¥ Mâide sûresi, 17. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Şüphesiz Allah, Meryemin oğlu Mesîhdir diyenler, and olsun, kâfir olmuşlardır. De ki, eğer, Allahü teâlâ, Meryemin oğlu Mesîhi, annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek (öldürmek, yok etmek) isterse, (Onun irâde ve kudretinden) kim bir şeye engel olabilir? Göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin mülkü (hâkimiyyet ve tasarrufu) Allahü teâlânındır. O, dilediğini yaratır. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir.)

AÇIKLAMA:

(Şübhesiz Allah, Meryemin oğlu Mesîhdir, başkası değil, diyenler, and olsun kâfir olmuşdur). Bu âyet-i kerîme Necran hıristiyanları hakkında nâzil olmuşdur (inmişdir). Bunlar hıristiyanların Ya’kûbiyye kolundan olup, Allahü teâlânın, belli bir insanın bedenine veyâ rûhuna hulûl edebileceğini (girebileceğini) söyliyorlardı.

“Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Onları susdurmak için, De ki, eğer bu durum sizin iddiâ etdiğiniz gibiyse, Allahü teâlâ, Meryem oğlu Mesîhi, annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse, Ondan, Onun kudretinden ve irâdesinden, kim bir şeye engel olabilir? Hiç kimse engel olamaz.

Bu âyet-i kerîme onların iddiâlarının bozukluğuna delîl getirilmişdir. Şöyle ki, diğer varlıklar gibi, hazret-i Îsâ da sonradan yaratılmışdır. Onlar gibi o da ölecekdir. O hâlde böyle olan birinin ilâh olması düşünülemez. Kendisinin ve başkasının ölmesine mâni’ olamayan nasıl ilâh olur?

Âyet-i kerîmede helâk etmekden maksad, gazâb etdiği için değil, mutlak öldürmek, yok etmekdir. Îsâ aleyhisselâmın annesi hazret-i Meryem vefât etdiği hâlde, helâkı farzedilenler arasında zikr edilmesi, onları kuvvetli bir şekilde susturmak ve manâyı dahâ çok te’kid içindir. Bu da, hazret-i Meryem’in hâlinin, helâki farzedilen diğerlerinin hâline örnek yapılmak sûretiyle ifâde edilmişdir. Sanki şöyle buyurulmuşdur: (De ki, Allah, Meryem oğlu Mesîhi, annesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini helâk etmek isterse, Ondan bir şeye kim mâni’ olabilir? Hâlbuki Allahü teâlâ Onun annesini vefât etdirmişdir. Ona hiç kimse mâni’ olabildi mi? İşte ondan başkasının hâli de böyledir. Onları da helâk etmek isterse, Ona kimse mâni’ olamaz.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü, hâkimiyyeti, tasarrufu, Allahü teâlânındır. Yalnız göklerle yer arasındakiler değil, göklerde bulunan melekler, yerin ve denizin derinliklerindekiler de Onun mülküdür.
Âyet-i kerîme, varlıkların bir kısmı olan yeryüzündekilerin, Allahü teâlânın mülkü olduğuna işâret ettikden sonra, peşinden herşeyin tasarrufu ve hükümrânlığının Onun kudreti altında olduğunu kesin olarak belirtmekdedir. Yanî, bütün varlıklarda mutlak hükümrânlık ve tasarrufun; var etmenin, yok etmenin, diriltmenin ve öldürmenin Allahü teâlâya mahsûs olduğu, ne ortak ne de müstakil olarak Ondan başkasına âid olmadığı ifâde edilmektedir. İşte, âyet-i kerîmede önce, Allahü teâlâdan başkasının ilâh olamıyacağı beyân edildi. Sonra, ülûhiyyetin, yanî ilâhlığın Allahü teâlâya mahsûs olduğu ortaya kondu.

O dilediğini yaratır. O dilediği şekilde yaratır. Ba’zan yaratacağı şeyi, onun bir aslı olmadan yaratır. Gökleri ve yeri yaratması böyledir. Onları doğrudan yokdan var etmişdir. Ba’zan bir asıldan yaratmışdır. Göklerin ve yerin arasında bulunanları yaratması gibi. Bunlardan ba’zısını aynı cinsden olmıyan asıldan yaratır. Âdem aleyhisselâmın ve bir çok canlıların yaratılması böyledir. Ba’zısını aynı cinsden olan asıldan yaratır. Bu asıl ya yalnız erkek olur. Hazret-i Havvanın, Âdem aleyhisselâmın sol kaburga kemiğinden yaratılması gibi. Yâhud yalnız dişi olur. Hazret-i Îsânın hazret-i Meryem’den yaratılması gibi. Veyâ hem dişi hem de erkeğin ikisinden yaratılır. Diğer insanların, anne ve babadan meydâna gelmesi böyledir.

Allahü teâlâ, herhangi bir mahlûk arada vâsıta olmadan da yaratmışdır. Bütün varlıkların yaratılması gibi. Ba’zan da arada başka bir varlık vâsıta olur. Kuşun, Îsâ aleyhisselâmın elinde, onun mu’cizesi olarak yaratılması gibi. Yine, Îsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesi, anadan doğma körü, baras hastasını ve başkalarını iyileştirmesi, hepsi Allahü teâlâya nisbet edilir. Yanî Allahü teâlâ yarattı denir. Bunlar kendi elinde meydâna gelen kimseye nisbet edilmez. O yaratdı denmez.

(Allahü teâlâ her şeye kâdirdir.) Bu âyet-i kerîme, önceki âyet-i kerîmelerdeki manâları te’kid etmekdedir.

(Mesnevî)de şöyle buyurulmaktadır:

Hep onun eteğine yapış ki ey kahramân!

Çünki O münezzehdir zamândan ve mekândan.

Îsâ Peygamber gibi hiç yokdur göğe çıkan,

yokdur hem Kârûn gibi, yerin dibine batan.

Yâ Rabbî! Yüksekleri istiyorum Senden hep,

çünki en aşağıyı, eblehler eder taleb.

Ubâde bin Sâmitden “radıyallahü anh” rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurmakdadır: (Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Onun tek ilâh ve ortağı bulunmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Onun kulu ve Resûlü olduğuna, Îsâ aleyhisselâmın Onun kulu ve Resûlü ve Onun hazret-i Meryem’e ulaşdırdığı kelimesi ve Ondan bir rûh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehâdet edeni, inananı, (küfr ve şirkden başka) hangi amel üzere bulunursa bulunsun, Allahü teâlâ onu Cennete koyacakdır.)

Hâris el-Eş’arînin rivâyet etdiği hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmaktadır:

“Şübhesiz Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğlu Yahyâ aleyhisselâma beş şeyle amel etmesini, İsrâil oğullarına da onlarla amel etmelerini emr etmesini vahy etdi. Yahyâ aleyhisselâm bunları İsrâiloğullarına haber vermekde gecikince, Îsâ aleyhisselâm ona gelip: “Allahü teâlâ sana bu beş şeyle amel etmeni ve İsrâil oğullarına da onlarla amel etmelerini emretmeni bildirmişdi. Bunları, ya sen onlara bildir. Ya ben bildireyim” dedi. Yahyâ aleyhisselâm: “Ey kardeşim! (Bunu) sen yapma. Benden önce bunları söylersen, yere batırılarak (helâk) edilmekden veyâ azâba uğramakdan korkarım” dedi. Sonra, İsrâil oğullarını Beyt-i makdise topladı. Câmi’in her tarafı temâmen doldu. Onlara şöyle dedi: Allahü teâlâ bana beş şeyi vahy etdi. Bunlarla amel etmemi ve İsrâil oğullarına da amel etmelerini emr etmemi bildirdi.”

Birincisi: Allahü teâlâya ortak koşmayınız. Allahü teâlâya ortak koşanın hâli, şu kimseye benzer. Bu şahıs, hâlis malı olan altını veyâ gümüşüyle bir köle satın alır. Onu bir eve yerleşdirir. Çalış, kazandığını bana getir, der. Köle çalışmaya başlar. fakat kazandığını efendisine değil, başkasına verir. Hanginiz kölesinin böyle olmasına rızâ gösterir. İşte Allahü teâlâ sizi yaratdı ve rızklandırdı. Öyleyse Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.

İkincisi: Namâz kılarken (sağa-sola) bakmayın. Çünki, Allahü teâlâ kulu namâz kılarken yüzünü kıbleden çevirmediği müddetce, onun yüzüne nazar eder, bakar.

Üçüncüsü: Oruc tutunuz. Oruc tutan, bir cemiyetin içinde kendisinde misk kesesi bulunan kimseye benzer. Herkes onun kokusundan faydalanmak ister. Oruc ise, Allahü teâlanın katında misk kokusundan dahâ hoşdur.

Dördüncüsü: Sadaka veriniz. Sadaka verenin hâli, düşmanın esîr aldığı bir kimseye benzer. Onun elini boynuna bağlamışlar. Boynunu vurmak için onu yaklaşdırırlar. Bu sırada kendini kurtarmak için, fidye versem kabûl eder misiniz, demeye başlar. Sonra az çok eline geçeni verir ve kendini kurtarır.

Beşincisi: Allahü teâlâyı çok zikr ediniz. Allahü teâlâyı çok zikr eden, âniden düşman saldırısına uğrayan ve bu esnâda rastladığı sağlam bir kal’aya kendini atan kimseye benzer. İşte kul da, en büyük düşmanı olan şeytândan Allahü teâlâyı zikr etmekle kurtulur.

(Mesnevî)de şöyle buyurulmakdadır:
Hakkı zikr etmek pâkdır, gelince de pâk olan, necâset, eşyâsını toplar gider o zamân.
Kaçar birbirlerinden zîrâ zıt olan şeyler, sabâh güneş doğunca karanlık sona erer.

Hak teâlânın ismi, bir ağız ile zikr edilse şâyet, ne kötü ağız kalır ve ne de o necâset.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben de size Allahü teâlânın bana emr etdiği beş şeyi emr ediyorum. (Bunlar): Dinlemek, tâat, cihâd, hicret ve cemâat. Cemâatten bir karış ayrılan boynundan islâm halkasını çıkarmış olur. Tevbe etmesi müstesnâ.)

¥ Mâide sûresi, 18. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Yahûdîler ve hıristiyanlar: “Biz Allahın oğulları ve sevdikleriyiz” dediler. De ki: Öyleyse günâhlarınızdan dolayı size niçin azâb ediyor? Bilâkis siz Onun yaratdıklarından bir beşersiniz. O, dilediğini magfiret eder, dilediğine azâb eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü (hâkimiyyeti ve tasarrufu) Allahındır. Dönüş ancak Onadır.)

AÇIKLAMA:

(Yahûdîler ve hıristiyanlar, “Biz Allahın oğulları ve sevdikleriyiz” dediler.) Yanî yahûdîler, biz Allahın oğlu Üzeyr aleyhisselâmın taraftârlarıyız” dediler. Hıristiyanlar da, “Biz Allahın oğlu Mesîhin taraftârlarıyız” dediler. Nitekim, sultânın akrabâları da öğünürlerken, “Biz sultânlarız” derler.

Yâhud âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: Oğullar, babaları için hangi mertebede ise, biz de Allah katında öyleyiz. Bizim Allahü teâlâya yakınlığımız, oğlun babasına yakınlığı gibidir. Bizim Onu sevmemiz, çocuğun babasını sevmesi gibidir. Allahü teâlânın bize gazâbı, bir kimsenin çocuğuna kızması gibidir. Baba bir vakt çocuğuna kızarsa, başka bir vakitde, ondan râzı olur.

Hülâsa, onlar kendilerinin Allahü teâlânın katında, başkalarına göre, fazîlet ve meziyyetlerinin olduğunu iddiâ ediyorlardı. İşte onların bu iddiâları red edilip, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle denildi: Onları delîlle susdurmak için, (De ki: Öyleyse Allahü teâlâ günâhlarınızdan dolayı size niçin azâb ediyor?) Eğer iddiânız doğruysa, dünyâda öldürülmek, esîrlik ve sûret değişikliği ile, âhıretde, sizin de itirâf etdiğiniz gibi buzağıya tapdığınız günler sayısınca, Allahü teâlâ size niçin azâb edecek. İş, sizin iddiâ etdiğiniz gibi olsaydı, yapdıklarınızı yapmaz ve bu işler başınıza gelmezdi. Siz iddiâ etdiğiniz gibi değilsiniz. (Bilâkis Allahü teâlânın yaratdığından bir insansınız.) Sizin başkalarına üstünlüğünüz yokdur. Allahü teâlâ, yaratdıklarından, dilediğini magfiret eder. Bunlar Allahü teâlâya ve Peygamberlerine îmân edenlerdir. Dilediğine azâb eder). Bunlar da Allahü teâlâyı ve Peygamberlerini inkâr edenlerdir.

(Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü, hâkimiyyet ve tasarrufu, Allahü teâlânındır). Bunların hepsi, Allahü teâlânın mülküdür. Onun yaratdıklarıdır. Onlarda dilediği gibi tasarruf eder. Dilerse, yok eder, öldürür, mükâfât verir ve azâb eder. Onlar o zan etdikleri şeyleri nasıl iddiâ ederler.

Âhıretde, Dönüş ancak Onadır. Ne tek ve ne de ortak olarak başkasına değildir. İyi, kötü herkese ameline uygun karşılığını verecekdir. Ona kimse engel olamaz.

Seviyorum demekle, sevmek olmaz. Sevmenin alâmetleri vardır. Şâir ne güzel söylemiş:

Ey kişi, sen “Allahı seviyorum” diyorsun, hem de günâh işleyip, hep âsî oluyorsun. Sevgin doğru olsaydı, ederdin Ona tâat, seven hep sevdiğine eder kesin itâat.

Allahü teâlâ, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” getirdiği şerîate, yanî farzlara, halâl ve harâma, sünnetlere aykırı en ufak bir şey yapanı sevmez. O yalnız emrine itâat edeni ve yasaklardan kaçınanı sever.
İnsanlar arasındaki üstünlük, sûret bakımından değil, ilim, amel ve Allahü teâlâya yakınlık bakımındandır. Sa’dî “kuddise sirruh” buyurdu ki:

Yolun doğru olması gerek, dimdik boy değil, çünki kâfir de sûret bakımından bizim gibidir.

İnsanlar arasındaki fark, âhıretde ortaya çıkar. Çünki âhıret, cezâ ve mükâfât yeridir. Hâlini ve sonunu düşünüp, vakt geçmeden zühd ve tâate rağbet eden kimseye ne mutlu. (Mesnevî)de şöyle buyuruldu:

Eğer meylini semâya (yükseklere) doğru görürsen, Hümâ kuşu gibi sana çok devletler (nasîbler) açılır.

Eğer süflî şeylere meyl varsa sende şâyet, bunun için durmadan ağla, inle feryâd et.

Çünki aklı başında olanlar, önce ağlar, câhillerse, sonradan başlarını vururlar.

Öyleyse gör sonunu sen işin tâ başından, ki, kıyâmet gününde olmıyasın hiç pişmân.

Hikâye: Bir adam, altınlarını tartmak için bir kuyumcuya gelip, terâzî istedi. Kuyumcu, git benim eleğim yok, dedi. Adam, benimli alay etme. Bana terâzîyi ver, dedi. Kuyumcu bu defa, benim süpürgem yok, dedi. Bunun üzerine o şahıs, ey kuyumcu! Senden terâzî istiyorum. Sen bana gülünç şeylerle cevâb veriyorsun, dedi. Kuyumcu, böyle söylememin sebebi, senin eli titreyen yaşlı biri olmandır. Elin titrediği için, altınları tartarken, elinden dağılıp, toprağa düşer. Onları toprakdan ayıklaman için eleğe ve süpürgeye ihtiyâcın olur. İşte işin sonunu düşündüğümden böyle söyledim, dedi.

Başdan işin sonunu gördüm ben tam olarak, sen artık başka yere git öyleyse, vesselâm.

Bil ki, Allahü teâlânın sevdikleri, Onun Evliyâsıdır. Onların dereceleri ve mertebeleri farklıdır. Bir kısmı avâm, bir kısmı havas ve bir kısmı ise ehasdır. Herbirinin muhabbetde belli bir mertebesi vardır.

Bir kimse, Ma’rûf-i Kerhî’yi “kuddise sirruh” rü’yâsında arşın altında gördü. Allahü teâlâ meleklerine, bu kimdir, buyurdu. Melekler, yâ Rabbî! Sen bilirsin, dediler. Allahü teâlâ, bu Ma’rûf-i Kerhîdir. Bana olan muhabbetinden, sevgisinden dolayı kendinden geçdi. O yalnız bana kavuşmaya lâyıkdır, buyurdu.

Muhabbetin kemâli, ancak nefsi tezkiye etdikden sonra hâsıl olur. Çünki nefs, Allahü teâlânın gadabına uğrarsa, kendisi hakkında rahmet tam olmaz. O nefsin sâhibi, nefsinin arzû ve istekleriyle perdeli olarak sever. Allahım! Bizi, Seni çok seven ve sevgisi doğru olanlardan eyle!

¥ Mâide sûresi, 19. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Ey ehl-i kitâb! (Kıyâmet günü) bize, müjdeleyici ve korkutucu gelmedi dememeniz için, Peygamberlerin arası kesildiği bir zamânda, size (dînin hükmlerini) açıklayan Peygamberimiz (Muhammed aleyhisselâm) geldi. (Artık kusûrunuz için mâzeret beyân etmeyin.) Çünki size müjdeleyici ve korkutucu gelmişdir. Allahü teâlâ herşeye kâdirdir.)

AÇIKLAMA:

Ey ehl-i kitâb! Önceki şerîatlerin izleri yok olmuş, haberleri kesilmişdi, diye dînin hükmlerine uymadaki tefrîtinize, yanî kusûrlarınıza, mâzeret beyân ederek, kıyâmet günü, bize Cennetle müjdeleyici ve Cehennem ile korkutucu kimse gelmedi, dememeniz için, Peygamberlerin arası kesildiği, vahy gelmediği, dînin hükmlerinin açıklanmasına çok ihtiyâç duyulduğu bir zamânda, size vaad ve vaîdle yanî tehdîdle dînin hükmlerini açıklayan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm geldi.

Bir şeyin hareketinin durmasına ve öncekinden dahâ az olmasına fetret denir. Dînin hükmleriyle amel etmeye sevk eden, teşvîk eden şeyler za’îflediği için, Peygamberler arasında geçen sürelere de fetret devirleri denilmişdir. Peygamberler, Îsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılmasına kadar ard arda geldiler. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ise, Peygamberlerin gelmesinin kesilmesinden sonra gönderildi.

Artık bize müjdeleyici ve korkutucu kimse gelmedi diye dînin emirlerine riâyetteki kusûrunuza mâzeret beyân etmeyin. Çünki size, mükemmel bir müjdeleyici ve mükemmel bir korkutucu geldi.

Bu âyet-i kerîmede Allahü teâlâ, vahyin izlerinin kesildiğini ve insanların vahye en muhtâc oldukları bir zamânda, Resûlullahı Peygamber olarak göndermekle, onlara olan nimetini bildirmekdedir.

(Allahü teâlâ herşeye kâdirdir.) Allahü teâlâ ard arda Peygamber göndermeye kâdirdir. Mûsâ aleyhisselâm ile Îsâ aleyhisselâm arasında yaptığı gibi. İkisinin arasında bin yediyüz sene vardır ve bu müddet içerisinde bin peygamber gelmişdir.

Yine Allahü teâlâ fetretden sonra da Peygamber göndermeye kâdirdir. Peygamber efendimiz ile Îsâ aleyhimesselâm arasında Kelbî’nin rivâyetine göre, dört Peygamber gelmişdir. Üçü İsrâil oğullarından, biri Arablardan olup, bu Hâlid bin Sinân’dır “aleyhimüsselâm”.

Bazı âlimlere göre, Îsâ aleyhisselâm ile Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” arasında hiç Peygamber gelmemişdir.

Bu rivâyet iki bakımdan uygundur.

1– Âyet-i kerîmedeki “fetret” lafzındaki tenvîn, tefhîm içindir. Bu, fetretin büyüklüğünü ifâde etmekdedir.

2– Yine bu âyet-i kerîmede Allahü teâlâ, böyle bir fetretden sonra, Peygamber gönderdiğini bildirerek, minnetde bulunmakdadır. Zîrâ vahyin uzun süre kesilmesi dolayısıyla insanların çok ihtiyâc duyduğu bir dönemde,

Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamber olarak göndermişdir. Böylece kıyâmet gününde, bizi gafletden uyandıracak kimse gelmedi, diye mâzeret beyân edemiyeceklerdir. Ayrıca burada, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” gönderilmesinin büyük bir nimet olduğunu bilmeleri ve bunu büyük bir rahmet kapısı saymaları istenmekdedir. (İrşâd) kitâbında da böyle yazılıdır.

Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Meryem oğlu Îsâya ben herkesden dahâ lâyıkım. Zîrâ benimle onun arasında bir Peygamber yoktur.)

İbnü Melik dedi ki: Bu hadîs-i şerîf ile, havârîlerin, Îsâ aleyhisselâmdan sonra Peygamber olduklarını söyleyenlerin sözlerinin doğru olmadığı ortaya çıkmakdadır.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Benimle onun arasında Peygamber yokdur), buyurmasının manâsı, insanları Allahü teâlâya ve Onun dînine davet eden bir Peygamber yoktur, demektir.

Hâlid bin Sinân’a gelince, o Peygamber olduğunu söylemedi. Yalnız kabir âleminden haber verdi. Hâlid bin Sinân’ın kıssası şöyledir: O, kavmiyle birlikde Adende yaşıyordu. Bir mağaradan büyük bir ateş çıkıp, ekinleri ve sürüleri yok etdi. Bunun üzerine kavmi kendisine mürâcaat etdi. Hâlid bin Sinân, ateşe, çıktığı mağaraya sür’atli dönünceye kadar, asâsıyla vurdu. Sonra kendi çocuklarına, o ateşi söndürmek için peşinden mağaraya gireceğini, tam üç günden sonra kendisini çağırmalarını tenbîh etdi. Çünki, üç günden önce çağırırlarsa, çıkacağını, fakat öleceğini söyledi. Üç gün sabr ederlerse, sâlimen çıkacağını bildirdi. Kendisi mağaraya girdi. İki gün geçince şeytân onlara gâlib gelip, aldatdı. Üç gün beklemeye sabr edemediler. Öldüğünü zan edip, onu çağırdılar. Hâlid bin Sinân, onların çağırmaları yüzünden başı ağrıyarak çıkdı. Sözünü, tavsiyesini tutmadıkları için, öleceğini söyledi. Kendini defnetdikden sonra, 40 gün beklemelerini emr etdi. Çünki, önlerinde kuyruğu kesik bir merkeb bulunan bir sürünün geleceğini, onlar kabri hizâsına gelip, durunca kabrini kazmalarını, zîrâ, kabrden çıkıp, onlara gördüğü kabîr (berzâh) âleminin hâllerini haber vereceğini söyledi. Onlar kırk gün beklediler. Bahs edilen sürü, önlerinde kuyruğu kesik bir merkeb olduğu hâlde geldi. Merkeb kabrin hizâsında durdu. Kavminden mümin olanlar kabrini açmak istediler. fakat Hâlid bin Sinân’ın çocukları, insanlar bizi ayblıyarak, kendilerine kabri kazılmışın çocukları der diye, kabrin kazılmasını kabûl etmediler. Câhiliyyet taassubu onları buna sevk etdi. Onu ve vasiyetini zâyi etdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamber olarak gönderildiğinde, Hâlid bin Sinân’ın kızı huzûr-ı saâdete geldi. Peygamber efendimiz ona: (Kavmi tarafından zâyi edilen Peygamberin kızı, hoşgeldin) buyurdu.

Hâlid bin Sinânın, kabrinin kazılmasını emr etmesinin sebebi, kendisinden sorulduğunda, berzâhdaki hükmün dünyâ hayâtına benzediğini haber vermekdi. Bunu bildirmekle, bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm”, haber verdikleri şeylerin doğruluğunun bilinmesiydi. Hâlid aleyhisselâmın maksadı, kabir hâlleri ve berzâh âlemindeki makâmlarla alâkalı, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” bildirdiklerine herkesin îmân etmesi ve bu sûretle herkes için rahmet olmakdı. Çünki, teblîgle emr olunmadığından, kendisinin resûl olmadığını ve gelmesi yakın olan Resûlullah efendimizin âlemlere rahmet olarak gönderileceğini biliyordu. İşte, kabir hâllerinden haber verip, bunu insanlara teblîg etmekle, Peygamber efendimizin risâletindeki bu rahmetden büyük bir paya kavuşmayı ve risâlet makâmından da nasîblenmeyi istiyordu. Kavmi, Hâlid bin Sinânı “aleyhisselâm” kabr hâllerini haber vermek husûsundaki murâdına kavuşturmadıkları için, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kavmi onu, yanî vasiyetini zâyi’ etdi) buyurdu. (Füsûs) ve şerhlerinde de böyle yazılıdır.

Âlimler, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Fil yılında, Mekke-i mükerremede, Rebi’ul-evvel ayında Pazartesi gecesi dünyâyı teşrîf etdiğini sözbirliği ile bildirmişlerdir. Âlem, Peygamber efendimizin teşrîfi ile şereflendiğinde, kalbler nûrlandı. Allahü teâlâ onun vâsıtasıyla doğru yolu gösterdi. Onu gören, gördü. Kör olan kör olarak, küfr ve sapıklık üzere kaldı.

Allahü teâlâ ehl-i kitâba hitâb ederken, Peygamber efendimizi kendisine nisbet edip, “Resûlümüz” buyurdu. Onlara nisbet etmedi. Çünki onlar, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliğinden istifâde etmediler. Allahü teâlâ bu ümmete hitâb edip, Resûlullahın geldiğinden haber verirken, kendisine nisbet ederek, “Bizim Peygamberimiz” buyurmadı. Kendilerinin içinden olduğunu haber vererek, şöyle buyurdu: (And olsun ki, size kendinizden bir Peygamber geldi.) Çünki onlar, îmân ederek Resûlullahın Peygamberliğinden faydalandılar. (Te’vîlât-ı Necmiyye)de de böyle yazılıdır.

Mümine, Resûlullahın sünnetine uyması, vaad ve vaidleri, yanî tehdîdleri düşünmesi îcâb eder. Çünki, kendilerine, hiç mâzeret kalmıyacak şekilde müjdeleyici ve korkutucu bir Peygamber gelmiştir.
Rivâyet edildiğine göre, Cübeyr bin Mut’im “radıyallahü anh” şöyle anlatır: Resûlullah ile berâber Cuhfede idik. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellelm” şöyle buyurdu: (Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh olmadığına, Onun bir olduğuna ve ortağı bulunmadığına ve benim Allahü teâlânın Resûlü olduğuma, Kur’ân-ı kerîmin Allahü teâlânın katından geldiğine şehâdet etmiyor musunuz?) Biz: “Evet, şehâdet ediyoruz” dedik. Bunun üzerine: (Size müjdeler olsun. Bu Kur’ân-ı kerîmin bir tarafı Allahü teâlânın yed-i kudretinde, bir tarafı da sizin elinizdedir. Ona sımsıkı sarılınız. Şübhesiz siz, Ondan sonra aslâ ebediyyen helâk olmaz ve dalâlete düşmezsiniz) buyurdu.

¥ Mâide sûresi, 72. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Şübhesiz Allah, Meryem oğlu Mesîhdir diyenler, elbette kâfir oldular. Hâlbuki Mesîh: “Ey İsrâiloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allahü teâlâya ibâdet edin. Kim Allaha ortak koşarsa, muhakkak Allah ona Cenneti harâm kılar. Onun (ebedî olarak) yeri Cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yokdur” demişdi.)

AÇIKLAMA:

(Şübhesiz Allah, Meryem oğlu Mesîhdir diyenler, elbette kâfir oldular.) Bu âyet-i kerîme Necran hıristiyanları hakkında inmişdir. Bunlar, Seyyid, Âkıb ve berâberindekiler olup, hıristiyanların Ya’kûbiyye koludurlar. Bunlar hâşâ Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâmın zâtına hulûl etdiğini, yanî girdiğini ve onun zâtı ile birleşdiğini söylemekdedirler. Allahü teâlâ böyle olmakdan münezzehdir. (Hâlbuki Mesîh (Îsâ aleyhisselâm) onlara hitâb ederek dedi ki: Ey İsrâiloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allahü teâlâya ibâdet edin.) Ben de sizin gibi, Allahü teâlâ tarafından yaratılan bir kulum. Öyleyse, beni ve sizi yaratana ibâdet edin. Allahü teâlâya ibâdet etmekde veyâ sıfatlarında ve fiillerinde herhangi bir şeyi, kim Allahü teâlâya ortak koşarsa, muhakkak Allahü teâlâ ona Cenneti harâm kılar. O Cennete aslâ giremez. Çünki, orası, muvahhidlerin, Allahü teâlânın birliğine inananların yeridir. Onun, yanî Allahü teâlâya ortak koşanın ebedî olarak yeri, Cehennemdir. Çünki orası müşrikler için hâzırlanmışdır. (Zâlimlerin, şirk koşmak sûretiyle, kendilerine zulm edenlerin, hiçbir yardımcısı yokdur.) Allahü teâlâya karşı gelerek veyâ şefâat yoluyla onları ateşten hiç kimse kurtaramaz. Îsâ aleyhisselâmın sözü burada temâm oldu.

¥ Sonra Allahü teâlâ hıristiyanlardan Nastûrîlerin ve Melkânîlerin dediklerini nakl ederek Mâide sûresi 72. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: (Şübhesiz Allah üç ilâhdan biridir diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Hâlbuki, bir tek ilâhdan başka hiçbir ilâh yokdur. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse, onlardan kâfir olanlara and olsun çok acı bir azâb dokunacakdır.)

AÇIKLAMA:

Şübhesiz Allah üç ilâhdan biridir, yanî üçü de ilâhdır. Bunlar, Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâm ve hazret-i Meryemdir diyenler, elbette kâfir olmuşlardır. Hâlbuki, bir tek ilâhdan başka hiçbir ilâh yokdur. Yanî bir olmakla muttasıf, ortağı olmakdan münezzeh olan bir ilâhdan başka, varlığı vâcib ve ibâdete müstehak olan hiçbir zât yokdur. Eğer bu söylediklerinden Ya’kûbîler, “Allah, Îsâ aleyhisselâmdır”, Melkânî ve Nastûrîler ise, “Allah üç ilâhdan biridir” sözlerinden vazgeçmezlerse, Allahü teâlânın bir olduğuna inanmazlarsa, Onlardan kâfir olanlara and olsun, elemi kalblere ulaşan çok acı bir azâb dokunacakdır, buyurulmuştur.

¥ Mâide sûresi, 74. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Hâlâ Allahü teâlâya tevbe edip, afv ve magfiret dilemiyecekler mi? Hâlbuki, Allahü teâlâ çok magfiret edici ve çok merhametlidir.)

AÇIKLAMA:

Hâlâ, o bozuk inanışlarında ve bâtıl sözlerinde ısrâr edip, Allahü teâlâya tevbe ederek, yanî şirki bırakıp, Onun birliğine inanarak, Allahü teâlâyı, nisbet etdikleri hulûl ve ittihâddan tenzîh ederek, Ondan afv ve magfiret dilemiyecekler mi? Bu âyet-i kerîme insanları onların küfürdeki ısrârlarına şaşmaya ve hayret etmeye davet etmekde ve onları tevbeye teşvîk etmekdedir.

Hâlbuki, Allahü teâlâ çok magfiret edicidir. İstigfâr edip, afv edilmelerini istediklerinde, onları afv eder ve çok merhametli olup, fadl ve kereminden verir.

¥ Mâide sûresi, 75. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Meryem oğlu Mesîh ancak bir Peygamberdir. Ondan önce bir çok Peygamberler (gelip) geçdi. Annesi çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yirlerdi. Bak! Onlara, âyetleri (delîlleri) nasıl açıklıyoruz. Sonra bak, (Hakdan) nasıl döndürülüyorlar?)

AÇIKLAMA:

Meryem oğlu Mesîh ancak bir Peygamberdir. Ondan önce bir çok Peygamberler (gelip) geçdi. Önceki Peygamberler gibi o da, Peygamberlikden öteye aslâ geçemez. Allahü teâlâ, önceki Peygamberlere verdiği gibi, ona da mucizeler vermişdir. Eğer Allahü teâlâ onun eliyle ölüleri diriltmişse, Mûsâ aleyhisselâmın eliyle de asâyı diriltmiş, koşan bir yılan yapmışdır. Bu, ondan dahâ şaşılacak bir şeydir. Eğer onu babasız yaratmışsa, ondan dahâ garîb ve şaşılacak bir şey olarak, Âdem aleyhisselâmı da anasız ve babasız yaratmışdır. Bütün bunlar Allahü teâlâdandır. Allahü teâlânın fiilleri, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmda zuhûr etmişdir.

Onun annesi çok doğru bir kadındır. Yanî, Îsâ aleyhisselâmın annesi de, insanlar ile muamelesinde doğru sözlü ve hâlık (yaradan) ile muamelesinde hâlleri ve işleri doğru olan, kendilerinden kulluk ve itâatkârlıklarını yalanlayacak hiçbir şey meydâna gelmeyen diğer kadınlar gibidir.

(Her ikisi de yemek yirlerdi.) Diğer canlıların yimeğe muhtâc olması gibi, Îsâ aleyhisselâm ve annesi de muhtâcdır. Ancak yemek yimekle ayakda kalabilen nasıl ilâh olur?

Bak, Onların, Îsâ aleyhisselâm ve hazret-i Meryem hakkındaki sözlerinin bâtıl olduğunu sağır dağlara bile işitdirecek şekilde haykıran bu müthiş âyetleri, onlara nasıl açıklıyoruz. Sonra bak, O âyetlere kulak vermekden ve onları düşünmekden nasıl döndürülüyorlar?

Bu iki cümle, taaccübü ifâde etmekdedir. İkincideki “sonra” kelimesi bu iki taaccüb arasındaki farkı göstermek içindir. Birinci cümledeki taaccüb, bizim, âyetleri açıklamamız kendi bâbında eşsiz ve herkesin hayrân kalacağı şekildedir, manâsında, ikincideki taaccüb, bu âyetleri kabûl etdirecek kuvvetli sebebler bulunmasına rağmen, onların bunlardan yüz çevirmeleri ise dahâ şaşılacak ve dahâ garîb bir şeydir, manâsındadır.

¥ Mâide sûresi, 76. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (De ki, Allahdan başka, size hiçbir zarar ve fayda vermeğe gücü yetmiyen şeye mi tapıyorsunuz. Hâlbuki, işiten ve bilen yalnız Allahü teâlâdır.)

AÇIKLAMA:

Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hıristiyanları ve Allahdan başkasını ilâh edinerek, onların yolunda gidenleri susdurmak için, (De ki: Allahdan başka size hiçbir zarar ve fayda vermeğe gücü yetmiyen şeye mi, yanî Îsâ aleyhisselâma mı tapıyorsunuz?) Îsâ aleyhisselâma her ne kadar Allahü teâlâ tarafından zarar ve fayda verme gücü verilmişse de, o bu güce kendiliğinden sâhib olmayıp, Allahü teâlânın vermesiyle bu güce sâhibdir. Bununla berâber, Allahü teâlânın verdiği belâ ve musîbetler gibi zarar, verdiği bolluk ve sıhhat gibi, fayda veremez.
Hâlbuki, onların sözlerini işiten ve inanışlarını bilen yalnız Allahü teâlâdır. Onların sözlerinin ve inanışlarının karşılığını verecekdir. Hayr ise, mükâfâtlandıracak, şer ise, azâb edecekdir.

¥ Mâide sûresi, 77. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (De ki, Ey ehl-i kitâb! Dîninizde haksız yere haddi aşmayın. Dahâ (Resûlullahın gelmesinden) önce sapmış, birçoklarını sapdırmış, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldikden sonra) doğru yoldan (islâm dîninden) sapmış bir kavmin hevâlarına (sapıklıklarına) uymayın.)

AÇIKLAMA:

De ki: Ey ehl-i kitâb! Dîninizde haksız yere, yanî haksız olarak haddi aşmayın. Hıristiyanların iddiâ ettiği şekilde Îsâ aleyhisselâmı ilâhlık mertebesine yükseltmeyin. Yâhud, yahûdîlerin iddiâ etdikleri gibi alçaltıp, gayr-i meşrû olduğunu söyleyip, iftirâ etmeyin.

Dahâ önce, yanî Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bî’setinden önce, kendi şerîatlarında sapmış, kendi bid’at ve dalâletlerine uyan, birçoklarını sapdırmış ve Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldikden sonra Onu, hased, taşkınlık ve yalanlamaları sebebiyle, doğru yoldan yanî islâm dîninden sapan bir kavmin, atalarınızın ve din adamlarınızın hevâlarına, sapıklıklarına uymayın.

Şeyh Necmeddîn “rahmetullahi aleyh”[Ahmed Necmeddîn el-Kübrevî v.618 (m. 1221).] buyurdu ki: Hıristiyanlar [kendi akllarına göre] hak yola girmek, Peygamberlerin durumlarına akıl gözüyle bakmak isteyince, şübhe vâdîlerinde, helâk çöllerinde şaşırıp kaldılar. Allahü teâlâ, insan aklı ile idrâk edilmekden münezzehdir. İşte hıristiyanların izinde yürüyenlerin durumu da budur.

Hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı medhde aşırıya gitdiler. Çünki, onun durumuna akıl gözüyle bakdılar. Babasız, yalnız anneden doğduğunu görünce, onların aklı, babasız çocuğun olamıyacağına ve böyle birisinin Allahın oğlu olması gerekdiğine hükm etdi. Buna delîl olarak, Îsâ aleyhisselâmın çamurdan kuşun benzerini yapdığını, anadan doğma körü ve abraşı iyileşdirdiğini, ölüleri diriltdiğini ve insanların evlerinde yidiklerini ve sakladıklarını haber verdiğini, bunların ise, Allahü teâlânın sıfatlarından olduğunu, eğer Îsâ aleyhisselâm Allahın oğlu olmasaydı, bunları yapamazdı, dediler.

Yine onların bazısı, Mesîh, kendini insanlık sıfatlarından temizleyince, Hakkın lâhûtiyeti, onun nâsûtiyyetine (bedenine) hulûl etdi (girdi). Bu sûretle o (hâşâ) Allah oldu, dedi. Allahü teâlâ, zâlimlerin söylediklerinden münezzehdir.

Sonra bil ki, ümmet-i Muhammed, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” uygun olarak ilâhî cezbelerle hak yola girince, onlardan vüsûl ve visâl delîllerini getirmek mükellefiyyeti düşdü. Şiblî “rahmetullahi aleyh” kitâblarını su ile yıkadığındaki hâli budur. O kitâblara şöyle diyordu: “Siz ne güzel delîllersiniz. fakat medlûle (Hakka) kavuşdukdan sonra, delîlle uğraşmam muhaldir.”

(Mesnevî)de şöyle buyurmakdadır:

Göğe çıkmışsın, artık merdivene ne gerek, Ayna sâf ve parlak olunca,
Onu cilâlamak cehâletdir (abesdir), Sultânın huzûruna kabûl edilmiş olanın, Nâme ve elçi araması cehâletdir.

Kavm (ehl-i tesavvuf), Allahü teâlânın katında yüksek derecelere kavuşdukdan sonra, cemâl sıfatlarının nûrlarıyla, diğer mahlûklar arasında, Hakkın emânetini yalnız insanın taşıdığını gördüler. Bu emânet, Peygamberler vâsıtasıyla gelen ülûhiyyet feyzinin nûrudur. Onlar, bu kemâli kabûl etmekde ahsen-i takvime mahsûs kılınmışlardır. Bu sebeble, onlara, Îsâ aleyhisselâma hâlıkıyyet ve muhabbet feyzinin verildiği malûm oldu. Böyle olunca, çamurdan kuşun benzerini yapıyor, ona üflüyor, o da Allahü teâlânın izniyle kuş oluyor. Anadan doğma körleri, abraşı iyileştiriyor. Yine Allahü teâlânın izniyle ölüleri diriltiyordu. Yanî görünüşde yapan o, fakat yaratan Allahü teâlâdır. Bu şuna benzer: Güneşin ışınlarını kabûle elverişli olan mahrûtî bir cam küresi, güneşin karşısına konulduğunda, güneş ışınlarını alır ve hizâsına konan pamuğu yakar. Yakma işinin kaynağı zâhiren, ışınları alan camdır. fakat yakıcılık sıfatının kaynağı gerçekde güneşin kendisidir. Küre, güneş ışınlarını, almaya elverişli olması sebebiyle bu ışınları aldı ve güneşin sıfatları onda görüldü. Hâlbuki güneş onun içerisine girmedi. İnşâallah bunu anlar, faydalanırsın. Peygamberlerin mucize, Evliyânın büyüklerinin de kerâmet konusundaki durumları da böyledir. Ancak aradaki fark, Peygamberler bu husûsda müstakildirler. Evliyâ ise, onlara tâbidir.

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin “Yılanın derisinden sıyrıldığı gibi, nefsimden sıyrıldım. Bir de bakdım ki, ben oyum” sözünü şöyle açıkladı. Nefsinin arzû, istek ve düşüncelerinden kurtulan kimsede, Allahü teâlâdan başkasına yer kalmaz. Onun tek düşüncesi Allahü teâlâ olur. Kalbde sâdece Allahü teâlânın celâl ve cemâli yerleşince, o kimse sanki o olur. fakat hakîkatde o değildir.

Yine onun “Ben kendimi tenzîh ederim. Benim şânım ne yücedir” sözüne gelince, o, kuds sıfatından kavuşduğu payın mükemmelliğini görünce, “Sübhânî” dedi. İnsanların ekserîyetine nisbetle durumunun büyüklüğünü görünce, “mâ a’zame şa’nî: Benim şânım ne yücedir” dedi. O bundan, halka göre şânının büyüklüğünü kasd etmekdedir. Yoksa, Allahü teâlâya nisbetle şânının büyüklüğünü kasd etmemekdedir.

Sofiyyeden birisinin [Hallâc-ı Mensûrun] “Enel hak, ben Hakkım sözü” de yukarıdaki gibi te’vîl edilir. Nitekim şâir de şöyle demekdedir: Ben sevdiğim kimseyim. Sevdiğim kimse de ben. Şâirin bu sözü te’vîl edilir. Çünki, şâir bu sözüyle, onun gerçekden o olduğunu kasd etmeyip, sanki o imiş manâsını kasd etmekdedir. Zîrâ, kendini düşünmek bütün benliğini nasıl kaplamışsa, sevdiğini düşünmek de temâmen onu kaplamışdır. İşte bu durum mecâzî olarak, birleşme, bir olmak olarak kabûl edilir.

Ebül Kâsım Cürcânî hazretleri buyurdu ki: Allahü teâlânın 99 ism-i şerîfi, henüz sülûkde olan kavuşmamış kimse için sıfat olur.

Suâl: Vüsûlün manâsı nedir.
Cevâb: Sülûkun manâsı, ahlâkı, amelleri ve bilgileri ıslâh etmek, düzeltmekdir. Bu da zâhir ve bâtını [bedeni ve kalbi, rûhu] mamûr etmeğe çalışmakdır. Kul bütün bunlarda Rabbiyle değil, kendisiyle meşgûldür. Ancak o, vuslata hâzırlık için bâtınını temizlemekle uğraşır. Vuslat, ancak hakkın kendisine zâhir olması ve ona dalmasıdır. Kendi marifetine bakdığında, yalnız Allahü teâlâyı tanır. Himmetine bakdığında, bütün maksadının o olduğunu ve bütün benliğinin Allahü teâlâya yöneldiğini görür. Bu husûsda, zâhirini, ibâdetle, bâtınını ahlâkını düzeltmek ile mamûr etmeğe bakmaz. Bütün bunlar, temizlik olup, işin başıdır. Nihâyet ise, nefsinden temâmen sıyrılmasıyla, yalnız ona yönelmesiyle sanki o olur. İşte gerçek vuslat budur. [Bâyezîd-i Bistâmînin, Sübhânî sözü ve Hallâc-ı Mensûr’un Enel-Hak sözü, kendisini tenzîh değil, Allahü teâlâyı tenzîhdir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât) kitâbında çok geniş malûmât vardır.] (Mesnevî)de şöyle buyurmakdadır:

Kaynağı yoklukdadır Hakkın hazînesinin,
var olmayan, varlıkdan ne anlasın, ne bilsin?
Testi suyu, nehre karışır ise, eğer,
o su, onda yok olup, nehr suyuna döner.

¥ Mâide sûresi, 110. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki, (Ey mü’minler! Allahü teâlânın, Meryem oğlu Îsâ’ya şöyle diyeceği zamânı, kıyâmet gününü hâtırlayın: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve vâlidene olan nimetimi hâtırla. Hani seni rûhul-kuds (Cebrâîl aleyhisselâm) ile desteklemişdim. Sen beşikde iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitâbı, hikmeti, Tevrâtı ve İncîli öğretmişdim. İznimle çamurdan kuş sûretinin benzerini yapıyordun, ona üflüyordun. İznimle kuş oluyordu. Anadan doğma körü ve abraşı, benim iznimle iyileştiriyordun. Ölüleri iznimle (diriltip, kabrlerinden) çıkarıyordun. Hani İsrâiloğullarının seni (öldürmelerine) mâni olmuşdum. Kendilerine açık mucizeler getirdiğin zamân, onlardan kâfir olanlar, bu apaçık sihrden başka bir şey değildir” demişlerdi.)

AÇIKLAMA:

Ey müminler! Allahü teâlânın, Meryem oğlu Îsâya, şöyle diyeceği zamânı, yanî kıyâmet gününü hâtırlayın. Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve vâlidene olan nimetimi hâtırla. Allahü teâlânın o gün Îsâ aleyhisselâma nimetlerini hâtırlamasını emr etmesinden maksad, şükr etmesini teklîf etmek değildir. Çünki şükrün zamânı, dünyâ hayâtıdır. O da geçmişdir. Bundan maksad, bu nimetlerin kâfirlere karşı huccet (delîl) olması içindir. Zîrâ, Allahü teâlâ onun eliyle çok mucizeler gösterdi. Bir kısmı onu yalanlayıp, sihrbaz, dediler. Bir kısmı da taşkınlık edip, onu ilâh edindiler. İşte bir kısmının yalanlayıp, bir kısmının ilâh edinmesi, kıyâmet günü onlar için pişmânlık ve nedâmet olacakdır. Âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâmın annesinin zikr edilmesindeki fayda, insanların onun hakkında da uygun olmayan şeyleri konuşduklarındandır.

Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma verdiği nimetleri tek tek sayarak şöyle buyurdu: (Sana ve vâlidene olan nimetimi hâtırla. Hani seni rûh’ul- kuds ile desteklemişdim.) Burada rûhdan murâd, Cebrâîl aleyhisselâmdır. Kuds, pâk ve temiz demekdir. Cebrâîl aleyhisselâmı, hep pâk ve tertemiz olmakla medh için, rûh kelimesi, kuds kelimesine izâfe edilmişdir. Böylece Cebrâîle rûhul-kuds denmişdir.

(Sen beşikde ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun.) Bu, Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâmı desteklediğini açıklamakdadır. Yanî Sen, çocuk iken de, yetişkin iken de aynı şekilde konuşuyordun. Çocuk iken, konuşması ile, yetişkin iken ki konuşması arasında fark yokdu. Her ikisinde de konuşması, Peygamberlerin ve hikmet ehlinin kemâline ve olgunluğuna uygundu. Çünki o beşikde yâhud annesinin kucağında şöyle konuşdu: (Şübhesiz ben Allahü teâlânın kuluyum. O bana kitâb verdi. Beni Peygamber kıldı. Nerede olsam beni mubârek kıldı. Hayâtda bulunduğum müddetce bana namâz kılmağı, zekât vermeği emretdi.) (Meryem sûresi, 30. âyet-i kerîmesi.) Îsâ aleyhisselâm yetişkin iken vahy ile konuşuyordu.

Îsâ aleyhisselâmın çocuk iken ve yetişkin iken de aynı tarzda, aynı özellikde, aralarında fark olmadan konuşması, Onun büyük bir mucizesidir. Ne ondan önce, ne de sonra bu mucize hiçbir Peygambere verilmedi. Ondan meydâna gelen her mucize, kendisi hakkında nimet olduğu gibi, annesi hakkında da nimetdir. Zîrâ bu mucize, annesinin, ithâm edildiği şeyden berî, uzak olduğunu göstermekdedir. Hazret-i Meryemin hâmileliği diğer kadınlarda olduğu gibi, erkek tarafından değildi. Allahü teâlânın kudreti ve “ol” emriyle oldu. Nitekim Allahü teâlâ, Tahrîm sûresi 12. âyet-i kerîmesinde, (Nâmûsunu sağlam bir şekilde koruyan İmrân kızı Meryem’i de), bir misâl olarak getirdi. (Biz ona rûhumuzdan üfledik) buyurdu. Bu, hazret-i Meryeme mahsûs olan bir nimetdir.

Aynı şekilde Îsâ aleyhisselâmın doğması ve yaratılması erkeğin nutfesinden değildi. Ancak onun yaratılması ve doğması Allahü teâlânın hazret-i Meryeme ulaşdırdığı “ol” emriyle ve kendi tarafından verdiği bir rûhla oldu. Bu da hazret-i Îsâya mahsûs bir nimetdir.

Erkeklerde yetişkin, otuz yaşını geçen ve saçlarına beyâzlık karışan kimsedir.

Bazı âlimler, Îsâ aleyhisselâmın yetişkin yaşındaki konuşmasından maksadın, âhır zamânda gökten indikden sonra, insanlarla konuşması olduğunu söylemişlerdir. Bu söz, Îsâ aleyhisselâmın yetişkin olmadan önce göğe kaldırıldığını söyliyen âlimlere göredir. Buna göre âyet-i kerîmede “yetişkin iken” buyurulması, onun âhır zamânda ineceğine delîldir.

Rivâyet edildiğine göre, Îsâ aleyhisselâm 30 yaşındayken, Allahü teâlâ tarafından Peygamber olarak gönderildi. Peygamberliği 30 ay sürdü. Sonra Allahü teâlâ onu göğe kaldırdı. Yine bu yaşda inecekdir.

(Sana ve vâlidene olan nimetimi hâtırla. Hani, sana kitâbı, hikmeti, Tevrâtı ve İncîli öğretmişdim.) Âyet-i kerîmede Kitâbdan murâd, bütün semâvî kitâblardır. Tevrât ve İncîlin ayrıca zikr edilmesi, onların şe- refini ve kıymetini göstermek içindir. Hikmetden maksad ise, bu semâvî kitâbların manâlarını ve esrârını bilmek ve anlamakdır. Bazı âlimler de hikmetin bu kitâbları bilip, onlarla amel etmek ve böylece nefsi kemâle erdirmek olduğunu söylemişlerdir.

İznimle, kolaylaşdırmamla, çamurdan kuş sûretinin benzerini yapıyordun. İçine üfürüyordun. Benim iznimle kuş oluyordu. Yaratmak, hakîkatde Allahü teâlâya mahsûsdur. fakat, Îsâ aleyhisselâm sebeblere yapışdığından, onun eliyle meydâna geliyordu. Nitekim hazret-i Îsâ da Cebrâîl aleyhisselâmın üfürmesiyle oldu. Cebrâîl aleyhisselâm üfledi. Yaratan ise, Allahü teâlâdır.

Yahûdîler, Îsâ aleyhisselâma inadlarından dolayı, eğer sözün doğru ise bize, yarasa yap ve ona rûh ver, dediler. Îsâ aleyhisselâm çamur aldı. Ondan yarasa yapıp, üfledi. Bir de bakdılar ki, havada uçuyor! Onlar bunu görünce gülerek, bu sihrdir, dediler. Onların, Îsâ aleyhisselâmdan yarasa yapmasını istemeleri, bunun diğer mahlûkât arasında en garîb ve şaşılacak bir yaratık olduğundan idi. Onun şaşılacak hâllerinden birisi, onun kan ve etten meydâna gelmesi, tüysüz uçması, yumurtlamayıp, memeli olması ve ondan süt çıkmasıdır. Gündüz ve gece görmez. Bir günde yalnız 2 sâat görür. Güneş batdıkdan sonra bir sâat, bir de fecrden sonra ortalık ağarmadan evvel bir sâat görür. İnsan gibi güler. Kadınlar gibi hayz görür.

(Anadan doğma körü ve abraşı iznimle iyileşdiriyordun.) Abraşda, cildde beyâzlık meydâna gelir. Cilde iğne batırıldığında ondan kan çıkmaz. Abraş ve anadan doğma körlük tedâvî edilemediğinden ve doktorlar iyileşdirmekden âciz kaldıklarından, âyet-i kerîmede yalnız bu ikisi zikr edildi. (Mesnevî)de şöyle buyuruldu:

Gönül ehlinin sofrası, dergâhıdır Îsâ Nebînin,
ey dünyâya sarılanlar! Dikkat edin, dikkat edin.
Her çeşit insan burada toplanırlar, kör, felcli, topal ile delak ehli olanlar.
Vaktâ ki Îsâ Nebî, virdini bitirince, dışarı çıkardı o, güzel halli hemence.
Sonra Hak teâlâya duâda bulunurdu, cümlenin ne murâdı varsa hâsıl olurdu.
Bir nice âfetleri gördün ve geçirdin sen, büyükler himmetiyle halâs oldun hepsinden.
Sen kaç defâ düşdün de belâların içine, Onların duâsıyla ayağa kalkdın yine.

(Hani ölüleri benim iznimle diriltip, kabrlerinden diri olarak çıkarıyordun.) Denildi ki, Îsâ aleyhisselâm, Nûh aleyhisselâmın oğlu Samı, iki adam ve bir câriyeyi kabrlerinden diri olarak çıkardı. Bunun tafsîlâtı Âl-i
İmrân sûresinde geçdi.

Kelbî şöyle dedi: Îsâ aleyhisselâm ölüleri “Yâ Hayyû, yâ Kayyûm” okuyarak diriltirdi. Muhakkık âlimlere göre “Yâ Hayyû, yâ Kayyûm” ism-i a’zâmdır.

(Kendilerine açık mucizeler getirdiğin zamân, İsrâiloğullarını senden def etmişdim. Yanî, yahûdîlerin seni öldürmelerine mâni olmuşdum. Onlardan kâfir olanlar, bu apaçık sihrden başka bir şey değildir demişlerdi.) Küfür hastalığı üzere kalmışlar, hakîm-i hâzık-ı ilâhînin, yanî Allahü teâlâ tarafından Peygamberin elinde îmân ilâcıyla tedâvî olmamışlardı.

Şiblî “rahmetullahi aleyh” bir gün hastalanmışdı. Vezîr Alî bin Îsâ durumu bir mektûbla halîfeye bildirdi. Halîfe, onu tedâvî etmek üzere, mütehassıs bir tabîb gönderdi. fakat tabîb, tedâvîye muvaffak olamadı. Şibliye “rahmetullahi aleyh” dedi ki, “Allaha yemîn ederim ki, vücûdumdan bir et parçasıyla iyileşeceğini bilseydim, bu bana hiç zor gelmezdi.” Şiblî, benim ilâcım başka bir şeydir, dedi. Doktor, o şey nedir, dedi. Şiblî, “Benim tedâvim, zünnârı kesip, atman ile olur, cevâbını verdi. Bunun üzerine tabîb, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” diyerek müslimân oldu. Durumu öğrenen halîfe, ağladı ve “Biz tabîbi hastaya göndermişdik. Meğer hastayı tabîbe göndermişiz” dedi.

Yâfi’î “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurdu: İşte bu tabîb-i hâzıkdır. Onun hikmeti, hastalıkları gideren hikmetdir. Bu husûsda derim ki:

Eğer hasta olursa, kalb tabîbinin bedeni, kim tedâvî edecek, o zamân bu tabîbi?
De ki, onlar sâhibdir, ledünnî ilmlere, kalbler de şifâ bulur, hikmet-i ilâhiyle.
Her mürşid-i kâmil kendi zamânının Îsâsıdır.

Eğer dersen ki, gerçek tabîb, Allahü teâlânın Evliyâsıdır. Tabîbin vazîfesi, hasta edip, öldürmek değil, tedâvî edip, iyileşdirmekdir. Öyleyse,

İbrâhîm Havvâs hazretleri, bir çölde elbiselerini çalmak isteyen birisinin iki gözüne parmağı ile işâret edip, iki gözünü çıkardı ve gözleri yere düşdü. Bunu niçin yapdı?

Derim ki: Çünki İbrâhîm Havvâs hazretleri, bu hırsızın, cezâ gördükden sonra tevbe edeceğini bildiğinden, cezâyı dahâ uygun gördü ve kör olması için bedduâ etdi. Hâlbuki İbrâhîm Edhem hazretleri kendine vuran şahsın tevbesinin cezâ ile olmayacağını bildiği için, kereminden ona Cennete kavuşması için, duâ etdi. Duâsı ile o zâlim için, bereket ve hayr hâsıl oldu. Tevbe ederek ve özür dileyerek ona geldi. İbrâhîm Edhem hazretleri ona: “Özr dilenmeğe muhtâc olan başımı Belhde bırakdım” cevâbını verdi.

Peygamberler “aleyhimüsselâm” maksada ve vaziyyete göre mutlakâ duâ ederlerdi. Bütün duâları, Allahü teâlânın izniyle idi. Çünki onların duâlarına aslâ benlikleri karışmazdı. Dillerinden, hakdan ve hikmetden başkası çıkmazdı. Evliyâ da bu husûsda onlara tâbidirler. fakat insanlar bunu bilmezler. (Mesnevî)de şöyle buyuruldu:

Bâtına bakılırsa, nasıl iddiâ sâhibi olunur?
davâ da, sâhibi de, o makâmda yok olur.

“Zeyd öldü” sözcüğünde, Zeyd özneyse de fakat, özne değildir, çünki kalmadı onda hayât.
Dil bilgisine göre, düşününce, öznedir, nesnedir, hakîkatde, ölüm ise, öznedir.

¥ Mâide sûresi, 111. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Hani havârîlere: Bana ve Resûlüme îmân edin diye, ilhâm etmişdim. Onlar: Îmân etdik. Müslimânlar olduğumuza şâhid ol” demişlerdi.)

AÇIKLAMA:

Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! O vakti hâtırla ki, havârîlere, bana, yanî tek ilâh ve rab olduğuma ve Resûlüme, yanî resûlümün Peygamberliğine îmân edin, Îsâ aleyhisselâmı kendi mertebesinden ne alçaltın, ne de yükseltin diye, Peygamberlerimin diliyle onlara emr etmişdim, yâhud onların kalblerine ilhâm etmişdim. Onlar, îmân etdik, müslimânlar îmânımızda hâlis olduğumuza şâhid ol, demişlerdi.

¥ Mâide sûresi, 116. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Allahü teâlânın: Ey Meryem oğlu Îsâ! “Beni ve vâlidemi, Allahdan başka iki ilâh edinin” diye, sen mi söyledin, buyurduğu vakti insanlara anlat. O dedi ki: “Sübhâneke, (Seni tenzîh ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem, Sen onu elbette bilirsin. Sen benim içimde olanı da bilirsin. fakat ben senin zâtında olanı bilmem. Sen gaybleri çok iyi bilensin.)

AÇIKLAMA:

Ey Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Allahü teâlânın kâfirleri kınamak, azarlamak ve Îsâ aleyhisselâmın şâhidler huzûrunda, Allahü teâlânın kulu olduğunu ve onlara, Allahü teâlâya ibâdeti emretdiğini ikrârı ile, onları rezîl ve rüsvay etmek için, âhıretde Îsâ aleyhisselâma: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Beni ve vâlidemi, Allahdan başka iki ilâh edinin, diye sen mi dedin buyurduğu vakti” insanlara anlat.

Burada, O ikisini ilâh edinmekden maksad, o ikisini Allahü teâlâya ortak koşmak sûretiyle ilâh edinmekdir. Nitekim, Bakara sûresi, 165. âyetinde, (İnsanlardan bazıları Allahü teâlâdan başkasını Allaha denk ilâhlar edinirler) buyurulmakdadır. Yoksa onlardan hiçbiri, Allahü teâlânın ilâhlığını inkâr ederek, hazret-i Îsâ ile hazret-i Meryemin ilâh olduğunu söylememiş, fakat o ikisini Allahü teâlâya ortak koşmuşlardır.

Te’vîlât-ı Necmiyye’de şöyle denilmekdedir: “İstifhamdan sonra nefy, isbâtdır.” Yanî, olumsuz soru cümlesi, olumludur. Meselâ, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” cümlesinin manâsı, “Ben sizin Rabbinizim”, demekdir. Olumlu soru cümlesinin manâsı ise olumsuzdur. Meselâ, “Allahü teâlâ ile berâber, bir ilâh var mıdır?”ın manâsı, “Allahü teâlâ ile berâber hiçbir ilâh yokdur” demekdir. İşte buna göre “Beni ve vâlidemi, Allahdan başka ilâh edinin, diye sen mi dedin” âyet-i kerîmesinin manâsı, “Allahdan başka beni ve vâlidemi ilâh edinin, demedin. fakat onlar câhilliklerinden, seni tazîmde ve medhde aşırıya kaçdılar” olur. Bu yüzden Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Hıristiyanların Meryem oğlu hakkında aşırıya kaçdıkları gibi, siz de beni medhde ileri gitmeyin) buyurdu. Te’vîlâtın yazısı burada tamâm oldu.

Suâl: Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmın böyle söylemediğini bildiği hâlde, böyle bir süâlin sebebi nedir?
Cevâb: Bu suâl, Îsâ aleyhisselâmın kavmini kınamak ve söyledikleri sözün ağır ve tehlikeli olduğunu ifâde etmek içindir.

Ebû Ravk şöyle dedi: Îsâ aleyhisselâm bu hitâbı işitince, bütün mafsalları, yanî eklem yerleri titredi. Vücûdundaki her kılın dibinden kan geldi. Bu hitâb zâhiren Îsâ aleyhisselâma ise de, gerçekde ümmetinedir. Çünki, Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi, kıyâmet gününde kâfirlerle konuşmamak ve onlara bakmamakdır.

Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâma böyle hitâb edince, onun cevâbı ne oldu diye sorulur ise, şöyle denir: O dedi ki: Sübhâneke. Seni tenzîh ederim. Sübhâneke, bir tesbîhdir. Yanî böyle bir sözü söylemekden yâhud Senin hakkında böyle bir sözün söylenmesinden Seni tenzîh ederim, demekdir. Hakkım olmıyan bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem, Sen onu elbette bilirsin. Çünki, bu sözü, ancak onu bende “ol” emrinle yaratmanla söyliyebilirim. Bundan dolayı böyle bir sözü söylemişsem, kesinlikle Sen onu bilirsin. Sen benim içimde olanı da bilirsin. Sen benim âşikâr olan şeylerimi bildiğin gibi, içimde gizlediklerimi de bilirsin. fakat ben Senin zâtında olanı, yanî gizlediğin bilgileri bilmem.

İnsanın bilgileri nefsinde gizlidir. Yanî bu bilgilerin sûretleri insanın nefsinde şekillenmişdir. Allahü teâlânın bildikleri böyle değildir. Bu bilgiler, her zamân mevcûd olup, kesintiye uğramazlar.

(Şübhesiz Sen, gaybları, olmuş ve olacak her şeyi çok iyi bilensin.)

¥ Mâide sûresi, 117. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Ben onlara, sâdece bana emrettiğini söyledim. “Rabbim ve Rabbiniz olan Allahü teâlâya ibâdet edin” dedim. İçlerinde bulunduğum müddetce onların üzerine murâkıb (gözetleyici) idim. Beni aralarından alıp, göğe kaldırınca, artık onları murâkabe eden yalnız Sen oldun. Sen herşeyi bilen ve görensin.)

AÇIKLAMA:

Ben onlara sâdece bana emr etdiklerini söyledim. Ben onlara sâdece, Senin bana emr etdiklerini emr etdim. Îsâ aleyhisselâmın “emr etdim” yerine “söyledim” demesi, edebe riâyet ve sözünün önceki âyetde geçen “… sen mi söyledin” ifâdesine uygun olması içindir.

Rabbim ve Rabbiniz olan Allahü teâlâya ibâdet edin, dedim. Bu cümle emrettiğinin ne olduğunu açıklamakdadır.
İçlerinde bulunduğum müddetce onların üzerine murâkıb idim. “Onların hâllerini gözetliyor, senin emrine göre amel etmeye davet ediyor, muhâlefet etmekden men ediyordum. Yâhud, onların küfr ve îmân gibi hâllerini gözlüyordum.”

Sen beni aralarından alıp, göğe kaldırınca, artık onları murâkabe eden, onların amellerini gözetleyen, yalnız Sensin. Başkası değil. Korumak istediklerini, Peygamberler göndererek ve kitâblar indirerek, delîlleri gösterip ve bu delîllere dikkatlerini çekip, emrlerine muhâlefet etmelerine mâni oldun. Dalâletde olanlardan yardımını kesip, kendi hâllerine bırakdın. Onlar da dediklerini dediler. (Sen herşeyi bilen ve görensin.)

¥ Mâide sûresi, 118. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Eğer onlara azâb edersen, şübhesiz onlar Senin kullarındır. Eğer onları magfiret edersen, şübhesiz Sen Azîzsin (mükâfâtlandırmaya ve cezâlandırmağa kâdirsin). Hakîmsin, yanî mükâfâtlandırman ve azâb etmende hikmet sâhibisin).)

AÇIKLAMA:

Eğer sen onlara azâb edersen, şübhesiz onlar senin kullarındır.

Yanî sen kullarına azâb edersin. Mülkün mutlak sâhibi, mülkünde dilediği gibi tasarrufda bulunur. Ona kimse itirâz edemez. Burada, onların Allahü teâlâdan başkasına tapdıkları için azâbı hak etdiklerine dikkat çekilmekdedir.

Eğer onları magfiret edersen, Sen bundan âciz değilsin, şübhesiz sen Azîzsin, mükâfâtlandırmağa ve cezâlandırmağa kâdirsin. Hakîmsin, mükâfâtlandırman ve cezâlandırman bir hikmetden ve doğru bir hükmden dolayıdır. Her günâhkârı afv etmek hoş ve güzel bir şeydir. Azâb edersen, adâletinden, afv edersen, lutf ve keremindendir.

Rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o geceyi bu âyet-i kerîme ile ihyâ etdi. Namâzda ayakda, otururken ve secdede iken hep bu âyeti okudu. Sonra “Ümmetim! Ümmetim! Yâ Rabbî!” deyip ağladı. Cebrâîl aleyhisselâm gelerek: “Allahü teâlâ sana selâm ediyor. Seni ümmetin hakkında râzı edeceğini, üzmiyeceğini, bildiriyor” dedi.

¥ Mâide sûresi, 119. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Allahü teâlâ şöyle buyurur: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara altından (önünden) ırmaklar akan Cennetler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Allahü teâlâ onlardan râzı olmuş, onlar da Allahdan râzı olmuşlardır. Bu, en büyük kurtuluşdur.)

AÇIKLAMA:

Îsâ aleyhisselâmın cevâbından sonra Allahü teâlâ şöyle buyurur: Bu kıyâmet günü, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Buradaki doğrulukdan maksad, dünyâdaki doğrulukdur. Çünki, fayda veren doğruluk, teklîf, yanî emr edilen vaktdeki doğrulukdur. Bu da dünyâdaki doğruluk olmakdadır. Kıyâmet günü, suçlunun, suçunu itirâf edip, doğru söylemesi ona fayda vermez. Burada murâd, herşeyde doğru söyliyen değildir. Bilâkis, burada murâd, büyük kısmı sadedinde bulunduğumuz tevhîd ve ona bağlı olan ahkâm gibi din işlerinde, doğru söyliyenlerdir. Buna göre, âyet-i kerîmedeki doğrulardan murâd, doğru söyleyen ve doğruya davet eden Peygamberlerle, onları tasdîk eden, itikâd ve amel bakımından onlara inanan ve tâbi olan, müminlerdir.
Onlar için altlarından (önünden) nehirler akan Cennetler vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Sanki onlar için hangi fayda vardır, denildi. Cevâben: Onlar için, ebedî kurtuluş olan, devâmlı nimet ve ebedî sevâb ve mükâfât vardır, denildi.

Allahü teâlâ, tâatleri sebebiyle onlardan râzı olmuş, onlar da, Onun fadl ve keremine kavuşdukları için, Allahü teâlâdan râzı olmuşlardır. Rıdvân yanî Allahü teâlânın rızâsı, Cennetlere ilâve olarak en büyük maksad olan bir feyzdir.

“Bu” Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak, “büyük bir kurtuluşdur.” Kurtuluş manâsına olan fevzin hakîkati, murâda nâil olmak demekdir. Fevzin, yanî kurtuluşun büyüklüğü, ona sebeb olan ve en büyük maksad olan Allahü teâlânın rızâsının büyüklüğünden dolayıdır.

¥ Mâide sûresi, 120. âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki, (Göklerin, yerin ve ikisinde bulunan her şeyin mülkü, hâkimiyyet ve tasarrufu, Allahü teâlânındır. O herşeye kâdirdir.)

AÇIKLAMA:

Göklerin, yerin ve ikisinde bulunanların mülkü, hâkimiyeti ve tasarrufu, Allahü teâlânındır. Bu âyet-i kerîme, hakkı açıkca ortaya koymakta, hıristiyanların yalanlarına, hazret-i Îsâ ve annesi hakkındaki iddiâlarının bozukluğuna dikkati çekmekdedir. Yanî gökler, yer ve ikisinde bulunanlar, akıllı olan ve olmıyan varlıklar da Allahü teâlânındır. Onlarda dilediği gibi tasarrufda bulunur. Yokdan var eder. Yok eder. Öldürür, diriltir, emr eder, men eder. Hiç kimse Ona karışamaz.

O herşeye kâdirdir. Kudreti sonsuzdur. Âcizlikten ve güçsüzlükten münezzehdir. O yücedir.

Tavsiye Yazı –> Tevbe Sûresi Tefsiri

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler