşmalardan sonra, Abdullah bin Süud, suç ortakları ile birlikte, İstanbul’a gönderildi. Binlerle müslümanın katili olan bu azgın şakiler, (Topkapı sarayı) kapısının önünde idam edilerek cezaları verildi.

İbrahim paşa, Der’ıye kalesını yıktı. 1235 senesi Muharrem ayında Mısra döndü. Muhammed bin Abdülvehhabın bir oğlu da Mısra getirilip, ölünciye kadar hapsedildi.

Abdullah ibn-üs-Süuttan sonra, o soydan (Terki bin Abdullah) 1240 [m. 1824] de vehhâbîlere baş oldu. Babası Abdullah, Süud bin Abdülazizin amcası idi. 1249 da, Süudün oğlu (Meşari) Terkiyi öldürüp yerine geçti. Terkinin oğlu Faysal da, Meşariyi öldürüp, 1254 de vehhâbîlerin başına geçti. Muhammed Ali paşanın yeniden gönderdiği askere karşı koymak istedi ise de, binikiyüzellidört 1254 [m. 1838] senesinde mirliva [tuğgeneral] Hurşid paşanın eline geçerek, Mısra gönderildi. Hapsedildi. Süudün Mısırda bulunan oğlu Hâlid beğ Der’ıye emri yapılarak (Riyad) şehrine gönderildi. Hâlid beğ, Mısırda Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş, Ehl-i sünnet îtikadında, nazik bir Zât idi. Bunun için emirlikte birbuçuk sene kalabildi. (Abdullah ibni Sezyan) adında bir adam, Osmanlı devletine sâdık görünerek, birçok köyü eline geçirdi. Ansızın, Der’ıyeye saldırıp, Necd emri oldu. Hâlid Mekkeye kaçtı. Mısırda zindanda bulunan Faysal kaçarak, (Cebel-i Semir) emri İbnürreşidin yardımı ile Necde gidip, İbni Sezyanı öldürdü. Osmanlı devletine sâdık kalacağına yemin ederek, 1259 da Der’ıye emri yapıldı. 1282 [m. 1865] senesinde ölünceye kadar vaadinde durdu.

Faysalın (Abdullah, Süud, Abdurrahmân ve Muhammed Saîd) isminde dört oğlu vardı. Faysal ölünce, büyük oğlu Abdullah, Necd emri yapıldı. Kardeşi Süud, Bahreyn adasından topladığı kimselerle birlikte 1288 [m. 1871] de isyan etti. Abdullah, küçük kardeşi Muhammed Saidi, Süudün üzerine gönderdi. Muharebede Saidin askeri dağıldı. Süud, bütün Necd şehirlerini ele geçirmek hulyasına kapıldı ise de, Abdullah, Osmanlı devletinin bir emri olduğu için, 6. ordu kumandanlarından ferik [tümgeneral] Nafiz paşa, Süudün üzerine gönderildi. Süud ile yanındaki bütün çeteciler 1291 [m. 1874] de yok edildi. Necd ülkesi rahata ve huzura kavuştu. Bütün müslümanlar halife-i müslimine “rahmetullâhi aleyh” hayırlı duâ ettiler. 1306 [m. 1888] dan sonra, Muhammed ibn-ür-Reşid, Necdi ele geçirdi. Abdullahı esir etti.

Yemeni elde ettikleri zaman, Taif ile Sana şehirleri arasında (Sevvat) dağları üzerinde yaşıyan bir milyona yakîn Asirli vahşileri dahi vehhâbî yapmışlardı. Muhammed Ali paşa, eşkiyanın kökünü temizledikten sonra, bu dağlardaki temizliği sonraya bırakmıştı. (1263) de Sultan Abdülmecid Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında buralar da Osmanlıların idaresi ve kontrolu altına alındı.

Asirlilerin, kendilerinin seçtikleri emirleri ve Osmanlıların tayin ettiği valileri vardı. Yumuşak davranan valilere isyan ederler, kendi emirlerine itaat etmenin ibâdet olduğuna inanırlardı. Vâli Kurd Mahmud paşa zamanında isyan ederek, Yemendeki Hudeyde şehrine bile saldırmışlar, öldürücü sam rüzgarı eserek telef olmuşlardı. (1287) de de, isyan edip, Hudeyde şehrine saldırdılar ise de, şehirde bulunan az sayıdaki Osmanlı askerleri kahramanca çarpıştıklarından, şehre giremediler. Bunun üzerine, Redif paşanın kumandasında bir tümen asker gönderildi. Redif paşanın ve Osmanlı kurmaylarının güzel planları ve idareleri ile sarp dağlardaki eşkiya yuvaları birer birer ele geçirildi. Fitne ve isyan ocakları temizlendi. Redif paşanın hastalanması üzerine, Yemen çöllerindeki ve Asir dağlarındaki vahşilerin kalkındırılması, İslam bilgilerinin ve ahlakının oralara yerleştirilmesi için, Gâzî Ahmed Muhtar paşa gönderildi.

Arabistan yarımadası, Mısır fatihi ve ilk Türk halifesi yavuz sultan Selim hanın “rahmetullâhi aleyh” zamanı olan 923 [m. 1517] senesinden beri Osmanlıların idaresinde kaldı. Şehirler tam bir huzur ve rahatlıkla idare edildi ise de, çöllerdeki ve dağlardaki göçebe, câhil olanlar, kendi şeyhlerinin ve emirlerinin idaresi altında bırakılmışlardı. Bu emirler, ara sıra isyan ederdi. Çoğu vehhâbî oldular. Halka saldırmaya, müslümanları soyup öldürmeye de başladılar. Hacıların yollarını kesip, soyarlar ve öldürürlerdi.

1274 [m. 1858] de, İngilizler Hindistan’da ihtilal çıkararak, oradaki İslam devletini yıkarken, Ciddede de fitne çıkardılar ise de, Mekke valisi Namık paşanın siyaseti ile sulh yapıldı.

(1277) senesinde bütün bu âsî ve cani emirler Osmanlı devletinin itaati ve terbiyesi altına sokuldu.

(Mîr’at-ülharemeyn) kitabının yazıldığı 1306 [m. 1888] senesinde, Arabistan yarımadasında on iki milyon insan yaşadığı bildiriliyor. Çok zeki ve anlayışlı iseler de, çok câhil, soyguncu ve kan dökücüdürler. Süuda tâbi olmaları, onların bu vahşetlerini daha da arttirmiştir.

I. cihan harbinde Osmanlılarla birlikte İngilizlere karşı harp eden emir İbn-ür-Reşidin büyük dedesi de İbn-ür-Reşid idi. Bunun oğlu Ali, Medinenin şimal şarkında bulunan Hail şehrinde emir idi. 1251 [m. 1835] de vefât etti. Yerine geçen oğlu Abdullah el-Reşid, on üç sene emirlik yaptı. Bunun yerine geçen büyük oğlu Tallala 1282 [m. 1866] de, İbn-üs-Süud Faysal zehrli şerbet içirip deli oldu. Tabanca ile intihar etti. Yerine kardeşi Muteb, Hail emri oldu ise de, iki sene sonra, Bender bin Tallal, amcası Mutebi öldürüp emir oldu. Fakat bu da amcası Muhammed-el-Reşid tarafından öldürüldü. Muhammed, Necdi ve Riyadı ele geçirdi. Süud oğullarından emir Abdullah bin Faysalı esir alıp Haile götürdü. Abdullah bin Faysalın kardeşi Abdurrahmân ve bunun oğlu Abdülaziz kaçarak Kuveyte sığındı. Muhammed-el-Reşid 1315 [m. 1897] senesinde vefât etti. Yerine geçen birâderi oğlu Abdülaziz el-Reşid zalim olduğundan, vehhâbîliğin yeniden zuhûruna sebep oldu. Riyad ve Kasim ve Büreyde emirleri, (El-Mühenna) köyünde bulunan Abdülaziz ile anlaştılar. Abdülaziz bin Abdurrahmân bin Faysal on iki hecinli ile Kuveytten Riyada geldi. 1319 [m. 1901] senesinde bir gece Riyada girdi. Abdülaziz ibnür Reşidin Riyad valisi olan Aclanı bir ziyafette öldürdü. Zulmden yılmış olan halk, bunu emir yaptı. Böylece, Suudi devleti Riyatta kurulmuş oldu. Üç sene çeşitli muharebeler yapıldı. Abdülaziz ibn-ür-Reşid öldürüldü. 1333 [m. 1915] de, Osmanlılar işe karışarak, Abdülaziz ibn-üs-Süud Riyad kaymakâmı olmak üzere sulh yapıldı. Sonra Reşidilerle, Suudiler arasında Kasimde harp olup Abdülaziz mağlub oldu. Riyada çekildi.

17 Haziran 1336 [m. 1918] de Abdülaziz bin Abdurrahmân İngilizlerin teşviki ile bir beyanname neşretti. Mekkedeki şerif Hüseyin ve onunla birlikte olanlar kâfirdir. Bunlarla cihat ediyorum diyerek Mekkeye ve Tâife saldırdı. Fakat, bu şehirleri şerif Hüseyin paşadan alamadı. 1342 [m. 1924] de İngilizler, Mekke emri şerif Hüseyin bin Ali paşayı yakalayıp Kıbrısa götürdü. Paşa 1349 [m. 1931] de, kapatıldığı otelde vefât etti. Abdülaziz bin Abdurrahmân, 1924 de Mekkeyi ve Taifi rahatça ele geçirdi. Osmanlı devletinin idaresini ellerine geçirmiş olan İttihatçılarla arası açılan Mekke emri şerif Hüseyin paşaya karşı Medineyi muhafaza eden Osmanlı askerleri, Mondros mütarekesine göre, 28 Şubat 1337 [m. 1919] da Hicazdan ayrılmış, şerif Hüseyin paşanın oğlu şerif Abdullah da Medineye yerleşmişti. Babası ölünce, İngilizler bunu da Medineden çıkarıp Amana sürdü. 1365 [m. 1946] da Ürdün devletini kurdu ise de, 1370 [m. 1951] de Mescid-i aksada namaz kılarken İngilizlerin kiralık katilleri tarafından öldürüldü. Yerine oğlu Tallal geçti. Fakat, hasta olduğundan yerini oğlu Melik Hüseyine terketti. Şerif Hüseyin paşanın ikinci oğlu şerif Faysal, 1339 [m. 1921] da Irak devletini kurdu. 1351 [m. 1933] de vefât etti. Yerine oğlu Gâzî geçti. Bu da, 1939 da, 21 yaşında ölünce, yerine oğlu II. Faysal Irak meliki oldu. Fakat, 1958 Ağustosunun 14. günü ihtilalinde general Kasım tarafından, 23 yaşında iken öldürüldü. İkinci bir ihtilalde Kasım da öldürüldü. Irak ve Süriye devletleri, çeşitli ihtilaller sonunda sosyalist (Bas) partisinin eline geçtiler ve Rusların kolonisi haline geldiler.

Abdülaziz bin Abdurrahmân, Medineye çok saldırdı. 1926 hücumunda, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek türbesini de bombaladı. Fakat, şehre giremedi. 1344 ve 9 Eylül 1926 da İstanbul’da çıkan Son Saat Gazetesi, şu haberi vermişti:

MEDİNE BOMBARDIMANI

İbn-üssüud Abdülaziz tarafından Medine-i münevverenin bombardıman edilmesi, Hindistan halkı arasında galeyan yaptığını yazmıştık. Hindistan’da çıkan (The Times of İndia) diyor ki:

(Son zamanlarda Medineye hücum ve Kabir-i Nebeviyi bombardıman haberlerinin Hind müslümanlarında husule getirdiği tesiri hiçbir hadise vücuda getirmemiştir. Hindistan’ın her tarafında bulunan müslümanlar, bu hadise dolayısı ile o makâm-ı mukaddese ne derece hürmetkar olduklarını göstermişlerdir. Hindistan’da ve İrandaki bu mühim teessürat, hiç şüphesiz İbni Süud üzerinde tesir yapacak ve onu bütün İslam memleketlerinin nefretini kazanmamak için, böyle alçak hareketlerde bulunmaktan men’ edecektir. Hind müslümanları İbnüssüuda bu fikirlerini açıkça bildirmişlerdir).

Birinci cihan harbinde, Osmanlı devletini eline geçirmiş olan (İttihat ve Terakkî) komitacıları din cahili idi. İslamiyetten ve İslam terbiyesinden ve İslam ahlakından mahrum idiler. İş başındakilerin çoğu ingiliz masonu idi. İmperatorluğun her tarafında yaptıkları gibi, Arabistanda da, millete zulüm, işkence yapılmasına sebep oldular. Müslümanlara kan kusturdular. Sultan ikinci Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında adalete, merhamete, ihsana ve saygıya alıştırılmış olan Arabistan ahalisi, Türkleri kardeş gibi severlerdi. İttihatçıların sebep olduğu zulüm, işkenceler karşısında şaşkına döndüler. Mekke emri şerif Hüseyin bin Ali paşanın “rahmetullâhi aleyh” akrabası ve damadı ve birçok Arap beğleri, Cemâl Paşa tarafından Şamda işkence ile öldürüldü.
(İttihatçılar) adındaki hareket ordusu, Selanikten İstanbul’a gelince, ilk iş olarak, Londradaki müstemlekeler nezaretinin emri ile son İslam halifesi olan sultan ikinci Abdülhamid hanı “rahmetullâhi aleyh” tahtından indirerek, devlet işlerini kendi ellerine aldılar. Devlet işleri, ingiliz masonlarının yetiştirdikleri İslam düşmanlarının eline geçti. halife zamanında iş başında bulunanları ve ilim adamlarını ve yazarları, kimini zindanlarda çürüterek, kimini kapıdan, camiden çıkarken arkalarından vurdurarak öldürdüler. Halife yaptıkları sultan Reşadı “rahmetullâhi aleyh” kukla gibi ve işbaşına getirdikleri meb’usları, tabanca tehtidi ile maşa gibi kullandılar. Memleketi harbden harbe, felaketten felakete sürüklediler. Dini, İslamiyeti bırakarak, işkencelere, eğlencelere, sefahete koyuldular. Dolu-dizgin giden bu kudurmuşca akıntıya (dur!) diyen hamiyetli vatandaşları, ilerisini gören halis müslümanları sürdüler, astılar. Bu uyanık müslümanlardan biri, şerif Hüseyin bin Ali paşa idi “rahmetullâhi aleyh”. Sultan Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında, İstanbul’da mühim makâmlarda bulunan şerif Hüseyin paşa (Mîr-i miran) yani Beğlerbeği rütbesini taşıyor, halifeye ve devlete hizmetlerde bulunuyordu. İttihatçıların, memleketi (Birinci cihan harbi) felaketine sürüklemelerine karşı çıktığı için (Mekke emri) vazifesi ile İstanbul’dan uzaklaştırılmıştı. Enver paşanın 22 Zilhicce 1332 ve 29 Teşrin-i evvel 1914 de hazırlatıp sultan Reşada “rahmetullâhi aleyh” imza ettirdikleri harp kararına (Cihat-ı ekber) adını takarak bütün İslam memleketlerine dağıttılar. Zavallı sultan Reşad kendini hakiki halife sanıyor. Arasıra müslümanlıkla bağdaşmayan emirleri imzalamaya zorlanınca, yakınlarına, (Yahu bunlar beni hiç dinlemiyor) diyerek, ortada dönen dolapların farkına vardığını anlatmaktan geri kalmıyordu.

Şerif Hüseyin paşa “rahmetullâhi aleyh” ittihatçıların bir yandan dinden, imandan ve din düşmanları ile cihatdan söz ederken, öte yandan da koca imparatorluğu parçalamaya sürüklediklerini, binlerce müslüman gencini ateşe attıklarını anlayor, daldıkları gafletin ve sefahatin, hiç de sözlerine uymadığını görüyor. Milleti bu eşkiyanın elinden ve memleketi başımıza gelecek vahim neticelerden kurtarmak yollarını arıyordu. Cemâl paşanın Şamda yaptığı çılgınca eğlenceleri ve şerif hanedânından kıymetli kimseleri öldürdüğünü işiterek, oğlu şerif Faysal efendiyi Mekkeden Şama gönderdi. Faysal efendi, bütün bu kötülüklerin vaki olduğunu anlayıp babasına bildirince, şerif Hüseyin paşa, artık dayanamadı. Bütün müslümanlara işin içyüzünü bildirmek için, 25 Şaban 1334 [m. 1916] tarihli birinci beyannamesini ve 11 Zilkade 1334 de ikinci beyannamesini neşretti. İttihatçılar, bu haklı çağrıya (İsyan beyannamesi) dediler. İstanbul’da çıkan ittihatçı gazetelerdeki kiralık kalemler, Şerif Hüseyin paşaya ağza ve akla gelmeyen küfür ve iftirâları savurdular. Fakat hadiseler şerif Hüseyin paşanın haklı olduğunu gösterdi. İttihatçılar, şerif Hüseyin paşanın beyannamelerinden uyanacakları yerde, onu vatan haini ilan ettiler. Üzerine alaylar gönderdiler. Senelerce kardeşi kardeşe boğdurdular. Mekkeyi ve Medineyi o halis müslümanlara, sevgili Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” oğullarına vermemek için, çok Mâ’sûm’un şehit düşmelerine sebep oldular. Bununla da kalmayıp, o mübarek yerleri, İslam katili, çöl eşkıyası, câhil, zâlimlere kaptırdılar. İttihatçılar, koca Osmanlı İmperatorluğunu da düşmana teslim edip kaçtılar. 30 Ağustos 1340 [m. 1922] tarihindeki Türk istiklal zaferi olmasaydı, türklük ve müslümanlık onun dediği gibi, büsbütün yok olacaktı. İngilizlerin Sevr muahedesi ile sapladıkları hançer, âlem-i İslamı mahvedecekti.

Aşağıdaki iki beyanname dikkat ile okunursa, şerif Hüseyin paşanın hiç de (Arap istiklali) diye bir şey düşünmediği anlaşılır. O, kavmiyeti değil, bütün müslümanların İslam bayrağı altında kardeşçe yaşamalarını istiyordu. İttihatçıların gazeteleri, kara köpeklere Arap Arap derken, Arap saçı, Arap sabunu gibi sözlerle ve kara fatma böceği gibi uydurma isimlerle Arap milleti ile alay ederken, Mekkedeki ve Medinedeki temiz müslümanlar, bütün İslam milletlerinin kardeş olduklarına inanıyor, hepsini kardeş gibi seviyorlardı. Ne yazık ki ittihatçı komitacılarda bu imanlı ruh ve bu güzel anlayış yoktu. Onlar, bu halis müslümanlara âsî derken, isyan halinde olan, Türk askerine saldıran ve Osmanlı topraklarını kapışmakta olan kimselere, bir şey demiyorlardı. Mekkedeki Peygamberler soyundan olan temiz müslümanlar ile boğuşmayı tekrar tekrar emreden ittihatçılar, isyan halinde olan Abdülaziz bin Abdurrahmân bin Faysala dostluk mektupları yazarak, (Askerinle Medineye gel! Beraberce Mekkeye gidelim. Padişaha isyan etmiş olan Emir Hüseyini yakalıyalım) diyordu. Abdülaziz, bu mektuplara cevap bile vermedi. Çünkü o, Türklerin Mekkeye girmesini istemiyordu. Kendisi İngilizlerle anlaşmış olup Arabistanın kendisine verileceği zamanı bekleyordu. Öyle de oldu. Abdülaziz, o sıralarda, Bahreyn adalarında bulunan İngiliz kumandanı ile anlaşmış, İngilizlerden aldığı silahlarla, Basra körfezi sahilindeki Osmanlı şehirlerine saldırıp ele geçirmek çabasında idi. Şöyle ki:

Necd çöllerindeki Abdülaziz ile ibn-ür-Reşid kabilelerinin senelerce dövüşerek kan dökmelerine son vermek için, Fârukî Sami paşa (Kasim) mutesarrıfı yapıldı. Abdülaziz, Sami paşayı ve Türk askerlerini bir hücumda esir almak, bağlayıp Riyada götürmek üzere sui kasıt hazırladı ise de, Kasim şehrindeki şeyhler, devletle başa çıkılmaz diyerek, mâni oldular. Abdülaziz, Sami paşaya, (Kasim bu kadar askeri besliyemez. Aç kalırsınız. Medineye dön) dedi. O da, bu sözü dost nasihati sanarak, Medineye çekildi. Asker çekılıçe, Abdülaziz, Kasim kalesındaki Osmanlı sancağını indirdi. Kasimi böyle ele geçirdikten sonra, Necd Mütesarrıflığının merkezi olan (El-Hassa)ya saldırarak, Osmanlılardan zorla aldı. İttihatçılar Abdülazizi beğeniyorlar, ona bir şey demiyorlar. Bilhassa dinde reformcu olan Basra meb’usu Talib-ün-Nakib, onun bu saldırılarını hizmet kılığına sokuyordu. Abdülaziz, o sırada ibn-ür-Reşide saldırdı ise de mağlub ve perişan oldu. Süud oğullarından çoğu öldü. Abdülazizden alınan ganimetler arasında İngiliz silahları ve birçok şapka vardı. Abdülazizin bu darbeyi yemesi, Mekke ve Medineye saldırmasını geciktirdi. Fakat, İngilizlerin ve meşhur casus yüzbaşı Lavrensin körüklemesi ile 17 Haziran 1336 [m. 1918] de şerif Hüseyin paşaya harp ilan ederek, Mekkeye saldırdı. Fakat, mağlub olarak Necde çekildi. 1342 [m. 1924] de, Mekke ile Taifi ve 1349 [m. 1931] de Medineyi İngilizlerden teslim aldı. 1351 [m. 1932] Eylül ayının 23.  günü de (Suudi Arabistan devleti)ni kurdu.

[Abdülaziz bin Abdurrahmân 1373 [m. 1953] de ölünce, yerine oğlu Süud geçti. Süud oğullarının 20.si olan bu adam, sefahate düşkün idi. Atinada içkili kadınlı sefahet sürerek 1384 de öldü. 1964 de, kardeşi Faysal bunun yerine geçti. Faysal, petrol şirketlerinden ve hacılardan her sene aldığı milyonlarca altını, vehhâbîliği yaymak için, her memlekete saçtı. 1395 [m. 1975] Mart ayında, yeğeni tarafından, Riyattaki sarayında öldürüldü. Yerine kardeşi Hâlid geçti. Hâlid 1402 [m. 1982] de öldü. Yerine kardeşi Faht geçti. Faht, 1417 [m. 1996] de felç olarak kıpırdayamaz hâlde, İspanyadaki sarayında tedâvi edilmektedir.]

Medine muhafızları Basrî ve Fahri paşalar, Abdülazizin bu hıyanetlerini yakından gördükleri hâlde, ittihatçılardan aldıkları emirlere uymayı vazife sayarak, şerif Hüseyin paşayı ve oğullarını âsî ilan ettiler. Kardeşi kardeşe boğdurmaya alet oldular. Hicaz Vâli ve kumandanı Gâlip paşa din bilgisi kuvvetli, ileri görüşlü, tecrübeli bir kumandan olup ittihatçıların emirlerine aldanmadı. Uzun ve esaslı inceleme ve araştırmalar yaparak şerif Hüseyin paşanın haklı olduğunu ve iki Beyannamesini din ve millet sevgisi ile yazmış olduğunu anladı. Şerif Hüseyin paşaya yapılan iftirâlara karşı aşağıdaki günlük emri yayınladı:

Emir hazretlerinden hiçbir sûretle şüphe edilmemelidir. Böyle bir isyan çıkarması ihtimali asla yoktur. Bu yolda çıkarılan sözlerin hiçbiri doğru değildir. Şerif Hüseyin paşa, halife-i müslimine tam bir itaat ile bağlı olup ömr-i şahanelerinin uzaması için her zaman duâ etmektedir.

Gâlip paşa, bu yazısından, ittihatçı eşkıyasının elebaşılarından olan dördüncü ordu kumandanı Cemâl paşaya ve İstanbul’a da gönderdi. Bu yazısında şerif Hüseyin paşanın, halis müslüman olduğunu, davasında haklı olduğunu açıkça savunmuştu. Fakat ne yazık ki ittihatçılar şerif Hüseyin paşayı ve oğullarını, kendilerine büyük bir mâni görüyorlar. Bunların milleti uyandırarak, işkence ve taşkınca davranışlarına son verileceğinden çok korkuyorlardı. Şerif oğullarını âsî durumuna sokmak için, iğrenç hileler hazırlandı. Medinedeki kahraman Türk subaylarına savaş emri gönderildi. Senelerce kardeş kanı akıtıldı. Şerifleri âsî, hatta hâin sanarak onlara ateş açan Mâ’sûm subayların çoğu, sonunda aldatıldıklarını anladılar. Başlarında fırka kurmay başkanı albay Emin beğ olmak üzere, yüzlerce subay birleşip, (Merkez heyeti) kurdular. Çeşitli beyannameler dağıtarak, Hicazda oynanan cinayetleri bildirdiler. (Kumandan ve dalkavukları yalan söylüyorlar. Arap-Türk, iki millet olarak bundan sonra da kardeş gibi yaşıyacaktır. Zaten kardeş değil mi idik? Tarih ve din bağları ile birbirimize bağlı değil miyiz? Kavm-i necib-i Arap istiklalini kazanmakla düşmanımız olabilir mi? Onlara da sorarsanız “Hayır!” diyeceklerdir. Elbirliği ile çalışacağız. Askerlerimizi Yenbu iskelesine kadar göndermek için şerif hazretleri develer hazırladılar. Hastalarımıza ilaçlar gönderdiler. Hepimizin sahile kadar rahat naklini düşündüler. Bundan büyük insaniyet olur mu? Bundan büyük kardeşlik olur mu? Böyle yapmayıp, Medineden Yenbu iskelesine yürüyerek gidiniz deselerdi, hayır biz kahramanız, asarız, keseriz, otomobil isteriz mi diyecektik? Bundan sonra maksatsız olarak ölmeyi göze almak yiğitlik değildir. Bu yazımız, hakikati anlayamayanlar içindir. Ekseriyet anlamıştır. Bu zulme, hazret-i Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” dahi evet der mi?) dediler.

Medine muhafızı Fahreddin paşa, hala ittihatçı hükümetin emrine uymakta ısrar ediyordu. Türk subayları, 10 Kanun-i sani 1337 [m. 1919] sabahı paşanın yatak odasını sardılar. Yaveri mülazım-i evvel [üsteğmen] Şevket beğ gürültüyü işitince, dışarı çıktı. Miralaylar, kaymakâmlar, binbaşılar, yüzbaşılar, mülazımler, seçilmiş piyade ve jandarma neferleri merdivenleri çıkıyorlardı. Yaveri götürdüler. Odaya girenler, paşanın bileklerini yakaladı. Dışarı çıkarılıp otomobile bindirildi. İki subay arasında, Yenbu iskelesine götürüldü. Subaylar ve askerler, anavatana İstanbul’a kavuşmak sevinci içinde idi. Fakat, İngilizler hepsini Mısra götürdü. Mısırda 6 ay ingiliz esaretinde kaldılar. Paşa, 5 Ağustosta, harp suçlusu olarak, Maltaya götürüldü. İki sene orada bırakıldı. Bu kahraman Türk kumandanı, ittihatçıların çılgınca verdikleri emirlere uymayı bir vatan borcu bildiği için, Medinede hareketsiz kalmış, azılı İslam düşmanı İngilizlerle dövüşmek fırsatını bulamamıştı. İttihatçılar, hükümeti ele geçirdikten sonra, kahramanlar yurdunu parçalamakla kalmayıp, Fahreddin paşa gibi nice vatan evlatlarının düşman zındanlarında, senelerce inlemelerine sebep oldular. Mekke ve Medine gibi mübarek yerlerimizi, Peygamber efendimizin soyundan, halis müslüman şerif evladına vermemek için, binlerce Mâ’sûm Türk ve müslüman kanı dökülmesine sebep olduktan başka, o mübarek toprakları, hakiki müslümanların ve Türklerin tarihi düşmanı olan, elleri kanlı, kalpleri katı kimselere bıraktılar.

ŞERİF HÜSEYİN PAŞANIN BİRİNCİ BEYANNAMESİNİN TERCÜMESİ

Tarihi iyi bilenler pek iyi anlar ki İslam birliğinin kuvvetlenmesi için, İslam amirlerinden ve hakimlerinden (devlet-i aliyye-i Osmaniye)ye ilk olarak biat edenler, bağlananlar, Mekke-i mükerreme emirleridir.

Osmanlı sultanlarının (Kitabullah) ve (Sünnet-i Resûlullah)ı icra ve İslamiyete uymaktaki gayretleri ve bu uğurda vücutlarını fedâ etmeleri dolayısıyle, bu (Arap emirleri), Osmanlılara her zaman sıkı bağlandılar. Hatta, 1327 [m. 1909] senesinde ben, Araplardan meydana gelen bir kuvvetle, Arapların üzerine yürüyerek devlet-i Osmaniyenin şerefini ve haysiyetini muhafaza için (Ebha) nın kuşatılmasını kaldırmaya çalıştım. Ertesi sene, aynı maksatla oğullarımdan birinin kumandasında o hareketi icra ettim. Herkesin bildiği gibi, bu büyük gayeden hiç ayrılmadım.

(İttihat ve Terakkî Cemiyeti) nin ortaya çıkması ve devlet işlerini eline alması ve temelinden bozuk olan idaresi, dahilde ve haricde birçok karışıklıklara ve herkesin bildiği üzere, birçok muharebelere sebebiyet vermiş, devletin Âzametini ve kuvvetini sarsmış, hele son harbe gereksiz atılmakla, memleketi gâyet tehlikeli bir hâle sürüklemiştir. Bu acı durumu görmeyen, anlamayan yoktur. Anlatmaya hâcet kalmamıştır.

Biz, bütün Ehl-i İslamın bu büyük İslam devletine olan bağlarının gevşemesini, üzülmelerini ve sıkılmalarını görmek istemiyoruz. Memleketimizin elimizde kalan parçasındaki müslüman ve gayrimüslim vatandaşların idam edilerek, zindanlarda çürütülerek ve yurdlarından sürülerek, Osmanlı milletinin birliği bozulmuş, böylece halkın, malına, canına emniyeti bırakılmamıştır. Bu son muharebeye katıldıktan sonra, (Mukaddes topraklar) da bulunan ahalinin çektikleri sıkıntı o kadar büyüktür ki orta halli olanlar evlerinin kapı ve pencerelerini ve bütün ihtiyaç eşyasını sattıktan sonra, dâmindaki tahtaları da satmaya mecbur olmuşlardır.
İttihatçılar bu kadarla da kalmayarak, saltanat-ı seniyye-i Osmaniye ile bütün müslümanların arasında yegane bağ olan (Kitabullah) ve (Sünnet-i seniyye)ye bozmaya kalkışmışlar ve (Saltanat-ı seniyye)nin başkentinde sadr-ı Âzam, şeyh-ul-İslam ve bütün vezirlerin ve senatörlerin gözü önünde yayınlanan (İctihad) gazetesi, Peygamberimize çirkin yazıları ile hakaret etmekten çekinmediği gibi, kimsenin ses çıkaramamasından yüz bularak, Kurân-ı Kerîmin ayetlerini değiştirmeye dahi kalkışmış, (Miras bölümü)nü bildiren âyet-i kerime ile alay etmek küstahlığında bulunmuştur. [Bu küstahca yazının yazarı Ziya Gökalp’tir.]

Bunlardan başka, İslamiyetin beş esasından birini yıkmaya kalkışmışlardır. Şöyle ki: Güya rus ordusu karşısında harp eden askerlere benzemek üzere, (Mekke-i mükerreme) ve (Medine-i münevvere) ve (Şam) da bulunan müslüman askerlerinin Ramazan-ı şerif ayında oruç tutmamalarını emretmişlerdir. Buna benzer birçok İslami esasları yıkmaktan ve Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri yapmaktan ve yaptırmaktan çekinmemişlerdir.

Şevketli yüce sultanımızın “rahmetullâhi aleyh” bütün haklarını elinden aldıkları gibi, saraya bir başkatib seçmek ve tayin etmek hakkını dahi (Zât-ı şahane)den esirgemişlerdir. Osmanlı sultanını müslümanların işlerine bakmak hakkından da mahrum ederek, kendi yaptıkları ve dünyaya ilan ettikleri anayasayı kendileri çiğnemişlerdir. Osmanlı padişahını anayasanın vermiş olduğu selahiyetlerden, mahrum bırakmışlardır. Bütün müslümanlar ve bütün yabancılar, bu alçak davranışları görmekte ve iğrenmektedirler. Böyle, İslamiyeti yıkıcı işler karşısında, şimdiye kadar hep anlamamazlıktan gelmemiz, iyiye yormamız, müslümanlar arasına fitne ve ayrılık tohumları saçılmaması için olmuştur.

(Devlet-i aliyye-i Osmaniye) nin idaresi, Enver ve Cemâl ve Tal’at paşaların ellerinde kaldı sözünün memleketin her tarafına yayılması, boş yere değilmiş. Bunun ne demek olduğu, gün geçtikçe açığa kavuşmaktadır. İstediklerini yaparlar, dilediklerini yaptırırlar. Onların emirleri, anayasanın, kanunların üstündedir, demek olduğunu herkes iyice anladı. Mekke (Mahkeme-i şeriyesi kadısı)na gönderdikleri bir emirde, hakim huzurunda şahadetlerin dinlenmesi ve hakim huzurunda yazılmayan tezkiyelerin kabul edilmemesi yazılıdır. Bu emir, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilen, müslümanlar arasında tezkiye yapılmasını ortadan kaldırmaktadır.
Bunlardan başka, meşhur İslam âlimlerinden ve Arap vatandaşların büyüklerinden emir Ömer-el Cezairi ve emir Ârif-el-Şehabi ve Şefik beğ ve el-Müeyed Şükrü beğ ve Aseni ve Abdülvehhab ve Tevfik beğ ve el-Besat ve Abdülhamid Zeravi ve Abdülgani-el-Arisi ’ler ve bunlar gibi daha nice kıymetli ve faydalı kimseler, mahkemesiz ve kanunsuz, asılıyor, kurşuna diziliyor. Sarhoş iken, şuursuz iken verilen emirlerle birçok ocaklar söndürülüyor. Katı kalpli, taş yürekli diktatörlerin bile yapamayacağı bu cinayetlerde ufak bir mazeret bulsam bile bunların geride kalan günahsız, Mâ’sûm ailelerinin, kadınlarının, çocuklarının yurdlarından, yuvalarından uzaklaştırılmasına, sürülmelerine, böylece, felaket üstüne felaket, musibet üstüne musibet çektirilmelerine ne mazeret gösterilebilir?
Aile reislerinin her ne sebeple olursa olsun öldürülmeleri, zındanlarda çürütülmeleri, evlerini, evlatlarını cezalandırmaya kâfi iken, bunları ayrıca sürüp inletmek hiçbir sûrette mantıka, adalete, insanlığa sığacak bir şey olmadığı meydandadır. Enam sûresi, 164. âyetinde meâlen, (Hiç kimse başkasının suçu ile cezalandırılmaz!) buyuruldu. Adalete ışık tutan bu emir meydanda iken, ittihatçıların o canavarca hareketleri, hangi formül ile bağdaştırılabilir? Bu ikinci cinayeti de bir siyasi sebebe bağlayarak, bir maddeye uydurabilsek bile aile reislerini gayb eden kadınların ve çocukların mallarının, mülklerinin ellerinden alınmasına ne denilebilir? Haydi bu en alçak hareketlerine de susalım. Milletin, memleketin selameti için, masumları, mazlumları korumak vazifemizi de ihmal edelim. Fakat, meşhur mücahit, kahraman emir Abdülkâdir Cezayiri ’nin namus-u mücessem, iffetli ve şerefli kızının tahkir edilmesine, haysiyet ve namusu ile oynanmasına ne sebep gösterilebilir? Oynatılacak, eğlenilecek bayağı kadınlar bulunamadı da, tarihin vesikalandırdığı, müslümanların gözbebeği mübarek hanımların asaletine, şereflerine saldıranların düşünce ve hedeflerini anlamayacak kimse var mıdır?

İttihatçıların kanun, ahlak, insaf dışı taşkın ve şaşkın hareketlerinden herkesin bildiği birkaç faciayı yukarıda bildirdik. Bunları bütün insanlık alemine ve bütün imanlı kardeşlerime duyuruyorum. Okuyanlar, anlayanlar, vicdanlarından doğan hükmü vereceklerdir. Bu komitacıların İslamiyeti nasıl anladıklarını ve işi nereye kadar götürmek istediklerini bildirmek için, bütün müslümanların kalplerini sızlatan çok alçak, pek küstah bir davranışlarını da yazmadan geçemeyeceğim:

Mekke-i mükerreme halkının, canlarına ve namuslarına yapılan saldırıların durdurulması için hazırladıkları gösteri yürüyüşünde, bir ittihatçı kumandanın emri ile (Kale-i Ciyad) dan müslümanların kıblesi ve müminlerin Kabesi olan (Beytullah) üzerine atılan topların iki mermisinden birisi (Hacer-ül-esved) mukaddes taşına bir metre, ikincisi üç metre yakîn yere isabet etmiştir. (Kâbe-i muazzama) yı örten (Sütre-i şerife) de bu mermilerden ateş almıştır. Vatandaşlar (Kâbe-i muazzama) kapısını açarak ve üstüne çıkarak yangını söndürmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu sırada yangını gördükleri hâlde, (Makâm-i İbrahim) ve (Harem-i şerif) mescidi üzerine sürekli topçu ateşi yapılmış, bir kaç müslümanın şehit olmasına sebep olmuşlardır. Halk, günlerce mescide girememiş, namaz kılınamamıştır. Müslümanların mescidlere ve (Kâbe-i muazzama) ya hürmet etmeleri ve tazim eylemeleri lazım iken, böyle hakaret ve tahrib etmeye kalkışan kimselerin imanlarının ve düşüncelerinin nasıl olabileceğinin anlaşılmasını bütün dünyadaki müslümanlara bırakıyorum. İslam dininin ve bütün vatandaşlarımın geleceğini, bu zihniyette ve bu inançta olan ittihatçıların elinde oyuncak olarak bırakamayız. Allahü teâlâ, milletimizi gâfil avlanmaktan muhafaza buyurdu. Hicaz müslümanları, şimdi kendi çalışması ile istiklalini kazanmış, bu yiğitler diyarına musallat olan ittihatçı komitacılarından memleketi kurtarmaya karar vermiştir. Hiçbir dış ülke ile anlaşmıyarak ve böyle bir yardımı kabul etmeyerek, kendi îman kuvveti ve tarihte şanlı sayfalar bırakan, kahramanlığı ile tam ve mutlak bir istiklale kavuşmuştur.

Ehl-i İslâmin üzerine musallat olan ittihatçı komitacılarının zulmü, işkencesi altında inliyen memleketlerden ayrılarak (Din-i İslam) ı korumaktan ve (Kelime-i tevhid) i yükseltmekten ibaret olan mukaddes gayemize doğru ilerliyoruz. İslamiyete yakışan ve uygun olan her türlü fen bilgilerini öğreneceğiz. İleri sanayi kuracağız. Medeniyet yolunda can ile baş ile çalışacağız. Bütün İslam alemindeki din kardeşlerimizin, vâcibi, vazifeyi ifa için olan bu hareketimizi kardeşçe destekleyeceklerini ve bu mukaddes cihatımızda bize yardımcı olacaklarını beklemekteyiz.

Ellerimizi rablerin rabbi olan yüce Allah’ımıza kaldırarak, bize doğru yolu göstermesi ve bu yolda başarıya kavuşturması için Onun yüce Peygamberi hürmetine duâ ve istirham ediyoruz. Onun yardımı her yalvarana yetişir ve yeter. O çok iyi yardım edicidir.

25 Şaban, sene 1334 (1916)
Mekke-i mükerreme emri
Şerif Hüseyin bin Ali

 

ŞERİF HÜSEYİN PAŞANIN İKİNCİ BEYANNAMESİNİN TERCÜMESİ

Birinci beyannamede bildirilen sebeplerden dolayı harekete geçen biz Hicazlıların gayret ve fikirlerinde, bazılarının tereddüte düşebileceğini düşünerek aydın vatandaşlar ve bilgili müslümanlar için bu ikinci beyannameyi de yayınlamayı uygun gördüm. Açık ve pek yeni deliller, vesikalar göstererek, milletimizi uyarıyorum.

İleriyi görebilen müslümanlar ve Osmanlı topluluğunun bilgili ve tecrübeli olanları ve bütün dünyanın akıllı ve anlayışlı olanları, Osmanlı devletinin umumî harbe girmiş olmasına râzı değildirler. Bunun başlıca iki sebebi vardır:

Birincisi dahili sebeplerdir. Devlet-i aliyye-i Osmaniye, (Trablusgarb) ve (Balkan) muharebelerinden pek yakîn zamanda çıkmış, bu savaşlarda askeri ve ekonomik kuvvetleri pek yıpranmış, hatta bozulmuş ve güç kaynağı olan millet zayıflemiştir. Osmanlı milletinin askerleri yurdlarına dönerek çoluk çocuklarının nafakasını kazanmak için çalışmaya başlar başlamaz, birbiri arkasından tekrar silah altına çağrılmış, bu hâl millet için bir felaket olmuştur. İttihatçıların yeniden katıldıkları umumî harp ise, öncekilerle ölçülemeyecek derecede korkunç ve yıkıcı olduğundan, yıpranmış bir milletin sırtına ağır vergiler ve işkence şeklinde vazifeler yükleyerek böyle tehlikeli bir harbe milleti sürüklemek akıl işi değildir.

İkinci sebep haricidir. İttihatçıların kurduğu hükümet, harp eden iki taraftan kendine ortak olanı seçerken çok yanılmıştır. Osmanlı devleti, bir İslam devletidir. Topraklarının coğrafi yeri pek mühim ve geniştir. Sahilleri, kara sınırlarından daha fazladır. Bunun için, Osmanoğulları, o yüce sultanlar, hemen her zaman, milletlerinin çoğu müslüman olan ve denizlere hakim bulunan devletlerle işbirliği yapmışlardır. Bu siyasetleri, hemen hemen her zaman başarı sağlamıştır. İttihatçıların tecrübesiz ve bilgisiz önderleri, görünüşe kapılarak ve ingilizlerin köksüz, yaldızlı sözlerine aldanarak, Osmanlı sultanlarının “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” bu siyasetini bozmuşlardır. Doğruyu iğriden ayırabilenler ve tarih bilgisine vakıf olanlar, bu şaşkın hareketin kötü ve çok acı neticelerini hemen görmüşler. İttihatçılarla işbirliği yapmaktan çekinmişlerdir. Hatta, bu son harp felaketine katılmak hakkında fikrim telgrafla sorulduğu zaman, görüşümü uzun açıklamış, tarihi misaller vererek, onları uyarmaya çalışmış idim. Cevap olarak gönderdiğim telgraf, düşüncelerimi ve devlete karşı olan iyi niyetimi ve bağlılığımı ve İslamın şerefini korumak için çırpındığımı gösteren sağlam bir vesikadır.

Harbin başlangıcında, yanarak yakılarak bildirdiğimiz, korktuğumuz, çok acı, yıkıcı neticeler, şimdi ortaya çıkıyor. Bugün Osmanlı devletinin Avrupadaki hududları, hemen hemen İstanbul surlarına dayandı. Rus ordularının öncüleri, Sivas ve Musul velâyetlerinde Osmanlı halkını çiğnemektedirler. İngilizler Basra velâyeti ile Bağdat velâyetini aldılar. El-Ariş çölünde, Cemâl paşanın ahmakça idaresi yüzünden binlerce Osmanlı evladı esir düştü. Hiç şüphe yok ki bu çok elim gidişi ve ittihatçıların bu gidişle memleketi sürükledikleri felaketi gören sâdık vatandaşlar, iki şeyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Birincisi, Osmanlı devletinin haritadan silinmesi, yok olmasıdır.

İkincisi, bu felaketten, mahvolmaktan kurtulmanın çarelerini arayıp bulmaktır. Bunu araştırmayı, düşünmeyi, meşveret etmeyi ve icap eden tekliflerde bulunmayı bütün İslam alemine bırakıyorum.

Tehlikeler vatanı kuşatmadan, milleti mahvetmeden önce, haklı olarak harekete geçtik. Bir diktatör, mason azınlığın elinde oyuncak olan Osmanlı devletinin böyle gâfil ve şaşkın idaresine bağlı kalmakla, devlete, millete faydalı olacağımızı, bilsek değil, zannetsek bile hiçbir şey söylemez, yerimizden kımıldamaz, her türlü meşakkate, hatta ölmeye tahammül eder, sabredenlerden olurduk. Fakat, bunun hiçbir faydası olamayacağı, ateşi körüklemekten başka bir işe yaramayacağı, artık gün gibi meydandadır. Nasıl meydanda olmasın ki bizleri yürütmek istedikleri yoldan gitsek, bu yola düşen milletlerin uğradıkları felakete düşeceğimiz yüzde yüzdür. İttihatçıların birkaç sene içinde koca devleti parçaladıklarını, müslümanları ve İslam dinini perişan ettiklerini görmeyen, anlamayan hiç var mı? Koca imparatorluk, Enver, Cemâl, Tal’at ve arkadaşları gibi masonların keyiflerine kurban oluyor.

Osmanlı sultanlarının asırlardan beri tecrübe ederek ve devletin ileri gelenleri ile meşveret ederek kabul ettikleri temelli siyaseti, İngiltere ve Fransa hükümetleri ile işbirliği yapmak siyasetidir. Bu siyaset, tarih boyunca, devletimize, milletimize hep faydalı olmuştur. Son harpte bu siyasetten ayrılmamıza sebep olanlar, adı geçen ittihatçı diktatörlerdir.

Şimdi biz, ittihatçıların câhil ve ahmak siyasetlerine ve zalim ve işkenceli idarelerine karşıyız. Memleketin felakete sürüklendiğini görüyor, bunu asla tasvib etmiyoruz. Herkes anlasın ki bu muhalefetimiz Enver, Cemâl, Tal’at ve yardakçılarına karşıdır. Bizim bu haklı hareketimize her müslüman razıdır. Her vatandaş haklı yolumuzda bizimle beraberdir. Hatta, devlet başkanı, halife-i müslimin de kalbi ile vicdanı ile bizimle beraberdir. Bu sözümüzün en kuvvetli vesikası, veliaht Yusuf İzzeddin efendinin ittihatçılar tarafından tecavüze uğraması ve şehit edilmesidir.

Tekrar ediyorum: Koca Osmanlı devleti bu diktatörlerin kötü niyetlerine ve yıkıcı davranışlarına kurban oluyor. Biz bunların şerrinden Allahü teâlâya sığınırız. İttihatçıların bizi uyaran ve harekete getiren kötü bir davranışlarını da şerefli Türk milletine duyurmadan geçemeyeceğim:

İttihatçı komitanın azgın şeflerinden Cemâl paşa, (Şam) da istediğini asmakta, dilediğini kurşuna dizmektedir. Şamda bir pavyon meydana getirmiş, bu fuhuş ve içki batakhanesinde, emirle getirdiği subaylarla birlikte yaptığı âlemde, şehrin ileri gelen müslüman ailelerinin kızlarını hizmetçi olarak kullanmış, milli ve dini hislerimizi yıkıcı konuşmalar yapılmış, naralar atılmıştır. Bu alçakça hareketleri Kurân-ı Kerîmde, Nur sûresinde bulunan emirleri hiçe saymak olduğu gibi, Türk ve müslüman kadınının şeref ve haysiyetini ayaklar altına almak değil midir? Cemâl paşanın bu hareketi, ittihatçıların İslam dinine düşman olduklarını göstermiyor mu?

İttihatçı komitacıların, masonların merkezi olan [müstemlekeler nezareti]nin emirleri ile çok üzücü ve yıkıcı ve milleti, memleketi felakete sürükleyici davranışlarından birkaçını bildirmiş bulunuyorum. Osmanlı topraklarında ve İslam memleketlerinde yaşıyan din kardeşlerimi gafletten uyandırmak, böylece milletime ve dinime hizmette bulunmak için bunları yazdım. Bu komitacıların vatan ve milletin mukaddes dinimizin selametini düşünmeyerek, yalnız müstemlekeler nezaretinin emirleri ile hareket ettiklerini ve ilâhî emir ve yasaklara inanmak ve saygılı olmak şöyle dursun, bu kudsi hükümleri değiştirmek ve bozmak çabasında olduklarını vatandaşlarıma duyurmak istedim. Böylece, bu yıkıcı, bölücü, şaşkın ve alçak gidişlerine yardımcı olmamalarını rica ediyorum. Allahü teâlâya âsî olana, insanlara zulüm yapana, itaat olunmaz. Bunun hareketlerini eli ile dili ile ve kalbi ile değiştirmeye gücü yeten, bunu yapmalıdır! İttihatçıların zararlarını anlayamayıp, hareketlerini beğenenler varsa, bunları da dinlemeye hazırım. Doğru yolda olanlara ve faydalı iş yapanlara bizden selam olsun.

11 Zilkade 1334 [m. 1916]
Mekke-i mükerreme emri
Şerif Hüseyin bin Ali

Yukarıdaki iki beyanname, şerif Hüseyin paşanın niyetinin halis, imanının bütün olduğunu göstermekle beraber, yanlış düşüncelerini ve zararlı hükümlerini de bildiriyor. En büyük hatası, ingilizlerin tarih boyunca, İslamiyete karşı yaptıkları saldırıları anlayamamış olmasıdır. [Denizlere hakim, askeri, silahları çok olan ingilizlere karşı harbe girmek, elbet yanlış idi. Fakat, bu azılı İslam düşmanı ile işbirliği yapmak, daha şaşkın bir hatadır.] İngilizlerin üçüncü Selim Han zamanında, Osmanlıları ve İslamiyeti yok etmek için, İstanbul’a kadar yaptıkları baskından habersiz olduğu anlaşılıyor. Hele onun zamanında Asyadaki ve Afrikadaki İslam memleketlerine barbarca saldırmışlar, buraları koloni yapıp, sömürmüşlerdi. Buralarda, İslam âlimlerini, İslam kitaplarını, İslam bilgilerini ve ahlakını yok etmişlerdi. Osmanlı sultanı Abdülmecid hanı “rahmetullâhi aleyh” da aldatarak, devlet koltuklarına masonları yerleştirdiler. Böylece, milletin imanını, ahlakını bozmaya başladılar. Birinci cihan harbinde İngilizlere casusluk yapanları, bu masonlar yetiştirdi. İçerden ve dışardan yıkarak, bu koca imparatorluğu yok ettiler. Sadr-ı Âzam Saîd Halim paşa, (İnhitat-ı İslam) kitabında, devletin nasıl yıkıldığını uzun anlatmaktadır. Şerif Hüseyin paşa, tarihi vesikaları incelememiş olacak ki en korkunç İslam düşmanının İslama yardım edeceğini ummaktadır. İttihatçıların kötü olduklarını anlayan, onun gibi güçlü bir kimse, Şamda Cemâl paşayı ve İngilizlere satılmış olan soysuzları etkisiz hâle getirebilir, post kavgası yüzünden, Filistin cebhesinde yapılan hıyanetleri önleyebilirdi. O, bunu kolay yapabilirdi. Yapsaydı, Osmanlı ordusu bozgundan kurtulurdu. Arabistan yarımadasında büyük bir Hâşimî İslam devleti kurulur, Mekke, Medine, Kudüs mübarek şehirleri onun elinde kalırdı.

42 – Müslümanların halifesi, sultan ikinci Mahmud-i adli hanın “rahmetullâhi aleyh” emri ile Mısır valisi Muhammed Ali paşa, mübarek Hicaz topraklarını temizledikten sonra, Ashâb-ı kirâmın ve Resûlullahın zevcelerinin ve şehitlerin “radıyallahü teâlâ anhüm” türbeleri yeniden yapıldı. (Mescid-i saadet) ve (Hucre-i Nebevi) tâmir edildi. Sultan Abdülmecid Han, bunların yapılması ve işlenmesi ve bakımı için torbalar doluları yüzbinlerle altın harc etti. Sultan Abdülmecid hanın bu yolda çalışması ve uğraşması, şaşılacak kadar çoktur. Bunu 15. maddenin sonunda bildirmiştik. [1285] senesinde, sultan Abdülaziz Han “rahmetullâhi aleyh” da, Medine çevresindeki sur duvarlarını sağlam yaptırdı. Ayrıca büyük bir tophane, hükümet konağı, bir habshane, bir de cebhane, yani silah deposu yaptırdı. Sultan ikinci Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh” Şamdan Medine-i münevvereye demiryolu yaptı. 1326 [m. 1908] senesinin 19 Ağustosunda ilk tren, Medine-i münevvereye girdi. Mekke-i mükerremede 16. fırka bulunmakta idi.

Sultan ikinci Abdülhamid Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında Mekke şehrinde, minareli 6 câmi, 67 mescid, 6 medrese, 2 kütüphane, 1 ortaokul, 43 ilkokul, 2 bedestan, 9 Han, 19 tekke, 2 hamam, 25 mağaza, 3.000 dükkan, 1 hastahane ve 40 çeşme vardı. Ayrıca hacılar için büyük ve konforlu misafirhaneler yapılmıştı. Harun-ür-reşid zamanında, Mekkeye üç günlük uzaktan Arafata kadar bol su getirilmişti. Sultan Süleyman hanın kızı Mihr-i-mah sultan, bu suyu Mekke şehrine getirdi. O zaman 80.000 nüfusu vardı.

Medine şehri 30 metre yüksek bir duvarla çevrilidir. Bunun kırk kulesi, dört kapısı vardır. Harem-i şerifin boyu 165, eni 130 adımdır. Harem-i şerifin cenub batı köşesinde mermerler ve altın yazılar ile süslü (Babüsselam) kapısı vardır. Harem-i şerifin içinde cenub doğu köşesinde (Hucre-i Nebevi) bulunur. Kıble duvarı önünde, kıbleye karşı duran kimsenin sağ tarafında Bab-üsselam, sol tarafında da Hucre-i saadet bulunur. Bunun her yeri çok kıymetli ziynetlerle süslüdür. Medine evleri, Mekkedeki evler gibi kargir [taştan yapılmış] olup çoğu 4, 5 katlıdır. Sultan Süleyman Han “rahmetullâhi aleyh”, (Kuba)dan, şehre su yolu yapmıştır. Şehrin iki saatlik şimalinde Uhud dağı vardır. 10 mescid, 17 medrese, 1 ortamektep, 11 ilk mektep, 12 kütüphane, 8 tekke, 932 dükkan ve mağaza, 4 Han, 2 hamam, 108 misafirhane vardı. Nüfusu 20.000 idi.

1398 [m. 1978] de İngilterede basılan (Memleket-ül-arabiyet-üs-Suudiye) atlasının bildirdiğine göre, son yapılan caddelerin uzunlukları, Medine ile Riyad arası 1011, Taif arası 535, Cidde arası 424, Mekke arası 442, Tebük arası 686 kilometredir. Mekke ile Riyad arası 989, Taif arası 88, Cidde arası 72, Tebük arası 1133, Necran arası 898, Kuwait arası 1879 kilometredir. Mekkeden Tâife giderken, Mina, Müzdelife ve Arafat meydanından geçilmektedir.

Mekke ve Medine şehirlerindeki kıymetli tarih ve sanat eserlerini vehhâbîler yıkmakta, yok etmektedir.

(Mîr’at-i Medine) de diyor ki Medine şehrindeki (Mescid-i şerif) i, hicretin birinci senesinde Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ashâb-ı kirâm ile birlikte yaptılar. Hicretin ikinci senesi, Recep ayında, kıblenin Kudüsten Kâbeye dönmesi emrolununca, mescidin Mekkeye karşı olan kapısı kapatılıp karşı tarafa, yani Şam tarafına yeni bir kapı açıldı. Şimdi bu kapıya (Bab-üt-tevessül) denmektedir. Medinede Kudüse karşı 16 ay kadar namaz kılındı. Mekkede iken, önce Kâbeye karşı namaz kılınırdı. Hicretten az bir zaman önce, Kudüse karşı kılınması emrolundu. Mescid-i şerifin kıblesi değiştirilirken, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbeyi mübarek gözleri ile görerek, kıblenin cihetini tayin etti. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz kıldığı yer, minber ile (Hucre-i saadet) arasında olup minbere daha yakındır. Haccacın Medine-i münevvereye gönderdiği mıshaf, büyük bir sandık içinde olduğundan, bu sandık, bu yerin önündeki direğin sağ tarafına konulmuştu. Buraya ilk mihrabı Ömer bin Abdülaziz koymuştur. Mescid-i saadetin ikinci defa yandıktan sonra tâmirinde, 888 [m. 1483] senesinde, mermerden şimdiki mihrap yapılmıştır. Fakat mermer mihrap Hücre-i saadet tarafına biraz daha yakın konmuştur. (Mescid-ün Nebî) de minber yapılmamıştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hutbeyi ayakta okurdu. Sonradan buraya bir hurma çubuğu dikildi. Daha sonra dört basamaklı bir minber yapıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” üçüncü basamakta ayakta dururdu. Hazret-i Muaviye zamanında minberin kapısına perde asıldı. Zaman-ı saadette Mescid-i Nebinin 8 direği var idi. Mescidin genişletilmesine dinen lüzum görüldüğü zamanlarda direkler arttırılarak 327 olmuştur. (Ravda-i Mutahhera) da üç sıra direk vardır. Her sırada dört direk mevcuttur. Bu direklerin bir kısmı duvarlar içindedir. Meydanda olan direk sayısı 229 dur. Mescidin cenub duvarı kıbleye karşıdır. (Ashâb-ı soffa) nın kaldıkları çardak, şimal duvarının dışındadır. Bu mubarek yerin zemini, sonradan kaybolmaması için, döşemeden yarım metre kadar yükseltilmiş, etrafına da, yarım metre yükseklikte ağaçtan parmaklık yapılmıştır.

Mescid-i şerif yapılırken, yanına iki (Zevce-i tahire) için de birer oda yapılmıştı. Odaların sayısı zamanla 9 oldu. Tavanları birbuçuk metre kadar yüksek idi. Odalar, Mescidin şark, şimal ve cenub taraflarında idi. Her odanın ve bazı Sahabi odalarının, biri mescide, diğeri sokağa olmak üzere iki kapısı var idi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” en çok bulunduğu Âişe “radıyallâhu anha”nın odasının mescide açılmış kapısı saç ağacından idi. Dört halife zamanında, Ashâb-ı kirâm, Cuma namazı kılmak için, 8 odada yer kapışırlardı. Hazret-i Fâtımanın odası, hazret-i Aişenin “radıyallâhu anhüma” odası yanında ve şimal tarafında idi. Bu oda sonradan şebeke-i saadet içine alınmıştır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, vefâtından 5 gün önce, mescide açılan kapılardan yalnız Ebû Bekrin kapısını bırakıp, diğerlerini kapattırdı.

Birinci halife Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, ilk iş olarak Arabistan yarımadasındaki mürtedlerle uğraştığı için, Mescid-i saadetin genişletilmesine vakit bulamadı.

Hicretin 17. senesinde hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kirâmı toplayıp, (Mescid-i şerifi tevsi etmelidir!) hadis-i şerifini okudu. Ashâb-ı kirâm söz birliği ile kabul edip, Şam ve garb duvarlarını yıkarak mescidi 15 metre genişletti. Birçok ev satın alınarak arsaları mescide katıldı. 35 senesinde hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, (Ashâb-ı şura) ile istişare ederek ve sonra Ashâb-ı kirâmın söz birliğini alarak, kıble, garb, şimal duvarlarını yıkıp, mescidin genişliğini on metre, uzunluğunu 20 metre kadar genişletti. Bu arada, hazret-i Hafsanın ve Talha bin Abdullahın ve Abbasın odaları mescide katıldı. Halife Velid, Medine valisi olan amcasının oğlu Ömer bin Abdülazize emir yazıp, 87 senesinde, zevcat-i tahiratın ve Fâtımat-üz-Zehranın şark taraftaki evlerini yıktırıp yerlerini mescide kattırdı. Böylece, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mübarek türbesi mescid içine alınmış oldu. Ashâb-ı kirâm ve dört mezhep imamı ve bindörtyüz seneden beri, hiçbir İslam alimi buna karşı bir şey söylememiştir. Suudi Arabistandaki Riyad şehrinde bulunan (Câmia-ı İslâmiyye) ismindeki medresenin hazırladığı haftalık (Ed-dave) mecellesinin 1397 [m. 1977] şaban nüshasında, (Yakında Mescid-i Nebevi büyütülürken, yalnız garb tarafı genişletilmeli, büyük bidate son verilmelidir. Büyük bidat, üç kabrin mescid içine sokulmasıdır. Şark duvarı eski haline çekilmeli, kabirleri mescid dışında bırakmalı) diyor. Mecmuanın bu yazısı, icmaı ümmete karşı gelmek, İslam cemaatinden ayrılmaktır. Bunun küfür olduğunu, dört mezhebin âlimleri “rahime hümullahü teâlâ” söz birliği ile bildirmişlerdir.

Suudi Arabistan hükümetinin bu çirkin işe bulaşmamasını, dünyadaki bütün müslümanların kalplerini yaralamamasını dileriz. Hucre-i saadete karşı edebsizlik yapıldığı çok olmuş, fakat Allahü teâlâ, yapanları dünyada da cezalandirmiştir. Bunların misalleri çoktur. (Mîr’at-ı Medine) sonunda diyor ki 1296 [m. 1879] senesinde Hicaz valisi Halet paşa, Medineye uğradığında, Hucre-i saadet hizmetçilerinin başı olan Tahsin ağa, paşanın gözüne girmek için, (Ev hanımlarınıza Hucre-i saadeti ziyaret ettirelim. Bu fırsat bir daha ele geçmez) der. Paşa, bundan çekinmiş ise de, ağanın ısrarı üzerine, bir gece yarısı, paşaya uzak, yakîn bağlılığı olan kadınları Şebeke-i saadete sokar. Abdestsiz, kirli kadınlar da bulunduğundan, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” karşı bu saygısızlıktan dolayı, ertesi sabah Medinede üç defa şiddetli zelzele olur. Ahali korkudan kaçışırlar. Sebebi anlaşılınca, paşa rezil olur. Medineden dışarı çıkarılır. Az zaman sonra vefât edip, evi barkı dağılmıştır. Bunun gibi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” türbesine karşı edebsizlik yapanlar, her zaman mahv ve perişan olmuşlardır.

Hucre-i saadet hizmetçilerinin başı Şemseddin efendi zamanında Halebden gelen İranlı birkaç serseri, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” mübarek cesetlerini çıkarıp kaçırmak için, bir gece mescid-i Nebiye girdiler. Fakat, hepsi yere batıp, yok oldular. Bu olay, (Mîr’at-i Medine) sonunda ve (Riyad-ün-nadara) da uzun yazılıdır.

Şam yakınlarında bulunan (Nablüs) şehrine yakın (Kerek) kale ve köylerinin hakimi Ertat ismindeki şaki de, 578 [m. 1183] senesinde ceset-i Nebeviyi çalarak memleketine nakil için, küçük gemiler yaptırır. Bunları Kızıl denize çektirir. Üç yüzelli şaki ile Medinenin iskelesi olan (Yenbu) şehrine gönderir. Medine şerifleri bunu işiterek, Harranda bulunan Salahaddin-i Eyüpiye “rahmetullâhi aleyh” bildirirler. Salahaddin çok üzülüp, Mısır valisi Hüsameddin Seyf-üd-devleye “rahime-hümullahü teâlâ” emir gönderir. Hüsameddin, Lülü kumandasında asker gönderip, şakiler Medineye yakîn bir yerde katl ve esir ve Mısra sevk edilirler. Bu olay (Ravda-tül-ebrâr) da uzun yazılıdır. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” karşı, diri iken de, vefâtından sonra da, edebsizlik etmek isteyenler, Allahü teâlâ tarafından çok acı şekilde cezalandırılmışlardır. Suudiler, bozuk inançlarına, kötü düşüncelerine uyarak, böyle alçak bir işe yeltenirlerse, iyi bilsinler ki o gün, devletlerinin de, mezheplerinin de sonu olacak, kıyamete kadar lanet ile anılacaklardır.

[Vehhâbîler, Âdem aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanmadıkları için ve bütün müslümanlara müşrik dedikleri için, kâfir oluyorlar. 92, 93 ve 108. sayfalare bakınız!]

Ey yarenler, ey kardeşler!
Ecel gele, ölem bir gün.
İşlerime pişman olup
ah nettim, diyem bir gün.
Yanlarıma kona elim,
söz söylemez ola dilim.
Karşıma gele amelim,
nettim ise, görem o gün.
Üç parça bezdir kefenim,
yılan, çıyan yerler tenim.
Yıllar geçer, bilinmez yerim,
unutulup kalam bir gün.
Kabre konurum yalnızca,
ne gün tanırım, ne gece.
Son ümit sendedir hoca.
sana teslim olam bir gün.

BİR MEKTUP TERCÜMESİ
Hindistan’daki İslam âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Mâ’sûm Serhendî “rahmetullâhi aleyh”, (Mektûbât) kitabının birinci cildin, yüzseksenikinci mektubunda buyuruyor ki:
Sebeplere yapışmak tevekküle münafi değildir. Çünkü, sebeplere tesir etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermektedir. Sebeplere yapışırken, sebeplerin tesirini Allahü teâlâdan bilmeli ve Ona güvenmelidir. Tesir ettikleri tecrübe edilmiş olan sebeplere yapışmak, tevekkül etmek demektir. Tesiri bilinmeyen, ümit dahi edilmeyen sebeplere yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Tesiri katî olan sebeplere yapışmak lâzımdır, hatta vazifedir. Ateş yakıcıdır. Ateşe yakmak hassasını, tesirini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca, gıda, taam yiyeceğiz. Gıdaya doyurmak tesirini Allahü teâlânın verdiğine inanacağız. Faydalı tesiri katî olan böyle sebepleri kullanmayarak zarar hâsıl olursa, Allahü teâlâya itaat etmemiş oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz. Sebepler üç kısımdır: Tesiri görülmemiş, işitilmemiş sebepleri kullanmak câiz değildir. Tecrübe edilmiş, faydalı tesir ettikleri anlaşılmış olan sebepleri kullanmak vâcibdir. Bunları terketmek günah olur. Tesirleri şüpheli olan sebepleri kullanmak vâcib, lazım değil ise de, câizdir. Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları tecrübeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, neticeyi Ondan beklememizi emretti. Meşveret etmek de, sebebe yapışmaktır. Bu emir, faydalı sebebe yapışmanın vâcib olduğunu ve sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemek lazım olduğunu bildirmektedir. Ahiret işlerinde yani ibâdet ve tâat yapmakta tevekkül olmaz. İbadetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emrolundu. Ahiret işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve ümit etmek lâzımdır. Bu emirleri yapmak, bunların kabul olunması ve sevap verilmesi için Allahü teâlânın merhametine ve ihsanına îtimat etmek, güvenmek lâzımdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk vazifesidir.
Dinimizde öyle bir yüksek makâm var mıdır ki insan bu makâma varınca kendini ve her şeyi unutmuş olsun? Sualinize karşı deriz ki evet tasavvufta fenâ denilen bir makâm vardır. Tasavvuf yolunda çalışan bir kimse, bu makâma ulaşınca, kendisini ve her şeyi unutur. Fakat, fenâ ve bekâ makâmına insanın bâtını [kalbi, ruhu] vasıl olur. Bu hâl insanın kalbinde, ruhunda hâsıl olur. İnsanın zâhiri [bedeni, aklı], kendi ihtiyaçlarını temin etmek mecburiyetindedir. İnsan, pekçok ilerlese bile bu vazifeden kendisini kurtaramaz.
Başkalarının düşündüklerini keşfetmek, kaybolan şeylerden haber almak ve yapılan duaların kabul olması, tasavvuf yolunda ilerlemenin, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmanın alâmeti midir diyorsunuz? Muhterem kardeşim! Bu saydıklarımız, harik’ulade şeylerdir. Allahü teâlânın adetinin dışında olan şeylerdir. Bir insanda bunların hâsıl olması, onun yükselmesinin, kabul olunmasının alâmeti değildir. Bunlar, istidrâc sahiplerinde, saadetten mahrum olanlarda da hâsıl olur. Riyâzet çekerek nefslerini parlatan kâfirlerde de hâsıl olur. Bazılarında riyâzet çekmeden de hâsıl olmaktadır. Velî olmak için, yani velâyet derecelerine kavuşmak için riyâzet çekmek şart olmadığı gibi, istidrâc sahiplerinin harikalar göstermesi ve Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” kerâmetler göstermesi için de riyâzet şart değildir. Riyâzet çekmek, bunların çok hâsıl olmasına yardım eder.
Evliyânın çoğu ucb denilen günahtan korunmuştur. Fenâ makâmına kavuşanda ucb ve riya kalmaz. Evet insanlık icâbı hata yapılabilir. Çünkü, Evliyâ “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” hata yapmaktan mahfuz değildir. Fakat, gafletten hemen uyanır, istiğfar ederek ve Hasenât yaparak onun zararından kurtulur.
Az yemek ve az uyumak tasavvuf yolunda ilerlemek için faydalıdır. Fakat, bedene ve akla zarar verecek kadar aşırı olmamak lâzımdır. Bunları ve riyazetleri sünnete uygun yapmalıdır. Aşırı yapılırsa ruhbaniyet olur. İslamiyette ruhbanlık yoktur. Evliyânın keşfleri, hayâlî şeyler değildir. Kalbe ilhâm edilen şeylerdir. Hayâlî olan keşflere îtimat edilmez. Vehim ve hayal, kalbe gelen bilgilerin anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hâlik ile mahluk arasındaki elli bin senelik yol vehim sayesinde az zamanda kat edilir. Hayal de ledünni bilgilerin kolay anlaşılmasına yardım eder. Tasavvuf yolunda her ikisinin de çok faydası vardır. Bazı duaların dünya işlerinde faydalı olduğu bildirilmiştir. Allahü teâlânın isimlerini zikretmek [okumak], daha ziyâde faydalı olmaktadır.
Namaz kılarken kendi bedenini hatırlamamak, çok iyidir. Namazda hâsıl olan şeyler, namazın dışında hâsıl olanlardan daha kıymetlidir. Namazın ehemmiyetini iyi anlamalıdır. Namazı, müstehab olan vakitlerde ve şartlarına ve tadil-i erkana dikkat ederek kılmalıdır. [Namaza başlarken, vaktinde kılmakta olduğunu bilmek şarttır.] Namaz kılan kimse ile Allahü teâlâ arasındaki perdelerin kalktığı, hadis-i şerifte bildirilmiştir.
Evliyânın “rahime-hümullahü teâlâ” âlem-i misâldeki sûretlerini, şekillerini gördüğünüzü, onlarla konuştuğunuzu yazıyorsunuz. Bunlar iyi şeylerdir. Fakat maksadımız bunlar değildir. Maksadımıza zarar vermedikleri için üzülecek şeyler de değildir.
Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna inanmak lazım olup olmadığını soruyorsunuz? Âlimlerimiz bunu söz birliği ile bildirmedi. Evliyâdan bâzıları “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”, Hızır aleyhisselâmı gördüklerini, konuştuklarını bildirmişler ise de, böyle haberler onun hayatta olduğunu göstermez. Ruhu insan şeklinde görülmüş, insanın yapacağı şeyleri ruhu ile yapmış olabilir. O zaman hayatta olmuş ise, şimdi de hayatta olması lazım gelmez. (El-İsabe-fi-mârifetissahabe) kitabında Hızır aleyhisselâmın yaptığı çok şeyler yazılıdır. Âlimlerin çoğu Hızır aleyhisselâmın öldüğünü bildirdi. Eğer hayatta olsaydı, Peygamber efendimize gelir, birlikte Cuma namazı kılar, sohbetinde ve cihatlarında bulunurdu.
Vefât etmiş Velilerin ruhları bâzen âlem-i misâldeki sûretleri ile [insan şeklinde] görülür. Çünkü, dünyada olan her şeyin âlem-i misâlde bir sûreti vardır. Hatta maddi olmayan mânevî şeylerin de orada sûretleri vardır. Âlem-i misâl, hayâlî şeyler değildir. Bu gördüğümüz madde âlemi gibi var olan bir alemdir. Evliyânın ruhları, bâzen kendi bedenleri şeklinde görünür. Bâzen da bedensiz, şekilsiz olarak ruhları insanın ruhu ile buluşur, görüşür.
Ruhlar ve kabir hayatı hakkındaki bilgiler çok ince bilgilerdir. Bunlar hakkında zan ile tahmin ile konuşmamalıdır. Nasslar ile [yani âyet-i kerime ve hadis-i şerif ile] açıkça bildirilmiş olanlara kısaca inanmalı, fazla konuşmamalıdır. Kabirde nimetler ve azaplar olduğuna inanmalıdır. Mevtaların birbirleri ile konuştukları da bildirilmiştir. Kabirdeki azaptan dolayı bağırır, feryat ederler. Feryatlarını insanlardan ve cinden başka bütün mahluklar işitir. Ruhları yalnız olarak da, bedenleri vasıtası ile de feryat eder.
İnsan tasavvufta ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemâle gelsin, kurb-i ilâhiyye kavuşsun, bedeni ile ruhu da mahluk olmaktan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka her şey hadistir, mahluktur. Var olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslüman olmak için böyle inanmak lâzımdır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, Evliyânın ruhları da böyledir. Ahirette azaptan kurtulmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmak, uymak lâzımdır. Bu kitaplara uymayan keşfler, kerâmetler hiçbir işe yaramaz. Tasavvuf yolundan maksat, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve ahkâm-ı İslamiyeye uymakta kolaylık ve lezzet hâsıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.
Talebelerinizin iyi hallerini yazıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok şükrediniz. Talebenizin tam müslüman olmaları, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için çalışınız! İslamiyetin edeblerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin edeblerini ve selef-i sâlihinin hallerini, ahlaklarını onlara bildiriniz! Onlara vaaz ve nasihatten geri kalmayınız! Edebsizi Allahü teâlâ sevmez. Kurân-ı Kerîmi çok okuyunuz. Namazlarınızı [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları] fıkıh kitaplarına uygun olarak ve huşû ile kılınız ve (lâ ilâhe illallah) güzel kelimesini her zaman söyleyiniz! Allahü teâlâ hepimize merhamet buyursun. Hepimize, kendi rızasına kavuşturan iyi işler yapmak nasip eylesin. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selam ve duâlar ederim, efendim! Şimdi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanı çok uzakta kaldığı ve kıyamet yaklaştığı için, her tarafa bidatler yayıldı. Bidatlerin zulmetleri, zararları bütün âleme yayıldı. Sünnetler unutuldu. Sünnetlerin nurları örtüldü. Şimdi, insanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak en kıymetli iş, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmak için, yani İslam ilimlerini yaymak için çalışmaktır. Kıyamet günü Muhammed aleyhisselâmın yanında bulunmak isteyenlerin, bu yolda çalışmaları lâzımdır. Hadis-i şerifte, (Terkedilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana yüz şehit sevâbı vardır) buyuruldu. [Yani, bir din bilgisini ortaya çıkarmak, öğretmek, yaymak çok büyük sevaptır.] Sünneti meydana çıkarmak için ilk yapılacak şey, bu sünneti kendisinin yapmasıdır. Bundan sonra, başkalarının yapması için çalışmak gerekir.
Son nefes korkusunu yazıyorsunuz. Bu korkudan kurtulan kimse yoktur. Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başka herkesin son nefesi şüphelidir. Son nefeste kurtulabilmek müjdesi ancak vahiy ile malum olur. İyi alâmetler ve eserler ve beşaretler, son nefesin selametini haber verirlerse de, zann-ı gâlip hâsıl ederler. Zan, ne kadar gâlip, fazla olursa olsun, insanı bu dertten, bu korkudan kurtaramaz.

İbadetlerimi ve taatlarımı kabul olmaya lâyık göremiyorum. Bunun için bâzen ibâdet yapmakta gevşeklik hâsıl oluyor, diyorsunuz. Bu dünyada ibâdet yapmak için emrolunduk. Kabul olunur mu olunmaz mı bilmesek dahi, yapmaya mecburuz. Hem ibâdet yapacağız, hem de ibâdetteki kusurlarımıza istiğfar edip, kabul olması için ağlayarak, sızlayarak yalvaracağız. Bu istiğfar ve yalvarmak, belki kabul olmasına sebep olur. Biz kuluz. Kulluk vazifemizi yapmaya mecburuz. Şeytan lain, kulluk vazifemizi yaptırmamak için, bizi aldatmaya çalışıyor.

Size karşı olan teveccüh ve sevgimizi soruyorsunuz. Bunu bildirmeye hâcet var mı? Sizin bize olan sevginiz, bizim size olan sevgimizin eseridir, neticesidir. Ağaçta hâsıl olan çiçekler, meyveler, hep gövdeden gelmektedir. Bu kaide her zaman böyle gelmiştir. Mâide sûresinin 54. âyetinde meâlen, (Onları severim. Onlar da beni severler) ve 119. âyetinde meâlen, (Allah onlardan razıdır. Onlar da Allahtan razıdırlar) buyuruldu. Kendi muhabbetini ve rızasını, onlarınkinden önce bildirdi.

Mezhepsiz kimse kendi, doğru yolu bulamaz,
etse herkesi taklit, bu da, doğru olamaz!
dinde âlim olmayan, bir müctehid olamaz,
Rahmetini umarım, yoksa da, istidadım,
sana güçlük mü var ey, keremi bol Allah’ım!
Rahmetin mücrimedir, kusurum pek çok benim,
edemem cürmüm inkâr, halim malumun Senin,
yüz karasıyle geldim, sürüyerek zincirim,
Rahmetini umarım, yoksa da, istidadım,
sana güçlük mü var ey, keremi bol Allah’ım!
Yanılmış şimdi herkes, muhakkak ki hak Sensin,
gayrı yok, ibâdete yalnız müstehak Sensin!
abd-i âciz ne yapar, kadir-i mutlak Sensin!
Rahmetini umarım, yoksa da, istidadım,
sana güçlük mü var ey, keremi bol Allah’ım!

Kadı-zade Ahmed efendi “rahime-hullahü teâlâ” 1197 [m. 1783] de vefât etmiştir. Türkçe (Feraid-ül-fevaid) ismindeki (Amentü şerhi) kitabında diyor ki bir insan hayırlı bir iş yapıp, sevâbını her hangi bir mevtaya hediye ederse, ona gider. İmâm-ı Taberani “rahime-hullahü teâlâ”, (Evsat) kitabında bildirdi ki Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” buyurdu ki Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işittim: (Bir kimse, tanıdığı bir meyyit için sadaka verse, Cebrâil “aleyhisselâm” bu sadakanın sevâbını nurdan tabak içinde ona götürür ve (Ey kabir sâhibi! Bu hediyeyi senin ahbabın gönderdi, bunu al!) der. Meyyit bu hediyeyi alınca, sevinir. Kendilerine hediye gönderilmeyen meyyitler, bunu görünce, üzülürler) buyurdu. [Meyyit için yapılacak en kıymetli sadaka, Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını, bir kimseye hediye etmektir.]

İbni Ebiddünya, Amr bin Cerirden “rahime-hümullahü teâlâ” naklederek buyurdu ki bir kimse, ahirete gitmiş olan din kardeşi için duâ etse veya hayırlı bir amel işlese ve bunların sevâbını ona hediye etse, bir melek bu sevapları ol meyyite götürüp, (Ahbabından filan kimse, bunu sana gönderdi der.) İmâm-ı Müslimin “rahime-hullahü teâlâ” Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” naklettiği hadis-i şerifte, (Bir mümin vefât edince, bütün amelleri biter. Yalnız üç ameli bitmeyip, bunların sevâbı amel defterine yazılmaya devam eder. Bu üç amel, sadaka-i cariye, yani devam edici iyi işleri ve faydalı kitapları ve kendisine hayırlı duâ eden sâlih çocuklarıdır) buyuruldu. Bütün müminlere hediye edilen duâlar ve sevaplar, bunların hepsine vasıl olur. Bir kimse, bir müminin kabrine gidip, ona selam verse, kabirdeki meyyit işitip, selamını alır, bildiği kimse ise, onu tanır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabirleri ziyaret etmeyi ve kabirdekilere selam vermeyi emretti. Abdullah ibni Abbasın “radıyallâhu anhüma” bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, tanıdığı bir müminin kabrini ziyaret ederek, ona selam verse, bunu tanır ve selâmina cevap verir) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyaret edip, kabrin yanında otursa, meyyit sevinir) buyuruldu.

Bir mümin, Peygamberimize “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir salavât-i şerife okusa, melekler o salavâtı alıp, Fahr-i âlem efendimize bildirirler. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın yer yüzünde dolaşan melekleri vardır. Ümmetimin benim için okuduğu salavâtı bana bildirirler) ve (Bir kimse, bana salât okursa, onun salatı hemen bana bildirilir) buyuruldu. Bu iki hadis-i şerif, (Bazılarını melek bildirir, bazılarını ben işitirim) demektir. Ravda-i mukaddese yanında okunan salât ve selâmı kendisi işitip selâmina cevap verdiğini bildiren çok hadis-i şerif de vardır.

Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” mübarek cesetleri çürümez. Bunu bildiren çok hadis-i şerifler vardır. Bir hadis-i şerifte, (Peygamberler, kabirlerinde diridirler) buyuruldu. Bazı âlimler, şehitler de çürümez dedi. İmâm-ı Kurtubi “rahmetullâhi aleyh”, sıkıntılara, dertlere sabreden müminlerin ve ahkâm-ı İslamiyeye uyan sâlihlerin cesetleri çürümez, dedi. Günah işlememiş olan ceset çürümez. İlmi ile amil olan âlimlerin ve [günah işlemeyen, bidat sâhibi olmayan, hoparlör kullanmayan] hafızların ve müezzinlerin ve Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” cesetleri çürümez. Hatta bunların kefenlerine toprak tesir etmez. Başkalarının cesetleri çürür. Bir hadis-i şerifte, (Her meyyitin vücudunu toprak çürütür. Yalnız, kuyruk sokumu denilen kemik çürümez) buyuruldu.
Ruhun nasıl olduğunu dinimiz açıkça bildirmedi. Ruh madde değildir. Sıfat da değildir. Fakat, madde gibi kendi kendine vardır. İnsan öldükten sonra, ruhu yok olmaz. Hiçbir maddeye muhtaç olmaksızın kendi kendine vardır. İdrak etmesi, anlaması da vardır. Ruhun nereye gittiği açıkça bildirilmedi. (Cevhere) şerhinde, İbrahim Lakani maliki çeşitli rivayetleri yazmıştır. İmâm-ı Süyuti, (Şerhüs-sudur) kitabında ve İbnül-Kayım-ı cevziye dediler ki şaki olanların, yani kâfirlerin ve fasıkların ve bidat sahiplerinin ruhları azaptadır. Saidlerin, yani müminlerin, sâlihlerin ruhları nimetler, lezzetler içindedir. Yahudinin ruhu, yahudilerin ruhu ile beraberdir. [Hıristiyanların, mezhepsizlerin, kitapsız kâfirlerin ruhları da birbirleri iledir.] Azap olunan ruhların bulunduğu yere (Siccin) denir. Nimetler, lezzetler bulunan yere (İlliyin) denir. İlliyinin en yüksek derecesine (Mele-i alâ) denir. Peygamber efendimiz, vefât ederken, son sözü, (Ya Rabbi! Beni affet! Bana merhamet et! Beni refik-i alaya kavuştur) oldu. Burası Peygamberlerin makâmıdır. Bunların dereceleri de farklıdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” miraç gecesinde, Âdem aleyhisselâmı birinci semada, Îsâ aleyhisselâm ile Yahya aleyhisselâmı ikinci semada, Yusuf aleyhisselâmı üçüncü semada, İdris aleyhisselâmı dördüncü semada, Harun aleyhisselâmı beşinci semada, Mûsâ aleyhisselâmı 6. semada, İbrahim aleyhisselâmı 7. semada gördü. Ehl-i sünnet âlimlerinin ruhları, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ruhlarına yakındır. Bir hadis-i şerifte, (Şehitlerin ruhları Arş-ı ilâhîdedir. İstedikleri zaman Cennetin diledikleri yerlerine gidip, tekrar kendi makâmlarına dönerler) buyuruldu. Ahiret hayatında sabah ve akşam, gece ve gündüz yoktur. Cennet nuranidir. Şehitlerin bâzıları Cennete girmez, Cennetin yanındaki (barık) ismindeki nehir kenarında yeşil kubbeler altındadır. Kendilerine sabah ve akşam Cennet nimetleri getirilir. Burada sabah ve akşam, dünyadaki zamana benzetilerek, söylenmiştir. Böyle sözlere (kinaye) denir. Bir rivayette bütün müminlerin ruhları bu kubbeler altında bulunur. Şehitler, (Dünyadaki din kardeşlerimiz, bizim kavuştuğumuz nimetleri, saadetleri bilseler, cihâtâ, muharebeye koşarlardı) derler. Âli-i İmrân sûresi, 170. âyetinde meâlen, (Allah yolunda şehit olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine, her zaman rızk verilir. Onlarda azap olunmak korkusu yoktur. Nimetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yoktur) buyuruldu. Dünyada onların cesetleri toprak altında kalınca, çürüyüp, fenâ kokarlar. Hayvanlar etlerini yerler. Bu hallerini görenler, bunları acı çekiyor, azap içinde sanırlar. Onların kavuştukları nimetleri, saadetleri anlamazlar. Şehitler böyle diri olunca, Peygamberler de “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” elbette diri olur. Çünkü, her Peygamberde şahadet mertebesi vardır. Bir hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte iken eceli gelen kimseyi Allahü teâlâ Peygamberlerin mertebesinde karşılar) buyuruldu. Osman bin Affan “radıyallâhu anh” diyor ki Resûlullahtan işittim, (Kıyamet günü, evvela Enbiyâ, sonra Ulema şefaat edeceklerdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Taundan vefât edenler, şehitlerin mertebesine kavuşur) buyuruldu. Taun, vebâ hastalığı gibi sari hastalıklar demektir.

Bir kimse, kıyamet günü kimler arasında bulunacak ise, kabir hayatında da, onların arasında bulunur. Dünyada iken kimleri seviyorsa, kimlerin arasında yaşıyorsa, kıyamette onlar ile beraber haşr olunacaktır. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü teâlâ” dedi ki (Müminlerin ruhları Cennettedir. Kâfirlerin ruhları Cehennemdedir). Bazı âlimlere göre, Cennet-ül mevadadırlar. Bu Cennet, Arşın altındadır. Zinayı adet edinen, fâiz ve yetim malı yiyenlerin ve mezhepsizlerin ruhları Cehennemde azap içinde olurlar. Üzerinde kul hakkı bulunanların ruhları Cennete girmez. Böyle günah işliyenlerin ve zulüm edenlerin ruhları da böyledir. Evliyânın “rahime-hullahü teâlâ” ve sâlih müminlerin ve Ehl-i sünnet kitaplarını yayanların ruhları kabirlerine gelerek, cesetlerini ziyaret ederler. Müminlerin ruhları birbirlerini ziyaret ederler. Bilhassa, Cuma gecelerinde konuşurlar. Mümin vefât edip, ruhu semaya çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasiyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. [Vasiyetlerin en kıymetlisi, Ehl-i sünnet kitabı hediye etmektir.] (Feraid-ül-fevaid) in yazısı tamam oldu.

Belalardan, sıkıntılardan kurtulmak için, istiğfar çok okumalıdır. Yani, çok (Estağfirullah) demelidir.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler