¥ Nisâ sûresi, 44 ve 45. âyet-i kerîmelerinde buyuruluyor ki, (Kendilerine kitâptan nasîp verilenlere, yanî yahûdîlere bakmaz mısın. Dalâleti, sapıklığı alıyorlar. Ey mü’minler! Sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar. “Allah, düşmanlarınızı dahâ iyi bilendir.”)

Bu âyet-i kerîmelerde şu husûsa işâret vardır. Kitâbın ilminden, yanî bildirdiklerinden zâhiren bir şeye kavuşan, fakat esrârından ve hakîkatlerinden nasîplenemeyen kimseler, dalâleti, yanî dinde gevşekliği, hevâya uymayı satın alıp, dîni dünyâya karşı satarlar. Onlar, dünyâya düşkün olduklarından, mal ve makâma tamâhlarından, riyâset ve hüsn-i kabûle [mevki ve makâma] muhabbetlerinden dolayı, Allahü teâlânın dîninde gevşeklik yapan kötü din adamlarıdır. Ve ey takvâ ehli! Peygamberlerin vârisleri ve insanlar arasında hakkın tâlibleri! Onlar size haset ettikleri için, hak yoldan sapmanızı istiyorlar. Nasîhat etmek ve sevgi göstermek bahânesiyle sizi kınıyorlar ve size eziyette bulunuyorlar.

Allah, düşmanlarınızı, sizden dahâ iyi bilendir. Allahtan başkasını istemeye ve Ondan başkasının hakkına riâyete teşvîk ederek, hak yolu kesen, sizi ondan döndüren ve Allahü teâlânın hak yolundan alıkoyan nasîhatlarını kabûl etmeyin. Allahü teâlânın size emrettiklerine uyun.

Bil ki, hem dalâlete düşen, hem de dalâlete düşüren kimsenin hâlinden dahâ kötü ve çirkin bir hâl göremezsin. Dalâlete düşme ve düşürme, ekseriyâ insanların elindekilere göz diken, dolayısıyla dinde gevşeklik yapan âlimlerde olur. Dinde gevşekliği yok etmenin yolu, insanların elindekilere tamâ’ı ortadan kaldırmaktır.

Rivâyet olunduğuna göre, meşâyıhtan birinin kedisi vardı. Civârda bulunan bir kasaptan her gün biraz et alırdı. Bir gün kasapta uygun olmayan bir hâl gördü. Önce, girip kediyi çıkardı. Sonra tekrâr içeri girip, o uygunsuz durumdan dolayı onu uyardı. Bunun üzerine kasap ona: “Bugünden sonra kedin için sana bir şey vermiyeceğim” dedi. Bu zât da ona: “Ben kediyi çıkardıktan ve senden bir istek ve arzûm kalmadıktan sonra, sâdece Allah rızâsı için sana nasîhatta bulundum” dedi.

Bu olay, şuna benzer: İnsanlar tarafından sevilmeyi isteyene, nasîhat etmek nasîp olmaz. O hâlde, akıllı kimsenin nefsini kötü ve çirkin huylardan temizlemesi lâzımdır.

¥ Nisâ sûresi, 46. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Yahûdîlerden bir kısmı, kelimeleri, yerlerinden tahrîf ederler. Dillerini eğip, bükerek, dîne saldırarak, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, işittik, karşı geldik. Dinle, işitmez olası, râinâ derler. Eğer onlar işitdik, itâat ettik, dinle ve bizi gözet deselerdi, şüphesiz kendileri için dahâ hayırlı ve dahâ doğru olurdu. Allahü teâlâ, küfürleri yüzünden onları lanetlemiştir. Artık onlar, pek azı müstesnâ, îmân etmezler.)

AÇIKLAMA:

Yahûdîlerden bir kısmı, kelimeleri, Allahü teâlânın koyduğu yerlerinden tahrîf ederler, değiştirirler.

Tahrîf iki kısımdır:

1– Kelimeyi bâtıl, yanî asılsız, yanlış bir şekilde tevîl ederek, ona kastedilmeyen manâyı vermektir. Zamânımızdaki ehl-i bid’at da kendi mezheplerine uymayan âyet-i kerîmeleri, böyle yanlış açıklıyorlar.

2– Bir kelimeyi yerinden kaldırıp, yerine başka bir kelime koymakdır. Yahûdîler, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Tevrâtdaki sıfatlarını böyle tahrîf etmişlerdi. Meselâ, beyâz buğday renkli, orta boylu manâsındaki “esmer reb’a” kelimesini, koyu esmer, uzun boylu manâsına olan “âdem tuvâl” kelimesi ile değiştirdiler. Yine, “recm” kelimesi yerine “had” kelimesini koydular.

Dillerini eğip bükerek, Onların böyle dillerini eğerek söylemeleri, yâ sözü kendi ifâde etdiği manâsından seb’ etme ve dil uzatma manâsına çevirmek içindir. Nitekim, hoşlanmadığın hiçbir söz duymayasın yerine, işitmez olası, dediler. Yine “Bize bak” manâsındaki “Unzurnâ” yerine, çobanımız manâsındaki râinâya benzeyen râinâ dediler. Yâhud, dillerini eğip, bükmeleri, kelime oyunu yaparak, duâ ve hurmet ediyormuş görünüp, dil uzatmak ve hakâret etmek içindir.

Dîne alaylı bir şekilde saldırarak, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” gerek huzûr-ı se’âdetlerinde ve gerekse gıyâbında bozuk arzû ve isteklerine uymayan her emrine sözle ve lisan-ı hâlle İşitdik, sırf inâd ve muhâlefet olsun diye senin emrine karşı geldik, işit, işitmez olası, râinâ, derler.

İşitmez olası sözünün iki manâsı vardır: 1– Medh içindir. Hoşlanmıyacağı bir sözü işitmeyesin, demektir. 2– Kötülemek içindir. Sağır olasın, ölesin de işitmeyesin, demektir.

Eğer onların duâsı kabûl olsaydı, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” işitmezdi. Onlar sanki, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” duâlarının kabûl olması temennîsi ile bunu söylüyorlardı. Onlar bu sözü medh manâsıyla söylüyormuş gibi gösteriyorlardı. fakat, içlerinden bedduâ manâsını kasdediyorlardı. Böyle söylemekle de râhatlıyorlardı.

“Râinâ” lafzının da iki manâsı vardır:

1– Hayır ve iyilik içindir. Bizi gözet, bize bak ve sözümüze kulak ver, dinle, seninle konuşalım manâsınadır.

2– Kötülemek içindir. Muhâtabı ahmaklıkla, kötülemek için kullanılır. Veyâ yahûdîler aralarında birbirini seb’ etmek için, bizim çobanımız manâsına gelen râinâ derlerdi. Müslümânların Peygamber efendimize bizi gözet manâsında râinâ demesini fırsat bilerek, kelime oyunu ile râinâ kelimesine benzeyecek şekilde ağızlarını bükerek râinâ dediler. Onlar bunu hürmet ve saygı gösteriyormuş gibi söylerlerdi. fakat niyetleri dil uzatmak ve hakâret etmekti.

Suâl: Onlar, açık olarak, (İşittik ve isyân ettik) dedikten sonra, niçin böyle (râinâ) diye iki manâlı bir sözü söylediler.

Cevâğ: Bütün kâfirler, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” inkâr ediyor ve karşı geliyorlardı. Ancak, Resûlullahdan çekiniyor ve müslümânların kendilerine zarar vermesinden korkuyorlardı. Bundan dolayı Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzüne karşı inkâr ve isyânda bulunuyorlar. Fakat dil uzatamıyorlar ve bedduâ edemiyorlardı.

Eğer onlar, Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından bir şeyi işittiklerinde, “işittik ve isyân ettik” yerine, İşittik ve itâat etdik ve “dinle işitmez olası” yerine, “işitmez olası” ifâdesini ilâve etmeden yalnız dinle ve bizi gözet anlamındaki “râinâ” yerine bize bak ve bizi gözet manâsında olan “Unzurnâ” deselerdi, sözlerinin altında şer ve fesat gizlemeselerdi, şüphesiz kendileri için dahâ hayırlı ve dahâ doğru olurdu.

Suâl: Onların söylediklerinde hayır olmadığı hâlde, niçin dahâ hayırlı olurdu, buyuruldu.
Cevâp: Söylediklerinin hayırlı olması, onların zannına göredir. Yoksa, gerçekten hayır olduğundan değil. İşte onların zannı böyle olduğundan, hitâb da onların bu zannına göre oldu. (Allah mı dahâ hayırlıdır, yoksa, sizin ortak koştuklarınız mı?) meâlindeki Neml sûresinin 59. âyet-i kerîmesinde de aynı durum vardır.

Fakat, Allahü teâlâ küfürleri sebebiyle onları lanetlemişdir. Yanî onlar böyle söyleyip, küfürlerine devâm edince, küfürleri sebebiyle Allahü teâlâ onlara yardım etmedi, kendi hâllerine bıraktı. Onları hidâyetten uzak kıldı. Onlara bunu nasîb etmedi.

Artık onlar, azı müstesnâ, îmân etmezler. Yanî, Allahü teâlâ, müstesnâ olan az bir guruba lanet etmedi ve onlara îmân kapısı kapanmadı. Bundan sonra yahûdî âlimlerinden Abdüllah bin Selâm, Ka’b ve benzerlerinden “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” meydâna gelen az bir topluluk îmân etti.

Bu âyet-i kerîmeye şöyle de manâ verilmişdir: (Onlar az îmân ederler.) Çünki onlar, Mûsâ aleyhisselâma îmân ettiler. fakat Muhammed aleyhisselâmı inkâr ettiler. Âyet-i kerîmede şu husûsa işâret vardır: Bu ümmetin kötü âlimleri, Allahü teâlânın koyduğu kelimeleri yerlerinden değiştirirler. Bunu Ehl-i kitâb gibi, sözle değil, bilfiil yaparlar. Dünyâ ve zînetini, hevâya tâbi olmayı terk etmek, âhireti dünyâya tercîh etmek, insanların değil, Allahü teâlânın rızâsını aramak husûsunda Cenâb-ı Hakkın emirlerine, sözle işittik, fiille karşı geldik, diyorlar. Çünki onların bu işlerle uzaktan ve yakından alâkaları olmaz. Bunların yanından dahî geçmezler. Kerâmet ehlini inkâr ederler. Türlü sözlerle, onları alaya alırlar. İşte azı müstesnâ, samîmî olarak onlar îmân etmezler. Çünki onlar, nefslerinin arzûlarına uyarlar, irâde, hakkı talepte doğruluk, amelde ihlâs, dünyâ ve süslerini terk etme, hattâ Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için varlığını infâk etmenin netîcelerinden olan hakîkî îmânla îmân etmezler. Attâr “kuddise sirruh” şöyle buyurdu:

Sen bu sahte konuşmaya aldanma aman sakın,

Câhillikle kendini pâdişâh yapmıyasın.

Eğer bütün âlemin okusan da ilmini,

Aşk olmadan, görmezsin hiçbir fâidesini.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlânın rızâsını kazanmak maksadı olmadan, sırf dünyâ menfaati için ilim öğrenen kimse, Cennet kokusunu duymaz.)

Şeyh Hasen Alî Şâzilî “kuddise sirruh” buyuruyor ki: Faydalı iilm, Allahü teâlâya tâate yardımcı olan, Allahdan korkmayı emreden, Allahü teâlânın koyduğu sınırlarda durmayı sağlayan ilimdir. Bu ilim, mârifetullahdır. Allahü teâlâyı tanımak ilmidir.

Şeyh Ebül Hasen “kuddise sirruh” buyurdu ki: İlimler, dînar ve dirhem (para) gibidir. Allahü teâlâ dilerse, seni onlardan faydalandırır. Dilerse, onlarla sana zarar verir. İlimle berâber Allah korkusu bulunursa, sana ondan ecr, sevâb ve ondan faydalanma hâsıl olur. Yoksa, onun günâhı ve azâbı sanadır. Senin aleyhinde hüccet olur. Allahtan korkmanın alâmeti, dünyâyı ve halkı terk etmek, nefsle ve şeytânla muhârebe etmekdir. Şeyh Sâdi şöyle buyurdu:

Sen ilmin sebebiyle iftihâr ediyorsun,bu sebeble, “herkesden ben üstünüm” diyorsun.
Hâlbuki bu, gurûr ve kibirdir ki, esâsen, bütün aşağılardan aşağısın sen.
İlim ağacına, amelden başka meyve tanımam, zîrâ amelsiz ilim, meyvesiz ağactır tam.
İlim, bilgi, insanlık, yiğitlik ve edebdir, yoksa kötü olan da, insan sûretindedir.
Marifet deryâsının gemisi ibâdetdir, yanî hevay-ı nefsi temâmen terk etmekdir.
Hiç ilimsiz amelin faydası olmaz sana, göz de sırf görmek için verilmiştir insana.

¥ Nisâ sûresi, 47. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ey kendilerine kitâp verilenler! Birtakım yüzleri silip, dümdüz ederek, arkalarına çevirmeden yâhud eshâb-ı sebti lanetlediğimiz gibi lanetlemeden önce, berâberinizdeki kitâbı tasdîk etmek üzere indirdiğimize îmân edin. Allahü teâlânın emri mutlakâ olacaktır.)

AÇIKLAMA:

Ey kendilerine kitâp, yanî Tevrât verilenler! Birtakım yüzleri silip, dümdüz yaparak arkalarına çevirmeden, yanî yüzdeki, gözü, kaşı, burnu ve ağzı yok edip, yüzü başın arkası gibi dümdüz yapmadan önce, îmân edin. Bu, ibni Abbâs’ın “radıyallahü anh” verdiği manâdır. Çünki, İbni Abbâs bu âyet-i kerîmeyi, “Yüzleri, devenin ve binek hayvanlarının tırnağının düzlüğü gibi yaparız” diye açıklamıştır.

Veyâ âyet-i kerîmenin manâsı şöyledir: “Yüzleri üzerindeki gözü, kaşı, burnu ve ağzı yok edip, dümdüz yaptıkdan sonra, yüzü arkaya, arkayı öne çevirmeden îmân edin.” Bu manâya göre, biri diğerinden hemen sonra olmak üzere, iki azâbla tehdîd vardır. “Biri, yüzdeki ağız, burun gibi eserleri yok edip, dümdüz yapmak, diğeri de, bu hâliyle yüzü arkaya, arkayı da öne çevirmektir.”

Yâhud eshâb-ı sebti, yanî Cumartesi ehlini, yanî yahûdîleri lanet etdiğimiz, onları maymûnlara ve domuzlara çevirdiğimiz gibi, onlara lanet etmeden, bu çevirme ile onları zelîl ve rezîl etmeden önce, berâberinizdeki kitâbı, yanî Tevrâtı tasdîk etmek üzere indirdiğimize, yanî Kur’ân-ı kerîme îmân ediniz.

Bu tehdîdin meydâna gelmesi, îmânın bulunup bulunmamasına bağlıdır. Eğer onlarda îmân olursa, bu tehdîd meydâna gelmez. Yoksa, meydâna gelir. Bu âyet-i kerîme inince, onlardan bir kısmı îmân etdi ve bu tehdîd onlar için olmadı.

Kur’ân-ı kerîmin Tevrâtı tasdîk etmesinin manâsı, onun kendilerine, vasf edildiği gibi inmesidir. Yâhud, kıssalar, vaadler, tevhîde davet, insanlar arasında adâlet, günâhlardan, çirkin ve kötü şeylerden men etmek konusunda Tevrâta uygunluğudur. fakat, asrlara göre ümmetlerin durumlarının farklılığı sebebiyle şerîatdeki ayrılık, görünüşde olup, hakîkatda aralarında ayrılık yoktur. Bilâkis, muvâfakatın, uygunluğun tâ kendisidir. Çünki, herbiri asrına, zamânına göre haktır. Şerîatlerindeki farklılık hikmete binâendir. Hattâ önceki şerî’at, gecikseydi, sonrakine uygun inerdi. Sonraki şerîat, önce gelseydi, kesin olarak öncekine uygun olurdu. Bundan dolayı, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Eğer Mûsâ aleyhisselâm hayâtda olsaydı, mutlakâ bana uyardı.)

Allahın emri, yanî azâbı mutlakâ olacakdır. Bu âyet-i kerîme onlar için şiddetli bir tehdîddir. Yanî, Allahü teâlânın tehdîdinin, geçmiş ümmetlerde kesin olarak gerçekleşdiğini biliyorsunuz. Öyleyse, bu tehdîdden sakınınız. Küfürden tevbe ve istigfâr ederek, îmâna ve ikrâra dönünüz, demektir.

Bil ki, mesh, yanî insan sûretinden çıkarılıp, başka sûretlere çevrilme, bu ümmetde de olmuştur. Nitekim Ebû Alkame şöyle dedi: “Büyük bir kâfilede bulunuyordum. Birini kendimize emîr tayîn etdik. Onun emriyle hareket ediyor, onun emriyle konaklıyorduk. Nihâyet bir yere konmuştuk. Emîr olan şahıs, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’e “radıyallahü anhümâ” dil uzatıyordu. Bu husûsta ona söylenmesi îcâb eden sözleri söyledik. Fakat sözümüzü kabûl etmedi. Sabâh olup, yükümüzü yükleyip, hayvanları hâzırlayınca, onun münâdîsi hiç seslenmedi. Bunun üzerine, ne oldu, ne yapıyor diye bakmak için yanına gittik. Bir de ne görelim, bağdaş kurmuş, bir örtüyle ayağını örtmüş. Örtüyü ayaklarından kaldırdık. Bir de bakdık ki, ayakları domuz ayakları gibi olmuş. Bineğini hâzırladık. Onu bindirdik. Fakat o, bineğinden atlayıp, iki ayağı üzerine durdu. Üç defa domuzlar gibi bağırdı. Domuz sürüsüne karışıp, hiçbirimizin tanımıyacağı şekilde hınzır oldu. (Ravdatü’l-Ulemâ) kitâbında da böyle yazılıdır.

Yine nakledildiğine göre, hadîs râvîlerinden birisi, namâzda, imâmdan önce başını kaldıran veyâ koyan bir müslümân hakkında buyurulan sahîh bir hadîs-i şerîfin manâsının gerçekleşeceğini inkâr ettiği için, başı merkeb başına dönmüştür. Hadîs-i şerîfin hülâsâsı şudur: (İmâmdan evvel başını kaldıran veyâ koyan bir kişi, başının merkeb başı gibi olmasından nasıl korkmaz.) [(Şevâhidü’n-nübüvve) kitâbında, hadîs âlimi İbni Mende-i İsfehânî, bu hadîs-i şerîfi naklederken, Şâm’da bulunan hadîs âlimlerinden birisinin yanına hadîs-i şerîf dinlemeğe gidip, onu bu şekilde gördüğünü nakletmektedir.]

İşte bunlar sûretin (şeklin) değişmesidir. Manânın değişmesi dahâ şiddetli ve dahâ çetindir. Çünki meselâ dünyâda gözü kör olanın âhirette görür olması mümkündir. Fakat, dünyâda kalb gözü kör olan, âhirette de kör, hattâ dahâ kötü olur.

Dünyâda rezîl olmak, âhıretde rezîl olmakdan hafîfdir.

O hâlde, sâlike lâzımdır ki, Allahü teâlâya dönen yüzünün, dünyâya ve nefsin arzûlarına dönmemesi ve insânî sıfatlarının, yırtıcı hayvan ve şeytânî sıfatlara dönüşmemesi için çok çalışmalıdır. Şeyh Sâdi “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu:

Senin dostun ma’nevî şeyler olmamasından, dolayı üzgünüm ve korkudayım her zamân.
Çünki sen maddî olan şeyleri istiyorsun, onlardan başkasına dönüp de bakmıyorsun.
Hayvan derekesini aşmaya eyle gayret, zîrâ parlamadıkca ayna demirdir elbet.
Nasıl seher kuşundan gâfilse uyuyanlar, insanlık âleminden habersizdir hayvanlar.

Fahreddîn Râzî “radıyallahü anh” bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyurdu: Buradaki işin mâhiyeti, anlatılmak istenen şudur: İnsan ilk yaratılışında, bu görünen âleme alışmıştır. Sonra tefekkür ve kulluk yaparken sanki, bu görünen âlemden, manâ âlemine yolculuk yapmaktadır. Önünde manâ âlemi, arkasında madde âlemi vardır. Allahü teâlânın yardımından mahrûm ve kendi hâline bırakılmış kimsenin yüzü, önündeki manâ âleminden, arkasındaki madde âlemine çevrilir. Nitekim Allahü teâlâ onları vasfederken şöyle buyurmakdadır: (Başlarını önlerine eğmiş) (Secde sûresi, 12. âyet-i kerîme.).

Manâ âlemine döndükten sonra, tekrâr madde âlemine dönmekten, hayırdan sonra şerre dönmekten Allahü teâlâya sığınırız.

Abdüllah bin Müezzin şöyle buyurmaktadır: Kâ’be-i muazzamayı tavâf ediyordum. Bu esnâda Kâ’benin perdesine yapışmış, yalnız, “Yâ Rabbî! Beni dünyâdan müslümân olarak çıkar” diyen birini gördüm. Ona, niçin dahâ başka şeyler de istemiyorsun, dedim. Eğer hikâyemi bilseydin, beni bu husûsda mazûr görürdün, dedi. Başından neler geçti diye sordum. Dedi ki: İki kardeşim vardı. Büyüğü müezzindi. 40 sene Allah rızâsı için müezzinlik yaptı. Ölüm ona gelince, mushafı istedi. Onunla bereketleneceğini zan etdik. O ise, Kur’ân-ı kerîmi eline aldı. Yanındakileri, Kur’ân-ı kerîmin içindekilerden berî (uzak) olduğuna şâhit tutdu. Sonra hıristiyan olup, bu hâl üzere öldü ve defnedildi. Sonra bu vazîfeyi diğer kardeşim üstlendi. 30 sene müezzinlik yaptı. Ona da ölüm gelince, o da diğeri gibi yaptı. Hıristiyanlık dîni üzere öldü. Ben de onlar gibi olmaktan korkuyorum. Bundan dolayı, Allahü teâlâya dînimi koruması için yalvarıyorum. Ona: Ölen iki kardeşinin dünyâda iken âdetleri, devâmlı yapdıkları ne idi diye sordum. Devâmlı kadınların mahrem yerlerini gözlerler, ergenlik çağına gelmemiş tüysüz çocuklara bakarlardı. İşte bunlar, red, lanet ve sûret değişmesinin alâmetlerinden, belirtilerindendir. Allahü teâlâdan bizi, nefsimizi tezkiyeye ve onu ıslâh etmeye muvaffak kılmasını dileriz. Yâ Rabbî! Fâtıma evlâdının muhabbeti hurmetine, sonumuzun îmânla olmasını bize nasîb eyle.

¥ Nisâ sûresi, 48. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Şüphesiz Allahü teâlâ kendisine ortak koşulmasını, mağfiret etmez. Bundan başkasını dilediği kimse için afv eder. Kim Allahü teâlâya ortak koşarsa, muhakkak pek büyük bir günâh işleyerek iftirâ etmiş olur.)

AÇIKLAMA:

Şübhesiz Allahü teâlâ kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Kâfirin, îmân edip, tevbe etmeden küfrünü afv etmez. Çünki, şerîatin gelmesinden maksat, küfür kapısını kapatmaktır. Îmân etmeden afv edilmenin câiz olması, küfür kapısını açmaya götürür. Ve yine, küfür ve günâhların zulmetini (karanlığını) ancak îmân nûru örter. Îmânı olmıyanın küfür ve günâhlarından hiçbirşey afv olmaz.

Bundan başkasını, Allahü teâlâya karşı işlenen günâhlardan, şirkden başka büyük, küçük bütün günâhları kendi lütfu ve ihsânı ile tevbe etmeden dilediği kimse için magfiret eder.

Şeyhimiz, seyyid-i sânî şöyle buyurdu: Bu âyet-i kerîmeye câmi’ul- Kur’ân (Bütün Kur’ânın manâsını ihtivâ eden) denir.

Âyet-i kerîmede, şirkten başka günâhları magfiret etmeği dilediği kimselerden murâd, Allahü teâlâya şirk koşmaktan sakınan mü’minlerdir. Bunlar şirk koşmadıkları için, Allahü teâlâ onların şirkten başka küçük ve büyük günâhlarını afv eder. Müşriklerin, şirkten başka günâhlarını da afv etmez. Çünki onlar, Allahü teâlâya ortak koşmaktadırlar. Onların şirk koşmaları magfiret olunmadığı gibi, şirkden başka günâhları da afv olmaz.

Mü’minlerin durumu onlarınki gibi değildir. Allahü teâlâ, onları şirkden muhâfaza ederek, onun azâbından koruduğu gibi, onları magfiret etmek sûretiyle şirkten başka küçük ve büyük günâhların azâbından da korur.
Kim Allahü teâlâya ortak koşarsa, muhakkak pek büyük bir günâh ile iftirâ etmiş olur. Yanî, büyüklüğü takdîr edilemiyen, diğer bütün günâhlar, işlenen bu günâh yanında küçük kalmakdadır ki, böyle bir günâhı işliyerek, Allahü teâlâya iftirâ eden kimse, aslâ afv edilmez, magfiret olunmaz.

Bu âyet-i kerîme, bu ümmet için, güneşin üzerine doğup batdığı hayrların en büyüğüdür. Çünki şirkden başka günâhların afv edilmesi, Allahü teâlânın dilemesine bağlı olduğunu bildirmekdedir. Kerîm olan Allahü teâlânın dilemesine bağlı olan vaad, bilhâssa Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden hâlis mü’minler için muhakkak gerçekleşir. Allahü teâlâ, onlar hakkında, Zümer sûresi 53. âyetinde meâlen, (Allah onlar için bütün günâhları mağfiret eder) buyurdu.

Rivâyet edildiğine göre, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” amcası hazret-i Hamza’yı şehîd eden Vahşî, Resûlullaha mektûb yazıp, müslümân olmak istediğini, fakat Kur’ân-ı kerîmde sana inen, (Onlar, Allahü teâlâ ile birlikde başka bir ilâha tapmazlar. Hakdan başka Allahü teâlânın harâm kıldığı nefsi öldürmezler. Bunlar, zinâ etmezler.) âyeti, müslümân olmama mâni oluyor. Çünki ben, bu üçünü de yapdım. Benim için tevbe var mıdır, dedi. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme indi. (Îmân edip, tevbe eden ve sâlih ameller işliyenlerin günâhlarını sevâblara çeviririm. Allahü teâlâ günâhları afv edici, acıyıcıdır.) [Furkan sûresi 70. âyet-i kerîme.] Hazret-i Vahşî, bunun üzerine, âyet-i kerîmede sâlih amel işlemek şart koşuluyor. Sâlih amel yapıp yapamıyacağımı bilemiyorum, diye tekrâr mektûb yazdı. Bunun üzerine, (Allahü teâlâ, dilediği kullarının, şirkden başka herşeyini afv eder.) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi Vahşî’ye “radıyallahü anh” gönderdi. O da tekrâr, âyet-i kerîmede, “Bundan başkasını dilediği için afv eder” buyuruluyor. Hâlbuki ben, “Allahü teâlânın beni afv etmeyi dileyip, dilemiyeceğini bilmiyorum” diye, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir mektûb yazdı. Bunun üzerine, (Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allahın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Allahü teâlâ bütün günâhları afv eder. O, gafûrdur, rahîmdir.) meâlindeki âyet-i kerîme geldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi Vahşî’ye “radıyallahü anh” gönderdi. Vahşî takıldığı o şartı görmeyince, Medîne-i münevvereye gelip, müslümân oldu.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen Cennete girer.)

Ebül Abbâs Şüreyh, ölüm hastalığındayken, rüyâsında kıyâmetin koptuğunu gördü. Allahü teâlâ, âlimler nerede diye sordu. Onlar gelince, “Bildiklerinizle neler yaptınız” diye sordu. Biz, “Yâ Rabbî! Biz kusûr ettik. Kötü şeyler yaptık” dedik. Sanki Allahü teâlâ, verilen cevâbı beğenmeyip, başka bir cevâb istedi. Bunun üzerine ben, “Yâ Rabbî! Sahîfemde hiç şirk yok. Sen, şirkten başka günâhları afv edeceğini vaad etdin” dedim. O zamân Allahü teâlâ, “Gidiniz, Sizi afv etdim” buyurdu. Şüreyh bundan üç gece sonra vefât etdi. Allahü teâlânın onları afv etmesi, Allahü teâlâ hakkındaki hüsn-i zanlarından dolayıdır.

Bil ki, şirkin de, mağfiretin de mertebeleri vardır.

Şirkin üç mertebesi vardır: 1– Şirk-i celî (açık şirk). 2– Şirk-i hafî (gizli şirk). 3– Şirk-i ahfâ (dahâ gizli şirk). Mağfiretin de böyle mertebeleri vardır.

Şirk-i celî, maddî, gözle görünen şeyleri Allahü teâlâya ortak koşmakla olur. Bu, avâmın şirki olup, Allahü teâlâdan başka şeylere tapmaktır. Putlar, yıldızlar ve dahâ başka şeylere tapmak gibi. Bu şirk, tevhîd olmadan afv olmaz. Tevhîd ise, gizlide ve açıkta, her hâlükârda, Allahü teâlânın Rab olduğuna inanarak, Ona kulluğunu izhâr etmektir, göstermektir.

Şirk-i hafî, sıfatlarla olur. Bu şirk, havasda, üst tabakadakilerde bulunur. Bu, ibâdet ederken, dünyâ, hevâ ve Allahü teâlâdan başkasına yönelmek sûretiyle, kulluğun lekelenmesidir. Bu ise, ancak vahdâniyetle afv olunur. Vahdâniyet, İbâdet yaparken, başka şeylere yönelmeden, onu yalnız Allahü teâlâya âit kılmaktır.

Şirk-i ahfâ, bu ise ehas, yanî en üst tabakada olanlarda bulunur. Bu da, ağyârı, Allahü teâlâdan başkasını ve kendi benliğini görmektir. Yalnız vahdetle afv olunur. Vahdet, nâsûtiyenin, yanî insanın maddesinin, lahutiyetin, yanî manâsının bekâsı içinde yok olmasıdır. Çünki, Allahü teâlâ, şirk mertebeleriyle kendisine ortak koşulmasını, magfiret mertebeleriyle afv etmez. Şirkten başkasını, mağfiret olunmayı isteyip, şirk mertebelerinden istigfâr edeni, mağfiret mertebeleriyle afv eder. Şirk mertebeleriyle Allahü teâlâya ortak koşan kimse, büyük bir günâh işleyerek Allahü teâlâya iftirâ etmiş olur. Yanî, kendisiyle Allahü teâlâ arasına, Allahü teâlâdan başka şeyleri ve enâniyetini, benliğini meydâna çıkarmak sûretiyle bir perde kor. Nitekim: “Senin varlığın, hiçbir günâh, onunla mukâyese edilmeyecek derecede büyük bir günâhtır”, denilmişdir.

¥ Nisâ sûresi, 49. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın. Hâyır, yalnız Allahü teâlâ dilediğini temize çıkarır. Onlar, hurma çekirdeğindeki ince iplik kadar zulme uğramazlar.)

AÇIKLAMA:

Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! “Biz Allahü teâlânın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz. Biz küçük çocuklar gibiyiz. Bize günâh yoktur” diyerek, Kendilerini günâhlardan temize çıkaranlara bakmaz mısın? Hâlbuki onlar, hakîkatde kendilerini temize çıkarmadılar. Bunlara bak da, küfür ve büyük bir günâh üzere olmalarına rağmen, Allah katında temiz olduklarını iddiâ etmelerine ve hâllerine taaccüb ve hayret et. Burada lafız umûmî olup, nefsini temize çıkaran ve kendini çok takvâ ve tâat sâhibi olmakla ve Allahü teâlâya yakınlıkla vasıflandıranları da içine almaktadır. Burada kişi, amelini beğenmekten sakındırılmışdır.

Onlar, yalan söylemeleri sebebiyle kendilerini temize çıkaramaz. Hâyır, yalnız Allahü teâlâ, lâyık olan râzı olduğu mü’min kullarından, dilediğini temize çıkarır. Çünki, Allahü teâlâ, insanın içinde bulunan güzel ve çirkin hâllerini bilir. Bundan dolayı, Allahü teâlâ onları, yanî yahûdîleri, kendilerinde bulunan çirkin sıfatlarla vasıflamışdır. Onlar bu çirkin işleri yüzünden azâba uğrarlar. fakat bu azâbda, hurma çekirdeğindeki ince iplik kadar en ufak bir zulme, haksızlığa uğramazlar. Zulüm, azâba uğrayacak olana, hakkından fazla azâb etmek, mükâfât görecek olanın da mükâfâtını eksiltmekdir.

¥ Nisâ sûresi, 153. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ehl-i kitâb senden, kendilerine gökten bir kitâp indirmeni isterler. Onlar Mûsâ’dan “aleyhisselâm” dahâ büyüğünü istemişler ve “Allahı açıktan bize göster” demişlerdi. Zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Yine onlar, kendilerine açık mucizeler geldikten sonra, buzağıyı ilâh edindiler. Biz bunu afv etdik ve Mûsâ’ya “aleyhisselâm” (onlar üzerine) apaçık bir hâkimiyet verdik.)

AÇIKLAMA:

Ehl-i kitâb senden, kendilerine gökten bir kitâb indirmeni isterler. Bu âyet-i kerîme, yahûdî din adamları hakkında inmiştir. Onlar, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem”, hakîkî ve doğru Peygamber isen, bize Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği gibi, gökten toplu olarak bir kitâp getir, dediler. Bazı âlimlere göre, onlar Mûsâ aleyhisselâma Tevrâtın indiği gibi, levhâlar üzerine semâvî yazıyla yazılı, bir kitâp getir, demişlerdir. Onlar Mûsâ’dan “aleyhisselâm” bundan dahâ büyüğünü istediler. Yanî, ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Onların senden istediklerini büyük görüyorsan, onlar Mûsâ aleyhisselâmdan dahâ büyüğünü istediler. Her ne kadar kendileri değil de, onların ataları böyle bir istekte bulundu ise de, onlar, her yaptıkları ve terk ettiklerinde atalarına tâbi olduklarından, bu istek, onlara isnâd olundu. Yanî bu husûs, onlarda derin bir şekilde yerleşmiş olup, sana teklîf ettikleri ilk cehâletleri değildir.

Onlar Mûsâ aleyhisselâma, Bize Allahü teâlâyı apaçık göster, dediler. Böyle diyenler, Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmla Tûr dağında konuşurken, orada bulunanlar, yahûdîlerin ileri gelenlerinden 70 kişidir. Bu konuşma sırasında, dünyâda gözleriyle idrâk edecekleri, kavrıyacakları bir şekilde Allahü teâlâyı kendilerine göstermesini istediler.

Bunun üzerine zulümleri, inadları, imkânsız olan bir şeyi istemeleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Onları gökten inen bir ateş yaktı. Onların hâlleri ve vaziyetleri, Allahü teâlâyı görmeye müsâit değildi. Bu, Allahü teâlânın mutlak olarak görülemeyeceğini îcâb ettirmez.

Te’vîlât-ı Necmiyye’de şöyle denilmektedir: “Onlar, bize Allahü teâlâyı açıkca göster” dediler. Onlar görmeyi, tazîm, saygı ve îmânın gerektirdiği tarzda istemediler. Allahü teâlâyı görmek istemeleri Mûsâ aleyhisselâm, (Yâ Rabbî! Bana (kendini) göster, Seni göreyim.) dediğinde, onda olduğu gibi, Allahü teâlâya olan iştiyâklarından veyâ ayrılık acısından dolayı da değildi.

(Aslâ beni göremezsin) buyurulduğunda, Mûsâ aleyhisselâmın bayılarak yere düşmesi, kavminin uğursuzluğundan, onların böyle bir şeyi istemekte gösterdikleri edepsizlikten ve Peygamberlerine verilmeyen bir şeyi istemelerinden dolayıdır. Onlar, şakî oldukları için, Peygamberlerinin hâlinden ibret almadılar. Hâlbuki sa’îd, başkasının hâlinden ibret alan kimsedir.

“Zulümleri” yanî lâyık olmadıkları, hak etmedikleri bir nimeti ve fazîleti tama etmeleri sebebiyle, “onları yıldırım çarptı.” Kâfir olarak yaratılan kimse, Allahü teâlâyı açıkca görse de, Ona îmân etmez. Îmân nûru serpilirken, bundan kendisine isâbet etdiği için, mümin olarak yaratılan kimse, Peygamberi aleyhisselâm, görmeden, kitâbını okumadan mucizesiz ve delîlsiz inanır. Nitekim, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamber olarak gönderildim, buyurunca, hemen tasdîk etmiş ve Veysel Karânî de “rahmetullahi aleyh”, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” ve mucizesini görmeden îmân etmişti.

Onlar, kendilerine açık delîller, Fir’avn’a gösterilen asâ, beyâz el, denizin ikiye ayrılması ve benzeri mûcizeler, geldikten sonra, buzağıyı ilâh edindiler. Ona taptılar. Burada delîllerden murâd, Tevrât değildir. Henüz o zamân Tevrât inmemişti. Buzağıyı ilâh edinmeleri, onların atalarının işlediği ikinci cinâyettir.

Cinâyetlerinin ve günâhlarının büyüklüğüne rağmen, tevbe etmelerinden sonra, Biz bunu afv etdik. Müstehak oldukları hâlde, köklerini kazıyıp, onları yok etmedik. Denildi ki: Âyet-i kerîmede (Biz bunu afv etdik) buyurulması, yahûdîleri tevbeye davetdir. Sanki, o cinâyet işleyenler tevbe ettiler. Biz de onları afv etdik. Siz de tevbe edin. Sizi de afv edelim, buyurulmuştur.

Bu âyet-i kerîme, Allahü teâlânın rahmetinin ve magfiretinin geniş olduğunu, ni’metinin kâmil olduğunu, Onun afv ve magfiretinin her cinâyet ve günâhdan büyük olduğunu göstermekde ve ümîdsizlik red edilmektedir.
Mûsâya, onlara karşı apaçık hâkimiyet verdik. Zîrâ Allahü teâlâ günâhlarından tevbe olarak onlara kendilerini öldürmelerini emr etdi. Bunun üzerine onlar, kılıç darbeleri altında avlularına sığındılar. Bu ne muazzam bir hükümrânlık!

¥ Nisâ sûresi, 154. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, ((Dîni kabûle) söz vermeleri için, Tûr dağını üzerlerine kaldırdık. Ve onlara (şükür için) secde ederek başlarınızı eğerek, kapıdan girin, dedik. Cumartesi günü (balık avlayarak) haddi aşmayın, dedik. Onlardan sağlam bir söz aldık.)

Rivâyet edildiğine göre, Mûsâ aleyhisselâm, onlara Tevrâtı getirdiğinde, içindeki hükümleri ağır bulduklarından, bu hükümleri kabûl etmek istemediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma Tûr dağını onların üzerine kaldırmasını emretdi. Cebrâîl aleyhisselâm Tûr dağını onlar üzerine getirdi. Tûr dağı onları gölgeledi.
Onlar dîninin hükümlerini kabûl edince, Tûr dağı üzerlerinden kaldırıldı.

Tûr üzerlerindeyken, Mûsâ’nın “aleyhisselâm” diliyle Onlara, Tîh’den çıkarılmalarına şükür için, secde ederek, başlarınızı eğerek kapıdan, kasabanın kapısından girin, dedik. Onlar ise oraya sürünerek girdiler ve kendilerine söyleneni değiştirdiler.

Rivâyete göre, onlar, Mûsâ aleyhisselâm zamânında buraya girdiler. Bu rivâyete göre, bahsedilen kapı, Eriha kasabasının kapısıdır. Diğer bir rivâyete göre, yahûdîler, Mûsâ aleyhisselâm zamânında Beyt-i Makdîs’e girmediler. Bu rivâyete göre, girdikleri kapı, kendisine doğru namâz kıldıkları kubbenin kapısıdır.

Yine yahûdîlere, Dâvüd aleyhisselâmın diliyle, Cumartesi günü balık avlayarak haddi aşmayın, dedik. Cumartesi günü onların ibâdet günüydü. Onlardan bir kısmı, haddi aşıp, balık avladılar. Onlardan emr olundukları şeye uymak üzere sağlam bir söz aldık. Onların sözü “İşitdik, itâ’at etdik” demeleridir. Bazı âlimler ise, şöyle dedi: Onlar, şâyet dinden dönersek, Allahü teâlâ bize dilediği azâbla azâb etsin, diye söz verdiler.

¥ Nisâ sûresi, 155. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Verdikleri sözü bozmaları, Allahü teâlânın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere Peygamberleri öldürmeleri ve “kalblerimiz perdelidir” demeleri sebebiyle, (onları lanetledik, sûretlerini değişdirdik ve başka cezâlar verdik. Onların küfürleri ve hakkın onların kalblerine ulaşmaması, kalblerinin yaradılışdan perdeli olduğundan dolayı) değildir. Bilâkis Allahü teâlâ, onların kalblerini küfürleri sebebiyle mührlemişdir. Artık pek azı müstesnâ, onlar îmân etmezler.)

AÇIKLAMA:

Onlar verdikleri bu sözü bozmaları, Allahın âyetlerini, yanî Kur’ân-ı kerîm veyâ kendi kitâblarındaki âyetleri inkâr etmeleri, Zekeriyyâ ve Yahyâ aleyhimesselâm gibi Peygamberleri haksız yere öldürmeleri, kalblerimiz perdelidir, Muhammed aleyhisselâmın getirdikleri, kalblerimize ulaşmıyor, kalblerimiz Onun dediklerini anlamıyor. Yâhud kalblerimiz ilmle doludur. Bizim başkasından bir şey öğrenmeye ihtiyâcımız yokdur, demeleri sebebiyle biz onlara yapdığımızı yapdık, cezâlandırdık. Lanetledik, sûretlerini değişdirdik ve başka cezâlar verdik.

Onların küfürleri ve hakkın onların kalblerine ulaşmaması, kalblerinin yaradılışdan perdeli olduğundan değildir. Bilâkis iş bunun aksinedir. Allahü teâlâ onların kalblerini küfürleri sebebiyle mührlemişdir. Artık onlar, Abdüllah bin Selâm ve arkadaşları gibi, pek azı müstesnâ îmân etmezler. Veyâ âyet-i kerîmenin manâsı şöyledir: (Onlar az îmân ederler. Bu îmânları az olduğu için, i’tibâr edilmez.) Onların az îmânlarının manâsı, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve kitâbların bir kısmına inanıp, diğerlerine inanmamalarıdır. Yâhud âyet-i kerîmenin manâsı şudur: (Onlar mu’teber olmayan îmânla îmân etmişlerdir. Onun için onlara mü’min denilmez. Onlar gerçek kâfirlerdir.)

Görüldüğü gibi, ahdi, verdiği sözü bozmak, Allahü teâlânın gazâbına sebeb olmuşdur. O hâlde mü’min, belâ ve musîbetden kurtulması için, verdiği sözün hükmlerini yerine getirmesi gerekir.

İbni Ömer “radıyallahü anhümâ” şöyle buyurdu: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yanımıza gelip, şöyle buyurdu: (Ey Muhâcirler topluluğu! 5 şey var ki, size ulaşmasından Allahü teâlâya sığınıyorum. Siz bunlarla imtihân olunacaksınız:

1– Bir cemiyetde fuhûş açıkca yayıldığında, taun ve öncekilerde görülmeyen acılar ve hastalıklar ortaya çıkar.

2– Ölçü ve tartıyı eksik yaptıklarında, kıtlık ve geçim darlığı olur ve idârecinin zulmüne marûz kalırlar.

3– Mallarının zekâtını vermediklerinde yağmur yağmaz. Hayvanlar olmasaydı, yağmur yağmazdı.

4– Allahü teâlâya ve Resûlüne verdikleri sözü bozduklarında, Allahü teâlâ onlara, kendilerinin dışından bir düşman musallat eder. Ellerindekinin bir kısmını alır.

5– Sultânları, Allahü teâlânın kitâbıyla hükmetmezse, Allahü teâlâ onların arasına korku salar.)

(Mesnevî)de şöyle buyuruldu:

Gitme vefâsızların hiç lütfu tarafına,

O köprü vîran oldu, bir hayır gelmez sana.

Kulluğun îcâbıdır ahd ve misâkı bozmak,

Takvâ ehli bir kişi bunları korur ancak.

O kimse ki vefâ toprağına bir yudum saçdı,

Ondan ni’met avı nasıl kaçacakdı.

¥ Nisâ sûresi, 156. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Yine küfürlerinden ve hazret-i Meryem’e büyük bir iftirâ etmelerinden.)

¥ Nisâ sûresi, 157. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ve “Biz Allahın Peygamberi Mesîh’i, Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük demeleri yüzünden (onları cezâlandırdık). Hâlbuki onlar, Îsâ aleyhisselâmı ne öldürdüler ve ne de astılar. fakat (öldürülen) onlara Îsâ aleyhisselâm gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler, tam bir şübhe ve tereddüd içindedirler. Bu husûsta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur. Onu (öldürdüklerini), Îsâ aleyhisselâm olduğunu bilerek öldürmediler.)

AÇIKLAMA:

Yine küfürlerinden, Îsâ aleyhisselâmı inkârlarından ve hazret-i Meryem’e büyük bir iftirâ atmalarından, ona zinâ isnâd etmelerinden, Biz Allahın Peygamberi Mesîh’i, Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük demeleri yüzünden onları cezâlandırdık.

Yahûdîler, Îsâ aleyhisselâma düşman idiler. Onu öldürmek istiyorlardı. Ona Allahın Peygamberi demeleri, onunla alay etmek içindi. Resûlullaha da: “Ey kendisine zikr indirilen! Sen mutlak delisin” denilmişti. İşte onların (Biz Allahın Peygamberi Mesîhi, Meryem oğlu Îsâyı öldürdük) demelerinin, işledikleri diğer suçlar arasında zikredilmesi, hem bu sözlerinin yalan olduğunu, hem de Allahü teâlânın Peygamberinin öldürülmesine sevindiklerini ve onunla alay etdiklerini ifâde etmek içindir.

(Hâlbuki onlar, Îsâ aleyhisselâmı ne öldürdüler ve ne de astılar. fakat “öldürülen”, onlara Îsâ aleyhisselâm gibi gösterildi.) Îsâ aleyhisselâm ile arasında benzerlik hâsıl oldu.

Rivâyet edildiğine göre, yahûdîlerden bir gurub Îsâ aleyhisselâma: O sihirbaz, sihirbaz bir kadının oğludur. O zânî, zinâ eden bir kadının oğludur diyerek, ona ve annesine iftirâ etdiler. Îsâ aleyhisselâm bunu işitince, şöyle duâ etdi: “Allahım! Sen benim Rabbimsin! Sen beni “Ol” emrinle yaratdın. Ben onlara kendiliğimden gelmedim. Allahım! Bana ve anneme dil uzatanlara lanet eyle.” Allahü teâlâ onun bu duâsını kabûl etdi. Ona ve annesine dil uzatanları maymûn ve domuz sûretine çevirdi. Onların reîsi olan Yahûda bunu görünce, kendisine de bedduâ edeceğinden korktu. Bütün yahûdîler, Îsâ aleyhisselâmı öldürmekde ittifâk etdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâmı gönderdi. Onu semâya kaldıracağını haber verdi. Îsâ aleyhisselâm Eshâbına: “Benim şeklime sokularak, öldürülüp, asılmayı ve Cennete girmeyi hanginiz ister” dedi. Onlardan birisi, ben isterim dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ onu Îsâ aleyhisselâmın sûretine soktu, ona benzetdi. Yahûdîler tarafından öldürülüp, asıldı.

Başka bir rivâyete göre, Îsâ aleyhisselâma karşı münâfıklık yapan biri vardı. Yahûdîler, Îsâ aleyhisselâmı öldürmek istediklerinde, “Size onu göstereyim” diye, Îsâ aleyhisselâmın bulunduğu eve girdi. O sırada Îsâ aleyhisselâm semâya kaldırıldı. O münâfık ise, Allahü teâlâ tarafından Îsâ aleyhisselâma benzetildi. Onlar içeri girdiler ve Îsâ aleyhisselâm sanarak onu öldürdüler.

Başka bir rivâyete göre ise, yahûdî olan Tatyanus, Îsâ aleyhisselâmın bulunduğu eve girdi. fakat onu bulamadı. Allahü teâlâ onu Îsâ aleyhisselâma benzetdi. Bu şahs, evden çıkınca, onu Îsâ aleyhisselâm zan edip, yakaladılar. Öldürüp, asdılar.

Böyle hârikulâde hâdiselerin nübüvvet devrinde meydâna gelmesi mümkindir.

Birçok kelâm âlimi şöyle dediler: Yahûdîler, Îsâ aleyhisselâmı öldürmeyi kasd edince, Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdı. Yahûdîlerin ileri gelenleri, halk arasında fitne çıkmasından, yanî dinlerinden dönüp, Îsâ aleyhisselâmın getirdiklerine inanmalarından korkdular. Birini yakalayıp, öldürdüler ve asdılar. O, Îsâ aleyhisselâmdır diye insanları aldattılar. Çünki Îsâ aleyhisselâm halk arasına az çıkdığından, insanlar onu sâdece ismen tanıyorlardı.

Bu îzâhla, “Bir insanın diğer insana benzetildiği söylenirse, bu, safsata kapısını açar. Meselâ Zeydi gördüğümüzde, o Zeyd olmayabilir, belki o başka bir şahs olup, Zeyde benzetilmiş olabilir, demek mümkin olur. Bu durumda talaka, nikâha ve mülke güvenilmez” itirâzı giderilmiş olur.
Onun hakkında, yanî Îsâ aleyhisselâmın durumu hakkında ayrılığa düşenler, kesin bir şek, şübhe ve tereddüd içindedirler.

Bu hâdise meydâna gelince, yahûdîler aralarında ihtilâfa düşdüler. Bazıları dediler ki, “öldürülen Îsâ aleyhisselâm ise, bizim arkadaşımız nerede. Öldürülen arkadaşımız ise, Îsâ aleyhisselâm nerede? Bazıları da, “yüzü Îsâ aleyhisselâmın yüzü, bedeni, arkadaşımızın bedenidir” dediler. Çünki, Allahü teâlâ, onun yalnız yüzünü Îsâ aleyhisselâmın yüzüne benzetmişdi. Cesedini değil.

Îsâ aleyhisselâmdan, Allahü teâlânın kendisini göğe kaldıracağını işitenler, onun göğe kaldırıldığını söylediler.

Bazı tefsîr âlimleri, Îsâ aleyhisselâm hakkında ayrılığa düşenlerin hıristiyanlar olduğunu söylemişlerdir.
Hıristiyanlardan bir kısmı: Îsâ aleyhisselâm öldürülmedi ve asılmadı. Bilâkis Allahü teâlâ onu göğe kaldırdı, dediler.

Bazıları da, yahûdîler onu öldürdü dediler.

Nestûrîler de, Mesîhin bedeni asıldı. Manen, rûhen asılmadı, dediler. Hükemânın pek çoğu, Nestûrîlerin söylediklerine yakın söylemekde ve “İnsanın bedenden ibâret olmadığını, insanın bu bedende latîf bir cisim veyâ kendi zâtında mücerred rûhânî bir cevher olduğunu, bunun da bedeni idâre etdiğini, öldürmenin bedende meydâna geldiğini, gerçekde Îsâ aleyhisselâmdan ibâret olan rûhun öldürülmediğini söylemekdedirler.

suâl: Her insan böyledir. Bu niçin Îsâ aleyhisselâma mahsûs olsun. Cevâben deriz ki: Îsâ aleyhisselâmın nefsi, kudsî, ulvî, semâvî, ilâhî nûrlarla parlamış, meleklerin rûhlarına çok yakındır. Nefs böyle olunca, katl ve bedeni tahrîb etmek sebebiyle, pek acı duymaz. Sonra rûh, bedenin zulmetinden ayrılınca, göğe ve celâl âleminin nûrlarına varır. Orada sevinç ve mutluluğu büyük olur. Bu hâller, herkese olmaz. Âdem aleyhisselâmın yaratıldığından kıyâmete kadar yalnız az kimseye nasîb olur.

Hıristiyanlardan Melkânîler: Îsâ aleyhisselâmın rûhu öldürülmedi ve asılmadı, fakat hissetti, dediler.
Hıristiyanların Ya’kûbîler kolu ise, öldürme ve asmanın, iki cevherden meydâna gelen Mesîhde olduğunu söylerler.

Bu husûsda zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur. Onu öldürdüklerini, kesin Îsâ aleyhisselâm olduğunu bilerek öldürmediler. Nitekim onlar da yalnız “Biz Mesîhi öldürdük” diye iddiâda bulunmaktadırlar.

¥ Nisâ sûresi, 158. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Bilâkis Allahü teâlâ onu kendine kaldırmışdır. Allahü teâlâ Azîzdir, Hakîmdir.)

AÇIKLAMA:

Bilâkis Allahü teâlâ onu kendine yükseltmişdir. Burada, Îsâ aleyhisselâmın öldürüldüğü red edilmekde ve göğe kaldırıldığı bildirilmekdedir.

Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh” bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır: Allahü teâlânın ikrâm ve ihsân mahalli ve meleklerin mekânı olan ve Allahü teâlâdan başka hiç kimsenin hükmünün geçerli olmadığı göğe kaldırdık. Îsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılması, Allahü teâlânın huzûruna kaldırılmasıdır. Çünki, Allahü teâlâ, onun hakkında, diğer kulların hükmünün geçerliliğini kaldırdı.

(Evinden çıkıp, Allahü teâlâya hicret eder) meâlindeki âyet-i kerîme de buna benzemekdedir. Hâlbuki hicret, Medîne-i münevvereye idi.

(Ben Rabbime gidiyorum) âyet-i kerîmesi de böyledir. Yanî, Rabbime ibâdet etmekden hiç kimsenin alıkoyamıyacağı bir yere gideceğim demekdir.

Îsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılmasındaki hikmet şudur: Allahü teâlâ, meleklerin onunla bereketlenmesi için, onların onunla berâber olmalarını diledi. Çünki Îsâ aleyhisselâm Kelimetullah, yanî Allahü teâlânın kelimesi idi. Ol emriyle olmuşdu. Rûhullah idi. Nitekim melekler de, bütün insanların babası, Âdem aleyhisselâm ile berâber olmalarının bereketiyle, ondan eşyânın isimlerini ve ilim öğrenmişlerdi.

Âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, Allah katında Îsâ aleyhisselâmın hâli, Âdem aleyhisselâmın hâli gibidir.
Denildi ki, Îsâ aleyhisselâm göğe kaldırıldı. Çünki, onun dünyâya gelmesi, evlilik yoluyla olmadığı gibi, çıkışı da ölümle olmamışdır. Bilâkis, o dünyâya Allahü teâlânın kudretiyle geldiği gibi, yine Onun izzet ve azâmetiyle dünyâdan çıkmışdır.

Allahü teâlâ azîzdir. Dilediği şeylerde mağlûb olmaz. Onun dilediğinin olmasına kimse mâni olamaz. Allahü teâlânın azîz olması, kudretinin kâmil olmasıdır. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın göklere çıkarılması, insanların gücüne göre mümkin olmasa da, Allahü teâlânın kudretine nisbetle kolaydır. Kimse buna mâni olamaz. O “Hakîmdir.” Bütün işlerinde hikmet sâhibidir. Îsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılmasında da hikmeti vardır.

Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdı. Onu nûrânî kıldı. Yime içme arzûsundan kesdi. Meleklerle berâber uçtu. O da onlarla birlikde arşın çevresindedir. Bu sebeble hem insî, hem melekî, hem gök, hem de yer ehlindendir.

Vehb bin Münebbih buyurdu ki: Îsâ aleyhisselâma otuz yaşında Peygamberliği bildirildi. Allahü teâlâ 33 yaşında onu göğe kaldırdı. Peygamberlik vazîfesi üç sene sürdü.

Suâl: Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdıkdan sonra, niçin tekrâr yeryüzüne indirmedi.
Cevâp: Allahü teâlâ, kıyâmet alâmetlerinden ve vilâyet-i âmmenin kendisiyle son bulması için, onu yeryüzüne indirmeyi gecikdirdi. Ondan sonra hiçbir Velî gelmiyecek. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın döneminin, kıymetini ve şerefini yükseltmek için, bu dönemi, onun şerîati üzere olan şerîat sâhibi bir Peygamberle sona erdirecek. O, Muhammed aleyhisselâmın şerîatı ile amel edecek. Yahûdîler ve hıristiyanlar da bu şerîate inanacak, Îsâ aleyhisselâmla nübüvvet ahdini, bu ümmete yenileyecek. Hazret-i Mehdî ve Eshâb-ı Kehf ona yardımcı olacak, evlenecek ve çocukları olacak. Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden olacak. Onun ümmetinin Evliyâsının ve vilâyet bakımından Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vârislerinin sonuncusu olacak.

İmâm-ı Süyûtî, Dürr-i Mensûr adındaki tefsîrinde, Kehf sûresini tefsîr ederken, İbni Şâhin’den şöyle nakleder: Peygamberlerden 4 tânesi hayâtdadır. İkisi gökdedir. Bunlar, Îsâ ve İdrîs aleyhimesselâmdır. Diğer ikisi ise, yeryüzündedir. Bunlar da Hıdır ve İlyâs aleyhimesselâmdır. Hıdır aleyhisselâm denizde, İlyâs aleyhisselâm karadadır.

İmâm-ı Sehavî “rahimehullah” buyurdu ki, (Kardeşim Hıdır hayâtta olsaydı, beni ziyâret ederdi.) sözü, Hıdır aleyhisselâmın hayâtda olmadığını söyleyen selef-i sâlihînden birisinin sözüdür.

Bil ki, akıl-ı evvelden olan ervâh-ı muhîmenin hepsi bir safdır. Allahü teâlâ tarafından meydâna getirilmişdir. Bazısı, bazısının vâsıtasıyla meydâna gelmemiştir. (Ben rûhların babasıyım. Ben Allahın nûrundanım. Müminler, benim nûrumun feyzidir) hadîs-i şerîfi de, buna işâret etmektedir. İlk safdaki rûhlar arasında rûh-ı evvel ve akl-ı evvele en yakın olan Îsâ aleyhisselâmın rûhudur. Bu incelikden dolayı, Îsâ aleyhisselâm, göğe kaldırılmakla, mi’râc husûsunda Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” ortak oldu. Zamânı, onun zamânına yakın oldu. O hâlde, Îsâ aleyhisselâmın rûhu, ism-i a’zamın tecellîgâhıdır. Cem makâmında hiç- bir ismin ve hiçbir rûhun vâsıtası olmadan, Allahü teâlâdan gelmekdedir. Verâset-i evveliyye ile ism-i câmi-i ilâhînin tecellîgâhıdır. Peygamber efendimiz ise, asâleten, doğrudan, ism-i câmi-i ilâhînin tecelligâhıdır. (Şerh-i füsûs)da böyle yazılıdır.

Sonra bil ki, yahûdîlerden bir topluluk, hazret-i Meryeme zinâ etdi diye iftirâda bulundu. Başka bir topluluk, onu tazîmde haddi aştı ve “Onun oğlu, Allahü teâlânın oğludur” dediler. Her iki topluluk da dalâlete düşdüler.
Denilir ki, hazret-i Meryem, Allahü teâlânın veliyye bir kulu idi. Onun yüzünden iki gurub şakî, yanî Cehennemlik oldu. Biri ifrât edenler, yanî haddi aşanlar, diğeri tefrît edenler, yanî ithâmda bulunanlardır. Diğer velîlerin durumu da böyledir. Hurmeti terk ve eziyet ederek inkâr edenler şakî olduğu gibi, hak etmedikleri şeylerin onlarda bulunduğuna inanarak, aşırı tazim edenler de şakî olurlar. Büyüklerin pek çoğu böyle söylemişlerdir. (Te’vîlât-ı Necmiye) de böyle bildirmişdir. Mesnevî’de şöyle buyurulmakdadır:

Velîyi, sınırında tut, hem de kork Allahdan,

Çokları yoldan sapdı, bunda aşırılıkdan.

Geç oluyor, insanlar ne vakt uyanacak,

Bu ifrat ve tefriti ne zamân anlayacak.

Bu beden duvarının altında, ya hazîne,

ya da yılan, ejderhâ yuvası vardır yine.

¥ Nisâ sûresi, 159. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ehl-i kitâbdan herbiri, ölümünden evvel and olsun ona muhakkak îmân edecekdir. O, kıyâmet gününde onların aleyhine şâhidlik edecekdir.)

AÇIKLAMA:

Ehl-i kitâbdan her biri, yanî yahûdî ve hıristiyanlardan herbiri, ölmeden önce and olsun ona, yanî Îsâ aleyhisselâma mutlaka îmân edecekdir. Yanî, yahûdî âhırete irtihâli yaklaşıp, ölüm ona gelince, melekler onun yüzüne ve arkasına vurur. Îsâ aleyhisselâm, sana Peygamber olarak geldi. Sen ise, onu yalanladın, der. O kimse, teklîf vakti kesildiği için, îmânının fâide vermediği o vaktde îmân eder.

Yine melek, hıristiyana, Îsâ aleyhisselâm sana, Allahın kulu ve Resûlü olarak geldi. Sen ise, onun hakkında Allah ve Allahın oğlu diye iddiâ etdin. Bunun üzerine o da, îmânının fâide vermediği, o vakitde Allahın kulu olduğuna îmân eder.

Âlimler şöyle buyurdular: Bir yahûdî ve kitâb ehli, ister yanarak, ister boğularak yâhud yüksekden düşerek veyâ üzerine duvar yıkılarak veyâ onu yırtıcı bir hayvan parçalıyarak yâhud herhangi bir sûretde olsun, Îsâ aleyhisselâma îmân etmeden ölmez.

Hattâ ibni Abbâs’a “radıyallahü anhümâ”, evinden düşüp ölse de böyle midir, diye sorulduğunda: “Havada düşerken îmân eder” buyurdu.

Yine denildi ki: Onlardan birinin vurulup, başı gövdesinden ayrılsa, ne olur diye sorulduğunda, “Diliyle yine îmân eder” cevâbını verdi.

Bu âyet-i kerîmede, onların îmân etmelerinin fâide vermediği zamândan önce, îmânda acele etmeye teşvîk vardır. Ayrıca burada bir çeşid tehdîd de vardır.

Bazı âlimler bu âyet-i kerîmeye şöyle manâ vermişlerdir: Îsâ aleyhisselâm gökden indiğinde mevcûd kitâb ehlinden herbiri, Îsâ aleyhisselâma muhakkak îmân eder.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: “Ben Îsâ aleyhisselâma dahâ lâyıkım. Çünki, benimle onun arasında bir Peygamber yoktur. Onun size âdil bir hâkem olması yakındır. Onu gördüğünüzde tanıyın. Orta boylu, kırmızıya çalan beyâzdır. Islaklık dokunmamış olsa da, sanki başından su damlar. Domuzu öldürür. İçkiyi döker. Haçı kırar. Kayayı giderir. Allahü teâlâ onun zamânında, müslümânlar müstesnâ, diğer bütün milletleri yok edinceye ve yalnız âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya îmân edilip, ibâdet yapılıncaya kadar, islâmiyet için harb eder. Allahü teâlâ, onun zamânında, kör, yalancı ve sapık olan deccalı helâk eder. Nihâyet, ehl-i kitâbdan herbiri Îsâ aleyhisselâm inince ona îmân eder. Onun zamânında huzûr ve güven olur. Öyle ki, develerle aslanlar, sığırlarla kaplanlar, koyunlarla kurtlar bir arada otlar. Küçük çocuklar, yılanlarla oynar. Fakat birbirlerine zarar vermezler. Îsâ aleyhisselâm, yeryüzünde kırk sene kalır. Sonra vefât eder. Müslümânlar, namâzını kılıp, defnederler.”

Başka bir hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulur: (Şüphesiz Mesîh gelecekdir. Ona ulaşanlar, benden selâm söylesin.)

O, yanî Îsâ aleyhisselâm, onların, yanî ehl-i kitâbın aleyhine şâhidlik edecekdir. Yahûdîler hakkında yalanladıklarına, hıristiyanlar hakkında da kendisine Allahın oğlu dediklerine dâir şâhidlik yapacakdır.

¥ Nisâ sûresi, 160 ve 161. âyet-i kerîmelerinde buyuruluyor ki, (Yahûdîlerin büyük zulmü, çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, men ettikleri hâlde fâiz almaları, bâtıl (harâm yollar) ile insanların mallarını yimeleri yüzünden, (dahâ önce) kendilerine halâl kılınmış (bir kısım) temiz ve hoş şeyleri onlara harâm kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara acı bir azâb hâzırladık.)

AÇIKLAMA:

Yahûdîlerin büyük zulmü, yanî yahûdîlerden meydâna gelen ve benzeri görülmeyen büyük bir zulüm, çok kimseyi Allah yolundan, Allahü teâlânın dîni olan islâmiyetden çevirmeleri, men edildikleri hâlde, fâiz almaları, fâiz bize harâm kılındığı gibi, onlara da harâm kılınmıştı. Bâtıl, rüşvet ve diğer harâm yollar ile insanların mallarını yimeleri yüzünden, onların iddiâ etdikleri gibi, başka bir sebebden dolayı değil, dahâ önce kendilerine ve onlardan öncekilere helâl kılınmış bir kısım temiz ve hoş şeyleri, onlara, cezâ olarak harâm kıldık.

Onlar, bu zikredilen günâhlardan birini işledikce, deve eti, sütü ve iç yağı gibi, dahâ önce onlara ve kendilerinden öncekilere halâl kılınmış olan temiz ve hoş şeylerden bir kısmı cezâ olarak onlara harâm kılındı.

Te’vîlât-ı Necmiyye’de şöyle hoş bir incelik geçmektedir: Allahü teâlâ yahûdîler için, (Halâl ve temiz şeyleri harâm kıldık) buyururken, biz müslümânlar için: (Temiz ve hoş şeyleri halâl kılar) buyurdu. Yine “Allahü teâlânın halâl ve temiz olarak verdiği rızıktan yiyiniz” buyurdu. Günâhlarımız sebebiyle bize hiçbir şeyi harâm kılmadı.

Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmede, harâm kılmak ile acı azâbı bir araya zikretdiğinden, temiz ve hoş şeylerin harâm kılınmasından bizi emîn kıldığı gibi, âhıretde de acıklı azâbdan emîn kılmasını dileriz.

İşâret ehli buyurdu ki: Günâh işlemek, mubâhların harâm kılınma- sını îcâb etdirir. Ben derim ki, mubâhları kullanmakda aşırıya kaçmak da münâcâtdan mahrûm olmaya sebeb olur. Te’vîlât-ı necmiyyenin sözü bu- rada sona erdi. Şeyh Sa’dî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu:

Gönlünün her istediğinin peşine koşma,
bedene imkân vermek, gönül nûrunu söndürür.

Ve onlardan kâfir olanlara, tevbe etmeyip, küfürde ısrâr edenlere, elemi kalblere ulaşan çok acı bir azâb hâzırladık. Onlar dünyâda halâl ve temiz şeylerin harâm kılınması cezâsını tatdıkları gibi, âhıretde de elemi kalblere ulaşan acı bir azâbı tadacaklar.

¥ Nisâ sûresi, 162. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Fakat onlardan, ilimde râsih (derinleşmiş) olanlar ve müminler sana indirilene ve senden önce indirilene îmân ederler. (Onlar) namâzı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allaha ve âhıret gününe inananlardır. İşte onlara büyük mükâfât vereceğiz.)

AÇIKLAMA:

Fakat onlardan ilmde râsih, yanî derinleşmiş olanlar, Abdüllah bin Selâm ve arkadaşları gibi tevbe edenlerdir. Onlara, ilmde râsih olanlar, buyurulması, onların ilme devâm etmeleri ve kendilerini temâmen ona verdikleri, şübhelerin onları sarsamaması ve sapdıramaması sebebiyledir.

Ehl-i kitâbın dışında, muhâcir ve ensârdan meydâna gelen müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene îmân ederler.

(Te’vîlât-ı necmiyye)de bu âyet-i kerîmeyi açıklarken, şöyle buyurulmakdadır: Abdüllah bin Selâm “radıyallahü anh”, Tevrât âlimiydi. Tevrâtda Peygamber efendimizin sıfatlarını okumuşdu. İlimde râsih idi, derinleşmişdi. Kırâat ilminin yanında, mârifet ilmini de biliyordu. “Resûlullahın yüzünü gördüğüm zamân, yalancı birinin yüzü olmadığını anladım” deyip, îmân etdi. Diğer yahûdî din adamları, Tevrâtda Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sıfatını okumuş olsalar da, ilimde râsih olmadıklarından, Resûlullahı görünce tanımadılar ve onu inkâr etdiler. Te’vîlât-ı necmiyyenin yazısı burada sona erdi. Şerîfler hakkında ne güzel söylenmiş:

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” evlâdı için bir nişân yapdılar, Hâlbuki nişân meşhûr olmıyanın şânıdır.
Asîl yüzlerindeki nübüvvet nûru, Kıyâfetlerindeki yeşil şeride ihtiyâc bırakmaz.

Onlar, namâzı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allahü teâlâya ve âhıret gününe inananlardır. Âyet-i kerîmede, Peygamberlere ve kitâblara îmân önce zikr edildi. Çünki, âyetde Peygamberlere ve kitâplara inananlar murâddır. İşte onlara büyük bir mükâfât vereceğiz. Yanî, îmân edip, yalnız Allah için sâlih amel yapdıklarından dolayı onlara Cennetde bol sevâb vereceğiz.

Beş vakt namâz kılmak, en fazîletli amellerdendir. Hadîs-i şerîfde şöyle buyuruldu: Nerede ve ne zamân olursa olsun, sizden birisi, beş vakt namâzı kılmaya devâm ederse, kıyâmetde sıratı önce geçenler zümresinin evvelinde parlıyan şimşek gibi geçer. Yüzü ayın ondördü gibi (parlak) olur. Namâzlara devâm etdiği her gece ve gündüz için ona bir şehîd sevâbı vardır.

¥ Nisâ sûresi, 171. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ey ehl-i kitâb! Dîninizde aşırı gitmeyin. Allahü teâlâ hakkında hakdan başkasını söylemeyin. Mesîh, Meryem oğlu Îsâ, ancak Allahın resûlü, Meryem’e ulaşdırdığı kelimesi ve Allahdan (Allahü teâlâ tarafından gelen) bir rûhdur. Artık, Allahü teâlâya ve Peygamberlerine îmân edin ve “Allah üçtür” demeyin. Sizin için hayrlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allahü teâlâ ancak bir tek İlâhdır. O, çocuğu olmakdan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. Allahü teâlâ vekîl olarak yeter.)

AÇILAMA:

Ey ehl-i kitâb! Burada hitâb, yalnız hıristiyanlaradır. Îsâ aleyhisselâmın şânını yükseltmekde aşırı giderek, Onun ilâhlığını iddia ederek, dîninizde haddi aşmayın.

Bil ki, dinde ve mezhebde haddi aşmak hoş görülmemişdir. Nitekim, bu ümmetden çok kimse, kendi mezheblerinde taşkınlık yapdılar. Şî’î fırkasından, Gulât-ı şiâ, Emîr-ül-mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hakkında ileri giderek, onun ilâh olduğunu iddiâ etdiler. Yine, yetmişiki sapık fırkadan Mu’tezile fırkası da Allahü teâlâyı tenzîh ediyoruz derken, aşırı gidip, Onun sıfatlarını inkâr etdiler. Müşebbihe fırkası da, Allahü teâlânın sıfatlarının bulunduğunu söyliyoruz derken, aşırıya kaçıp, Allahü teâlâyı cisme benzetdiler. Allahü teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehdir.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kendi hakkında aşırı gidilmesine mâni olmak için, şöyle buyurdu: (Hıristiyanlar, Meryem oğlu Îsâ hakkında aşırılığa düşdüğü gibi, siz de benim hakkımda aşırılığa kaçmayın.) Yanî hıristiyanların Îsâ aleyhisselâmı medh ederken, aşırı gidip, dalâlete düşerek, o Allahü teâlânın oğludur, dedikleri gibi, siz de beni medhde aşırılığa kaçmayın. (Benim için Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür deyin.)

Bu hadîs-i şerîfde ve Ettehıyyâtüde kul lafzının Resûlden önce zikredilmesi, yahûdî ve hıristiyanları red etmek içindir. Çünki yahûdîler, Üzeyr aleyhisselâm için Allahın oğlu, hıristiyanlar da, Îsâ aleyhisselâm Allahü teâlânın oğludur, dediler. Biz müslümânlar ise, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” için, o Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür, deriz.

Aşırılık, asâbiyet sebebiyle olur. Asabiyet nefsin kötü sıfatlarındandır. Nefs, yalnız kötülüğü ve bâtılı emr eder.
Bırak sen tâatini şehvetperest kişinin, çünki onun yönü değişir her an için.

Allahü teâlâ hakkında hakdan başkasını söylemeyin. Yanî, hulûl, birleşme, eş ve çocuk edinme gibi, Onun hakkında imkânsız olan sıfatlarla Allahü teâlâyı vasflamayın. Bilâkis Onu bütün bunlardan tenzîh edin, uzak tutun.

Mesîh, Meryem oğlu Îsâ, ancak Allahü teâlânın Resûlüdür. Meryeme ulaşdırdığı kelimesi, Allahü teâlâdan, yanî Onun tarafından gelen bir rûhdur.

(Mesîh) lafzı, Sıddîk ve Fârûk gibi güzel lakâblardandır. Aslı İbrânice Meşîha olup, mübârek manâsındadır.
Îsâ kelimesi de Îşû’ kelimesinden arapcalaşdırılmışdır. Âyet-i kerîmede Meryem oğlu diye zikredilmesi, Îsâ aleyhisselâmın Allahü teâlânın oğlu olduğu iddiâlarını red etmek içindir.

Meryem, âbide yanî ibâdet eden kadın manâsınadır. İsmine uygun olarak ibâdet eden bir kadın olması ümîdiyle ona bu isim verilmişdir.

Îsâ aleyhisselâm, Meryem oğlu Îsâ diye annesine nisbet edildiği için, kıyâmet gününde insanlar annelerine nisbet edilerek çağrılır. Defnden sonra telkîn yapılmasını bildiren hadîs-i şerîf de bunu göstermekdedir. Çünki, telkînde “Ey falanca kadının oğlu falan” denir. İnsanların bu şeklde annelerine nisbet edilmesinde, Allahü teâlânın kullarını setr etmesi vardır.

Îsâ aleyhisselâma “Onun kelimesi” buyurulması, babasız, yalnız Allahü teâlânın “ol” emriyle yaratıldığı içindir. Her ne kadar bütün varlıklar Allahü teâlânın “ol” emri ile olduysa da, onlarınki vâsıtalarla olmuşdur. Meselâ, “ol” emrinin babaların yaratılmasına tealluku, çocukların yaratılmasına teallukundan öncedir. Îsâ aleyhisselâmın, hazret-i Meryem’e intikâlinde, “ol” emri, onun için bir baba yaratılmasına tealluk etmeden, doğrudan Îsâ aleyhisselâmın yaratılmasına tealluk edince, Îsâ aleyhisselâm meydâna geldi, yaratıldı. İşte, Îsâ aleyhisselâm, vâsıtasız, doğrudan Allahü teâlânın “ol” emri ve kelimesiyle yaratıldığı için ona, “Allahü teâlânın hazret-i Meryeme ulaşdırdığı kelimesi” denildi. “Şübhesiz Allahü teâlânın nezdinde Îsâ aleyhisselâmın yaratılma husûsundaki durumu, Âdem aleyhisselâmın durumu gibidir. Allahü teâlâ onu, yanî Âdem aleyhisselâmın cismini toprakdan yaratdı. Sonra rûhunu cismine, yanî bedenine gönderdiğinde ona “ol” dedi ve oluverdi.” meâlindeki Âl-i İmrân sûresi, 59. âyet-i kerîmesi de bunu göstermekdedir. Îsâ aleyhisselâmın, yaratılma husûsunda Âdem aleyhisselâma benzetilmesi, o da babasız, “ol” emriyle (kelimesiyle) yaratıldığı içindir. Hazret-i Îsâ, Cebrâîl aleyhisselâmın, hazret-i Meryeme üfürmesiyle hâsıl olmuşdur.

Îsâ aleyhisselâm için, (Ondan bir rûhdur) buyurulması, “Allahü teâlâ tarafından bir rûhdur” manâsındadır. Yoksa hıristiyanların iddiâ ettikleri gibi, “Allahü teâlâdan bir parçadır” manâsında değildir. Çünki, Allahü teâlâ hakkında parçalara ayrılma ve bölünme muhâldir, imkânsızdır.

Rivâyet edildiğine göre, Hârûn Reşîdin hıristiyan bir doktoru vardı. Çok yakışıklıydı. Gâyet edebli ve sultânların yanında olmaya lâyık özelliklere sâhibdi. Hârûn Reşîd onun müslümân olmasını çok arzû ediyordu. fakat o bir türlü kabûl etmiyordu. Hârûn Reşîd bir gün, şâyet müslümân olursa, her istediğini yerine getireceğini va’d etdi. O yine müslümân olmak istemedi. Ona, niçin müslümân olmuyorsun? diye sordu. Doktor, “Sizin kitâbınızda Îsâ aleyhisselâmın Allahü teâlâdan bir parça olduğuna, dolayısıyle hıristiyanlıkda kalmama sebeb olan bir delîl var” dedi. Hârûn Reşîd, o delîlin ne olduğunu sordu. O da (Meryem’e ulaşdırdığı kelimesi ve Ondan bir rûhdur) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bununla, Îsâ aleyhisselâmın Allahın bir parçası olduğunu anlatmak istiyordu. Hârûn Reşîd’in buna canı sıkıldı ve âlimleri topladı. fakat onların arasında doktora cevâb verebilecek kimse çıkmamışdı. Nihâyet ona, Horasandan bir hacı kâfilesinin geldiği, içlerinde Alî bin Hüseyn Vâkıdî adında bir âlimin bulunduğu, onun Kur’ân-ı kerîm ilmlerini çok iyi bildiğini haber verdiler. Hârûn Reşîd onu da’vet etdi ve hıristiyan doktorla bir araya getirdi. Doktor aynı şeyi o âlime sordu. O âlim şöyle dedi: “Ey mü’minlerin emîri! Allahü teâlâ, ilm-i ezelîsi ile, bu habîsin, bu süâli senin meclisinde bana soracağını bilmekdedir. Allahü teâlânın kitâbında mutlakâ bunun cevâbı vardır. fakat şu ânda hâtırıma gelmiyor. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu suâlin cevâbını buluncaya kadar yimeyeceğim ve içmiyeceğim. İnşâallah bunun cevâbını bulacağım.” Sonra karanlık bir eve girip, kapısını kapatdı. Kur’ân-ı kerîmi okumaya koyuldu. Câsiye sûresindeki, (O, göklerde ve yerde kendisinden olan herşeyi size boyun eğdirmişdir.) meâlindeki 13. âyet-i kerîmeye gelince, bütün gücüyle bağırarak, “Kapıyı açın, cevâbı buldum” dedi. Kapıyı açdılar. Genç doktoru çağırıp, Hârûn Reşîdin huzûrunda bu âyet-i kerîmeyi ona okudu. Ondan bir rûhdur” âyet-i kerîmesinin manâsı, “Îsâ aleyhisselâmın Allahü teâlâdan bir parçadır”, demek olsaydı, “Göklerde ve yerde olan herşeyin” de Ondan bir parça olması gerekirdi. Bu cevâb üzerine doktor, iddi’âsından vaz geçip, müslümân oldu. Hârûn Reşîd bu duruma çok sevinip, o âlime pek çok ikrâm ve ihsânda bulundu. Alî bin Hüseyn Vâkidî memleketi olan Merve dönünce, (Kitâb-ün-nezâir Fi’l-Kur’ân) adında çok kıymetli bir eser yazdı.

Denildi ki, (Ondan rûhdur)un manâsı, diğer rûh sâhibleri gibi, Allahü teâlâ tarafından bir rûh sâhibidir, demekdir. Ancak, Allahü teâlânın onun rûhunu (Ondan bir rûhdur) diye kendisine nisbet etmesi, Îsâ aleyhisselâmın şerefini ve üstünlüğünü göstermek içindir.

Bazı âlimler de, “rûh”dan murâdın, Cebrâîl aleyhisselâmın hazret-i Meryeme üflediği hava olduğunu söylemişdir. Bu hava, hazret-i Meryemin karnına girmiş ve Allahü teâlânın izniyle hâmile kalmışdır. İşte bu hava, bir adı da rûh olan Cebrâîl aleyhisselâmdan çıkdığı için, Allahü teâlâ ona rûh buyurdu. Allahü teâlâ, “Ondan -yanî Allahdan- bir rûhdur” diye, Cebrâîl aleyhisselâmın üfürmesini kendisine nisbet etdi. Çünki Onun üflemesi, Allahü teâlânın izniyle olmuşdur.

Ubey bin Ka’b “radıyallahü teâlâ anh” şöyle buyurdu: Allahü teâlâ misâk (söz almak) için, rûhları Âdem aleyhisselâmın belinden çıkardı. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Hepsi “Evet” dedi. Sonra onları, Âdem aleyhisselâmın beline iâde etdi. fakat Îsâ aleyhisselâmın rû- hunu, onu yaratmayı dilediği vakte kadar kendi nezdinde tutdu. Sonra bu rûhu hazret-i Meryeme gönderdi. O rûh, hazret-i Meryeme intikâl etdi. On- dan Îsâ aleyhisselâm oldu.

Denildi ki, hazret-i Îsâ, hazret-i Meryemde Cebrâîl aleyhisselâmın üflemesinden yaratılmışdır. Sâdece birinden değil. Muhakkik âlimlere göre en doğru olan budur. Yine, Îsâ aleyhisselâmın Cebrâîl aleyhisselâmın üflediği esnâda doğduğu da söylenmişdir.

Bazı âlimler de Îsâ aleyhisselâm, sekiz aydan sonra tam vaktinin dolmasıyla doğmuşdur, demekdedir. En doğru olan birincisidir.

(Te’vîlât-ı necmiyye)de şöyle denilmekdedir: Rûhun diğer şeylere üstünlüğü, Îsâ aleyhisselâm gibi, onun da bir vâsıta olmadan “ol” emriyle yaratılmasındandır.

Îsâ aleyhisselâm da, rûh gibi “ol” emriyle yaratılınca, ona da rûh denmişdir. Yine, rûh ölü cisimlere üfürülünce, onları diriltdiği gibi, Îsâ aleyhisselâm da Allahü teâlânın izniyle, ölüleri diriltiyor, anadan doğma körleri ve abraşları iyileşdiriyor, kuş şeklinde yapdığı çamura üfürdüğünde, o çamurdan yapdığı sûret kuş oluyordu.

Bil ki, Allahü teâlânın kelimesinden olan bu rûhânî istidât, insanın yaratılışında yerleşdirilmiş ve Allahü teâlânın “ol” emriyle yaratılmışdır. Allahü teâlâ bu cevheri yanî bu rûhânî istidâdı Îsâ aleyhisselâmda, onun bu cevheri, meydâna çıkarmak için, bir uğraşması ve gayreti olmadan, kaynağından çıkarmışdır. Çünki Îsâ aleyhisselâmın rûhu, bizim rûhlarımız gibi, babaların sulblerine ve anaların rahmlerine yerleşdirmedi. Onun cevheri kendi cisminin menba’ında zuhûr etdi. Bir babanın beşeriyeti ile gizlemedi. Hâlbuki bizim cevherimiz, Âdem aleyhisselâma kadar, babalarımızın beşeriyeti ile cismimizin madeninde gizlidir. Îsâ aleyhisselâmın rûh cevherinin nûrlarının zuhûrundan dolayı, Allahü teâlâ onun çocukluğunun başlangıcında, onda çeşitli mucizeler izhâr etdi. Biz ise, bu rûhî cevheri cismânî madenden çıkarmak için, bu ilmin üstâdı olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” emrlerine ve yasaklarına uyarak, baba ve annelerimizin beşer olmalarından kaynaklanan beşerî sıfatları bedenimizden atmaya muhtâcız. Nitekim Allahü teâlâ, Haşr sûresi 7. âyetinde, (Resûlullahın size emr etdiklerini yapın, nehy etdiklerinden sakının) buyurmuşdur.

Rûhî cevheri, beşeriyet ma’deninden kurtulan kimse, kendi vaktinin Îsâ’sı olur. Allahü teâlâ onun nefesleriyle, ölü kalbleri diriltir. Sağır kulakları ve kör gözleri onunla açar. Ümmeti arasında bir Peygamber aleyhisselâm ne ise, o da kavmi arasında öyledir.

Mesnevî’de şöyle buyurulmakdadır:

Îsâ aleyhisselâm konuşdu beşikdeyken, bizim pîrimiz oldu, hem dahâ büyümeden.
Pîr, aklı pîr olandır ey genç bunu iyi bil, yoksa pîrlik, başdaki beyâzlık değildir.
Pîrinden başkasına güvenme hiçbir zamân, Zîrâ Hak teâlâdır ona yardımcı olan.
Pîrin elini tut ki, sana hikmet söyliye, bilir, haberdâr olur, o, Allahın izniyle.

Bil ki, üfleyen Cibrîl aleyhisselâm olunca, Îsâ aleyhisselâmın rûhânîler sûretinde olması gerekirdi denirse, cevâb olarak şöyle deriz: Cebrâîl aleyhisselâm, hazret-i Meryem’e insan sûretinde göründü. Annesi, insandı. Bundan dolayı Îsâ aleyhisselâm insan sûretinde olup, rûhânîler sûretinde olmadı. Yine Cebrâîl aleyhisselâm üfleme sırasında insan sûretine girdi. Zîrâ insan sûreti en kâmil sûretdir. Bu sebeble Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullaha geldiğinde, Dıhyenin “radıyallahü anh” sûretinde gelirdi.

Berâberlik zamânında, annenin gördüğü ve hayâl ettiği sûretin çocuğun sûretinde büyük bir te’sîri vardır. Hattâ nakledildiğine göre, bir kadın, bir çocuk doğurdu. Yüzü insan yüzü, bedeni yılandı. Sebebi sorulduğunda, kadın berâberlik sırasında bir yılan gördüğünü söyledi.

Yine işitildi ki, kıbtî bir kadının, dört gözlü, iki ayağı ayı ayağı gibi, bir çocuğu oldu. Çünki berâberlik sırasında orada bulunan iki ayıya bakmışdı.

Allahü teâlânın, bedenleri dilediği şeklde yaratmasında sırlar vardır. O herşeye kâdirdir. (Halli’r-rümûz) kitâbında da böyle bildirilmekdedir.

“Allaha”, ilâhlığın Ona mahsûs olduğuna ve bütün “Peygamberlerine îmân edin”. Onları Peygamberlikle vasflandırınız. Bir kısmını ilâhlıkla vasflandırarak, Peygamberlik vasıflarından çıkarmayın. Yanî Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın Peygamberlerindendir. Diğer Peygamberlere îmân etdiğiniz gibi, ona îmân edin. Onu ilâh yapmayın. İlâh (Allah, Mesîh ve Meryem) olmak üzere üçdür demeyin. Bu âyet-i kerîmenin manâsının böyle olduğunu, (Allahü teâlâdan başka, beni ve vâlidemi ilâh edinin diye sen mi söyledin) meâlindeki âyet-i kerîme göstermekdedir.

Eğer hıristiyanların “Allah, üç uknumdur. Baba uknumu, oğul uknumu ve Rûhü’l-kuds uknumu” dedikleri doğru ise, âyet-i kerîmenin manâsı, “Allah üçdür, demeyin”dir. Onlar baba uknumu ile, zâtı, yâhud, varlığı, ikinci ile ilmi, üçüncü ile hayâtı kasd etmekdedirler.

Sizin için hayırlı olmak üzere, bu sözden, yanî teslîsden vazgeçin. Yâhud âyet-i kerîmenin manâsı, teslîsi söylemekden vazgeçip, sizin için hayrlı olana gelin demekdir. Allahü teâlâ ancak bir tek ilâhdır. O tek bir zâtdır. İlâhlık Ona mahsûsdur. Her türlü çoklukdan münezzehdir. O, çocuğu olmakdan münezzehdir. Yanî, Onu, çocuğu olmaktan tenzîh ederim. Veyâ Onu çocuğu olmakdan tenzîh ediniz.

Allahü teâlânın çocuğu olduğu takdîrde, Onun bir benzerinin bulunduğu, dolayısıyla onun fânî olduğu akla gelir. Çünki, çocuk sâhibi olmak, neslini yok olmakdan korumak içindir. Bundan dolayı, melekler ve Cennetde bulunanlar çocuk sâhibi olmazlar. Ebedî kalmak için yaratılanlar benzerleri olmakla berâber, çocukları olmayınca, ezelî olan ve benzeri olmaktan münezzeh olan Allahü teâlânın çocuk edinmesi elbette olmaz.
(Mesnevî)de şöyle buyurulmakdadır:

Hak teâlâ doğmadı, doğurmadı, hem dahî, babası ve çocuğu yokdur, Onun vallâhi.

(Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur.) Bu âyet-i kerîme, Allahü teâlânın, çocuğu olmakdan münezzeh olduğunun sebebini bildirmekte ve bu husûs te’kid edilmekdedir. Yanî, göklerde ve yerde ne varsa Onundur. Hepsini yaratan, onlara mâlik olan ve onlardan tasarruf sâhibi olan Odur. Îsâ aleyhisselâm da dâhil olmak üzere hiçbir şey Onun mülkünden çıkamaz. Îsâ aleyhisselâmın Onun çocuğu olduğu nasıl hâtıra gelir?

İbni Şeyh Havaşîsinde şöyle demekdedir: Allahü teâlâ, çocuk sâhibi olmakdan kendini tenzîh etdiği her yerde, göklerde ve yerde bulunan herşeyi, yalnız kendisinin yaratdığını ve mülkü olduğunu zikr eder. Bununla, bâtıl ehlinin, Allahın oğlu dedikleri Îsâ aleyhisselâmın da, göklerde ve yerde bulunanlar arasında olduğundan, onlar gibi onun da Allahü teâlânın mahlûku ve tasarrufu altında olduğuna işâret edilmişdir. Öyleyse, yaratan ile yaratdığı [Hâlık ile mahlûk], mâlik ile, mâlik olunan şey arasında benzerlik düşünülemez. Hâl böyleyken, Îsâ aleyhisselâmın, Allahü teâlânın çocuğu olduğu ve Allahü teâlânın zevcesinin bulunduğu nasıl düşünülebilir?
(Vekîl olarak Allahü teâlâ yeter.) Herkes işlerini ona havâle eder. O âlemlerden müstagnîdir. Onun hiçbir şeye ihtiyâcı yokdur. Allahü teâlâ hakkında çocuk edinmek nasıl düşünülebilir? Çünki, çocuk edinmek, muhtâc ve âciz kimselere âid bir özellikdir. Bunlar, işlerini idârede, kendilerinden sonra gelip, yerlerine geçecek ve kendilerine yardımcı olacak kimselere muhtâcdırlar.

Âyet-i kerîme, tevhîde delâlet etmekdedir.

Varlığına şâhiddir ne varsa şu hayâtda, ancak Hak teâlâdır, tek ilâh kâinâtda.

Ehl-i tevhîdin maksadı, en yüksek maksaddır. Cennetlerin ötesindedir. Onların maksadı, Allahü teâlânın rızâsıdır. Hiçbir nimet onların zevkine denk olmaz.

Hikâye olundu ki: Sukkerî baba denilen bir velî, bazen günlerce, istigrak hâlinde kalıyordu. Hattâ onun öldüğünü zan edip, cenâze hâzırlığı yapıyorlardı. Bir gün kendine gelip, hanımını boşamayı ve çocuklarını terk etmeyi istedi ve: “Melekût âleminde rûhlarla birlikde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” meclisinde idim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Sizin ilâhınız, tek bir ilâhdır) (Bakara: 163) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor, tevhîdin mertebelerini anlatıyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kürsî üzerinde bulunuyordu. Kürsînin ayakları dört mertebeye göre olan dört nûrdandı. Bunlar tabîat mertebesinde siyâh nûr, nefs mertebesinde kırmızı nûr, rûh mertebesinde yeşil nûr, sır mertebesinde beyâz nûrdan idiler. Arşda benim hakkımda: “Sükkerî babayı gönderin. Çünki çocukları ağlıyorlar” denildi. Bundan dolayı onların hepsini terk etmek istiyorum, dedi. Çocukları ona yalvarıp, bir dahâ böyle yapmıyacaklarına (ağlamıyacaklarına) yemîn ettiler. O da onları terk etmekden vaz geçdi. Ona, Sükkerî baba denilmesi, istiyen herkese şeker vermesiydi. Hattâ onu denemek için, hamamda ondan şeker istediler. Ayağıyla hamamın bir mermerine vurup, alın dedi. Bir de bakdılar ki, o mermer şeker olmuş. Orada bulunanlar onun evliyâ bir zât olduğunu anlayıp, hakkında şübheleri kalmadı.

Üftâde hazretleri buyurdu ki: Melekût âlemi yukarıda değildir. Bilâkis, mülk ve melekût burada yanınızdadır. Çünki, Allahü teâlâ zamândan, mekândan, gitmekten ve geri dönmekten münezzehdir. Her nerede olsanız, sizinle berâberdir. Sâlikin öyle bir mertebesi vardır ki, o mertebede Allahü teâlâya bakar. Bu mertebeye, mâiyet mertebesi denir. Sonra tam fenâ mertebesine ulaşıp, varlığı ortadan kalkınca, buna cem makâmı denir. Bu makâmda sâlik, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi görmez. Kendisini nûr kaplıyanın karanlığı görmediği gibi olur. Nitekim, güneşe bakan da başkasını görmez. Burada anlatılan, Allahü teâlâyı görmenin, baş gözüyle ve cisimleri görmek gibi olmadığıdır. Bilâkis Peygamberlerin “salevâtullahi aleyhim ecma’în” ve kâmil evliyânın ve âlimlerin bildirdikleri gibi olur.

Muvahhid (ehl-i tevhîd) gerçekden muvahhid ise, tevhîd, onu, melekût, ceberût ve lâhut âlemine kavuşdurur. Yanî muvahhid ikilikden, varlığa, cisim ve rûhlara bağlılıkdan kurtulur. İşte o esnâda, (Ancak Allah tek bir ilâh)dır meâlindeki âyet-i kerîmenin sırrına erer. Allahım! Bizi kavuşanlardan eyle!

¥ Nisâ sûresi, 172. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Mesîh de, mukarreb melekler de, Allahü teâlânın kulu olmakdan aslâ kaçınmazlar. Kim Allaha ibâdetden kaçınır ve kibrlenirse, Allahü teâlâ onların hepsini (kıyâmet günü) huzûruna toplıyacakdır.)

AÇIKLAMA:

Mesîh de, mukarreb melekler de, Allahü teâlânın kulu olmaktan kaçınmazlar. Çünki, Allahü teâlâya kul olmak, iftihâr olunacak bir şerefdir. Bilâkis, Allahü teâlâdan başkasına kul olmakdan kaçınılır. Ondan başkasına kullukda zillet vardır.

Rivâyet olunduğuna göre, hıristiyan olan Necrân heyeti Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldiklerinde, “Niçin bizim sâhibimizi ayblıyorsun” dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onlara, “Sâhibiniz kim” diye sordu. “Îsâ aleyhisselâmdır” dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Onun hakkında ne dedim” buyurdu. “Onun Allahın kulu olduğunu söylüyorsun” dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Onun Allahü teâlâya kul olması âr ve ayb değildir” buyurdu. Onlar, “Hâyır, onun için ârdır (ayıp ve kusûrdur), dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Âyet-i kerîmede zikr edilen melekler, arşın etrâfındaki melekler olup, Cebrâîl, Mikâil ve İsrâfil ve onların mertebelerinde olan Kerûbiyyûn melekleridir.

Kim Allaha ibâdetten, yanî Ona tâatten, kaçınır ve kibrlenirse, Allahü teâlâ kıyâmet günü onların hepsini, yanî kaçınanı, kibrleneni, ikrâr ve itâat edenleri huzûruna toplıyacak ve amellerine göre muâmele edecekdir.

¥ Nisâ sûresi, 173. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Îmân edip, sâlih amel işleyenlere Allahü teâlâ mükâfâtlarını tam olarak verecek, hem de fadl ve kereminden fazlasını da ihsân edecekdir. (Allahü teâlâya ibâdetden) kaçınan ve kibirlenenlere gelince, Allah, onları acı bir azâbla cezâlandıracakdır. Onlar kendileri için Allahü teâlâdan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulamazlar.)

AÇIKLAMA:

Îmân edip, amel-i sâlih yapanlara, Allahü teâlâ, hiçbir şey eksiltmeden mükâfâtlarını, yanî amellerinin sevâbını tam olarak verecekdir. Onlara fadl ve kereminden, hak etdikleri mükâfâtdan kat kat fazlasını verecek, Cennetde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç kimsenin hâtırına ve hayâline gelmiyen ni’metleri ihsân edecekdir. Allahü teâlâya ibâdetden kaçınan ve kibrlenenlere gelince, bu kaçınmaları ve kibrlenmeleri sebebiyle, onlara anlatılamıyacak derecede acı bir azâbla, azâb edecekdir. Onlar kendileri için, Allahdan başka işlerini yapacak ve menfaatlerini sağlıyacak ne bir dost, ne de onları Allahü teâlânın azâbından kurtaracak bir yardımcı bulamazlar.

(Te’vîlât-ı necmiyye) kitâbında, (Mukarreb melekler de, kaçınmazlar) âyet-i kerîmesini tefsîr ederken, şöyle buyurulmakdadır: Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmede, melekleri, Îsâ aleyhisselâmdan üstün oldukları için zikr etmedi. Onları burada zikr etmesi, hıristiyanların “Mesîh Allahü teâlânın oğludur” dedikleri gibi, bir kısım kâfirlerin (Melekler, Allahın kızlarıdır) dedikleri için zikr etdi. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede, (Erkek sizin de, dişi Onun mu? O takdîrde bu insâfsızca bir taksîmdir.) (Necm: 21-22) buyurdu. Bilâkis Allahü teâlâ erkeği önce zikr etmekle, meleklerden üstün tutdu. Çünki, Îsâ aleyhisselâm oğul olarak, melekler ise kızı olarak kendisine nisbet edilmişlerdir. Sonra, erkek kadından üstün ve ondan önde bir mevkiye sâhibdir. Nitekim Allahü teâlâ Nisâ sûresi, 11. âyetinde, (Erkeğe, iki kadının payı mikdârı vardır) buyuruyor. Allahü teâlâ burada erkeği dişiden öne alıp, ona iki, kadına bir pay tayîn etmişdir. Erkeğin kadına üstünlüğü olduğu gibi, Mesîhin de meleklere üstünlüğü vardır. Hattâ meleklerden üstünlüğü, erkeğin kadınlara üstünlüğünden dahâ büyükdür. Câbirin “radıyallahü anh” bildirdiği sahîh hadîs-i şerîf bunu göstermekdedir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ Âdem ve zürriyetini yaratınca, melekler: “Yâ Rabbî! Onları, yir, içer, evlenir, biner yaratdın. Öyleyse dünyâyı onlara, âhıreti bize ver.” dediler. Allahü teâlâ buyurdu ki: Yed-i kudretimle yaratıp, kendisine rûh verdiğimi, “ol” dememle oluveren gibi yapmam. İkisini bir tutmam.)

Ben derim ki: Îsâ aleyhisselâmın meleklerden üstünlüğünü gösteren delîllerden biri de, anne tarafından Âdem aleyhisselâmın zürriyetinden olduğu için, Âdem aleyhisselâmda bulunan şeref ile Allahü teâlânın ol emriyle yaratıldığından, [melekler de öyle yaratılmışdır] melekler için olan şeref de kendisinde toplanmışdır. O hâlde, Îsâ aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâmda bulunan şerefe de sâhib olduğu için, meleklerde bulunmayan bir üstünlüğe de sâhibdir. Bunu iyi anla. (Te’vîlât) kitâbının sözü burada temâm oldu.

Bil ki, Allahü teâlâya ibâdetden en büyük kaçınma, şirk ve Onu tevhîdden yüz çevirmekdir. Nitekim amellerin aslı, tevhîd ve îmândır. Kibr ise, günâhların en büyüklerindendir. Bu sebeble kibir bazı hadîs-i şerîflerde îmânın zıddı olarak bildirilmişdir.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: (Kalbinde hardal dânesi ağırlığınca kibr bulunan Cennete giremez. Kalbinde zerre ağırlığınca îmân olan Cehenneme girmez.)

Sa’dî Şirâzî “kuddise sirruh” buyurdu ki:

Sendeki şehvet ve hırs, sonra hased ve kibr, sanki damarında kan, bedende can gibidir.
Hepsi sana düşmandır, kuvvetlenirse bunlar, senin hükmünden çıkıp, sana baş kaldırırlar.

Hikâye olunduğuna göre, bir kâdî (hâkim), bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin huzûruna gelerek, “Senin bildiğini biz de biliyoruz. fakat bizim sözümüz insanlara tesîr etmiyor” dedi. Bunun üzerine, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri ona şöyle dedi: “Bir mikdâr ceviz al. Bir kaba koyarak onu boynuna as. Memleketde dolaşarak yüksek sesle: “Kim bana tokat atarsa, ona bir ceviz vereceğim” diye bağır ve ceviz bitinceye kadar böyle yap.” Bunu yaparsan, sözünün, nasîhatının tesîr etdiğini görürsün. Kâdî, “Estagfirullah” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri: “Günâh işledin. Çünki, seni nefsindeki kibrden kurtaracak şeyler söyliyorum. Sen ise bundan dolayı estagfirullah diyorsun” dedi.

Şey Sa’dî hazretleri yine şöyle buyurdu:

Kimin ucb ve kibr, kalbinde varsa eğer, hakkı ve hakîkati sanma ki kabûl eder.
Halk bıkkınlık gösterir, böylelerin ilminden, sıkılırlar hem onun öğüt ve nasîhatinden.
Gökden yağmur yağsa da bir taşın üzerine, onda bitki nâmına hiçbir şey bitmez yine.

Akıllı kimsenin mütevâzi olması gerekir. Yükseklik tevâzudadır. Tevâzu ise, en fazîletli ibâdetlerdendir.

¥ Nisâ sûresi, 174. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ey insanlar! Şübhesiz size Rabbinizden bir burhân geldi. Ve size apaçık bir nûr indirdik.)

AÇIKLAMA:

Allahü teâlâ bütün mükelleflere hitâben şöyle buyurdu: (Ey insanlar! Şübhesiz size Rabbinizden burhân “mucizeler” geldi). Ve size Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vâsıtasıyla apaçık bir nûr, yanî Kur’ân-ı kerîmi indirdik. Yanî, size, aklî ve naklî delîller geldi. Sizin için hiç bir özr ve behâne kalmamışdır. Burhân, maksadı isbât için getirilen delîle denir.

Kur’ân-ı kerîme nûr denilmesi, îmân nûrunun kalblere gelmesine sebeb olduğundan ve cisimler, aydınlıkla görüldüğü gibi, dînin hükmleri de Kur’ân-ı kerîm vâsıtasıyla bilindiğinden dolayıdır.

¥ Nisâ sûresi, 175. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Allahü te- âlâya îmân edip, Ona sımsıkı sarılanlara (nefse tâbi’ olmakdan ve şeytânın aldatmasından Ona sığınanlara) gelince, Allahü teâlâ onları kendi katından bir rahmet ve fadla (lütfa) koyacak, onları kendine giden doğru bir yola kavuşduracakdır.)

AÇIKLAMA:

Kendilerine gelen burhân (delîl) gereğince, Allahü teâlâya îmân edip, Ona sımsıkı sarılanlara, nefs-i emmâreye uymakdan ve şeytânın aldatmalarından, Ona sığınanlara gelince, Allah onları kendi katından bir rahmete, îmân ve amelleri karşılığında, vâcib bir hakkı ödemek için değil, rahmetiyle takdîr etdiği bir sevâba ve buna ilâveten gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin akıl ve hayâl edemediği fadla lütfa koyacak, onları kendine giden doğru bir yola kavuşduracaktır.

Bu yol, dünyâda islâm dînidir ve âhıretde, Cennet yoludur.

Allahü teâlâ her Peygambere, ümmetine göstermesi için bir delîl (mucize) verdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ise, kendisini de delîl yapmışdır. Diğer Peygamberlerin delîlleri, kendilerinin dışında idi. Mûsâ aleyhisselâmın delîli, asâsında ve oniki pınârın fışkırdığı taşda idi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bizzat kendisi, delîl idi.

Onun gözleri delîldi. O buyurdu ki: (Benden önce rükü’ ve secdeye gitmeyin. Zîrâ ben sizi önden gördüğüm gibi, arkamdan da görürüm.)

Görmesinin delîli, (Gözü gördüğünden sapmadı ve onu aşmadı) meâlindeki Necm sûresi 17. âyet-i kerîmesidir.
Burnunun delîli, (Ben Rahmânın nefesini Yemen tarafından almakdayım) hadîs-i şerîfidir.

Dilinin mucizesi, (O kendinden birşey söylemez. Onun söylediği ancak Allahü teâlânın vahyidir) âyet-i kerîmesidir. Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” tükrüğü de delîldir. Câbir “radıyallahü anh” şöyle anlatır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hendek gazâsında, (Ben gelinceye kadar hamurunuzu ekmek yapmayın. Tencerelerinizi ocaktan indirmeyin) buyurdu. Nihâyet teşrîf etdiklerinde hamura mubârek ağzının suyundan koydu. Hamur bereketlendi. Sonra tencereye de mubârek ağzının suyundan koydu. O da bereketlendi. Câbir “radıyallahü anh” Allahü teâlâya yemîn ederek şöyle dedi: “Bin kişiydiler. Hepsi yiyip gitmesine rağmen, tenceremiz hiç birşey eksilmeden kaynıyor, hamurumuzda da hiçbir azalma olmadan ekmek yapılıyordu.

Mübârek tükrüğünün mucize olduğunun diğer bir delîli şudur. Hayber muhârebesinde Alînin “kerremallahü vecheh” gözü ağrıyordu. Peygamber efendimiz onun gözüne mubârek tükrüğünü sürdü. Allahü teâlânın izniyle gözü iyileşdi.

Mübârek elinin mucize olmasının delîli, (Atdığında sen atmadın. Lâkin Allahü teâlâ atdı) meâlindeki Enfâl sûresi 17. âyet-i kerîmesi ve elinde taşların tesbîh etmesidir. Attârî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu:

O, zerreleri bile çağırdı, etti davet,

taşlar, onun avucunda söylüyordu şehâdet.

Mubârek parmağının mucizesi, parmağıyla aya işâret etdiğinde, ikiye bölünmesidir. Hattâ Hira dağı, ikisinin arasında görüldü.

O işâret edince, ay bölündü ikiye,

batmışken, çıkdı güneş, onun fermânı ile.

Parmakları arasının mucizesi: Parmakları arasından su çıkıp, büyük bir kalabalığın ondan kanıncaya kadar içmesi ve ihtiyâcları olan suyu da berâberlerinde götürmeleridir.

Mübârek göğsünün mucizesi: Namâz kılarken mubârek göğsünden kaynayan tencerenin fokurtusuna benziyen bir ses işitilmesidir.

Kalbinin burhânı, iki gözü uyuduğu hâlde mubârek kalbi uyumazdı. Allahü teâlâ, buyurdu ki: (“Onun gördüğünü kalb yalana çıkarmadı” ve “Biz senin göğsünü genişletmedik mi?) ve (Cebrâîl aleyhisselâm, senin kalbine Kur’ân-ı kerîmi indirdi.)

Böyle delîller, mucizeler çokdur. Bunların en büyüklerinden biri, mi’râc hâdisesidir. Hattâ Ka’be kavseyni geçip, Ev ednâ makâmına kavuşmuştur. Yanî Allahü teâlâya çok yakın olmuşdur. İşte bu da tamâmen Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek zâtına mahsûs bir mucizedir. Ondan önce hiçbir Peygambere bunun benzeri verilmemiştir.

O, dahâ önce ümmî olup, okuma, yazma bilmezdi. Vahy geldikden sonra, arabların ve acemlerin en fasîhi oldu. Bundan dahâ kuvvetli, dahâ açık delîl olabilir mi? Allahü teâlâ onu bu ümmete, bir ikrâm ve ihsân olarak verdi. Kim taklîd ile değil de, Allahü teâlânın nûruyla, hakîkî bir îmânla îmân ederse, inâyet-i ilâhî onu çekip, sıfatlar âlemine götürür. Çünki, rahmeti ve fadlı Allahü teâlânın sıfatıdır. Böyle bir kulunu, Kur’ân-ı kerîmin nûru ile ve Kur’ân-ı kerîmin ahlâkı ile yanî onda bildirilen ahlâk ile ahlâklanması sebebiyle kendine kavuşdurur.
Sâlik, nefs-i emmâreye uymakdan ve şeytânın aldatmalarından Allahü teâlâya sığınmakla, doğru yola tâbi olduğundan, Allahü teâlâya kavuşur. Şübhesiz kul, Kur’ân-ı kerîme ve sünnet-i seniyyeye uyarsa, bildirilen emrlere tâbi olursa, Allahü teâlânın fadlına kavuşur ve bütün işlerini Allahü teâlâya havâle etme mertebesine kavuşur. Bundan dolayı Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: (Allahım! Bir an ve ondan dahâ az olsun, beni bana bırakma.)

Büyüklerden biri şöyle buyurdu. Müridin mezhebi yokdur. Yanî, bütün mezheblerdeki en ağır kavle yapışır. Şâfi’î ise, burnu kanadığında ve kan aldırınca abdest alır. Çünki, her ne kadar kendi mezhebinde kan abdesti bozmasa da, hanefîde bozduğundan, ona da uymuş olmak için abdest alır. Hanefîde olsa, nikâh ile alması câiz olan kadına eli değince abdest alır. [Hâlbuki, abdesti bozulmamışdır. fakat diğer mezhebe de uyması takvâdır.] Kalbi nûrlandırmak, yalnız zikr, ibâdet ve marifet nûrlarıyla hâsıl olur. Hâlis ibâdet, kemâl üzere yapılınca, kalbin nûrlanmasına yardımcı olur. Sünnet-i seniyyeye uymak, şehvetin ve kötü huyların fe-nâlığını gidererek kalbi parlatır.

Tevhîd, saâdete götüren amellerin en üstünüdür. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Devâmlı Allahın zikri ile dilleri ıslak olanlar, gülerek Cennete girerler.)

Yine bir hadîs-i şerîfde şöyle buyuruldu. (Lâ ilâhe illallah ehline, kabrlerinde ve neşrlerinde yalnızlık yokdur. Sanki ben onları sayhâ sırasında, kendilerinden toprağı silkelerken, “Bizden hüznü gideren Allahü teâlâya hamd olsun. Şübhesiz Rabbimiz çok magfiret edici ve çok nimetler verendir” dediklerini görüyorum.)

 

Tavsiye Yazı –> Âl-i İmrân Sûresi Tefsiri

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler