Sual: Hüsniyye isimli bir rafızi kitabında şöyle yazıyor;

(Mağarada beraber bulunduğunu bildiren âyet-i kerimede, Ebû Bekr hakkında bir fazilet olmayıp, belki bu âyet, onun imansız olduğunu ve fadihatini göstermektedir. O gece, Cebrâil nazil olup bu gece, kâfirler, seni öldürmeye karar verdi. Ashâbının hepsine söyle ki bu gece evlerinden çıkmasınlar. Sen yalnızca filan mağaraya git dedi. Hazret-i Resûl da, guruba yakın, Ashâbı toplayıp bu emri bildirdi. Gece hazret-i Ali, yaşı küçük olduğu hâlde, korkmayarak, yatağına girdi. Resûlullah, mağaraya giderken, uzaktan biri geldiğini görüp durdu. Gelince Ebû Bekr olduğunu anladı. Ey Ebû Bekr, Allah’ın emrini size söylemiştim. Niçin sokakta dolaşıyorsun, dedi. Ya Resûlallah! Senin için korktum. Seni yalnız bırakıp, evimde oturamadım, dedi. Resûlullah düşünürken, Cebrâil gelip, Ya Resûlallah! Ebû Bekr’i bırakma! Kâfirler gelip, Ebû Bekri tutarak, senin ardınca gelip, seni bulur, öldürürler dedi. Hazret-i Resûl naçar kalıp, Ebû Bekri mağaraya götürdü. Çünkü, hazret-i Resûlün kâfirlerden ve Ebû Bekr’den emniyeti yok idi. Hak teâlâ, Ebû Bekr’in ve Ashâbın nifak yapacağını haber vermiş, Ebû Bekr’den vukua gelecek şeyleri bildirmiştir ve “Kalplerinde olmayanları söylüyorlar” buyurmuştur. Bunların nifaklarını bildiren âyetler çoktur. Resûlullah, enis ve celise muhtaç değildi. “Görmediğin askerler ile Allah seni kuvvetlendirdi” ayeti, bunu gösteriyor. Ebû Bekr hiçbir gazada bulunmamış, firar etmiştir. Müminin kâfire, kâfirin mümine sâhip [arkadaş] olduğunu gösteren âyetler çoktur. Arapçada, eşeğin insana sâhip olduğunu söylemek çok olmuştur. O hâlde, Ebû Bekr’e sâhip denilmesi bir meziyet olamaz. Mağarada Resûlullah için korktu ise, bu korkusu ibâdet olur. Ona korkma demek, ibâdetten men’etmek olur. Resûlullah bir kimseyi ibâdetten men etmez. Korkusu günahtan ise ve Allahü teâlânın Peygamberine inanmamış olduğundan ise, sahiplikten ona ne fayda olur? Korkma demek, ona fayda vermez. Resûlullah, elbette günahı men eder. Resûl ona, düşmanlardan mahfuz kalacağım demişti. Buna îtimat etmedi. Bağırıp çağırmaktan maksadı, kâfirlere haber vermek idi denilse yerinde olur. İmanı olsaydı, Allahü teâlâ onu da, yılan sokmasından korurdu. Allah bizimle beraberdir demek de ona kıymet vermez. “3 kimse gizli konuşsa, onların dördüncüsü Allahü teâlâdır” buyuruldu ki gizli konuşan kâfirler de kıymetli olmak lazım gelir. Ebû Bekrin rüsvalığını ve imandan mahrum olduğunu, bu âyet-i şerife açıkça gösteriyor. Âyet-i kerimede, ona sekine, rahatlık verdim diyor. Onlara verdim demiyor. Bu da imanı olmadığını gösteriyor. Böyle fasıkları, facirleri, belki kâfirlerden daha kötü olanları efdal deyip, hanedân-ı nübüvvetin masumları üzerine tercih gösteriyor ki Resûlullahtan sonra hicret edenlere, Muhacir denir. Beraber veya önce gidenler, muhacir olmaz) 

Bu iddialara ne cevap vermeli?

Cevap: Halbuki mağarada beraber bulunduğunu bildiren, Tevbe sûresinin 40. âyet-i kerimesi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” faziletini, şerefini göstermektedir. Çünkü, o gece, Cebrâil aleyhisselâm gelip, (Bu gece, kâfirler seni öldürmeye karar verdi. Bu gece, Aliyi “radıyallâhu anh” yatağına yatır ve Ebû Bekr-i Sıddîk ile Medine-i münevvereye hicret et!) dedi. O gece, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” yaşı küçük idi demesi de yanlıştır. 23 yaşında idi. Ali “radıyallâhu anh”, bin canım da olsa, senin yoluna fedâdır diyerek yatağa girdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Safer ayının 27. perşembe gecesi kapıdan çıkıp, Yasin sûresinin başından 12 âyet-i kerime okuyup, sokakta dizilmiş olan kâfirlerin üstüne üfledi. Hızla geçip, bir yere gitti. Öğle vakti hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’ın evine teşrif etti. Ebû Bekr’e haber verdiler. Kapıda, ay doğmuş gibi Resûlullahın cemalini görünce, (Ne emriniz var ya Resûlallah! İçeri buyurup emredin) dedi. İçeri teşrif edip, (Bu gece Medine’ye hicret etmeye emir aldım) buyurdu. Ebû Bekr, (Beraber olup hizmetinizde bulunmakla şereflensem) dedi. (Sen de berabersin) buyurunca, hazret-i Ebû Bekr sevindi. (Bana hicret için bir deve lazım) buyurunca, hazret-i Ebû Bekr, (Bütün malım, canım, evlatlarım sana fedâ olsun. 2 devem var. Hangisini istersen sana hediyem olsun) dedi. (Her zaman hediyeni kabul ettim ve edeceğim. Fakat bu gece hicret etmek ibâdetini kendi malımla yapmak isterim. Bir deveni bana sat!) diye emir buyurdu. Parasını verdi. Emredip, kılavuz olarak, Abdullah bin Ureykıt isminde birini Ebû Bekr çağırdı. Para ile kılavuz tutup, 2 deveyi ona teslim etti. 3 gün sonra, develeri Sevr dağındaki mağaraya getir, dedi.

Ebû Bekrin oğlu Abdullaha tenbih edip, (Her gece mağaraya gelip, Mekke’de dolaşan haberleri bize ulaştır) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk’in kızı Esma, 3 günlük yemek hazırladı. Paketi bağlayacak ip bulamayınca, kuşağını çözüp 2’ye yarıp, paketi bağladı. O günden beri, Esmanın ismi (2 kuşaklı Esma) kaldı. Ebû Bekr-i Sıddîk kapıyı açıp, çıkacakları zaman, (Kapıyı kapa. Arka pencereden çıkacağız) buyurdu. Ayak izleri belli olmasın diye pencereden atladılar. Mağara önüne gelince, Ebû Bekr, (Durun ya Resûlallah! Önce ben girip bakayım. Zararlı bir şey varsa, mübarek vücudunüze bir şey olmasın) deyip, içeri girdi. Mağaranın içini temizledi. Gömleğini çıkarıp, parçalıyarak delikleri kapadı. (İçeri buyurun ya Resûlallah!) dedi. İnsanların efendisi, Allahü teâlânın sevgilisi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, karanlık mağaraya teşrif buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk, sonraları demişti ki (Mağaraya gelince baktım, mübarek ayakları kanamıştı. Ağladım. Nazik ayaklarının yalın ayak [çıplak] yürümeye alışık olmadığını buradan anladım).

[Mağarada 3 gece kalıp, pazartesi gecesi çıktılar. Efrenci Eylül ayının 20. ve Rebiul-evvelin 8. pazartesi günü Medinede Kuba köyüne geldiler. O gün, müslümanların (Hicri şemsi sene) başlangıcı oldu. 623. miladi sene başı, hicri şemsi ve kameri birinci seneleri içinde oldu.]

Görülüyor ki Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallâhu anh” lekelemek için, hicreti yanlış anlatmakta, okuyanları ağlatıp, aldatmak için Ali “radıyallâhu anh” küçük çocuk iken yatağa girdi demektedir. Ashâb-ı kirâmı kötüleyebilmek için âyet-i kerimelere yanlış mânâ vermekten, hadis uydurmaktan, sahih hadisleri inkâr etmekten çekinmemektedir. Kâfirler, münâfıklar hakkında gelmiş olan âyet-i kerimeleri, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk için ve Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” için gelmiştir demek alçaklığında bulunmaktadır. Nitekim, Feth sûresinde, 11. âyet-i kerimesinde meâlen, (Cihâdâ gelmek istemeyip kaçtıkları hâlde, gelecektik ama, iş, güçten başımızı kaldıramadık diyenler, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlar) buyuruldu. Bunun hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk için olduğunu yazarak, âyet-i kerimeyi değiştirmektedir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, sapık kimselerin çıkacağını, çeşitli hadis-i şeriflerde haber vermişti. Bu hadis-i şeriflerden birisinde, (Müslüman adını taşıyanlardan en çok korktuğum kimse, Kurân-ı Kerîmin mânâsını değiştirenlerdir) buyurdu. Bir kere de, (Kâfirler, İslam düşmanları için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanlara yükletirler) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer Fâruk’un “radıyallâhu anhüma” Bedr, Uhud, Hendek, Mekke’nin fethi ve Huneyn ve Tebük ve bütün cihatlarda bulundukları ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” etrafında pervane gibi dolaştıkları, bütün siyer kitaplarında ve hatta tefsirlerde yazılıdır.

Ebû Bekr “radıyallâhu anh” bazı seriyelerde, kumandanlık da etmişti. Mesela, hicretin 7. yılı, Şaban ayında, bunun kumandasında bir bölük, Fezare kabilesine gönderildi. Gidip bir kısmını katl, büyük miktarda kâfiri de esir edip Medine’ye getirdi.

Mühim olan şu misali de bildirelim: (Menakıb-i Çihar yar) kitabında diyor ki Bedr gazasında, Ramazan-ı şerifin 17. Cuma günü, temmuz ayının öğle sıcağında, 2 taraf hücum etmişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Bekr, Ömer, Ebû Zer, Sad ve Saîd ile “radıyallâhu anhüm” kumanda yerinde oturmuştu. İslam askeri sıkıntı çekiyordu. Sad ve Said’i yardıma gönderdi. Sonra Ebû Zeri gönderdi. Sonra, Ömer’i gönderdi. 1 saat geçti. Ebû Bekr, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” elinden tutup, (Yanımdan ayrılma ya Eba Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübarek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor) buyurdu.

Sâhip [arkadaş] olmak iyi ve kötü kimseler hakkında ve hayvanlar için de kullanılır. Fakat bu arkadaşlığın iyi ve medh için mi, yoksa kötülemek için mi olduğu, âyet-i kerimelerin mânâsından, açıkça anlaşılmaktadır. Hatta, bazı ayetlerde, efendi, hami, nasihat verici mânâsına gelmektedir. Bunları anlamak için, lügat, metn-i lügat, iştikak, sarf, nahiv, beyan, bedi, meani ve belâgat gibi geniş ve derin ilimleri iyi bilmek lâzımdır. Bunları öğrenmeden âyet-i kerimelere, çala kalem mânâ verenler, Kurân-ı Kerîme iftirâ etmiş olurlar. Allahü teâlâ, Enam sûresi, 21. âyetinde, böyle iftirâcılardan şikayet etmekte, bunların, zâlimlerin en kötüsü olduklarını bildirmektedir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için, sâhip buyurulması, onun için kıymet ve meziyet olduğunu aynı âyet göstermektedir. Çünkü, kendisine, korkma denilmiş ve sekine [rahatlık, cesaret] gönderilmiştir.

Korkmak, üzülmek, yalnız başına, ibâdet değildir. Günah da değildir. Sebebine, niyetine göre ibâdet veya günah olur. Gusül abdesti, oruç, Allah yolunda cihat gibi ibâdetleri yaparken, zarar görmekten korkmak, günahtır. Büyüklüğünü düşünerek, Allahü teâlâdan korkmak, ibâdettir. Çünkü 1. korku, farzları yapmaya mâni olmakta, 2.si ise, insanı haramdan korumaktadır. Hüseyin vaiz-i Kaşifi Hirevi “rahime-hullahü teâlâ” tefsirinde buyuruyor ki (Kâfirler, mağara önüne geldi. Ebû Bekr dedi ki: Ya Resûlallah! Kâfirlerden biri ayağı altına doğru bakarsa, bizi görür. Resûlullah buyurdu ki (O 2 kişiye ne olur sanıyorsun ki onların 3.sü Allahü teâlâdır). Bu hadis-i şerif, Ebû Bekrin üstünlüğünü göstermektedir. Yani Allahü teâlânın yardımı, koruması bizimledir buyurdu). O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîka korkma demek, kendini üzme demek olup bana olan sevgini, kalbinden çıkar demek değildir. Demek ki Ebû Bekr-i Sıddîk’ın, Resûlullah için olan korkusu kalbindeki sevginin, yani ibâdetin alâmeti idi. Ona korkma buyurulması, bu en kıymetli, en faziletli ibâdeti haber vermekte olup onu ibâdetten menetmek değildir.

Resûlullahın düşmanlardan mahfuz kalacağını Ashâbına haber verdiğini yazdığı hâlde, (Cebrâil gelip, ya Resûlallah! Ebû Bekri bırakma! Kâfirler onu tutarak, senin yolunu bulur ve öldürürler dedi) diyor. 2 yazısı birbirini tutmuyor. Uydurma oldukları meydana çıkıyor.

Ebû Bekr-i Sıddîk bağırıp çağırmadı. Bütün kitaplar diyor ki (Ya Resûlallah, mübarek vücudunuza bir zarar yapmalarından korkuyorum) dedi. Mağarada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize zarar gelmesin diye, açık kalan bir deliğe, mübarek ayağını kapamıştı. Delikteki yılanın ayağını sokması niçin bir kusur olsun? Resûlullahı da “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir zaman akrep sokmuştu. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ciğerpare oğlu Muhsini horoz gagalayıp ölümüne sebep olmuştu. Hasanı “radıyallâhu anh” zehr öldürmüştü. Bunlar neden suç olsun? Niçin imansızlığa alâmet olsun?

Allahü teâlânın, kullarla beraber olması, sıfatlarının beraber olması demektir. Kahr, gazap sıfatının beraber olması, felaket ve rüsvalık olduğu gibi, rahmet, nusret, muhabbet sıfatlarının beraber olması da kıymet ve saadet olur. Resûlullah, (Allah bizimle beraberdir) buyurarak, kendi zât-ı risâletpenahisine mahsus olan beraberliğe, hazret-i Ebû Bekri de katıyor. Böylece, kendine tecellî eden, muhabbet, merhamet, ihsan ve ikramlara, hazret-i Ebû Bekr’in de ortak olduğunu müjdeliyor. Ne büyük saadet! Fazilet böyle olur! Âyet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle bildirilen faziletten, meziyetten üstün bir şeref olabilir mi? Düşman düzmelerine inanıp, güneşin nuru inkâr olunabilir mi? Buna ancak, ahmaklar, körler inanır.

Allahü teâlânın gizli konuşanlarla beraber bulunması, ilim sıfatının beraber olmasıdır. Yani onların sırlarını bilir demektir. Bu âyet-i kerime, beğenmek veya kötülemek olmayıp, ilim sıfatını haber vermektedir.

(Sonra, Allahü teâlâ, ona sekine indirdi) mealindeki âyet-i kerimeye de yanlış mânâ veriyor. Sekine, Resûlullaha indi diyor. Sekine, yani rahatlık, nerede yoksa oraya iner. Onun yazısından, Resûlullahta “sallallâhü aleyhi ve sellem” önceden sekine bulunmamış olduğu, korktuğu anlaşılır. Halbuki Allahü teâlâ, önceden, seni kâfirlerden muhafaza edeceğim dediğini yazmıştı. Demek ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın bu vaadine güvenmeyip korktu mu? Sonra, kendisine sekine indirildi demek, Allah’ın Peygamberine ne büyük hakaret ve kötülemek olur. Ebû Bekr-i Sıddîkı kötülemek isterken, Resûlullahı kötüliyerek küfre sürüklendiğinden haberi olmuyor. Belki de, Resûlullahı da kötülemek, böylece İslamiyeti yıkmak istemektedir. Bütün tefsirler, sekinenin Ebû Bekr-i Sıddîka indiğini bildiriyor. Çünkü, Resûlullahın sekinesi zaten vardı. Ebû Bekr-i Sıddîk ise, Resûlullaha olan aşırı sevgisinden dolayı sekinesini gayb etmişti. Nitekim, Huneyn gazasında, Ashâb-ı kirâmın çoğu dağılıp, yalnız Abbas, Ebû Bekr ve birkaç kahraman “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ölmeyi göze alıp, geri dönmedi. O zaman, Resûlullahın da “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allah’ın dininin yok olacağı üzüntüsü ile sekinesini gayb ettiği, âyet-i kerimeden anlaşılıyor. Nitekim, Tevbe sûresinin 27. âyet-i kerimesinde meâlen, (Huneyn günü, Allahü teâlâ, Resûlüne ve müminlere sekine indirdi) buyuruldu.

(Allahü teâlâya ve Resûlüne hicret edenler) mealindeki âyet-i kerime, Resûl “aleyhisselâm” Medine’ye gittikten sonra, Ona gelen demek değildir. Allah için ve Onun Resûlünün emri ile şehrini terkeden demektir. Hadis-i şerifler, âyet-i kerimeyi böyle tefsir etmektedir. Resûlullahın hicretinden önce Habeşistan’a ve Medine-i münevvereye gönderilenler de muhacir idi. Ahmed bin Muhammed Kastalani (Mevahib-i ledünniye) kitabında, buyuruyor ki Resûl aleyhisselâm, Akabe anlaşmasından sonra, Ashâbına, Medineye hicret etmelerini emretti. Ashâb-ı kirâm, bölük bölük Mekkeden çıktı. Kendisi, Mekke’de kalıp, izin bekledi. Ömer bin Hattab ve kardeşi Zeyd ile beraber 20 kişi develerle gitti. Mekkede, Resûlullah ile hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali’den “radıyallâhu anhüma” başka kimse kalmadı. Ebû Bekr de gitmeye izin istedi. (Sabret ya Eba Bekr! Umarım ki Allahü teâlâ, seni bana yoldaş eder) buyurdu. (O gece Cebrâil nazil olup Ashâbının hepsine söyle! Evlerinden çıkmasınlar) yazısının da yalan olduğu buradan anlaşılmaktadır. Mekke-i mükerremede 2 sahâbiden başka müslüman kalmamıştı ki kime söylenebilecek? Kâfirler toplanıp, Resûlullahı öldürmeye sözleştiler. Cebrâil aleyhisselâm, bunu haber verdi ve (Bu gece yatağında yatma!) dedi. Bu kitabın, (Önceden emir ile Mekke’den çıkan bütün Ashâbın hiçbiri muhacir olmaz. Muhacir, hicretten sonra gelen birkaç kişi olur) demesinin de çok yanlış olduğu meydandadır. O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, Muhacirlerin en kıymetlisi, en şereflisidir.

Tavsiye Yazı –> Yüksek Mertebelere Erişme

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler