Kur’ân-ı kerîm okuyan kimsenin kırâetten maksadı, kalbindeki yalnızlığı ve sıkıntıyı kaldırmak, dünya üzüntülerini gidermek, Mevlâ’ya kavuşma şevkinin hakkını yerine getirmek, kulluk ahkâmını bilmek ve hizmet âdâbında kusûr etmemek olmalıdır. Kur’ân-ı kerîm’i yukarıdaki maksadlar ile okuyan ve onu önde tutup her şeyde ona uyana Kur’ân-ı kerîm şefâatçi olur. Bu vecîbelere riâyet etmekten kaçınan ve Kur’ân-ı kerîmi önder tanımayan kimseyi de Cehenneme götürür.

Bilinmelidir ki, Kur’ân-ı kerîm, âyetlerinin ve mânalarının incelenmesi, emir ve yasaklarına göre amel edilmesi için gönderilmiştir. İbni Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: Bir harf veya âyet yoktur ki, onunla amel eden bir kavim bulunmasın. Kur’ân-ı kerîmi yalnız öğrenmek, okumak için elde tutmak, kıyâmet alâmetlerindendir. Kur’ân-ı kerîmi yalnız tedrîs ve kırâet için ele almak lâyık değildir. Okuduğu ile hemen amel etmeli, kalbin bu hallere tutulmasına çalışmalıdır.

Kurrâlardan biri diyor ki: Şeyhime Kur’ân-ı kerîm okudum. Sonra 2. kere okumak istediğimde beni men’ etti. Buyurdu ki: Benim için okudun. Tamam, şimdi Allahü teâlâ için oku! Bak, sana ne emrediyor, neden yasaklıyor sana ne anlatıyor. Dikkat et (İhyâ). Marangoz, okun tahta kısmını rende ile düzelttiği gibi, Kur’ân-ı kerîm okuyan da harflerin çıkış yerlerine, tecvid kâidelerine ve tane tane ağır ağır okumağa dikkat edecektir. Ancak yalnız tecvide dikkat etmekle iş bitti sanmamalı, Kur’ân-ı kerîmin her harfi ile amel etmeği elden kaçırmamalıdır. Katâde (radıyallahü anh) buyurdu ki: «Bu Kur’ân-ı kerîm için oturan kimse ya ziyâde ile veya noksan ile kalkar.» îcablarını yerine getiren kâr ile kalkar, ihmâl davrananlar zarar ile kalkar. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin bir şifâ, mü’minlere rahmet, zâlimlerin hüsranlarını arttıracağına hükmetmiştir. İsrâ sûresi, 82. âyeti bu mânadadır.

Sünnetlerden biri de, Kur’ân-ı kerîmin muhkem âyetleri ile amel etmek, müteşâbih âyetlerine inanmak, mesellerinden ibret almak, va’d ve vaîdlerine îmân etmek, müjdelerine sevinmek, korkuttuklarından korkmak, acâibine teaccüb etmek, öğütlerini dinlemek ve yasaklarından sakınmaktır.

İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) buyuruyor ki: Bir kimsenin Kur’ân-ı kerîmi tekrar tekrar okuması, memleketin îmar edilmesini emreden sultânın mektubunu tekrar tekrar okuyan âsî gibidir. O kitâbı tedris etme kısa görüşlülüğü içinde memleketi tahribe meşgul olmuş gibidir. Emirleri yapmayan o isyankâr kimsenin kitâbı tekrar tekrar okuması kendisini istihzâ, alay konusu olma durumuna düşürmektedir. Kur’ân-ı kerîmin rahmet âyetlerini okurken kalbinde yumuşaklık ve okumaya meyi olmalı, vaîd (tehdid) âyetlerini okurken Allahü teâlâ’nın heybet ve azametini düşünerek tüyleri ürpermeli ve kalbinde incelik bulmalıdır. Bu belirtiler olmadan okunan Kur’ân’ın fâidesi az olur. Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) on âyetten fazla öğrenmediği bildirildi. Fakat bu âyetlerdeki amelleri öğrenirler, bunları dikkatle yapar ve hallenirlerdi. Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) vefât edince 20.000 sahâbeden 6 kişiden başka Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilen yoktu. Bunların ikisinde de ihtilâf edilmiştir. Çoğu 1 veyâ 2 sûre ezberlemişlerdi. Yalnız Bekara ve En’âm sûrelerini hıfz edenler, içlerindeki âlimlerdendi. İhyâ’da da böyle diyor.

Kur’ân-ı kerîmi ezberlemek İslâmın sünnetindendir. Hadîs-i şerîfde : «Kur’anda mahir olan kirâmü’l-berere ile beraberdir» buyuruldu. Buradaki mehâret, lâfızları iyi söylemek yanî her harfi tecvît ve mahrecine uygun söylemektir. Veya hıfzı iyi olmaktır. Burada münâsib olan da bu mânâdır. Veya her ikisinde birden mâhir olmak kasd edilmektedir. (Kirâmü’l- berere) deki kirâm, kerîm’in çoğuludur. Berere, iyilik ve ihsân edici mânasına gelen (bâr) ın çoğuludur. Hadîs-i şerîfin lâfzında (measseferetil kirâmil berere) geçmektedir. Sefere, sâfir’in çoğuludur. Sâfir, kâtib veya bir kavmin arasını bulan demektir. O halde kirâm-ı berere, insanları kötülüklerden koruyan, kalblerine iyiliği ilhâm eden melekler demektir. Veyâ Levhi’l-mahfûzu taşıyan melekler kasdedilmektedir. Eshâb-ı kirâm veya kulların amellerini yazan meleklerdir diyenler de olmuştur.

«Okumakta zorluk çeken için 2 sevâb vardır». 1 sevab okuması için, 1 sevab da meşakkat, zorluk içindir. Bu hadîs-i şerîfin lâfzı şöyle de rivâyet olunmuştur: «Kur’ân-ı kerîm okurken kelimeleri tekrar tekrar, zorluk çekerek okuyanlar için 2 sevab vardır.» (Şerh-i mesâbîh).

Diğer bir hadîs-i şerîfde: «Kur’ân’ı hıfzeden kimsenin anne ve babasının azâbı, kâfir olsalar dahi hafifletilir» buyuruldu. Resûlullah bir hadîs-i şerîfde: «Kur’ân okuyunuz ve onu ezberleyiniz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, içinde Kur’ân-ı kerîm saklı olan kalbe azâb etmez» buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfde: «Kur’an bir deride olduğu halde ateşe atılsa, ateş onu yakmaz» buyurulmuştur. Ya’nî Allahü teâlâ’nın Kur’ân-ı kerîmi hıfz ettirdiği kimse Cehennemde yanmaz. Hâlisa’da da böyle diyor..

Sünnetlerden biri de Kur’ân-ı kerîmi gençlikte öğrenmektir. Böylece eti ile kanı ile karışır. Geceleri Kur’ân-ı kerîm ile kâim olmalıdır. Eshâb-ı kirâmın geceleri Kur’ân-ı kerîm ile ihyâ ettikleri meşhurdur. Hasen bin Alî (radıyallahü anhümâ) Kur’ân’ı vird, vazîfe olarak okurdu. Hazret-i Hasen gecenin evvelinde, hazret-i Hüseyn gecenin sonunda okurdu.

Kur’ân-ı kerîm okuyan kimsenin, güzel ahlâkı ve beğenilir işleri ile başkalarından ayrılması da sünnetlerdendir. Kendisine hiddetlenenlere karşı kızmamak, kıskanç olmamalı ve câhillere karşı olgun davranmalıdır. Resûlullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) ahlâkı Kur’ân-ı kerîm idi. Kur’ân-ı kerîmin râzı olması ile râzı olur, onun gadablanması ile gadablanırdı. Nitekim Hâlisa kitâbında bildirildiği gibi, hazret-i Âişe’den (radıyallahü anhâ) Resûlullah’ın ahlâkı sorulduğunda, onun ahlâkı Kur’ândır buyurdu. Kârî, yanî Kur’ân-ı kerîmi ezberliyen kimse, Eshâb-ı kirâm arasında rengi sarı, bedeni zaîf, herkesin güldüğünde ağlaması çok, insanlar neş’eli iken onun kalbi hüzünlü, herkes kibirli iken o huşû’ içinde ve iftâr edenler arasında oruçlu olması ile tanınırdı.

Sünnetlerden biri de, Kur’ân-ı kerîmi Mıshafa bakarak okumaktır. Çünki bakarak okumada gözün de ibâdetten nasîbi olmaktadır. Bunun için bakarak okumak, ezbere okumaktan daha efdal ibâdet olmakta ve daha çok sevab alınmaktadır. Bir hadîs-i şerîfde: «Ümmetimin amellerinin efdali, Kur’ân-ı kerîme bakarak okumaktır» buyuruldu. Şeddâd bir dostunu rü’yâda gördü. Hangi ibâdetin daha fâideli olduğunu sordu. Mıshafa bakarak okumak cevâbını aldı. Bunun üzerine pazartesi ve perşembe günleri Mıshafa bakarak okumakla meşgul oldu (Şerh-i Nikâye).

Ömer bin Meymûn dedi ki: Sabah namazını kılarken Mıshafı açarak 100 âyet-i kerîme okuyan kimsenin amelini Allahü teâlâ, bütün dünya insanların ameli gibi tutar. Mıshaf’a bakarak 7 günde hatm etmelidir.

Hazret-i Osman (radıyallahü anh) çok okuduğu için 2 Mıshaf eskitmişti. Sahâbeden çoğu Mıshaftan okurlardı. Mıshaf okumadan dışarı çıkmağı hoş görmezlerdi (İhyâ).

Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: Rü’yâda yâ Rabbî! Sana en efdal olan amel hangisidir diye sordum. «Kelâmım olan Kur’ân-ı kerîmi okumaktır», buyurdu. Mânasını anlıyarak mı yoksa anlamadan mı diye sordum. «İster anlasın, ister anlamasın, fark etmez» buyurdu.

Kübrâ dedi ki: Bu Kur’ân-ı kerîm ilâç gibidir. İlâç alan her ne kadar ne aldığını bilmese de te’sîrini görür (Risâle-i kudsiyye).

Kur’ân-ı kerîm okumak için dişleri hillâllamak ve misvaklamak, güzel elbise giyinmek, taranmak, süslenmek, anber, gül suyu, buhur gibi güzel koku sürünmek, kıbleye dönmek, abdestli veya teyemmümlü olmak, sağında veya solunda yastık gibi bir şeye yaslanmamak, sırtını bir şeye dayamamak kırâetin âdâbındandır. Edeb ve sükûn üzere ayakta veya oturarak, vekarlı bir halde bağdaş kurmadan, tekebbür etmeden üstâdının huzurunda oturur gibi oturmalıdır. Namazda ayakta dururken ve mescidde okunan Kur’ân-ı kerîm çok fazîletlidir. Abdestsiz ve yatakta yanı üzere yatarak okumakta da sevab vardır, ancak yukarıdakinden azdır. Âl-i İmrân sûresi, 191. âyet-i kerîmesinde: «Allahü teâlâyı ayakta, oturarak ve yanları üzere yatarak zikrederler…» buyurulmaktadır.

Kunye’de diyor ki: Başını yorgandan dışarı. çıkarmak şartiyle yanı üzere yatarak Kur’ân-ı kerîm okumakta beis yoktur. Zîra elbise giymiş gibi olur. Ancak ayakları bitiştirmek gerektir. İhyâ’da diyor ki: Hazret-i Alî (radıyallahü anh) buyurdu ki: Namazda ayakta Kur’ân-ı kerîm okuyan kimsenin her harfine 100 hasene, namaz dışında abdestli olursa 25 hasene, abdestsiz okursa 10 hasene vardır. Geceleyin okumak, kalbin başka şeylere bağlılığı daha az olduğundan daha efdaldir. Ebû Zer (radıyallahü anh) gündüzün çok secde etmeli, geceleyin çok Kur’ân-ı kerîm okumalıdır, buyurdu.

Kur’ân-ı kerîm okumanın edeblerinden biri de yürüyerek okumamaktır. Yürüyen ve iş yapanın kırâeti, yürümesi ve yaptığı işi onu meşgul etmezse, câizdir denildi. Sokaklarda da okumamalıdır. Dilenirken de okumamalıdır. Temiz olmayan yerlerde de okumamalıdır (Fetâvâ). Kur’ân-ı kerîm okurken esneme geldiğinde durmalıdır, çünki mekrûhdur. Esneme ve çok yedikten sonraki rehavet hâli tenbelliğe, ağırlığa ve tâattan kesilmeğe sebebdir. Bunun için esnemek şeytana nisbet edilmiştir. Nitekim hadîs-i şerîfde: «Esnemek şeytandandır» buyurulmuştur. (Şerh-i Meşârık).

Bir sûreye başlayınca, arada kesmemeli, o sûreyi bitirmelidir. Okuma ve dinleme esnasında sâkin olmalı, eliyle ayağıyla oynamamalı, dövünüp bağırmamalıdır. Hişâm bin Hisân dedi ki: Âişe (radıyallahü anhâ) ya, bâzı kavimler, Kur’ân-ı kerîm dinlediklerinde bağırıyorlar denildi. Cevâbında: Kur’ân-ı kerîm insanların aklını başından almaz. Ancak Zümer sûresinde bildirildiği gibi: «Kur’ân-ı kerîmden, Rablerinden korkan insanların derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalbleri Allahü teâlâ’nın zikrine doğru yumuşar» olmalıdır. Bağırıp çağırmadığı gibi kendisine veya başkasına vurmamalı, elbisesini yırtmamalıdır. Eshâb-ı kirâm, insanların Allahü teâlâ’dan en çok korkanları olduğu halde, Kur’ân-ı kerîm dinlerken ağlamaktan fazla bir şey yapmadılar. Allahü teâlâ haşyet, korku ehlinin vasıflarını yukarıdaki âyet-i kerîmede bizlere beyan buyurmuştur. Yanî önce tüyleri ürperir ise de, sonra yumuşar. Kırâet esnasında bir söz söylemek mecbûriyetinde kalındığı zaman yeniden eûzü okumalıdır. Bu mecburî konuşma esnâsında Mıshafı açık bırakmamalıdır. Kur’ân-ı kerîmin üzerine bîr şey koymamalıdır. Burada Mıshafı istihfaf, hafif görmek vardır ki, küfürdür. Bizâziyye’de: Yazma esnasında zarûret olduğunda kalem kutusunu kitâb ve Mıshaf üzerine koymak câizdir. Bâzıları câiz değildir dedi. Kâdî dedi ki: Câiz olur, fakat ihânet kasdı varsa câiz olmaz. Eğer tehâvün (gevşeklik) ile olursa mekruhdur. Bunun gibi ilim kitabları üzerine de bir şey koymamalıdır. Hattâ kitabları birbirinin üzerine koyarken sıra tâkîb edilir. Meselâ nahv ve lügat kitabları aynı nev’dendir. Biri diğerinin üzerine konabilir. Sarf kitabları onun üzerine, kelâm bunun üzerine, fıkıh kelâm üzerine, hadîs, va’z ve düâ kitabları fıkıh üzerine, tefsîr de bunların üzerine konmalıdır. Tefsîr kitablarında âyet-i kerîmeler olduğu için diğer kırâet kitablarının üzerine konur. (Künye).

Kur’ân-ı kerîmin lâfızları dünya işlerinden bir hâdisede kullanılamaz. Meselâ Yahyâ isimli bir şahsa bir kitab verirken, âyet-i kerîmedeki gibi : (Yâ Yahyâ, huz-il kitâbe) denmez. Tetümmetü’l-fetâvâ’da diyor ki: Allahü teâlâ’nın kelâmını zillet içinde kullanmak, meselâ insanların izdihamı zamanında «Fecema’nâhüm cem’a» demek küfürdür. Fevzünnecât’da diyor ki: Bir kimse diğerine, herhangi bir örnek verirken, «Vessemâi vettârikı» derse kâfir olur. Bir kimse tencere «Kul hüvallahü ehad» ile pişti dese kâfir olur. Çünki Kur’ân-ı kerîm ile oynamış olur. Zahîriyye’de diyor ki : Bir kimse bir başkasına: «Ey (İnnâ a’taynâke) den kısa olan kişi» derse veya bir bardağı doldurup: «Ve ke’sen dihâka» diyerek yâhud, «Fekânet şerâbâ» diyerek getirirse, bir şeyi tartarken veya ölçekle ölçerken, bunların hepsinde de şaka ile, alay eder tarzda olmak şartı ile «Ve izâ kâlû- hüm ev vezenûhüm yuhsirûn» derse kâfir olur. Çünki Kur’ân-ı kerîm, içindekilerle amel edilmek, öğütlerini tutmak için inmiştir. Yoksa karşılaşılan iş ve hâdiselerde istihza ile kullanmak için indirilmemiştir.

Sünnetlerden biri de, Kur’ân-ı kerîm okurken kalbden başka düşünceleri atıp âyet-i kerîmeleri düşünmek, manâlarına vâkıf olmağa çalışmaktır. Zira bir âyet-i kerîmeyi mânasını düşünerek okumak, düşünmeden Kur’ân-ı kerîmin hepsini hatm etmekten Sâri’ katında daha sevgilidir.

Bilinmelidir ki, kırâetin sünnetlerinden biri de kalbin hâzır olmasıdır. Bu da kırâeti zamanında başka şey düşünmemek, kalbi okuduğuna vermektir. Okurken veya dinlerken yalnız başka şey düşünmemeği yeterli görmemeli, mânasını da düşünmeğe çalışmalıdır. Kırâetten maksad tedebbür, mânasını düşünmektir. Bunun için kırâette tertîl, yanî yavaş yavaş, tane tane okumak sünnet olmuştur. Zâhirdeki tertîl, bâtında tedebbürü mümkin kılar. Alî bin Ebî Tâlib (kerremallahü vecheh) buyurdu ki: Ne olduğunu bilmeden yapılan ibâdetde ve tedebbür olmayan kırâetde hayır yoktur. Hattâ eğer ağır okumakla da üzerinde düşünemiyorsa, tekrar etmesinde beis yoktur. Ancak imamın arkasında ise bir âyeti yeniden düşünemez. Çünki onu düşünürken imam diğer âyete geçmiş olur. Bu sûretle de günahkâr olur. Bu, tıpkı bir adam sana: «Şu söylediklerimi dinle» derken, senin hoşuna giden yalnız bir kelimesiyle meşgul olmana benzer. Rükû’a gittiği halde, hâlâ kıyamda imâmın okuduğu âyet-i kerîme ile meşgul olmakda da hüküm böyledir. Esasında bu bir vesvesedir (İhyâ).

Kur’ân-ı kerîm okuyan kimse, sanki vahy gelmiş veya mahlûkatın Rabbinden yüzyüze vâsıtasız dinliyormuş gibi olmalıdır. İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), İhyâ kitâbında nakl ediyor ki: Hakimlerden biri anlatıyor: Önceleri Kur’ân-ı kerîmi okur, fakat zevk alamazdım, tâ ki, âdeta Resûl-i ekrem Eshâbına okuyor ve ben de ondan dinliyormuş gibi okumağa başlayınca zevk duymağa başladım. Sonra daha ileri makâma yükselerek sanki Cebrâil aleyhisselâm Resûl-i ekrem’e okuyormuş gibi okudum, daha çok zevkini aldım. Sonra daha üstün makama yükselerek âdetâ sâhibi olan Allahü teâlâ’yı müşâhede edercesine okuduğumda, artık bir an bile ayrılmak istemediğim en büyük zevki duymağa başladım demiştir. Kur’ân-ı kerîmi okumanın dereceleri 3’tür:

1) Kur’ân-ı kerîm okuyan, kendisini Allahü teâlâ’nın huzurunda kabûl ederek ve Rabbi ona bakıyor ve dinliyormuş gibi farz etmektedir. Bu takdirde o kimsenin hâli, Rabbinden niyaz, yalvarma ve tazarru’ şeklinde olur.

2) Bizzat Allahü teâlâ’nın kendisini görerek lütfü ile hitâb ettiğine, in’âm ve ihsânı ile kendisine hitâb ettiğine kalben inanmaktır. Bu anlayış ile okuyan kimse hayâ ve ta’zîm ile Kur’ân-ı kerîmi okuma ve anlamağa çalışma makâmındadır.

3) Kelâmda mütekellimi yanî Allahü teâlâ’yı, kelimelerde ise Rab- binin sıfatlarını müşâhede etmektedir. Bu anlayış ile okuyanın nazarı, kendisine, okumasına veyâ ni’metlerin kendisine taallûk etmesine değil, doğrudan doğruya Allahü teâlâ’yadır. Yalnız Ona yönelmekte, yalnız Onu görüyormuş gibi bütün gönlünü ve düşüncesini O’na bağlamaktadır.

Bu üçüncü kısım mukarreblerin derecesidir. İkinci derece Eshâb-ı yemîn’i.n derecesidir. Bu üç derecenin dışında kalan Kur’ân-ı kerîm okuyanlar gâfiller makamındadır.

Kur’ân-ı kerîm okuyanın hadesden tâhir, temizlenmiş olması lâzımdır. Yanî abdestli veyâ su yok ise teyemmümlü olmalıdır. Vâkıa sûresindeki âyet-i kerîmede: «Çok çok temiz olmadıkça Kur’ân-ı kerîmi tutmayınız» buyuruldu. Abdest veya teyemmümden biri ile temizlenerek Kur’ân-ı kerîmi ezbere okumalıdır. Bizâziyye’de abdestsizin ezbere okuması mekrûh olmaz denildi.

Kunye’de abdestsizin Kur’ân-ı kerîmin sahîfelerini kalem veya bıçak ile çevirerek okuması câizdir denildi. Tuhfe’de, yazılı yerlere dokunmak mekruh; beyaz, yazılı olmayan yerlere dokunmak mekruh değildir denildi. Teşrih, Hazâne ve başka kitablarda da böyledir. Ancak bilinmelidir ki, cünübün Mıshaf’a dokunması haramdır. Levha veyâ kâğıda yazılı âyet-i kerîmeleri cünübün tutması ve taşıması harâmdır. Abdestsiz çocuğun Mıshafı tutmasının zararı yoktur. Çünki, abdest almalarını emretmekte onlara zorluk vardır; dolayısiyle Kur’ân-ı kerîmi ezberleme işine engel olunur. Bizâziyye ve Dürer’de bildirildiği gibi, Ebû Hanîfe’ye (rahmetullahi aleyh) göre, abdestsiz kimsenin hadîs ve fıkıh kitablarını tutması mekrûh değildir.

Hâfız, Kur’ân-ı kerîmi sesi ile süslemelidir. Zîra Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz» buyurmuştur. Buradaki süslemekten murad, güzel sesde tecvîd ve tertîlin bulunmasıdır. Güzel ses ve hazîn şekilde okunan Kur’ân-ı kerîm dinlendiğinde, kalbde rikkat, incelik meydana gelir. Bunun için güzel ses ile Kur’ân-ı kerîmi süslemek emredilmiştir. Güzel ses lâfzı ve mânayı süslemektedir.

Bâzıları, hadîs-i şerîfin zâhirine. aldananlar oldu. Tecvîd, tertîl üzere sesi güzelleştirmeyi, nağme ve musikî şeklinde anlıyarak Kur’ân-ı kerîmi tegannî kaynağı hâline getirdiler. Lahn, nağme ile okuyanların evveli Ubeydullah oldu. Sonra oğlundan oğluna intikal ederek Hüşeym, Abbân ve İbni A’yâ’ya ulaştı. Bunlar kırâetde tegannîye girdiler.

Dinleyenlerin kalblerinde vecd hâsıl edip, hüzün meydana getirerek gözlerden yaş getirmek müstehabdır. Ancak bu, tegannî ile değil, harfler ve kelimeler bozulmadan, tecvîd ile okunduğu zaman olur. Haddi aşarak kelimeler, harfler bozulur, değiştirilir, nağme yapılırsa müstehab mekrûha dönüşür. Müteehhirûn ya’nî sonra gelenlerin meydana çıkardığı vezn bilgisi ve musikî ilmini Allahü teâlâ’nın kelâmında da uyguladılar. Önce şiir, gazel ve mesnevîde icrâ edilen nağmeler, Kur’ân-ı kerîmin okunmasına da girince, dinliyenler musikî ve nağmelerin arasında Kur’ân-ı kerîmden birşey anlıyamaz oldular. Kırâete musikînin, tegannînin girmesi bid’atlerin en çirkini, sonradan meydana çıkan şeylerin en kötüsüdür. Tegannî ile okuyan din adamlarını ta’zîr etmek, ihtarda bulunmak en uygun söz, onları dinlememek en ehven harekettir. (Şerh-i Mesâbîh).

Kur’ân-ı kerîmi güzel ses ile süslemek ve sesi Kur’ân-ı kerîm ile tezyîn etmek, dinleyende, okuyanın içinde Allah korkusunun olduğunu gösterir. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) : «İnsanların sesi en güzel olanı, Kur’ân-ı kerîm okuduğunda dinleyenin onda Allah korkusu olduğunu gördüğü kimsedir» buyurdu. Kur’ân-ı kerîmi hüzn ve vecd ile okumalıdır. Cünki Kur’ân hüzn ile indirildi. Eğer okuyanda hüzn olmazsa, kendini hüzünlü olmağa zorlamalıdır. Tehdîd, vaîd, vesîka ve söz verme şeklindeki âyetlerde düşünmeli, emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmaktaki kusurlarını aklına getirerek hüzünlü olmalıdır. Bunu yapmak imkânsız değildir. Hüzünlü olamıyan ağlamalıdır. Eğer saf kalbli kimselerde kolayca hâsıl olan bu hüzün ve ağlama, kendisinde meydana gelmiyorsa, bu hüzün ve ağlamanın yokluğu için kendisini ağlatmalıdır. Çünki bu musibetlerin en büyüğüdür.

Kur’ân-ı kerîmi, Arab lahni ile okumalıdır. Hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerimi Arab lahni ile okuyunuz» buyuruldu. Lahn, tarb, terennüm ve tegannî ma’nâsınadır. (Lahn, fasîh arab lisânı ile, bir harf veya kelimesini değiştirmeden fazla veya noksan olmadan okumaktır. Hâfızlar Kur’ân-ı kerîmi fısk ehli gibi, şarkı söyler gibi okumamalıdır. Böyle okumak, okuyan ve dinliyenler için fitnedir. Hâvîl kudsî kitâbında diyor ki: Kur’ân-ı kerîm okunurken def ve benzerlerini çalmak haramdır. Kezâ raks etmek, elbisesini yırtmak, bağırmak, çağırmak da böyledir. Bu meclislerde bulunanların, böyle okunan Kur’ân-ı kerîmi dinliyenlerin şehâdetleri kabûl olmaz. Rivâyet edildi ki: Bir adam İbni Ömer’in huzuruna geldi. Allah için seni seviyorum dedi. İbni Ömer de Allah için sana buğz ediyorum buyurdu. Adam sebebini sorunca, İbni Ömer (radıyallahü anhümâ) ezanları tegannî ile okuduğunu duydum buyurdu.

Bizâziyye’de Kur’ân-ı kerîmi teganni ederek okuyan sevaba kavuşamaz denilmektedir. Çünki Zümer sûresi, 28. âyet-i kerîmesinde: «Onu her çeşid tenâkuz ve ihtilâfdan uzak, dosdoğru, arabî bir Kur’ân olarak indirdik ki, küfürden sakınsınlar» buyuruldu.

Kur’ân-ı kerîm okumağa başlarken şeytandan Allahü teâlâ’ya sığınmayı düşünerek, Eûzü okumalıdır. Böylece şerri ve fitnesi ulaşmaz. Bu cümleden olarak İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) buyuruyor ki: Şeytanın muhafızları, yardımcıları vardır. Herbiri Kur’ân-ı kerîm okuyanlara musallat olmuşlardır. Kur’ân-ı kerîmin mânasını onlara düşündürmemek için, dâima onlara harfleri mahreçlerinden çıkarmak ile meşgul eder. İşleri güçleri, düşünüp taşındıkları mehâric-i hurûfa dikkatten başka bir şey değildir. Bu gibilere Kur’ân-ı kerîmin mânası nasıl keşf olur? Böylece yalnız harf ve kelimelere dikkat etmek, şeytanın elinde gülünç olmaktan başka bir şey değildir. Kırâete başlarken, (Eûzü billâhis semî’il alîmi mineşşeytânirracîm, Rabbi eûzü bike min hemezâtişşeyâtîn ve eûzü bike Rabbî en yahdurûn) düâsını okumak uygun olur. Sonra Nâs ve Fâtiha sûresi okunur. Kur’ân-ı kerîmde her sûreyi bitirdiği zaman (sadakallahül azîm ve bellâğa resûlühül kerîm. Ailahümme enfi’nâ bihî ve bârik lenâ fîhi velhamdü lillâhi rabbil âlemîn ve nestağfirullahel hayyel kayyûm) demelidir.

Eûzü’den sonra Besmele de okumalıdır. Allahü teâlâ’nın rahmetini dileyerek, Kur’ân-ı kerîmin mânalarını anlayabilmek, hakkına riâyet etmek, vecîbelerini yerine getirebilmek için Rabbinden yardım istemelidir. Bilinmelidir ki, Kur’ân-ı kerîm okumak niyyeti ile Besmele çekildiğinde önce Eûzü okunmalıdır. Çünki Kur’ân-ı kerîm kırâetine başlayan kimsenin istiâzesi (Eûzü okuması) vâcibdir. İster sûrenin başında olsun, ister arada olsun, her zaman Eûzü okunur. Kitabların başlangıcında ve talebe üstaddan ders okumağa başlarken eûzü okunmaz.

Şerh-i Nikâye’de bildirildiği gibi şükretmek isteyen, yalnız Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn der. Eûzü okumasına ihtiyaç yoktur. Fâtihanın evvelinde Nâs sûresi ile birleştirilse dahi Besmele okunur. Her sûrenin evvelinde Besmele okunur. Yalnız Berâe sûresinin başında okunmaz. Çünki bu hususda icma’ vardır. Şerh-i Şâtıbfde bildirildiği gibi sûrelerin arasında Besmele çekmek muhayyerdir, istenirse çekilir. Ancak Berâe sûresinin arasında da Besmele çekilmez. Çünki bu sûrenin kısımlarında da Besmele yok sayılır. Bilinmelidir ki, İmâm-ı Şâfiî’ye göre Besmele, her sûrenin başında o sûreden bir kısımdır. Ebû Hanîfe’ye göre Besmele, sûreden ayrıdır. Başlı başmadır. Sûrelerin arasını ayırmak için indirilmiştir. Bereketlenmek için Kur’ân-ı kerîme Besmele ile başlanır. Nemi sûresindeki Besmele tam âyet değil, âyetin bir kısmıdır. Besmelenin âyet olmamasının hikmeti hakkında denildi ki: Cünüb, hayızlı ve nifaslı halde olanlar âyet-i kerîme okuyamazlar, fakat Besmele çekebilirler, iki şehâdet kelimesini de söyleyebilirler. Çünki Kur’ân-ı kerîmde hiçbir yerde Besmele ve şehâdet kelimeleri bir âyet hâlinde bir araya gelmemiştir. Böylece cünüb, hayızlı ve lohusa olanların ömür boyunca Besmele ve şehâdet kelimelerini söylemekten çok kere sakınamadıkları için günâha girmemiş olurlar.

Kitab uzayacak ise de burada mühim bir şeyi daha zikretmek istiyoruz. Muhyiddin İbni Arabî (kuddise sirruh) Fütûhât kitâbında buyuruyor ki: Fâtiha sûresini okurken Besmele ile Fâtiha arasını kesmeden, bir nefesde okumalıdır. Bunun hakkında Allahü teâlâ’ya yemîn ederek sahîh isnâd ile hadîs-i kudsî nakl etmektedir. Allahü teâlâ İsrâfil aleyhisselâma buyuruyor ki: «Yâ İsrâfil! İzzetim, celâlim, varlığım, keremim hakkı için Bismillâhirrahmânirrahîm ile Fâtihatü’l-kitâbı. bitişik olarak bir kerre okuyanı, şâhid olunuz! Afv ettim. İyiliklerini kabul ettim. Günahlarını bağışladım. Dilini Cehennemde yakmam. Onu kabir, Cehennem ve Kıyâmet azâbından ve feza’il-ekber’den koruyacağım. Peygamberler ve velîlerden önce bana kavuşacaktır.»

Kur’ân-ı kerîm okurken sesi çok yükseltmemeli ve çok da alçaltmamalıdır. Çünki İsrâ sûresi, 110. âyet-i kerîmesinde: «Namazda sesini fazla yükseltme, çok da kısma. İkisi arasında bir yol tut» buyurulmuştur. Sesin kısık olması evlâdır ve kalbin huşû’una, sır ve aklın daha toplu olmasına en iyi delildir. İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) İhyâu’l- ulûm kitâbında buyuruyor ki: Namaz kılarken kendisi işitecek kadar okuması mecburîdir. Çünki kırâet, seslerle harfleri birbirinden ayırmak demektir. Ses elbette lâzımdır. En azı kendi işitecek kadar olmaktır. Yoksa namazı sahîh olmaz. Kırâeti başkasına işittirecek kadar yüksek sesle okumağa gelince, bu bâzı yönden mahbub, bâzı yönden mekruhdur.

1) Kur’ân-ı kerîmi gizli okumanın fazîletini ifâde eden bir hadîs-i şerîfde: «Gizli yapılan ameller, âşikâre yapılan amellerden 70 kat üstündür» buyurulmaktadır.

Diğer bir hadîs-i şerîfde: «Rızkın hayırlısı kâfî, zikrin hayırlısı hafî olanıdır» buyurulmuştur. Hafî, gizli demektir.

2) Cehri, âşikâre okumanın müstehab olduğuna delâlet eden hadîs-i şerifler de vardır. Rivâyet olundu ki: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) gece namazlarında âşikâre okuyan eshâbını gördü ve onları tasvîb etti. Bir hadîs-i şerîfde de: «Sizden biriniz gece namazına kalktığı zaman yüksek sesle okusun. Zîra melekler ve evde bulunanlar İmârü’d-dâr onun okumasın; dinler ve onunla namaz kılarlar.» buyurulmuştur. Bunlardan başka kırâetin gizli veya cehrî okumanın faziletini bildiren hadîs-i sentler vardır. Bunları şöyle birleştirebiliriz.

Gizli okumak, riya ve gösterişten, yapmacık hareketlerden daha uzak olduğundan, bu hallerden korkusu olanlar için daha makbuldür. Böyle bir korkusu olmadığı gibi, başka bir namaz kılanı şaşırtacak bir durum da yoksa, aşikâr okumak daha efdaldir. Çünki âşikâre okumakta daha çok yorgunluk ve başkalarına fâideli olmak vardır. Ayrıca âşikâre okumak, okuyanın kalbini uyanık tutar, düşüncesi dağılmaz, uykusunu kaçırır, hevesini arttırır, tenbelliği azaltır. Âşikâre okumakla uykuda olan kimseyi uyandırıp, ibâdet etmesine sebeb olunur. Gâfil bir tenbel onu görür ve sâyesinde o da ibâdete heves eder. Bu iyiliklerden bir kısmına niyyet edenler için, âşikâre okumak daha makbûldür. Hepsini birden niyet ederse, mükâfatı kat kat fazla olur. Dâr-ı Karâr’da niyetlerinin çokluğuna göre ecir kazanır.

Sünnetlerden biri de, Kur’ân-ı kerîmi tertîl, tersîl ve vekar üzere okumaktır. Böylece onun güzelliklerine vâkıf olunur. Tertîl, tegannî etmeden, ağır ağır ve açık seçik bir dil ile okumaktır. Teressül; harflerin çıkış yerlerine ve uzatmalara dikkat ederek, mühlet vererek okumaktır. Tertîl ile okumak yalnız tedebbür için müstehab değildir. Kur’ân-ı kerîmin mânasını anlıyamıyan Arab olmayanlar için tertîl, tevkîr ve ihtirâma daha yakındır. Kalbdeki te’sîri, hızlı ve acele okumaktan daha çok olur.

Kur’ân-ı kerîmi bozuk hurmaları etrafa saçar gibi okumamalıdır. Tevrât’da vârid oldu ki: Ey kulum benden utanmıyor musun? Sana dostlarından bir mektûb geldiğinde yolda yürüyor olsan, bir kenâra çekilir, oturur, hiçbir kelimesini kaçırmadan harf harf düşünerek dikkatlice okursun. Bu benim kitâbımdır. Sana indirdim. Bak, senin için sözleri ne kadar açıkladım. Enine boyuna düşünmen için ne kadar tekrarladım. Sonra sen ondan yüz çeviriyor veya dostlarından gelen mektûb kadar üzerine düşmüyorsun. Ey kulum, bâzı ahbabların ile sohbet ettiğin zaman, onları can kulağı ile dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hattâ biri sizi meşgul etse veya bir söz söylese ona darılırsın. Ben sana yönelip seninle konuştuğum halde sen gönlünü bana vermiyorsun. Yoksa ben senin nazarında o arkadaşlarından daha mı az değerliyim (İhya).

Ümmü Seleme (radıyallahü anhâ) Resûlullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı kerîm okumasını vasfederken tertîl, teennî ve vekar ile harf harf okuduklarını, okurken ağladıklarını haber vermiştir. Hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerîm okurken ağlayınız. Ağlıyamazsanız, kendinizi ağlatmaya zorlayınız» buyuruldu. Sâlihü’l-Merî (radıyallahü anh) dan hikâye olundu ki: Kur’ân-ı kerîm okuyordum. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem: «Yâ Salih! Bu kırâetdir. Ağlaması nerede?» buyurdular. Allahü teâlâ, Kur’an okunurken ağlıyanları medh ederek, Enfâl sûresi 2. âyet-i kerîmesinde: «Onların üzerlerine Kur’ân-ı kerîm okunduğunda îmanları artar» ve yine bir âyet-i kerîmede: «Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlar» buyurmuştur.

Sünnetlerden biri de, her âyette durmak, rahmet âyetlerinde Allahü teâlâ’dan istemek, azab âyetlerinde O’na sığınmak. Celâli ve kibriyâsı, büyüklüğü zikredildiğinde tesbîh etmektir.

Bunun gibi düâ ve istiğfar âyetlerinde düâ ve istiğfar eder. Ümmîd âyetinde ister, korku âyetinde Allahü teâlâ’ya sığınır. İnsan bunları dili ile ve kalbi ile yapmalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) bunları yapardı. Huzeyfe (radıyallahü anh) haber verdi ki: Resûlullah ile namaz kıldım. Bekara sûresinden başladı. Hiçbir azab âyetini Allahü teâlâ’ya istiâze etmeden, sığınmadan; hiçbir rahmet âyetini istekte bulunmadan ve hiçbir tenzîh âyetini tesbîh etmeden geçmedi.

İslâmın sünnetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi i’rablamakdır. Hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerîmi i’rablı okuyan kimsenin her harfi için 20 basene, i’rabına dikkat etmeden okuyan kimsenin her harfi için 1* hasene vardır» buyuruldu. Kur’ân-ı kerîmin i’râbı ile okunması, cümlede kelimelerin yerlerini belirtmek, birbirinden ayırmak ve harekelerini doğru okumaktır. Kur’ân-ı kerîm okurken bâzı âyetleri, üzerinde düşünmek, mânasını iyice anlamak ve kalbin o âyetlerin nûrundan iktibas edip aydınlanması için tekrar tekrar okumalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) çok kere bir âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okuyarak bir geceyi ihyâ etmiştir. Rivâyet olundu ki, Resûlullah, Besmeleyi yirmi defa tekrarlardı. Bu tekrarı mânaları üzerinde daha derinliğine düşünmek içindi. Ebû Zer (radıyallahü anh) diyor ki: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) bir gece bizimle kâim oldu. O geceyi bir âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okumakla geçirdi. O âyet-i kerîme Mâide sûresi 118.  âyet-i kerîmesidir. Bu âyet-i kerîmede: «Eğer onlara azâb edersen, onlar senin kullarındır. Eğer onları mağfiret edersen, elbette sen azîz ve hakîmsin» buyurulmaktadır. Sa’îd bin Cübeyr (radıyallahü anh) da bir geceyi Yâsîn sûresi 59. âyet-i kerîmesini «Ey mücrimler! Bugün sîz bir tarafa ayrılınız» tekrar tekrar okuyarak sabahlamıştır. Ebû Süleyman Dârânî’den (rahimehullah) hikâye olundu ki: Ben bir âyet-i kerîmeyi okur, üzerinde 4 gece, 5 gece meşgul olurum. Onu iyice anlamadan başkasına geçmem. Seleften bir zât, mânasını anlamak için altı ay Hûd sûresinin tekrarı ile uğraşmıştır. Ariflerden bir zât: «Benim haftalık, aylık, senelik hatimlerim vardır; fakat bir hatmim daha vardır ki, 30 senedir henüz bitiremedim» demiştir. Bu sûreler Kur’ân-ı- kerîm üzerinde düşünme ve incelemeye göre değişmektedir (İhyâ).

Sünnetlerden biri de, okuyucuların Kur’ân-ı kerîmi unutmamaları ve ilgilerini kesmemeleri için gece gündüz okumağa devam etmeleridir. Hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerîmi sık sık okuyunuz! Çünki erkeklerin kalblerinden ezberlediklerinin çıkması, çayırda otlayan hayvanların, develerin iplerinden kurtulmaları gibi çok çabuk olur» buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, erkeklerin tahsîs edilmesi, Kur’ân-ı kerîmi hıfz edenlerin genellikle erkekler olmasındandır. Musannif (rahmetullahi aleyh) burada 2 hadis-i şerifi birleştirmiştir. Mesâbîh ve benzeri kitablara bakanlara bu gizli değildir. Kur’ân-ı kerîmden bir âyet-i kerîme öğrenip de sonra unutmak günahların en büyüğüdür. Enes (radıyallahü anh) rivâyetiyle gelen hadîs-i şerîfde: «Ümmetimin günâhları bana arz olundu. Bunların içinde 1 âyet veya sûreyi öğrendikten sonra unutmak kadar büyük günâh görmedim» buyuruldu.

Kunye’de bildirildiğine göre, buradaki unutmak, Mushaftan okuyamayacak derecede unutmaktır. Denildi ki: İnsan Kur’ân-ı kerîmden bir şeyi ancak, onun için cinâyet olan bir günah sebebi ile unutur. Çünki bu unutma musîbetlerdendir. Musibet de insana kendisinin işlediği günâh sebebi ile gelir.

İslâmın sünnetlerinden biri de, mü’minin evinde Kur’ân-ı kerimden mümkün olduğu kadar okuyarak evinin nasibini vermesidir. Hadîs-i şerîfde: «Müslüman evlerinde Arş’a kadar uzanan kandiller vardır. Yedi kat göklerde ve yerlerde olan mukarreb melekler onları tanır ve bu nûr, içinde Kur’ân-ı kerîm okunan mü’min evleridir derler» buyuruldu. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: «İçinde Kitâbullah okunan ev, ehline geniş olur. Hayrı çok olur. Melekler girer, şeytanlar çıkar. Aksine, Kur’ân-ı kerîm okunmayan evler ehline dar olur. Hayrı az olur. Melekler çıkar, şeytanlar o evde hazır olur.»

Ara sıra başkasının okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinlemek de sünnettir. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) çok kere başkasının okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinlerdi. Mesâbîh’de zikr olundu: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) minberde iken Abdullah ibni Mes’ud (radıyallahü anh)’a «Bana Kur’andan oku!» buyurdu. Abdullah ibni Mes’ûd, yâ Resûlâllah Kur’ân-ı kerîm size indirildi. Size mi okuyayım? dedi. Resûlullah: «Kur’ân-ı kerîmi başkasından dinlemeği severim» buyurdu. Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), Ebû Mûsel Eş’arîye, bize Rabbimizi hatırlat derdi. O da okurdu, hattâ namaz vaktinin ortasına yaklaşılırdı. Yâ Emîrel-mü’minîn! Namaz, namaz! dediklerinde biz namazdayız buyururdu. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Bana Allahü teâlâ’nın Kitâbından bir âyet dinleten kimse için o âyet, Kıyâmet günü için bir nûr olur» buyurdu. Resûl-i Ekrem, Ebû Mûsâ’nın (radıyallahü anh) okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinledi. «Buna âl-i Davud’un güzel seslerinden bir ses verilmiştir» buyurdu. Ebû Mûsâ, yâ Resûlâllah! Senin dinlediğini bilseydim, okumamı daha da süsler, güzelleştirirdim dedi.

Kur’ân-ı kerîme ta’zîm etmek de sünnettendir. Bunun için okuduktan sonra birşey istememelidir. Rivâyet olundu ki: İmrân bin Hasîn (radıyallahü anh) Kâs’a uğradı. Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Sonra dinleyenlerden bir şey istediğini görünce musîbete uğramış gibi kalbi daraldı. (İnnâ lillâh…) dedi. Sonra dedi ki: Resûlullah’dan işittim: «Kur’ân-ı kerîm okuyan kimse Allahü teâlâ’dan rızâsını ve Cenneti istesin. Dünyâdan birşey istemesin. Çünki bâzı kavimler gelecek, Kur’ân-ı kerîm okuyacaklar ve onunla insanlardan birşeyler istiyeceklerdir» buyurdu. (Şerh-i Mesâbîh).

Kur’ân-ı kerîmi başkasına öğünmek için okumamalı, te’vîlinde taşkınlık etmemeli, fakat te’vîli tamamen de terk etmemelidir. Meselâ Tâhâ sûresi, 5. âyetindeki istivâ kelimesini istilâ etmek mânasında olarak: «Rahmân’ın emir ve hükmü Arşı istilâ etmiş, kaplamıştır» ve Feth sûresindeki yed kelimesini kudret olarak alıp «Onun kudreti onların yedleri üstündedir,» şeklinde te’vîl etmelidir.

Sünnetlerden biri de, te’vilde kimse ile münâkaşa etmemeli, kendi re’yini kabûl için kimseyi zorlamamalıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem: «Kur’ân-ı kerîmi kendi re’yi, görüşü ile tefsîr eden, Cehennemdeki yerine hazırlansın» buyurmuştur. Ebû Bekr (radıyallahü anh): «Kur’ân-ı kerîmi kendi re’yim ile tefsîre kalkıştığım zaman, beni hangi yer taşır ve hangi sema gölgeler» buyurmuştur.

Suâl: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Misallerden ibret alınız!» buyurdu. Kezâ Haşr sûresi, 2. âyet-i kerîmesinde: «O halde ey akıl ve basiret sâhibleri ibret alınız» buyuruldu. Bu da ancak re’y ile olur. O halde re’y, fikir beyân etme hakkında niçin tehdid oldu?

Cevâb: «Kur’ân-ı kerîmi kendi re’yi ile tefsîr eden Cehennemdeki yerine hazırlansın» hadîs-i şerifi lâfza ve mânaya tenâvül eder. Lâfz yönünden şöyle olur. Bu lâfz öyle değil, böyledir demek veya bunun okunuşu şöyledir veya bu filânın okumasıdır demek gibi olur. Mâna yönünden iki kısımdır. Birincisi tefsîr’dir. Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) İbni Abbâs ve başkaları gibi müfessirleri Resûlullah’dan duydukları şekilde âyet-i kerîmelerin nüzûl sebeblerini, bâzı kıssa ve meselleri açıklamışlardır. Katâde (radıyallahü anh): «Hakkında birşey duymadığım âyet olmadı» demiştir. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen hakikî müfessirler de Eshâb-ı kirâmdan duyduklarını kitablarına yazmışlardır. Bir kimse bir âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken müfessirlerden (rahimehümullah) duymadığı şekilde, yalnız kendi re’yine, aklına göre açıklamağa kalkışırsa, veyâ âyetin iniş sebebini bildirirse kâfir olur. Hadîs-i şerîfde böyle kimseler bildirilmektedir. İkincisi te’vildir. Te’vîl, keşfinde, açıklanmasında, beyana baş vurmağa denir.

Meselâ «Lâ raybe fîhi»’nin anlamı nedir? diye sorulduğundan: Onda şübhe yoktur diye cevab vermek rivâyet edilen bir tefsirdir. Eğer sen şübheyi kaldırdın, halbuki kâfirler onda şübhe ettiler denirse, Kur’ân’ın aslında şübhe yoktur, iyi düşünülürse anlaşılır denir ki işte bu te’vildir.

Hulâsa: Tefsîr rivâyete, te’vîl dirâyete teallûk eder (Kevâşî). Ancak kabule daha lâyık olan imâmü’l-eimme’nin incelemesidir. Kur’ân-ı kerîm hakkında ancak duyulan şeyler söylenir demek maksada uygun değildir. Zîra bu şart koşulsaydı, İbni Abbâs, İbni Mes’ûd ve başka müfessir Sahâbelerin (radıyallahü anhüm) bâzı sözlerini red etmek lâzım gelirdi. Bunlara da kendi re’yi ile tefsîr denirdi. Çünki onlar da bütün söylediklerihi Resûlullah’dan duymamışlardı. Müfessirler bâzı âyetlerde ihtilâf ettiler. Birleştirilmesi mümkün olmayan çeşidli sözler söylediler. Bunların hepsinin mesmû’ (duyarak) doğru olduğu nasıl söylenebilir. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) İbni Abbâs (radıyallahü anhümâ) için yaptığı düâda: «Yâ Rabbi! Onu dinde fakîh kıl ve ona te’vîli öğret» buyurmuştur. Eğer te’vîl, tenzîl gibi Resûlullahdan duyulmuş ve öylece ezberlenmiş olsaydı, düâdaki: «Ona Kur’ân’ın te’vîlini öğret» diye tahsîse lüzum kalmazdı. Nisâ sûresi, 83. âyet-i kerîmesinde: «Onu, onlardan istinbat edenler bilirlerdi» buyurulmakla ilim sâhiblerinin istinbatı, hüküm ve mâna çıkarması isbât edilmiştir. İstinbâtın, duyduklarından başka, kendi istihracı olduğu malûmdur. O halde her bir müfessir Kur’ân-ı kerîmden anlayışı mikdarınca, aklının erdiği kadar istinbat yapar, mâna çıkarır. Yanî te’vilde muhakkak nakil yolu ile gelmiş olması, duyulması (mesmu’ olması) şart değildir.

Kur’ân-ı kerîmi kendi görüşüne göre tefsîr etmenin hadîs-i şerîf ile yasak edilmesi iki yönden düşünülebilir:

1) Kur’ân-ı kerîmi kendi re’yi ile tefsîre kalkışan kimsenin bir gâyesi, bir maksadı vardır. Gönlü ona meyi eder. Bu arzûsuna delil getirmek, yerleştirmek için Kur’ân-ı kerîmde te’vîle kalkışır. Bu arzûsu, maksadı, hevâsı olmasaydı, Kur’ân-ı kerîmde böyle bir mâna hâtırına bile gelmezdi. Bu gibi te’vîl bâzan ilim ile olur. Âyet-i kerîmenin mânası dedikleri gibi olmadığı halde karşısındakine kendi bozuk maksadlarına bâzı âyetleri deiîl getiren bid’at sâhibleri böyledir. Bâzan da cehâletle, bilmiyerek olur. Âyet-i kerîmenin birkaç mânaya ihtimali olduğu zaman, kendi arzûsuna uygun olanı tercih eder. Böylece Kur’ân-ı kerîmi kendi görüşüne göre tefsîr etmiş olur. Çünki bu mânayı tercih ettiren kendi arzû ve isteğidir. Arzûsu böyle olmasaydı, bu mânayı tercih etmezdi. Bâzan kişinin sahîh bir maksadı olur, buna Kur’ân-ı kerîmden delil aramağa çalışır. Mâna ve muradın o olmadığını bildiği halde onu dâvasına deiîl tutar. Meselâ insanları gece ibâdetine, düâ ve istiğfâra dâvet eden kimsenin: «Gecenin sonunda kalkın, zîra sahurda, ya’nî gece yemeğinde bereket vardır» hadîs-i şerîfinin, yemek için olduğunu bildiği halde zikir mânası vermesi böyledir. Yine nefs mücâhedesine dâvet eden kimsenin, Tâhâ sûresi, 24. âyet-i kerîmesini: «Fir’avn’a git. Zîra o hakîkaten azmıştır» maksadına deiîl göstermek için, Fir’avn’dan maksad nefisdir demesi de böyledir. Sözünü süslemek ve söylediğine teşvik etmek için sahîh maksadları uğruna bâzı vâizler böyle yaparlar. Fakat böyle te’viller yasaktır. Çünki bâzı bâtınîler, bozuk maksadlarına teşvik ile insanları bâtıl mezheblerine çekmek için, murâd olunan mânanın o olmadığını bildikleri halde bâzı âyetleri te’vîle kalkışırlar. Kendi re’y ve mezheblerine göre insanlara emr olunmayan işleri yüklerler.

2) Yalnız Arab dilini, gramerini öğrenip tefsire kalkışanlar çok yerlerde yanılır ve Kur’ân-ı kerîmi kendi re’yi ile tefsîr edenler sınıfına girerler.

Arab lisânını öğrendikten sonra Kur’ân-ı kerîmin incelikleri ile alâkalı Resûlullah’tan işitilen nakil ve rivâyete vâkıf olmalı, oradaki mübhem ve değişik lâfızları, ihtisar, hazf, izmar, takdîm ve te’hirleri iyi öğrenmelidir. Tefsirde hatâdan korunmak için ilk lâzım olan nakil ve simâ’dır. Nakil ve simâ’ yolu ile bilinecek garâib-i Kur’âniyye pek çoktur. Bunlar İhyâ kitâbında açıklanmaktadır. Bu zâhir tefsir bilgileri, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin (radıyallahü anhüm) nakil ve rivâyet ettiği bilgiler iyice öğrenildikten sonra her müfessir derinliğine dalmağa çalışır. Ancak her müfessır kabiliyyeti nisbetinde farklı derecelerde bulunurlar. Bu te’vîl ve istinbat ile derine dalmak tefsîrin zâhirini bozmaz, onu tamamlar. Zâhirden daha iyisine ulaştırır. Bununla biz bâtınî, iç mânaların anlaşılmasını irâde ettik, bâtınî mâna veriyorum diye zâhiri bozanları değil.

Hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerîm hakkında mücâdele, itiraz etmek küfürdür» buyuruldu. Yanî Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olmasında şübhe etmek küfürdür. Denildi ki, buradaki itiraz, 7 kırâetden birisini inkâr etmek, bu kırâet Kur’ândan değildir demektir ki, Kur’ân-ı kerîmi inkâr olacağından küfürdür. Bir de denildi ki, buradaki itiraz, Kur’ân-ı kerîm’in âyetlerinden bir kısmının diğerlerini yalanladığını, ters düştüğünü söylemektir. Bu hadîs-i şerîf Mesâbîh şerhi’nde tahkîk edilmiştir. Lâkin mülâyim olanı musannifin dediğidir ki o da Kur’ân-ı kerîmin mânaları hakkında başkaları ile münâzara ve mücâdeledir. Her ikisinin de kendi zihnindeki görüşüne, fikrine uyup bunun üzerinde direnmesidir. O konudaki hadîs-i şerîf, nakl ve simâ’ı terk ettiği için, küfr ve sapıklığa doğru gider. Çünki bu şekilde mücâdele eden iki kişiden biri mutlaka Allahü teâlâ’ya yalan isnad etmektedir.

Kitâbullah’ın yanî Kur’ân-ı kerîmin bir âyetinin diğerine zıt olduğunu ileri sürmemelidir. Meselâ sünnî, yanî Ehl-i Sünnet olan: «Hayır ve şer olan her şey Allahü teâlâ’nın takdîri iledir. Zîra Nisâ sûresi, 78. âyet-i kerîmesinde: «De ki: Her şey Allahü teâlâ’dandır» buyurulmuştur» diyor. Buna karşılık Kaderî, yanî mu’tezile mezhebinde olan Kimse: «Hayır öyle değildir. Zîra Nisa sûresi 79. âyet-i kerîmesinde: «İyilikten sana isâbet edenler Allahü teâlâ’dandır, kötülükten sana isâbet edenler nefsindendir» buyurulmaktadır der. Bu şekilde münâkaşa etmek men edilmiştir. Burada tâ’kîb edilecek yol, birinci âyet-i kerîmede hayır ve şerrin hepsinin Allahü teâlâ’dan olduğu hususundaki icmâ’ı almaktır. 2. âyet-i kerîmede: «Ey Muhammed (veyâ ey insan!) Sana gelen her iyilik ve rahatlık Allahü teâlâ’nın fadlından, her kötülük ve ceza da işlediğin günahlardandır» şeklinde düşünmektir. Âyet-i kerîmeler birbirini bozmaz, aksine kuvvetlendirir, doğrular. Eğer Kur’ân-ı kerîmin âyetlerine nasıl birbirini doğrular denir, nâsih ve mensûh âyetler ortadadır, denirse cevâbında deriz ki: Nesh, geçmişteki hükmün, kullar arasındaki ilişkilerde bozulmaya yol açacağı için son bulmasıdır. Bunun için âyetlerin nesh olması, değişmesi tenakuz sayılmaz. Bu, doktorun hasta için olan sözüne benzer. Önce hasta olduğu için et yeme der. İyileştikten sonra et yemesine izin verir (Tenvir). Âyet-i kerîmelerin mânaları için ilminin erdiği kadarına uymalı, bilemediklerini bir bilene havale etmelidir. Bu bilen için Allahü teâlâ’dır, Resulüdür veya âlimlerdir denildi.

Her gün beş âyet-i kerîme hıfz etmek de ehl-i islâmın sünnetindendir. Çünki Kur’ân-ı kerîm de beşer beşer indirilmiştir. Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyetiyle bir hadîs-i şerîfde: «Kur’ân-ı kerîm bana 5 vecih üzere indirildi. Halâl, haram, muhkem, müteşâbih, emsâl. Halâli halâl biliniz. Harâmı harâm biliniz. Muhkem ile amel ediniz. Müteşâbih âyetlere inanınız. Mesellerinden (hikâye ve kıssalar) ibret alınız» buyuruldu. (Mesâbîh).

40 gecede Kur’ân-ı kerîmi hatm etmek müstehabdır. Buradaki geceden murad, gündüzü ile beraber bütün gündür. Gece denilmesinin sebebi, Kur’ân-ı. kerîmi yalnız gündüz değil, gece de okumak gerektiğini tenbîh içindir. 40 günde hatmin müstehab olmasının sebebi, kırk sayısının kemâli sebebiyledir. Başka sayılarda bu kemâl yoktur. Meselâ Resûlullah, Rabbinden hikâye ederek: «Âdem’in çamurunu kudret elimle kırk sabah yoğurdum» buyurmuştur.

Yine Resûlullah: «Sizden biriniz annesinin karnında nutfeden 40 günde bir araya gelir. Sonra bunun gibi alâka (kanpıhtısı) sonra mudga (et parçası) olur» buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîfde: «Allah rızâsı için kırk sabah ihlâsla ibâdet eden kimsenin, kalbinden diline hikmet menba’ları açılır» buyurulmuştur. Kur’ân-ı kerîm hikmetlerin menba’ı olduğuna göre, okuyucu için de lâyık olan, ihlâslı olarak tertîl ile kırk günde hatm edip kalbine ve oradan da diline hikmet pınarlarını akıtmasıdır. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı kerîmi her sene 1 def’a hatm ederdi. Vefat ettiği sene 2 def’a hatm etmiştir. Resûlullah efendimiz, bir senede hatm edince, kırk günde yapılan hatmin müstehab olması nasıl olur? denilirse; cevabında deriz ki: Kur’ân-ı kerîm Resûlullahın kalbinde başkalarından daha çok yerleşici, onun tefekkür ve tedebbürü daha olgun ve mükemmeldir.

Zahîrüddîn-i Merginânî Fetâvâ’sında: Kur’ân-ı kerîmi 1 senede hatm eden ondan ayrılmış olmaz demektedir. Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) de: «Kur’ân-ı kerîmi bir senede 2 kere hatm eden hakkını edâ etmiş olur» buyurdu.

Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı kerîmi 3 günden az zamanda hatm etmeği nehy etti ve: «Kur’ân-ı kerîmi 3 günden az zamanda hatm eden dinde fakîh olamaz» buyurdu. Yanî bir kimse Kur’ân-ı kerîmi, mânasını tedebbür ve tefekkür ederek bir gün 2 gecede hatm etmeğe gücü yetmez. Çünkü acele ile okumuş olur. Lâyık olan 3 veya daha çok gecede arzu, iştiyâk ve neş’e ile mânasını düşünerek bitirmektir. Ehl-i basîret olan âriflerden bir kısmı, Kur’ân-ı kerîmi Cum’adan cum’- aya hatm ederlerdi.

Sahâbeden Osman bin Affân, Zeyd bin Sâbit, İbni Mes’ûd, Übeyy bin Kâ’b (radıyallahü anhüm) böyle yaparlardı. Bir ayda, bir senede de hatm olur. Otuz senede hatmini bitiremiyen kimseler de vardır. Bu mikdarlar Kur’ân-ı kerîmi tedebbür ve derinliğine düşünme derecesine göre değişir. Büyükler hatimde kendilerini işçi yerine koyar; günlük, aylık, yıllık işçi olur derlerdi. İmâm Gazâlî (rahmetullahi aleyh) îhyâ kitâbında, kırâetin mikdarını şöyle açıklamaktadır:

1= Amel yolunu tercih eden âbidler, haftada iki hatim yapmalıdır.

2) Kalb amellerine meşgul olan sâlihler veya ilim yaymağa çalışanlar haftada bir hatim yapmalıdır.

3) Mânasını düşünerek okuyanlar, fazla tekrar ve düşünmeye ihyadan olduğu için ayda bir hatim yapmalıdır.

Haftada bir hatim yapanların Kur’ân-ı kerîmi yediye taksim etmeleri Osman (radıyallahü anh) dan rivâyet edildiği şekilde şöyledir:

1) Cum’a gecesi: Bakara sûresinden Mâide sûresinin sonuna kadar.

2) Cum’a ertesi gecesi: En’âm sûresinden Hûd sûresinin sonuna kadar.

3) Pazar gecesi: Yûsuf sûresinden Meryem sûresinin sonuna kadar.

4) Pazartesi gecesi: Tâhâ sûresinden Tâ sîn mîm sûresinin sonuna kadar.

5) Salı gecesi: Ankebût sûresinden Sad sûresinin sonuna kadar.

6) Çarşamba gecesi: Tenzîl sûresinden Rahmân sûresinin sonuna kadar.

7) Perşembe gecesi: Vâkıa sûresinden Nâs sûresinin sonuna kadar.

Denildi ki, Kur’ân-ı kerîm 7 hizbe bölünmüştür. 1. hizbde 3 sûre, 2. hizbde 5 sûre, 3. hizbde 7 sûre, 4. hizbde 9. sûre, 5. hizbde 11 sûre, 6. hizbde, 13 sûre, 7. hizb ise Kaf sûresinden sonuna kadardır. Eshâb-ı kirâm da böylece Kur’ân-ı kerîmi yediye bölerek okurlardı. Bu hususda Resûl-i Ekrem’den de rivayetler vardır.

Kur’ân-ı kerîmin hatmini, kışın gecenin evvelinde yazın gündüzün evvelinde veya sonunda ehlini toplayarak onların arasında yapmak müstehabdır. Bazıları da akşamın veya sabahın iki rek’at sünnetlerinde Kur’ân-ı kerîmi hatm etmeğe müstehab demişlerdir. Hatim düâsında bulunmayı ganimet bilmelidir. Orada yapılan düâ kabûl olur. Hadîs-i şerîfde : «Kur’ân-ı kerîm hatminde hâzır olan kimse, ganimet taksiminde bulunan kimse gibidir. Kur’ân-ı kerîmin başlangıcında bulunan kimse Allah yolundaki bir fetihde bulunmuş gibi olur» buyuruldu. Kur’ân-ı kerîmi hatmedince yenisine başlamalıdır. Böylece şeytan kahrolur, mağlûb edilmiş olur.

Hadîs-i şerîfde: «İnsanların en faziletlisi, Kur’ân-ı kerîmi hatm edip hemen yenisine başlayandır» buyuruldu. Fetâvâ-i Kadıhân ve başka kitablarda denildi ki: Hatim sonunda düâ etmeği, cemâat arasında ve Ramazan-ı şerîf ayında olmasını sonra gelen âlimler men’etmediler, istihsân ettiler. 3 ihlâs sûresinin okunmasını da İrak âlimleri beğendiler. Ancak hatim farz namazların içinde yapılırsa, İhlâs sûresi tekrarlanmaz. Mekke ehlinin kırâetinde, Duhâ sûresinden Kur’ân-ı kerîmin sonuna kadar her sûrenin evvelinde tekbîr getirmek yanî Allahü ekber demek sünnettir. Bunun sebebi şöyledir: Bir zaman Resûluilah’a (sallâllahü aleyhi ve sellem) vahy gelmedi. Müşrikler: «Onu şeytanı terk etti, ayrıldı» dediler. Resûl-i ekrem üzüldü. Duhâ sûresi gelince tekbir getirerek vahy inmesine ferahlandı. Bunun üzerine Duhâ’dan sonraki sûrelerin başında tekbir getirmek sünnet, âdet olarak kaldı (Meâlimü’t-tenzîl).

Kur’ân-ı kerîmden her maksada uygun ince bilgiler çıkarılır. Abdullah İbni Mes’ûd (radıyallahü anh): «İlim irâde ettiğiniz zaman Kur’ân-ı kerîmi seçiniz. Çünki onda önceki ve sonraki bütün ilimler vardır» demiştir. Ariflerden biri, Resûlullah’ın her sözünü kuvvetlendiren bir âyetin Kur’an’da olup olmadığını araştırdı. «Mü’minin ruhu cesedinden, hamurdan kıi çeker gibi çıkar» hadîs-i şerifini kuvvetlendiren bir âyet-i kerîme bulamadı. Rü’yâsında Resûlullah’ı gördü. Yâ Resûlâllah! Kur’ân-ı kerîmde: «Kuru ve yaş ne varsa Kitâb-ı mübîndedir» buyuruluyor. Şu hadîs-i şerîfin mânasında bir âyet-i kerîme bulamadım, dedi. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz: «Yûsuf sûresinde ara» buyurdular. Uyanınca aradı: «O kadınlar Yûsuf’u görünce güzelliğinden hayrete düşüp ellerini kestiler» âyetini buldu. Gerçekten kadınlar Yûsuf aleyhisselâmı görüp güzelliği ile meşgul olurken ellerini kesip acısını duymadılar. Bunun gibi mü’minler de, rûhu alınırken rahmet meleklerini ve Cennetteki makâmını görüp, kalbi oradaki ni’metler, hûrîler ve köşkler ile meşgul iken ölüm acısını duymayacaklardır. Alî bin Ebî Tâlib (radıyallahü anh): «Kur’ân-ı kerîmi anlıyan kimse, bütün ilimleri açıklayabilir» buyurdu.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler