Sual: Ali el-Kârî ve eserleri muteber midir?

Cevap: Heratlı bir Hanefi âlimidir. Mekke’de uzun yıllar geçirdiği için mükemmel Arapça öğrenmiştir. Kendisi haddizatında hattat olduğu için kıymetli kitapları istinsah ederek nafakasını temin ederdi. Arabiyi iyi bildiği için, istinsah ettiği kitaplarda bazı şerhler yapmış, böylece bir âlim şöhreti kazanmıştır. Ehâdisu’l-Mevdu’at adındaki kitabında, İslâm uleması tarafından sahih görülen birçok hadislere mevdu’ demiştir. İbni Teymiyye ve İbni Kayyım’ın ilmî kudretlerini takdir etmiş ve onları savunmuştur. İmam Ebu Hanife’nin Fıkh-ı Ekber adlı eserini şerh ederken, Hazret-i Peygamber’in Resulullah’ın anne ve babasının küfür üzere öldüğünü ispatlamaya çalışmış; bununla da iktifa etmeyerek müstakil bir risale yazarak, Şifa kitabını şerh ederken yazdığı bu risâle ile övünmüştür. Bu sebeplerle, ayrıca İmam Mâlik ve İmam Şâfi’î’ye hadsiz itirazları ve tasavvuf ehlini tahkiri sebebiyle İslâm uleması tarafından tenkid edilmiştir. Muhyiddin İbnül Arabi hazretlerini tekfir etmiştir. Zâhid el-Kevserî de el-Fıkhu’l-ekber’in birkaç farklı nüshasının bulunduğunu, belirttikten sonra: “Ali el-Kârî şerhini bu hatalı nüshaya dayandırmış ve Allah kendisini affetsin edep sınırını aşmıştır.” diyerek tenkid etmiştir. Saçaklızâde de bizzat Ali el-Kârî’nin adını zikrederek: “Her halde soğuk başına vurdu da aklı karıştı.” diyerek onu alaycı bir üslupla tenkid etmiştir. Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevi hazretleri Mekatib-i Şerife isimli kitabının 61. mektubunda Aliyyül Kari’nin bazı inkarlarına cevap vermektedir.

Hadis âlimlerinden Molla Muhammed Miskin, Abdülkâdir Taberî, Ahmed Rıza Han Berilevî başta olmak üzere kendisine çok reddiyeler kaleme alınmıştır. Muhakkik ulema tarafından tutulmamıştır. Bağdad müftüsi Mahmud Alûsî tarafından büyük âlim olarak tanıtılan Aliyyü’l-Kârî, son zamanlarda modernist bir câmia tarafından müceddid ve müctehid olarak takdim edilmekte; sahih hadislerin inkârı hususunda hep kendisinden referanslar verilmektedir.

El-Müstenedü’l-mutemed kitabında ve Mektûbât-ı Ahmediyye’nin 63. mektubunda, Aliy-ül-kari’ye cevap verilmiştir. Mektûbât-i Ahmediyye kitabı, 1953 senesinde, Pakistan’da Karaşi’de bastırılmıştır. Turubü’l-emasil bi-teracimi’l-efadıl kitabının sonunda diyor ki “Ali Hirevi, Hirat’ta doğdu. Mekke’de yerleşti. İbni Hacer-i Hiytemi’den de okudu. Çok eser bıraktı ise de, din büyüklerine itirazları çirkin oldu. İmâm-ı Şâfiî’nin ve İmâm-ı Malik’in ictihadlarına dil uzattı. Büyük âlim Muhammed Miskin, ona lâyık olan reddiyeyi yazdı. Sedâdü’d-din fi-isbatin-necat-i lil-valideyn kitabında diyor ki “Aliy-ül-kari, Fıkh-ı ekber’i şerh ederken, Resûlullahın valideynine dil uzatmış, bu yetmiyormuş gibi, ayrıca bir risale de yazmıştır. Şifa kitabını şerh ederken, küfürlerini bildiren risale yazmış olduğunu, öğünerek bildirmiştir. Mekke-i mükerreme müftüsü iken, 1033’de vefât eden İmâm-ı Abdülkâdir Taberi, o risaleyi red için bir risale yazmıştır.” Turubü’l-emasil kitabı 1973’de Karaşi’de basılmıştır.

El-Müstenedü’l-mutemed kitabında diyor ki Aliyyül-kari, Minahu’r-ravd kitabında, Resûlullahın mübarek ana ve babasının mümin olarak öldüklerini inkar etmekte ve (Bunu red için ayrıca bir risale yazdım. Bu risâlemde, imam-ı Süyuti’nin 3 risalesindeki yazılarını, Kitaptan, Sünnetten, kıyastan ve icmaı ümmetten topladığım vesikalarla reddettim) demektedir. İmam-ı Süyuti’nin, Ebeveyn-i kerimeynin mümin olarak öldüklerini bildiren altı risalesi vardır. Bu konu, fıkıh bilgilerinden değildir. Yani (Ef’âl-i mükellefîn) dediğimiz helal, haram olmak, sahih ve fasid olmak gibi bilgilerden değildir. Bunun için, burada kıyas yoktur. İcma ise, hiç yoktur. Bu konuda âlimlerin ihtilafları meydandadır. Büyük İslam alimi imam-ı Süyuti’nin sözleri tam yerindedir. Aliyyül-karinin Kitaptan delil getirdim demesi de şaşılacak şeydir. Kur’ân-ı Kerîm bunu açık ve kapalı bildirmedi. Böyle konuları, âyet-i kerimelerin inmelerine sebep olan şeylere bağlamak için de, hadis-i şerifle ispat etmek lazımdır. İmam-ı Süyuti, Aliyyül-kari gibilerle ölçülemeyecek kadar, çok yüksek bir İslam alimidir. Hadis-i şerifleri tanımakta, illetlerini, ricalini, ahvalini bilmekte, Aliyyül-kari gibilerinden katkat yüksektir. Onların, bunun sözlerine teslim olmaktan veya susmaktan başka çareleri yoktur. Bu büyük imam, sözlerini ezici, susturucu delillerle ispat etmektedir. Bu delillerin kuvvetlerini dağlar anlamış olsalardı, erirlerdi. Müstened’den tercüme tamam oldu.

Müstened’in yazarı olan Ahmed Rıza han Berilevi 1921’de, Hindistan’da vefat etmiştir. Hanefi mezhebi âlimlerindendir. Kendi mezhebinde olan Aliyü’l-karinin haksız olduğunu, dinde söz sahibi olmadığını bildirmekte, buna karşı, Şâfiî mezhebindeki imam-ı Süyuti’yi, savunmakta ve övmektedir. İslam âlimleri mezhep farkı gözetmeksizin, her zaman haklıyı savunmuşlardır.

 

Aliyyü’l-Kârî (v.1605), Minehu’r-Ravd adlı el-Fıkhu’l-Ekber şerhinde, muhtemelen Şiîlerin taşkınlıklarına bir reaksiyon olmak üzere, Vâlideyn-i Resulullah’in (Peygamberin anne ve babasının) mümin olarak öldüklerini inkâr etmiş; bununla da kalmayıp Edilletü’l-Mu’tekadi Ebî Hanîfe fî Ebeveyi’r-Resûl adında müstakil bir risâle yazarak, aksini müdafaa eden İmam Süyûtî, İbn Hacer Mekkî ve İbn Kemâl Paşa’yı çürütmeye çalışmıştır. Bununla da iktifa etmeyerek Şifa’ya yazdığı şerhte, aynı iddiayı tekrarlayarak buna dair müstakil bir risale yazmakla öğünmüştür.

Halbuki bu ifadeyi okuyunca, “Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır” mealindeki âyet-i kerime (Şuarâ: 219) ve Buhârî, Müslim, Tirmizî gibi muteber hadis kitaplarında geçen “Her asırda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim” hadis-i şerif aklına gelerek, bu ifadeyi şüphe ile karşılaması ve başka nüshalarla karşılaştırması icap ederdi. İlim adamlığı bunu icap ettirirdi.

Kaldı ki nahv âlimi İbn Hibbân’ın “Peygamber Efendimiz’in annesinin ve babasının küfrden beri oldukları, kâfir olmadıkları fikri, Şîîler’in itikadıdır” demesi, bu sözün yanlış olduğunu göstermez. Şiîlerin de aynı fikirde olduğunu gösterir.

Âlim kimdir?

Müstekimzâde Süleyman Saadeddin Efendi, El-Fıkhu’l-Ekber şerhinde, Aliyyü’l-Kârî’yi “zâhirbin” olmakla, yani zâhire bakmakla vasıflandırır. Sadece Aliyyü’l-Kârî değil, zâhir ulemasından başka bazıları da bu hatayı tekrarlamış ise de, sözleri Aliyyü’l-Kârî kadar açık değildir ve onun yaptığı gibi bu görüşte olmakla öğünmemişlerdir. Bunların hiçbirisi âlimler tabakasında sözü hüccet olan bir derecede değildir.

İbn Hacer el-Mekkî, Fetâvâ’da diyor ki, “Bu söz Ebû Hanîfe Muhammed bin Yusuf el-Buhârî’ye ait olup, Ebû Hanîfe Numan bin Sâbit el-Kûfî’nin beyanı değildir. Her zayıf ihtimali nazara alarak, o büyük imamın böyle buyurduğunu bir an kabul etsek de, o sözün manası, şerefli ana ve babası küfr zamanında öldüler, demek olur; kâfir olarak öldüler, manasını taşımaz. Çünki Allahü Teâlâ (mealen) ‘Seni secde eden sulb ve temiz rahimlerden geçirerek dünyaya getirdim’ buyuruyor. Secde edenler sözü, ana ve babalarının mümin bulunduklarını bildirmektedir. Bu meselenin bildirilmesi, onlara karşı çok edebli olmayı bildirmek içindir. Çünki bunu bilmemekte bir zarar yoktur ve kıyamette bundan sorulmaz.”

el-Fıkhu’l-Ekber nüshalarının çoğunda böyle yazıyor olması bir şey ifade etmez; yanlış nüshadan fazlaca istinsah edildiğini gösterir ki, “küllü hattatin câhilün” tabirinin tezahürüdür. Bu hatalı nüshayı okuyan birinin şöyle demesi lazım gelirdi: “Bu mevzuda – bazısı delâleti zannî de olsa- bunca âyet-i kerime ve hadis-i şerif var. Bu söz, onlara uymuyor. Bu kadar muhakkik âlim de ehl-i necat olduklarını söylüyor. Ayrıca, fetret devrinde, daha peygamber tebligatı gelmeden ve duymadan ölen birisi, nasıl küfr üzere ölebilir? Bu akla da mantığa da uymaz.”

Bir kitabı şerh etmek, Taşköprüzade’nin dediği gibi, Arapça akideler ve şer’î usuller çerçevesinde, onu gücü yettiğince izah etmek demektir. İlim sahibine yakışan, meseleleri usul ve edep çerçevesinde ele almaktır. İlimde farklı görüşte bulunmak, her âlimin hakkı olmakla beraber, bir kitabın farklı nüshalarını tedkik etmeden hüküm vermek, ilim adamı haysiyetine yakışmaz. Bugün bir master talebesi farklı nüshalara bakıp karşılaştırmadan bir tez yazsa, ittifakla reddedilir. Aliyyü’l-Kârî’nin yukarıdaki mantık çerçevesinde ve edep hududu içinde, gördüğü nüshanın hatalı olduğunu düşünmesi, hiç değilse tevakkuf etmesi lazımdı. Zira âlim, çok okuyan veya bilen değil; doğruyu yanlıştan tefrik edebilendir. Ama bazılarının mizacı, buna müsait değildir. Farklı bir şey söyleyerek dikkat çekmekten veya kavgadan zevk alırlar. Allah affetsin.

Akaid meselesi mi?

Resulullah’ın anne ve babasının mümin olarak ölüp ölmediği meselesinin, bir akaid mevzuu olmadığını, insanların bilmesi lazım gelmediğini, ahirette kimseye sorulmayacağını İbn Kemal gibi âlimler bildirmiş iken, Aliyyü’l-Kârî’ye göre göre bu, bir akaid meselesidir. “Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-Ekber’e aldığı bir husus, nasıl akaid meselesi olmaz” der. Halbuki hilafet meselesi de akaide dair olmadığı halde, bazı bid’at fırkalarının bunu inanç esaslarından sayması sebebiyle, kelâm kitaplarına alınmıştır.

Nitekim İmam Rabbânî, II.cilt 60.mektupta diyor ki: “Hilafet bilgisi, usul-i dinden ve zaruriyyat-ı diniyyeden, yani dinin bilinmesi lüzumlu bilgilerinden değildir. Füru-i dindendir. Öyle olsaydı, Resulullah’ın vefatından sonra kimin halife olacağı Kur’an-ı kerim ve sünnet-i nebevîde açıkça bildirirdi. Ancak, ehl-i bid’at, taşkınlık yaptığı ve eshab-ı kirama leke sürmeğe kalkıştıkları için, onları çürütecek bilgileri izah lazım olmuştur. Çünkü, bu sağlam dinde fesad çıkmasını önlemek zaruriyyat-ı dindendir.”

Hindistan ulemasından Fadl-ı Resul Beyâdûnî’nin 1270/1854’de kaleme aldığı akaide dair metnine, Ahmed Rıza Han Berilevî’nin 1320/1902’de yaptığı el-Mu’temed fi’l-Mutekad şerhinde diyor ki: “Valideyn-i Resul’ün imanı hakkında, âlimler üçe ayrıldı: Kimi küfrlerine, kimi Fahreddîn Râzî gibi İslâmlarına kâil olmuştur. Kimi hiç konuşmamıştır ki, en ihtiyatlı ve sâlim yol da budur. Süyûtî, imanlı oldukları hakkında üç risâle yazmış; Abdülhak Dehlevî hazretleri Mişkat Şerhi’nde böyle bildirmiştir. İbni Kemâl, Tahriru’l-Usul’de, İbni Abdiddevle’den naklen böyle söylemiştir. el-Fıkhu’l-Ekber’de, bunun hilafına dair söz, İmam Ebu Hanîfe’ye bühtandır. Sahih nüshalarda bunlar yoktur. İbn Hacer-i Mekkî, Fetava’sında, o söz Ebû Hanîfe Muhammed bin Yusuf el-Buhârî’ye ait olup, Ebû Hanîfe Numân bin Sâbit el-Kûfî’nin beyanı değildir. Her zayıf ihtimali nazara alarak, o büyük imamın böyle buyurduğunu bir an kabul etsek de, o sözün manası, şerefli ana ve babası küfr zamanında öldüler, demek olur. Bu söz onların kâfir olarak öldüler manasını taşımaz. Çünki Allahü teâlâ, ‘Seni secde eden sulb ve temiz rahimlerden geçirerek dünyaya getirdim’ buyuruyor. Secde edenler sözü, ana ve babalarının mü’min bulunduklarını bildirmektedir. Bu meselenin bildirilmesi, onlara karşı çok edebli olmayı bildirmek içindir. Çünki bunu bilmemekte bir zarar yoktur ve kıyamette bundan sorulmaz.”

İbni Âbidîn, Reddü’l-Muhtar’ın kâfirin nikâhı bahsinde der ki: “Peygamber aleyhisselâmın anne ve babasının diriltilerek kendisine iman ettiği, zayıf da olsa bir hadîs-i şerifte rivayet ediliyor. Allahü teâlânın lutf-u kereminden beklenilen, bu ikisinin, ehl-i necat olduğudur. Hatta Peygamber aleyhisselâmın bütün ataları muvahhiddirler. Muhakkik âlimlere göre Cenab-ı Peygamber’in anne ve babasının imanlı olup olmadığını konuşmamalı, edebi gözetmelidir. [Hadisi şerifte, ‘Ölüleri kötüleyerek, dirileri incitmeyiniz’ buyuruldu.] Bunu konuşmamak, öğrenmemek insana zarar vermez; kabirde ve kıyamette sorulmayacaktır.” Mürted bahsinde de Zevâcir’den alarak diyor ki: “Allahü teala Peygamber Efendimiz’e batmış olan güneşi geri gönderip geçmiş olan vakti geri çevirerek ikram ettiği gibi, anasını babasını da dirilterek geçmiş olan iman vaktini iman edilecek vakte çevirerek ikram etmiştir. “Sen, Cehennemliklerin küfür ve günah işlemekteki ısrarlarından mesul değilsin” âyet-i kerimesi (Bakara: 119), Resul-i Ekrem Efendimizin anası, babası hakkında nazil olmuştur, diye varid olan rivayet sahih değildir. Müslim’de geçen ve ölmüş babasının hâlini soran birine verdiği: “Benim babam da, senin baban da Cehennemdedir” sözü, Resul-i Ekrem, anasının babasının hallerini bilmezden önce idi. Dirilme hadisesi bundan sonra olmuştur.”

Müstekimzade, El-Fıkhu’l-Ekber şerhinde, buna dair âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin, uyanık kişilere yol göstermeye kâfi geleceğini; mübarek nesebine dair konuşmaların, Cenab-ı Peygamber’i incitmek olduğunu; onu incitenlerin ise âyet-i kerime mucibinde dünya ve ahirette lanetlendiğini söyler. Kâdi İyad, Şifa-i Şerif’te, Resulullah’a, anne ve babasının ehl-i necat olmadığını düşünmekten daha kötü bir eziyet olamayacağını beyan eder.

Kevseri ne diyor?

Aliyyü’l-Kârî’nin hayranlarından ve zamanenin çok itibar ettiği Âlûsî, Ruhu’l-Meâni isimli tefsirinde der ki: “Bu âyet-i kerime (Şuarâ: 219) Resulullah’ın anne ve babasının [tevhid] itikadını ispat olarak gösterilmiştir ve korkarım ki onlar hakkında [kötü] konuşan kişi küfre girer; el-Kârî ve benzerlerinin aksi yönde söylediklerine rağmen!”

el-Fevâidül-Behiyye’de Aliyyü’l-Kârî’yi müceddid olarak vasıflandıran Abdülhay el-Lüknevî, Turubü’l-Emâsil bi-Terâcimi’l-Efâdıl kitabında bakın ne diyor: “Alî Hirevî, Herat’ta doğdu. Mekke’de yerleşdi. İbn Hacer Heytemî’den de okudu. Çok eser bıraktı ise de, din büyüklerine itirazları çirkin oldu. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’in ictihadlarına dil uzattı. Büyük âlim Muhammed Miskin, ona lâyık olan reddiyyeyi yazdı. Muhammed bin Resul el-Hüseyni el-Berzencî Sedâdü’d-Dîn fî-İsbâti’n-Necâti li’l-Vâlideyn’de (s.117) diyor ki, ‘Aliyyü’l-Kârî, el-Fıkhu’l-Ekber’i şerh ederken, Resulullah’ın vâlideynine dil uzatmış; bu yetmiyormuş gibi, ayrıca bir risâle de yazmıştır. Şifâ kitabını şerh ederken, küfrlerini bildiren risâle yazmış olduğunu, öğünerek bildirmiştir. [Mekke-i Mükerreme müftüsü iken, 1033/1624’de vefat eden talebesi] İmam Abdülkâdir et-Taberî, o risâleyi red için bir risâle yazmıştır. [Hatta Seyyid Abdülkâdir rüyasında Kârî’yi merdivenlerden aşağı attığını gördüğünü, ertesi sabah Kârî’nin kötü bir şekilde düştükten sonra rahatsızlandığı haber aldığını ve kısa bir zaman içinde vefat ettiğini yazmıştır.]” (Beyrut 1418-1998, s.516)

Bu mevzuda Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin sözü mühimdir. O, bu hususta Aliyyü’l-Kârî’nin hataya düştüğünü ve sû-i edep gösterdiğini söylemiştir. Bu eserin ekseri yazma nüshalarında bu ifadenin “Onlar küfür üzere ölmemiştir” (mâ mâtâ ale’l-küfr) veya “Onlar fıtrat üzere ölmüştür” (mâtâ ale’l-fıtra) tarzında olduğunu beyan eder ve şöyle der: “Allah’a hamd olsun, ben bu ‘mâ mâtâ ale’l-küfr’ ifadesini el-Fıkhu’l-Ekber’in Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’deki iki eski yazma nüshasında bizzat gördüm.” (Kevserî, Mukaddimetu el-İmâmu’l-Kevserî, Beyrut 1997, s. 170.)

Aliyyü’l-Kârî bunu Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi tekfir ederken de yapmıştır. İbn Âbidin gibi zâhir ve bâtın ilimlerini şahsında birleştirmiş bir âlimin, “Rivayette Süyutî, dirâyette İbni Kemal” diye methettiği iki büyük âlimden İbn Kemal, Muhyiddin’in hatalarını sayıp döktükten sonra, küfre fetva vermeden meseleyi gayet güzel izah etmişken, Aliyyü’l-Kârî, bunu hiç kâle almayıp, hemen küfr kılıcını Şeyh’in başına indirmekte tereddüt etmemiştir. Mamafih, Ebeveyn-i Resul’de bu hassasiyeti göstermeyen, Muhyiddin’de hiç göstermez.

Dönmüş mü?

Hakkında yazdığı Mullā ˒Alī b. Sulṭān al-Qārī and his Works: A Descriptive Bibliography isimli makalede Aliyyü’l-Kârî’yi göklere çıkaran Dr. G. F. Haddad, Kârî’nin hayatının sonuna doğru görüşünü düzelttiği hikâyesinin yanlış olduğunu; bilakis Şifa Şerhinden sonra yazdığı el-Esrar’da hayatının sonuna kadar muhafaza ettiği bu tavrını daha da sertleştirdiğini söyler. O zaten Aliyyü’l-Kârî, fikrinden rücu edebilecek karakterde birisi değildi.

Aliyyül-Kârî’nin Şifa Şerhi’nin şimdilerde Beyrut’ta basılan ciddi tahrifler yapılmış; ebeveyn-i resul hakkındaki fikrinden döndüğü eklenmiştir. Halbuki eski baskısında tam aksi yazmaktadır. Beyrut baskısını okuyan nevzuhur bazı softalar, Aliyyü’l-Kârî’nin bu fikrinden döndüğünü zannetmektedir.

1299 Muharrem Efendi Matbaası nüshası s.601: “Ebu Talib’in müslüman olduğu sahih değildir. Tilimsani, annesinin müslüman oluşunu sahih bir isnad ile rivayet ediyor. Ebeveyninin ikisinin birden müslüman oluşunu da rivayet ediyor. Ancak kabul olunmaz. Nitekim Süyutî’nin 3 risalesine reddiye olarak işbu meseleyi beyan ettim.”

2001’de Beyrut Dârülkütübililmiyye nüshası s.605: “Ebu Talib’in müslüman olduğu sahih değildir. Anne ve babasının imanı hakkındaki kavillerden müslüman olduklarının daha sahih olduğu, ümmetin büyüklerinin ittifakıyla sabittir.”

1299 nüshası s.648-649: “Resulullah ebeveynini diriltti ve ona iman ettiler. Bunu Taberani ve başkaları Aişe radiyallahü anhadan rivayet etmişlerdir. Ancak hafızlar bunun zayıf rivayet olduğunda müttefiktir. Nitekim Süyuti de bunu tasrih etmiştir. Ebu Dıhye, bunun kitap ve sünnete muhalif olması sebebiyle mevzu olduğunu söylemiştir. Ben de bunu göstermek için, Süyutî’nin üç risalesine, müstakil bir risale yazarak itiraz ettim ve meseleyi beyan ettim.”

2001 nüshası s.652: “diriltti”den sonrası çıkarılmıştır.

Böylece Aliyyü’l-Kârî’nin Resulullah’ın anne ve babasının küfr üzere öldüğü fikrinden hiç vazgeçmediği anlaşılıyor. Beyrut baskısı, onu bu fikrinden dönmüş gibi göstermek gayretkeşliğine/sahtekârlığına düşmüş. Aliyyü’l-Kârî fanları, hep yeni baskılara baktıkları için, bunu atlamışlardır.

Din kitaplarının yeni baskılarına itimat edilemeyeceği bir kere daha anlaşılıyor. Nitekim Sultan Hamid’den (1908’den) sonra basılan kitaplar mutemet değildir. Çünki ondan evvel Maarif Encümeni, basılan kitapları kontrol ederdi. Demek ki eski kitapların yeni baskılarında kim bilir daha ne hatalar vardır. Sultan Hamid, Acem matbaacıların tahrif ederek kaçak bastığı kitapları toplatıp, hamam külhanında yaktırırdı.

Mamafih bu fikrinden dönüp dönmemesi; Aliyyü’l-Kârî’nin sahih hadîslere mevzu demesini; filozoflara ağzını açmayıp, güya Hanefî mezhebini müdafaa edeceğim diye, İmam Mâlik, İmam Şâfiî gibi müctehidlerin ictihadlarına edeb hududunun dışında itirazlarda bulunmasını; Şiîlere gösterdiği hüsn-i zannı, Muhyiddin Arabî’ye göstermemesini; en mühimi İbni Teymiyye ve İbn Kayyım’a olan muhipliğini ortadan kaldırır mı?

Ne söylediğine bakmalı

Mişkât’a yazdığı Mirkat adlı şerh, daha çok bir reddiye mahiyetindedir. Okuyanlar adeta metinle alay etmek için yazıldığını düşünür. Ulemanın sahih bulduğu, hiç değilse mevzu demediği nice hadis-i şerifleri, indî sebeplerle mevzu olarak vasıflandırmıştır. Halbuki yaşadığı devir ve mensup olduğu tabaka itibariyle hadislere mevzu demek salahiyetinde olmaması icap eder. Bu gibi şahsiyetler âlimler tabakasının nihayet yedinci sırasındadır ve sözü dinde hüccet olamaz. Hadis-i şeriflerin sahih, zayıf veya mevzu olarak değerlendirilmesinin, tamamen ictihadî bir mesele olduğunu bilmeyen basit halk, hatta sathi ulema da buna itibar ederek bu hadis-i şeriflerin mutlak mevzu olduğunu zannetmiş; Aliyyü’l-Kârî’yi de mehaz göstermiştir.

Dini sıyanet ve aslına irca iddiasında olduğu halde, hayatlarını bir yandan filozoflar, bir yandan da bid’at fırkalarına karşı mücadele ile geçiren kelâm âlimlerini, dini aslından uzaklaştırmakla itham etmiş; ama din gayreti, ne feylesoflara, ne de bid’at fırkalarıyla söz söylemesine yetmiştir.

Fikirlerine iştirak etmedikleri, meslek ve meşreblerine de uymadığı halde, her zaman sünnet-i seniyyeyi ittibaı önde tutması sebebiyle sözlerini tevil ederek Muhyiddin Arabî’yi tekfirden kaçınan İbn Kemal, İmam Rabbani, İbn Hacer gibi muhakkik âlimlerin sözlerini görmezden gelerek, bu büyük veliyi tekfirden kaçınmamıştır. Ama Mirkatü’l-Mefâtih kitabının başındaki yazılarından da açıkça anlaşıldığı gibi, İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi münakaşalı şahsiyetlere hayranlığını hiç gizlememiştir.

Aliyyü’l-Kârî’nin bu keskin üslubu, Risâle fî Vahdeti Vücûd’da söylediği, “Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bakmalı” düsturuna dayanmaktadır. Yanlış bulduğu hususlara karşı, fazla tahkik-i nazar etmeden itirazda bulunması ve bunu âdet haline getirmesi, muhakkikler nezdinde ciddi tenkitlere uğramasına sebebiyet vermiştir. Ama çok zaman sözün manasının derinliğine inmek yerine, şeklî değerlendirmelerde kalmış, bu sebeple hataya düşmüştür. Kitaplarını okuyanlar, derinlemesine tetkikat yapmamasını ve üsluptaki sathiliği, bunlardaki umumi problem olarak görmüşlerdir.

Hâlif, tu’ref!

Çok yakın denecek bir zamanda yaşadığı halde, Aliyyü’l-Kârî’nin hayatı hakkında malumat pek azdır. Olanlar da Muhibbî, İsamî gibilerin yazdıklarına istinad eder. Her mevzuda onlarca kitap yazan Aliyyü’l-Kârî’nin ne kendisinden, ne hocalarından, ne ilmî mesaisinden bahsetmemesi, herhalde tevazuundan olmasa gerektir. Mesela hocası olduğu iddia edilen İbn Hacer’den hiç tesir görmemiş olması şayan-ı dikkattir. İsmi hiçbir meşhur âlimin ilim icazetnamesinde geçmeyen Aliyyül-Kârî, şimdikilerin zannettiği gibi o zamanki hakiki ulema tarafından fazla itibar görmemiş; “hâlif tu’ref” (muhalif ol, tanınırsın) fehvasınca meşhur olmuş ve meşrebini beğenenler tarafından alkışlanarak, yakın zamanda belli bir kesimin önderlik koltuğuna oturtulmuştur. Öldüğü zaman Mısır’da bin kişinin gıyabi cenaze namazı kıldığı doğru olsa bile, bu ilmi kıymetini değil, şöhretini gösterir. Bugün bile nice siyasi şahsiyetler, hatta sahte kahramanlar öldüğü zaman, uzak beldelerde saf Müslümanlar (üstelik Hanefî mezhebine aykırı olduğu halde) gıyabi cenaze namazı kılmaktadır.

Şemmu’l-Avâriz adlı kitabında kendisini “tahdis-i nimet” kabilinden müceddid olarak tavsif eden Aliyyü’l-Kârî, Zeydiyye mezhebindeki Şevkânî tarafından müçtehid kabul edilir. Osmanlı Devleti’nde XVII. asırda ayaklanıp tekkeleri basan, minareleri yıkmaya kalkışan Proto-Vehhâbîlik hareketi Kadızadeliler de, vâlideyn-i Resul’ün imanı meselesinde kendisiyle aynı çizgidedir.

Seyyid Abdülhakîm Arvasî, Ebeveynü Resul risalesinde onun hakkında şöyle söyler: “Aliyyü’l-Kârî, Afganistan’daki Herat şehrindendir. Şiî tazyiki üzerine hicret ettiği Mekke-i Mükerreme’de ömrünü geçirmiş; mükemmel Arabî öğrenmiştir. Kendisi hadd-i zatında hattat olduğu için kıymetli kitapları istinsah ederek nafakasını te’min ederdi. Arabîyi iyi bildiği için istinsah ettiği kitaplarda bazı şerhler yapmış, böylece bir âlim şöhretini kazanmıştır. Halbuki kendi telif ettiği birkaç kitapta birçok sahih hadislere mevzu demiş, tasavvufa karşı çıkmıştır ve ebeveyn-i muhteremeyn-i nebevînin küfr üzerine vefat ettiklerini isbata çalışmıştır. Ehl-i sünnet âlimleri bilhassa Hindistanlı Ahmed Rıza Han kitaplarında bunun dinde söz sahibi olmadığını bildirmişlerdir ve hatalı yazılarına da cevap vermişlerdir.”

Aliyyü’l-Kârî’ye selef itikadını canlandırma ve dini bid’atlerden arındırma misyonu yükleyenler, her halde neyi neden söylediklerini bilmiyorlar. Evet, Aliyyü’l-Kârî’nin bazı kitaplarından anlaşılan, selef itikadına dönme iddiasında, İmam Ebu Hanife’yi rehber ittihaz ettiği; ona sadakatle bağlı göründüğüdür. Nitekim Seyfü’l-Ebrar gibi kitaplarda, avamın bir mezhebe bağlı olması kaidesi izah edilirken, Aliyyü’l-Kârî’den referanslar verilir.

Buna mukabil, Mişkat şerhinde birçok müteşabih âyet ve hadîs hakkında; te’vil ile tefviz arasında hareket eder, ki bu selefîlik raconuna uymaz. Onunki, kendine mahsus bir selefîliktir. Nasıl zamanının önde gelen âlimlerinden ve çok sayıda faydalı kitabın müellifi İbn Teymiyye, aykırı fikirleri sebebiyle Ehl-i sünnetten uzaklaşmış; bugün kendilerine Selefî diyen Vehhabî topluluğunun imamı sayılmakta ise; bugün kendisini Sünnî/Hanefî olarak lanse eden, ama Selefi/Vehhâbî tesirindeki bazı Diyobendîlerin, bu üslubu sebebiyle, Aliyyü’l-Kârî’yi kendilerine önder kabul ettiği hayretle görülmektedir.

Aleni bir şekilde Selefi-Vehhabi propagandasının millette karşılığının pek de olmadığını düşünenlerden bazıları, daha kolay hazmedilsin diye doktrinlerini anlatan kitaplarda değişiklikler yapmakta; Hanefi-Maturidi imajı vererek de bunları yaymaktadır. Her mevzuda lafı, Aliyyü’l-Kârî gibi müfrid, hatta İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi fikriyatı Hanefi-Maturidi’ye çok muhalif şahsiyetlerin görüşlerine itibar edilmesi gerektiğine getirmektedir. Bunların kitaplarında ve internetteki jargonu, kullanılan anahtar kelimeler, beğenilenler, paylaşılanlar, bağlantılar, bunların hangi merkez tarafından yönlendirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bunlar, İhvan takıntısı olan bazı vaizlerin vasıtasıyla basit halk arasında rağbet görmektedir. Bunların Türkiye’nin terör listesine koyduğu Suriye ve Irak’taki bazı gruplarla da irtibatları vardır.

 

Tavsiye Yazı: Seyyid Abdülhakim Efendi’nin Ebeveyn-i Resulullah Risalesi

Tavsiye Yazı —> İbni Teymiyye Kimdir?

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler