REDD-İ REVAFID TERCÜMESİ

Kendilerine şiî diyenler, 20 fırkadır. İçlerinden birkaç fırkası çok taşkındır. Bu taşkınların bir kısmı, (Allah, Ali’nin içindedir. Ali’ye tapmak, Ona tapmaktır) diyor. 2. kısmı, bunları kötülüyor ve (Ali, Allah olur mu? O, insandır. Fakat insanların en üstünüdür. Allah, Kur’ân-ı Kerîmi ona gönderdi. Cebrâil de, iltimas edip, Muhammed’e “aleyhisselâm” getirdi. Muhammed “aleyhisselâm”, Ali’nin hakkını yedi) diyor. 3. kısmı, bunları kötülüyor ve (Hiç böyle olur mu? Bizim Peygamberimiz, Muhammed “aleyhisselâm”dır. Fakat benden sonra Ali halife olsun, dedi. Ashâb-ı kirâm, dinlemeyip diğer üçünü halife yaptı. Ali’yi dördüncüye bıraktı) diyerek diğer üç halifeye, Ali’nin hakkını aldılar, diye düşman oluyorlar. Ashâb-ı kiramın çoğuna da, onun hakkını vermediler diye, düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Ali’ye de “radıyallâhu anh” çok kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi kâfir oluyor. Diğer fırkalar da, nassları inkar etmeyip, bunları tevilde yanıldıkları için, bidat fırkası oluyor. Allahü teâlâ hepsine, hidayet versin! Doğru yola gelmek nasip eylesin! Âmin.

Bugün, İran’ın birçok köylerinde ve Irak’ta ve Suriye’de milyonlarca insan, yolu şaşırmışlardır. Müslümanlara Hüsniye ismindeki bir kitabı okutuyorlar. İstanbul’da da basılan bu kitap, Harunürreşid’in sarayında, Hüsniye isminde bir cariyenin, bazı kimselerle yaptığı konuşmasını yazmakta imiş. Bunun, Mürteza adında, yahudi dönmesi bir din düşmanı tarafından yazıldığı, roman şeklinde hazırlandığı anlaşılıyor. Âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere bozuk mânâlar vererek, vak’a ve hadiseleri yanlış anlatarak, Ashâb-ı kirama “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” ve Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” saldırmakta, acıklı hikayeler uydurarak, cahilleri aldatmaktadır.

Şimdi imam-ı Rabbânî hazretlerinin fârisî Redd-i Revafıd risalesinin tercümesini yazıyoruz.

REDD-İ REVAFID TERCÜMESİ

Allahü teâlâya güzel, verimli ve Onun sevdiği, beğendiği gibi çok hamd olsun! Bütün insanların en üstünü, beyazın, siyahın, herkesin Peygamberi, efendimiz Muhammed “aleyhisselâm”a, Onun yüksek şanına yakışacak dualar ve selamlar olsun! Muhammed “aleyhisselâm”ın doğru yolda giden ve doğru yolu gösteren 4 halifesine ve Onun çocuklarına ve hepsi güzel, hepsi temiz olan Ehl-i beytine ve başka sahabilerine; büyük mevkilerine, yüksek derecelerine uygun selamlar olsun!

Her var olana, lazım olan her şeyi gönderen, Ondan başka sahip, mâlik bulunmayan, bir olan, Allahın merhametine çok muhtaç, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi, zavallı bu kul (Abdülehad oğlu Ahmed) Fârukî bugünlerde bir risale gördüm. Bu risale, şiîler Meşhed şehrini muhasara ederken, Maveraünnehr âlimlerine cevap olarak yazılmış. Bu âlimler, Ashâb-ı kiramı kötüleyenlerin kâfir olduğunu, yazmışlardı. Risaleyi okuyunca, ancak ahmakların inanacağı ön sözlerle, 3 halifeye kâfir dediklerini, Aişe-i Sıddıka’yı “radıyallâhu anha” kötülediklerini gördüm. Yakınımızda bulunan talebeden zavallı birkaçının bu risaleyi okuyarak, övündüklerini ve hükümet adamlarına, hatta sultanlara gönderdiklerini işittim. Bu fakir, konuşmalarımda ve derslerimde [ve (Mektubat) daki birçok mektuplarımda] o bozuk yazılara, akla ve ilme dayanarak, cevap vermekte, onların yanıldıklarına, doğru yoldan ayrıldıklarına herkesi inandırmakta isem de, müslümanlık gayretim ve hadis-i şerifteki (Fitneler, bidatlar meydana çıkıp Ashâbıma dil uzatıldığı zaman, doğruyu bilen, bildiğini herkese bildirsin. Eğer bildirmezse, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların laneti, onun üzerine olsun! Allahü teâlâ, bu âlimin ne farzlarını, ne de nâfile ibadetlerini hiç kabul etmez) emri, bu konuşmalarımı [ve yazılarımı] kâfi göstermedi. Ciğerlerimin yanmasına su serpemedim. İçimin sızlamasını durduramadım. Onların maksatları yazılmadıkça, beklediğim faydanin hâsıl olamayacağını, acizane düşündüm. Her ihtiyaçlının yalvardığı, iyiliği bol, insanı çirkin, utanç verici şeylerden, ancak kendisi koruyan Allahü teâlâya sığınarak, Onun yardımına güvenerek, bu risaleyi yazmaya başladım. Allahü teâlâ sahibimizdir. Herkesin yardımcısı ancak Odur. Başarı, Onun yardımı ile sağlanır. Doğru yola, Ondan istemekle varılır.

[Muhammed bin Yakup Firuzabadi’nin Kamus adındaki lügat kitabını, Ahmed Asım efendi türkçeye çevirmiştir. Çok kıymetli lügattır. Burada, (Şia ve şiî, bir insanı kuvvetlendiren yardımcılarına denir. Rafıda ve Rafıdi de, terkeden, ayrılıp bırakan demektir. Rafıziler Zeyd bin Zeynelabidin Ali, imamdır, dediler. Bunlar Zeyde, Ebû Bekr ile Ömer’e düşman ol, dedi. O da büyük dedem olan Resûlullahın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeydin yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara Rafızi denildi) diyor. Rafıziler Ali’yi “radıyallâhu anh” seviyoruz. Onu sevmek için, Ashâb-ı kiramın hepsine veya birkaçına düşman olmak lazımdır, diyorlar. Bugün İran’da bulunan, ilim adamı, aydın şiîler, çok şükür böyle değildir. Ehl-i sünnete pek yakındırlar. Alevî kelimesi, üç yerde kullanılmıştır:

1- Hazret-i Ali’nin “radıyallâhu anh” her asırda bulunan torunlarına denirdi. Eski zamandaki kitaplarda, hazret-i Hasan veya Hüseyinin çocuklarına Alevî denilmektedir. Sonraları, hazret-i Hasanın çocuklarına, şerif, hazret-i Hüseyinin “radıyallâhu anhüma” çocuklarından olanlara, Seyyid denildi.

2- Hazret-i Ali’yi “radıyallâhu anh” sevenlere, Onun yolunu doğru ve iyi öğrenip, bu yol, Muhammed aleyhisselâmın yolu olduğu için, bu yolda gidenlere (Alevî) demek lazımdır. Bu doğru yolda gidenler, Ashâb-ı kiramın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” hepsini sever. Bu yol, Ehl-i sünnetin gittiği yoldur. Demek ki asıl, haklı olarak Alevî, Ehl-i sünnettir.

3- Ashâb-ı kirama düşman olanlar, yurdumuzdaki temiz, müslüman Alevileri aldatmak için kendilerine şimdi (Alevî) diyorlar. Bu güzel ismi maske olarak kullanıyorlar.]

Adı geçen risalede diyor ki Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahireti teşrif ettikten sonra, müslümanların reisi, imam-ı Ali’dir “radıyallâhu anh”. Her asırda da, başkanlık, Onun çocuklarının hakkıdır. Başka kimse hiçbir zaman, müslümanlara imam [başkan] olamaz. Başkaları ancak zulüm ile bunların hakkına saldırmakla, bunlar da, kuvvetsiz olup bir şey diyemedikleri için, başa geçer. Şiîler arasında, zamanla çeşitli fırkalar türedi ise de, başlıcası 20 fırkadır. Bazıları birbirine kâfir demekte, kötülemektedir. Biz, maksada başlamadan önce, meşhur olan birkaç fırkalarını bildirelim ve inanışlarını, maksatlarını açıklayalım. Böylece, iç yüzlerini herkes iyi anlasın ve doğru ile yanlış, hak ile batıl ayırt edilsin:

Ahmed Fârukî diyor ki: Ashâb-ı kiramı kötüliyenlerin birincisi, Abdullah bin Sebe’dir.

[Müncid lügat kitabında ve Kamusül alam’da (Yahudi olduğu bildirilen bu dönme, Mısırda ayaklanmaya sebep olup buradan yürüyen çapulcular, Osman “radıyallâhu anh”ı şehit etti) denilmektedir.]

Ali “radıyallâhu anh”, bunu Medayn şehrine sürdü. (İbni Mülcem hazret-i Ali’yi öldürmedi. Şeytan, Ali’nin şekline girmişti. Şeytanı öldürdü. Ali, bulutlar içindedir. Gök gürlemesi, onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır) derdi. Abdullah bin Sebe yahudisinin sözlerine aldanan Sebeciler, gök gürültüsü işitince, (Ey emrel-müminin! Sana selam olsun) derler.

[İran’da Esterabad şehrinde, Fadlullah isminde bir zındık, Sebecilik yoluna, birçok hurafe, yalan katarak Hurufilik ismini verdi. 1393’de öldürüldü. Hurufiler, şiîlerin aralarına karıştı. Halbuki şiilikle bir alakaları yoktur.]
Kamiliye fırkası, Ashâb-ı kiramı kötülüyor. Ali’yi “radıyallâhu anh” imam yapmadıkları için, Ashâb-ı kirama kâfir diyorlar. Ali de “radıyallâhu anh”, kendi hakkını aramadığı için, buna da, kâfir diyorlar. Tenasüha inanıyorlar
Benaniye fırkası, Benan bin Cem’an yolunda gidenlerdir. İlahımız insan şeklindedir. Zamanla helak oldu. Yalnız yüzü kaldı. Ruhu da, Alidedir, derler. Ondan sonra, oğlu Muhammed bin Hanefiye’de, sonra bunun oğlu Ebû Haşim’dedir. Bundan sonra Benan’dadır, derler.

Cenahiye fırkası, Reisleri, Abdullah bin Muaviyi’dir. Ruhun tenasüh yolu ile ceset değiştirdiğine inanırlar. Tanrının ruhu, önce Adem “aleyhisselâm”a, sonra Şit “aleyhisselâm”a girdi, derler. Böylece bütün Peygamberlerde, dolaşıp, sonra Ali’ye ve oğullarına girdi. Şimdi Abdullah’tadır, derler. Öldükten sonra dirilmeye inanmazlar. Şarap içmek, leş yemek, zina yapmak gibi birçok haramlara, helal derler.

Mensuriye fırkası, Ebû Mensur Aclim’in yolunda gidenlerdir. İmam-ı Muhammed Bakır’ın “radıyallâhu anh” talebesinden idi. İmam bunu tard edince, kendinin imam olduğunu yaydı. (Ebû Mensur göğe çıktı. Allahü teâlâ, eli ile bunun başını sığadı ve ey oğlum! Git, kullarıma emirlerimi bildir dedi), derler. Kur’ân-ı Kerîmde, Tur sûresi 44. ayetindeki (kisfen) kelimesi, işte gökten inen Ebû Mensur’u bildiriyor, derler. Peygamberlik bitmedi. Daha Peygamber gelecek derler. Cennet, sevmemiz lazım gelen imam demektir. Cehennem de, düşmanlık etmemiz icap eden kimselerdir. Mesela Ebû Bekr, Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” demektir, derler. Farzlar da, sevmemiz emrolunan kimseler demektir. Haramlar da düşman olmamız emredilen kimselerdir, derler.

Hattabiye fırkası, Hattab-ı Esedi’nin yolunda gidenlerdir. Bu, imam-ı Cafer Sadık’ın “rahmetullâhi aleyh” talebesi idi. İmam, bunun, kendine karşı taşkınlık ettiğini görünce, gücendi ve yanından kovdu. Fakat, o, imamın vefatından sonra kendisinin imam olduğunu söyledi. Bunun yolunda olanlar, (İmamlar Peygamberdir. Hatta, Allah’ın oğullarıdır. Cafer Sâdık, ilahtır. Fakat, Ebülhattab, ondan ve Ali’den daha üstündür) derler. Düşmanlara karşı, dostları korumak için, yalancı şahitliği helaldir, derler. Cennet, dünyada, iyi, rahat yaşamaktır. Cehennem de, dünya elemleri, sıkıntıları demektir, derler. Dünya böyle gelmiş, böyle gider. Kıyamet kopmaz. Cenneti, Cehennemi görüp, söyleyen, gidip gelen var mı, derler. Bunun için haramları işleyip farzları yapmazlar.
Gurabiye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm” Ali’ye çok benziyordu. Karganın kargaya, sineğin sineğe benzemesinden daha çok benziyordu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerîmi Ali’ye götürmek için emir vermişti. Çok benzediklerinden, Cebrâil, yanılarak, Muhammed “aleyhisselâm”a götürdü, diyorlar. Bunun için, Cebrâil “aleyhisselâm”a lanet ediyorlar.

Zemmiye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm”ı kötülüyor. Ali, ilahtır. Muhammed “aleyhisselâm”ı Peygamber yapmıştı. Muhammed “aleyhisselâm” insanları Ali’ye bağlayacağı yerde, kendisine bağladı, diyorlar. Bunlardan bir kısmı ise, Muhammed “aleyhisselam” ilahtır, diyor. Yani bir kısmı, Muhammed “aleyhisselâm”ı daha üstün tutuyor. Bir kısmı, Aliyi “radıyallâhu anh” üstün tutuyor. Bazısı, ehl-i aba [palto altında bulunan] Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin bir bütündür. Aynı bir ruh, beşine birlikte hulul etmiştir. Birbirlerinden üstünlükleri yoktur. Fâtıma da, erkektir, derler.

Yunusiye fırkası, Yunus bin Abdurrahmân’ın yolunda olanlardır. Allah, Arş üstünde oturuyor. Melekler, Onu, Arş üstüne çıkardı ise de O, meleklerden daha kuvvetlidir. Turna kuşu iki ayağı yardımı ile gidiyor ise de, kendisi, ayaklarından daha büyük ve daha kuvvetli olması gibidir, derler.

Müfevvida fırkası, Allahü teâlâ dünyayı yaratıp, bütün işleri Muhammed “aleyhisselâm”a bıraktı [tefvid etti], diyorlar. Bazıları da bütün dünya işlerini Ali’ye bıraktı. Ali “kerremallahü teâlâ vecheh” dilediğini yaratıyor, diyor.

İsmailiye fırkası, Kuranın zahiri [görünmesi] olduğu gibi, batını [görünmeyen içi] de vardır. Batın yanında zahir, cevizin içi, özü yanında kabuğu gibidir. Zahirde olan emirlere, yasaklara uyan kimse, meşekkatlere, sıkıntılara katlanarak ne kazanırsa, batına uyan kimse, bunları zahmetsizce kazanır. İbadet yaparak sıkıntı çekmesine lüzum kalmaz, derler. Sözlerine inandırmak için, Cennettekiler ile Cehennemdekiler arasındaki duvarı bildiren, Hadid sûresinin 13. ayetini okurlar. Haram yoktur. Her şey helaldir, derler. Din sahibi Peygamberler yedi olup Adem, Nuh, İbrahim, İsa, Musa, Muhammed “aleyhimüsselâm” ve gelecek olan Muhammed Mehdi’dir, derler.

Maksatları, İslamiyeti yıkmaktır. Din konusunda hileli sualler sorarak, müslümanları şüpheye düşürmek isterler. Mesela, hayzlı kadına, orucu kaza etmesi emrolunuyor da, namazını kaza etmesi neden emredilmiyor. Meni çıkınca gusletmek farz oluyor da, daha pis olan bevl çıkınca, niçin farz olmuyor. Bazı namazlar 4 rekat farz  oluyor da, bazısı neden 3 veya 2 rekat farz oluyor, gibi sorularla gençlerin imanını sarsmaya uğraşıyorlar. [Halbuki Ehl-i sünnet âlimleri, böyle soruların cevaplarını, sebeplerini kitaplarında açık ve geniş bildirmektedir.]

Allahü teâlânın emirlerine uydurma mânâlar veriyorlar. Mesela abdest almak demek, imamı sevmektir. Namaz kılmak, Peygamber demektir. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîmde, Ankebût sûresi, 45. âyetinde meâlen, (Namaz, insanı kötü, çirkin şeylerden alıkor) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Peygamberi göstermektedir, diyorlar. Cünüp olmak, gizlemek lazım olan şeyleri, yabancılara duyurmak demektir. Gusül, yeniden söz vermektir. Zekat, din bilgisi ile nefsi temizlemektir. Kâbe Peygamber demek, Kâbe kapısı Ali, Safa tepesi, Muhammed “aleyhisselâm”, Merve tepesi Ali, yedi tavaf, yedi imamı sevmektir, Cennet ibadet zahmetlerinden kurtulmak, Cehennem de, haramlardan kaçınmanın işkence ve ateşidir gibi akla ve dine sığmayan saçmalar söylerler. Bunlar gibi, Allah ne vardır, ne yoktur. Ne alimdir, ne cahildir. Ne kadirdir, ne acizdir, derler.

Nizamülmülk ile şair Ömer Hayam’ın talebelik arkadaşı olan Hasan bin Muhammed Sabbah 1081 yılında Rey şehrinde İsmailiye devletini kurunca, kendine zamanın imamı deyip, Ehl-i sünneti, zorla kendi fırkasına soktu. H. 518 yılında öldü. Kendisi ve devletinin sonu olan 1255 senesine kadar gelen adamları, inanışlarını, devrimlerini kabul ettirmek için, pek çok zulüm, işkence yaptılar. Doğru yolu söyleyen hamiyetli Ehl-i sünnet âlimlerini zindanlarda çürüttüler, şehit ettiler. Bunlara göre, her zamanda imam bulunmak lazımdır. Cahillere kitap okumayı, kültürlü olanlara da, eski kitapları okumayı yasak ederler. Böylece bozuk yolda olduklarını, kötülüklerini örtmek isterler. Eski yunan felsefesini severler. Din bilgileri ile alay ederler. [Bunların bir ismi Karamita’dır. Çünkü, Bağdat civarında, Vasıt köyünden çıkan Hamdan Kurmut isminde biri, 891 yılında Karamita devletini kurdu ve Ehl-i sünnete çok işkence yaparak müslümanları İsmaili fırkasına sokmaya zorladı. Necd’de yerleştiler. 929 yılında reisleri olan Ebû Tâhir, Mekke’yi basıp binlerce hacıyı kesti. Hazineyi ve evleri yağma etti. Hacer-i esvedi yerinden söküp, baş şehirleri olan Basra civarındaki Hecr şehrine götürdüler. Bu mübarek taş, 22 sene Karamitilerin elinde kaldı. Hükümetleri h. 328 yılında bozularak, müslümanlar büyük bir beladan kurtuldu.]

Zeydiye fırkası, Zeyd bin Ali Zeynelabidine bağlıdırlar. [Zeynelabidin Ali bin Hüseyin, 12 imamın dördüncüsüdür. Onbeş yaşında iken Kerbela faciasından kurtuldu. Medinede vefat etti. Amcası imam-ı Hasan’ın yanındadır “radıyallâhu anhüm”.] Zeydiye fırkası 3 kısımdır: Carudiye denilen kısmı, halifelik Ali’nin hakkı idi, Ashâb, onun hakkını vermedikleri için, kâfir oldular diyorlar. 2. kısmı, Süleymaniye’dir. Bunlar, Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallâhu anhüma” hak halife olduğuna inanıyor. Ashâb yanılarak, Ali dururken bunları halife yaptı diyorlar. Fakat, bu yanılmaları, fısk, günah değildir, diyorlar. Osman, Talha ve Zübeyr ve Aişe “radıyallâhu anhüm” kâfir oldu diyorlar. 3.’süTebirriye kısmıdır. Bunlar da, Süleymaniye gibidir. Yalnız, Osman “radıyallâhu anh” için kötü söylemiyorlar. Zamanımızdaki Zeydilerin çoğu, bu 3 kısımdan ayrı olup Mutezile gibi inanıyor ve Hanefi mezhebi gibi ibadet ediyorlar.

İmamiye fırkası, Ali’nin “radıyallâhu anh” halife olması, açıkça emrolunmuştu. Ashâb, bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu, diyor. Halifelik imam-ı Cafer Sadıka kadar, babadan oğula geçtiği muhakkaktır. Ondan sonra kimde olduğu belli olmadı diyorlar. Çoğuna göre, Cafer Sadıktan sonra, 7. imam, oğlu Musa Kazım, bundan sonra, bunun oğlu Ali Rıza, bundan sonra, oğlu Muhammed Taki, bundan sonra, EbülHasan Ali bin Muhammed Hadi Naki, , bundan sonra, 11. imam Hasan bin Ali, bundan sonra, 12 imamın sonuncusu, Muhammed bin Hasan Mehdidir [H. 255 de dünyaya gelip, 10 veya 17 yaşında iken, evinde bir mayaraya girip bir daha çıkmamıştır]. Kıyamete yakın geleceği bildirilen Mehdinin bu olduğuna inanırlar.

Bunlardan başka olan fırkalar da, aşağı yukarı, bunlara benzemektedir. Her biri doğru yoldan ayrılmış olup zamanla değişmekte, bazıları doğru yola yaklaşmakta, bir kısmı da büsbütün azmaktadır.

[Bugün, İran’da, bu bozuk fırkaların hemen hepsi, cahil halk arasında, vardır. Fakat, münevverler doğru kitapları okuyarak, günden güne Ehl-i sünnetin hak sözüne yaklaşmakta olduğu da şükranla görülmektedir. Mesela, 1954’de Tahran’da basılan, doktor Muhammed Mukremi, lugat kitabında (Hulefa-i Raşidin, Ebû Bekr ve Ömer ve Osman “radıyallâhu anhüm” ve hazret-i Ali “keremallahü vecheh” demektedir].

Aklı başında olup iyiyi kötüden ayırabilen bir kimse, yukarıdaki satırları okuyunca, şiîler arasına karışmış olan bu fırkaların ne kadar uydurma ve bozuk olduklarını başka bir senet aramadan, hemen anlar. Akla, dine uymayan hayali inanışlar olduğu, hiçbir esasa dayanmadığı meydandadır. Bu inanışta olan kimselerin, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin ehl-i beytini ve 12 imamı seviyoruz demelerinin, ne kadar gülünç olduğu aşikardır. Hayır, bunların sözü doğru olamaz. Çünkü, o büyükler, aşırı taşkınca sevgi istemiyor ve laf ile uyulmayı beğenmiyorlar. Hurufilerin Ehl-i beyti seviyoruz demeleri, Nasaranın [hıristiyanların] İsa “aleyhisselâm”ı seviyoruz demesine benzer. Taşkınca severek, Ona, ilah diye tapınıyorlar. Halbuki İsa “aleyhisselâm” böyle sevgi istemiyor. Nitekim, Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana şöyle buyurdu: (Ya Ali! Senin halin İsa “aleyhisselâm”a benzer. Yahudiler, Ona düşman oldu. Anasına çirkin iftira ettiler. Nasara da, aşırı sevdi. Onu, bulunamayacağı dereceye çıkardılar).

Şimdi, insanların büyük sahibi, hakimi olan Allahü teâlânın yardımına sığınarak, o risaledeki çürük itirazları cevaplandıralım.

1- Maveraünnehr âlimleri [Allahü teâlâ, onların çalışmasına bol bol mükafat versin. Aral gölüne dökülen Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasındaki geniş yerlere Maveraünnehr denir] diyor ki:

(Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” üç halifeye çok kıymet verir, çok severdi. Her birini metheden sahih hadisler çoktur. Onun her sözü vahiy ile [Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile] idi. Nitekim, Vennecmi sûresi, 3. âyetinde, (O, boş şey söylemez. Yalnız, vahyedileni söyler) buyuruldu. Bu 3 halifeyi kötüleyen kimse, vahye karşı gelmiş oluyor. Vahye uymamak ise küfürdür).

Risalede, bu yazıya cevap olarak diyor ki: Bildirdiğiniz bu sebepler, üç halifenin sevilmesinin değil, sövülmelerinin lazım olduğunu bildirmektedir. Haksız yere halife olduklarını göstermektedir. Çünkü, Şerh-i Mevakıf kitabında, Ehl-i sünnetin büyük âlimlerinden olan Ali bin Muhammed Amidi diyor ki Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, vefatı yaklaşınca, müslümanlar arasında ayrılıklar baş gösterdi. Bunlardan birincisi Resûl “aleyhisselâm”, (Bana kağıt getiriniz? Benden sonra yoldan çıkmamanız için, size bir şeyler yazacağım) dedi. Ömer “radıyallâhu anh”, bu emri beğenmedi. Bu Zâtı, ağrılar, sancılar sardı. Bize Allahü teâlânın Kitabı yetişir, dedi. Ashâb uyuşamadı. Sesler yükseldi. Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu hâlden incinerek, (Gidiniz, yanımda gürültü etmek yakışmaz) buyurdu.

İkinci ayrılık şöyle oldu: Kağıtı isteme ayrılığından sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Üsame’nin emri altında bir ordunun, cihada gitmesini emretti. Bazıları gitmek istemedi. Bu hâli bildirdiklerinde, tekrar sıkı emrederek (Üsame ordusu, hazırlansın! Bu orduya katılmayanlara, Allah lanet etsin!) buyurdu. O kimseler, yine ayrıldı. Bu emre uymadı. Yukarda bildirdiğiniz âyet-i kerimeye göre, vasiyet yazmak için kağıt istemesi, vahiy ile idi. Ömer “radıyallâhu anh” bunu men’ etmekle, vahyi reddetmiş oldu. Vahyi red ise, dediğiniz gibi, küfürdür. Bundan başka, Mâide sûresi, 47, 48 ve 50. ayetlerinde (Allahü teâlânın indirdiği ahkama, emirlere uygun hüküm vermeyenler kâfirdir) buyuruluyor. Kâfir ise, Peygamber vekili, halife olamaz. Bunun gibi, Üsame ordusuna katılmayan da, kâfir olur. 3 halife de katılmadı. Siz, Resûlullahın her işi vahiy iledir, demiştiniz. Burada da, öyle olmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Mervan’ı Medine’den çıkarmıştı. Bu da elbette vahiy ile idi. [Mervan bin Hakem bin Ebil’as bin Ümeye hicretin 2. yılı doğdu. Osman’ın “radıyallâhu anh” amcası oğlu idi. Halife iken 65’de vefat etti.] Halife Osman’ın “radıyallâhu anh” onu tekrar Medine’ye alması ve hilafet işlerinde yazıcı olarak kullanması, ona kıymet vermesi de, küfür olur. Hem de iki sebep ile küfürdür. Birincisi, sizin bildirdiğiniz sebepledir. İkinci sebep, Mücadele sûresi, 22. ayetidir. Bu âyet-i kerimede meâlen, (Allahü teâlâya ve kıyamet gününe iman edenler, babaları, kardeşleri ve akrabası olsa bile Allahü teâlânın ve Resûlünün düşmanını sevmez) buyuruldu.

Allahü teâlânın yardımı ile bu risaleye cevap olarak deriz ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” her sözü ve her işi vahiy ile değil idi. Bu risaleyi yazanın bu âyet-i kerimeyi şahit göstermesi yanlıştır. Çünkü, o âyet, Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy olduğunu haber vermektedir. Müfessirlerin baştacı olan Beydavi bu ayetin tefsirinde (Kur’ân-ı Kerîmden söyledikleri kendinden değildir. Hepsi vahiy iledir) diyor. Her sözü, her işi vahiy ile olsaydı, bazı sözüne ve işine, Allahü teâlâ itiraz etmez, itab eylemezdi. Mesela, Tahrim sûresi, 1. âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem!” Allahü teâlânın helal ettiğini, neden kendine haram yapıyorsun?) ve Tevbe sûresi, 44. âyetinde meâlen, (Niçin onlara izin verdin? Allahü teâlâ, bu işini affetti) ve Enfal sûresi, 67. âyetinde meâlen, (Harpte alınan esirleri mal karşılığı olarak salıvermek, hiçbir Peygambere yakışmaz. Yer yüzünde onların çoğunu öldürmek, zayıflamalarına sebep olur. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allahü teâlâ ise, sevap kazanmanızı, Cennete ve nimetlere kavuşmanızı istiyor) buyurulmuştur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir münafıkın cenaze namazını kılmaya hazırlandığı zaman, Tevbe sûresi 85. âyetinde meâlen, (Ebedî olarak ölen kâfirlerin hiçbiri için namaz kılma!) buyuruldu. Bunlar gibi âyet-i kerimeler, Kur’ân-ı Kerîmde çoktur. Bundan anlaşılıyor ki bazı sözleri ve işleri, kendi isteği ve ictihadı ile idi. Beydavi tefsirinde, esirleri koyuvermeyi bildiren âyet-i kerimenin tefsirinde deniliyor ki (Bu âyet-i kerime, Peygamberlerin ictihad ettikleri ve ictihadlarında yanılabileceklerini gösteriyor. Fakat, hatalarının, kendilerine hemen bildirildiğini, yanlışlarının düzeltildiğini göstermektedir).

Akla bağlı dünya işlerinde ve ictihad ile anlaşılan işlerde, Ashâb-ı kiramın Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” uymaması, ayrılmaları caizdir. Bazen, Ashâbın anladığına uygun vahiy gelmiştir. Mesela, Bedrde alınan esirlere yapılacak muamele hakkında hazret-i Ömer’in “radıyallâhu anh” ictihadı, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” uymadı. Vahiy, hazret-i Ömer’in ictihadının yapılmasını bildirdi. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” akıl ile bulunabilecek şeylere mübarek kalbini bağlamazdı. Beydavi diyor ki (Bedr gazasında 70 esir alındı. İçlerinde, Resûlullahın amcası Abbas ve Ali’nin büyük kardeşi Ukayl [hicretin 8. yılında müslüman oldu] de vardı. Bunları ne yapalım diye Ashâbına danıştı. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” (Bunlar, hemşehrilerin ve akrabandır. Bunlara ceza yapma! Allahü teâlâ, belki kendilerine tövbe nasip eder. Bunları para karşılığında salıver. Böylece, Ashâbın da kuvvetlenmiş olur) dedi. Ömer ise, (Bunlar, din düşmanlarının ele başlarıdır. Allahü teâlâ, bizi onların parasına muhtaç bırakmadı. Bunlar, seni ve bizi öldürmek için geldiler. Bana emret falancayı öldüreyim. Ali’ye ve Hamza’ya emret, kendi kardeşlerini öldürsünler) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Allahü teâlâ, bazı kalpleri yumuşak yaratır. O kadar ki sütten daha yumuşak olur. Bazı kalpleri de, katı yaratır. Taştan daha katı olur. Ya Eba Bekr! Sen, İbrahim “aleyhisselâm”a benziyorsun. O buyurmuştur ki: Benim yolumda giden, benimle beraber olur. Bana uymayan ise, Allahü teâlâ, gafurdur, rahimdir… Ya Ömer! Sen, Nuh “aleyhisselâm”a benziyorsun. O, buyurmuştu ki: Ya Rabbi! Kâfirlerden kimseyi, yeryüzünde diri bırakma!) Ashâb-ı kiramın çoğu esirlerin mal karşılığında bırakılmalarını söyledi. Esirleri bıraktılar. Bunun üzerine yukardaki âyet-i kerime geldi. Ömer “radıyallâhu anh” Resûlullahın yanına geldi. Ebû Bekr ile birlikte ağladıklarını gördü. Ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Niçin ağlıyorsunuz! Söyleyiniz, ben de ağlayayım, dedi. (Ashâbım için ağlıyorum. Mal karşılığında esirleri bıraktıkları için, onlara gelen azap bana gösterildi. Şu ağaçtan da daha yakın oldu) buyurarak, mübarek eli ile karşıdaki bir ağacı gösterdi.) Beydavi sonra diyor ki: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Eğer azap geri çevrilmeseydi, Ömer ile Sad bin Muazdan başka kimse kurtulmazdı). Çünkü, Sad, Ömer gibi öldürülmelerini istemişti “radıyallahü teâlâ anhüma”. [Sad Evs kabilesinin reisi olup hicretten 1 yıl önce imana geldi. Emrindekileri imana getirdi. Gazalarda bulunup, Hendekte aldığı yaradan vefat etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” namazını kıldı ve çok ağladı.]

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kağıt istemesi ve Üsame ordusunun hazırlanmasını emir buyurması ve Mervanı Medine’den çıkarması vahiy ile olmayabilir. Kendi düşünce ve ictihadı ile idi. Bunları yapmayanlara kâfir denemez. Çünkü, Ashâb-ı kiramın uymadıkları, başka şeyler de biliyoruz. Bunlardan birini yukarda bildirdik. O zaman, vahiy gelmekte, yanlış doğrudan ayrılmakta iken, emre uymayanlara suçlu denilmemişti ve azarlanılmadı. Halbuki bir kimseden Resûlullaha karşı ufak bir saygısızlık görülseydi, Allahü teâlâ, hemen bunu bildirir ve vazgeçirirdi ve yapanın ceza göreceğini haber verirdi. Hucurat sûresi, 2. ayetindeki (Ey iman etmekle şereflenenler! Sesinizi, Nebiyullahın sesinden yukarı çıkarmayınız. Ona karşı, birbirinize bağırdığınız gibi seslenmeyiniz! Ona saygısızlık gösterenin ibadetleri yok olur) mealindeki emir, bunlardan biridir.

Mevakıf kitabını açıklıyan, Seyyid şerif Ali bin Muhammed Cürcani diyor ki Amidi buyurdu ki (Münafıklardan, yani kalbi bozuk olduğu hâlde, inanıyor görünenlerden başka, Ashâb-ı kiramın hepsi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kağıt istediği zaman, bunun için ayrılık oldu. Bundan sonra, Üsame ordusunun hazırlanmasında, ictihadlar ayrılarak, bir kısmı, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” emrine uymak lazımdır, dedi. Bir kısmı ise, hastalığın arttığını görerek, şimdilik yormıyalım, sonunu bekleyelim, dedi). Bir kimse, olmayacak şey söylerse, mesela (Resûlullahın her ictihadı vahiy ile idi. Bunun için, her sözü ve bütün işleri vahiy ile olur) derse, deriz ki ictihad ile olmayan sözleri ve işleri vahiy ile idi. 3 halifeyi metheden hadis-i şerifler, böyle idi. Bunlar, gaybdan, bilinmeyen şeylerden haber vermektir. Bu ise, ancak vahiy ile bildirilir. İctihad ile söylenecek şey değildir. Enam sûresi, 59. âyet-i kerimesinde meâlen, (Gaybları [yani akıl ile hesap ile İslamiyet ile anlaşılmayan şeyleri], ancak Allahü teâlâ bilir. Ondan başka, kimse bilemez) ve Cin sûresi, 26. âyetinde meâlen, (Gizlilikleri bilen yalnız Odur. Bildiği gizli şeylerden dilediği kadarını yalnız Peygamberlerinden, beğendiğine, [yani Muhammed “aleyhisselâm”a] açıklar) buyuruldu. (O, kendiliğinden söylemez) mealindeki âyet-i kerime, Kur’ân-ı Kerîmi ve gizli vahyedilenleri göstermektedir. Böyle sözlerine ve işlerine inanmamak, elbet küfür olur. Üç halifeyi “radıyallahü teâlâ anhüm” öven hadis-i şeriflerin de, Allahü teâlâ tarafından vahyedildiğini gösteren hadisler çoktur. Bu hadis-i şerifleri haber verenler, o kadar çoktur ki meşhur olmuşlar, hatta mütevatir hadis haline gelmişlerdir. Bunlardan birkaçını bildirelim:

I. Ebû Bekre buyurdu ki: (Sen, benim mayarada arkadaşımsın. Kevser havuzu yanında arkadaşımsın!) “Tirmizi”.

II. Cebrâil “aleyhisselâm” bana geldi. Elimden tuttu. Ümmetimden birinin, Cennet kapısından içeri girdiğini, bana gösterdi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” dedi ki (Ya Resûlallah! Orada, seninle beraber olmak isterim). Ya Eba Bekr! Ümmetim içinden Cennete en önce sen gireceksin, buyurdu “Tirmüzi”.

III. Cennete girdim. Bir köşk gördüm. İçinde bir huri [Cennet kızı] gördüm. Sen kimin içinsin dedim. Ömer ibni Hattab için yaratıldım! dedi. Köşke girip, onu görmek istedim. Fakat, ya Ömer! Senin gayretini düşündüm, buyurunca, Ömer “radıyallâhu anh”, anam, babam, her şeyim sana feda olsun ya Resûlallah! dedi “Buhari ve Müslim”.

IV. Bu zâtın, Cennette derecesi, ümmetimin hepsinden yüksektir, diyerek Ömer’i “radıyallâhu anh” gösterdi “İbni Mace”.

V. Ebû Bekr ile Ömeri sizin önünüze ben geçirmedim. Onları, Allahü teâlâ, hepinizin önüne geçirdi “Ebû Yala”.

VI. Cebrâil “aleyhisselâm”a, Ömer’in üstünlüklerinden sordum. Onun kıymetini, Nuh “aleyhisselâm”ın Peygamberlik zamanı kadar [dokuzyüzelli yıl] anlatsam, bitiremem. Bununla beraber, Ömerin bütün kıymetleri, Ebû Bekr’in kıymetlerinden birisidir, buyurdu “Ebû Yala”.

VII. Cennette, Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” sonra, bütün insanların en üstünü Ebû Bekr ile Ömer’dir “Tirmizi ve İbni Mace”.

VIII. Ebû Musel’Eş’arî diyor ki Medine’de bir bahçede oturuyorduk. Kapı çalındı. Resûlullah, (Kapıyı aç ve gelene, Cennete gideceğini müjdele!) buyurdu. Kapıyı açtım. Ebû Bekr-i Sıddık içeri girdi. Kendisine müjdeledim. Hamd etti. Sonra, yine kapı çalındı. Yine (Aç ve müjdele!) buyurdu. Açtım. Ömer Fâruk içeri girdi. Müjdeledim. Allahü teâlâya hamd etti. Yine çalındı. (Aç ve Cennet ile müjdele ve üzerine musibet geleceğini söyle!) buyurdu. Açtım, Osman Zinnureyn “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Müjdeledim. Hamd etti “Buhari ve Müslim”.

Mervan’ın Medine’den çıkarılması vahiy ile idi desek bile sonsuz olarak çıkardı denemez. Belli bir zaman için çıkarılması, niçin mümkün olmasın? Osman “radıyallâhu anh” sürgünlük zamanını bilerek, zamanı bitince, tekrar Medineye aldı.

(İmanı olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün düşmanlarını sevmez) mealindeki âyet-i kerime, kâfirleri sevmekten men’ etmektedir. Mervan, kâfir değildi ki onu sevmek, yasak olsun.

Bu risalede diyor ki üç halifeyi metheden hadisler bizim kitaplarımızda yoktur. Halbuki onları kötüleyen, kağıt ve Üsame ordusu hadisleri, sizin kitaplarınızda da yazılı. Bundan başka, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı, faydalı bir söze hadis demek caiz olur demiştir. Bunun için, şiî kitaplarında bulunmayan hadislere güvenilmez.

Buna cevap olarak, Allahü teâlânın yardımı ile deriz ki: Haksızlıkta, çok aşırı gidenler üç halifeyi kötülüyor. Hatta bunlara kâfir diyor. Böyle söylemeyi müslümanlık ve ibadet biliyorlar. Bu yüzden onları metheden sahih hadislere inanmıyorlar. Bu hadisleri atıyor veya değiştiriyorlar. Hatta İslamiyetin temeli olan ve asırlar boyunca, herkesce doğruluğu söylenerek, zamanımıza kadar, el dokunmadan gelen, Allahın kitabı Kur’ân-ı Kerîme el ve dil uzatıp, âyet-i kerimelerde değişiklik yapıyorlar. Mesela, Kıyamet sûresi, 26. âyet-i kerimesindeki (aleyna cem’a hu ve Kuraneh) yerine, (Aliyen Cemea Kurane) dediler ki (Kuranı Ali topladı) demektir. Sapıklıklarından, akılları giderek, Osman “radıyallâhu anh” Ehl-i beyti öven âyetleri Kurandan çıkardı demeye kalkışıyorlar.

Yukarıda çeşitli fırkaları anlatırken bildirildiği gibi bazı fırkaları, faydalı gördükleri yerde, yalancı şahitliği caizdir, diyorlar. Bu yüzden, bunlara ne söylense yeri vardır. Bunlara inanmak, doğru bilmek, saflık olur. Kitabına güvenilmez. Değiştirilen, bozulan Tevrat ve İncil gibi olur. Halbuki Ehl-i sünnet kitapları çelik gibi sağlamdır. Mesela Buhari, Kur’ân-ı Kerîmden sonra, din kitaplarının en doğrusudur. Bunda ve Müslim kitabında ve daha birçok kıymetli kitaplarda üç halifeyi metheden hadis-i şerifler pek çoktur. Bunları lekeleyen, kötüleyen bir şey yoktur. Âyet-i kerimelerden, hadis-i şeriflerden, bunları küçültecek mânâ çıkarmak, kalplerin bozuk, niyetlerin kötü olduğundandır. Anladıkları yanlış, zannettikleri yersiz ve hayaldir. Böyle aldanmaları, safrası bozuk olan hastanın şekerin tadını alamamasına, tatlıyı acı sanmasına benzer. Allahü teâlâ, Âli İmrân sûresi, 7. âyetinde bunlar için meâlen, (Kalpleri bozuk olanlar, hakkı örtmek, fitne, fesad çıkarmak için Kur’ân-ı Kerîmden yanlış mânâ çıkarır, yanlış yola saparlar) buyuruyor.

Ehl-i sünnetten, faydalı söze hadis demeyi caiz gören olmuş ise de, hadis alimlerimiz bunu reddetmiş, kitaplarında, bu hadislerin yalan ve iftira olduğunu bildirmişlerdir. Bunlara kıymet verilmemiş, hadis diye yapışan olmamıştır. Bunun için, bu sözü koz olarak kullanmak, büsbütün yersiz ve saçma bir delildir. (Bir kişinin bildirdiği hadise uymamak, küfür olmaz. Çünkü, Ehl-i sünnet müctehidlerinden, böyle hadislere uymayanlar vardır) demek de yersizdir. Çünkü, üç halifeyi metheden, yükselten hadis-i şeriflerin birkaçını bir sahabi bildirmiş ise de, bunları çok kimseler, çeşitli yollardan haber vermiş, bu yüzden, tevatür derecesini bulmuştur. Bunlara da inanmamak, elbette küfür olur. Müctehidler arasında, böyle hadislere uymayan hiç yoktur. Hatta Ehl-i sünnetin reisi olan İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “radıyallâhu anh”, bir kişinin bildirdiği hadis-i şerifi ve hatta, Sahabe-i kiramın sözlerini, kendi anladığından üstün tutmuş, bunlara uymamak caiz değildir, buyurmuştur.

Üç halifeyi öven hadis-i şeriflerin çokluğunu görerek, buna karşı duramayacaklarını anlayıp, üç halife methedilmiş ise de, uygunsuz işleri görülmeden önce medh olunmuştur. Bu övmeler, Onların ölünciye kadar iyi ve imanlı kalacaklarını göstermez. Çünkü, birini, kötülük yapmadan önce, kötülemek doğru olmaz. Bunun için, Emirülmüminin Ali “radıyallâhu anh”, İbni Mülcem’in işliyeceği cinayeti biliyordu. Fakat, işlemeden önce, cezasını vermedi, diyorlar. Halbuki çeşitli hadis-i şerifler, üç halifenin “radıyallahü teâlâ anhüm” ölünciye kadar, iyi ve üstün kalacaklarını, imanla gideceklerini açıkça bildiriyor. Bunlardan birkaçını yukarıda bildirdik. Sahih kitaplarda bunlar gibi, daha nice hadis-i şerifler var. Yapılacağı önceden bilinse bile suç işlemeden, ceza verilmez sözü doğru olduğu gibi, kötü olacağı bilinen, ceza göreceği belli olan kimseyi methetmek de, doğru değildir. O hâlde, hadis-i şerifler ile meth olunan kimse, önce de, sonra da, her zaman iyi ve üstün olur. Bunun için, Emir “radıyallâhu anh”, İbni Mülceme ceza vermediği gibi onu hiçbir şekilde övmedi. Onu kötülemediği gibi, üstün tutmadı, saymadı. Bu cevabımızı, Feth sûresinin onsekizinci ayetini açıklarken, daha genişleteceğiz.

2- Maveraünnehr âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” buyuruyor ki: Üç halife, Feth sûresi, 18. âyetinin (Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allahü teâlâ razı oldu. Hepsini sevdi) meal-i şerifi ile şereflenenler arasında idi. Bunları kötülemek, sövmek, bunun için küfür olur.

Ashâb-ı kiramın düşmanları, buna, şöyle cevap veriyor: Bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın, söz verenlerden değil, o sözleşmeden razı olduğunu göstermektedir. Buna hepimiz inanıyoruz. Bu üçü de, birkaç iyi, güzel iş yapmıştır. Biz bunların kötü iş de yaptıklarını söylüyoruz. Bu kötülükleri, o zaman verdikleri sözü bozmuştur. Mesela, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ali’nin “radıyallâhu anh” halife olmasını açıkça emrettiği hâlde, bu emre uymayıp, kendilerini zorla halife yaptılar. Buhari’de de bildirildiği gibi, Fâtıma’yı “radıyallâhu anha” incittiler. Mişkat kitabında, Fâtımatüz-Zehra’yı anlatırken yazılı hadis-i şerifte, (Onu inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitir) buyurulmuştur. Ahzab sûresi, 57. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve Resûlüne eziyet edenlere, dünyada da, ahirette de lanet olsun) buyuruldu. Bu kötü işlerinden ve kağıt getirin emrini dinlemediklerinden ve Üsame ordusunu hazırlamaya yanaşmadıklarından, üçünü de sövmek, kötülemek lazım gelmektedir. Son nefeste iman ile gitmek için, ömrü sonunda iyi işler yapmak ve Resûlullaha itaat lazımdır.

Cevabında deriz ki Allahü teâlâ, ağaç altında söz verenlerden razı olduğu zaman, onların kalplerini, niyetlerini biliyordu. Kalplerine kuvvet ve sükunet vermişti. Âyet-i kerimenin sonu bunu bildiriyor. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, 3 halifenin Cennete gideceğini müjdeledi. İman ile öleceklerini açıkça bildirdi. Sözlerinde duracaklarını, vaatlarını bozmayacaklarını haber verdi. Allahü teâlâ, söz verenlerden değil de, sözleşmeden razı olduğunu bildirmiştir dersek, Allahü teâlâ, onların verdiği sözü beğenince, iman ile giderler. Çünkü, Allahü teâlâ, kâfirlerin hiçbir işinden razı olmaz. Son nefeste imansız gidecek olanlar, güzel iş yapsa, yaptıkları iş güzel, beğenilir işlerden olsa da, Allahü teâlâ bunların, böyle işlerini de beğenmez. Onların yaptığı güzel işler için, Nur sûresi, 39. âyetinde meâlen, (Kâfirlerin yaptığı güzel işler, çölde görülen seraba benzer. Susuz olanlar, bunu uzaktan su sanır. Yanına gidince, bir şey bulmaz. Aldandığını anlar) ve Mâide sûresi, 57. âyetinde meâlen, (Biriniz, imandan ayrılır ve kâfir olarak ölürse, yapmış olduğu bütün iyi işleri yok olur. Dünyada ve ahirette, ona faydası olmaz) buyuruldu. Ahirette işe yaramayacak olan bir işten, Allahü teâlâ razı olur demek, mânâsız bir söz olur. Çünkü, razı olmak, beğenmek, son derece kabul etmek demektir.

Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” 1. halife olmasını, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirmedi. Eğer bildirseydi, tevatür ile yayılır, belli olurdu. Böyle bir emir, hatta işaret olsaydı, Emir “radıyallâhu anh” bunu söyler, hakkını isterdi ve Ebû Bekr’in halifeliğini kabul etmezdi. Nitekim Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, (Halifeler Kureyş kabilesindendir) hadis-i şerifini söyleyerek, Ensarın halife olmasını kabul etmedi. Ensar da, razı olup halifelik arzusundan vazgeçtiler. Nasireddin-i Tusi’nin Tecrid kitabının bir şerhinde diyor ki (Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı, Onun yolunda, kendi akrabası ile kavimleri ile harp etti. Her emrini canla, başla yaptı. Onun yolunda ilerlemek için her zorluğa göğüslerini gerdi. Onun için her şeylerini fedadan çekinmeyen böyle sadıkların, daha defnedilmeden önce, açıkça bildirdiği emre uymayarak, kendi arzularına göre halife seçmelerini, hangi akıl, hangi düşünce kabul eder. Hazret-i Ali’nin “radıyallâhu anh” birinci halife olması için, değil bir emir, belki ufak bir işaret, bir delalet olsaydı, hepsi bunu yapmak için yarışırdı. Halbuki hadis âlimlerinin hiçbiri, yani hazret-i Ali’yi “radıyallâhu anh” aşırı derecede sevmekle meşhur olup onun üstünlüklerini, kahramanlıklarını, dine olan hizmetlerini gösteren hadisleri haber veren âlimler bile Onun halife olması için, ne bir emir, ne bir işaret bildirmedi. Ali “radıyallâhu anh” hiçbir sözünde, hiçbir hutbesinde, hiçbir mücadelesinde ve Ebû Bekrin halife seçilmesindeki gecikmesinde ve Ömerden sonra halife namzedi seçilen altı kişiden biri olarak, oradaki konuşmalarında, hilafete hakkı olduğunu gösterecek bir şey söylemedi. Altı halife adayı toplantısında Abbas Ali’ye “radıyallâhu anhüma” elini uzatarak: Elini ver! Herkes, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” amcasının seni halife yaptığını görsün de, sana uysun, dedi. O ise, kabul etmedi).

Fâtıma’yı “radıyallahü teâlâ anha” incitmemek için olan emir, her türlü incitmeyiniz demek değildir. Çünkü, Emir “radıyallahü teâlâ anh” da, onu, birkaç defa incitti. İncitmesi suç olmadı. Bunun gibi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bazı zevcelerine, (Aişe’yi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki onun yatağında iken bana vahiy gelmektedir) buyurmuştu. Aişeyi incitmenin, kendisini incitmek olduğunu bildirdi. Halbuki hazret-i Aişe “radıyallâhu anha”, hazret-i Aliden “radıyallâhu anh” elbette incindi. Bunun için diyebiliriz ki hadis-i şeriflerdeki (incitmeyiniz!) emri, nefsin isteklerine ve şeytana uyarak incitmeyiniz, demektir. Yoksa, İslamiyetin, hakikatin yerine getirilmesi için üzmek yasak olmaz. Fâtımanın “radıyallâhu anha” Ebû Bekrden “radıyallâhu anh” incinmesi, kendisine Fedekten miras vermediği içindi. [Fedek, Hayber kalesı yakınında hurması bol bir köy idi. Yahudilerle, köyün yarısını Resûlullaha vermek üzere sulh yapılmıştı.] Bir hadis-i şerifte, (Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bıraktıklarımız, fakirlere sadaka olur) buyurulduğu için halife Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, Resûlullahın hurmalıklarının gelirini fakirlere dağıttı. Bu hadis-i şerife uyarak, Fâtımaya “radıyallâhu anha” vermedi. Yoksa, nefsine, şeytana uyarak yapmadı. Bunun için, suç olmaz. Eğer, sorulursa ki hadis-i şerife uyularak yapılan işten, Fâtıma “radıyallâhu anha” niçin incindi? Cevabında deriz ki Onun incinmesi, düşünerek ve istiyerek incinmek olmayıp, insanlığın zayıf tarafı, yaratılış icabı idi. Elinde olmayarak incindi. Böyle incitilmesi ise, yasak olmaz.

3- Maveraünnehr âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” buyurdu ki: (Allahü teâlâ, Ebû Bekr “radıyallâhu anh” için, Tevbe sûresi, 40. âyetinde, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”in sahibi, yani arkadaşı, dedi. Peygamberin sahibini kötülemek, sövmek, caiz olmaz).

Risalede cevap olarak diyor ki: Kehf sûresi, 35. âyetinde meâlen, (Sahibi ile konuşurken dedi ki seni yaratan Rabbine kâfir oldun…) buyuruldu. Burada kâfire de, Peygamberin sahibi denilmektedir. Nitekim, Yusuf sûresi, otuzdokuzuncu âyetinde, Yusuf “aleyhisselâm” kâfirlere, (Ey, zindan arkadaşlarım…) sahip demektedir. Yusuf aleyhisselâmın, puta tapan iki kâfire (sahibim) demesi gösteriyor ki bir Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kimseye sahibim demesi, o kimsenin iyi olmasını göstermez.

Cevabında deriz ki sevişerek olan arkadaşlık elbette tesirlidir. Sohbetin tesirine inanmamaya cahillik alâmetidir denilmiştir. Müslüman ile kâfir sevişmiyeceği için, sohbetlerinin tesiri, faydası olmaz. Şunu da söyleyeyim ki Yusuf “aleyhisselâm”ın sohbetinin bereketi, faydası sayesinde, o iki putperest, müslüman olmakla şereflendi. O hâlde, Sıddık “radıyallâhu anh” her zaman herkesten çok beraber bulunduğu ve çok sevdiği hâlde, Resûlullahın sohbeti niçin ona tesir etmesin? Onun olgun marifetlerinden neden faydalanmesin? Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlânın, göğsüme akıttığı marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebû Bekrin göğsüne akıttım). Sevgi, bağlılık, çok oldukça, faydalanmak de o kadar çok olur. Bunun içindir ki Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” bütün Ashâbın en üstünü oldu. Çünkü, Onun Resûlullaha bağlılığı, herkesten çok idi. Bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekrin üstünlüğü, çok namaz kıldığı, çok oruç tuttuğu için değildir. Onun kalbinde bulunan bir şey içindir) buyurdu. Alimlerimiz “rahmetullâhi aleyhim ecma’în” diyor ki kalbinde bulunan o şey, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgisi idi. O hâlde, böyle bir sahibi kötülemek, sövmek nasıl insaf olur?

4- Maveraünnehr âlimleri diyor ki: Emir Ali “radıyallâhu anh” çok kuvvetli ve Ashâb arasında çok sevilen olduğu hâlde, üç halifeyi kabul etti. Hiç karşı gelmedi. Bu da, üç halifenin haklı olduğunu gösteriyor. Haksız idiler denirse, Ali “radıyallâhu anh” da kötülenmiş olur.

Risalede, buna cevap olarak, diyor ki: Emir “radıyallâhu anh” cenaze işleri ile uğraşmakta iken, üç halife, Beni Saide çardağı altında, Ashâbın çoğunu topladı. Ebû Bekri halife yaptılar. Ali “radıyallâhu anh” bunu haber alınca, adamları az olduğu için ve iyilerin ölmesini önlemek için, veya bilinmeyen başka sebepler için, harp etmeyi yersiz buldu. Bu ise, Ebû Bekrin haklı olduğunu göstermez. Çünkü, Ali “radıyallâhu anh”, o kadar kuvveti ve cesareti olduğu hâlde, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile ve birçok Ashâb ile Mekkeden Medineye, harp etmeden hicret etti. O zaman, harp etmeyi uygun görmediler. Hicretin altıncı yılında binbeşyüz Sahabi ile Mekkeye giderken, Hudeybiye denilen yerde sulh yapıp geri döndüler. Resûlullahın, Alinin ve diğer Ashâbın buralarda harp etmemesi caiz olduğu gibi, Alinin yalnız başına harp etmemesi elbet caiz olur. Oralarda harp edilmemesi, Kureyş kâfirlerinin haklı olduğunu göstermiyeceği gibi, Alinin harp etmemesi de, Ebû Bekrin haklı olduğunu elbette göstermez. Bunun gibi, Firavun Mısırda, dörtyüz sene, tanrılık dava etti. Şettad ve Nemrud gibi krallar da, yıllarca bu bozuk davada bulundu. Allahü teâlâ, sonsuz kuvvet, kudret sahibi iken, bunları öldürmedi. Allahü teâlâ bile düşmanından intikam almakta acele etmediğine göre, bir kulun, düşmanına karşı koymaması, niçin caiz olmasın? Emir, onların hilafetinde, istemeyerek, ortalığı idare etmek için sustu. Severek kabul etmedi.

Cevabında deriz ki: Maveraünnehr âlimlerine göre, Alinin Ebû Bekr “radıyallâhu anhüma” ile harp etmemesi ve Ona uyması, Onun doğru halife olduğunu gösteriyor. Bu ise, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Kureyş kâfirleri ile harp etmediği için ve Allahü teâlânın Firavun, Şettad ve Nemrud gibi düşmanlarını öldürmeyi geciktirdiği için red ve inkar edilemez. Risalenin bu misalleri, kendi sözlerini çürütmektedir. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Allahü teâlâ, bu düşmanlarını hep kötüledi. Hep kötü ve alçak olduklarını bildirdi. Onlar nerede, bu iş nerede? Benzerlik, nerede? Alinin, Ebû Bekri “radıyallâhu anhüma” kabul edip Ona uyduğunu bildiren haberlerin çokluğu karşısında, bunu inkar edemedikleri için, işi başka yola çevirmek zorunda kalıyor ve istemeyerek, idare için kabul etti, diyorlar. Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” hilafetini haksız göstermek için, başka cevap bulamıyorlar. Bu işin içinden, başka sözle kurtulamıyorlar. Burada, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” nasıl halife seçildiğini, en sağlam kaynaklardan alarak, açıklıyalım. Aliyi “radıyallâhu anh” zor ile ortalığı idare için, yanlış iş yapmak küçüklüğüne düşürmeye imkan olmadığını bildirelim.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în”, defn işlerinden önce, halife seçmeye başladı. Önce, müminlere bir başkan bulmayı, kendilerine vazife bildiler. Hatta bu işi, birinci vazife gördüler. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, had cezalarının verilmesini, vatanı düşmana karşı korumayı, asker hazırlamayı ve benzerlerini emir buyurmuştur. Bu işler ise, ancak devlet tarafından yapılır. Bunun için, bir devlet reisi seçmek, müslümanlara vâcip olur. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatını her işiten üzüntüden, ne yapacağını şaşırıyor, çok kimsenin aklı başından gidiyordu. Ashâbın bu büyük yarasını saracak, acılara çare bulacak biri lazımdı. Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, tam bir olgunlukla, Ashâbı topladı. Yüksek sesle:
Ey Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în”! Kim, Muhammed “aleyhisselâm”a tapınıyorsa, bilsin ki O ölmüştür. Kim Allahü teâlâya tapınıyorsa biliniz ki O hep diridir. Hiç ölmez! dedi. Daha nice tesirli sözler söyledi. Sonra Ensarın toplanarak, aralarından halife seçeceklerini işitti. Ebû Ubeyde ve Ömerle oraya gitti. Onlara, Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaptırmak için, bir baş seçiyormuşsunuz. Düşününüz, araştırınız! Halifenin Kureyşten olması lazımdır. Ebû Ubeyde ile Ömeri göstererek, bunlardan birini seçiniz, dedi. Ömer, söz alıp halife sensin ya Eba Bekr, dedi ve elini uzattı. Ensarın hepsi, söz birliği ile halifeyi kabul etti. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh”, ertesi salı günü, mescide geldi. Minbere çıktı. Cemaate baktı. Zübeyr bin Avvamı göremedi. Çağırın gelsin, dedi. Zübeyr gelince, müslümanların söz birliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Zübeyr, ey Resûlün halifesi! ayrılmam, diye elini uzattı, kabul etti. Halife, yine etrafa baktı. Aliyi “radıyallâhu anh” göremedi. Çağırttı. Emir gelince, müslümanların söz birliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Ali de, ey Resûlün halifesi, ayrılmam, deyip elini uzattı, kabul etti. Zübeyr ve Ali, halifeyi kabulde geciktikleri için özür dilediler. Halife seçilirken bize haber verilmediği için üzülmüştük. İyi biliyoruz ki halife olmaya, içimizde, Ebû Bekrden daha haklı kimse yoktur. Çünkü O, mayarada arkadaş olmakla şereflenmiştir. Onun şerefini, üstünlüğünü iyi biliyoruz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz için, imamlığa aramızdan Onu seçti, dediler. [Zübeyr bin Avvam “radıyallahü teâlâ anh”, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Hadice valdemizin erkek kardeşinin ve Resûlullahın halası Safiyenin oğlu idi. Onbeş yaşında müslüman oldu. İslamda ilk kılınç çeken, Habeşe ve Medineye, ilk hicret edendir. Bedr, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn ve Taif gazvelerinde birçok yerinden yaralandı. Mısırın fethinde de bulundu. Çok zengin idi. Bütün varını, Allah yolunda verdi. Deve vak’asında hazret-i Aliyye karşı bulunmuştu. H. 36 senesinde, 67 yaşında şehit oldu.]

İmam-ı Muhammed Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat edince, Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm” düşündü, aradı, yer yüzünde Ebû Bekrden “radıyallâhu anh” daha üstün kimseyi bulamadı. Onu söz birliği ile halife yaptı). Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm” söz birliği ile Ebû Bekr, Ali ve Abbastan “radıyallâhu anhüm” birinin halife olmasını istedi. Ali ile Abbas, Ebû Bekrin halife olmasına karşı bir şey söylemedi. İkisi de, Ebû Bekrin halifeliğini kabul etti. Böylece, Ebû Bekr, söz birliği ile halife seçilmiş oldu. Ebû Bekrin halifeliği haklı olmasaydı, Ali ile Abbas, kabul etmez, haklarını isterdi. Nitekim, Ali “radıyallâhu anh” Muaviyenin “radıyallâhu anh” halifeliğini haklı görmediği için, kabul etmedi. Muaviyenin askeri ve kuvveti, kendisinden daha çok olduğu hâlde, hakkını istedi ve çok kimsenin ölümüne sebep oldu. Halbuki Ebû Bekrden hak istemesi pek kolay idi ve kolay seçilirdi. Çünkü, o zaman, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanına daha yakın idi ve hakkı meydana çıkarmak isteği herkeste çok vardı. Bundan başka Abbas, Aliden halife olmasını istedi. O, kabul etmedi. Kendini daha haklı görseydi kabul ederdi. Halbuki Zübeyr, o büyük şöhreti ve cesareti ile bütün Haşim oğulları ve başka birçok Sahabi, Ali ile “radıyallâhu anhüm” beraber idi. Ebû Bekrin hak üzere halife olduğunu göstermeye, bu icma [söz birliği] yetişir. Bunu bozacak bir emir, hatta bir işaret bile bulunmaması, haklı olduğunu daha kuvvetlendirmektedir. Hatta, âlimlerin çoğuna göre, icmaı ümmet, yani Ashâbın söz birliği, meşhur olmayan emirden daha kuvvetlidir. Çünkü, icma olunan bir iş, kesin olarak doğrudur. Meşhur olmayan emir ise, zan ile doğrudur. Şunu da bildirelim ki Ebû Bekrin halife olması için işaret, hatta emir de vardır. Tefsir ve hadis ilimlerinin derin âlimleri, bunları bildirmektedir. Evet, Ehl-i sünnetin derin âlimlerinden çoğuna göre, böyle bir emir yoktur. Fakat bu söz, başkasının da hakkı bulunmadığını göstermektedir. Bundan da, Ebû Bekrin, söz birliği ile haklı halife olduğu ve Aliyye, istemeyerek, idare-i maslahat için kabul etti denilemeyeceği meydana çıkmaktadır. Sahabe-i kirâm, doğruyu kabul etmez kimseler olsaydı, o zaman idare-i maslahat düşünülebilirdi. (Zamanların en iyisi benim zamanımdır) hadis-i şerifi ile şereflenmiş kimseleri idare etmek için, haktan vazgeçmek, Aliyye “radıyallâhu anh” yakıştırılır mı?

Osman bin Abdurrahmân İbnissalah [Aks-ül-amel kitabı Londrada basılmıştır.] ve Abdülazim Münziri “rahmetullahi teâlâ aleyhima” buyuruyorlar ki Ashâb-ı kiramın hepsi adildir. Ashâb-ı kiramın hepsi, kesin olarak Cennete gidecektir. Hadid sûresi, 10. âyetinde meâlen, (Ey müminler! Sizden, Mekkenin fethinden önce Allahü teâlâ için mal veren ve muharebe edenlere, fethten sonra verenlerden ve harp edenlerden daha yüksek derece vardır. Bunların dereceleri eşit değildir. Hepsi için Cenneti söz veriyorum) buyuruldu. Demek ki Ashâb-ı kiramın hepsi Cennete girecektir. Bu âyet-i kerimede mal ve can verenlere söz verilmesi, sadaka vermeyen ve cihat etmeyenlerin Cennete girmiyeceğini göstermez. [Beydavi ve Hüseyini ve Mevakıb tefsirlerinde diyor ki müfessirlerin çoğuna göre, bu âyet-i kerime, Ebû Bekr-i Sıddıkın şanının yüksekliğini bildirmek için geldi. Çünkü ilk önce iman etti ve malını dağıttı ve kâfirlerle dövüştü.]

İmam-ı Ali “radıyallâhu anh”, halifelik hakkı olduğunu bildiği hâlde, hoş geçinmek için, istemeyerek hazret-i Ebû Bekri kabul etti demek, O Allahın arslanını küçültmek olur. Çünkü, hakkı, doğruyu söylememek günahtır. İstemeyerek iş yapmak ise, en aşağı bir müminin beğenmediği şeydir. Allahın arslanı ve Resûlullahın damadı, cesarette ve kahramanlıkta eşi bulunmayan Emir, böyle beğenilmeyen işi yapacak kadar küçülür mü? Cahiller, ne aşırı taşkınlık yapıyor ki hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” yükselteceğiz diye, kötülüyorlar. Onu aşağılamayı, övmek sanıyorlar.

 

5- Maveraünnehr âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: Üç halifeyi ve Resûlullahın temiz olan zevcelerinden birkaçını sövmek, bunlara lanet etmek küfürdür. Buna caiz diyeni cezalandırmak lazım olur.

Risalede, buna cevap olarak diyor ki: Akaid-i Nesefi şarihi, Şeyhaynı [Ebû Bekr ile Ömeri] söğmenin küfür olacağını kabul etmiyor. [Akaid-i Nesefiye kitabını Ömer ibni Muhammed Nesefi yazmıştır. Zahire ismindeki fıkıh kitabı kıymetlidir. Akaid-i Nesefiye’yi, çok âlimler şerh etmiştir. En meşhur şerhi, Mesud bin Ömer Sadeddin-i Teftazaninindir.] Camiul-usul sahibi, Şeyhayni sövenleri İslam fırkalarından saymiştir. Mevakıf kitabı da, böyle demektedir. [Camiul-usul kitabını Mübarek bin Muhammed ibni Esir yazmıştır. Mevakıf kitabını, kadı Adud Abdurrahmân bin Ahmed yazmıştır. Çok kıymetli akaid kitabıdır. Şerhleri içinde en meşhuru, Seyyid şerif Ali bin Muhammed Cürcani’nin ve Muhammed bin Esad Celaleddin Devani’ninkidir. Devani’nin fârisî Ahlak-ı Celali kitabı meşhur olup basılmıştır ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Abdülhakim Siyalküti Hindi’nin Seyyid şerif Ali şerhine olan haşiyesi meşhur olup basılmıştır.] İmam-ı Muhammed Gazali, Şeyhaynı sövmek küfür olmaz, diyor. Ebül-Hasan Eş’arî namaz kılan kimseye kâfir denemez diyor. O hâlde, Şeyhayni sövenleri kâfir bilmek, din âlimlerinin kitaplarına ve Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uymamaktadır.

Cevabında deriz ki Şeyhayni “radıyallahü teâlâ anhüma” sövmek küfürdür. Hadis-i şerifler, küfür olduğunu göstermektedirler. Taberani’nin ve Hakim’in bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ beni seçti. Benim için, insanlar arasından en iyilerini Ashâb [arkadaş] olarak seçti. Ashâbım arasından bana, vezirler, yardımcılar ve akraba ayırttı. Onlara sövene, Allahü teâlâ ve melekler ve insanlar lanet eylesin! Onları sövenlerin ne farzlarını, ne de sünnetlerini, Allahü teâlâ kabul etmez) buyurdu. Hadis alimi Ali bin Ömer Darekutni’nin bildirdiği hadis-i şerifte: (Benden sonra, bazı kimseler meydana çıkacak. Onlara rastlarsanız, öldürünüz! Çünkü, onlar, müşriktir [kâfirdir]). Ali “radıyallâhu anh”, bunların alâmeti nedir? diye sordu. (Onlar sana aşırı bağlılık gösterecek, sende bulunmayan şeyleri, sana söyleyeceklerdir. Kendilerinden önce gelen din büyüklerini kötüliyeceklerdir) buyurdu. [Darekutn, Bağdatta bir köydür.] Aynı kitapta, (Bunlar, Ebû Bekr’le Ömer’i kötülerler. Bunlara söverler. Ashâbıma sövenlere, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet etsin) buyurdu. Buna benzeyen hadis-i şerifler, pek çoktur ve çoğu meşhur olduğundan, burada yazmaya lüzum yoktur.

Şeyhaynı sövmek, onlara düşmanlık etmek demektir. Onlara düşmanlık ise, küfürdür. Çünkü, hadis-i şerifte, (Onlara düşmanlık bana düşmanlıktır. Onları incitmek, beni incitmektir. Beni incitmek de, Allahü teâlâya eziyet etmektir) buyuruldu. Ali bin Hasan ibni Asakirin [499-571 Şamda] bildirdiği hadis-i şerifte, (Ebû Bekr ile Ömeri “radıyallâhu anhüma” sevmek imandır. Bunlara düşmanlık küfürdür) buyuruldu. Bir mümine kâfir diyen kâfir olur. Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse bir mümine, onun kâfir olduğunu bildiren bir söz söylerse, [mesela Ey Allahın düşmanı derse] kendisi kâfir olur) buyuruldu. O hâlde, Şeyhayne kâfir diyen, Onları kâfir bilen, kâfir olur. Biz iyi biliyoruz ki Ebû Bekr ile Ömer “radıyallâhu anhüma” mümindirler. Allahü teâlânın düşmanı değildirler. Cennet ile müjdelenmiştirler. O hâlde, bunlara kâfir diyen, kâfir olur. Yukarıdaki son hadis-i şerifi, gerçi bir kişi bildirmiştir. Fakat, mümini kâfir yapanın, kâfir olacağı, bundan anlaşılmaktadır. Şu kadar var ki buna inanmayan kâfir olmaz. Zamanın büyük alimi olan Ebû Zür’a Razi buyuruyor ki: (Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbından birisini kötüleyen kimse, zındıktır. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîm, elbette doğrudur, Resûlullah elbette doğru söyler. Bizlere bunlardan gelen haberler, elbette doğrudur. Bunların hepsi, Ashâb-ı kiramı övmekte, yükseltmektedir. Bunları kötülemek, Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere inanmamak olur. Bu ise, zındıklık, dalalet, sapıklıktır). Sehl bin Abdullah Tüstüri buyuruyor ki (Ashâb-ı kiramı büyük bilmeyen kimse, Resûlullaha iman etmiş olmaz). Abdullah bin Mübarek’ten soruldu ki Muaviye ile Ömer bin Abdülazizden hangisi daha üstündür? Cevabında buyurdu ki Muaviye “radıyallâhu anh” Resûlullahın yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazizden katkat daha üstündür. Böylece, Resûlullahın sohbetinin ve mübarek yüzünü görmenin sebep olduğu yüksekliğe, hiçbir yükseklik yetişemeyeceğini bildirdi.

[Ömer bin Abdülaziz, 8. Emevi halifesi olup âlim ve çok dindar idi. 101 senesinde, 41 yaşında şehit edildi. Malatya’yı Rumlardan, yüz bin esir karşılığı satın almıştır.] Bu üstünlük, başka bir kıymet karışmadan yalnız sohbetin üstünlüğüdür ve bütün Ashâbda vardır. Buna başka kıymetler de ekleyen, mesela Resûlullah ile birlikte cihat eden ve sonra gelen müminlere, Ondan işittiklerini bildiren veya Onun uğrunda malını harc eden sahabi elbet daha yüksek, daha üstün olur. Hiç şüphe yok ki iki halife, Ashâbın büyüklerindendi. Hatta, en üstünleri idi. O hâlde, Şeyhayne kâfir demek, hatta, biraz küçültmek, küfür olur. Zındıklık olur. Doğru yoldan ayrılmak olur. Şemsül’eimme Muhammed bin Ahmed Serahsi’nin Muhit kitabında diyor ki: (Şeyhaynı kötüliyen imamın arkasında namaz kılmak caiz değildir. Çünkü bu, Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” halife olduğunu kabul etmiyor. Halbuki Onun hak halife seçildiğini bütün Ashâb söz birliği ile bildirdi).

Tâhir bin Ahmed Buhari’nin Hülasa adındaki fetva kitabında diyor ki (Ebû Bekrin hilafetine inanmayan kâfir olur. Bidat sahibi olanın arkasında namaz kılmak mekruhtur. Bidatı küfre varırsa ona uyanın namazı sahih olmaz. Küfre sebep olmazsa, sahih fakat mekruh olur. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” hilafetine inanmayanın da kâfir olduğu, daha doğrudur). Bunların halifeliklerine inanmayan kâfir olunca, ya bunlara sövenlerin, lanet edenlerin ne olacağını düşünmeli. Görülüyor ki bu taşkınlıklara küfür demek, hadis-i şeriflere ve din âlimlerinin sözlerine tam uygun olmaktadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlara kâfir denilmez buyurması, taşkınlık yapmayan kimseler içindir. Böylece sözleri, hadis-i şeriflere ve âlimlerin söz birliğine uydurulmuş olur.

Risale, Aişe-i Sıddıkaya “radıyallahü teâlâ anha” da söğüyor, lanet ediyor. Âyet-i kerimeye ve hadis-i şerife uymadığı için Ona lanet edilir diyorlar. Ona, -haşa- kötü diyorlar. Ahzab sûresi, 33. âyetinde: (Evlerinizde oturunuz) buyurulduğu hâlde, bu emri dinlemeyip, Deve vak’asında, Ali “radıyallâhu anh” ile harp etti. Halbuki hadis-i şerifte, (Seninle harp eden, benimle harp etmiş gibidir) buyuruldu. Demek ki Ali ile harp, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile harp etmek demektir. Peygamber ile harp eden ise, kâfirdir. Onun için, Aişeye sövmek, lanet etmek lazım olur, dediler.

Buna cevap olarak deriz ki (Evlerinizde oturunuz!) emri, her zaman, her hâlde evde oturun, dışarıya hiç çıkmayın demek değildir. Zevcelerinden bazısının, Resûlullah ile birlikte sefere gitmesi, böyle olmadığını göstermektedir. Demek ki evlerinizde oturunuz emri, belli zaman ve belli haller içindir. Bir şeyin bütününü söyleyip bir parçasını kasıt etmeye benzer. Böyle sözler ise, kesin olmaz. Müctehidin, bu bütünden, bir başka parçayı anlaması caiz olur. Çünkü, bütün parçalarda ortak bulunan özellikler vardır. Aişe “radıyallâhu anha”, şüphe yok ki âlim idi ve müctehid idi. Tirmizi’nin kitabında Ebû Musel-Eş’arî [Resûlullahın valilerinden idi. Yazılara tarih konmasına sebep olmuştur.] buyuruyor ki Ashâb-ı kirâm, bir şey öğrenmek isteseydi, hazret-i Aişeye gidip, sorar, öğrenirdi. Yine Tirmüzi kitabında, Musa bin Talha diyor ki Aişe’den daha fasih, düzgün konuşan görmedim. Aişe “radıyallâhu anha”, o derin ilmi sebebi ile âyet-i kerimenin özünü anlamış, bazı zamanda, bazı işler için çıkmak istisnasına uyarak çıkmıştır. Âyet-i kerimeden çıkan mânâ, örtüsüz, açık olarak çıkmayınız demektir. Nitekim âyet-i kerimenin sonunda meâlen, (Önceki cahillik zamanında, kadınların yaptığı gibi, ziynetlerinizi, süslerinizi erkeklere göstermeyiniz!) buyuruldu. Örtülü olarak, evden çıkmanın caiz olacağı buradan anlaşılmaktadır. Aişenin “radıyallâhu anha” Deve vak’asına çıkması, harp etmek için değildi. İslah etmek, fitneyi bastırmak içindi. Tarihlerin dediği gibi harp için olsa da, yine zararı yoktur. Çünkü, ictihadı ile hareket etmişti. Keyfi ile kendiliğinden çıkmış değildi. Nitekim, Şerh-i mevakıf, Seyfüddin Ali Amididen “rahmetullâhi aleyh” haber veriyor ki Deve ve Sıffin vak’aları, ictihad yüzünden idi. Müctehid yanılırsa, bir şey denemez. Enfal sûresi, altmışsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın önceden kitabı olmasaydı, yaptıklarınızdan dolayı büyük azap çekerdiniz) buyuruldu. Beydavi bunu tefsir ederken (Allahü teâlâ açıkça yasak ettiği şey yapılmadıkça azap yapmıyacağını, önceden Levhilmahfuzda yazdı. Hata edene, yanılana azap etmiyeceğini hüküm etmeseydi…) diyor. Şunu da bildirelim ki müctehidin yanılması, Allahü teâlâdan bir rahmettir, hidayettir. Abdüttar bin Kusey oğullarından Rezin bin Muaviye (524)nin kitabında, Ömer “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benden sonra, Ashâbımın ayrılığını Rabbimden sordum. Rabbim bildirdi ki: Ey sevgili Peygamberim Muhammed “aleyhissalatü vesselâm”! Senin Ashâbın, gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı, bazısından daha parlaktır. Hepsi ışık saçmaktadır. Onlardan birinin yolunda giden hidayete kavuşur). Sonra, şu hadis-i şerifi buyurdu: (Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyarsanız, hidayet, selamet bulursunuz!)

(Ey Ali! Seninle harp, benimle harp demektir) hadis-i şerifini, Aişe “radıyallâhu anha” belki işitmemiştir. Yahut, belli bir harp için buyurulmuştur. Veyâhut, zaman-ı saadette yaptığı harbler demektir.

Bu risalede, bozuk düşüncelerine herkesi inandırmak ve Ehl-i sünneti mağlub etmek için diyor ki: (Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, iki gözü görmeyen İbni ümm-i Mektum ile konuşurken, zevcelerinden biri yanlarına gelince, üzülüp (O görmüyorsa da, sen görüyorsun!) buyurdu. Kadınların, erkeklere görünmemesi, bu kadar lazım olduğu hâlde, Ehl-i sünnet kitaplarında diyor ki: Aişe “radıyallâhu anha” Peygamberin omuzuna dayanıp sokakta çalgı çalan, oynıyan adamları seyr etti. (Seyr etmeye doymadın mı ya Hümeyra?) buyurdu. Biz, en aşağı adamların bile böyle yapacağını söyleyemeğiz. Cevap olarak deriz ki oyunu seyr etmek, belki örtünmek emri gelmeden önce olmuştur. İbni ümm-i Mektuma görünmemek ise, bu âyet-i kerime geldikten sonra olmuştur. Belki de, seyr olunan oyun, haram olmayan, caiz olan oyun idi. Nitekim, sahih haberlerden anlaşılıyor ki Mescid-i Nebevi meydanında, süngü oyunu oynanırdı. Bu da, ok atmak gibi, harp oyunu olduğu için, günah değildir. Zaten mescitte oynanması, caiz olduğunu göstermektedir. Oyunu seyr etme, örtünme ayeti geldikten sonra olsa bile o zamanda, Aişe “radıyallâhu anha” küçük idi. Mükellef değildi. Nitekim, Buhari ve Müslimde bildirildiğine göre, buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” odanın kapısında duruyordu. Habeşliler, mescidin mihrabında oynuyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek arkasındaki örtü ile beni örddü. Mübarek kulağı ile boynu arasından, oyunu seyr ettim.)

İyi bilinmelidir ki Ashâb-ı kiramın işlerine karışmak, onlar hakkında, aklına geleni söylemek, bir müslüman için, son derece edebsizlik ve zavallılıktır. Müslüman ismini taşıyan kimse, Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, çekişmeleri, Allahü teâlâya bırakmalı, hepsini iyi bilmelidir. Onları sevmek Muhammed “aleyhisselâm”ı sevmek demek olduğunu bilmelidir. Çünkü, (Onları seven, beni sevdiği için sever) buyurdu. Bir müslüman için, kurtuluş yolu, ancak budur. İmam-ı Muhammed bin İdris Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: (Ashâb-ı kirâm arasındaki kanlara, ellerimizin bulaşmasından, Allahü teâlâ, bizleri koruduğu gibi, biz de dilimizi karıştırmaktan koruyalım). Ömer bin Abdülaziz de böyle söylemiştir. [1340 da İstanbulda basılan, türkçe (Ahmed Rıfai) adındaki kitabın yetmişsekizinci sayfasında, Seyyid Ahmed bin Ali Rıfai [512-578 [m. 1183] Basra civarında (Ümm-i Ubeyd)dedir] buyuruyor ki: (Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” arasında olan olaylar üzerine aşırı konuşmak, fikir yürütmek, hiç caiz değildir. Her müslüman, Ashâb hakkında, dilini tutmalı, o büyüklerin hep iyiliklerini söyleyip, hepsini sevmeli, övmelidir). Fakat, bazı kimseler, Ashâb-ı kiramı kötülüyor. O İslamın göz bebeklerine sövmeye, lanet etmeye cesaret ediyor. İslam âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, onlara cevap vermesi, onları susturması, yanlış, bozuk düşündüklerini açıklaması lazımdır. İşte bunun için, bu fakir de [yani İmam-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani, Ahmed Fârukî “rahmetullâhi aleyh” 971-1034 [m. 1624] Hindistanda Serhend şehrindedir], bu yolda birkaç kelime yazdım. Ya Rabbi! Unuttuklarımız ve yanıldıklarımız için bize ceza yapma! Okuduğum risaleyi yazanı red ve rezil etmek için, bu fakire nasip olan cevap burada bitti. Allahü teâlâ, kalplerimize, kendi dininin sevgisini yerleştirsin! Sevgili Peygamberi Muhammed “aleyhissalatü vesselâm” yolunda ilerlemekle, hepimizi şereflendirsin! Âmin.

İmam-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sani Ahmed Fârukînin “rahmetullâhi aleyh” (redd-i Revafıd) risalesi, burada tamam oldu.

İlâhî! Fâtıma evladı hatırına,
Son sözüm, kelime-i tevhid ile ola!
Eğer bu duamı edersen red ya kabul!
Sarıldım, Ehl-i beyt-i Nebî eteğine.

Ya Rabbi! Sevgili Peygamberinin hürmeti için ve Onun Ehl-i beyti “radıyallâhu anhüm” hatırı için, İmam-ı Rabbânî Ahmed Fârukîyi ve anasını, babasını afv ve mağfiret et! Habîbinin ahlakı hürmetine, onlara iyi, güzel muamele eyle! “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”! Sevgili Peygamberine ve Ehl-i beytine bizden dualar ve selamlar ulaştır ve mahluklarının sayısınca ve Arşının ağırlığınca, beğendiğin gibi hayır ve bereket ver. Âmin. Bu risalenin tamam olmasını nasip ettiği için, Allahü teâlâya hamd olsun ve en çok sevdiği, ümmi Peygamber Muhammed aleyhisselâma kıyamete kadar, dualar ve selamlar olsun!

İmam-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendi hazretlerinin (redd-i revafıd) risalesi, Hindistanda ve Pakistanda basılmıştır. Pakistanda, Haydarabad üniversitesi profesörlerinden Gulam Mustafa han da, 1965 senesinde urdu tercümesi ile birlikte, (Teyid-i ehl-i sünnet) ismini vererek nefis olarak bastırmıştır. Bu baskısı, 1977 senesinde, (Mebde ve Mead) risalesi ile birlikte, İstanbulda ofset yolu ile tekrar bastırılmıştır. Bu risaleyi Hind âlimlerinden şah Veliyullah Dehlevi arabiye tercüme etmiş ve Hindistanda basılmış ve İstanbulda ofset baskısı, (En-Nahiye) kitabının sonunda neşredilmiştir.

 

 

Asırların pek az yetiştirdiği büyük âlim kayum-i âlem, şeyh Muhammed Masum bin Ahmed Fârukî “kuddise sirruhuma” hazretlerinin Mektubat kitabının 2. cildinin, 36. mektubu, uzun ve çeşitli suallere cevap vermektedir. Bu mektubun, yalnız 8. sualinin cevabını, buraya tercüme etmek uygun görüldü.

Sual: (Şerh-i Divan-ı kütüb-i tevarih) de diyor ki (Hazret-i Emir “keremallahü teâlâ vecheh” bir kısım insanların kendisine düşmanlığını anlayınca, Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” ve Onun gibilerden beş kişiye, beş vakit namazdan sonra, lanet etmeye başladı. Onlar da, bunu duyunca, hazret-i Emir, hazret-i Hasan, hazret-i Hüseyin, Abdullah ibni Abbas ve Mâlik-i Ejderden “radıyallâhu anhüm ecma’în” müteşekkil olan beş kişiye beş vakit namazdan sonra lanete başladılar. Hatta, Beni Ümeye halifeleri, bu alçak işi büsbütün ortaya yaydı. Hutbelerde Ehl-i beyte lanet ettiler. Bu hareket, Ömer bin Abdülazizin, bunu kaldırmasına kadar devam etti. Ömer bin Abdülaziz, bu laneti kaldırıp, yerine, Nahl sûresi, 90. âyet-i kerimesini okuttu). Acaba bu çirkin hadise olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır?

Cevap: Tepeden tırnağa kadar rahmet olan hazret-i Emir “keremallahü teâlâ vecheh” haşa ve kella, herhangi bir müslümana bile lanet etmemiştir. Nerede kaldı ki Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına ve hele çok kere hayır duâ ettiği Muaviyeye “radıyallâhu anh” lanet etmiş olsun. Hazret-i Emir, Muaviye ile birlikte olanlar için, (Kardeşlerimiz, bize uymadı. Kâfir ve fasık değildirler. İctihadları ile hareket ediyorlar) buyurdu. Bu sözü, bunlardan küfrü ve fıskı uzaklaştırmaktadır. O hâlde, niçin lanet etsin? İslam dininde hiç kimseye, hatta frenk kâfirine bile lanet etmek ibadet değildir. Beş vakit namazdan sonra duâ etmek lazım iken, kendi düşmanlığı için, duâ yerine, laneti dile alır mı? Fenâ derecelerinin en yükseğine ve itminanın sonuna ulaşmış ve şahsi arzularından geçmiş olan hazret-i Emirin nefsini kendi nefs-i emmareleri gibi, kin, inat ve düşmanlıkla dolu mu sanıyorlar? O çok yüksek zata, böyle bir bühtan, böyle alçak bir iftirada bulunuyorlar. Hazret-i Emir, fenâ fillah ve muhabbet-i Resûlillah makamlarının en son derecesine ulaşmış, canını, malını, Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolunda feda etmiştir. Niçin bu duâ zamanında, her iki cihanın sultanı, Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” enva-ı eza ve cefa yapan, Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallâhü aleyhi ve alâ Âlihi ve sellem” düşmanlarını söyleyip, onlara lanet etmedi de kendi düşmanlarına lanet etti? Halbuki (İctihadları ile hareket ediyorlar) sözü, onlara düşman olmadığını gösteriyor. İşin esası şöyledir ki bu muharebeler ve münazealar, düşmanlık ve kin gütmek ile olmamıştır. Hep ictihad ve tevil ile olmuştur. Bunun için, ayıplamanın yeri yoktur. Nerede kaldı ki lanet edilsin. Bir kimseyi kötülemek ve ona lanet etmek, bir iyilik ve ibadet olsaydı, İblis-i laine, Ebû Cehle, Ebû lehebe ve Peygamber efendimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefa ve eza eden ve bu hak dine, kötülükler, ihanetler yapan Kureyşin azılı kâfirlerine lanet etmek, İslamın icaplarından olurdu. Düşmanlara lanet etmek emredilmeyince, dostlara lanet sevap olur mu? Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Bir kimse, şeytana lanet ederse; ben zaten mel’un oldum. Bu lanetin bana zararı olmaz der. Ya Rabbi! Beni şeytandan koru derse, eyvah belkemiğimi kırdın der). Bir başka hadis-i şerifte, (Şeytana söğmeyiniz. Şerrinden Allahü teâlâya sığınınız!) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki bu gibi sözler, hazret-i Emire iftiradır. Onu kötülemektir. Bundan başka, Muaviye “radıyallâhu anh” hazret-i Emire, hazret-i Hasan ve Hüseyine ve diğerlerine “radıyallâhu anhüm ecma’în” lanet etmeye başladı demek de, Muaviye “radıyallâhu anh” hazretlerine iftira olur. (Bu hadise olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır? Eğer olmuş ise, Muaviye’ye ve diğerlerine niçin lanet edilmesin? Olmadı ise, Keşşaf tefsirindeki yazının mânâsı ne olur?) diyorsunuz. Cevabında, olmadı deriz. Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebi şöyledir ki Muaviyeye “radıyallâhu anh” dil uzatmak caiz değildir. Bu söz, ona bir iftiradır. Hem, bu hususta doğru bir haber de yoktur. Tarihçiler söylüyor ise, bunların sözü, nasıl senet olabilir. Dinin esasları tarihçilerin sözleri üzerine kurulamaz. Bu meselede, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin ve Onun Ashâbının sözlerine bakılır. Tarihçilerin sözlerine ve Keşşafta yazılı haberlere bakılmaz. Keşşaftan alındığını bildirdiğiniz o yazılarda Emrin ve Muaviyenin ismi geçmiyor. Bu iki din büyüğünün birbirine lanet ettiğini gösteren bir işaret bile yoktur. O yazılar tamamen doğrudur. Bizim bildiğimize uymayan bir şey yoktur ki iyi mânâ aransın. Evet, Beni Ümeye halifeleri senelerce minberlerde Ehl-i beyte lanet ettirdi. Ömer bin Abdülaziz, buna son verdi. Allahü teâlâ, Ona bizim tarafımızdan büyük mükafatlar versin! Lakin Muaviye “radıyallâhu anh” da, Emevi halifelerinden ise de, ona dokunulamaz. Eğer Muaviye söğülür, kötülenirse, onunla beraber, bu muhalefette ve muharebelerde bulunan çok sayıda Ashâb-ı kirâm, hatta aşere-i mübeşşereden [Dünyada iken Cennet ile müjdelenmiş on kişiden] birkaçı da mel’un olur, kötülenmiş olur. Bu din büyüklerine dil uzatmak, onları kötülemek, onlardan bize gelmiş olan din bilgilerini bozmaya, kötülemeye sebep olur. Hiçbir müslüman, bunu lâyık görmez ve kabul edemez.

Efendim! Bu meselede size iki mezhebi bildireyim. Ehl-i sünnet ve cemaatin sözü ve başkalarının sözü. Bazıları, üç halifeyi ve Muaviyeyi ve ictihatta Ona uyanları kötülüyor. Bunlara söğüyor. Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra, birkaçı haric olmak üzere, bütün Ashâb mürted oldu, diyorlar. Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebine göre, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve alâ Âlihi ve sellem” Ashâbına iyilikten başka bir şey söylenmez. Hiçbiri fenâ ve kötü değildir. (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşman olduğu için düşman olur) hadis-i şerifi, hepsini sevmemizi emrediyor. Onların kavgalarının ve muharebelerinin, iyi niyet ile yapıldığını bilmeliyiz. Nefsin kötü ve çirkin arzularından ve inattan onları tamamen uzak görmek ve uzak tutmak lazımdır.

İmam-ı Yahya bin Şeref Nevevi Müslim hadislerini açıklarken buyuruyor ki imam-ı Ali “radıyallâhu anh” zamanındaki muharebelerde Ashâb-ı kirâm üçe ayrılmıştı. Bir kısmının ictihadı, Emrin “radıyallâhu anh” haklı olduğunu göstermişti. Bunlara, kendi ictihadlarına uygun yol tutmak vâcip oldu. Hepsi hazret-i Emire yardım etti. Ashâbın bir kısmı ictihatta doğruyu kestiremedi. Bunların, kimseye karışmaması vâcip oldu. 3. kısmın ictihadı, Emre karşı gelenlerin haklı olduğunu göstermişti. Bu ictihatta olanların diğer tarafa yardım etmesi lazım oldu. Demek ki her biri kendi ictihadına uygun iş yaptı. Bunun için hiçbirini ayıplamak, doğru değildir. Bununla beraber, hazret-i Emir ve Onun ictihadında olup Ona uyanlar, ictihatta doğruyu bulmuşlardı. Karşılarındakiler, ictihatta hata etmişlerdi. Fakat, ictihatta yanılma olduğu için, kötülenemez ve ayblanamaz. Yanılanlar, bir sevap almıştır. Doğruyu bulanlar ise, on sevap almıştır. İmam-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” (Allahü teâlâ, o kanlara, ellerimizi bulaştırmaktan koruduğu gibi, biz de, dillerimizi bulaştırmaktan koruyalım) buyurdu. Bu kıymetli söz, hata bile demenin doğru olmadığını ve yapılmış olanları da iyilikle anmamız lazım geldiğini gösteriyor. Demek ki Muaviye’yi “radıyallâhu anh” sevmeyen, Ona lanet eden bir kimse, bütün Ashâbı iyi bilse de, Ehl-i sünnet ve cemaatten olmaz. Bunu, şiîler de sevmez. Çünkü, üç halifeyi seveni sevmiyorlar. Bunun için, bu kimse, ne Ehl-i sünnettendir, ne de şiidir. Üçüncü bir yol tutmuş oluyor.

Ashâb-ı kirâm arasında hâsıl olan ayrılıklar için Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerinde bir şüpheniz kalırsa, güvenilen ve her şeyi ayrı ayrı izah eden itikat kitaplarını okumalısınız. Sonradan söylenilen, birbirini tutmaz, çürük sözlere inanmamalıdır. Otuzaltıncı mektubun tercümesi tamam oldu.

Bu yazımızı, güzel sözlerle bitirmek için, Ehl-i beytin “radıyallâhu anhüm” şanlı işlerini, methlerini, üstünlüklerini yazıyoruz:

Ahzab sûresi, 33. âyetinde meâlen, (Ey Habîbimin Ehl-i beyti! Allahü teâlâ, sizin günahsız olmanızı istiyor) buyuruldu. Müfessirlerden çoğu, bu âyet-i kerime, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüm” için geldi, dedi. Aişe “radıyallâhu anha” da, böyle olduğunu bildirdi. Zevceleri “radıyallâhu anhünne” için geldi diyenler de vardır. Çünkü, bundan sonraki âyet-i kerime açıkça zevcelere hitab etmektedir. Ahmed bin Hanbelin, Müsned adındaki kitabında Ebû Said-i Hudri diyor ki bu âyet-i kerime, Resûlullah, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin için geldi. Bu beşine (Ehl-i aba) yani hırka ile örtülü denir. Ahmed bin Muhammed Salebiye göre bu âyet-i kerimedeki (Ehl-i beyt), Haşim oğulları demektir. Âyet-i kerimedeki (rics), günah yapmak ve iman edilecek şeylerde şüphe etmek demektir. O hâlde bunlar, Cehenneme girmez. Sad ibni Ebû Vakkas “radıyallâhu anh” [Aşere-i mübeşşeredendir, 17 yaşında, 7. olarak İslama geldi. Bütün gazalarda bulundu. İlk ok atandır. Çok nişancı idi. Kadsiyede zafer kazanıp, İran mecusi devletini tarihten silen İslam ordusunun baş kumandanıdır. 55, Medine’de] buyurdu ki Âli-i İmrân sûresi, 61. ayeti, (Geliniz, çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım) nazil olunca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyini “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” çağırıp (Ya Rabbi! İşte bunlar Ehl-i beytimdir) buyurdu.

Müsevvir bin Mahreme “radıyallâhu anh” [Namazda iken, mancınık taşı ile şehit oldu. 2-64, Medinede] buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Fâtıma “radıyallâhu anha” benden bir parçadır. Onu kızdıran, beni incitir). [Hicrette 13 yaşında idi. 15 yaşında iken Aliyye “radıyallâhu anh” verildi ki Ali o zaman 25 yaşında idi. Hicretin on birinci senesinde Medinede, vefat-ı Nebiden altı ay sonra vefat etti.]

Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” [Hayberde İslama gelip hemen gazaya başladı. Çok fakir olup Resûlullahtan ayrılmazdı. Muaviye bunu Medineye Vâli yaptı. 59 da 79 yaşında vefat etti. Medinede] diyor ki Resûlullahın yanında idim. Hasan geldi. (Ya Rabbi! Bunu seviyorum. Sen de bunu sev ve bunu sevenleri de sev!) buyurdu. Enes bin Mâlik [Resûlullaha on yıl hizmet etti. 100 seneden fazla yaşadı] diyor ki (Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hasanden daha çok benzeyen kimse yok idi). Bir kere de (Hüseyin “radıyallâhu anh” Resûlullaha çok benziyordu) dedi. Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” [Uhud gazasında küçük idi. Diğer 17 gazada bulundu. 61, Kufede] diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Benden sonra, size iki şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birisi, ikincisinden daha büyüktür. Biri, Allahü teâlânın kitabı olan Kur’ân-ı Kerîmdir ki gökten yere kadar uzanmış, sağlam bir iptir. İkincisi, Ehl-i beytimdir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymayan, benim yolumdan ayrılır). Yine Zeyd bin Erkamın bildirdiği hadis-i şerifte, (Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ile harp, bana karşı harp demektir. Bunlarla sulh ve selamet üzere olmak, bana teslim olmaktır) buyurdu. Cemi bin Ömer “radıyallâhu anh” diyor ki: Amcam ile birlikte Aişe “radıyallâhu anha” valdemizden sorduk ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” en çok kimi severdi. Cevabında, Fâtımayı “radıyallâhu anha” buyurdu. Erkeklerden kimi en çok severdi, dedik. Fâtımanın zevcini dedi. Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” [İlk Hendekte ve bütün gazalarda bulundu. 84 yaşında 73 de Mekkede vefat etti] diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Hasan ile Hüseyin, dünyada, benim güzel kokularımdır). Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: (Hasanın göğsünden yukarısı, Hüseyinin göğsünden aşağısı, Resûlullaha çok benziyordu). Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” [Çok âlim idi. 68 de 70 yaşında Taifte vefat etti] buyurdu ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek omuzunda Hasan vardı. Birisi, ya Hasan! Ne iyi yere oturmuşsun deyince (Omuzumdaki ne iyi insandır) buyuruldu. Aişe “radıyallâhu anha”dan [Ebû Bekr-i Sıddıkın kızıdır. Resûlullah efendimize, Allahü teâlânın emri ile altı yaşında nikah edilip, hicretin ilk yılında, dokuz yaşında düğün yapıldı. Âyet-i kerime ile meth ve sena olundu. Âlim, edip, çok akıllı ve üstad idi. Binden fazla hadis-i şerif bildirdi. Resûlullahın vefatında onsekiz yaşında idi. Elliyedide, 65 yaşında Medinede vefat etti. Abdullah bin Zübeyrin teyzesi idi.] nakledildi ki Ashâb-ı kirâm, hediyelerini, Resûlullaha, Aişenin evinde getirip böylece sevgisini kazanmaya yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Aişe tarafında Hafsa, Safiye, Sevde vardı. İkincisi Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i Selemeyi Resûlullaha gönderip (Ashâbına emir buyur. Hediye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!) dediklerinde, Resûlullah buyurdu ki (Beni, Aişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâil “aleyhisselâm” bana yalnız Aişenin yanında iken geldi.) Ümm-i Seleme, dediğine pişman olup tövbe ve afv diledi. Fakat zevceler, Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhünne” ile de haber gönderdi. Cevabında (Ey kızım! Benim sevdiğimi, sen sevmez misin?) buyurdu. Fâtıma, elbet severim, dedi. Cevabında (O hâlde, Aişeyi sev!) buyurdu. Aişe “radıyallâhu anha” buyurdu ki: Resûlullahın zevceleri arasında, Hadiceye “radıyallâhu anha” gayret ettiğim gibi, başkasına gıbta etmedim. Halbuki onu görmemiştim. Çünkü, ölmüş olduğu hâlde, Onun adını çok söylüyordu. Ne vakit bir koyun kesip dağıtsa mutlaka bir parçasını da Hadicenin akrabasına yollardı. Bunu görünce, bir defa (Allahü teâlâ, sana, sanki Hadiceden başka kadın vermedi mi, hep onu söylüyorsun) dedim. (Evet, başka kadınlarım oldu. Fakat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu) buyurdu. Abdullah ibni Abbas buyurdu ki Resûlullah (Abbas bendendir ve ben Abbastanım) buyurdu. [Abbas “radıyallâhu anh” Bedr gazasında esir oldu. Sonra müslüman oldu. Mekke ve Hüneyn gazalarında bulundu. Uzun boylu, beyaz, güzel idi. 32 de 88 yaşında vefat etti. Medinede, Bakidedir.] Yine Abdullahın haber verdiği hadis-i şerifte (Nimetlerini size bol bol gönderen Allahü teâlâyı seviniz. Allahü teâlâyı sevdiğiniz için, beni de seviniz. Beni sevdiğiniz için, Ehl-i beytimi seviniz!) buyurdu. Ebû Zer Gıfârî [5. İslama gelendir. 32’de Medine’nin Rebde köyünde vefat etti] buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Biliniz ki içinizde, Ehl-i beytim, Nuh “aleyhisselâm”ın gemisi gibidir. Gemeye binen kurtulduğu gibi, Ehl-i beytimi seven kurtulur. Bunlara uymayan helak olur).

Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime,
titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime!

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler